Erdoğan ve kafalardaki devlet adamı prototipi

Anayasa Mahkemesi’ndeki kuruluş yıldönümü töreninden sonra, köşe yazarı dostlardan biri çok güzel yazmış:“Bundan böyle yaş günü pastalarınızı kendiniz kesip kendiniz yersiniz artık.”

Sanırım, Danıştay’ın yıldönümü toplantısında olup bitenlerden sonra, bu kader artık iyice kaçınılmaz hale geldi.

Feyzioğlu’nun konuşmasının hangi noktalarda haddini aşıp siyasete müdahale haline geldiği, hangi noktalarda saygısızlığa dönüştüğü ya da teamüllere ters düştüğü dün birçok köşe yazısında nokta nokta sıralanmıştı.

Bunları tekrarlamayacağım.
Ben, istismar edilen bir gelenekten söz edeceğim.

Yüksek mahkemelerin kuruluş yıldönümlerinde devletin tepesinin hazır bulunması, yönetenlerin yargıya duyduğu saygıyı ortaya koymanın sembolik bir biçimi olarak yerleşmiş gelenek… Ne var ki, bu geleneğin kötüye kullanıldığına tanıklık ediyoruz sık sık. Son Danıştay Toplantısı’nda bir kez daha gördük ki, devletin bütün üst kademe yöneticilerini karşılarında dizilmiş görmek, yüksek yargı temsilcilerine yaramıyor. Kuvvetler arasındaki hiyerarşi konusunda yanlış bir fikre kapılıyorlar. Kendilerini, karşılarında dizilmiş dinleyen herkesin üstünde sanıyor; çiğlik yapıyorlar.

Bu yüzden de bence cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanları ve bakanlar kurulu artık yüksek mahkemelerin yıldönümü törenlerine katılmamalı. Bu yıldan sonra bu gelenek son bulmalı. Bu kutlama törenlerini başbakanları, bakanlar kurulunu önüne dizip diskur çekmek için fırsat bilen yargı temsilcilerinin hevesleri kursaklarında bırakılmalı.

Buyursunlar kendi kendilerine kutlasınlar yıldönümlerini. Eğer bir söyleyecekleri varsa, döksünler içlerini; isterlerse bir değil üç saat konuşsunlar. Ama hiç değilse, ülkenin en üst yöneticilerini cevap hakları ellerinden alınmış bir haldeyken kıstırıp ağızlarına geleni söyleyerek egolarını tatmin edemesinler. Cevaplarını ertesi gün medya üzerinden alsınlar gerekirse; görev sınırlarını aşarlarsa onun da bedelini ödesinler; ama bu sinir bozucu tablonun tekrarlanmasına fırsat verilmesin. Yüksek mahkemelerin kuruluş yıldönümleri, seçilmişlerin atanmışlar tarafından hizaya sokulduğu günler olmaktan çıksın.
 
Herkes poker suratlı olmak zorunda mı?
 
Şimdi gelelim Başbakan’ın tepkisine… Kimse, “ben olsam şöyle tepki verirdim” diye düşünüp,“doğru” tepkinin kendisinin vereceği tepki olduğuna hükmedip sonra da Erdoğan’ı doğru tepki vermediği için suçlayamaz.

Erdoğan, ben, siz, o değil, başka bir insan… Ve her insanın saygısızlığa uğradığını hissettiği zaman tepki verme biçimi kendine özgüdür. Devlet adamlığı için de bir prototip yoktur. Kimi devlet adamı daha heyecanlı, kimi daha durgun; kimi daha asabi, kimi daha sakin, kimi daha güler yüzlü, kimi asık suratlı olabilir.

Bazı insanlar poker suratlı devlet adamlarını tercih edebilirler. Ben yöneticimin duygusunu yüzünden okumayı severim. İçi dışı bir yöneticiyi tercih ederim. O da herkes gibi sinirlenebilmeli, herkes gibi isyan edebilmeli, kahkaha atabilmeli, karşımızda ağlayabilmeli. Yüzünde devlet adamı maskesiyle dolaşan biri değil, hakiki bir insan olmalı.

Erdoğan da dün orada sinirlendi işte… Hem de çok sinirlendi. (Ben de olsam sinirlenirdim.) Önce suratının düşüşü, sonra hop oturup hop kalkışı, dayanamayıp ayağa fırlayışı ve bu arada Gül’ün de (cumhurbaşkanı olarak değil, arkadaşını beladan uzak tutmaya çalışan yakın bir dost olarak) onu kolundan çekiştirerek sakinleştirmeye çalışması; her şey ama her şey çok yapmacıksız, çok hesapsız kitapsız ve hakikiydi.

“Müdahale etmeseydi de kalkıp giderek protesto etseydi” diyebilirsiniz. Ben de derim ki, siz başbakan olursanız öyle yapın.

Kabul edelim ki bizim biraz asabi bir başbakanımız var ama asabını bozmak için elinden geleni ardına koymayan o kadar çok ki…

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et