<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Sep 2026 08:56:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.7</generator>
	<item>
		<title>Sebze Meyve Fiyatlarında Kim Kimi Soyuyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sebze-meyve-fiyatlarinda-kim-kimi-soyuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 08:56:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209530</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de son günlerde sebze ve meyve fiyatları üzerinden ilginç bir tartışma yürütülüyor. Televizyonlarda üreticilere mikrofon uzatılıyor, çiftçinin tarlada sattığı fiyat ile market veya manavdaki fiyat yan yana konuluyor ve aradaki fark adeta otomatik olarak “vurgun”, “fahiş kâr” veya “halkın soyulması” diye takdim ediliyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin Ağustos 2026 verileri gerçekten de bazı ürünlerde çok [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sebze-meyve-fiyatlarinda-kim-kimi-soyuyor/">Sebze Meyve Fiyatlarında Kim Kimi Soyuyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de son günlerde sebze ve meyve fiyatları üzerinden ilginç bir tartışma yürütülüyor. Televizyonlarda üreticilere mikrofon uzatılıyor, çiftçinin tarlada sattığı fiyat ile market veya manavdaki fiyat yan yana konuluyor ve aradaki fark adeta otomatik olarak “vurgun”, “fahiş kâr” veya “halkın soyulması” diye takdim ediliyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin Ağustos 2026 verileri gerçekten de bazı ürünlerde çok yüksek üretici-market farkları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin limonda üretici-market farkı yüzde 748,4’e, havuçta yüzde 380,3’e, elmada yüzde 377,9’a ulaşmış durumda. Üreticide 10 liraya satılan limonun markette 84,84 liraya, 10,66 liralık havucun 51,20 liraya ve 18,75 liralık elmanın 89,60 liraya satıldığı görülüyor. Rakamlar elbette dikkat çekicidir. Fakat buradan doğrudan doğruya “aracılar halkı soyuyor” sonucuna atlamak iktisadi analiz yapmak değil, slogan üretmektir.</p>
<p>Üretici fiyatı ile nihai tüketici fiyatı arasındaki farkın tamamını kâr zannetmek büyük bir yanlıştır. Bir ürün tarladan toplandıktan sonra tüketicinin sofrasına gelene kadar çok sayıda aşamadan geçer. Toplama, ayıklama, sınıflandırma, ambalajlama, taşıma, hal ve komisyon giderleri, soğuk zincir, depo, kira, enerji, işçilik, finansman maliyeti, vergi yükü ve fire bunların arasındadır. Yaş sebze ve meyvede fire özellikle önemlidir; ürünün bir bölümü bozulur, ezilir, kalite kaybeder veya satılamaz. <a href="https://hurfikirler.com/ben-domates-tarladan-sofraya-domatesin-trajikomik-macerasi/">Market rafındaki bir kilo ürünün fiyatını hesaplarken yalnızca tarladan çıkan bir kilonun fiyatına bakmak bu yüzden yanıltıcıdır.</a> Market, manav veya toptancı kâr ediyor olabilir; hatta bazıları olağanüstü yüksek kâr da ediyor olabilir. Fakat bunu göstermek için fiyat farkından fazlasına ihtiyaç vardır. Maliyetleri, net kâr marjlarını ve varsa rekabet ihlalini incelemek gerekir.</p>
<p><strong>Fiyat farkı neden tek başına suç delili değildir?</strong></p>
<p>Tartışmadaki en büyük problem fiyatın ahlâkî bir kategori gibi ele alınmasıdır. Yüksek fiyat görüldüğünde hemen bir suçlu aranıyor. Çiftçi düşük fiyattan şikâyet ediyorsa aracı suçlanıyor; tüketici pahalı üründen şikâyet ediyorsa market hedefe konuluyor. Oysa fiyat, çoğu zaman milyonlarca dağınık kararın, kıtlıkların, maliyetlerin, mevsimselliğin ve talep değişikliklerinin ortak sonucudur. Nitekim TZOB’un aynı verilerine bakıldığında Ağustos ayında markette incelenen 37 ürünün 19’unda fiyat artarken 18’inde fiyatın düştüğü görülüyor. Sivri biberin market fiyatı bir ayda yüzde 34,2, kuru soğanın yüzde 28,9, şeftalinin yüzde 22 düşmüş. Üretici tarafında ise limon fiyatı yüzde 75, kuru soğan yüzde 54,5 gerilemiş. Eğer marketler fiyatları keyfî olarak sürekli yukarı çekebilen ve tüketiciyi istediği gibi “soyan” aktörler olsaydı, bu kadar büyük fiyat düşüşlerini açıklamak da güçleşirdi.<br />
<img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209532" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-300x140.jpg" alt="" width="300" height="140" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-300x140.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-1024x479.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-768x359.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-150x70.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-696x326.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs-1068x500.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tarlada-5-markette-50-fiyatlar-nasil-dusecek-nedir-bu-dijital-hal-yovs.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Benzer oynaklık önceki aylarda da görülüyor. Temmuz’da markette sivri biber yüzde 86,2 yükselirken karpuz yüzde 49 düşmüş; Haziran’da çilek yüzde 81 artarken domates yüzde 37,8 gerilemiş. Bu hareketlilik bize tarım ürünleri piyasasının sabit ve tek yönlü bir fiyat yapısına sahip olmadığını gösteriyor. Mevsim, arz, hava şartları, ürünün dayanıklılığı, hasat miktarı ve lojistik koşulları fiyatları hızla değiştirebiliyor. Dolayısıyla bir çiftçinin “Ben bunu 10 liraya sattım, market 80 liraya satıyor” demesi önemli bir gözlemdir; fakat tek başına o marketin yüzde 700 kâr ettiğini göstermez.</p>
<p>Üstelik üretici tarafında da fiyat baskıları ve maliyet artışları vardır. TÜİK’in Ağustos 2026 verilerine göre Tarım-ÜFE yıllık yüzde 21,91 artmış, on iki aylık ortalamalara göre artış yüzde 33,47 olmuştur. Buna karşılık aylık endeks yüzde 0,93 düşmüştür. Yani tarım fiyatları da aynı anda hem uzun vadeli enflasyon baskısını hem de kısa vadeli düşüşleri yaşayabilmektedir. Bu, Türkiye’deki genel yüksek enflasyon ortamından bağımsız düşünülemez. Mazot, gübre, elektrik, işçilik, kira, kredi ve taşıma maliyetleri yükselirken perakende fiyatlarının bundan hiç etkilenmemesini beklemek mümkün değildir.</p>
<p>Elbette bütün bunlar piyasada hiçbir zaman kötü niyetli davranış veya rekabet ihlâli olmaz anlamına gelmez. Kartel varsa, rakipler fiyatları birlikte belirliyorsa, hâkim durum kötüye kullanılıyorsa veya yanıltıcı ticarî uygulamalar yapılıyorsa bunlar soruşturulmalıdır. Fakat doğru yöntem, “fiyat yüksek, o hâlde suç var” demek değildir. Rekabet hukukunun mantığı da budur: Somut davranış, koordinasyon veya piyasa gücü araştırılır. Fiyatın yüksekliği tek başına mahkûmiyet delili değildir.<br />
<img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209533" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/hal-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/hal-300x166.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/hal-768x425.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/hal-150x83.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/hal-696x385.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/hal.jpg 1024w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><strong>Asıl sorun nerede aranmalı?</strong></p>
<p>Türkiye’de bu tartışmanın bu kadar kolay “çiftçi mağdur, aracı suçlu” kalıbına girmesinin sebeplerinden biri yüksek enflasyonun insanların fiyat algısını bozmasıdır. Fiyatların sürekli değiştiği bir ekonomide tüketici hangi fiyatın “normal” olduğunu artık kestiremiyor. Bir kilo domatesin geçen ay 30, bu ay 50, gelecek ay 25 lira olması insanlarda doğal olarak güvensizlik yaratıyor. Bu güvensizlik ortamında da en kolay açıklama “birileri bizi kazıklıyor” oluyor. Oysa fiyat istikrarı olmadığında üreticinin, toptancının, nakliyecinin ve perakendecinin tamamı gelecekteki maliyetlerini tahmin etmekte zorlanır. Herkes fiyatına bir risk payı eklemeye başlar. Bu da fiyat mekanizmasını daha oynak hâle getirir.</p>
<p>Bir başka mesele, yaş sebze ve meyve ticaretinin yapısal maliyetleridir. Türkiye’de üretim alanlarıyla büyük tüketim merkezleri arasında yüzlerce kilometre vardır. Ürün hızlı biçimde taşınmak zorundadır. Soğuk zincir iyi kurulmazsa fire büyür. Şehir içi lojistik, kira, enerji ve personel giderleri de nihai fiyata eklenir. Bu nedenle yapılması gereken şey “aracıyı ortadan kaldıralım” demek değildir. Aracı ekonomik hayatın gereksiz bir paraziti değildir; taşıma, depolama, risk üstlenme, ürün seçme ve tüketiciye ulaştırma işlevlerini yerine getirir. Sorulması gereken soru, bu hizmetlerin daha ucuza ve daha rekabetçi biçimde nasıl yapılabileceğidir.</p>
<p>Burada devletin yapabileceği işler vardır: Tarım ve gıda ticaretindeki gereksiz bürokrasiyi azaltmak, hal sistemini daha rekabetçi ve şeffaf hâle getirmek, ulaşım ve lojistik altyapısını iyileştirmek, rekabet ihlâllerini gerçekten delil varsa cezalandırmak ve hepsinden önemlisi enflasyonu düşürmek. Buna karşılık marketleri veya manavları kamuoyu önünde şeytanlaştırmak, baskınlarla fiyat belirlemeye çalışmak veya “makul fiyat”ı bürokrasi yoluyla tayin etmek çoğu zaman problemi çözmez; aksine arzı azaltabilir ve başka bozulmalar yaratabilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Sebze ve meyve fiyatlarının yüksekliği elbette ciddi bir problemdir. Dar gelirli bir aile için gıda fiyatındaki her artış hayat standardını doğrudan etkiler. Bu nedenle üretici ile tüketici arasındaki zincirin incelenmesine de kimsenin itirazı olmamalıdır. Ancak inceleme ile peşin hüküm aynı şey değildir.</p>
<p>Çiftçinin 10 liraya sattığı ürünün markette 50 veya 80 liraya çıkması soru sormayı gerektirir; fakat cevabı baştan “soygun” diye vermeyi gerektirmez. Önce o farkın ne kadarının taşıma, fire, kira, işçilik, enerji, finansman ve vergi maliyeti olduğunu; ne kadarının toptancı ve perakendeci kârı olduğunu görmek gerekir. Eğer bundan sonra olağanüstü ve rekabet dışı bir kâr veya kartel davranışı ortaya çıkıyorsa elbette gereği yapılmalıdır.</p>
<p>Türkiye’de ihtiyacımız olan şey fiyatları ahlâkî sloganlarla tartışmak değil, iktisadi mekanizmayı anlamaktır. Yüksek fiyat her zaman yüksek kâr demek değildir; üretici ile market fiyatı arasındaki büyük fark da otomatik olarak dolandırıcılık anlamına gelmez.</p>
<p>Asıl mesele fiyatların neden yükseldiğini doğru teşhis etmektir. Enflasyonun, maliyetlerin, lojistiğin, arzın ve rekabetin rolünü görmeden yalnız “aracı suçlu” demek, ekonomik problemi çözmez; sadece topluma yanlış bir suçlu gösterir ve bazı insanları şeytanlaştırır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sebze-meyve-fiyatlarinda-kim-kimi-soyuyor/">Sebze Meyve Fiyatlarında Kim Kimi Soyuyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rus Edebiyatı Dersleri ve Dostoyevski Ezikliği  </title>
		<link>https://hurfikirler.com/rus-edebiyati-dersleri-ve-dostoyevski-ezikligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Sep 2026 15:17:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209518</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya edebiyatında “Dostoyevski ezikliği” diye bir şey vardır. Başkalarının Dostoyevski ezikliğini şimdilik bir tarafa bırakayım. Kendi tanıklığım üzerinden bile bunu ispatlamak zor değildir. Bugün yaşadığım ülkede edebiyatla uğraşanların ister roman yazanlar ister farklı türlerde yazanların “Dostoyevski” adının geçtiği yerde nasıl titrediklerini görebiliyorum. Geniş anlamda bu ülkenin edebiyat ve yazın alanında bir Dostoyevski ezikliği oldu her [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rus-edebiyati-dersleri-ve-dostoyevski-ezikligi/">Rus Edebiyatı Dersleri ve Dostoyevski Ezikliği  </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya edebiyatında “Dostoyevski ezikliği” diye bir şey vardır. Başkalarının Dostoyevski ezikliğini şimdilik bir tarafa bırakayım. Kendi tanıklığım üzerinden bile bunu ispatlamak zor değildir. Bugün yaşadığım ülkede edebiyatla uğraşanların ister roman yazanlar ister farklı türlerde yazanların “Dostoyevski” adının geçtiği yerde nasıl titrediklerini görebiliyorum. Geniş anlamda bu ülkenin edebiyat ve yazın alanında bir <em>Dostoyevski ezikliği</em> oldu her zaman. Aradan 150 yıl geçmesine rağmen yazarların ve edebiyatçıların “Dostoyevski” adının geçtiği yerde ezim ezim ezilmelerinin bunun sonucu olduğunu düşünüyorum. Bırakalım Dostoyevski hakkında yazı yazmayı, romanlarını okumak bile neredeyse ayrıcalık kabul ediliyor. Bu ülkede solcuların “<em>Che Guevara</em>” tabusu gibi, edebiyatçıların da bir “<em>Dostoyevski</em>” tabusu var.</p>
<p>Bazen Dostoyevski ne şanslı bir yazarmış, düşünsenize döneminizin eleştirmenleri Herzen ve Belinski. Romanda rakipleriniz Tolstoy, Turgenyev, Gonçarov, Çernişevski ve diğerleri.</p>
<p>Bana göre dünya edebiyatında tüm zamanların en zevkli, heyecanlı ama bir o kadar da üretken kuşağı bu kuşaktır. 30 yıldır bıkmadan okuyorum bu yazarları, muhtemelen ömrümün sonuna kadar da okuyacağım. Adını andığım bu yazarlar iyi ki yaşadı ve yazdılar.</p>
<p>19. yüzyıl Rus edebiyatı yazarların kavgasıyla geçti, Tolstoy ve Turgenyev arasındaki kavga en meşhur olanlarından sadece birisidir. Tolstoy’un Turgenyev’i düelloya çağırdığı yazılır söylenir. Bu kuşaktan yazarlar kavgalı olmalarına rağmen, birbirlerinin yazdıklarını okuyarak eleştirerek bazen kavga ederek kıymetlendirirler.</p>
<p>Günün sonunda kavganın büyüğü Dostoyevski ile yapılır. <em>Cinler</em> romanı yayınlandığında o günün koşullarında Rus devrimcileri epey bir etkindirler. Tolstoy bile çubuğu epey bir sola bükmüştür. Dostoyevski “hain” ilan edilir. “Dostoyevski <em>Cinler</em> romanıyla tavrını belirledi, o artık Çar’a hizmet eden biri!” derler. Bir süreliğine de olsa edebiyat çevresinden dışlanır. Muhalif yazarların neredeyse tümü Dostoyevski’ye tavır alırlar. Ama Dostoyevski pes etmez. O her daim zamanın ve insan kalbinin kendinden yana olacağına inanıyordu ve sonunda edebî hayat onu yanıltmadı.<br />
<img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209524" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-300x120.jpg" alt="" width="300" height="120" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-300x120.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-768x307.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-150x60.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-696x278.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski.jpg 1000w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><br />
