<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yazarlar arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/yazarlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/yazarlar/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 May 2025 08:22:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>Farklılıkların Zenginliği ve İnsan Değerinin Evrenselliği</title>
		<link>https://hurfikirler.com/farkliliklarin-zenginligi-ve-insan-degerinin-evrenselligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tayfun Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 May 2025 11:01:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208076</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyamız, milyonlarca yıldır süregelen bir çeşitlilik ve renklilik içinde şekillenmiştir. İnsanlık tarihi de aynı şekilde, farklı kültürlerin, inançların, düşüncelerin ve yaşam biçimlerinin bir araya gelerek oluşturduğu büyük bir mozaiğe benzer. Bu mozaik, ancak her bir parçasının kıymetini bildiğimizde anlam kazanır. Gerçek zenginlik, farklılıklarımızı bir tehdit olarak görmek yerine onları birer değer olarak kabul etmekle mümkündür. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/farkliliklarin-zenginligi-ve-insan-degerinin-evrenselligi/">Farklılıkların Zenginliği ve İnsan Değerinin Evrenselliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyamız, milyonlarca yıldır süregelen bir çeşitlilik ve renklilik içinde şekillenmiştir. İnsanlık tarihi de aynı şekilde, farklı kültürlerin, inançların, düşüncelerin ve yaşam biçimlerinin bir araya gelerek oluşturduğu büyük bir mozaiğe benzer. Bu mozaik, ancak her bir parçasının kıymetini bildiğimizde anlam kazanır. Gerçek zenginlik, farklılıklarımızı bir tehdit olarak görmek yerine onları birer değer olarak kabul etmekle mümkündür.</p>
<p>İnsan doğası gereği farklıdır. Her bireyin farklı bir geçmişi, inancı ve yaşam deneyimi vardır. Ancak bu farklılıklar, insanı insan yapan en temel değerlerden biridir. Ne yazık ki, tarih boyunca birçok toplum, bu çeşitliliği tehdit olarak algılamış ve ayrışmaya gitmiştir. Oysa ki asıl tehlike farklı düşüncelerin varlığı değil, tek tip bir bakış açısının dayatılmasıdır. Herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Herkes aynı müziği dinlemek, aynı filmi izlemek, aynı yemeği yemek, aynı giyinmek, aynı siyasi/ideolojik tercihe sahip olmak, aynı şeylerden hoşlanmak zorunda da değildir! Elhasıl farklılıklarla var olmak hem insanî hem Rabbanîdir.</p>
<p>Farklı inançlara, kültürlere veya dünya görüşlerine sahip olmak; bir insanı diğerinden üstün ya da aşağı yapmaz. Tam tersine, bu çeşitlilik, insanlığın entelektüel ve kültürel gelişimine büyük katkılar sunar. İnsanlık, bilimde, sanatta, felsefede ve edebiyatta ancak farklı görüşlerin bir araya gelip tartışıldığı ve birbirini beslediği ortamlar sayesinde ilerlemiştir.</p>
<p>Önyargılar, genellikle cehaletten beslenir. Bir şeyi bilmediğimizde, onu yanlış anlamaya veya korkuyla yaklaşmaya daha yatkın oluruz. Bu nedenle, farklı insanları ve onların yaşam biçimlerini anlamanın en önemli yolu okumak, araştırmak ve kendimizi geliştirmektir.</p>
<p>Farklı kültürleri, felsefeleri ve inanç sistemlerini anlamak için kitaplara başvurmak, dünyayı daha geniş bir perspektiften görmemizi sağlar. Bir başkasının yaşamına dair derinlemesine bilgi sahibi olmak, onun neden belirli bir şekilde düşündüğünü veya hareket ettiğini anlamamıza yardımcı olur.</p>
<p>Okumak kadar önemli bir diğer kavram ise empatidir. Empati, karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmak, onun dünyasına bir an olsun adım atabilmektir. Günlük hayatta sıkça göz ardı ettiğimiz bir beceri olsa da empati, toplumsal barış ve bireyler arasındaki anlayışı güçlendirmek için hayati bir öneme sahiptir.</p>
<p>Bir başkasının yaşadığı zorlukları, inançlarını veya düşüncelerini küçümsemek yerine, onun açısından bakmaya çalışmak, insan ilişkilerini daha sağlıklı bir hale getirir. Empati yapabilen bireyler, farklılıklara daha hoşgörülü yaklaşır ve ötekileştirme yerine ortak noktalar arar.</p>
<p>İnsan, yalnızca belirli bir inanca veya dünya görüşüne sahip olduğu için değerli değildir. İnsan, insan olduğu için değerlidir. Bu yüzden bir kişinin sahip olduğu düşünceler, dili, rengi veya kültürü ne olursa olsun, ona saygı göstermek bir zorunluluktur.</p>
<p>İnsan onuruna saygı, evrensel bir etik değer olarak kabul edilmelidir. Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, en zayıf, en azınlıkta kalan veya en farklı olan bireyine nasıl davrandığıyla ölçülür. Bu yüzden, birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek, bireyler olarak birbirimize saygıyla yaklaşmak ve farklılıklarımızı birer zenginlik olarak görmek, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorumluluktur.</p>
<p>Dünyamızda barışın, huzurun ve anlayışın hâkim olması için farklılıkları bir ayrışma sebebi olarak görmek yerine, bunları birer öğrenme fırsatı olarak değerlendirmeliyiz. Okumak, kendimizi geliştirmek, empati yapmak ve insana saygı duymak, farklılıklarla birlikte yaşamanın temel taşlarını oluşturur.</p>
<p>Gerçek zenginlik, herkesin aynı olduğu bir dünyada değil, herkesin kendi benzersizliği içinde değer gördüğü bir dünyada mümkündür. Ve bu dünya, ancak biz onu inşa etmeye gönüllü olduğumuzda var olabilir.</p>
<p>5 Mart 2025</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/farkliliklarin-zenginligi-ve-insan-degerinin-evrenselligi/">Farklılıkların Zenginliği ve İnsan Değerinin Evrenselliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Narin’e Ağladılar, Kendi Cinayetlerine Ağlamak Daha Nasip Olmadı!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/narine-agladilar-kendi-cinayetlerine-aglamak-daha-nasip-olmadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Sep 2024 10:03:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207741</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diyarbakır&#8217;da 21 Ağustos&#8217;ta &#8216;kaybolan&#8217; sekiz yaşındaki Narin Güran’in cinayeti bütün ülkenin gündeminde ve kamuoyu büyük bir hassasiyetle takip etmektedir. Türkiye medyasının son zamanlarda gösterdiği en kıymetli çaba, bu cinayeti gündemlerinde tutması olsa gerek. Cinayet konusunda söylenebilecek en kıymetli sözü Narin’in cenaze töreninde il müftüsü ifade etti. &#8220;Bugün burada musallada yatan bizim vicdanımızdır, insanlığımızdır. Cenabı Hak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/narine-agladilar-kendi-cinayetlerine-aglamak-daha-nasip-olmadi/">Narin’e Ağladılar, Kendi Cinayetlerine Ağlamak Daha Nasip Olmadı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır&#8217;da 21 Ağustos&#8217;ta &#8216;kaybolan&#8217; sekiz yaşındaki Narin Güran’in cinayeti bütün ülkenin gündeminde ve kamuoyu büyük bir hassasiyetle takip etmektedir. Türkiye medyasının son zamanlarda gösterdiği en kıymetli çaba, bu cinayeti gündemlerinde tutması olsa gerek. Cinayet konusunda söylenebilecek en kıymetli sözü Narin’in cenaze töreninde il müftüsü ifade etti. &#8220;<em>Bugün burada musallada yatan bizim vicdanımızdır, insanlığımızdır. Cenabı Hak bizi vicdan sahibi insanlardan eylesin.</em>“</p>
<p>Vicdan sahibi insanlardan olmak…</p>
<p>Başka çocukların ölümünde gösterilemeyen tepkiye bakıldığında Narin’e ağlayan her insanın vicdan sahibi olduğunu ifade etmek gerçekten zor. Türkiye’de öyle bir kesim var ki çocuğun failine göre tepkileri değişmektedir. Bu tutarsızlık Narin’in cinayetinde apaçık ortaya çıktı. Bu tutumu tutarsızlığı da aşan bir ahlâksızlık olarak tanımlamak mümkün.</p>
<p>Kimse kusura bakmasın.</p>
<p>Narin için vicdan ve merhamet dolu mesajlar veren bir kesim var ki insan gerçekten hayret ediyor. Burada rahatsız edici olan her çocuk için aynı duyarlılığın gösterilmemesi değildir; ellerinde çocuk kanı olmasındandır. Kendilerinin öldürdüğü, ölüme gönderdiği, silahlı kamplarına aldıkları, ellerine silah verdikleri çocuklara ağlamayanların Narin’e ağlaması, onun için insanların vicdanına seslenmesi tuhaf bir durumdur. En basit tabiri ile “hadi oradan” dedirtecek bir tutumdur.</p>
