Kapatma kararındaki belirsizlikler

     Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararının Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe girmesiyle bu partinin hukuki varlığı sona erdi. Çok sayıda kişi siyasi yasaklı haline geldi, Parti’nin eş-başkanlarının da milletvekillikleri düştü. İlk önce, Anayasaya göre “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları”ndan (m. 68/2) birinin hukuki varlığına son vermek gibi hayati bir kararını, aynı Anayasaya uygunluğu denetlemekle görevli olan bu yüksek mahkememizin “gerekçe”sini henüz yazmadan açıklamakta acele etmesinin tuhaflığına işaret etmek gerekir.
Kapatma kararının ayrıntılı gerekçesi henüz ortada yoksa da, gerek Resmi Gazete’de yayımlanan metninde, gerekse Mahkeme Başkanı’nın kararı duyururken yaptığı kısa açıklamada bu konuda bazı ipuçları vardır. Ama bunlar da bir belirsizliğe işaret ediyor. Belirsizlik sadece Mahkeme’nin hangi kanıtlara dayanarak ve nasıl bir akıl yürütmeyle bu sonuca vardığının anlaşılamamasından ibaret değildir. Bunu belki “gerekçe” yayımlandığında öğrenebiliriz.
Ne var ki, Mahkeme’nin DTP’yi tam olarak hangi anayasal nedene dayanarak kapattığı konusunda da belirsizlik vardır. İlk bakışta bu karardan, DTP’nin “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği” gerekçesiyle kapatıldığı izlenimi edinilmektedir. İkna edici biçimde kanıtlanması halinde, bunun Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine uygun bir dayanak olduğu açıktır. Yine de bu, hem DTP’nin “ayrılıkçı” bir parti olduğunu varsayması, hem de onun bölücü-ayrılıkçı eylemlerin “odağı” haline gelmiş olduğuna ilişkin “bulgusu” bakımından sorunlu bir gerekçe olacak gibi gözükmektedir.
Çünkü, ilk sorunla ilgili olarak, içinden zaman zaman “aykırı sesler” çıksa da, açıktır ki, tüzel kişilik olarak DTP “ayrılıkçı” bir parti değildi. Bu ayrımı her şeyden önce hukukçuların yapabilmesi gerekirdi. Kaldı ki, bu, DTP tipi partilerin varlığına kategorik olarak karşı olanlar dışında, meseleye soğukkanlı akılla bakabilen herkesin görebileceği bir gerçekti.
Kimi DTP’lilerden veya DTP sempatizanlarından zaman zaman sadır olan “aykırı” seslerin bu partiyi bölücü-ayrılıkçı eylemlerin “odağı” haline getirip getirmeyeceği sorununa gelince: Açıktır ki, “odak” (mihrak) olma ithamı bir parti için fevkalâde ciddi bir ithamdır. Bir siyasi partinin Anayasayla yasaklanmış eylemlerin odağı haline geldiğine hükmedebilmek için, bu gibi arızi, “aykırı” seslerin varlığı elbette yeterli değildir. Bunun için, partinin kendisinin bu gibi eylemlerin kaynağı, planlayıcısı, harekete geçiricisi, sevk ve idare edicisi konumunda olması gerekir. Kısaca, parti tüzel kişiliğine atfedilebilecek, sistematik bir şekilde yürütülen bölücü faaliyetler bütünü söz konusu olmadıkça, bir parti “odak” olarak nitelenemez. Mahkeme’nin bu titizliği gösterip göstermediğini, kararın “gerekçe”si ortada olmadığı için şimdilik bilemiyoruz. Ama önceki benzer kararlarından bildiğimiz kadarıyla, Anayasa Mahkemesi siyasi partileri “odak” olarak niteleme konusunda genellikle çok istekli davranmaktadır.
Öte yandan, kararda yer alan bir ibare Mahkeme’nin hangi gerekçeye dayandığı konusunda kafa karışıklığı yaratmaya elverişlidir. Nitekim, Mahkeme sadece “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne aykırılıktan söz etmiyor, ayrıca DTP’nin “terör örgütüyle olan bağlantıları”nın da göz önünde tuttuğuna işaret ediyor. Anayasa Mahkemesi’nin bununla ne anlatmak istediği; her şeyden önce bu “bağlantıların mahiyetinin ne olduğu belli değildir. Ayrıca, bunu başka bir anayasa normuyla mı ilişkilendirdiği, yoksa “bölücülük” gerekçesini kuvvetlendirmek için mi buna başvurduğu da anlaşılamıyor. Başka bir ifadeyle, terör örgütü “bağlantısı”nın, “bölücülük”ten bağımsız, ayrı bir gerekçe mi olduğu, yoksa onu tamamlayıcı bir dayanak mı olduğu belli değildir.
Bu “bağlantı”nın, “demokratik toplum”u koruma temel amacı çerçevesinde gündeme getirilmiş olduğu akla gelebilirse de, Mahkeme’nin şimdiye kadarki genel eğiliminin demokrasiyi değil fakat kurulu düzeni koruma kaygısı olduğu hatırlandığında, bu ihtimal zayıflamaktadır. Esasen, kendisini -Başkanının anlatımıyla- “hak ve özgürlükler konusunda birey ile devletin menfaatleri… arasında denge kuran bir kurum” olarak tanımlayan bir mahkemeden özgürlük ve demokrasiden yana bir karar almasını beklemek safdillik olurdu.
Bu durumda, en makul ihtimal, “terör örgütüyle bağlantılar”ın devreye sokulmasının nedeninin, “bölücülük”le ilgili kendi gerekçesinin ikna ediciliğinden Mahkeme’nin de emin olmadığı, bu nedenle de “terör”e atıfta bulunarak toplumsal psikolojiden de destek almak istemesi olsa gerektir. Bunun bir yararı da, bunun kamuoyunda Anayasa Mahkemesi’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadını referans aldığı -olumlu- izlenimini yaratacak olmasıdır.
Son bir şey daha var. Anayasa Mahkemesi henüz gerekçesi açıklanmayan kararlarının eleştirilmesinden yakınıyor. Ama hatırlatmakta yarar var: Demokratik sistem açısından bu kadar önemli bir kararı gerekçesini yazmadan yürürlüğe sokmakta aceleci olan bir heyetin bu tür eleştirilerden şikâyetçi olmaya da hakkı yoktur.
Zaman, 17.12.2009

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et