Gülçin Avşar- Hükümet, anlatma zorunluluğunun farkında mı?

Medeni Yıldırım, 28 Haziran günü Lice’de yapılan karakolun yapılmaması için düzenlenen eyleme katılmıştı. Hani şu, kocaman gözleriyle bize bakan Ceylan’ın parçalara ayrılmasına neden olan karakol.

“Hükümet adım at” eylemlerinden birine, “Madem barış sürecindeyiz karakol yapılmasın” demek için. Karakol-kalekol yapımının yeni olmadığını söylemezseniz, oradaki tadilatın gerekliliğini gerekçeleriyle izah etmezseniz, o şehrin sahipleri kendilerine silah doğrultan devletin yaptıklarına yenilerini ekleyeceğini düşünür. Medeni Yıldırım da öyle düşünmüştü. 28 Haziran günü olanların ardından hükümet yetkilileri ve başbakan danışmanları, “yapılan yeni karakol-kalekol yok, Lice’deki de eski karakolun tadilatından ibaret” diye açıklama yarışına girdiklerinde ise çok geçti. Karakol-kalekol tepkisi uzun zamandır dile getiriliyordu. Canhıraş açıklama yapmak için olay çıkması, Medeni Yıldırım’ın öldürülmesi gerekmiyordu. Tarihi günler yaşıyoruz aslında. Ocak ayından beri Öcalan ile görüşmeler yürütüldüğünü, buna bağlı olarak ateşkes olduğunu, nihai hedef olan barış için adımlar atıldığını biliyoruz. Az buz değil, tarihin en önemli kavşaklarından birinde olduğumuzu görüyoruz. Peki neden hükümet bunları bize anlatmak konusunda bu kadar çekingen?

“Full şeffaflık” sürece zarar verecek gelişmelere neden olabilir elbette. Çözüme giden yolda geçilecek köprüleri en baştan tüm ayrıntılarıyla söylerseniz onlara sabotaj yapılacağından korkarsınız haklı olarak. Ama böyle ketumluğu abartırsanız, bu kez de güven tesisindeki sorunlarla karşı karşıya kalırsınız. “Görüşmeler tamamen şeffaf olsun” değil demek istediğim, barış, biraz da atmosfer yaratma işi. Temkinli olmak büsbütün konuşmamak veya sadece tabanı teskin edecek “o yok, bu yok” türünden beyanlar vermek demek değil. Güven inşası gereği gibi yapılmadıkça hep “kırılgan” bir zemin üzerinde yürüdüğümüzü düşüneceğiz. Korkarak, dolardaki yükselişte bile “Aman barışa dikkat” diyerek.

Kalekol inşaatı gördüğümüzde işkenceleri, zorla kaybettirilmeleri, faili meçhul cinayetleri hatırlıyoruz. Oysa Adalet Bakanı Sadullah Ergin, ağustos ayı sonunda katıldığı bir televizyon programında Avrupa Birliği ile 24. faslın açılış kriterlerinden bir tanesinin entegre sınır yönetimi projesi gereğince, fiziki güvenliğin sağlanması gerektiğini söyledi. Anlatılmadığı sürece bunun bilinmesi mümkün mü? Psikoloji yönetimi karşı çıkılan hususlarda yanlı bilgilerin egemen olmasına göz yummamayı gerektirir. Ama hükümet, geldiğimiz aşamada hukuki ve siyasi olandan çok psikolojik bariyerlerle karşı karşıya olduğumuzu ve bu aşamada sürecin psikolojik yönetimi için özel bir çalışma yapması gerektiğini yeterince idrak edebilmiş değil. Özellikle de, bütün enerjisini süreci sabote etmeye hasretmiş ve tam da şu günlerde Kürtlere karşı ani bir sempati geliştirmiş görünen çevrelerin, “Kürtler kandırılıyor, süreç hiçbir yere gitmiyor” şeklindeki propagandalarına aralıksız devam ettikleri bir zamanda.

Süreç tek başına yapılan icraatları değil, barış psikolojisinin konsolidasyonu için korkuları gidermeyi de zorunlu kılıyor. Çünkü hükümet, yeni korucu alımı yapılacağını söylediğinde, Temizöz’le birlikte Cizre’yi kana bulamış Kamil Atağ’ı; anadilde eğitime karşı çıkıldığında “Vatandaş Türkçe konuş” diyen devleti, kendisine tekmil verilen köpek Co’yu hatırlıyoruz. Anayasal engellerin veya bu değişikliklerin yapılamamasının gerekçelerini değil. “Ben iyi bir şey yapıyorum, hâlâ yaranamıyorum” mantığıyla hareket etme lüksü yok hükümetin. Eğer görünürdeki icraatların barışla bağlantısını kuramıyorsak veya karşı çıkılan uygulamaların bu bağlantıyı zayıflattığını düşünüyorsak bunu bize anlatmak zorunda.

Ama anlatmıyor. Tam da bu yüzden tabanından KCK’nin çekilmeyi durdurmasına yönelik bir tepki duymuyoruz. Çünkü o güven inşa edilemedi henüz. Yani taraflar kendileri adına masada oturana güven duyuyor; barışa değil. Bu güvenin tesisinde aktif olması gereken hükümet, anlatmadığı için barışın tarafı, sadece kendi temsilcisini tüm yaptıklarıyla sahipleniyor; barışı değil.   

KCK-PKK yenilmedi. Tabanına yenilgiyi değil, barışı sunuyor. Bu amaçla da Öcalan tarafından dile getirilen taleplerin gerçekleştirilmesi için elindeki araçları demokratik zeminde kullanmak zorunda. Müzakerenin taraflarından biri olarak, aynı zamanda tabanının da bu sürece dahil edilmesini tek başına sağladığı için, kan dökülmesini engelleyerek, sürecin kendi cephesinden de kabul edilebilir olduğunu göstermekle mükellef. Çekilmenin durdurulmuş olması bu anlamda süreci zayıflatacak değil, güçlendirecek bir adım.

 

Kaldı ki Cemil Bayık’ın dediği gibi, gerilla çekilse dahi geri gelebilir. Mühim olan, çekilmenin ardından geri dönüşün engellenmesi, “Silahlı mücadele devri bitmiştir” dendikten sonra tabanın zihninde silahla mücadelenin alternatifler arasında yer almamasını sağlamak. 2013 yılının başından beri bu ülkede savaşa bağlı ölüm olmamışken, her gün cenazelerin geldiği şehirler aylardır ölüm haberleri almıyorken, yaşamın sahiplenilmesini sağlamak. Çekilmenin durdurulması, hükümete “Biz de varız” demenin bir başka şekli evet. Aynı zamanda tabana “Yenilmedik” demenin de. Ve aynı şekliyle o tabanın “Ne kazandık ki” sorusunu sormaktan vazgeçerek süreci sahiplenmesinin de. Barışın, birbirlerine gerekli özeni ve hassasiyeti göstermesi gereken tarafları var. Aynı zamanda onların tabanları var. Yenmediklerini ve yenilmediklerini süreç ile idrak etmeleri gereken. Hükümet ifade etme zorunluluğunu unutsa da.

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et