Dostoyevski “hain” ilan edildi dışlandı ama kendi kuşağı tarafından hiç küçümsenmemişti ta ki Nabokov’a kadar. Vladimir Nabokov (1940 – 1959 arası) Amerika’daki akademik kariyerine başlamadan önce, kendi ifadesine göre, Rus edebiyatı hakkında yüz adet – yaklaşık iki bin sayfa – ders metni hazırlamış. Nabokov, “Bu metinler, Wellesley ve Cornell’de geçirdiğim yirmi akademik yıl boyunca mutlu olmamı sağladı.” der. Bu metinler Türkçe’ye <em>Rus Edebiyat Dersleri</em> adıyla İletişim Yayınları tarafından 2013’te çevrildi. Aslında Nabokov’un <em>Rus Edebiyatı Dersleri</em> adında bir kitabı yoktur. Bu kitap üniversitedeki ders notlarının bir araya getirilmesinden oluşuyor. Nabokov’un ders notlarında 19.yüzyıl Rus edebiyatçılarına ilişkin çözümlemeler okuyoruz. Bu yazımda Nabokov’un tezlerinde sorunlu bulduğum, <em>Dostoyevski</em> analizlerini ele alacağım. Nabokov bu derslerde Dostoyevski’yi küçümseyerek, Dostoyevski’nin iyi bir romancı olmadığını söylüyor. Bir Dostoyevski okuru olarak ilk duyduğumda, “Bu ne cesaret, bu ne özgüven böyle.” dediğimi hatırlıyorum. Kitapta ilgili bölümü bir telaşla okumaya başladım. Nabokov, Dostoyevski analizlerine ilişkin öznel niyetini şöyle açığa vuruyor.  “Dostoyevski’yi madara etmek için sabırsızlanıyorum. Ama bahsedeceğimiz değerler sisteminin, fazla şey okumamış olanların kafasını karıştıracağıma inanıyorum.” (Nabokov, <em>Rus Edebiyatı Dersleri</em>, İletişim Yayınları 2013, s. 152.)<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209519" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov-300x199.jpeg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov-300x199.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov-150x99.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov.jpeg 640w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Bu satırları okuduğumda Nabokov’daki bu özgüven patlamasının sebebi ne olabilir acaba? sorusunu kendime sordum. Muhtemelen <em>Lolita </em>romanının çok okunması ve kitabın ona kazandırdığı ün başını döndürmüş olmalıdır hissine kapılmaktan kendimi alamadım. Yoksa üniversitelerde roman sanatı üzerine edebiyat dersleri veren bir yazar, niçin Dostoyevski’yi madara etmek istesin? Şimdi önce Nabokov’un bu derslerde Dostoyevski edebiyatı üzerine söylediklerine bakalım. Birkaç alıntıyı aşağıya alıyorum:</p>
<p>“Dostoyevski büyük bir yazar değil, hayli vasat bir yazardır – mükemmel mizah parıltıları vardır, ama ne yazık ki bu parıltıların arasında yavanlıklarla dolu çorak araziler uzanır.” <strong>(s. 152)</strong></p>
<p>“… Bildiğimiz üzere Dostoyevski büyük bir hakikat arayıcısı, ruh hastalıkları konusunda bir dâhidir; ama onun Tolstoy, Puşkin, Çehov gibi büyük bir yazar olmadığını biliyoruz.” <strong>(s. 191)</strong></p>
<p>“… Dostoyevski’nin bir romancıdan ziyade piyes yazarı olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamak isterim.” <strong>(s.191)</strong></p>
<p>“… Dostoyevski’nin eserleri, roman olarak ele alındıklarında başarısızdır; piyes olarak ele alındıklarındaysa fazla uzun dağınıktırlar ve dengeleri bozuktur.” (<strong>s.191)</strong></p>
<p>Nabokov’un, Dostoyevski’yi bu kadar küçümsemek için ölçü aldığı şey nedir acaba?  Dostoyevski’ye olan gıcıklığı mı, onu çekememezlik mi, Dostoyevski ezikliği mi? Yoksa kafasındaki roman kuramı terazisi midir? Dünya roman sanatında adı Balzac ve Charles Dickens’le birlikte anılan ve dünya edebiyatında saygın bir yeri olan Dostoyevski’ye piyes yazarı demek, ayarı bozulmuş bir ego değilse, ya kıskançlık krizi ya da Dostoyevski ezikliği olmalıdır.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-209520 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-200x300.jpeg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-200x300.jpeg 200w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-150x225.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-300x450.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati.jpeg 365w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /><br />
Peki, Nabokov Rus edebiyatında hangi yazarları beğeniyor? Onu da derslerinden okuyoruz. Rus edebiyatının en iyilerini şöyle listeliyor:</p>
<p>“Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Öncülleri Puşkin ve Lermontov’u bir yana bırakırsak Rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz: 1.Tolstoy 2.Gogol 3. Çehov 4. Turgenyev. Bu biraz öğrencilere not vermek gibi bir şey; herhalde Dostoyevski ile Saltikov da aldıkları kötü notları konuşmak için kapımda bekleşiyorlardır. <strong>(s. 199)</strong></p>
<p>Tolstoy’u yüceltirken Dostoyevski’yi küçümsemeyi bir edebiyatçının vicdanı kabul etmemelidir. Ama Nabokov kabul ediyor. Bu gibi konularda sporcu yarıştırır gibi yazar yarıştırmanın çok doğru olmadığını düşünenlerdenim. Tolstoy roman sanatında epik tarzın, Dostoyevski dram türünün yazarıdır. Eğer roman kuramı üzerinden bile incelesek bu ayrımı gözetmemiz gerekir. O yüzyıllık soruyu bana sorduklarında, “Tolstoy mu, Dostoyevski mi?” dediklerinde, benim cevabım: Tolstoyevski’dir. Yani ikisi bir aradadır.</p>
<p>Dünya edebiyatında iz bırakmış bu iki yazar, karşı karşıya konulacak isimler değildir, yan yana okunacak yazarlardır. Ne zaman bir Dostoyevski eleştirene rastlasam ilk tepkim şöyle oluyor: “<em>Karamozov Kardeşler</em> romanını okurken hiç mi içiniz sızlamadı kardeşim.” diyorum. Aynı şeyi Nabokov’a da sorardım. Belli ki Nabokov Dostoyevski romanlarını büyük önyargılarla okumuş. Derslerde öğrencilerine, “Onu (Dostoyevski’yi) madara etmek için sabırsızlanıyorum.” dediğine göre, daha başından kırık notunu vermek için hazırlanmış.</p>
<p>Nabokov bu derslerde Dostoyevski romanlarını analiz ederken kafasında hangi basma kalıpla değerlendirme yaptığını bilemiyoruz. Diyelim ki Nabokov’un roman anlayışı kendine özgüydü. Kafasında bir roman sanatı ölçüm terazisi vardı. İyi de, Dostoyevski kendisinden önceki bütün roman sanatının kalıplarını yıkmış bir yazardır. Eğer bugün bir roman sanatı diye bir şey varsa Dostoyevski bu sanatın başı, ucu, kenarı ve dibidir.</p>
<p>Belli ki Nabokov’un kafasındaki roman formatının kendince bazı ölçüleri, kuralları var. Oradan baktığında Dostoyevski romanlarını sorunlu görüyor. Nabokov’un gözden kaçırdığı şey şu olamaz mı? Belki de Dostoyevski romanları, bilinen klasik bir roman kalıbına sığmıyordur.  Eğer okuduğum Dostoyevski romanları beni yanıltmıyorsa, bu romanlar her türlü kalıbı aşıp kendi biçimini bulmuş romanlardır. Bu bakımdan Dostoyevski romanlarına, Nabokov gibi vasat ve başarısız diyecek kadar cesaretli olmadığımı peşinen söyleyeyim. Elbette ki Dostoyevski ismi altında ezilmeyelim ve eleştiriden de muaf tutmayalım. Ama Dostoyevski’ye vasat başarısız diyebilmek benim edebî terbiyemin sınırlarını fazlasıyla zorlar. Nabokov’un Dostoyevski’ye yönelik bu edebi cesareti insanı düşündürüyor.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209522 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur.webp" alt="" width="350" height="200" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur.webp 350w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur-300x171.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur-150x86.webp 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" /><strong>Dostoyevski ile birlikte roman sanatı başka bir evreye geçmiştir. </strong></p>
<p>Bunu kabul eden çok yazar eleştirmen vardır. Stefan Zweig <em>Üç Büyük Usta</em> adlı kitabında Dostoyevski’nin dünya roman sanatında nerede olduğunu şöyle açıklıyor:</p>
<p>“Bu üç romancıdan her birinin kendine ait bir alanı vardır. Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır. (…)  19. yüzyılın bu en büyük üç roman yazarını kişiliklerindeki karşıtlık bakımından birbirini tamamlayan ve belki de epik anlatıcılar kavramı, yani romancıyı belirgin biçimde yükselten kişiler olarak göstermektir. Burada Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi 19. Yüzyılın en büyük romancıları olarak niteliyorsam, bu hiçbir şekilde Goethe’nin, Stendhal’ın, Flubert’in, Tolstoy’un, Victor Hugo’nun ve diğerlerinin, özellikle Balzac ve Dickens gibilerin, apayrı eserlerini yok saydığım anlamına gelmiyor.” (<em>Üç Büyük Usta</em>, İş Kültür Yayınları, ss. 1-2)</p>
<p>Stefan Zweig bir başka yerde ise, “Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla (Balzac) başlar; eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği de söylenebilirdi.” (s. 40) Zweig, Dostoyevski ile birlikte roman sanatının başka bir boyuta geçtiğini söyler.</p>
<p>René Girard ise Dostoyevski’yi bir <em>yeraltı insanı</em> olarak incelediği kitabında Dostoyevski sanatının özgünlüğünü şöyle vurgular: “Dostoyevski’nin sanatı tam anlamıyla Peygambercedir. Geleceği önceden bildirmesi anlamında değil, gerçekten <em>Kutsal Kitap</em>’a değgin olması anlamında; o Tanrı’nın halkının kendini yeniden putataparlığa kaptırışını duyurur bıkıp usanmadan. Bu putataparlığın sonucu olan sürgünü, parçalanmayı ve acıları açığa vurur. İsa sevgisiyle insan sevgisinin bir olduğu bir dünyada, gerçek denektaşı bizim ötekiyle olan ilişkimizdir. Öteki’yi putlaştırmamak ve yeraltının derinliklerinde ondan nefret etmemek için, insanın Öteki’yi <em>kendiymiş</em> gibi sevmesi gerekir. İyi günde kötü günde, Ruh’a adanmış bir dünyada insanları ayartabilecek olan altın buzağı değil, o Öteki’dir.” der. (René Girard, <em>Dostoyevski: Yeraltı İnsanı</em>, Çev. Orçun Türkay, Everest Yayınları, 2014, s. 93.)</p>
<p>Felsefeci Nikolay Berdyayev: “İnsanlar iki tipe ayrılabilir: Tolstoy düşüncesine yatkın kişilerle Dostoyevski düşüncesine yatkın kişiler.” Tasnifini yapmıştı. İkisini de seven bir insan olduğumu söyleyerek bu bahsi kapatmak istiyorum.</p>
<p>Nabokov’un <em>Rus Edebiyat Dersleri</em> sadece Dostoyevski’yi küçümsemekten ibaret değildir. Rus edebiyatının yüzyıllık dönüşümüne ilişkin analizlerini kıymetli buluyorum. Bazı yönleriyle karşılaştırmalı bir edebiyat gibi okunabilir. 19. Yüzyıl Çar dönemiyle 20. Yüz yıl Sovyetler dönemi karşılaştırmaları incelenmeye değerdir. İki dönemin farkını şöyle açıklıyor, Nabokov:</p>
<p>“Sovyet iktidarından önce Rusya’da kısıtlamalar vardı fakat kimse sanatçılara emir vermezdi. (…) Modern Rusya’daki torunlarının aksine, baskı ve kölelik diye bir şeyin söz konusu olmadığını söylemeye mecbur değillerdi.” (Nabokov, s. 29)</p>
<p>Bolşevik Sovyet dönemine göre, Çar yönetimlerinin edebiyatçılar için daha az sansürcü bir ortam oluşturduğunu söylüyor. Çar döneminde de yazarlar üzerinde baskı vardı. Ama Bolşevik rejiminde olduğu gibi yazarlara ev ödevleri dayatmıyorlardı. Nabokov Bolşeviklerin yazarlar üzerindeki baskıcı, sansürcü konumunu Batılı faşist ülkelerle de karşılaştırmış ve şu sonuca ulaşmış:</p>
<p>“Batı faşistlerinin edebiyattan istedikleriyle, Bolşeviklerin edebiyattan istedikleri arasında pek bir fark bulunmaması ilgi çekicidir. Bir alıntı yapacağım: “Sanatçının kişiliği özgürce, kısıtlama olmaksızın gelişmelidir. Lakin istediğimiz tek bir şey var: İnancımızın kabul edilmesi.” Büyük Nazilerden biri olan, Hitler Almanya’sının Kültür Bakanı Dr. Rosenberg böyle demişti. Başka bir alıntı: “Her sanatçının özgürce yaratma hakkı vardır; fakat biz Komünistler, onu planımız çerçevesinde yönlendirmek zorundayız.” Bolşevik Lenin de böyle demişti. (Nabokov, s. 35)</p>
<p>Bu talimatla kitap yazdırma dayatmacılığı, SSCB dönemindeki edebiyatın kime neye hizmet ettiğini göstermesi açısından hikâyenin tümünü özetlemeye yeter, bence. Konuyu daha fazla dağıtmadan toparlayacak olursam Dostoyevski ve kuşağına ilişkin şunları eklemek isterim.</p>
<p>19. Yüzyıl Rus yazarları birbirini tamamlayan bir edebiyat denizinin damlaları gibidirler. Dram yazan Dostoyevski ile epik eserlerin yazarı Tolstoy’u yarıştırmanın, edebiyatın estetik ve içerik ölçüleri bakımından da çok hakkaniyetli bir değerlendirme olacağını düşünmüyorum. Dünya edebiyatında iz bırakmış yazarları birbirlerinin karşısına koymak yerine, yan yana koymak ve kendi özgünlükleriyle değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Ama bu birçokları için böyle değil, Tolstoy’u peygamber yerine koyanlar öte tarafta Dostoyevski ismi altında eziliyorlar. Okuyan da okumayan da isminin geçtiği yerde, “Dostoyevski çok büyük yazar” diyor. Sosyal medya var olalı beri neredeyse her gün romanlarından alıntılanmış sözlerine rastlıyoruz. Öyle ki sabah erken kalkan psikolojik durumuna göre, sosyal medya sayfasında bir Dostoyevski ya da Tolstoy alıntısıyla güne başlayabiliyor. Bu sözlerin ne kadarının bu yazarlara ait olduğu ayrıca tartışma götürür. Öte taraftan benzer bir durum edebiyat/roman okurları ve eleştirmenleri için söylenebilir. Türkçe yazında Dostoyevski eleştirisine rastlamak neredeyse mümkün değil. Okur ve yazarlarda “Dostoyevski dahi bir romancı” algısı yer etmiş ve bu algının altında ezilen yazarlar ve okurlar var. Dostoyevski’yi eleştirmek sanki günahmışçasına kimseler bu konuda birşeyler yazamıyorlar. Dünya yazınında dönem dönem Nabokov gibi eleştirenler çıkmış olsa da bu eleştirilerin çoğunun Dostoyevski’nin siyasî fikirlerine yönelik olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Dostoyevski ismi altında ezilen yazarlara önerim, eğer çıtayı Dostoyevski &#8211; Tolstoy olarak koymazsanız yaratıcı özgün eserler yazamazsınız. 19. Yüzyıl Rus edebiyatına damgasını vuran bu yazarlar, Puşkin ve Gogol’u kendilerine örnek almalarına rağmen bu isimlerin altında hiç ezilmediler. Aksine onları aşmak için okuyup yazdılar. Büyük önemli yazarların adı altında ezilmemeliyiz, edebiyatın eziği değil özgün eserlerin yaratıcısı olmalıyız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rus-edebiyati-dersleri-ve-dostoyevski-ezikligi/">Rus Edebiyatı Dersleri ve Dostoyevski Ezikliği  </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Eğitiminde Uluslararası Deneyimler ve “Dün Dersi”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tarih-egitiminde-uluslararasi-deneyimler-ve-dun-dersi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2026 10:10:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209509</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun bir zamandır hatırlatıyorum, bu ülkenin Milli Eğitim müfredatına “Dün Dersi” lazım diye. Prof. Semih Aktekin’in Tarih Eğitiminde Uluslararası Arayışlar kitabını okuduğumda bu konuda ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım. “Tarih” dersi orta öğretimde okullarda sadece “Tarih bilgisi” dersi olarak anlatılıyor. Geçmiş deneyimlerin, bugünle ilişkisi kurularak anlatılmadığı zaman “Tarih bilgisi” dersi, hafızalarda kodlanmış [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-egitiminde-uluslararasi-deneyimler-ve-dun-dersi/">Tarih Eğitiminde Uluslararası Deneyimler ve “Dün Dersi”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun bir zamandır hatırlatıyorum, bu ülkenin Milli Eğitim müfredatına “Dün Dersi” lazım diye. Prof. Semih Aktekin’in <a href="https://www.hece.com.tr/urun/tarih-egitiminde-uluslararasi-arayislar"><strong><em>Tarih Eğitiminde Uluslararası Arayışlar</em></strong></a> kitabını okuduğumda bu konuda ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım. “Tarih” dersi orta öğretimde okullarda sadece “Tarih bilgisi” dersi olarak anlatılıyor. Geçmiş deneyimlerin, bugünle ilişkisi kurularak anlatılmadığı zaman “Tarih bilgisi” dersi, hafızalarda kodlanmış kuru bilgi yükü olarak kalıyor. Çoğu zaman kalmıyor bile… bir süre sonra unutuluyor.</p>
