James Buchanan’ın ardından

9 Ocak’ta bir yıldız dünyadan kaydı. Büyük iktisatçı, düşünür, akademisyen, özgürlük sevdalısı James Buchanan (1919-2013) vefat etti.

Buchanan, iyi bir akademisyen olduğu kadar iyi bir insandı da. Kendisiyle 1992’nin Eylül ayı başında Kanada’nın Vancouver şehrinde yapılan Mont Pelerin Cemiyeti genel toplantısında tanıştım. Sakin, soğukkanlı, özgüvenli bir duruşu vardı. 70’i aşan yaşına rağmen canlı bakışlara ve keskin bir zekâya sahipti. Sonraki yıllarda onunla başka toplantılarda da karşılaştım. 1996-97 akademik yılında Fulbright bursuyla Virginia’daki George Mason Üniversitesi’ne gittiğimde de ana bağlantım Buchanan’ın kurucusu ve idarecisi olduğu Kamu Tercihi Merkezi’yleydi.

Buchanan’ın canlı ve verimli akademik hayatının ilk adımı doktora yapmak üzere Şikago Üniversitesi’ne gitmesiydi. 1948’de iktisat doktorasını tamamladı. Şikago’da derslere devam etmeye başladığında Buchanan, kendisini “liberteryen sosyalist” olarak görmekteydi. Benzer bir ideolojik pozisyonda olan Hayek’in hocası Mises’ten etkilenerek sosyalizmden vazgeçmesi gibi, Buchanan da hocası Frank Knight’tan ders almaya başlayınca sosyalizme veda etti; fakat liberteryenliğini korudu. Bugün ABD’de liberteryen terimi hem klasik liberaller hem de anarko–kapitalistler için kullanılabiliyor, ancak Buchanan kendisini hep bir klasik liberal olarak gördü ve tanıttı. Fikir dünyasını kendilerinden ve Amerikan muhafazakârlarından ibaret gören devletçi Amerikan liberallerinin bazıları klasik liberalleri muhafazakâr zanneder. Nitekim Buchanan’ın ölümünün ardından Amerikan liberali, solcu The New York Times’ta yayımlanan bir “ölünün ardından” (obituary) yazısında Buchanan’dan “muhafazakâr” sıfatıyla bahsedildi. Oysa, yine ilginç şekilde, Buchanan, muhtemelen Hayek’in “Niçin muhafazakâr değilim?” adlı ünlü makalesinden ilham alarak, “Niçin ben de muhafazakâr değilim: Bir normatif klasik liberalizm görüşü” adlı bir kitapçık yazdı. Buchanan, esaslı bir iktisatçıydı. Knut Wicksell’den aldığı ilk ilhamı arkadaşı ve fikirdaşı Mancur Olson’la birlikte daha ileriye taşıyıp sistematize ederek, Kamu Tercihi Okulu’nun baş lideri oldu. İktisattaki çalışmaları ona 1986’da Nobel ödülünü kazandırdı. Ancak Buchanan çok-disiplinli bir yaklaşıma sahipti ve çalışmaları diğer dallara, özellikle anayasacılık ve siyaset bilimine de kaydı veya etkide bulundu. Sosyal-siyasal teoriye yaklaşımı (Hobbes geleneğine yakınlık anlamında) sözleşmeci ve, elbette toplumu sırf akla dayanarak yeniden kurma küstah teşebbüsü olan kurucu rasyonalizme ulaşmayacak şekilde, rasyonalistti. Son yılların en önemli politik ekonomi çalışmasına (“Gürbüz Politik Ekonomi”, 2012) imza attığı kabul edilen Mark Pennington’a göre, 20. yüzyılda iki isim klasik liberalizmi çağdaş problemlere cevap verecek tarzda yeniledi ve zamanımızın üstün yaklaşımı hâline getirdi. Hayek, bilginin koordinasyonu ve Buchanan müşevvik sorunu üzerinden bunu yaptı.

