Levent Köker – Çatışan milliyetçilikler

Kent-devleti, bu devletin en gelişkin örneklerinden biri olarak Atina demokrasisi, insanların yurttaş, yabancı ve köle olarak ayrıştıkları ve sadece yetişkin erkek yurttaşların “kâmil insan” sayıldıkları bir tecrübeydi. Bu tecrübe, özünde, yurttaşlığı aynı kandan ve aynı inançtan olmayla betimlediği için, “cemaatçi” idi; insanın doğuştan getirdiği, kendi irâdî eyleminin ürünü olmayan özelliklerine göre mazhar olduğu ayrıcalıklara veya maruz kaldığı ayrımcılıklara dayanıyordu. Kent-devletini izleyen imparatorluk dönemlerinde ise, tarıma dayalı medeniyetlerin ortak bir özelliği olarak, insanların mensup oldukları etnik veya inanç âidiyetlerinin yurttaşlık gibi doğrudan siyasî bir anlamı olmadığından, farklılıklar kendi hâllerine bırakabiliyor ve hattâ bir ölçüde kabûl de ediliyorlardı. Roma imparatorluğunda var olan, farklı, yâni “Romalı olmayan” kavimlerin kendi hukuklarının (ius gentium) geçerli olmasının “kamu hukuku (ius publicae)” dışında kabûlü bunun en iyi bilinen örneklerindendir. “Romalı olmayan” demek, Roma kent-devletini oluşturan üç kabilenin (tribus) soyundan gelmeyen ve Roma kentinin kutsallığına bağlı olmayan demekti. Bu bakımdan, Osmanlı Devleti’nin de farklı etnik ve dinî cemaatlere, anlamı zaman içinde olgunlaşmış bulunan ve “millet sistemi” adıyla bilinen bir yapılanma içinde hüsn-ü kabûl göstermiş olması da bu bağlamda anlamlıdır. Milliyetçi ve muhafazakâr Türk târih yazımında klâsik Osmanlı sisteminin “üstünlüğü” gibi takdîm edilmek istenen bu farklılıkları bir arada tutan yapı, modernite öncesi dönemin tipik bir örneği olarak, farklılıkları “eşitsizlikçi” bir yaklaşımla değerlendiriyordu. Din esası üzerine kurulu bu “eşitsizlikçi” anlayış uyarınca, Müslüman ile Müslüman olmayan eşit olamazdı ve Müslüman’ın gayrimüslim üzerinde bir üstünlüğü söz konusuydu. “İslâm milleti”nin “millet-i hâkime”, gayrimüslim “milletler”in ise “milel-i mahkûme” olarak nitelenmesi ve bu nitelemeye eşlik eden “müsamaha” (tolerans veya hoşgörü) kavramı bu eşitsizlikçiliğin en belirgin göstergeleriydi.

Kapitalizm öncesine âit bu tarz tarıma dayalı toplumsal yapılara özgü bu “eşitsizlikçi” ve fakat “müsamahakâr/hoşgörülü” modeller, özellikle Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan millî devletler döneminde geçerliliklerini yitirmişlerdir. Sanayi toplumunun ihtiyaçları, Fransız Devrimi’nin “bütün insanlar hür ve eşit doğarlar” sloganının dünyâ ölçeğinde yaygınlık kazanmasına da zemin oluşturmuştur. Böylece varılan nokta, devletin etnik, dinî ve dilsel temellerde “türdeş” bir varlık olarak tasavvur edilen “millet” ile bütünleşmesi ve dolayısıyla hem “millet”in kendi hukukunu yapmak sûretiyle kendi kendisini idâre etmesi ve hem de milletin hiçbir mensubunun hukuk önünde ayrıcalıklı olmamasını gerektiren bir yapının oluşması olmuştur. Adına kısaca “millî devlet” veya “ulus-devlet” dediğimiz bu yapı, kezâ, millet içinde var olan ve târihî kökleri bulunan etnik ve dinî farklılıkları da “azınlık” kavramıyla nitelendirmeyi gerektirmiştir. Sanayi toplumunun bir ürünü olan millî devletlerin târihi serüveni dünyanın her yerinde aynı ritim ve tempolarla gelişmediği, bazı yerlerde “milletini arayan devletler” bazı yerlerde de “devletini arayan milletler” ortaya çıkmıştır. Kısaca milliyetçilik diyebileceğimiz ideolojinin muhtelif biçimleri, özünde tekçi ve türdeş bir devlet-millet (ulus) özdeşliğini hedefleyen siyasî bakış açılarını ve pratikleri ortaya koymaktadırlar ki, bu pratikler arasında kuşkusuz insanlık târihinin en dramatik sayfalarını oluşturan etnik temizlik ve soykırım tecrübelerinin yer aldığını hatırlatmaya gerek bile yoktur.