<p><strong><em>Tarih Eğitiminde Uluslararası Arayışlar</em></strong> kitabı tam da bu sorunun çözümüne ilişkin iyi bir saha araştırması. Kitap, birçok Avrupa ülkesinde Tarih ve Sosyal Bilgiler dersinin ne gibi sonuçlara yol açtığının izini sürüyor. Yazar Semih Aktekin AB projesi kapsamında, ülkeler özelinde bazı deneyimlerin izini sürmüş ve bu konularda uluslararası toplantılara katılmış. Ortaya çıkan tablo “Tarih bilgisi” dersi başka ülkelerde de pek iç açıcı değil. Bugünle bağı kurulamayan “Tarih Dersleri”nden iyi dersler çıkarılamadığını anlıyoruz. Geçmiş deneyimlerden ders çıkarmak yerine, bol miktarda önyargılar yaratılmıştır.</p>
<p>Bugünden kopuk bir dün anlatımı, ya da dünden kopuk bugün anlatımını hangi “Ders” adı altında verirseniz verin beklenen sonucu alamazsınız. Oysa dünün hatalarından, yanlışlarından çıkarılması gereken ders, benzer hataları yanlışları bugün tekrar etmemek için olmalıdır. “Geçmişle yüzleşme” dediğimiz şey daha iyi bir gelecek için olmalıdır.</p>
<p>“Tarih Bilgisi” dersi çok önemlidir. “Tarih dersi” diyoruz ama kitabı okuduğumuzda aslında Avrupalı toplumlarında tarihten (geçmişten) yeterince ders çıkarmadıkları anlaşılıyor.</p>
<p>Semih Aktekin Hocayı tebrik ediyorum, böyle zahmetli yararlı bir çalışma ortaya çıkardığı için…</p>
<p>Kitabın ana başlıklarından biri “Tarihe ötekilerin bakış açısıyla bakmak” başlığını taşıyor. Yazar ilgili kısımda, “Tarih eğitimiyle ilgili güncel tartışmalarda sık vurgu yapılan bir konu da tarihe ötekilerin bakış açısıyla bakabilmektir. Bu yaklaşım öğrencilerde empati yeteneğini geliştirmek yanında geçmişte olan olaylara duygusallıktan uzak şekilde objektif olarak bakma imkânı sağladığı da savunulmaktadır. Ancak insanların kendi ailevi, sosyolojik, dinî ve millî kimliklerinden sıyrılarak geçmiş olaylara başkasının bakış açısından bakabilmesi zannedildiği gibi kolay bir olay değil.” (s.66) Kolay olmadığını yazar birkaç ülkenin (Letonya – Bosna- İsrail – Slovenya – Kıbrıs vb.) deneyimlerinden aktarıyor. Semih Aktekin, kitabında Avrupa ülkelerin deneyimine odaklanarak şu soruyu sormuş: “Ortak bir Avrupa tarihi öğretimi mümkün mü?” Bunun zorluğundan ve mümkün olamayacağından bahsediyor. “Ortak bir Avrupa tarihi yazmanın zorluğunu Nijmegen Konferansı vesilesiyle bir kere daha gördük. İç içe geçmiş sınırların olduğu, hatta sınırların olmadığı, insanların gece Hollanda’da yaşayıp, gündüz Almanya’da çalıştığı, ucuz peynir veya şarap almak için yarım saatlik mesafedeki Fransız kasabasına gittiği bir dünyada tarih derslerinin içerik ve yöntemini de yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Birçok göçmen öğrencinin olduğu sınıflarda milli tarih anlatısı yetersiz kalıyor.” (s. 82)</p>
<p>Kitabın en önemli bölüm başlıklarından biri de “Geçmişi Hatırlamak: Ortak Bir Hatırlama/Hafıza Kültürü için Tarih Öğretimi” bu bölüm bana “Dün Dersi”nin önemini bir kez daha hatırlattı. “Toplumların geçmişleriyle yüzleşmesi tarihin amaçlarından biri olmalı mıdır? Bireyler geçmişlerindeki acı veya utanç dolu olayları unutmaya çalışarak rahatlayabilirler mi? Peki, toplumların tarihlerindeki acı veya utanç dolu olayları unutma lüksleri var mı?” (s. 98) Bu soruların cevabını kitapta 2. Dünya Savaşında Nazi Almanya’sı deneyiminden okuyarak geçmişle yüzleşmenin önemini anlıyoruz.</p>
<p>Kitap bize bir ülkede “Tarih öğretimi”nin ne kadar önemli ve bir ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Düne ait bilincimiz, geleceğe dair bakış açımızın oluşmasında etkin rol oynuyor. Bu etkenin olumsuz olmaması için geçmişle objektif bir yüzleşme hafıza bagajımıza iyi gelecektir. Dünün yaşanmışlığının geleceğin yaşantısını olumsuz etkilemeyecek biçimde bir bakış açısına ihtiyacımız var.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-egitiminde-uluslararasi-deneyimler-ve-dun-dersi/">Tarih Eğitiminde Uluslararası Deneyimler ve “Dün Dersi”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Artık Hedef Değil, Güven Zamanı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/artik-hedef-degil-guven-zamani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2026 14:45:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209506</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yılına ilişkin yol haritası belli oldu. 2027-2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program açıklandı. Rakamlara baktığımızda karşımızda klasik bir ekonomi programından daha fazlası var. Çünkü bu OVP’nin asıl sınavı, yazılan hedeflerin ne kadar iddialı olduğu değil; Türkiye’nin bu hedeflere ne kadar güvenilir, kararlı ve öngörülebilir bir ekonomi politikasıyla ulaşabileceği. Ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/artik-hedef-degil-guven-zamani/">Artık Hedef Değil, Güven Zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yılına ilişkin yol haritası belli oldu.</p>
<p>2027-2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program açıklandı.</p>
<p>Rakamlara baktığımızda karşımızda klasik bir ekonomi programından daha fazlası var. Çünkü bu OVP’nin asıl sınavı, yazılan hedeflerin ne kadar iddialı olduğu değil; Türkiye’nin bu hedeflere ne kadar güvenilir, kararlı ve öngörülebilir bir ekonomi politikasıyla ulaşabileceği.</p>
<p>Ve artık mesele rakam yazmak değil.</p>
<p>Mesele, rakamların arkasında durabilmek.</p>
<p>Yeni OVP’de 2026 yılı sonunda enflasyonun yüzde 28,4 olması bekleniyor. 2027 için yüzde 21, 2028 için yüzde 13,5 ve 2029 için yüzde 9 hedefleniyor.</p>
<p>Büyümede ise 2027’de yüzde 4,2, 2028’de yüzde 4,6 ve 2029’da yüzde 5 hedefleniyor.</p>
<p>İhracatta ise 2026 için 282 milyar dolar, 2027’de 292 milyar dolar, 2028’de 302,5 milyar dolar ve 2029’da 316 milyar dolar hedefleniyor.</p>
<p>Buraya kadar güzel.</p>
<p>Fakat ekonomide asıl mesele hedefin kendisi değil, hedefe ulaşmayı sağlayacak mekanizmadır.</p>
<p>Çünkü Türkiye&#8217;nin artık hedef enflasyon rakamından çok, enflasyonu neden kalıcı olarak düşüremediğini tartışması gerekiyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin son yıllardaki en büyük ekonomik problemi enflasyon oldu.</p>
<p>Enflasyon yalnızca marketteki fiyat etiketini değiştirmiyor.</p>
<p>Ev kiralarını değiştiriyor.</p>
<p>Ücret beklentilerini değiştiriyor.</p>
<p>Tasarruf davranışlarını bozuyor.</p>
<p>Yatırım kararlarını erteliyor.</p>
<p>Uzun vadeli finansmanı pahalılaştırıyor.</p>
<p>Ve en önemlisi, ekonomik aktörlerin geleceğe ilişkin güvenini aşındırıyor.</p>
<p>Bu nedenle yüzde 9 enflasyon hedefi elbette önemli.</p>
<p>Ama benim için bundan daha önemli olan soru şu: Türkiye yüzde 9&#8217;a ulaştığında bunu koruyabilecek mi?</p>
<p>Çünkü enflasyonu düşürmek kadar, tekrar yükselmesini engelleyecek kurumsal yapıyı oluşturmak da önemlidir.</p>
<p>Burada para politikasının yanında mali disiplin, kamu harcamalarının etkinliği, vergi reformu, rekabet politikası, üretim maliyetleri ve verimlilik artışı birlikte düşünülmelidir.</p>
<p>Kısacası: Enflasyonla mücadele yalnızca faizle değil, ekonomi politikalarının tamamıyla yapılmalıdır.</p>
<p>Yeni OVP&#8217;nin büyüme hedefleri de dikkat çekici.</p>
<p>2029&#8217;da yüzde 5 büyüme hedefleniyor.</p>
<p>Türkiye elbette büyümeli.</p>
<p>Ama burada önemli bir ayrım var:</p>
<p>Her büyüme iyi büyüme değildir.</p>
<p>Borçlanmaya, iç tüketime ve ithalata dayalı bir büyüme modeli Türkiye&#8217;yi yeniden cari açık ve enflasyon sarmalına götürebilir.</p>
<p>Bizim ihtiyacımız olan büyüme; üreten, ihraç eden, teknoloji geliştiren, verimliliği artıran ve özel sektör yatırımlarını büyüten bir büyümedir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önümüzdeki dönemde temel ekonomik mottosu bence şu olmalı: Daha fazla tüketen Türkiye değil, daha fazla üreten ve daha fazla ihraç eden Türkiye.</p>
<p>Çünkü sürdürülebilir refahın yolu kamu harcamalarının sürekli artırılmasından değil, özel sektörün üretim kapasitesinin genişlemesinden geçiyor.</p>
<p>Yeni OVP&#8217;de 2029 yılı için 316 milyar dolarlık ihracat hedefleniyor.</p>
<p>Bu hedef önemli.</p>
<p>Fakat Türkiye&#8217;nin artık ihracat tartışmasını yalnızca kaç milyar dolar ihracat yaptık? üzerinden yürütmemesi gerekiyor.</p>
<p>Asıl soru: Ne ihraç ediyoruz?</p>
<p>Kilogram başına ihracat değerimiz ne?</p>
<p>Yüksek teknolojili ürünlerin toplam ihracat içindeki payı ne?</p>
<p>Küresel değer zincirlerinin hangi halkasındayız?</p>
<p>Markalaşma düzeyimiz ne?</p>
<p>Ve en önemlisi: Türkiye&#8217;nin ihracatçısı dünyada rekabet ederken içeride hangi maliyetlerle karşılaşıyor?</p>
<p>Yüksek enerji maliyetleri, finansmana erişim, işçilik maliyetleri, kur politikası, lojistik maliyetleri ve Avrupa pazarındaki rekabet koşulları birlikte değerlendirilmeden ihracat hedeflerine ulaşmak kolay olmayacaktır.</p>
<p>Bu nedenle 316 milyar dolarlık hedefin yanında çok daha önemli bir hedef koymalıyız:</p>
<p>Daha yüksek katma değerli 316 milyar dolar.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin ekonomik geleceğini sadece içerideki politikalar belirlemeyecek.</p>
<p>Dünyanın ticaret yolları yeniden şekilleniyor.</p>
<p>Küresel tedarik zincirleri yeniden yapılanıyor.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın Asya&#8217;ya olan bağımlılığını azaltma arayışı devam ediyor.</p>
<p>Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Zengezur bağlantısı, Türk Devletleri Teşkilatı ve bölgesel ticaret ağları Türkiye&#8217;nin önüne çok önemli fırsatlar getiriyor.</p>
<p>Türkiye burada sadece bir köprü olmamalı.</p>
<p>Üretim, lojistik, finans ve ticaret merkezi olmalı.</p>
<p>Bunun yolu ise sadece otoyol ve liman yapmaktan geçmiyor.</p>
<p>Gümrük işlemlerinin hızlandırılması, lojistik maliyetlerin azaltılması, dijital ticaret altyapısının güçlendirilmesi, serbest ticaret anlaşmalarının artırılması ve yatırım ortamının iyileştirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Kısacası Türkiye&#8217;nin jeopolitiğini ekonomik avantaja dönüştürmesi gerekiyor.</p>
<p>Bence yeni programın en fazla üzerinde durulması gereken tarafı burası.</p>
<p>Çünkü Türkiye&#8217;nin artık yeni bir ekonomik slogan değil, yapısal reformlara ihtiyacı var.</p>
<p>Vergi reformu.</p>
<p>Kamu harcamalarında etkinlik.</p>
<p>Eğitim reformu.</p>
<p>Hukuk ve yatırım ortamında öngörülebilirlik.</p>
<p>İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi.</p>
<p>Kayıt dışılığın azaltılması.</p>
<p>Rekabetin güçlendirilmesi.</p>
<p>Üretimde teknoloji yoğunluğunun artırılması.</p>
<p>Bunlar yapılmadan yalnızca para politikasına yüklenerek kalıcı refah üretmek mümkün değil.</p>
<p>Özel sektörün önünü açan, girişimciliği teşvik eden, yatırımcının önünü görebildiği ve rekabetin güçlü olduğu bir ekonomi gerekiyor.</p>
<p>Devlet ekonominin sahibi değil, hakemi olmalı.</p>
<p>Devletin görevi bütün oyuncular adına sahaya çıkmak değil; oyunun kurallarını adil, şeffaf ve öngörülebilir hale getirmektir.</p>
<p>Bir ekonomi programının başarısını en sonunda tablolar değil, vatandaş ölçer.</p>
<p>Vatandaş; Enflasyon yüzde kaç oldu? diye sormaz.</p>
<p>Geçen yıl aldığım maaşla bugün ne kadar yaşayabiliyorum? diye sorar.</p>
<p>İş insanı; Faiz kaç? diye sormaktan önce,</p>
<p>Önümüzdeki üç yıl yatırım yaptığımda kuralları değiştirecek misiniz? diye sorar.</p>
<p>İhracatçı;Kur ne olacak? sorusundan önce,</p>
<p>Dünyayla rekabet edebilecek maliyet yapısına sahip olacak mıyım? diye sorar.</p>
<p>Genç ise çok daha basit bir soru sorar: Bu ülkede geleceğimi kurabilecek miyim?</p>
<p>İşte OVP&#8217;nin gerçek başarısı bu sorulara verilecek cevaplarda ortaya çıkacak.</p>
<p>Yeni OVP&#8217;nin en önemli tarafı, ekonomik istikrarı ve enflasyonla mücadeleyi yeniden merkeze koymasıdır.</p>
<p>Fakat bundan sonra çok daha önemli bir aşamaya geçiyoruz: Uygulama dönemi.</p>
<p>Çünkü Türkiye&#8217;de ekonomik programların başarısızlığının önemli nedenlerinden biri hedeflerin yanlış olması kadar, hedeflerle uygulama arasındaki mesafenin açılmasıdır.</p>
<p>Bu nedenle bundan sonra piyasaların bakacağı şey yalnızca OVP tablosu olmayacak.</p>
<p>Bütçeye bakacaklar.</p>
<p>Kamu harcamalarına bakacaklar.</p>
<p>Para politikasına bakacaklar.</p>
<p>Yapısal reformlara bakacaklar.</p>
<p>Yatırım ortamına bakacaklar.</p>
<p>Ve en önemlisi, söylenenle yapılan arasındaki mesafeye bakacaklar.</p>
<p>Çünkü ekonomi biraz da matematik, ama çok daha fazla güven işidir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önümüzdeki üç yılda kazanması gereken en değerli şey yalnızca birkaç puanlık büyüme ya da birkaç milyar dolarlık ihracat değildir, Güvendir.</p>
<p>Eğer Türkiye enflasyonu kalıcı biçimde düşürür, mali disiplini korur, özel sektörün yatırım iştahını yeniden yükseltir, ihracatçının rekabet gücünü artırır ve yapısal reformları gerçekten hayata geçirirse, yüzde 5 büyüme hedefi de 316 milyar dolarlık ihracat hedefi de ulaşılabilir hale gelir.</p>
<p>Ama bunun tersi de mümkün.</p>
<p>Hedefler kâğıt üzerinde kalır, reformlar ertelenir, kamu maliyesinde disiplin zayıflar ve ekonomik aktörlerin güveni yeniden aşınırsa, en güzel OVP tablosu bile ekonomiyi kurtaramaz.</p>