Buchanan’ın iktisada, anayasacılığa ve siyaset bilimine katkılarını böyle küçük bir yazıda hakkıyla özetlemek imkânsız. Bu yüzden, satır başlarıyla ilerleyeceğim. Büyük iktisatçı, çoğu zaman Pigou ile başladığı düşünülen “piyasa başarısızlığı” ve çözüm yolları tartışmalarında Hukuk ve Ekonomi ekolünün öncülerinden R.Coase’a (diğeri R.Posner) yakın durdu. Piyasa başarısızlığı gibi bir “hükümet (devlet) başarısızlığı”nın da bulunduğunu vurguladı. Piyasadaki eksiklik ve kusurların aynısının (meselâ eksik ve asimetrik bilginin), hatta daha fazlasıyla, devletçi sistemlerde de, merkezî planlamalı ekonomilerde de olduğunu söyledi. Buchanan’ın bu yaklaşımı, Pennington’ın işaret ettiği üzere, neo-klasik iktisadın, insanları adeta iki ayrı türe ayıran, insanın tabiatını çatallaştırıcı yaklaşımını tashih etti. Kısaca, kişisel menfaatinin peşinden koşma güdüsünün sadece piyasada işlem yapan bireysel aktörlere mahsus olmadığını, kamu görevlilerinde de bulunduğunu hatırlattı.

Bu yaklaşımı siyasî olguları ve süreçleri analizde kullanınca son derece ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Birçok yazar tarafından kullanılan çok güzel bir ifadeyle, politikaya romantik bakışı realist temellere oturttu. Buchanan, sivil bireyler gibi kamu işleriyle görevli kimselerin de çıkarlarını maksimize etmek istediğine dikkat çekti. Bu çerçevede, seçmenlerin zahmetsiz kişisel kazanç elde etme, politikacıların yeniden seçilme, bürokratların ofis ve bütçe maksimizasyonu yapma ve çıkar gruplarının rant sağlama peşinde koştuğunu vurguladı. Siyasete bir piyasa gibi bakıp buna göre tahliller yapılabileceğini kanıtladı. Ayrıca, başka yazarlarla birlikte, kişisel çıkar arayışının piyasada faydalı olurken devlet icraatlarında büyük zararlar doğurduğunu gösterdi. Buna dayanarak, anayasaya, anayasal kuralların yapılmasına, onlar yoluyla devlet iktidarının sınırlanmasına kafa yordu. Ona göre kurallar iki seviyededir. İlki, oyunun kurallarıyla ilgilidir. Bir başka deyişle, kurallar hakkındaki kurallardır. İkincisi, ilk seviye kurallarının belirlediği çerçeve içinde bireylerin ve kurumların hedeflerinin peşinde koşmalarıyla ilgili kurallardır. Buchanan, bazı eserlerinde yoğun şekilde matematiksel araçlar kullanmış olmasına rağmen, iktisadın aşırı-matematikleştirilmesine karşıydı. Neo-klasik yaklaşımın matematiksel kesinlik uğruna realiteyi kulak ardı eden denge nosyonuna ve teorisine de pek itibar etmedi. Son olarak, tahmin edilebileceği gibi, devletçi iktisatçılarca piyasaya devlet müdahalesini meşrulaştırma aracı olarak kullanılan tam rekabet modelini de reddetti.

Buchanan, ne yazık ki, Türkiye’de hiçbir zaman hak ettiği ve sağlam bir iktisat-siyaset literatürünün doğması için olması gereken ölçüde tanınmadı. Bu, onu, yaklaşımları iskambil kâğıtlarından kulelere benzeyen J.Stiglitz’in ve (üstelik Türkiye’de bir gazetede köşe verilen) P.Krugman’ın tanınma derecesiyle karşılaştırırsak, bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Coşkun Can Aktan, Buchanan’ın fikirlerinin ve ekolünün Türkiye’ye taşınması için çok çaba sarf etti (canaktan.org). Bu yüzden takdiri ve teşekkürü hak ediyor. Son olarak, Ünsal Çetin’e katılarak sormak istiyorum: Nerede bu Türkiye’deki “neo-liberal” fikirsel ve akademik hegemonya? Bu nasıl bir hegemonyadır ki, en önemli ve en mühim öncülerinden birinin, bir dev bilim ve fikir insanının ölümü üzerine bir tek satır bile yazılmadı ve iki çift olsun lâf edilmedi.

Zaman, 18.01.2013

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et