<p>Mecliste grubu bulunan Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, Narin cinayetini vahşice bulmakta ve faillerin adalet önünde hesap vermesi için mücadele edeceklerini belirtmektedir. Eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş verdiği mesajda erdemden vicdandan bahsederek Narin’den af dilemektedir. DEM Partisi cinayeti takip etmek üzere yürüyüş düzenlemektedir. İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Barosu gibi birçok sivil toplum kuruluşu Narin için adalet çağrısı yapmaktadır. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bütün bu çaba elbette takdir edilmelidir; bununla beraber özellikle failinin sol yapılar olduğu cinayetlerde kurban olan çocuklar da sorulmalıdır.</p>
<p>Türkiye’de şiddetle doğrudan veya dolaylı ilişkili sol yapıların Narin için çeşitli mesajlar vermesi, yürüyüşler yapması, gündemlerine alması bir takım soruları akıllara getirmektedir:</p>
<ul>
<li><strong>Narin çocuk olduğu için mi bu hassasiyet gösterilmektedir?</strong></li>
</ul>
<p>Eğer öyleyse başta KCK/PKK olmak üzere silahlı yapılanmaların doğrudan öldürdüğü, eline silah verip çatışmalara gönderdiği çocuklar için de aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekmez mi? Google’dan yapılacak basit bir aramada veya uluslararası raporlara bakıldığında çocuk yaşta birçok insanın KCK tarafından silahlandırıldığı görülecektir. Doğrudan KCK saldırılarında öldürülen birçok çocuk haberi bulunmakla birlikle, KCK’nın “kahraman” olarak ilan ettiği hayatını kayıp eden çocuk görüntüleri de bulunmaktadır. Dahası KCK’ye yakınlığından rahatsız olmayan, kendilerini bu yapılanmanın içinde gören DEM Parti’sinin Diyarbakır il binası önünde çocukları için nöbet tutan ailelerin direnişi 6. yılını doldurmaktadır. Diğer taraftan Aytekin Yılmaz’ın <strong><em>Onlar Daha Çocuktu</em></strong> isimli kitabı sol örgütler tarafından öldürülen birçok insanın, yani çocuk cinayetlerini konu edinmektedir. Narin çocuk olduğu için bir hassasiyet gösteriliyorsa bu şekilde ölen, öldürülen çocuklar da aynı hassasiyeti hak etmiyor mu?</p>
<ul>
<li><strong>Narin’in ölümünde siyasî bir gerekçe olmamasından dolayı mı bu hassasiyet gösterilmektedir?</strong></li>
</ul>
<p>Eğer öyleyse bunların vicdanî karar organları bir çocuğun ölüm gerekçesinin siyasî ya da adlî olmasına göre nasıl hareket etmektedir? Bir çocuğun “devrimci şiddet” içinde öldürülmesiyle herhangi bir adli sebeple öldürülmesi arasında bir fark yoktur. Ölen her halükârda fiziksel, zihinsel gibi birçok açıdan yeterliliği bulunmayan bir çocuktur. Cenevre Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeler çocukların silahaltına alınmaması ve çocukların böylesi bir kötülük karşısında korunması sorumluluğundan bahsetmektedir. Narin için bugünlerde vicdani mesajlar veren söz konusu solcu yapılara bakıldığında kendilerine yakın gruplar tarafından ölen, öldürülen, ölüme gönderilen çocuklar için kamuoyuna yansıyan herhangi bir duyarlılıkları ve hassasiyetleri bulunmamaktadır. Aksine böylesi çocuk ölümlerinde ya büyük bir sessizlik ya da eleştirenleri itibarsızlaştırmaya girişmektedirler. Narin için bugünlerde en yüksek perdeden ifade edilen insanlık, adalet, merhamet çağrılarını bu çocuklar da hak ediyor. Oysaki onlara yakın medya organlarında, temsilcilerinde, aydınlarında ve saire böylesi bir gündem bulunmadı.</p>
<ul>
<li><strong>Narin’e gösterilen hassasiyet kolay; elinde silah bulunan örgütlere seslenmek zor mudur?</strong></li>
</ul>
<p>Eğer öyleyse devrimciliklerinin sorgulanması gerekmektedir. İçinde bulundukları silahlı yapılanmaların sebep olduğu çocuk ölümlerine karşı hassasiyet göstermekten kaçınılıyor, bundan korkuluyorsa, kendilerinin sebep oldukları çocuk ölümleriyle yüzleşemiyorlarsa, o zaman büyük değişim ve dönüşümleri nasıl yapacaklar. Kavramsal olarak kendi gerçekleriyle yüzleşemeyen devrimci kimliğin yeniden tanımlanması gerekir. Kendi mahallesinin cinayetlerine ses çıkaramayan bir yapılanmanın adil, barışçıl, masum bir gelecek vaat etmesi mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Sonuç olarak hangi gerekçeyle olursa olsun Narin’e ağlayan, duyarlılık çağrısı yapan, büyük konuşmalar yapan söz konusu solcular kendi mahallerinde ölen, öldürülen çocuklar karşısında sessizler. Bu çocukları gündemlerine almaktan kaçınıyorlar. Bu tutarsızlık ve samimiyetsizliğin vicdan açısından kayıt edilmesi gerekiyor. Kendilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak faili olduğu herhangi bir çocuğun Narin’den farkı yoktur. Bütün bu ve bunlara yakın yapılanmaların gösterdiği hassasiyeti başka çocuklar da hak ediyor. Demirtaş sadece Narin için af dilememeli; KCK/PKK’nın sebep olduğu bütün çocuklardan af dilemelidir. Ya da Erkan Baş sadece Narin için değil; eline silah verilen ölüme gönderilen ya da sol yapılar tarafından cezaevlerinde infaz edilen bütün çocuklar için mücadele edebilmelidir. Çocuk cinayetleri arasında bir tercihte bulunan kimselerin topluma, başkasına verebileceği ahlâkî bir mesaj olamaz. Bunlardan alınabilecek bir insanlık dersi bulunamaz.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/narine-agladilar-kendi-cinayetlerine-aglamak-daha-nasip-olmadi/">Narin’e Ağladılar, Kendi Cinayetlerine Ağlamak Daha Nasip Olmadı!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğiticinin Eğitimi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/egiticinin-egitimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali İlkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 May 2023 10:31:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206732</guid>

					<description><![CDATA[<p>Milli Eğitim Bakanlığı 2022’den itibaren öğretmen eğitimine daha farklı eğilmeye başladı. Bu kapsamada, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nün ilgili kalemindeki bütçeyi on kattan fazla arttırdı. Asıl farklı yaklaşımı ise; Okul Temelli Mesleki Gelişim (OTMG) Programını başlatmasıyla oldu. Bu programın daha önce yapılagelen yöntemden önemli bir farklılığı var. Tepeden tabana doğru eğitim arzı değiştirilerek, tabanın eğitim talepleri [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egiticinin-egitimi/">Eğiticinin Eğitimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Milli Eğitim Bakanlığı 2022’den itibaren öğretmen eğitimine daha farklı eğilmeye başladı. Bu kapsamada, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nün ilgili kalemindeki bütçeyi on kattan fazla arttırdı. Asıl farklı yaklaşımı ise; Okul Temelli Mesleki Gelişim (OTMG) Programını başlatmasıyla oldu. Bu programın daha önce yapılagelen yöntemden önemli bir farklılığı var. Tepeden tabana doğru eğitim arzı değiştirilerek, tabanın eğitim talepleri ön plana çıktı. Yani okuldaki öğretmenler hangi konularda, hangi becerilerde eğitim almak istiyorlarsa bu eğitimler o okulda açılıyor. Kısaca, okul merkezli bir yapı oluşturuldu. Yine yeni dönemde okul dışı uzmanlar (akademisyen, farklı kurumlar) da okulda eğitim görevlisi olarak yer alıyor.</p>
<p>Eğitim sektörünün en önemli unsurlarından biri öğretmenlerdir. Öğretmen, sistem içinde hâlâ en kritik kişi konumda. Dolayısıyla, öğretmeni geliştirmeden,  motive etmeden tutum ve davranışlarını değiştirmeden, eğitim- öğretim becerilerini zenginleştirmeden fark yaratan öğretmenlere sahip olamıyoruz.</p>
<p><strong>Neden Öğretmen Eğitimi?</strong></p>
<p>Birincisi, Türkiye’de eğitim sektöründeki öğretmenlerin büyük çoğunluğu Eğitim Fakültelerinden mezun durumda… Buraya kadar her şey güzel, ancak öğretmen adayları alan Matematik, Fen, Spor, Psikoloji vb. derslerine gerekli özeni göstermekle birlikte pedagojik formasyon dersleri Gelişim, Psikoloji, Ölçme, Sınıf Yönetimi, Öğretim Yöntem ve Teknikleri, Özel Eğitim, Rehberlik vb. gibi derslere gereken özeni göstermemektedir. Oysa, iyi bir öğretmenin ana branşı kadar pedagojik formasyon derslerine de eğilmesi kendini en iyi şekilde yetiştirmesi gerekir. Mezun adayların önemli bir kısmı bu yönlerini yeterince geliştirmeden yetkinlik kazanmadan kendini sınıfta bulmaktadır.</p>
<p>İkincisi, öğretmenlerin yetkinlik yıpranması yaşamasıdır. Öğretmenlerin zaman geçtikçe eğitim-öğretim becerilerinde eskime, yıpranma meydana gelmektedir. Yani öğretmenin nicelik ve nitelik öğretim, eğitim çıktılarında azalma meydana gelmektedir.</p>
<p>Üçüncüsü, eğitimde değişen, çocuk, aile hatta devlet algısıdır. Eski paradigmada öğrenci olan bir sürü eziyet çeken, fiziksel psikolojik şiddet gören öğretmen adayı, öğretmen olunca, yeni eğitim dünyasının değişen gerçeklerinin sert duvarına çarpmaktadır.</p>
<p>Dördüncüsü, motivasyon kaybıdır. Öğretmenler özellikle kamu sektöründe çalışanlar çeşitli nedenlerle; eşit maaş, yükselme sistemi, ödül sistemi, yaratıcılığın frenlenmesi vb. sebeplerle motivasyon kaybı yaşamaktadırlar.</p>