Türkiye, farklılıkları eşitsizlikçi bir müsamaha içinde bir arada tutan Osmanlı Devleti’nin dağılması üzerine kurulmak istenen bir “millî devlet” olarak târih sahnesine çıktığında, kuşkusuz yeni devletin dayanacağı millet unsurunu da inşa etmek zorundaydı. Misak-ı Millî sınırlarının Müslüman ahalinin çoğunlukta bulunduğu yerlere göre çizilmesinden tutun da Lozan’da azınlıkların gayrimüslimler olarak belirlenmesine kadar türlü göstergeler, işin başında yeni devletin millî kimliğinin “İslâm”a göre belirlenmek istendiğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, 1924’te gerçekleşen bir dizi “reform”, sonuçta benimsenen 1924 Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımının da gösterdiği üzere, “Türk” kimliğinin yeni devletin millî kimliği olarak tercih edildiğini göstermektedir. “Millî Mücâdele”de “Türk, Kürt, Laz, Arnavut, Çerkez vs.” tüm farklı grupları birleştiren temel olarak tanımlanan “İslâm” (bu farklılıkların “anâsır-ı İslâmiyye diye nitelenmesi), yerini “vatandaşlık bakımından Türklük”e bırakmıştır. Bu değişim, Türkiye’de yeni devletin kurucu ideolojisi olan milliyetçiliğin anlaşılması bakımından da iki farklı tarzın belirginleşmesine yol açmıştır: Milletin “Türk” olarak tanımlanmasına ağırlık verenler, bu kimliği Kemalist projenin “lâik” yaklaşımının bir ifâdesi olarak anlamışlardır. Atatürk’ün “Türklerin İslamiyet’ten önce de büyük bir millet olduğu” tesbitini ve bu tesbit uyarınca izlemeye giriştiği lâiklik uygulamalarını, Türkiye’nin modernleşmesi bakımından elzem görenler, tek-parti döneminde olgunlaşan bu “modernist milliyetçiliği” çok-partili dönemde de sürdürmüşlerdir. Buna karşılık, yeni devletin millet unsurunu içinde İslâmî yaşam tarzının ağırlıklı bir yer tuttuğu “geleneksel” unsurlarla tanımlamaya yönelen “muhafazakâr” diyebileceğimiz yorum ise, Kemalist milliyetçilikle hep sorunlu ve çatışmalı bir tarzda var olabilmiştir. Kemalist yorumla muhafazakâr yorumu eskilerin güzel kelimesiyle “te’lif” etmeye çabalayan ve özellikle 1970’lerde “Türk-İslâm Sentezi” başlığı altında yer bulan görüşler, bu çatışmalı ve gergin varoluşun te’yididir.

Günümüz Türkiye’sinde bugün yaşanan ve birtakım semboller üzerinden sürdürülmekte olan kamusal tartışmaların gerisinde, kanımca, bu iki büyük milliyetçi proje arasındaki çatışma yatmaktadır. Bu öyle bir çatışmadır ki, birine göre “san’at eseri” olan, diğerine göre “ucûbe”, birine göre “çok emek verilmiş, takdir edilesi bir yapım”, diğerine göre bizi “ecdâdımıza hakâret eden köksüz bir millet derekesine düşüren” bir saldırı olabilmektedir. Uzantılarını ve tezahür biçimlerini sık sık gözlemleyebildiğimiz her iki projenin de hayatın anlamıyla ilgili ve belli ki “kâbil-i te’lif olmayan” referansları bulunmaktadır. Sorunun bam teli de burasıdır. Farklılıklar, yâni farklı ve uzlaşmaz referanslara sâhip dünyâ görüşleri/hayat tarzları bulunan gruplar nasıl bir arada yaşayacaklardır? “Eşitsizlikçi-müsamahakâr” modeller veya türdeşliği hedefleyen tekçi millî devlet anlayışları târihî olarak geçersiz, ahlâken de savunulabilir değil. Bunların yerini, insanların eşit özgürlüklerini güvence altına alan ve farklılıkları kendi içinde ve kendi aralarında eşit saygıyla değerlendirmeyi ilke edinmiş yeni yaklaşımlar gerek. Bu da evleviyetle AB gibi millî devlet üstü kurumsallaşmalara ciddîyetle dikkât etmeyi emrediyor, siyasî gücü eline geçirmiş olanların kendi projelerini hâkim kılmak için topluma hayat ve ahlâk üstüne vaaz vermelerini değil. İster siyasî strateji olsun, ister başka bir nedene dayansın, farklı olanı aşağılayıcı ve bilhassa bu nedenle toplumsal gerginliği körükleyen tavırların birkaç ay sonra yapılacak seçimlerden sonra başlaması beklenen, azamî toplumsal katılım ve azamî uzlaşma hedefleyen yeni, demokratik anayasa yapma sürecini engelleyeceği de çok açıktır. Yoksa bilerek ya da bilmeyerek amaçlanan bu mu?

Zaman, 27.01.2010

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et