<p>Bu nedenle yeni dönemin sloganını ben şöyle koyuyorum: Türkiye artık hedef açıklama döneminden, hedef gerçekleştirme dönemine geçmelidir. Çünkü vatandaşın artık yeni bir ekonomik hikâyeye değil, gerçekleşmiş bir başarı hikâyesine ihtiyacı var.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/artik-hedef-degil-guven-zamani/">Artık Hedef Değil, Güven Zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostoyevski ve Biz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dostoyevski-ve-biz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2026 12:04:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209501</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birkaç yıl önce Dostoyevski’nin Hapishanesi kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Rus/Slav milliyetçisi ve Avrupa karşıtı biri olduğunu fark etmiştim. Yazar Nurcan Özkaplan Yurdakul Hece Yayınları&#8217;ndan çıkan Dostoyevski ve Biz (Batılılaşma Karşısında Osmanlı-Türk ve Rus Aydın Davranışı) kitabında kapsamlı biçimde bu konuya odaklanmış ve ortaya iyi bir çalışma çıkarmış. Emeğine kalemine sağlık. Kitapta 19. yüzyılın ikinci [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevski-ve-biz/">Dostoyevski ve Biz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç yıl önce <a href="https://www.vadiyayinlari.com.tr/dostoyevskinin-hapishanesi"><strong><em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em></strong></a> kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Rus/Slav milliyetçisi ve Avrupa karşıtı biri olduğunu fark etmiştim. Yazar Nurcan Özkaplan Yurdakul Hece Yayınları&#8217;ndan çıkan <a href="https://www.hece.com.tr/urun/dostoyevski-ve-biz"><strong><em>Dostoyevski ve Biz (Batılılaşma Karşısında Osmanlı-Türk ve Rus Aydın Davranışı)</em></strong></a> kitabında kapsamlı biçimde bu konuya odaklanmış ve ortaya iyi bir çalışma çıkarmış. Emeğine kalemine sağlık.</p>
<p>Kitapta 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Dostoyevski ve Türk yazar aydın tavrı, dönemin siyasi meselelerini karşılaştırmalı biçimde ele alınmış. Rusya’nın ve Osmanlı’nın Batı ile olan ilişkilerini yazarlar üzerinden tartışmak iyi olmuş. 19. yüzyılda Batı düşüncesinden etkilenen Rus ve Türk aydının handikaplarını okuyoruz. Dostoyevski’nin konuya bir ayna olarak tutulması da ayrıca bir önem kazandırıyor tartışmaya. Dostoyevski’de olan “biz”de ne kadar var. Ya da Dostoyevski’nin yaptığını “biz” ne kadar yapabildik? Batı karşısında bir yazarın duruşu konumlanışı meselesine Dostoyevski özgün uç bir örnek olsa da konunun tartışılması bakımında seçim isabetli olmuştur. Kitabı okurken kendimi sınava çekilmiş gibi buldum. Kitap, her ne kadar Dostoyevski üzerinden 19. yüzyıl ağırlıklı ilerlese de günümüzü anlamamız açısından da iyi bir tartışma zemini yaratıyor. <strong><em>Dostoyevski Hapishanesi</em></strong> kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Avrupa karşıtı ve uç noktada milliyetçi biri olması ezberimi bozan bir şey olmuştu. Bu ezberimin bozulması bir süredir bana şu cümleyi kurduruyor: Dostoyevski roman sanatındaki başarısını, siyasi meselelerdeki görüşleriyle gölgelemiş bir yazardır. O bir Slav milliyetçisiydi. Avrupalı ulusları hakkında iyi şeyler düşünmüyordu. Ölümünden bir yıl önce 1880’de Puşkin anıtı konuşmasında,</p>
<p>“… Avrupa uluslarının toplumsal temelleri baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında bir tek iz bırakmayacak; yerinde yepyeni öncekine hiç benzemeyen bir başka yapı oluşacak. Avrupa’nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü “göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikleri de yerle bir olacak” bir başka yerde ise “… yarın yerle bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz var?” (<em>Puşkin Konuşması,</em> İletişim Yayınları s. 20)</p>
<p><strong><em><a href="https://iletisim.com.tr/kitap/yazarin-gunlugu-2-cilt/10818">Bir Yazarın Günlüğü</a>’</em></strong>nde ise Rusya’nın bir Slav imparatorluğuna liderlik etmek gibi ilahi bir görevi olduğuna inanıyordu: “Halkımızın Ortodoksluğunu anlamayan, Turgenev gibi liberal, ateist, Avrupalı, aristokrat Rusların nefret ettiği bir konum olan Rus halkımızı asla anlayamaz” diyordu. Dostoyevski iki defa gitmesine rağmen Avrupa’yı sevememiştir.</p>
<p>Avrupa üzerine siyasi görüşleri yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere hiç de iç açıcı değildi. Aslında her türlü milliyetçilik yazarı objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Milliyetçilik yapıp da tarihten tokat yemeyen düşün insanı neredeyse yoktur. Öyle anlaşılıyor ki Dostoyevski de dönemin rüzgârına fena kaptırmış kendini. Ve fazlasıyla da yanılmıştır, çokları gibi.</p>
<p><strong><em>Dostoyevski ve Biz</em></strong> kitabının yazarı Nurcan Özkaplan Yurdakul’a göre 19. yüzyılda Rus muhalifleri gibi bizdeki Osmanlı Devleti muhalifleri de Avrupa’da örgütlenerek muhalif olmuşlardı.</p>
<p>“İster sosyalist ister nihilist olsun Rus muhalifleri de Yeni Osmanlılar gibi Avrupa’da örgütlenir, orada kurdukları yayın organları üzerinden Çar’a karşı halkı kendi yanlarına çekme planı yaparlar.” (<em>Dostoyevski ve Biz</em>, s. 53)</p>
<p>Başka bir yerde ise, “Dostoyevski’nin gerek <em>Puşkin Konuşması’</em>nda gerek diğer fikrî eserlerinde Rusya’ya biçtiği rolden ziyade Ruslara yüklediği sorumluluk ve yetkinlik önemli görünür. Ona göre Ruslar, insanlığın geleceğinde söz sahibi olma ve dünya medeniyetine değer katma yetkinliğine sahiptir. Dostoyevski’nin Ruslara biçtiği bu rolün 20. yüzyılda Sovyet Rusya’ya cesaret verip onları ne surette yayılmacılığa teşvik ettiği incelemeye değer bir konudur. Ruslar Sovyet ihtilalinden sonra dünyanın karşısına bir medeniyet teklifi ile olmasa da bir sistem teklifi ile çıkarlar. Yüzlerine gözlerine bulaştırıp, insanlığa huzur ve barış sağlamak yerine arkalarında enkaz bırakmış olsalar da Ruslar bu iddialarında ısrar ederler.” (<em>Dostoyevski ve Biz, </em>s. 61)</p>
<p>Dostoyevski, Avrupalı ülkelerin geleceğine ilişkin öngörüsünde yanıldı. Ama Rus devrimine ilişkin öngörüsünde haklı çıktı. Bu haklılık kitapta Dostoyevski’den bir alıntıyla şöyle açıklanmış:</p>
<p>“Dostoyevski, Sovyet Rusya’nın neden başarısız olacağını da önceden görmüş gibidir. Ona göre: Toplumsal ve siyasal ülküler tek başlarına hiçbir şey değillerdir. Var olabilmeleri için toplumda manevi değerlere bağlanmaları gerekir. Onları kendi canlı ortamlarından kesip koparmazsınız, bir yerden alıp bir başka yere yamayamazsınız. Toplumsal değerler bütünden kopmuş köksüz ‘kurumlar’ değillerdir. Böyle düşünce, böyle ülkü olamaz.” (s. 62)</p>
<p>Dostoyevski’den konuşur yazarken Tolstoy’u anmadan olmaz. Üzerinde konuştuğumuz konu Dostoyevski ve Tolstoy arasındaki önemli farklardan biridir. Dostoyevski siyasi meselelerde ne kadar milliyetçi ise, Tolstoy o kadar etnik kördür. Dostoyevski uluslararası ilişkilerde görüşleriyle ne kadar çok Çar rejimine yakındıysa, Tolstoy o derece uzak durmuştur. Bu konularda savaş karşıtlığı Tolstoy’u milliyetçilikten uzak tutarken, Dostoyevski’nin milliyetçiliği onu savaş yanlısı yapmıştır.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209503" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-300x214.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-768x549.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-150x107.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-696x497.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3.jpg 950w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Özetleyecek olursam milliyetçilik konusunda Dostoyevski de tıpkı bizdeki İsmet Özel gibidir. İsmet Özel şiirde ne kadar iyiyse, siyasi meselelerde o kadar kötüdür. Dostoyevski de roman sanatında ne kadar çok iyiyse, siyasi görüşlerinde o kadar kötüdür.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevski-ve-biz/">Dostoyevski ve Biz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİHM Kutsal bir Mahkeme midir? </title>
		<link>https://hurfikirler.com/aihm-kutsal-bir-mahkeme-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2026 05:27:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209494</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin varlığı bana göre iyi ve yararlı bir şey. İnsan haklarının korunmasının yalnızca millî devletlerin hukuk düzenlerine bırakılmaması, bireyin gerektiğinde kendi devletine karşı uluslararası bir yargı merciine başvurabilmesi önemli bir medeniyet kazanımıdır. Türkiye de AİHM sisteminden yararlandı. İfade özgürlüğünden mülkiyet hakkına, kötü muamele yasağından adil yargılanma hakkına kadar pek çok alanda Strasbourg [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aihm-kutsal-bir-mahkeme-midir/">AİHM Kutsal bir Mahkeme midir? </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin varlığı bana göre iyi ve yararlı bir şey. İnsan haklarının korunmasının yalnızca millî devletlerin hukuk düzenlerine bırakılmaması, bireyin gerektiğinde kendi devletine karşı uluslararası bir yargı merciine başvurabilmesi önemli bir medeniyet kazanımıdır. Türkiye de AİHM sisteminden yararlandı. İfade özgürlüğünden mülkiyet hakkına, kötü muamele yasağından adil yargılanma hakkına kadar pek çok alanda Strasbourg kararları Türk hukukunun gelişmesine katkıda bulundu.</p>
<p>Ancak, Türkiye’de özellikle bazı çevrelerde AİHM’e bundan daha ileri bir anlam yüklenmektedir. Mahkeme âdeta hata yapması mümkün olmayan, kararları tartışılamayacak kutsal bir makam gibi görülmektedir. AİHM Türkiye aleyhine karar verdiğinde yalnızca kararın bağlayıcı olduğu değil, aynı zamanda kararın hukuk, demokrasi ve insan hakları açısından tartışılmaz biçimde doğru olduğu varsayılmaktadır.</p>
<p>Liberal düşünce açısından bu problemli bir yaklaşımdır. Liberalizm hiçbir siyasi veya hukukî otoriteyi kutsallaştırmaz. Devletler gibi mahkemeler de hata yapabilir. Hâkimler içinde yaşadıkları dönemin fikrî, kültürel ve siyasi atmosferinden etkilenebilir. Millî mahkeme kararları nasıl eleştirilebiliyorsa uluslararası mahkeme kararları da eleştirilebilir. Uluslararası olmak yanılmaz olmak anlamına gelmez.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı Baş Hukuk Müşaviri Mehmet Uçum’un AİHM’in son Kavala kararından sonra yaptığı değerlendirmeler bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Uçum’un özellikle AİHM’in Türk mahkemelerinin üzerinde bir istinaf veya temyiz mahkemesi olmadığı yolundaki hatırlatması önemlidir. Gerçekten de AİHM’in görevi Türk ceza davalarını yeniden görmek veya Yargıtay’ın üzerinde yeni bir temyiz makamı olarak hareket etmek değildir. Görevi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edilip edilmediğini denetlemektir.</p>
<p>Ancak, buradan AİHM kararlarına uyup uymamanın tamamen millî makamların tercihine bırakıldığı sonucu da çıkmaz. Kesinleşmiş AİHM kararlarının bağlayıcılığının temel kaynağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesidir. Burada önemli ayrım şudur: Bir devlet çoğu zaman kararın nasıl uygulanacağı konusunda belli bir serbestiye sahip olabilir; fakat kararı tamamen yok sayma konusunda aynı serbestiye sahip değildir.</p>
<p>Dolayısıyla, bana göre, iki uç yaklaşım da yanlıştır. “AİHM karar verdi, artık hiçbir şey tartışılamaz” demek de, “AİHM bir üst mahkeme değildir, öyleyse kararlarına uyulması tamamen tercihe bağlıdır” demek de doğru değildir. Bir karara hukuk gereği uymak ile o kararın doğru olduğunu düşünmek birbirinden farklıdır.</p>
<p><strong>Leyla Şahin, Refah Partisi ve AİHM’in Yanılabilirliği</strong></p>
<p>AİHM’in geçmişte Türkiye hakkında verdiği bazı kararlar mahkemenin insan hakları konusunda yanılmaz olmadığını göstermektedir. Leyla Şahin/Türkiye davasında AİHM Büyük Dairesi üniversitedeki başörtüsü yasağını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulmadı. Bu karara ne yazık ki o zamanki mahkeme kadrosunda Türkiye hakimi olan ve bugün Kavala kararı üzerine aşırı yorumlar yapmakta bir beis görmeyen Rıza Türmen de katıldı. Oysa, klasik liberal açıdan, yetişkin bir üniversite öğrencisinin başkalarına hiçbir şekilde zarar vermeyen kıyafet tercihinin devlet tarafından yasaklanmasının din ve vicdan özgürlüğüne ciddi bir müdahale olduğu açıktır. AİHM burada bireysel özgürlüğü genişletmek yerine dönemin Türkiye’sindeki oldukça katı laiklik anlayışına geniş bir takdir alanı tanıdı. Bireylerin mağdur edilmesini görmezden geldi.</p>
<p>Refah Partisi kararı da benzer biçimde tartışmalıdır. Milyonlarca seçmenden oy alan ve demokratik seçimlerde ülkenin en büyük partisi hâline gelen bir siyasi partinin kapatılması, demokratik rejimin karşılaşabileceği en ağır darbelerden biridir. Elbette demokrasi kendisini şiddet yoluyla ortadan kaldırmak isteyen bir örgüte karşı savunmasız kalmak zorunda değildir. Ancak, gerçek ve yakın bir şiddet tehdidi bulunmadıkça fikirlerle mücadele edilmesi gereken yer siyasi alandır. AİHM’in Refah Partisi’nin kapatılmasını Sözleşme’ye uygun bulması, onun çoğulculuk ve ifade özgürlüğü konusundaki diğer kararlarıyla birlikte tartışılmayı hak etmektedir.</p>
<p>Bu kararlar, görüldüğü gibi, AİHM’in insan haklarının kendisi olmadığını hatırlatmaktadır. İnsan haklarını korumakla görevli bir mahkeme de zaman zaman hakları daraltıcı kararlara imza atabilir.</p>
<p><strong>Kavala Davasına Tek Taraftan Bakmamak</strong></p>
<p>Osman Kavala davası ise çok daha karmaşıktır. Bu davayı yalnızca “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün cezalandırılması” şeklinde anlatmak doğru olmaz. Türkiye’de ilgili savcılığın ve mahkemelerin Kavala’ya yönelttiği suçlama sıradan bir gösteriye katılmak veya sivil toplum faaliyeti yürütmek değildi. Kavala’nın Gezi olaylarının hazırlanması, örgütlenmesi ve finansmanında önemli roller oynadığı; uluslararası bağlantıları yönettiği ve demokratik meşruiyete sahip hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya yönelik girişimin organizasyonunda bulunduğu iddia edildi.</p>
<p>Gezi olaylarının tamamını barışçı gösterilerden ibaret saymak da doğru değildir. Olayların çeşitli safhalarında katılımcılar tarafından ciddi şiddet kullanıldı, kamusal ve özel mülke zarar verildi ve güvenlik güçleriyle çatışmalar meydana geldi. Dolayısıyla böyle bir hareketi organize eden, finanse eden veya şiddeti hükümeti devirmeye yönelik bir araç olarak kullanan kişilerin bulunduğuna dair delil varsa devletin bunları soruşturması meşrudur.</p>
<p>Fakat, bir suçlamanın ağır olması onun ispatlandığı anlamına gelmez. AİHM’in Kavala dosyasındaki temel yaklaşımı da burada ortaya çıkmaktadır. Mahkeme, Kavala ile meydana gelen şiddet arasında kendisine yüklenen ağır ceza sorumluluğunu kuracak derecede somut bir bağ bulunmadığına hüküm verdi.</p>
<p>Son Kavala kararında AİHM adil yargılanma meselesine de geniş yer ayırdı. Daha önce beraat kararı veren hâkimlere ilişkin süreçleri, davanın farklı mahkemeler ve heyetler arasındaki seyrini, siyasi makamların devam eden yargılama hakkında kullandığı dili, mahkemenin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin tartışmaları ve savunmanın bazı temel iddialarının yeterince cevaplandırılmadığı kanaatini birlikte ele aldı.</p>
<p>Bu değerlendirmeler de elbette tartışılabilir. AİHM’in millî mahkemelerin delil değerlendirmesine ne kadar yaklaşabileceği ciddi bir hukuk meselesidir. Mehmet Uçum’un AİHM’in bir üst derece mahkemesi olmadığı yolundaki itirazı özellikle burada önem kazanmaktadır. Bir insan hakları mahkemesinin “adil yargılanma gerçekleşmedi” demesi ile millî mahkemenin delillerini yeniden tartarak “bu mahkûmiyet ayakta kalamaz” sonucuna ulaşması arasında hassas bir sınır vardır.</p>