<p>Beşincisi, değişen eğitim problemlerinin, hızla değişen dünya, bilgi iletişim çağının doğurduğu etkilerin okulları, sınıfları, dersleri ile ilgili her kişi ve yapıyı derinden etkilemesidir. Öğretmenlerin nicelik olarak artan ve çeşitlenen sorunlarla baş edebilmesi için çeşitli eğitimlerle yetkinliklerinin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.</p>
<p><strong>Eğiticinin Eğitiminde Öneriler</strong></p>
<p>Öğretmen eğitiminde dört temel kurum ve kişi etkilidir: Bunlar, Milli Eğitim Bakanlığı, Okul Yönetimi, Öğretmenler ve Eğitimcilerdir.</p>
<p><strong>Milli Eğitim Bakanlığı’na Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li>MEB Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan Eğitim Programları hızlıca gözden geçirilmeli.</li>
<li>Yeni Eğitim programları eklenmeli: Problem çözme, eğitimde yaratıcılık, eğitim koçluğu vb.</li>
<li>Eğitim program içerikleri; etkileşim ve katılım sağlayıcı, film, kısa film, kitap vb. içeriklerle desteklenmiş şekilde hazırlanmalı.</li>
<li>Öğretmen eğitimi uygulanış şartlarında esneklik sağlayıcı yönetimsel kararlar alınmalı.</li>
<li>Eğitim görevleri ile ilgili bir internet sitesi veya MEBBİS üzerinden yorum ve puanlama sistemi hayata geçirilmeli.</li>
<li>Eğitici eğitiminde görev alacak eğitmenlerin daha nitelikli olması için çoklu eleme sistemi kurmalı.</li>
</ol>
<p><strong>Okul Yönetimlerine Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li>Eğitim planlamasında öncelikli ve daha yaygın konulara odaklanmalı,</li>
<li>Eğitim zamanlaması optimal şartlarda belirlenmeli,</li>
<li>Öğretmenlerin talepleri kısmen açık anket formları ile alınmalı,</li>
<li>Eğitim sırasında eğitimlere okul yöneticileri aktif katılmalı.</li>
<li>Eğitimde elde edilen bilgi, tutum ve davranışlar desteklenmelidir.</li>
</ol>
<p><strong>Öğretmenlere Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li>Öğretmenler, kendileri için bir eğitim listesi hazırlamalıdır.</li>
<li>Bu listenin öncelik ve doğrudan eğitim öğretim faaliyetlerinde onlara destek olacak konular olmasına dikkat etmelidirler. Örnek: Anaokulu öğretmeninin “Eğitimde Drama”yı eğitim konusu olarak seçmesi yerinde olurken, Ortaokul Öğretmeninin “Sınıf Yönetimi”ni eğitim konusu seçmesi onun için daha fonksiyonel olacaktır.</li>
<li>Öğretmenlerin belli konularda yetkinliklerini arttırmak için zincir eğitim programlarından yararlanması yerinde olacaktır.</li>
<li>Öğretmenler yeni öğrendiği bilgi, becerileri kullanmaya çalışmalıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Eğitim Görevlilerine Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li>Yetişkin eğitimi konusunda eğitim alınmalıdır.</li>
<li>Eğitim materyalleri önceden hazır olmalı ve prova edilmelidir.</li>
<li>Eğitim görevlisi, “inanmadığı, yararsız bulduğu vb.” eğitimlerde görev almamalıdır.</li>
<li>Kibar, sağduyulu ve pozitif bir dil kullanılmalıdır.</li>
<li>Eğitim sırasında eğitim görevlisi; katılımcı öğretmenlere esnek davranmalı ama belli dozda disiplini elden bırakmamalıdır.</li>
<li>Uygulamaya yer verilmelidir.</li>
<li>Eğitim sonunda sınav veya ölçme değerlendirme faaliyetleri ihmal edilmemelidir.</li>
<li>Eğitim sonunda kullanılan eğitim araçları katılımcılara sunulmalıdır.</li>
</ol>
<p>Öğretmen eğitimine daha yoğun eğilmemiz, öğretmenlerin ve çocukların hayatına pozitif katkı sağlayacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egiticinin-egitimi/">Eğiticinin Eğitimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefretinde Boğulan Parti: CHP</title>
		<link>https://hurfikirler.com/nefretinde-bogulan-parti-chp/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2022 06:58:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206429</guid>

					<description><![CDATA[<p>Parti tabanlarının ampirik özellikleri hakkında bir araştırma yapılabilir mi? Bu suale hemen evet cevabı vermek zor, özellikle de büyük partiler açısından. Bu tür partilere genellikle ‘catch all’ (herkese ulaşmaya çalışan) (sepet) partiler adı verilir. Bu tür partiler birbirinden farklı hususiyetlere sahip seçmen kitlelerini ‘avlamaya’ çalışır. Bu yüzden, parti tabanının belirgin özelliklerini tespit etmek zor olabilir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nefretinde-bogulan-parti-chp/">Nefretinde Boğulan Parti: CHP</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Parti tabanlarının ampirik özellikleri hakkında bir araştırma yapılabilir mi? Bu suale hemen evet cevabı vermek zor, özellikle de büyük partiler açısından. Bu tür partilere genellikle ‘catch all’ (herkese ulaşmaya çalışan) (sepet) partiler adı verilir. Bu tür partiler birbirinden farklı hususiyetlere sahip seçmen kitlelerini ‘avlamaya’ çalışır. Bu yüzden, parti tabanının belirgin özelliklerini tespit etmek zor olabilir. Bir diğer zorluk, Türkiye gibi ülkeler açısından, çeşitli faktörlerin tesiriyle, partilerin yeterince uzun ömürlü olamaması ve kurumsallaşamaması. Bilhassa merkez sağ açısından ülkemizde böyle bir durum söz konusu.</p>
<p>Bu sebeple, parti tabanları üzerinde aydınlatıcı çalışmalar yapmak zor. Buna rağmen bazı partiler açısından bu mümkün. MHP ve CHP Türkiye’nin en eski ve kuramsallaşmış partileri olarak görülebilir. Ömürlerine hem iktidar hem de muhalefet dönemleri sığacak kadar uzun yaşadılar. Diğer taraftan bu partiler hemen hemen hiçbir zaman tek başlarına iktidara gelemediler. Tabanları daima merkez sağa göre daha dar oldu. Buna karşılık, meselâ AK Parti açsından bu tür bir değerlendirme yapmak çok daha zor. Aynı şey İyi Parti ve HDP için de söylenebilir.</p>
<p>Dolayısıyla, bu tür bir değerlendirme ağırlıklı olarak CHP ve MHP üzerinde durmak zorunda. Bu yazıda ele alınacak parti ise CHP. Bunun sebebi bu partinin hemen hemen daima ana muhalefet partisi olması ve bu nedenle Türkiye siyasetinde üç aşağı beş yukarı iktidar partileri kadar etkisinin bulunması. Bu çerçevede partinin siyasî iktidarı değilse de bürokratik iktidarı uzun süre -bazı bakımlardan ve bazı yerlerde hâlâ- elinde tutması. Ayrıca partinin kendi kendisini yeniden üretme kapasitesine sahip bir alt siyasî kültür -hikâyeler, jargon, bakış, tarz- yaratmış olması da bir diğer neden olarak gösterilebilir.</p>
<p>Görebildiğim kadarıyla CHP tabanının ana karakteri nefretle dolu olması. Elbette az sayıda istisnası olmakla beraber bu hakikat parti sözcülerinden partinin en ücra yerlerdeki seçmenlerine kadar uzanan bir yelpazede yer alan kimselerin tavır ve konuşmalarında boy gösterebilmekte. Partililerin söylemi hemen her daim sert, öfkeli ve kızgın. Parti taraftarları muarızı başka siyasî partilere mensup kimselerle görüş ve fikir alışverişinde bulunmaya değil kendi görüşlerini onlara dayatmaya çalışmaya yatkın.</p>
<p>Söylediklerimin doğru olduğunu CHP’nin Cumhuriyet tarihinin demokratik dönemindeki hikâyesinde -yani 1950 sonrasında- görmek mümkün. CHP tüm varlığıyla Menderes’ten nefret etti. Bugün bile CHP tabanında Menderes’in alçak bir darbe ile iktidardan indirilmesi ve kalleşçe katledilmesi savunulabilmekte. Gelgelelim CHP nefreti Menderes ile sınırlı kalmadı. Aynı nefreti Demirel’e karşı olan tavırda da görmek mümkün. Elbette Özal’a reva görülen de bu. Özal da bugün Erdoğan’ın karşılaştığıyla benzer suçlamalarla karşılaştı. Meselâ ona da ‘yargılanacaksın’ tehditleri savruldu. Özal’ın dünyanın en zengin devlet başkanı olduğu iddia edildi. Şimdi parti tabanının nefret öznesi Erdoğan. Onun iktidar süresinin olağan şartlarda görülmeyecek kadar uzaması CHP tabanı için bu nefreti dışa vurmayı önlenemez bir tavır ve ihtiyaç hâline getirmiş vaziyette. Partililere göre Erdoğan’ın her dediği ve her yaptığı yanlış. Erdoğan’ın her icraatı bir azınlığı kalkındırmaya ve kayırmaya yönelik. Erdoğan döneminde yolsuzluk ve usulsüzlükler zirve yaptı. Erdoğan’ın ülkeye yaptığı en küçük bir hizmet yok!</p>
<p>Siyasal sosyalleşmesini Erdoğan döneminde yaşayanlar CHP nefretinin Erdoğan ile sınırlı olduğunu zannedebilir. Bu büyük bir yanılgı. Yarın iktidara CHP çizgisinden olmayan biri gelse CHP tabanı aynı öfke ve nefreti ona karşı da duyacak ve yaşayacaktır. Bu hâliyle CHP’yi nefreti içinde boğulan bir siyasî parti olarak vasıflandırmak ne kadar yanlış olur?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nefretinde-bogulan-parti-chp/">Nefretinde Boğulan Parti: CHP</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Öteki’ne Saygılı İnsan</title>
