HSYK ve “yargının siyasallaşması” korkusu (1)

AK Parti’nin Anayasa değişikliği için yapılan nabız yoklamalarının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, HSYK yasa tasarısını komisyondan geçtiği haliyle Meclis Genel Kurulu’na getireceği anlaşılıyor.
 
Bu tasarı komisyonda bir parça revizyona uğramış olsa da, Meclis’te de biraz daha törpülense de, hatta Cumhurbaşkanı Gül tarafından birkaç noktada daha değişiklik talebiyle Meclis’e geri yollansa da, geride kalan metin, AK Parti’nin bu tasarıyı ortaya çıkarmasına yol açan “acil ve hayati” ihtiyacın (HSYK’yı hükümetin denetimine alma ihtiyacının) izlerinden kurtarılamaz; ruhu ve ana fikri değiştirilmiş olmaz.
 
Kaldı ki, şu anda AK Parti’ye yakınlığıyla tanınan birçok kalem, Bekir Bozdağ’ın HSYK başkanı olarak yaptığı değişikliklerle hükümetin “etrafındaki yargı kuşatmasını acil olarak kırma” ihtiyacının da büyük ölçüde karşılandığını belirtiyor.
 
O halde telaşa gerek yok… Hükümet pekâlâ çok tepki çeken bu tasarıyı bir kenara koyup, daha sakin bir ruh haliyle daha kalıcı ve daha demokratik bir çözüm için hem kendine hem de ülkeye zaman tanıyabilir. Kim bilir, belki yerel seçimlerden sonra bu mesele yeniden gündeme getirilip Meclis’te bir Anayasa değişikliğiyle halletmenin zemini aranabilir.
 
Bu arada biz de somut formüllerden önce, anlaşmamız gereken ciddi ilkesel ayrılıklarımızı; HSYK’nın -aslında sadece HSYK’nın değil, bütün yüksek yargının- yapısını yeniden kurarken ortaya çıkan geleneksel korkumuzu enine boyuna konuşuruz.
 
“Siyasetten bağımsız yargı” demokratik değildir

 
Nedir bu korku?
 
Yüksek yargı üyelerinin Meclis tarafından seçilmesi konusu her gündeme geldiğinde ortaya çıkan “yargının siyasallaşması” korkusu…
 
Yüksek yargı üyelerinin -ve tabii HSYK’nın- Meclis tarafından seçilmesinin yargıyı siyasete bağımlı hale getireceğini ve bunun kuvvetler ayrılığı açısından kabul edilemez olduğunu vurgulayanlar, bugün dünyada hukuk teorisyenleri arasında tam tersi bir endişenin giderek büyümekte olduğunu görmezden geliyorlar.
 
Bu endişeyi yüksek mahkemelerin meclisten, dolayısıyla siyasetten “bağımsız” olmasının “demokrasiyle çeliştiği endişesi” olarak özetleyebiliriz.
 
Bugün Batı’nın önde gelen birçok hukuk teorisyeni, yüksek yargı üyelerinin halk veya temsilcileri yerine bürokrasi tarafından seçilmesinin demokrasiyle bağdaşmayacağını düşünüyor; demokratik toplumlarda yüksek yargının oluşturulmasında seçilmiş organlarla -siyasetle- mutlaka bir bağ kurulması gerektiğini savunuyor. Yani bizdeki muhalefetin “yargı siyasallaşıyor” feryatlarının tam tersine, yüksek yargının ancak siyasal olanla bağ kurması halinde belli bir meşruiyet kazanabileceğini fikri hakim fikir haline geliyor. Zaten Avrupa ülkelerinin hemen hemen tamamında -özellikle de yeni kurulan Doğu Avrupa demokrasilerinde- yüksek yargı organlarının üye seçiminde parlamentolara önemli bir pay verilmesinin sebebi de bu düşünce…
 
Yargı bürokrasisinin de bir siyaseti var
 
Bilindiği gibi, seçilmişlerin üst yargı organlarıyla denetlenmesi fikri özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitler faşizmi pratiğinden çıkan dersler sonucu ortaya çıkmıştı. (Tıpkı bizde Demokrat Parti deneyinden sonra, 27 Mayısçıların “bundan sonra böyle siyasi sapmalar olmaması için” hazırladıkları Anayasa’da seçilmişleri kontrol eden bir düzine bürokratik kurum oluşturmaları gibi.)
 
Ne var ki, siyasetin sapma tehlikesine karşı bulunan bu “tedbir”in demokrasiyle olan problemleri de Avrupa’da o zamandan bu yana tartışılıyor. Yani, mesele teorik olarak çözülmüş bir mesele değil. Bu yüzden de, ileri Batı ülkelerinde şu anda uygulanmakta olan yöntemler teorik bir çözümden ziyade, palyatif bazı tedbirlerle “orta yolu bulma” çabaları olarak değerlendirilebilir. Zaten o yüzden de her Avrupa ülkesinde farklı bir HSYK formülüyle karşılaşıyoruz.
Peki bu durumda biz ne yapacağız?
 
Teorik olarak hâlâ tartışmalı olan bu alanda “mükemmel” bir çözüm bulamayacağız belki de. Bizimki de, “Bizim orta yolumuz” olacak sonuçta…
 
Ama en azından şunu kabul etmezsek hiçbir yol alamayız:
 
Hiç akıldan çıkarmayalım ki, “Aman siyaset bulaşmasın” diye yargı alanında tam tekel kurmalarına izin verdiğimiz bürokratik elitin de bir siyaseti var.
 
Yargının siyasileşmesi korkusuyla Meclis’i dışta tuttuğunuz zaman, yargıyı siyaset dışı bırakmış olmuyorsunuz; sadece yargı bürokrasisi tarafından belirlenen siyasetle Parlamento tarafından belirlenen demokratik siyaset arasında bir tercih yapmış ve yargıyı bürokratik elitin oluşturduğu siyasete teslim etmiş oluyorsunuz.
 
Yarın devam edeceğim.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et