<p>Dolayısıyla, Kavala konusunda iki şeyi aynı anda söylemek gerekir: Türkiye’nin ileri sürdüğü iddialar ifade özgürlüğüyle sınırlı değildir ve son derece ağırdır. Fakat ağır suçlamalar da güçlü delillerle ispatlanmak zorundadır. AİHM kendi açısından bu ispat standardının karşılanmadığını düşünmektedir. Bunun doğru olup olmadığı ise eleştirilebilir ve tartışılabilir.</p>
<p><strong>AİHM Kararlarına Direnişin Örnekleri</strong></p>
<p>AİHM kararlarının uygulanmamasının Türkiye’ye özgü olmadığını gösteren çeşitli örnekler vardır. Bunlardan birkaç tanesine göz atmakta fayda var.</p>
<p><strong><em>Yunanistan: Türk azınlığının dernekleşme hak</em><em>kı</em></strong></p>
<p>Türkiye açısından belki de en çarpıcı örnek Yunanistan’dır. Batı Trakya’daki Türk azınlığı kendisini “Türk” olarak adlandıran dernekler kurmak istemekte, Yunan makamları ise Lozan Antlaşması’nda “Müslüman azınlık” ifadesinin kullanıldığını ileri sürerek “Türk” kelimesini taşıyan derneklere uzun süredir problem çıkarmaktadır.</p>
<p>AİHM, Tourkiki Enosi Xanthis, yani İskeçe Türk Birliği davasında derneğin kapatılması konusunda Yunanistan aleyhine karar verdi. Bekir-Ousta ve Diğerleri ile Emin ve Diğerleri davalarında da Türk azınlığına ait derneklerin tescil edilmemesinin örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Buna rağmen, mesele çözülmedi. Yunan mahkemeleri yıllar sonra dahi bu derneklerin statüsünü AİHM kararlarının gerektirdiği şekilde düzeltmedi ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararların uygulanmasındaki gecikmeden duyduğu ciddi rahatsızlığı defalarca dile getirdi. Dahası, konu geçmişte de kalmadı. 2025 tarihli Sagir ve Diğerleri/Yunanistan kararında AİHM bu defa İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneğinin tescil edilmemesini Sözleşme’ye aykırı buldu.</p>
<p>Bu tablo Türkiye bakımından üzerinde durulmaya değer. Türkiye’den AİHM kararlarının uygulanması büyük bir kararlılıkla talep ediliyorsa Yunanistan’dan da kendi vatandaşlarının kendilerini Türk olarak tanımlama ve bu kimlikle dernek kurma haklarını koruyan AİHM kararlarını uygulaması aynı kararlılıkla istenmelidir. İnsan haklarının evrenselliği bunu gerektirir.</p>
<p><strong><em>Birleşik Krallık: Mahkûmların oy hakkı ve 13 yıllık direnç</em></strong></p>
<p>AİHM kararlarına karşı direncin yalnızca Doğu veya Güney Avrupa ülkelerinde görülmediğini gösteren en ilginç örneklerden biri Birleşik Krallık’tır. AİHM Büyük Dairesi 2005 tarihli Hirst v. United Kingdom (No. 2) kararında cezaevindeki bütün mahkûmların oy kullanmasını otomatik olarak yasaklayan İngiliz sistemini Sözleşme’ye aykırı buldu. Fakat İngiliz siyasi sistemi kararı hemen uygulamadı. Tam tersine, AİHM’in İngiliz Parlamentosunun alanına müdahale edip etmediği konusunda çok sert bir egemenlik tartışması başladı. İngiliz hükümetleri yıllarca kapsamlı bir değişiklik yapmaktan kaçındı. Parlamento içinde AİHM kararına açıkça karşı çıkan güçlü bir siyasi çoğunluk oluştu. Neticede İngiltere oldukça sınırlı düzenlemeler yaptı. Belirli koşullardaki az sayıdaki mahkûmun oy kullanabilmesine imkân sağlandı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi dosyanın denetimini ancak 2018’de kapattı. Yani AİHM Büyük Dairesinin kararından kararın uygulanmış sayılmasına kadar yaklaşık 13 yıl geçti.</p>
<p>Bu örnek önemlidir. İngiltere dünyanın en eski anayasal ve parlamenter demokrasi geleneklerinden birine sahiptir. Buna rağmen, bir AİHM kararı yıllarca tartışılmış ve uygulanmasına karşı direnç gösterilmiştir. Bu, AİHM ile millî demokrasi ve egemenlik arasındaki gerilimin Türkiye’ye özgü olmadığını göstermektedir.</p>
<p><strong><em>Macaristan: Cezaevi koşulları ve bitmeyen yapısal problem</em></strong></p>
<p>Macaristan’da Varga and Others kararları cezaevlerindeki aşırı kalabalık ve kötü şartlara ilişkindir. AİHM cezaevlerinin bazı koşullarının insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı bakımından ciddi problem oluşturduğunu ve mahkûmların etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığını tespit etti.</p>
<p>Macar hükümeti yeni cezaevleri açarak ve kapasiteyi artırarak bazı adımlar attı. Fakat Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bu tedbirlerin sorunun temelini çözmeye yetmediği kanaatine vardı. Cezaevlerinin yeniden dolması, mahkûm sayısının yüksekliği ve etkili başvuru mekanizmaları konusundaki eksiklikler devam etti.</p>
<p>Burada Macaristan AİHM kararını açıkça “tanımıyorum” demedi. Fakat kararın gerektirdiği yapısal değişikliklerin tam olarak gerçekleştirilmemesi nedeniyle mesele yıllardır sürmektedir. AİHM kararlarının uygulanmamasının her zaman açık siyasi ret şeklinde ortaya çıkmadığını bu örnek iyi göstermektedir. Bazen devlet kararı kabul ettiğini söyler fakat kararın gerektirdiği düzenlemeleri yıllarca tamamlamaz.</p>
<p><strong><em>Polonya: AİHM ile Anayasa Mahkemesi karşı karşıya</em></strong></p>
<p>Polonya örneği çok daha doğrudan bir hukuk ve egemenlik çatışmasını göstermektedir. AİHM, Polonya’da özellikle hâkimlerin atanması ve Yüksek Mahkemenin bazı dairelerinin oluşumu konusunda bir dizi ihlal kararı verdi. Reczkowicz kararında bazı hâkimlerin atanma süreci nedeniyle başvurucunun “kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme” hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaştı. Broda ve Bojara davasında ise mahkeme yöneticilerinin Adalet Bakanı tarafından görevden alınmasına karşı etkili yargısal denetim bulunmamasını problemli gördü.</p>
<p>Polonya Anayasa Mahkemesi ise AİHM’in bazı yorumlarının Polonya Anayasasıyla bağdaşmadığı yönünde karar verdi. Başka bir ifadeyle millî anayasa yargısı ile Strasbourg açık biçimde karşı karşıya geldi. Avrupa Konseyi buna, devletlerin iç hukuklarını Sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmemek için gerekçe gösteremeyeceği cevabını verdi.</p>
<p>Daha sonraki Polonya hükümetleri bu çatışmayı azaltmak ve AİHM kararlarının gereklerini yerine getirmek için reform yapacaklarını açıkladılar. Fakat olay, bir AB üyesi devletin dahi AİHM’in yetkisinin sınırları konusunda açık bir hukukî mücadeleye girebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p><strong><em>İtalya: Açık ret değil, yıllarca süren uygulama</em></strong></p>
<p>İtalya’nın durumu biraz farklıdır. İtalya çoğunlukla AİHM kararlarına siyasi olarak meydan okumamış, fakat özellikle yargılamaların aşırı uzunluğu gibi yapısal problemlerin çözümü yıllarca sürmüştür. İtalya hakkında AİHM’e uzun yıllar boyunca hukuk, ceza ve idare davalarının makul sürede tamamlanmaması nedeniyle binlerce başvuru yapılmıştır. Strasbourg, yargının yavaşlığını sürekli bir hak ihlali kaynağı olarak görmüştür.</p>
<p>İtalyan devleti çeşitli tazmin yolları oluşturmuş, yeni hâkimler ve yardımcı personel istihdam etmiş, yargının dijitalleşmesine yönelmiş ve usul kanunlarında reformlar yapmıştır. Ancak, yapısal problemlerin büyüklüğü nedeniyle bazı karar grupları uzun yıllar Bakanlar Komitesinin denetiminde kalmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla, İtalya örneğinde “AİHM kararına karşı çıkıyorum” şeklinde siyasi bir restten çok, “kararı uygulamak için gerekli yapısal reformu bir türlü tamamlayamıyorum” durumu söz konusudur. Bu ayrım önemlidir. Bir devletin AİHM kararını tanımamasıyla onu tanıdığı hâlde uzun yıllar tam olarak uygulayamaması aynı şey değildir. Ancak her iki durumda da kararın gereğinin uzun süre yerine getirilmemesi sonucu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong><em>Romanya: Yüzlerce kararın uygulama denetiminde kalması</em></strong></p>
<p>Romanya da AİHM kararlarının yapısal sorunlarla karşılaştığı ülkeler arasındadır. 2025 sonu itibarıyla Romanya hakkında yüzlerce karar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin uygulama denetimi altında bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı cezaevlerindeki kötü koşullar, psikiyatri kurumları, aile içi şiddet, kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanması ve etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin yapısal sorunlarla bağlantılıydı.</p>
<p>Romanya son yıllarda önemli ilerlemeler de kaydetmiştir. Uygulanmayı bekleyen dava sayısını azaltmış ve bazı yapısal reformlar gerçekleştirmiştir. Bu yüzden Romanya’yı AİHM kararlarını açıkça reddeden ülke olarak tarif etmek doğru olmaz. Ancak örnek yine önemli bir gerçeği gösteriyor: AİHM’in ihlal kararı vermesi ile ihlali üreten devlet yapısının değiştirilmesi arasında bazen yıllar, hatta on yıllar bulunabilmektedir.</p>
<p><strong><em>Bosna-Hersek: 2009’dan beri çözülemeyen ayrımcılık</em></strong></p>
<p>AİHM kararlarının uygulanmasındaki en çarpıcı örneklerden biri Bosna-Hersek’tir. 2009 tarihli Sejdić ve Finci/Bosna-Hersek davası ülkenin anayasal sistemindeki doğrudan bir ayrımcılıkla ilgiliydi. Dayton Anlaşması sonrasında oluşturulan sistem devlet başkanlığı ve Halklar Meclisindeki belirli görevlere aday olma imkânını üç “kurucu halk”a, yani Boşnaklara, Sırplara ve Hırvatlara bağlamıştı. Roman kökenli Dervo Sejdić ile Yahudi kökenli Jakob Finci bu nedenle ülkenin en yüksek siyasi görevlerinden bazılarına aday olamıyordu. AİHM bunun açık bir ayrımcılık olduğuna karar verdi. Kararın uygulanması için Bosna-Hersek Anayasası&#8217;nın değiştirilmesi gerekiyordu. Fakat ülkenin etnik ve siyasi yapısı nedeniyle gerekli uzlaşma sağlanamadı.</p>
<p>Sonuç olarak 2009 tarihli karar on yılı aşkın süre boyunca tam olarak uygulanamadı ve ayrımcı anayasal sistem büyük ölçüde varlığını sürdürdü. Buradaki hak ihlali son derece açıktır. İnsanlar yalnızca etnik kimliklerinden dolayı bazı kamu görevlerine aday olamamaktadır. Buna rağmen AİHM kararı uzun süre hayata geçirilememiştir. Bu durum, AİHM kararlarının uygulanmasının yalnızca hukuk meselesi değil, bazen çok ağır bir iç siyasi uzlaşma problemi olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong><em>Azerbaycan: Kavala prosedürünün ilk örneği</em></strong></p>
<p>Azerbaycan’daki İlgar Mammadov davası Kavala tartışması bakımından ayrıca önemlidir.</p>
<p>Mammadov muhalif bir siyasetçiydi. AİHM onun tutuklanmasının ve özgürlüğünden mahrum bırakılmasının görünürdeki ceza soruşturmasının ötesinde siyasi bir amaç taşıdığı sonucuna vardı.</p>
<p>Azerbaycan kararı uzun süre gereği gibi uygulamadı. Mammadov serbest bırakılmadı ve mahkûmiyetinin sonuçları ortadan kaldırılmadı. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Sözleşme’nin 46/4. maddesindeki olağanüstü ihlal prosedürünü ilk defa işletti. Mesele yeniden AİHM Büyük Dairesinin önüne taşındı ve Mahkeme Azerbaycan’ın AİHM kararını yerine getirme yükümlülüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Daha sonra Mammadov serbest bırakıldı, Azerbaycan Yüksek Mahkemesi mahkûmiyet kararını bozdu ve tazminata hükmetti. Bunun ardından ihlal prosedürü kapatıldı.</p>
<p>Bu prosedürün tarihte ikinci kez kullanıldığı dava Osman Kavala/Türkiye olmuştur. Dolayısıyla Kavala konusunda Türkiye’ye yönelik mekanizmanın yalnızca Türkiye için oluşturulduğunu söylemek doğru değildir. Fakat aynı zamanda AİHM sisteminin kararlarını uygulatmak için millî hukuk sistemleri üzerinde giderek kuvvetlenen bir uluslararası denetim geliştirdiğini de görmek gerekir.</p>
<p><strong>AİHM Gerekli ama Kutsal Değil</strong></p>
<p>Bütün bu örneklerden çıkacak sonuç “Başkaları AİHM kararlarına uymuyor, Türkiye de uymasın” olamaz. Bir başka devletin hukukî yükümlülüğünü ihlal etmesi Türkiye’ye aynı şeyi yapma hakkı vermez. Fakat bunun tersi de doğrudur: Türkiye’yi AİHM kararlarının uygulanmasında Avrupa’nın tek veya bütünüyle istisnai problemi gibi göstermek gerçeklere uygun değildir.</p>
<p>Yunanistan Türk azınlığının örgütlenme hakkıyla ilgili kararları yıllarca uygulamamıştır. Birleşik Krallık mahkûmların oy hakkı kararına on yılı aşkın süre direnmiştir. Macaristan cezaevi koşullarındaki yapısal ihlalleri tam anlamıyla giderememiştir. Polonya AİHM ile kendi Anayasa Mahkemesini doğrudan karşı karşıya getiren bir hukukî çatışma yaşamıştır. İtalya ve Romanya’da yapısal kararların uygulanması uzun yıllar sürmüştür. Bosna-Hersek 2009 tarihli temel bir ayrımcılık kararının gerektirdiği anayasal değişikliği hâlâ tamamlamakta zorlanmaktadır. Azerbaycan ise AİHM kararını uygulamadığı için Sözleşme tarihindeki ilk 46/4 ihlal prosedürüne muhatap olmuştur.</p>
<p>Mehmet Uçum’un son Kavala kararı sonrasında yaptığı değerlendirmeler de bu tartışmaya başka bir boyut eklemektedir. Uçum’un AİHM’in Türk mahkemelerinin hiyerarşik üstü olmadığı yolundaki tespiti doğrudur ve üzerinde durulmalıdır. Özellikle AİHM’in millî mahkemelerin delil değerlendirmesine ne kadar müdahale edebileceği ciddi bir hukuk meselesidir. Ancak, buradan, kesinleşmiş AİHM kararlarına uymanın bütünüyle ihtiyarî olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Sözleşme’nin 46. maddesi bu konuda devletlere açık bir yükümlülük getirmektedir.</p>
<p>Asıl ayrım şudur: AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmek AİHM’in yanılmazlığını kabul etmek değildir. Leyla Şahin kararını eleştirebiliriz. Refah Partisi kararını yanlış bulabiliriz. Kavala kararında AİHM’in millî yargının alanına gereğinden fazla girdiğini savunabiliriz. Yunanistan’ın Türk azınlığı kararlarında Avrupa kurumlarının yeterince kararlı davranmadığını ileri sürebiliriz. Bunların hiçbiri insan haklarına karşı çıkmak değildir. Tam tersine, liberalizm açısından insan haklarını gerçekten ciddiye almak hiçbir mahkemeyi insan haklarının üzerinde görmemeyi gerektirir.</p>