		<link>https://hurfikirler.com/otekine-saygili-insan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tayfun Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Nov 2022 10:49:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206412</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşamak zor iş. Ama fıtrata uygun yaşamak çok daha zor. Zaten kolay olanın da hayatta pek bir tadı yoktur hani. Önemli olan zorluklardan yılmamak, insanı insan yapan değerler noktasından bir daha geri dönemeyecek kadar uzaklaşmış olmamak ve devası olmayan şeyleri çok fazla tefekkür ve tezekkür etmemek… Bunlar nisbî birer reçete olabilir. İnsan özündeki iyi mayayı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/otekine-saygili-insan/">‘Öteki’ne Saygılı İnsan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşamak zor iş. Ama fıtrata uygun yaşamak çok daha zor. Zaten kolay olanın da hayatta pek bir tadı yoktur hani. Önemli olan zorluklardan yılmamak, insanı insan yapan değerler noktasından bir daha geri dönemeyecek kadar uzaklaşmış olmamak ve devası olmayan şeyleri çok fazla tefekkür ve tezekkür etmemek… Bunlar nisbî birer reçete olabilir. İnsan özündeki iyi mayayı kötü mayaya galebe çalmaya gayret gösterirse hayatını daha anlamlı ve sırat-ı müstakim üzere yaşamak konusunda çok önemli bir avantaj elde etmiş olacaktır.</p>
<p>Fıtrata uygun davranan kişi, herkesi kendi konumunda değerli görür ve onlara saygı duyar. Hz. Peygamber bir gün icabet ettiği bir davette salonun dolu olmasından dolayı kapının yanındaki boş bir yere oturur. Doğal olarak hazîrûn ona yer vermeye kalkışınca şöyle buyurur “Nereye oturursam oturayım ben Muhammed&#8217;im.&#8221; Ne mutlu <strong>değeri kendinden menkul olanlara</strong>! Dinini seven ve inancıyla bütünleşen kişi başkalarının övgüsünden, diğerlerinin yerilmesinden hicap duyar. Kendini üstün değil, sorumluluk yüklenmiş kişi olarak addeder. Kendi inanışını başkalarına toplumsal baskı, ya da kanun ile asla dayatmaz, belki ancak başkalarının da yüreğine ilham olması için dua eder. Din ve anane bunu emreder doğru! Ya sosyolojik ve siyasal düzlemde nasıl olmalıdır bu saygı?</p>
<p>Tocqueville “<em>Tüm koşullar eşitsiz olduğunda hiçbir eşitsizlik kimsenin gözüne batacak kadar büyük görünmez</em>” der. Biz yakın tarih boyunca insanımıza ‘koşulları eşit’ kılamadık. Hep birileri ‘eşitsizlik’ yaşadı. Eşitsizlik birinin diğerine hükmetmesini getirdi. Saygısızlık, baskı aldı başını gitti. Oysa biz imparatorluk bakiyesiyiz. Hoşgörü bizim nişanemiz olmalı. Dayatma, zorlama kimden gelirse gelsin (bu siyasal iktidardan gelebileceği gibi kültürel iktidardan da gelebilir) yanlıştır. İnsanın kendi doğrularını ifade etmesi ve hayatını buna göre yaşaması insanî bir haktır. Cebrî tutumlar ise vicdanî değildir. 21.yüzyılın bir gerçekliği olarak, yukarıda ‘hoşgörü’ olarak ifade edilen durumu ise artık ‘haklar’ temelli değerlendirmek gereklidir. Herkesin vatandaşlıktan ve insan olmaktan kaynaklanan doğal ve pozitif hakları vardır ve bunun aşındırılmaması gerekir.</p>
<p>Vatandaşın haklarını kim koruyacak? Devlet mi? Ya devletten gelirse bu eşitsizlik ve saygısızlık hali, ne olacak? Sivil toplumu güçlü kılmak bu noktada çok ama çok elzemdir. “<em>Devlet otoritesi altında var olan ancak devletten bağımsız olarak gönüllülük esasına dayanan örgütlü bir topluluk</em>” anlamında ‘sivil toplum’u kastetmekteyim kuşkusuz. Bu çeşitlilik, çok seslilik ve konsensus kültürü için önemli olduğu gibi devlete karşı bireyi müdafaa eden bir işlev de görür. Ancak unutmamak gerekir ki haklarımızı korurken ve başkalarının bize saygı göstermesini talep ederken başka hatalara da düşmemek lazımdır. “<em>Usulü zayi eden vusülden mahrum olurmuş</em>” sözünü çok severim, çok kullanırım. O kadar doğru ki… Ne yaparsak yapalım ne anlatırsak anlatalım tüm eylemlerimizde usulü muhafaza edip disiplinle riayet etmemiz lazım. Usule dikkat etmeksizin yapılan eylem doğru dahi olsa tesir celbetmez.</p>
<p>Herkesin herkese ve her şeye saygılı olduğu bir toplum ümidiyle…</p>
<p>“<em>Biz kimseye kin tutmayız</em></p>
<p><em>Ağyar dahi dosttur bize</em></p>
<p><em> </em><em>***</em></p>
<p><em>Düşmanımız kindir bizim</em></p>
<p><em>Biz kimseye kin tutmayız</em></p>
<p><em>Kamu alem birdir bize”<br />
</em>Yunus Emre</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/otekine-saygili-insan/">‘Öteki’ne Saygılı İnsan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The King: İktidarı Elinde Bulmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/the-king-iktidari-elinde-bulmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2022 09:47:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206391</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ölüme doğru sürünmek “Hissettiğin rüzgar İngiltere tarafından geliyor, İskoçya diğer tarafta&#8230;” Gün batımına doğru ölerek sürünmek, bir umudun ölüm anında bile yanında olabileceğini gösteriyor. Tüm yapabileceğin ölüme karşı kıpırdamak mı? Düşmandan nereye kadar kaçacaksın? Hayatı neden bırakmak istemiyorsun? Kaybedilmiş savaştan sonra ülkende nasıl karşılanacaksın? Bugüne kadar doğruyu yaptığından emin misin? O anda ayakta, kazananların arasında [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-king-iktidari-elinde-bulmak/">The King: İktidarı Elinde Bulmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ölüme doğru sürünmek </strong></p>
<p>“Hissettiğin rüzgar İngiltere tarafından geliyor, İskoçya diğer tarafta&#8230;” Gün batımına doğru ölerek sürünmek, bir umudun ölüm anında bile yanında olabileceğini gösteriyor. Tüm yapabileceğin ölüme karşı kıpırdamak mı? Düşmandan nereye kadar kaçacaksın? Hayatı neden bırakmak istemiyorsun? Kaybedilmiş savaştan sonra ülkende nasıl karşılanacaksın? Bugüne kadar doğruyu yaptığından emin misin? O anda ayakta, kazananların arasında kalsaydın yerde yatan kendine nasıl davranırdın? Bir savaşçı için gelen sonun savaşçı tarafından kabul edilmemesinin iradî yanı derinlikli gerçekten. Bir parça daha ilerleyip hayatta kalmak eğer değerli ise, savaş alanında ölmekte olan askerin İngiltere’ye doğru sürünmesinin de anlamı büyüktür. Destansı demek mümkün mü? Her zaman hatırlanabilir mi? Cesaret mi? Ölümü kabul etmemek mi? Ölümden daha büyük olduğunu göstermek mi? Gerçek bir savaşçının onur içinde ölümü mü? Çaresizliğin keskin yanı mı?</p>
<p><strong>İktidar sen onu istemesen de seni bulur</strong></p>
<p>Genç insanların sırtlarındaki yükler belki de normallerinden daha ağır hissedilir. Kral V. Henry de sırtına yüklenen sorumlulukları kaldırmak zorunda. Üstelik bunu beklemese bile&#8230; Hatta bunu tam olarak istemese bile&#8230; Fakat genç bir veliaht her zaman kendisini tahta çıkmaya hazır mı tutmalıdır? Ne ve nereye kadar hazırlanabilirsin? Henry için eğlence ve keyif ile geçirilen zamanlar onun için daha keyifli veya en azından o bize bunu yansıtıyor. Savaştan ve mücadeleden kaçamayacağını bildiği için verdiği bir tepki bu belki de. Saray politikalarının öldürücü yanlarından uzak durmak için de denebilir mi? Sarayın gelecek vaat eden kral adayı olmanın hissettirdiği yükleri üzerinden atmak için mi? Yoksa politikadan kaçamayacağın zamanlar için güç toplamak mı? Henry için krallık, her kral adayı kadar önemli olmalı aslında, zaten Henry bunu her haliyle anlatıyor. Sadece diğerlerinden biraz daha farklı. O geleneksel ve beklenen politikanın dışında kalmak istiyor ama politika bu izni ona vermiyor. Kral adayının iradesinin bile değiştirmeye yetmeyeceği durumlar.</p>
<p><strong>Kılıç savaşının ucundaki iktidar</strong></p>
<p>Boş bir cesaretle mi başlıyor savaş alanda kendisini göstermeye Henry? İlk birebir çarpışmasında kaybetseydi tarih onun için böyle yazabilirdi ama o bir kazanan. Kazanana yüklenen güç ve sorumluluk onu bulmak zorunda. O bunu üzerinde tutmak zorunda. İstemese de önüne gelenlerle mücadele etmek zorunda. İlk birebir çarpışmasının, taht adayı kardeşini savaş alanında silikleştirmesi&#8230; Belki bunu istemiyor ama bu durumda kalmak zorunda. Belki barışçıl bir gelecek bekliyor ama savaş alanı beklemiyor. Belki hayatta başka yaşantılar istiyor ama güç mücadelesi onu fiilen kral yapıyor. Savaş alanlarında üzerinize yüklenen bir kimlik. Güçlü ve kazanan tarafta olmanın verdiği iktidar. Henry için hayatın daha da zor hale geldiğinin işaretleri. Artık büyümek zorunda kalmanın getirdikleri. Kaçmak mümkün değil. Tanrı mı yükledi ona bunu? Yoksa o mu kendi kaderinin çizgisini belirledi. İlk çarpışmasında ölseydi kaderi onu belki de diğer dünyada bulacaktı. O ise artık gerçek ve bu dünyanın insanı olmak zorundaydı.</p>
<p><strong>Yüzleşmek zorunda kaldığın politika oyunları </strong></p>
<p>Gerçek düşman nerededir? Uzakta mı etrafında mı? Bunu nasıl bileceksin? Tecrüben bunun için yeterli mi? Bilmediklerin olduğunu nasıl bileceksin? Güvenliğin nereden başlar? Henry cevapları bilemiyor. Bu soruların karşısına geleceğinden bile bir haber. Genç, akıllı ama neredeyse yalnız. Bir tahtın yalnızlığı onu da buluyor. Bir tahtın gücü ve yükü onu olgunlaştırıyor, yıpratıyor ve büyütüyor. Büyümek zorunda. Ölmemek için büyümek zorunda. Doğruları bulmak için büyümek zorunda. Bir genci kandırmak ve etkisi altına almak isteyenleri siyasetinin gücü ise neredeyse tartışmasız. Etrafınızdaki devam eden politikanın sessiz savaşı belki savaş alanlarındakinden de sert. Hep sakinlikle ve akılla mücadele etmeniz gereken bir gerçeklik. İktidarın etrafındakilerinin kendi politikaları var. Elde etmek istedikleri var. Kullanmak istedikleri genç bir kral var. Kralın bilgisizliği var. Boş bir cesaretle düşmanı uzakta arayan bir kralın kaybettikleri var.</p>
<p><strong>Kimin savaşı?</strong></p>
<p>Herkes kendi savaşını veremeyebilir ama başkalarının savaşlarının piyonu olmuşsa bir kral, orada gerçek bir trajedi vardır. Savaş alanında kazanılan zafer görünürde sizin ama arka planda başkalarının ise, kandırıldığınızı anladığınız anın yoğunluğu insanı büyütmeye yetebilir. Henry de kandırılarak büyüyor. Kandırıldığını anlayarak büyüyor. Kılıcının keskinliğini karşıdaki düşmana değil yanındaki düşmana göstermesi gerektiğini öğreniyor. Belki de bunu çocuğa, eğer orası bir kraliyetse Kralın-Babanın öğretmesi gerekir ama, o kral kendi ölümlülüğünde narsist bir umursamazlık içindeyse, çocuk için tecrübe büyük bedeller ödeyerek elde edilebiliyor ancak. Henry bunu savaştan geriye kalan ölümlerin sert soğukluğunda öğreniyor. Kifayetsiz bir babalık, kral bile olsanız üzerinizde bir silik olabilir. Bunu farklılaştırmaya tahtın dahi gücü yetmeyebilir&#8230;</p>
<p><strong>Muzaffer bir kral kazanırken </strong></p>
<p>Bir kazanan olarak etrafınızdaki kutlamalar sizin için kandırıcı olabilir. Önünüzdeki politikanın yeni mücadelelerinin başlangıcı olabilir. Kazanan olmanın nerede başladığını ve bittiğini size anlatabilir. Bir kral bunların hepsini bilmek zorunda mıdır? Kutlamaların coşkusu ne zaman ve nerede tersine dönebilir? Tercihler ve seçimlerin gerekliliği bilinemez geleceğin politikalarının içine sizi çekebilir. Elinizdeki bir zaferle bunu kurgulamak eskisinden daha kolay olabilir. Büyüyen bir gencin ödediği bedel olan savaş kayıpları, vicdani bir yükü büyümenin anahtarı olarak ortaya çıkarabilir. Gençlik biter, taht daha da keskinleşir&#8230; En büyük unvan, en masum zamanların kaybedildiğinin bir göstergesidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-king-iktidari-elinde-bulmak/">The King: İktidarı Elinde Bulmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğan rejimi mi Kemalist rejim mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/erdogan-rejimi-mi-kemalist-rejim-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Oct 2022 08:27:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206382</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasî tartışmalarda zaman zaman hükümeti eleştirmek için ‘Erdoğan rejimi’ tabirinin kullanıldığı görülmekte. Bazı kişi ve çevreler Erdoğan zamanında demokrasinin rafa kaldırıldığını ve ülkede demokrasinin ‘tekrar kurulabilmesi’ için ‘Erdoğan rejimi’nin tasfiye edilmesi gerektiğini öne sürmekte… ‘Erdoğan rejimi’ tabiriyle kastedilen ‘Erdoğan idaresi’ ise, bunda bir mahzur yok. ABD örneğinde Clinton idaresi, Trump idaresi, Biden idaresi tabirleri kullanılmakta [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/erdogan-rejimi-mi-kemalist-rejim-mi/">Erdoğan rejimi mi Kemalist rejim mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasî tartışmalarda zaman zaman hükümeti eleştirmek için ‘Erdoğan rejimi’ tabirinin kullanıldığı görülmekte. Bazı kişi ve çevreler Erdoğan zamanında demokrasinin rafa kaldırıldığını ve ülkede demokrasinin ‘<strong>tekrar kurulabilmesi</strong>’ için ‘<strong>Erdoğan rejimi</strong>’nin tasfiye edilmesi gerektiğini öne sürmekte…</p>
<p>‘Erdoğan rejimi’ tabiriyle kastedilen ‘Erdoğan idaresi’ ise, bunda bir mahzur yok. ABD örneğinde Clinton idaresi, Trump idaresi, Biden idaresi tabirleri kullanılmakta ve bununla ABD rejimi değil siyasî liderlerin yönetim dönemi kastedilmekte. Bizde de -ABD’deki kadar yaygın olmamakla beraber- siyasî idarenin iktidarın başıyla isimlendirildiği olmakta; Özal idaresi, Demirel yönetimi gibi. <strong>Ancak, ‘Erdoğan rejimi’ ile kastedilen bu değil de tüm parametrelerini Erdoğan’ın belirlediği ve her bakımdan mutlak olarak onun kontrolü altındaki bir rejim ise, durum değişiyor..</strong>.</p>
<p>Kanaatim odur ki Türkiye’de karma bir rejim mevcut; rejimin demokrat tarafları yanında demokrasiye ters ve aykırı tarafları da var. Şüphesiz, bardağın dolu veya boş olduğunu düşünerek bu duruma sevinebilirsiniz de üzülebilirsiniz de. Bana göre, ülkede ana hatlarıyla işleyen bir demokrasi var, yani demokrasinin sıfırdan kurulması gerekmiyor. Nitekim muhalefetin ısrarla seçimi kazanacağını, böylece Erdoğan’ın demokratik rejimlerde çok istisnai bir ömre ulaşmış olan yirmi yıllık iktidarının sona ereceğini söylemesi ve azalsa da hâlâ erken seçim çağrısı yapması da bu gerçeği kabul ettiğini gösteriyor. Zira demokrasi iktidarın seçimle değiştirilebildiği rejimin adıdır. Bu yüzden, Türkiye’de gözetilmesi gereken siyasî hedef demokrasinin sıfırdan kurulması değil, mevcut rejimin demokratik unsurlarının geliştirilmesi, demokrasiye aykırı yönlerinin ortadan kaldırılması veya törpülenmesidir.</p>
<p><strong>Rejimimiz Erdoğancı olmaktan ziyade Kemalist</strong>. Rejimin ana parametrelerini Erdoğan belirlemedi. Hatta Erdoğan rejimin Kemalist karakterinde ancak çok kısmî ve ona yeni bir renk vermeye yetmeyecek değişiklikler yapabildi. Yirmi yıldır iş başında olan ve belli ölçüde anti Kemalist olarak bilinen bir hükümet döneminde dahi rejimin resmî ideolojisinin Kemalizm olmaya devam etmesi; devletin mutlak kontrolü altındaki mecburî eğitimin ideolojisinin Kemalizm olması; tüm millî törenlerin akıl dışı ve zaman zaman komik bir tavırla kişi kültüne dayandırılması; sosyal hayatın da Kemalizme göre düzenlenmesinin talep edilmesi vb. şeylere bakarak bunu anlayabiliriz. İktidar bu alanlarda demokratikleşmeye yönelik bir hamle yapmadı veya yapamadı. Sadece dindarlara yönelik hak ihlâllerini önemli ölçüde geriletmeyi ve dinî kültürle alâkalı bir-iki dersi orta öğretim müfredatına eklemeyi başarabildi. Bunlar da geri dönüşü olmayan uygulamalar değil; bir iktidar değişikliği durumunda tasfiye edilmeleri gayet muhtemel görünmekte.</p>
<p><strong>Erdoğan değil ana yorum ve uygulanışıyla Kemalizm Türkiye’de demokrasinin önündeki en önemli engeller arasında. Bunun ana sebebi demokrasinin Kemalizm gibi, mahallî de olsa, sert, yarı otoriter yarı totaliter bir ideoloji ile bağdaşmaması</strong>. Bu -yani antidemokratik bir ideolojinin egemen olmasının ‘cumhuriyet’lerin demokrasiye dönüşmesine engel olması- Ortadoğu’da sık sık görülen tipik bir durum. Coğrafyamızdaki Suriye, eski Irak gibi ülkelerde de karşımıza çıkmakta… Burada bir noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda var. Bunu söylerken insanların M. Kemal’i sevmesini ve anmasını hedef almıyorum. M. Kemal tarihimizin önemli bir figürü olarak, başka figürler gibi, elbette hatırlanacak ve anılacaktır. Ancak, M. Kemal’i sevmek ile tarihi onunla başlatıp onunla sona erdirmek, onun bize hayatımızı her yönüyle belirleyen ve mutlaka takip edilmesi gereken, tüm zamanları ve durumları kapsayan bir değerler sistemi, bir miras bıraktığına inanmak ve bu inancı kamu zoruyla ve araçlarıyla tüm topluma dayatmak birbirinden çok farklı şeyler. Benim itirazım ikincisine…</p>