<p>AİHM değerli bir kurumdur, ama kutsal değildir. AİHM insan haklarının koruyucu mekanizmalarından biridir; ama insan haklarının kendisi değildir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aihm-kutsal-bir-mahkeme-midir/">AİHM Kutsal bir Mahkeme midir? </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Daron Acemoğlu Ne Kadar Liberal, Ne Kadar Demokrat?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/daronacemoglunekadarliberal/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 09:24:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209490</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daron Acemoğlu kuşkusuz çağımızın en tanınmış iktisatçılarından biri. Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların ekonomik gelişmedeki rolüne ilişkin çalışmaları sayesinde 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı. Türkiye’de de özellikle kategorik muhalif ve sol çevrelerde yalnızca başarılı bir iktisatçı olarak değil, ekonomi, demokrasi ve Türkiye siyaseti konusunda sözleri âdeta nihai hüküm sayılan bir entelektüel olarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/daronacemoglunekadarliberal/">Daron Acemoğlu Ne Kadar Liberal, Ne Kadar Demokrat?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daron Acemoğlu kuşkusuz çağımızın en tanınmış iktisatçılarından biri. Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların ekonomik gelişmedeki rolüne ilişkin çalışmaları sayesinde 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı. Türkiye’de de özellikle kategorik muhalif ve sol çevrelerde yalnızca başarılı bir iktisatçı olarak değil, ekonomi, demokrasi ve Türkiye siyaseti konusunda sözleri âdeta nihai hüküm sayılan bir entelektüel olarak karşılanıyor. Nobel ödülünden sonra Türkiye’ye geldiğinde Fatih Altaylı’nın programına katılması ve daha sonra Koç Üniversitesi gibi ortamlarda yaptığı konuşmalar Acemoğlu’nun gördüğü ilgiyi daha da artırdı. Ancak, Nobel ödülü sahibi olması bir iktisatçının her konuda haklı olduğunu göstermez. Bu noktada yine Nobel Ödüllü bir bilim ve fikir insanı olarak Hayek’in Nobel <a href="https://mises.org/speech-presentation/pretense-knowledge">Ödülü’ne ilişkin eleştirilerini</a> hatırlamakta fayda var&#8230;</p>
<p>Acemoğlu’nun kurumlar ve ekonomik gelişme üzerine yaptığı önemli çalışmalar ile liberalizm ve demokrasi hakkında ileri sürdüğü görüşleri birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim yeni kitabı <em>What Happened to Liberal Democracy?</em> tam da bu bakımdan tartışılmaya değer. Kitabın temel meselesi liberal demokrasinin neden gerilediği ve nasıl yeniden güçlendirilebileceğidir. Acemoğlu çözüm olarak “çalışan sınıf liberalizmi” adını verdiği, ekonomik eşitsizliği azaltmayı, toplulukları güçlendirmeyi, teknolojiyi emek lehine yönlendirmeyi ve kamusal kapasiteyi artırmayı hedefleyen bir anlayış öneriyor.</p>
<p><strong>Klasik liberalizmden oldukça uzakta</strong></p>
<p>Acemoğlu’nun liberalizmi klasik liberalizm değildir. Klasik liberal düşüncenin merkezinde bireysel özgürlük, özel mülkiyet, sözleşme özgürlüğü, sınırlı devlet ve hukuk devleti vardır. Devletin temel görevi belirli ekonomik sonuçları üretmek değil, insanların kendi amaçlarının peşinden barışçı biçimde gidebilecekleri genel kuralları korumaktır.</p>
<p>Acemoğlu ise ekonomik düzeni daha müdahaleci ve sonuç odaklı biçimde ele almaktadır. Teknolojinin hangi yönde ilerlemesi gerektiği, otomasyonun ne ölçüde teşvik edilmesinin icap  ettiği, hangi işlerin “iyi iş” sayılacağı ve ekonomik büyümenin hangi toplumsal sonuçları vermesinin faydalı olduğu konusunda devlete önemli görevler yüklemektedir. Yeni kitabında da ekonomik büyümeyi, “paylaşılan refah”ı ve toplulukların güçlendirilmesini liberal demokrasinin temel şartları arasında görmektedir.</p>
<p>Buradaki temel klasik liberal itiraz şudur: Bu sonuçların hangisinin doğru olduğuna kim karar verecek? Hangi teknoloji toplum için faydalıdır, hangi otomasyon “fazla”dır, hangi ücret yapısı adildir, hangi iş kalitelidir? Bu kararların bürokratlar, akademisyenler veya siyasi otoriteler tarafından merkezi biçimde verilmesi ciddi bir bilgi problemi yaratır.</p>
<p>Hayek’in klasik liberal düşünceye en büyük katkılarından biri tam da budur. Ekonomik bilgi dağınıktır. Milyonlarca insanın ihtiyaçları, tercihleri, yetenekleri ve yerel bilgileri tek bir merkezde toplanamaz. Piyasa, insanların birbirinden bağımsız kararlarını fiyatlar aracılığıyla koordine eder. Acemoğlu ise piyasa mekanizmasını kabul etmekle beraber ortaya çıkan sonuçları siyasal ve bürokratik yollarla daha yoğun biçimde düzeltmeye eğilimlidir.</p>
<p>Bu sebeple onu saf veya güçlü bir piyasa ekonomisi savunucusu saymak zordur. Acemoğlu kapitalizmi reddetmez, girişimciliğin ve büyümenin önemini kabul eder. Fakat ekonomik düzenin kendi kendine gelişen yönüne duyduğu güven sınırlıdır. Piyasa sonuçlarını yeniden şekillendirmek için devlet müdahalesine geniş yer açar. Bu açıdan klasik liberalizmden ziyade modern sosyal demokrasiye veya Amerikan liberalizmi denen çizgiye yakındır.</p>
<p><strong><em>The Economist</em></strong><em>’in </em>Ağustos 2026’da Acemoğlu hakkında yayımladığı sert eleştirinin bir kısmı da bu geniş akademik etki ile politika sonuçlarının ikna ediciliği arasındaki mesafeye yönelmişti. Dergi, Acemoğlu’nun kurumlar teorisinden yapay zekâya kadar çeşitli alanlardaki iddialarını sorguladı. Acemoğlu ise eleştiriyi zayıf delillere dayanan ve yapıcı olmayan bir karalama olarak nitelendirdi. Bu cevapta haklı olduğu taraflar vardır; ancak, eleştirinin zayıf olması, Acemoğlu’nun bütün politika görüşlerini doğru yapmaz.</p>
<p><strong>Fatih Altaylı’nın Programında Demokrasi ve Türkiye</strong></p>
<p>Acemoğlu’nun demokrasi anlayışını değerlendirmek bakımından Fatih Altaylı ile yaptığı program özellikle ilginçtir. Programda demokrasi ile ekonomik büyüme arasında otomatik ve basit bir ilişki olmadığını söylüyor. Demokratikleşmenin kısa vadede bazı ülkelerde kaos veya ekonomik sorunlar yaratabileceğini kabul ediyor, ancak uzun vadede kapsayıcı kurumların gelişme bakımından üstün olduğunu savunuyor. Kurumları ekonomik başarının ve siyasi gelişmenin merkezine yerleştiriyor.</p>
<p>Bu yaklaşımın önemli ve doğru tarafları vardır. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; hukukun üstünlüğü, temel haklar, kurumsal güven ve iktidarın sınırlandırılması önemlidir. Ancak, Acemoğlu’nun demokrasi anlayışında klasik liberal açıdan bir gerilim dikkat çekmektedir. Demokrasiye yalnızca iyi ekonomik ve toplumsal sonuçlar ürettiği ölçüde değer verilirse, seçmenin tercihleri teknokratik kriterlerin gerisine düşebilir.</p>
<p>Demokrasi, halkın bizim doğru bulduğumuz tercihi yapması değildir. Seçmenler bazen ekonomistler, akademisyenler veya eğitimli elitler tarafından yanlış bulunan tercihlerde bulunabilirler. Demokratlığın gerçek testi de tam burada ortaya çıkar: Seçmenin tercihine katılmasak bile onun siyasi sonuç üretme hakkını kabul edecek miyiz?</p>
<p>Acemoğlu’nun yeni kitabında eğitimli elitlerin işçi sınıfından uzaklaşmasını ve liberal demokrasinin bu yüzden taban kaybetmesini eleştirmesi bu bakımdan değerlidir. Fakat aynı zamanda çözümü büyük ölçüde yine uzmanların tasarladığı ekonomik ve kurumsal politikalarda araması bir çelişki yaratıyor. Elitizmi eleştirirken siyasete geniş bir teknokratik müdahale alanı açmak kolayca başka tür bir elitizme dönüşebilir.</p>
<p>Fatih Altaylı programındaki Mustafa Kemal değerlendirmesi ise ayrıca dikkat çekicidir. Acemoğlu, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Mustafa Kemal’in siyasal sistemi daha fazla açma imkânı bulunduğunu, ancak bunun yerine gücü merkezileştirdiğini söyledi. Osmanlı’nın son dönemindeki parlamentoların ve Millî Mücadele yıllarındaki siyasal yapının daha çoğulcu unsurlar taşıdığına işaret etti. Bu sözler Türkiye’de özellikle Kemalist çevrelerde büyük tepki topladı.</p>
<p>Bu noktada Acemoğlu’nun tespiti önemlidir ve bana göre demokrasi bakımından önceki değerlendirmelerinden daha isabetlidir. Türkiye’de tek parti yönetiminin çoğulculuğu ortadan kaldırması ve siyasi gücü merkezileştirmesi gerçekten demokratik gelişmeyi önce önleyen sonra geciktiren temel unsurlardan biridir. Acemoğlu’nun bunu söylemesi, Türkiye’de kendisini destekleyen kimi kategorik muhalif çevrelerin de kendi demokrasi anlayışlarını sorgulamalarını gerektirir.</p>
<p>Türkiye’de Acemoğlu’na bakışta ilginç bir durum var. Acemoğlu’nun Erdoğan’a veya güncel Türkiye’ye yönelik eleştirileri bazı çevrelerde büyük bir memnuniyetle karşılanırken, Mustafa Kemal dönemindeki otoriterleşmeye dair eleştirileri aynı çevrelerin en azından bir bölümünü rahatsız etmektedir. Oysa demokratik ilkeler kişilere göre değişmez. İktidarın merkezileşmesi yanlışsa her zaman yanlıştır. Kaldı ki bugün Türkiye’de iyi kötü işleyen bir demokrasi varken Mustafa Kemal dönemi otoriter ve totaliter özellikler sergileyen bir diktatörlüktü.</p>
<p><strong>Liberal demokrasi mi, “iyi sonuçlar” rejimi mi?</strong></p>
<p>Acemoğlu’nun demokrasi anlayışındaki en temel problem, liberal demokrasi ile belirli ekonomik ve toplumsal sonuçları fazla iç içe geçirmesidir. Gelirin daha eşit dağılması, iyi işlerin artması, sosyal refahın yükselmesi ve teknolojinin çalışanları güçlendirmesi elbette arzu edilebilir. Fakat bunların gerçekleşmemesi bir sistemi otomatik olarak demokrasi olmaktan çıkarmaz.</p>
<p>Demokrasi öncelikle bir siyasi karar alma ve iktidar değiştirme yöntemidir. Rekabetçi seçimler yapılır, iktidar seçimle gelir ve seçimle gidebilir, muhalefetin iktidara gelme ihtimali gerçektir. Liberal demokrasi buna ayrıca temel hakları, hukuk devletini, ifade özgürlüğünü ve iktidarın sınırlandırılmasını ekler. Bir rejimin ekonomik sonuçlarının kötü olması onun kötü yönetildiğini gösterebilir; fakat bu tek başına diktatörlük olduğunu göstermez. Aynı şekilde ekonomik bakımdan başarılı bir rejim de otomatik olarak demokratik olmaz.</p>
<p>Bu ayrım Türkiye bakımından bilhassa önemlidir. Türkiye’de kategorik muhalefetin bir bölümü “demokrasi” kelimesini fiilen “bizim desteklediğimiz siyasi kadronun iktidarı” anlamında kullanıyor. Erdoğan seçim kazandığında seçimlerin değeri küçümseniyor, muhalefet kazandığında aynı seçimler demokrasinin zaferi sayılıyor. Oysa demokratlık, seçim sonuçlarının hoşumuza gitmediği zaman da geçerliliğini kabul etmeyi gerektirir.</p>
<p>Acemoğlu’nun Türkiye’deki hayranlarının bir bölümünün asıl problemi de burada ortaya çıkıyor. Nobel ödülünü ve akademik otoritesini kendi siyasi kanaatlerini doğrulayan bir mühür olarak kullanmak istiyorlar. Oysa Acemoğlu’nu gerçekten ciddiye almak, yalnızca hoşumuza giden sözlerini değil, mesela Mustafa Kemal döneminin merkezileşmesine yönelik eleştirilerini de ciddiye almayı gerektirir. Sonuçta Acemoğlu çok önemli bir iktisatçıdır. Kurumların ekonomik kalkınmadaki rolü üzerine yaptığı çalışmalar önemli katkılar sağlamıştır. Ancak bu durum onu liberalizmin veya demokrasinin tartışılmaz otoritesi hâline getirmez.</p>
<p>Klasik liberal açıdan Acemoğlu’nun iktisat anlayışı fazla müdahaleci, sonuç odaklı ve mühendislikçidir. Liberalizm anlayışı bireysel özgürlüğün ve sınırlı devletin ötesine geçerek sosyal demokrat hedefleri liberalizmin asli unsurları hâline getirmektedir. Demokrasi anlayışı ise zaman zaman ekonomik ve sosyal sonuçları demokratik prosedürlerin önüne çıkarma riski taşımaktadır. Fatih Altaylı programındaki bazı sözleri ise Acemoğlu’nun Türkiye’de kendisine sempati duyan çevrelerden daha tutarlı davranabildiğini gösteriyor. Mustafa Kemal döneminin merkezileşmesini eleştirebilmesi bunun açık örneğidir.</p>
<p>Belki de Acemoğlu hakkında yapılması gereken en doğru şey onu ne şeytanlaştırmak ne de Nobel ödülünün arkasına saklanarak dokunulmazlaştırmaktır. İktisatta da demokraside de temel ölçü kişinin unvanı veya aldığı ödüller değil, ileri sürdüğü argümanların gücü olmalıdır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/daronacemoglunekadarliberal/">Daron Acemoğlu Ne Kadar Liberal, Ne Kadar Demokrat?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gümrük Duvarları Yükselirken Türkiye Hangi Tarafta Olmalı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gumruk-duvarlari-yukselirken-turkiye-hangi-tarafta-olmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2026 11:37:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209485</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya ekonomisinde sessiz ama büyük bir değişim yaşanıyor. Bir zamanlar ülkeler daha fazla ticaret yapmak için gümrük duvarlarını indiriyordu. Bugün ise birçok ülke kendi üreticisini korumak adına duvarları yeniden yükseltiyor. Tarifeler, sübvansiyonlar, ithalat kotaları, yerli üretim şartları ve stratejik sektör politikaları yeniden ekonomik gündemin merkezine yerleşmiş durumda. Peki bu tablo Türkiye açısından ne ifade ediyor? [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gumruk-duvarlari-yukselirken-turkiye-hangi-tarafta-olmali/">Gümrük Duvarları Yükselirken Türkiye Hangi Tarafta Olmalı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya ekonomisinde sessiz ama büyük bir değişim yaşanıyor.</p>
<p>Bir zamanlar ülkeler daha fazla ticaret yapmak için gümrük duvarlarını indiriyordu. Bugün ise birçok ülke kendi üreticisini korumak adına duvarları yeniden yükseltiyor. Tarifeler, sübvansiyonlar, ithalat kotaları, yerli üretim şartları ve stratejik sektör politikaları yeniden ekonomik gündemin merkezine yerleşmiş durumda.</p>
<p>Peki bu tablo Türkiye açısından ne ifade ediyor?</p>
<p>Bence mesele sadece ihracat rakamlarına bakarak anlaşılabilecek kadar basit değil.</p>
<p>Asıl soru şu:</p>
<p>Türkiye, dünyadaki korumacılık dalgasına karşı kendi duvarlarını mı yükseltmeli, yoksa daha fazla dünyaya açılarak mı cevap vermeli?</p>
<p>Benim cevabım net: Türkiye&#8217;nin ihtiyacı daha fazla gümrük duvarı değil, daha fazla rekabet gücü.</p>
<p>Çünkü ticaretin temel mantığı yüzyıllardır değişmedi.</p>
<p>Bir ülke her şeyi kendisi üretmek zorunda değildir. Önemli olan, daha iyi yaptığı alanlarda uzmanlaşmak ve ihtiyaç duyduğu ürünleri daha uygun maliyetle başka ülkelerden temin edebilmektir.</p>
<p>Adam Smith&#8217;in yüzyıllar önce ortaya koyduğu düşüncenin özü de budur.</p>
<p>Ticaret, sıfır toplamlı bir oyun değildir.</p>
<p>Birinin kazanması için diğerinin kaybetmesi gerekmez.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu ekonomik zihniyet değişikliklerinden biri de budur.</p>
<p>Bir sektörü dış rekabetten korumak ilk bakışta cazip görünebilir.</p>
<p>İthalata vergi koyarsınız.</p>
<p>Yerli üretici rahatlar.</p>
<p>İstihdam korunur.</p>
<p>Ancak hikâyenin diğer tarafı çoğu zaman gözden kaçar.</p>
<p>Korunan üretici, zaman içerisinde rekabet baskısını daha az hisseder. Tüketici ise daha yüksek fiyat ödemek zorunda kalabilir. Üstelik üretimde kullanılan ara mallar da pahalı hale gelirse, ihracatçının maliyeti yükselir.</p>
<p>Yani ithalatı pahalılaştırarak ihracatı güçlendirmeye çalışırken, farkında olmadan ihracatçının ayağına da taş koyabilirsiniz.</p>
<p>Bu nedenle ticaret politikasında sadece “yerli üretim” demek yetmez.</p>
<p>Asıl soru şudur:</p>
<p>Yerli üretimi dünyadan koruyarak mı büyüteceğiz, dünyayla rekabet ettirerek mi?</p>