<p>Bu arada demokrasi ile ideolojiler arasındaki ilişki de ilginç ve burada kısaca da olsa ele alınmayı hak eden bir konu… Demokrasi, sokaktaki insanlardan anlı şanlı akademisyenlere kadar hemen herkes tarafından yaygın şekilde inanıldığı gibi, tüm ideolojilerden bağımsız bir rejim değildir. <strong>Demokrasinin ‘resmî’ ideolojisi liberalizmdir</strong>. Bu yüzden <strong>demokrasinin tam ve doğru adı liberal demokrasidir</strong>. Demokrasilerde liberalizmin bir dayatmaya dönüşmemesinin sebebi, onun faşizm, nasyonal sosyalizm, ortodoks sosyalizm veya dinizm gibi sert bir ideoloji olmaması ve savunduğu ve talep ettiği değerlerin -ifade ve fikir hürriyeti, din hürriyeti, özel mülkiyet edinme özgürlüğü, işini seçme, kurma ve icra etme özgürlüğü gibi- muhtevasını onlara sahip olanların belirleyeceği ve dolayısıyla toplumsal çoğulluğa ve barışçıl ortak var oluşa izin veren çerçeve değerler teşkil etmesidir…</p>
<p>Türkiye’de Erdoğan’ın elbette rejim üzerinde bazı etkileri oldu. Hükümet sistemi değişikliği bunların sanırım en önemlisidir… Ancak bunlar da rejimin ana karakteristik özelliklerinde ciddî bir değişiklik meydana getirmedi<strong>. Dolayısıyla rejimin temel karakteristik özelliklerinin Erdoğan tarafından belirlendiği, ülkede bir Erdoğan rejimi bulunduğu iddiası çok abartılı. </strong></p>
<p><strong>Mevcut rejimimizi ‘Erdoğan rejimi’ değil ‘Kemalist rejim’ olarak adlandırmak bana çok daha doğru görünüyor</strong>.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benzer yazılar:<br />
<a href="https://hurfikirler.com/demokratiklesme-cabalari-ve-kemalizm-1/">Demokratikleşme Çabaları ve Kemalizm 1, Tayfun Gümüş</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/12-eylul-militarizm-kemalizm-sosyalizm/">12 Eylül, Militarizm, Kemalizm, Sosyalizm, Sadi Yumuşak</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kemalizmlerin-catismasi/">Kemalizmlerin çatışması, Cemal Fedayi</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/erdogan-rejimi-mi-kemalist-rejim-mi/">Erdoğan rejimi mi Kemalist rejim mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa, Sivil Toplum ve Bazı Değişiklik Önerileri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-sivil-toplum-ve-bazi-degisiklik-onerileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Oct 2022 14:52:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206377</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasinin temel bileşenlerinden biri de hiç şüphesiz ki sivil toplum aktörleridir. Sivil toplum kuruluşları, sivil inisiyatif, platform ve aktivistlerin her birinden oluşan genel kapsamlı ifade edilişiyle sivil toplum aktörleri; demokrasilerde, toplumdaki her bir ferdin gönüllü olarak toplumsal, çevresel, siyasal, ekonomik vb. meselelere ilgili olmasını ve bu alanlarda ortaya çıkabilecek olası sorunların çözümünde aktif rol almak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-sivil-toplum-ve-bazi-degisiklik-onerileri/">Anayasa, Sivil Toplum ve Bazı Değişiklik Önerileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Demokrasinin temel bileşenlerinden biri de hiç şüphesiz ki sivil toplum aktörleridir. Sivil toplum kuruluşları, sivil inisiyatif, platform ve aktivistlerin her birinden oluşan genel kapsamlı ifade edilişiyle sivil toplum aktörleri; demokrasilerde, toplumdaki her bir ferdin gönüllü olarak toplumsal, çevresel, siyasal, ekonomik vb. meselelere ilgili olmasını ve bu alanlarda ortaya çıkabilecek olası sorunların çözümünde aktif rol almak suretiyle çözüm ortağı olmalarına imkân sağlar. Sivil toplum aktörleri, ülkemizde de olduğu gibi, güçlü demokrasinin mütemmim cüzüdür.</p>
<p>Ülkemizde 1921, 1924, 1961 ve son olarak da 1982 Anayasalarında sivil toplum aktörleri ve faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler getirilmiştir. Mevzubahis anayasaların ve özellikle 1982 Anayasasının yasa koyucunun da iradesi doğrultusunda özgürlükçülükten çok sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir tavır benimsediği açıkça ortadadır.  Ancak belirtmek gerekir ki 61 Anayasasının 10 yıl kadar değişikliğe uğramayan dernek kurma hakkını düzenleyen 29. maddesi halen yürürlükteki anayasadan dahi daha açık ve demokratik bir bakış açısına sahiptir. İlgili maddenin 1971 yılında değişikliğe uğramamış hali şu şekildedir:</p>
<p><em>“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, ancak kamu düzenini veya genel ahlâkı korumak için kanunla sınırlanabilir.”</em> (61 Anayasası 29. madde, özgün hali)</p>
<p>61 Anayasasının 29. maddesi 1971 yılında değişikliğe uğrayarak yürürlükteki anayasanın ilgili maddesine benzer bir değişime uğramıştır. Ancak burada 61 Anayasasının 19. maddesinin 29. maddedeki demokratik bakış açısına zarar verdiğini, suistimale açık bir madde olduğunu da ifade etmek gerekir. İlgili maddenin son bölümü şu şekildedir:</p>
<p><em>“Kimse, Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtanlar kanuna göre cezalandırılır; demekler, yetkili mahkemece ve siyasî partiler, Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır”</em></p>
<p>Görüldüğü üzere, ilgili madde oldukça yoruma açık, keyfiliğe elverişli şekilde ve kısıtlayıcı bir biçimde kaleme alınmıştır.</p>
<p>Ülkemizin demokratikleşme sürecinde (son yıllardaki gerilemelere rağmen) ciddi ilerlemeler kaydettiği son 20 yılda ise sivil toplum aktörleri ve faaliyetlerine yönelik daha demokratik hamleler gerçekleştirilmişse de bu hamleler yeterli değildir ve mevzuat boyutunun oldukça sorunlu yönleri bulunmaktadır.  Mevzuata ilişkin ilerleyen süreçlerde incelemelerimiz olacaktır. Ancak bu yazıda yürürlükteki anayasanın sivil toplumu düzenleyen maddelerinde değiştirilmesi gereken temel hususlarına değinmek istiyorum:</p>
<p>Sivil topluma ilişkin düzenleme Anayasanın 33. maddesinde yer almaktadır. Anayasa 33. madde şu şekildedir:</p>
<p><em>“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.</em></p>
<p><em>Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.</em></p>
<p><em>Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarını</em><em>n hu</em><em>̈rriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.</em></p>
<p><em>Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.</em></p>
<p><em>Dernekler, kanunun ö</em><em>ngo</em><em>̈rdüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.</em></p>
<p><em> </em><em>Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ö</em><em>lc</em><em>̧üde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir.</em></p>
<p><em>Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.”</em></p>
<p>Bu madde, AİHS 11. madde ile uyum gösterse de tam anlamıyla demokratik standartları karşılayamamaktadır.  AİHS 11. madde şu şekildedir:</p>
<p>AİHS 11. Madde</p>
<p><em>“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.</em></p>
<ol start="2">
<li><em> Bu hakların kullanılması, yasayla ö</em><em>ngo</em><em>̈rülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılması</em><em>na mes</em><em>̧ru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.&#8221;</em></li>
</ol>
<p>AİHS 11. madde özellikle içtihatlarla şekillenmekte ve pek çok husus tartışılmakta, yaklaşımların demokratik, özgürlükçü, yasallık-meşruluk-ölçülülük gibi ilkelerle uyum göstermesi gerektiği belirtilmektedir.</p>
<p>Ülkemizde de sivil toplum aktörleri ve faaliyetleriyle ilgili konularda demokratikleşme hamlelerinin cesurca sürdürülmesi ve özgürlükçü bir anlayış ile meseleye yaklaşılması beklentisi tüm kesimlerce ifade edilmektedir. Bu nedenle yeni ve sivil bir anayasa yapılmalı, bu Yeni Anayasada sivil toplum aktörleri ile ilgili kapsam genişletilmeli, ilgili madde mevzuattaki karmaşık prosedürün önüne geçecek şekilde ele alınmalı özellikle sivil toplum örgütlerinin fonlanması hususunda daha şeffaf, yapıcı ve kolaycı bir anlayışın önü açılmalıdır. Sadece ulusal çapta değil uluslararası arenada da güçlü sivil toplum aktörlerimizin varlığı için; sivil toplum aktörlerinin kuruluş aşamalarını daha kolay tamamlayabilmelerine yönelik adımlar atılmalı ve sivil toplum aktörlerinin ilgili mevzuatlarla, dernek-vakıf-sendika gibi bilindik sınırlara hapsedilmeyip daha kapsamlı bir şekilde ele alınması sağlanmalıdır.</p>
<p>Bu kapsamda;</p>
<p>-Öncelikle ülkemizde yeni Anayasa daha ilerici bir biçimde ele alınarak, sivil toplum; dernek, vakıf ve sendikadan ibaret düşünülmemeli daha geniş bir biçimde ifade edilmelidir. Örneğin Polonya Anayasasında sivil toplum hususu şu şekilde ele alınmıştır:</p>
<p><em>“Madde 12- Polonya Cumhuriyeti sendikalar, ç</em><em>iftc</em><em>̧i meslek kuruluşları, dernekler, yurttaş hareketleri, diğ</em><em>er go</em><em>̈nü</em><em>llu</em><em>̈ kuruluşlar ve vakıfların kuruluşu ve işleyişi için gerekli özgürlüğü </em><em>sag</em><em>̆lar.”</em></p>
<p>Benzer şekilde Yeni Anayasada sivil toplum için ‘sivil toplum aktörleri’ ifadesi kullanılabilir.</p>