<p>Ben ikinci seçeneğin Türkiye&#8217;nin uzun vadeli çıkarları açısından daha doğru olduğuna inanıyorum.</p>
<p>Çünkü gerçek anlamda güçlü ekonomi, rakibinden korkmayan ekonomidir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin ihracat konusunda önemli bir tecrübesi var.</p>
<p>Bugün dünyanın çok farklı coğrafyalarına mal satabilen bir üretim altyapısına sahibiz.</p>
<p>Ancak artık yeni bir aşamaya geçmemiz gerekiyor.</p>
<p>Daha fazla ürün satmaktan ziyade daha değerli ürün satmalıyız.</p>
<p>Daha fazla ihracattan ziyade daha yüksek teknoloji, marka ve bilgi içeren ihracata yönelmeliyiz.</p>
<p>Çünkü küresel rekabet artık yalnızca fabrikalar arasında yaşanmıyor.</p>
<p>Veri, yapay zekâ, lojistik, finansman, marka, tasarım ve teknoloji de artık ticaretin ayrılmaz parçaları.</p>
<p>Bir otomobili sadece motoru ve kaportasıyla değerlendiremeyiz.</p>
<p>Aynı şekilde bir ülkenin ihracatını da sadece tonaj ve dolar üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.</p>
<p>Önemli olan, o ürünün içinde ne kadar bilgi, teknoloji ve katma değer bulunduğudur.</p>
<p>Dünya ekonomisinin önündeki en büyük risklerden biri de ülkelerin “önce ben” anlayışını ekonomik politikanın merkezine yerleştirmesidir.</p>
<p>“Benim fabrikam çalışsın.”</p>
<p>“Benim işçim kazansın.”</p>
<p>“Benim ülkem ithalat yapmasın.”</p>
<p>Bu düşünceler siyasi olarak kulağa hoş gelebilir.</p>
<p>Fakat ekonomi sloganlarla değil, maliyetlerle çalışır.</p>
<p>Bir ülke başka ülkelerden aldığı ürünlere yüksek vergiler koyduğunda, bunun bedelini çoğu zaman yine kendi tüketicisi ve kendi üreticisi öder.</p>
<p>Çünkü modern üretim zincirleri artık sınırlarla ayrılmıyor.</p>
<p>Bir cep telefonunun tasarımı bir ülkede, çipi başka bir ülkede, yazılımı başka bir ülkede, montajı ise bambaşka bir ülkede gerçekleştirilebiliyor.</p>
<p>Dolayısıyla 21. yüzyıl ekonomisinde “tamamen yerli” üretim iddiası giderek daha fazla sorgulanması gereken bir kavram haline geliyor.</p>
<p>Bugünün gerçek gücü, dünyadan kopmak değil; dünyanın üretim ağlarının merkezinde yer alabilmektir.</p>
<p>Tam da burada Türkiye&#8217;nin önemli bir avantajı bulunuyor. Türkiye, Avrupa ile Asya arasında yalnızca coğrafi bir köprü değil, aynı zamanda üretim ve lojistik merkezi olabilecek bir ülke. Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği ilişkimiz, Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Türk Devletleri Teşkilatı ile gelişen ekonomik ilişkiler ve Orta Doğu pazarları Türkiye&#8217;ye önemli fırsatlar sunuyor.</p>
<p>Ancak bu fırsatları değerlendirebilmek için yalnızca yollar ve limanlar yetmez. Ekonomik özgürlük, öngörülebilir hukuk, düşük işlem maliyetleri, güçlü lojistik altyapı ve rekabetçi bir iş ortamı gerekiyor. Bir yatırımcı için dünyanın en güzel lojistik koridorunu oluşturabilirsiniz. Ama yatırımcı yarın hangi vergiyle, hangi düzenlemeyle veya hangi bürokratik engelle karşılaşacağını bilmiyorsa o koridorun ekonomik değerini azaltırsınız.Bu nedenle Türkiye&#8217;nin yeni ekonomik stratejisinin merkezinde sadece “daha fazla üretim” değil, daha fazla öngörülebilirlik bulunmalıdır.</p>
<p>Liberal ekonomi bazen yalnızca “devlet ekonomiye müdahale etmesin” şeklinde anlaşılabiliyor. Oysa mesele bundan çok daha geniş. Ekonomik anlayışın temelinde rekabet, mülkiyet hakkı, hukukun üstünlüğü, girişimcilik, serbest ticaret ve bireyin ekonomik kararlarına saygı vardır.</p>
<p>Devletin görevi ekonominin her alanında üretici olmak değil; rekabet edilebilir, adil ve öngörülebilir bir oyun alanı oluşturmaktır.</p>
<p>Devlet gerektiğinde stratejik alanlarda elbette politika geliştirebilir.</p>
<p>Ancak stratejik sektör politikası ile ekonomiyi sürekli koruma altına almak arasında çok büyük bir fark vardır.</p>
<p>Birincisi geleceğe hazırlanır.</p>
<p>İkincisi geleceği erteler.</p>
<p>Bence Türkiye&#8217;nin önümüzdeki dönemde uygulaması gereken yaklaşım oldukça açık: Dünyanın ticaret savaşlarına daha fazla duvarla değil, daha fazla rekabet gücüyle cevap vermeliyiz.Bunun için; Birincisi, ihracatta kilogram başına değeri artırmalıyız.</p>
<p>İkincisi, yüksek teknoloji ve Ar-Ge yatırımlarını güçlendirmeliyiz.</p>
<p>Üçüncüsü, Gümrük Birliği&#8217;nin modernizasyonunu hızlandırmalıyız.</p>
<p>Dördüncüsü, lojistik maliyetleri düşürmeliyiz.</p>
<p>Beşincisi, KOBİ&#8217;lerin küresel tedarik zincirlerine entegrasyonunu kolaylaştırmalıyız.</p>
<p>Altıncısı, yatırım ortamında öngörülebilirliği artırmalıyız.</p>
<p>Ve belki de en önemlisi; ticareti bir tehdit değil, kalkınma aracı olarak görmeliyiz.Çünkü Türkiye&#8217;nin geleceği yalnızca 85 milyonluk iç pazarda değil, milyarlarca insanın yaşadığı küresel pazardadır.</p>
<p>Kısacası, dünyanın bazı ülkeleri kapılarını kapatırken Türkiye&#8217;nin kapılarını daha akıllıca açması gerekiyor.</p>
<p>Bu, kontrolsüz bir dışa açılma anlamına gelmiyor.</p>
<p>Tam tersine; rekabetçi, akıllı ve stratejik bir entegrasyon anlamına geliyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önünde iki yol var.</p>
<p>Birincisi, dış dünyadan korkup kendi ekonomisini koruma duvarlarının arkasına çekmek.</p>
<p>İkincisi ise kendi üreticisini güçlendirip dünya ile rekabet edebilecek hale getirmek.</p>
<p>Ben ikinci yolu tercih ediyorum.</p>
<p>Çünkü tarihin bize öğrettiği çok basit bir gerçek var: Duvarlar ülkeleri bir süre koruyabilir. Ama ülkeleri zenginleştiren şey duvarların yüksekliği değil, ekonominin rekabet gücüdür.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin ihtiyacı daha yüksek gümrük duvarları değil; daha yüksek teknoloji, daha güçlü hukuk, daha düşük maliyet, daha kaliteli üretim ve dünyaya daha fazla açılan bir ekonomi. Çünkü geleceğin ekonomisinde kazanan ülkeler, dünyadan kendini koruyanlar değil; dünyayla rekabet edebilenler olacak.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gumruk-duvarlari-yukselirken-turkiye-hangi-tarafta-olmali/">Gümrük Duvarları Yükselirken Türkiye Hangi Tarafta Olmalı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Hayatını Savunmak Neden Ayıp Oldu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/insan-hayatini-savunmak-neden-ayip-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Turan Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Aug 2026 14:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209481</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de sokak köpekleri meselesi uzun zamandır bir hayvan sevgisi tartışması olmaktan çıktı. Sorun artık yalnızca sokakta kaç köpek olduğu, belediyelerin görevini yapıp yapmadığı ya da hayvanların nasıl korunacağı meselesi değildir. Daha temel bir noktaya gelmiş durumdayız. Bir toplum, insan hayatına hangi değeri verir? Ve daha da önemlisi, insan hayatını korumak söz konusu olduğunda neden bazı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-hayatini-savunmak-neden-ayip-oldu/">İnsan Hayatını Savunmak Neden Ayıp Oldu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de sokak köpekleri meselesi uzun zamandır bir hayvan sevgisi tartışması olmaktan çıktı. Sorun artık yalnızca sokakta kaç köpek olduğu, belediyelerin görevini yapıp yapmadığı ya da hayvanların nasıl korunacağı meselesi değildir. Daha temel bir noktaya gelmiş durumdayız. Bir toplum, insan hayatına hangi değeri verir? Ve daha da önemlisi, insan hayatını korumak söz konusu olduğunda neden bazı insanlar ahlâkî pusulalarını kaybeder?</p>
<p>Bir çocuğun okula giderken köpek sürüsünden kaçması, bir yaşlının sokakta yürümekten korkması, insanların bisiklet sürerken ya da işe giderken saldırıya uğraması normal değildir. Bunları normalleştiren bir toplum da sağlıklı değildir. Sokakların insanlarla hayvanların kontrolsüz biçimde ortak yaşam alanına dönüştürülmesi, doğaya saygı değil aksine kamusal düzenin çöküşüdür. Elbette hayvanlar acı çeker. Elbette onların da korunması gerekir. Bir köpeğe işkence edilmesini savunmakla sokaklarda kontrolsüz köpek popülasyonuna karşı çıkmak arasında ise uçurum vardır. Ne var ki Türkiye’de tartışmanın önemli bir bölümü bilinçli biçimde bu iki şeyi birbirine karıştırmaktadır. Sokak köpeklerinin toplanmasını isteyen herkes “hayvan düşmanı”, güvenli sokak isteyen herkes “vicdansız”, saldırıya uğrayan insanları hatırlatan herkes neredeyse ahlâken kusurlu ilan edilebilmektedir. Asıl tuhaflık tam burada karşımıza çıkmakta.</p>
<p>Bazı insanlar için sokak köpeği meselesi artık hayvan sevgisinin ötesine geçmiş, neredeyse bir kimliğe dönüşmüş durumda. Köpekler hakkında konuşurken gösterdikleri hassasiyetin küçük bir bölümünü saldırıya uğrayan insanlara göstermiyorlar. Bir köpek öldüğünde öfkeden titreyen kimi insanların, bir çocuk parçalandığında ilk refleksi çocuğa üzülmek değil, “Ama köpekler neden saldırdı?” diye köpeğin davranışına mazeret aramak olabilmekte. Bir insanın ölümünün ardından bile fail durumundaki hayvanın psikolojisini tartışmaya başlayan bir duyarlılığın artık merhametle açıklanması zordur. Merhametin yönünün kaybedilmesidir. Merhamet, bütün canlıları aynı ahlâkî düzleme yerleştirmek değildir.</p>
<p>İnsanın ahlâkî değeri yalnızca acı çekebilmesinden kaynaklanmaz. İnsan geçmişi olan, geleceğini tasarlayan, ailesiyle ve toplumla ilişkiler kuran, sorumluluk taşıyan, anlam üreten bir varlıktır. Bir çocuğun ölümü yalnızca biyolojik bir canlının ölmesi değildir. O çocuğun yaşayabileceği onlarca yıl, kurabileceği ilişkiler, gerçekleştirebileceği hayaller, seveceği insanlar, yaşayacağı bütün ihtimaller de onunla birlikte yok olur. Bu nedenle insan hayatı ile bir hayvanın hayatını ahlâkî açıdan tamamen eşdeğer kabul etmek ilk bakışta son derece merhametli görünen, fakat sonuçları itibarıyla ciddi biçimde sorunlu bir düşüncedir.</p>
<p>Bir bina yanıyor ve içeride bir çocuk ile bir köpek bulunuyorsa, yalnızca birini kurtarabilecek durumda olan insanın çocuğu seçmesi ahlâkî bir kusur değildir. Tam tersine insanlığın binlerce yıllık etik sezgisinin doğal sonucudur. Çünkü ahlâk yalnızca “Bütün canlılar değerlidir” cümlesinden ibaret değildir. Değerler arasında öncelik kurmak da ahlâkın parçasıdır.  Sorun tam olarak burada ortaya çıkıyor. Türkiye’de sokak köpekleri tartışmasında bazı insanlar bütün değerleri aynı düzleme indirerek sahte bir ahlâkî eşitlik yaratıyorlar. Köpeğin sokakta özgürce dolaşmasıyla çocuğun güvenle okula gidebilmesini birbirine denk iki hak gibi değerlendiriyorlar. Fakat değiller.</p>
<p>Bir kamusal alanda tercih yapmak gerekiyorsa öncelik insanın güvenliğidir. Bunun utanılacak hiçbir tarafı yoktur. Şehirler insanlar tarafından insanlar için kurulmuştur. Kaldırımlar insanların yürümesi, parklar çocukların oynaması, yollar insanların seyahat etmesi için vardır. Bir insanın kendi mahallesinde yürüyebilmek için köpek sürülerinin davranışlarını hesaplamak zorunda olması kabul edilebilir bir şehir düzeni değildir. Üstelik “sokakta özgürce yaşasınlar” düşüncesi köpekler açısından da romantik bir yanılsamadır. Sokak bir köpek için doğal yaşam alanı değildir. Açlık, trafik kazaları, hastalıklar, kavga, kötü muamele ve kontrolsüz üreme sokak hayatının gerçekleridir. İnsan eliyle evcilleştirilmiş hayvanları şehirlerin ortasında kaderlerine bırakıp sonra buna “özgürlük” demek hayvan sevgisi değil, sorumluluktan kaçmaktır.</p>
<p>Fakat Türkiye’de tuhaf bir ideolojik dogma oluşmuş durumda. Köpeğin sokakta bulunması başlı başına kutsal kabul ediliyor. Bu noktadan sonra rasyonel tartışma neredeyse imkânsızlaşıyor. Barınakların iyileştirilmesini konuşabilirsiniz. Kısırlaştırma politikalarını konuşabilirsiniz. Sahiplendirmeyi teşvik etmeyi konuşabilirsiniz. Belediyelerin sorumluluğunu tartışabilirsiniz. Fakat “Sokakta kontrolsüz köpek sürüleri olmamalıdır” dediğiniz anda bazı insanların zihninde tartışmanın bütün kapıları kapanıyor. Çünkü artık mesele çözüm değil kimlik haline geliyor.</p>
<p>İnsanlar bazen savundukları düşünceyi kişiliklerinin bir parçası haline getirirler. Böyle olduğunda o düşünceyi eleştirmek, onların gözünde doğrudan kendilerini eleştirmek anlamına gelir. Sokak köpekleri tartışmasında gördüğümüz fanatizmin önemli bir bölümü de buradan kaynaklanıyor. Hayvan sevgisi, ahlâkî üstünlük göstergesinin bir türüne dönüşüyor. “Ben hayvanları seviyorum” cümlesi son derece değerli olabilir. Ama “Hayvanları sevdiğim için onların oluşturduğu tehlikeden bahsedilmesini bile istemiyorum” noktasına geldiğinde sevgi artık gerçeği örten bir dogmaya dönüşür. Daha kötüsü bazı insanların insana karşı geliştirdiği garip küçümsemedir.</p>
<p>“İnsanlar zaten doğaya zarar veriyor.” “İnsanlar daha kötü.” “Bir köpekten ne zarar gelir?” “İnsanlardan daha sadıklar.” Bu tür cümleler ilk bakışta masum bir mizantropi gibi görülebilir. Fakat biraz düşünüldüğünde ciddi bir çelişki ortaya çıkar. İnsan hayatını küçümseyebilme özgürlüğümüzü bile insan uygarlığının yarattığı güvenli ortam sayesinde kullanıyoruz. Hastaneleri, hukuku, bilimi, sanatı, hak kavramını ve hatta hayvan haklarını ortaya çıkaran yine insandır. Hayvan hakları fikrinin kendisi bile insan ahlâkının ürünüdür. Bir köpek başka bir köpeğin hakkını savunmaz. İnsan savunur. Dolayısıyla insanı aşağılayarak hayvan sevgisini yüceltmek, üzerinde oturduğumuz ahlâkî zemini inkâr etmektir. İnsan merkezli bir etik anlayışının mutlaka zalim olması gerektiği düşüncesi de yanlıştır. İnsan hayatını en yüksek değerde görmek, hayvanlara eziyet etme hakkı vermediği gibi tam tersine bize onları koruma sorumluluğu yükler. Ama sorumluluk ile eşitlik aynı şey değildir. Bir hayvana zarar vermemek ahlâkî görevimizdir. Bir insanı hayvandan önce korumak da ahlâkî görevimizdir. Bu iki düşünce arasında hiçbir çelişki yoktur.</p>
<p>Asıl çelişki insan sevgisini hayvan sevgisinin karşıtı haline getiren zihniyettedir. Sağlıklı bir toplumun söylemesi gereken şey aslında son derece basittir. Hayvanlara eziyet etmeyeceğiz. Onları açlığa ve hastalığa terk etmeyeceğiz. Popülasyonu bilimsel yöntemlerle kontrol edeceğiz. Barınakları daha iyi standartlara taşıyacağız. Sahiplendirmeyi teşvik edeceğiz. Ama aynı zamanda sokaklarımızda insanların güvenliğini tartışmasız biçimde sağlayacağız. Çocuklar köpek sürülerinden kaçmayacak. Yaşlılar sokağa çıkarken korkmayacak. Bisiklete binen insanlar saldırıya uğrama ihtimalini hesaplamayacak. Bir anne çocuğunu okula gönderirken “Acaba bugün karşısına köpek sürüsü çıkar mı?” diye düşünmeyecek. Bunların herhangi birini talep etmek hayvan düşmanlığı değildir. Bunlar medeniyetin en temel beklentileridir.</p>
<p>Belki de sokak köpekleri tartışmasının bize gösterdiği en rahatsız edici gerçekler bunlardır. Merhamet bile ölçüsünü kaybettiğinde erdem olmaktan çıkabilir. Aristoteles’in erdem anlayışında olduğu gibi, ahlâkî değer çoğu zaman yalnızca niyette değil, ölçüdedir. Cesaretin fazlası gözükaralık, eksikliği korkaklıktır. Cömertliğin fazlası savurganlığa dönüşebilir. Merhametin de gerçeklikle bağını kopardığınızda ortaya çıkan şey her zaman erdem değildir. Bazen yalnızca duygusal fanatizmdir.</p>
<p>Bir toplumun vicdanı, kaç hayvanı sevdiğiyle değil farklı değerler çatıştığında doğru öncelikleri kurabilmesiyle ölçülür. Ve bazı öncelikler tartışmaya açık değildir. Bir çocuğun hayatı bir köpeğin sokakta kalma özgürlüğünden daha değerlidir. Bir insanın hayat hakkı, kontrolsüz bir hayvan popülasyonunun sürdürülmesinden daha değerlidir. İnsanın güvenliği, romantik sloganlardan daha değerlidir.</p>
<p>Hayvanları koruyalım. Fakat insanı unutarak değil. Çünkü insan hayatının değerini savunmak bir merhametsizlik değil, bütün ahlâk sistemimizin başlayabilmesi için gereken ilk şarttır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-hayatini-savunmak-neden-ayip-oldu/">İnsan Hayatını Savunmak Neden Ayıp Oldu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemaat, Piyasa ve Hukuk: Roller Neden Tersine Dönüyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cemaat-piyasa-ve-hukuk-roller-neden-tersine-donuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2026 08:08:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de son günlerde peş peşe iki önemli operasyon yapıldı. Önce kamuoyunda Süleymancılar adıyla bilinen dini çevrenin bazı önde gelen isimleri ve onlarla bağlantılı şirketler hakkında geniş kapsamlı bir soruşturma başlatıldı. Ardından Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı çevresine yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Her iki soruşturmanın da henüz devam ettiğini, ortada kesinleşmiş mahkeme kararları bulunmadığını ve suçlamalarla [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cemaat-piyasa-ve-hukuk-roller-neden-tersine-donuyor/">Cemaat, Piyasa ve Hukuk: Roller Neden Tersine Dönüyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de son günlerde peş peşe iki önemli operasyon yapıldı. Önce kamuoyunda Süleymancılar adıyla bilinen dini çevrenin bazı önde gelen isimleri ve onlarla bağlantılı şirketler hakkında geniş kapsamlı bir soruşturma başlatıldı. Ardından Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı çevresine yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Her iki soruşturmanın da henüz devam ettiğini, ortada kesinleşmiş mahkeme kararları bulunmadığını ve suçlamalarla suçluluğun birbirine karıştırılmaması gerektiğini baştan belirtmek gerekir.</p>
<p>Fakat bu operasyonlar yalnızca ceza hukuku bakımından değil, Türkiye’de din, cemaat, ekonomi ve devlet ilişkilerinin nasıl algılandığını göstermesi bakımından da dikkat çekici. Özellikle muhafazakâr medyanın bir bölümünde kullanılan dil hayli ilginç. “Dinî duyguların istismarı”, “dinin ticarete alet edilmesi”, “cemaat üzerinden ekonomik güç oluşturulması” gibi ifadeler giderek daha sık karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bu dil bana Türkiye’nin yakın geçmişinden tanıdık geliyor. Uzun yıllar Kemalist çevreler dini grupları hemen hemen aynı kavramlarla suçladı. Bir dinî topluluğun ekonomik faaliyet yürütmesi, mensuplarının birbirleriyle ticaret yapması veya dinî aidiyetin ekonomik dayanışmayı kolaylaştırması başlı başına şüpheli faaliyetler gibi sunuldu. Şimdi roller kısmen tersine dönmüş görünüyor. Geçmişte bu tür genellemelerden şikâyet eden bazı muhafazakâr çevreler, benzer kavramları başka dinî gruplara karşı kullanmaya başlıyor.</p>
<p>Oysa meseleyi böyle ele almak hem sosyolojik hem de iktisadî bakımdan problemlidir.</p>
<p><strong>Aidiyet, Cemaat Ve Iktisadî Hayat Suç Değildir</strong></p>
<p>İnsan sadece ekonomik hesap yapan mekanik bir varlık değildir. Elbette iktisadî hayatın temelinde ihtiyaçlar, çıkarlar, maliyetler ve kazanç beklentileri bulunur. Fakat insanlar ekonomik kararlarını yalnızca bunlara dayanarak vermez. Güven, dostluk, akrabalık, din, ideoloji, etnik aidiyet, hemşehrilik ve kültürel yakınlık da ekonomik ilişkilerin kurulmasında son derece önemli rol oynar.</p>
<p>Bu, yalnızca dindarlara özgü değildir. Sosyalistler birbirleriyle daha kolay iş yapabilir, aynı siyasi veya ideolojik çevreye mensup insanlar birbirlerine müşteri gönderebilir, Kemalistler birbirlerinin işletmelerini tercih edebilir. Bir Kemalist yayınevi Mustafa Kemal’in fotoğraflarını, sözlerini ve sembollerini ekonomik faaliyetin parçası hâline getirebilir. Bir şirket belirli bir hayat tarzına veya ideolojik çevreye seslenebilir. Bütün bunlar piyasa toplumunda olağan davranışlardır.</p>
<p>Dolayısıyla bir Müslümanın başka Müslümanlarla ticaret yapmasını veya belirli bir dinî grubun mensuplarının birbirleriyle ekonomik dayanışma geliştirmesini “dinin ekonomiye alet edilmesi” diye nitelemek tek başına fazla bir şey söylemez. Din insanların hayatının gerçek bir parçasıysa, ekonomik davranışlarında da etkili olması şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Benzer durum etnik ve ailevi ilişkiler için de geçerlidir. Türkiye’de uzun yıllar çeşitli biçimlerde dışlanmış Kürtlerin, aile ve aşiret bağları sayesinde gittikleri şehirlerde birbirlerine iş, sermaye, müşteri ve sosyal çevre sağlamaları ekonomik yükselişlerinde rol oynamıştır. Anadolu’nun farklı şehirlerinden büyük kentlere göç eden insanların hemşehri dayanışmaları da aynı işlevi görmüştür. İnsanların birbirlerini tanıması ve güvenmesi, işlem maliyetlerini azaltır; ekonomik iş birliğini kolaylaştırır.</p>
<p>Dinî cemaatler açısından da durum esas itibarıyla farklı değildir. İnsanlar gönüllü olarak bir topluluğa katılabilir, bir dinî önderi takip edebilir ve kendilerini belli bir çevreye ait hissedebilir. Modern insanın mutlaka bütün aidiyetlerinden sıyrılmış, yalnız başına yaşayan atomize bir birey olması gerekmez. İnsanların çoğu bir gruba ait olmaktan, tanıdık bir çevre içinde yaşamaktan ve belli konularda kendilerinden daha fazla bilgi sahibi olduğuna inandıkları kişileri takip etmekten hoşlanır. Bunun psikolojik ve toplumsal faydaları da vardır. İnsan böylece hazır bir sosyal çevre, dayanışma ağı ve hayatına anlam kazandıran bir çerçeve bulabilir.</p>
<p>Bu yüzden “cemaat kurmak” kendi başına suç değildir. Üstelik cemaat kavramını yalnızca dinî yapılara uygulamak da hatalıdır. Seküler cemaatler de vardır. İdeolojik hareketler, siyasi çevreler, yoğun bağlılık yaratan düşünce grupları ve hatta kimi kültürel topluluklar dinî cemaatlere benzeyen sosyolojik özellikler gösterebilir.</p>
<p>Burada “insanlar kandırılıyor” şeklindeki çok kolay kullanılan argümana da dikkat etmek gerekir. Bir kişinin başka bir dinî veya ideolojik lideri takip etmesini sırf bizim tercihimize uymadığı için “kandırılmak” olarak nitelediğimizde kendimizi epistemolojik olarak üstün bir konuma yerleştiririz. Biz gerçeği gören insanlarız, onlar ise göremeyen ve kolayca kandırılan insanlardır. Bu yaklaşımın paternalist bir tarafı vardır.</p>
<p>Yetişkin insanların tercihlerinin yanlış olabileceği elbette doğrudur. İnsanlar “kötü” yatırımlar yapabilir, “kötü” liderlerin peşine düşebilir, “yanlış” dini veya siyasi kanaatlere sahip olabilirler. Fakat özgür toplumun hareket noktası, insanların kendi hayatlarını kendilerinin yönetme hakkına sahip olmasıdır. Bizim beğenmediğimiz bir dinî lideri gönüllü olarak takip etmek de bu özgürlüğün kapsamındadır.</p>
<p>Aynı şekilde insanların dinî motivasyonlarla ekonomik faaliyete katılmaları da tek başına suç teşkil etmez. Bir cemaat mensubu kendi grubundaki bir işletmeden alışveriş yapabilir; o işletmenin sahibi de gelirinin bir kısmını benimsediği dinî faaliyetlere harcayabilir. Bunların hukuken yasaklanması için dinî motivasyondan daha fazla bir şeye ihtiyaç vardır.</p>
<p>Asıl soru şudur: Bu ilişkiler gönüllü müdür ve hukuk içinde mi gerçekleşmektedir?</p>
<p><strong>Sınır Nerede Başlar: Hukuk, Gönüllülük ve Mülkiyet</strong></p>
<p>Dinî veya seküler grupların meşruiyetini değerlendirirken kullanılabilecek daha sağlam ölçüler vardır. Birincisi, grubun toplum üzerinde tekel kurma ve kendi hayat tarzını başkalarına zorla dayatma arzusudur. Bir dinî cemaat “hakikat bizdedir” diyebilir. Bu, kendi mensupları bakımından olağandır. Fakat “hakikat bizdedir ve dolayısıyla herkes bizim kurallarımıza uymalıdır” demeye başladığı anda mesele değişir. Aynı şey seküler ideolojiler için de geçerlidir. Kendi dünya görüşünü bütün topluma zorla dayatmaya çalışan her grup totaliter bir eğilimin içine girmiş olur.</p>
<p>İkinci ölçü hukuktur. Bir insan dinî, ideolojik veya etnik hangi saikle hareket ederse etsin, ülkenin genel hukuk kurallarına tabidir. Cemaat mensubu olmak vergi kanunlarından muafiyet sağlamaz. Dinî amaçla kurulan şirket, ticaret ve muhasebe mevzuatına uymak zorundadır. Bir şirketin kayıt dışı işlem yaptığı, sahte fatura kullandığı, suç gelirini akladığı veya kamu kurumlarını dolandırdığı iddia ediliyorsa bunlar araştırılmalıdır. Savcılığın Süleymancılar çevresindeki son soruşturmasında ileri sürdüğü suçlamalar da tam olarak bu tür malî fiillerle ilgilidir. Bu iddialar doğruysa dinî aidiyet onları meşrulaştırmaz; yanlışsa da mensupların dinî kimliği onları suçlu hâle getirmez.</p>
<p>Aynı ölçü Furkan Vakfı çevresindeki soruşturmada da uygulanmalıdır. Savcılık suç örgütü kurma, nitelikli dolandırıcılık, malvarlığı değerlerini aklama, belgede sahtecilik ve vergi mevzuatına aykırılık gibi iddialar ileri sürüyor. Bunların doğruluğu dinî tartışmalarla değil delillerle belirlenmelidir. “Bunlar dinî bir gruptur, dolayısıyla masumdur” demek ne kadar yanlışsa “dinî duyguları kullanıyorlar, dolayısıyla suçludurlar” demek de o kadar yanlıştır.</p>
<p>Üçüncü ve belki de en önemli ölçü gönüllülüktür. Grup içindeki ekonomik ilişkiler gönüllülükten çıktığı anda ciddi bir problem başlar. Bir kişinin malına veya şirketine cemaat menfaati gerekçesiyle zorla el konuluyorsa, kişi istediği ekonomik faaliyeti yapmaktan grup baskısıyla alıkonuluyorsa veya ayrılmak isteyen bir üye ekonomik ve fizikî tehditlerle karşılaşıyorsa artık özgür bir sivil toplum örgütlenmesinden söz edilemez.</p>
<p>Bir gruba girmek özgür olduğu kadar gruptan çıkmak da özgür olmalıdır. Kişinin mülkiyeti kendi mülkiyeti olarak kalmalı ve grup liderleri insanların serveti üzerinde kendiliğinden tasarruf hakkına sahip olduklarını düşünmemelidir. Dinî sadakat, mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Alparslan Kuytul’un geçmişte kullandığı bazı ifadeler de elbette ayrıca siyasî ve hukukî değerlendirmeye tabi tutulabilir. “Erdoğan’ın kalemi kırılmıştır” sözü çok tartışıldı. Kuytul bunun dış gelişmelere bakarak yaptığı siyasî bir analiz olduğunu ve darbeden önceden haberdar olduğu anlamına gelmediğini söyledi. 15 Temmuz gecesi ilk haberler üzerine “darbe yapılmış vaziyette” ifadesini kullandı; daha sonra darbe girişimini açık biçimde kınadı. Bir insanın bu siyasî analizleri yanlış, tuhaf veya rahatsız edici bulunabilir. Eğer bir konuşmanın suç oluşturduğu düşünülüyorsa buna da hukuk karar verir. Ancak bir kişinin siyasî sözlerinden hareketle bağlantılı bütün iktisadî faaliyetlerini kendiliğinden suç saymak başka bir şeydir.</p>
<p>Burada kayyum meselesine de özellikle dikkat etmek gerekir. Kayyum, soruşturma sırasında şirket varlıklarının korunması veya suç faaliyetlerinin devamının engellenmesi için geçici bir tedbir olarak düşünülebilir. Fakat geçici tedbir ile mülkiyetin fiilen ve kalıcı biçimde devlete geçirilmesi arasında büyük fark vardır.</p>
<p>Nitekim Süleymancılar soruşturmasında kayyum atanan şirketlerden biri hakkında mahkeme daha ertesi gün kayyum kararını kaldırdı ve şirket, yönetiminin değişmeden faaliyetlerine devam ettiğini açıkladı. Bu örnek bile tedbirlerin sürekli gözden geçirilmesinin önemini göstermektedir.</p>
<p>Kayyum uygulaması kolaylıkla cezaya dönüşmemelidir. Henüz mahkûmiyet kararı bulunmayan kişilerin şirketlerinin yönetimi yıllarca ellerinden alınır, ekonomik değerleri aşındırılır ve sonunda beraat ettiklerinde geriye işlemez hâle gelmiş şirketler bırakılırsa hukuk devleti açısından çok ciddi bir problem ortaya çıkar. Bunun etkisi yalnızca ilgili cemaat veya şirketlerle sınırlı kalmaz. Ekonomik aktörler, siyasî veya toplumsal bir ihtilafın kendi mülkiyetlerini de tehdit edebileceğini düşünmeye başlar. Mülkiyet güvenliği zayıfladığında yatırım isteği de azalır.</p>
<p>Devlet elbette suç gelirini korumak zorunda değildir. Mahkeme kararıyla suçtan elde edildiği kanıtlanan malvarlığına hukuk çerçevesinde el konulabilir. Fakat suç geliri olduğu henüz kanıtlanmamış özel mülkiyet ile kesinleşmiş suç varlığı arasında ayrım yapmak gerekir.</p>
<p>Bu meselede asıl ihtiyacımız yeni bir Kemalist cemaat siyaseti değildir. Dinî grupları “gerici”, “halkı kandıran” veya “dinî duyguları istismar eden” yapılar olarak peşinen mahkûm eden eski yaklaşım, muhafazakârların elinde yeniden üretilmemelidir. Dün dindarlara karşı yanlış olan bir anlayış bugün başka dindarlara yöneltildiğinde doğru hâle gelmez.</p>
<p>Ölçümüz kimlik değil davranış olmalıdır. Dinî cemaat de seküler cemaat de kurulabilir. İnsanlar gönüllü olarak bu yapılara katılabilir, birbirleriyle ekonomik dayanışma kurabilir ve ortak değerlerinden iktisadî hayatta yararlanabilirler. Fakat hiçbiri hukukun üzerinde değildir; hiçbiri mensuplarının mülkiyetini gasp edemez, başkalarına kendi dünya görüşünü zorla dayatamaz, vergi ve ticaret mevzuatını ihlal etmeyi grup sadakatiyle meşrulaştıramaz.</p>
<p>Aynı şekilde devlet de bir grubun dinî kimliğini, ekonomik varlığına müdahale etmek için gerekçe hâline getiremez. Suç varsa suçun üzerine gidilir; delil varsa yargılama yapılır; suç kanıtlanırsa gereken ceza verilir. Ama dinî aidiyet, ekonomik dayanışma veya bir cemaat liderinin peşinden gönüllü olarak gitmek kendi başına suç değildir.</p>
<p>Türkiye’nin geçmişi, kimliklerden hareketle suç üretmenin ne kadar tehlikeli olduğunu yeterince gösterdi. Aynı hatayı bu kez başka aktörlerle tekrarlamanın anlamı yoktur. Hukuk devletinin üstünlüğü tam da burada belli olur: Sevmediğimiz, yanlış bulduğumuz, hatta dünyasını hiç paylaşmadığımız insanların da özgürlüğünü, gönüllü ilişkilerini ve mülkiyetini hukuk içinde koruyabilmekte&#8230;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cemaat-piyasa-ve-hukuk-roller-neden-tersine-donuyor/">Cemaat, Piyasa ve Hukuk: Roller Neden Tersine Dönüyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