<p>-Anayasa’nın 33. maddesi daha kısa ve öz bir hale büründürülüp daha demokratik bir kalemle ele alınmalı, idareye mahkeme kararı olmaksızın sivil toplum faaliyetlerini engelleme yetkisi, verilmemelidir.  Bu noktada örneğin Alman Anayasasının ilgili maddesi şu şekildedir:</p>
<p><em>“Madde 9 [Birleşme </em><em>ö</em><em>zgürlüğü; toplu iş s</em><em>ö</em><em>zleşmesi]</em></p>
<p><em> </em><em>Bütün Almanlar dernek kurma hakkına sahiptir. Amaç ve etkinlikleri ceza yasalarına aykırı olan, Anayasa düzenine veya halkların anlaşması düşüncesine karşı y</em><em>ö</em><em>nelen dernekler yasaktır.</em></p>
<p><em>Çalışma koşullarını ve ekonomik koşulları korumak ve geliştirmek i</em><em>ç</em><em>in sendika kurma hakkı herkes ve bütün meslekler i</em><em>ç</em><em>in g</em><em>ü</em><em>vence alt</em><em>ı</em><em>ndad</em><em>ır. Bu hakkı sınırlamayı veya ona engel olmayı amaç edinen anlaşmalar batıldır ve bunlara y</em><em>ö</em><em>nelik </em><em>ö</em><em>nlem ve işlemler hukuka aykırıdır. 12a, 35f. 2 ve 3, 87 a f. 4 ve 91. maddelere g</em><em>ö</em><em>re al</em><em>ınan </em><em>ö</em><em>nlemler, </em><em>ç</em><em>alışma koşullarını ve ekonomik koşulları korumak ve geliştirmek i</em><em>ç</em><em>in 1. cümle anlamındaki sendikalar tarafından sürdürü</em><em>len is</em><em>̧ mücadelelerine y</em><em>ö</em><em>nelik olamaz.”</em></p>
<p>Görüldüğü üzere oldukça kısa ve öz olarak dernek kurma hakkı tanımlanmıştır.</p>
<p>-Anayasada yer alan ve derneklerin faaliyetten men edilmesini düzenleyen kısım daha dar bir biçimde ele alınarak yalnızca Türk Ceza Kanununa aykırılık halleri için düzenlenmelidir.</p>
<p>-Anayasamızdaki asker ve memurlar için yer verilen dernek üyeliği kısıtlaması kaldırılmalıdır. (Her ne kadar AİHM, Cheltenham/İngiltere davasında askerler için getirilen sendika üyeliği yasağının, İngiliz yasalarında düzenlediği ve yasallık ilkesini karşıladığı gerekçesi ile AİHS’ye aykırı bulmamışsa da Grande Oriente d’Italia di Palazzo Giustiniani/İtalya davasında ise, başvurucunun Mason Locasından ayrılması yönünde baskı uygulanamayacağını belirtmiştir. Kanaatimizce böyle bir yasağa imkan veren anayasal düzenleme ya tamamen kaldırılmalı ya da daha dar yorumlanacak şekilde düzenlenmelidir.)</p>
<p>-Anayasamızda sivil toplum aktörlerine üye olmama özgürlüğü de garanti altına alınmalıdır. Böylece, AİHM kriterlerine göre de bağımsız sayılamayacak sivil toplum aktörlerine, örneğin meslek kuruluşlarına üye olma zorunluluğunun önüne geçilebilir.</p>
<p>Av. Haldun BARIŞ</p>
<p>NOT: <em>Konuya ilişkin ‘Sivil Toplum ve Anayasa’ temalı ayrıntılı bir rapor Dr. Mehmet ÇATLI ve tarafımca Sivil Toplum Merkez Üssü bünyesinde kaleme alınmış olup yayına hazırlıkları devam etmektedir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benzer yazılar</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasalarin-ruhu-baslangic-metinleri/">Anayasaların Ruhu: Başlangıç Metinleri</a>, Haldun Barış</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-sivil-toplum-ve-bazi-degisiklik-onerileri/">Anayasa, Sivil Toplum ve Bazı Değişiklik Önerileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Mutluluk Siyaseti Üzerine Birkaç Düşünce</title>
		<link>https://hurfikirler.com/modern-mutluluk-siyaseti-uzerine-birkac-dusunce/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2022 11:15:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206373</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern zamanlarda devletin bireyin yaşamının hemen her noktasına karışması neredeyse normalleşmiş durumda. Önemli siyasal problemlerden biri de işte bu noktada başlıyor. Mutluluğun geniş tanımları içerisinde kendisine belirlediği kesin cevaplarla devlet, mutluluk üzerinde bir çeşit hakimiyet kurarak varlığını devam ettiriyor. Tamamıyla bireysel, öznel ve özgür olması gereken bir duygu-his devlet kurguları içinde zedeleniyor ve bir çeşit [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/modern-mutluluk-siyaseti-uzerine-birkac-dusunce/">Modern Mutluluk Siyaseti Üzerine Birkaç Düşünce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern zamanlarda devletin bireyin yaşamının hemen her noktasına karışması neredeyse normalleşmiş durumda. Önemli siyasal problemlerden biri de işte bu noktada başlıyor. Mutluluğun geniş tanımları içerisinde kendisine belirlediği kesin cevaplarla devlet, mutluluk üzerinde bir çeşit hakimiyet kurarak varlığını devam ettiriyor. Tamamıyla bireysel, öznel ve özgür olması gereken bir duygu-his devlet kurguları içinde zedeleniyor ve bir çeşit kontrol aracı haline geliyor. Devlet ve devletçi olduğunu doğrudan gösteren siyasal kesimler kontrol mekanizmasını kendi çıkarları için kullanmaktan da bir rahatsızlık duymuyorlar. Devlet tekeline alınan mutluluk modernin içinde bireyi objektif bir tanım içinde mutsuz hale getiriyor. Modern kontrol altındaki mutluluk özünden farklı bir kavram ve duyguya dönüşüyor.</p>
<p>Mutluluklarımız üzerindeki devlet kontrolü ve tekeli, özgür olmak isteyen biri için çok ciddi derecede korkutucu. İdeal mutluluğa insanlığı ulaştırmak isteyen siyaset, bireyi araçsallaştırıyor. Birey çarkın bir parçası oluyor. Bireyin bireyselliği içinde yaşayamayacağı objektif mutluluğu, devlet elinde, özellikle otoriter-totaliter siyaset içinde ortadan kaldırılıyor. Kamusal içerisinde bir “public paradise: kamusal cennet” devletin militanlaşmış uygulayıcıları tarafından uygulanmaya çabalanıyor. Bireye adeta, nefes alacak alan bile bırakılmak istenmiyor. Bireyin varlığının nedeni olabilecek mutluluk ideali, ancak ve ancak devlet otoritesinin hakimiyetinde dejenere edilmiş bir şekilde yaşanma şeklini alıyor. “Ben” ve “benlik” içinde hissedilemeyen mutluluk, siyasal dayatmaların amacı haline geliyor.</p>
<p>Özellikle pozitif özgürlük içerisinde, mutluluğun ne olduğunu belirleyen devlet ve devletleşme eğilimindeki siyasal gruplar, bireyin ne-nasıl yaşaması ve hissetmesi gerektiğini belirleyerek gerçek objektif bireysel mutluluğu adeta yok ediyorlar. Bireyin varoluşuna yapılan çok büyük bir saldırıdır, aslında bu. Çok sert siyasal hamlelerdir. Güler yüzlü sosyalizm gibi, devlet ve devletleşme eğilimindeki gruplar bu davranışlarını ise yeri geldiğinde yumuşak bir güç ile dahi yapıyorlar.</p>
<p>Estetik üzerinden gidelim. Güzellik üzerinden mutluluk duymak isteyen birey için durum hayli zor. Devlet kültür-sanat-mimari gibi alanları doğrudan kontrol ediyor. Hatta yer yer bireyin özgürlüklerini büyük oranda zedeleyecek şekilde davranıyor. Sanat Sosyalist-Marksist siyasette sıkça görüldüğü gibi, insanları cennete götürecek siyasetin propaganda amacı haline geliyor. Kültür politikaları estetiği kontrol edip belirledikçe, bireyin bireysel objektif mutluluğu zedeleniyor veya tamamen ortadan kaldırılıyor. Üstelik bu estetik Sovyetik binalarda kendisini gösterdiği şekliyle aslında son derece “çirkin” bir hal alıyor. Çirkin bir “mutluluğu” duymaya zorlanıyor bireyler.</p>
<p>Modernizm ile olan ilişki de burada önemli. Modernde sistematik bir şekilde “ilericiliğin” anahtarını elinde tutanlar tarafından mutluluk adeta mekanize ediliyor. Belirleniyor, tanımlanıyor ve belirli formülasyonlar üzerinden herkese uygulanıyor. Teknolojik fayda ve kolaylık olarak kalması gereken doğayı kontrol etme çabası, bireyin doğasını formatlamak anlamına dahi geliyor. Gerçek üzerinde tekel kuran modern yaklaşımlarla mutluluk, formüle ediliyor ve adeta çoğaltılarak bireyin zihnine yerleştiriliyor. Bunu aynı zamanda “bilim” ve “ilerleme” ile haklılaştırıp rasyonalize ediyor. Bilimin en büyük doğruluk ve gerçeklik olarak yorumlanması da mutluluğu artık bireysel bir duygu ve haz olmaktan çıkarıyor. Bilimsel içerikleri doğrultusunda gerçek “keşfediliyor” ve bireye yer yer dijitalize-mekanize bir sistem içinde “modern mutluluk” olarak uygulanıyor. Bilimselin mutlaklığından ve hakimiyetinden şüphe edecek değiliz ya! Bilimin içerikleri üzerinde tekel kuranlar mutluğu da tekellerine alıyorlar. Tek olan aklın yolu, gerçeği tekilleştirip suni bir mutluluk yaratma çabasını da gösteriyor.</p>
<p>Siyasal modernizmin tanımlarından bir tanesi devletin-siyasetin merkezileşmesidir. Bu olağanüstü bir gücün devlet eline alınması manasını taşıyor. Bu güç kötüye kullanıldıkça,  modernizmin siyaseti mekanize işleyişinin kesinliğinde adeta zarar verici oluyor. Birbirleri için hayatlarını feda etmeye zorlanan insanları düşününün. Başkalarının aydınlık geleceği için hayatını kaybetmesi-feda etmesi-yaşamaması istenen bireyi düşünün. Aydınlık geleceğin siyaseti yeri geldiğinde bireyin ölümünden “mutluluk” duymasını dahi kurguluyor. Hayatını feda et ve en büyük erdemi yaşa! Sonsuza kadar yaşatılması istenen devlet için bireyin feda edilmesini düşünün. O devlet ve onun topraklarında gelecekte yaşanacak cennet mutluluklarını düşünün&#8230; Sen gerekirse yok ol ve bunun mutluluğunu yaşa&#8230; “Vatan için canını feda etmenin şanını ve şerefini yaşa!&#8230;” “En büyük mertebeye devleti ve milleti için canlarını verenler çıkacaklardır&#8230;” Yani iyi olan budur ve bu iyi mutluluk kaynağıdır.</p>
<p>Bu çarpık mutluluk tanımlarından post-modernizm ile kurtuluruz demek de istemiyorum. Belki de çıkışın “büyük kavramların” bireyi sistematize eden zorlamalarından çıkmakta görüyorum. İşte sen de liberalsin bir sistem içinde siyaseti doğru buluyorsun diyebilirsiniz fakat, liberalizmin en büyük özelliği kapalı devre olmamasıdır. O esnektir ve farklılaşmaya açıktır. Büyük ideallerin mutlak doğrulukları peşinde sürüklemez bireyi. Birey kendi ideallerinin -elbette başkalarına zarar vermeyen idealler- mutluluklarını yaşamakta özgürdür. Mutluluk da “ben”in içindedir diğer insanlarla olan ilişkisi de. Diğer insanlar ile olan ilişkisinin sonuçları olacak mutluluğu yine kendi içinde yaşamak da serbesttir. Hümanizmin varlığının kısıtlayıcılığı değil, varlığın içinde kendi olmanın sonsuzluğu&#8230; Ben “kendi mutluluğumu” burada buluyorum.</p>
<p>“Gelecekte” mutluluğu bulmanın ve yaşamanın nasıl olacağını merak ediyorum. “Geçmişin” içinde de bunun yanıtlarını bulabileceğimi varsayıyorum ve bundan “mutluluk” duyuyorum.</p>
<p>Modern mutluluk siyasetinin düşünceleri içinde bireysel öznel mutluluğun bulunabileceğini de olasılıklar arasına alıyorum ve bunun yanında mutluluk siyaseti yapanlara özellikle şunu belirtmeden yapamıyorum: “Lütfen mutluluğumdan elinizi çekin.”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/modern-mutluluk-siyaseti-uzerine-birkac-dusunce/">Modern Mutluluk Siyaseti Üzerine Birkaç Düşünce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adnan Menderes ve Yeni Model Yargılanacaksınız Tehdidi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/adnan-menderes-ve-yeni-model-yargilanacaksiniz-tehdidi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2022 11:50:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206337</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adnan Menderes’in idamı üzerinden geçen zamana ve bu olayın siyasette aldığı yere baktığımızda, ona karşı yapılanlardan hemen herkesin rahatsızlık duyduğunu zannedebiliriz. Ancak bu tam olarak doğru değil. Türkiye’de hâlâ ciddi oranda idamlardan memnun olan bir kesim var gibi duruyor ve bu fikirlerinden daha da vazgeçeceğe benzemiyorlar. Doğru buldukları siyasetin onları buna yönlendiriyor olduğunu söyleyebiliriz ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/adnan-menderes-ve-yeni-model-yargilanacaksiniz-tehdidi/">Adnan Menderes ve Yeni Model Yargılanacaksınız Tehdidi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adnan Menderes’in idamı üzerinden geçen zamana ve bu olayın siyasette aldığı yere baktığımızda, ona karşı yapılanlardan hemen herkesin rahatsızlık duyduğunu zannedebiliriz. Ancak bu tam olarak doğru değil. Türkiye’de hâlâ ciddi oranda idamlardan memnun olan bir kesim var gibi duruyor ve bu fikirlerinden daha da vazgeçeceğe benzemiyorlar. Doğru buldukları siyasetin onları buna yönlendiriyor olduğunu söyleyebiliriz ve bu siyasetlerinin olumlu yönde bir değişimi içermeyeceğini de belirtebiliriz. Ciddi anlamda kendilerine uygun buldukları “devrimci” siyasetin içeriklerinden rahatsız olmaktan da çok uzaklar. Hatta zaman zaman devrimlerin üstü kapalı “sonuçları” olacağından dahi bahsediyorlar ki bu son derece problemli ve rahatsız edici bir söylemdir.</p>
<p>Siyasal iktidarın seçimler ile belirlenmesi en sağlıklı yöntemlerden. Beğenmediğiniz bir iktidara karşı gelişecek siyasetleri seçimler-tercihler üzerinden iktidara getirme şansına sahipsiniz. Bu yöntemi tercih etmeyenler ve diğerlerini onların rızası olmadan yönetmeyi kendilerine hak görenler seçim siyasetini adeta küçümsüyorlar. Tüm devrimci siyasetlerinin yanında, siyasal iktidarın belirli zaman aralıklarında seçim süreçleri ile belirlenmesi gerektiğinden rahatsız olduklarını gösterir şekilde beğenmedikleri iktidara doğrudan tehditlerde bulunuyorlar. Bunun en net göstergesi günümüz siyasal iktidarına da çeşitli muhaliflerden yöneltilen “yargılanacaksınız” tehdidi. Bu söylemin rahatsız edici olmasının yanında Türkiye’de olağanüstü olumsuz sonuçlar doğurduğunu daha önce gördük.</p>
<p>Beğenmediğiniz siyasal iktidarı “seçimler” ile göndermek açık bir seçenek olarak dururken “yargı” tehdidinde bulunmak sizi epeyce meşru siyasetin dışına iter. 27 Mayıs ve onun kurgu mahkemelerinden memnun olanlar yeni tip mahkemelerinin de kurgularını oluşturmaktan geri durmuyorlar. “Eleştirilerinde” kullandıkları “yargılanacaksınız” kelimesi aslında Menderes’e ne olduysa size de o olacak tehdididir. Bu tavırlarına Türkiye’de aldıkları siyasal karşılık da onları bu yöne doğru ciddi şekilde sevk ediyor olabilir. Fakat en önemli noktalardan biri olarak yukarıda belirttiğim gibi burada ben “devrimci” siyaseti görüyorum. Devrimci siyasetin içinde doğal olarak bir muhalefet veya farklı siyasetlere izin verilmediğinden, karşıt olanın “yok edilmesi” de kendisine bu kesimin siyasetlerinde yer buluyor.</p>
<p>“Yargılama” siyasetinin oynadığı bu rol, bu kesimin ellerindeki “hukuk” tehdidine neden bu kadar çok önem verdiklerini gösteriyor. Bir bakıma da oy verenlerden hiçbir zaman istediklerini alamayacaklarına inandıklarından da bu yolu tercih ediyorlar. Hatta oy verenlerin yeterli “siyasal bilince” asla kavuşamayacağını da iddia ediyorlar. Eğer onlar asla bu bilince kavuşamayacaksa biz onları istediğimiz gibi ve her yöntemle yönetebiliriz düşüncesini sürekli gündemlerinde tutuyorlar. “Bilimsel” görüşlerini de argümanlarına eklediklerinde ortaya çıkardıkları tablonun rahatsız ediciliği kendisini kolaylıkla gösteriyor. Bu bilimsellikleri içinde “hukuku” da ancak kendilerinin bilebileceğini nasıl iddia ettiklerini de gösteriyorlar.</p>
<p>Özellikle günümüzde AKP’ye karşı geliştirdikleri “yargılanacaksınız” tehdidinde kendilerini mutlak olarak doğrunun referans noktası olarak gördüklerini de söyleyebiliriz. Bu bir çeşit kesin-mutlak inanca işaret ediyor. Evet bir siyaset “yanlış” olabilir ama buna verilecek karşılık Menderes hatırlatmaları içinde “hukuki yargılama” değildir. Yanlış siyasetin “yargılanacağı” en doğru yer seçimlerdir. Üstelik “halk” için hareket ettiğini söyleyen bu kesimin halkın seçim kararlarına bu kadar uzak durması ise yine ciddi bir probleme işaret etmektedir.</p>
<p>AKP’ye burada düşen en önemli görev ise yargılama tehditlerine yine yargılama siyaseti ile cevap vermemektir. Yargılama tehditlerine karşı verilecek en iyi cevap ve en uygun yöntem siyaset alanının özgürlüklerini olabildiğince geniş tutmaktır. Özgür siyasette siyasal değişimin en önemli aracı seçimler ise “hâkimlerin” keyfi kararları ve kurgu mahkemeleri kendisine yer bulamaz. Bu kurgu mahkemelere ve mahkeme tehditlerine özgürlük alanlarının genişlemesi en doğru yanıtlardan birini verir. Seçimlerin periyodik, devamlı olarak gerçekleşmesi ve olağan süreçlerde işlemesi de kurgu mahkemeleri adeta paralize eder.</p>
<p>Umarım yakında zamanda “yargılanacaksınız” siyasetlerinin kurgu mahkemeleri tehdidi ortadan kalkar ki ben böyle bir gelişmenin kısa vadede gelebileceğini düşünmüyorum. Bu noktadan bakıldığında meşru iktidar-lar- ile bu kesim arasındaki mücadeleler daha süreceğe benziyor. Bir zihniyetin ortadan kalkması zaten kısa vadede pek mümkün olmayabilir ancak bu mümkün değil diye fikirsel olarak “yargılanacaksınız” siyasetine karşı koymamak da olmaz. Umarım gün sonunda, gerçekleşen periyodik seçimler kurgu mahkemelerin siyasetlerinden daha meşru olmaya devam eder. Onlar bize Adnan Menderes’in idam fotoğraflarını gösterdikçe, biz onlara zamanında yapılan “özgür” seçimlerin güzelliklerini göstermeye devam edelim. Doğrunun bir parçası da budur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/adnan-menderes-ve-yeni-model-yargilanacaksiniz-tehdidi/">Adnan Menderes ve Yeni Model Yargılanacaksınız Tehdidi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
