<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>15 Temmuz Darbe Girişimi arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dosya/15-temmuz-darbe-girisimi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dosya/15-temmuz-darbe-girisimi/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 Jul 2025 15:53:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>15 Temmuz&#8217;un Ekonomik Bedeli</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuzun-ekonomik-bedeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jul 2025 15:53:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208256</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz’un bir çoğumuz için farklı bir anlamı var. O geceyi unutmayanlardanım. Unutamam. Kimimiz dua ederken, kimimiz siper olurken, kimimiz son mesajını yazarken karşılamıştık o karanlık 15 Temmuz gecesini. O gece Türkiye, sıradan bir darbe teşebbüsünden fazlasıyla yüzleşti: Bir milletin iradesine doğrudan kasteden, devleti çökerterek ülkeyi yabancı güçlerin vesayetine açmayı hedefleyen hain bir kalkışmaydı bu. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzun-ekonomik-bedeli/">15 Temmuz&#8217;un Ekonomik Bedeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">15 Temmuz’un bir çoğumuz için farklı bir anlamı var. O geceyi unutmayanlardanım. Unutamam. Kimimiz dua ederken, kimimiz siper olurken, kimimiz son mesajını yazarken karşılamıştık o karanlık 15 Temmuz gecesini. O gece Türkiye, sıradan bir darbe teşebbüsünden fazlasıyla yüzleşti: Bir milletin iradesine doğrudan kasteden, devleti çökerterek ülkeyi yabancı güçlerin vesayetine açmayı hedefleyen hain bir kalkışmaydı bu. Ama o gece aynı zamanda bu milletin bağrından çıkan isimsiz kahramanların direniş destanıydı. Ellerinde silah yoktu o insanların. Ama yüreklerinde bir ordu vardı. Tankın altına yatan genç, Boğaz Köprüsü’nde şehit düşen mühendis, helikopterlerin sesine doğru koşan imam, darbeye &#8220;hayır&#8221; diyen işçisiyle, çiftçisiyle, öğrencisiyle tüm Türkiye bir oldu. Devletin iradesine sahip çıkmak, sadece bir anayasal görev değil, aynı zamanda insanlık onurunun bir haykırışıydı. Tarihin hiçbir döneminde, bu kadar geniş bir halk kitlesi böylesine çıplak elle bir askeri kalkışmaya karşı durmamıştı. Bu direniş, bir milletin hafızasına altın harflerle yazıldı. Ama kahramanlık kadar, bu ihanetin bize neye mal olduğunu da unutmamak zorundayız.</p>
<p><strong>Milyarlarca Doların Uçtu</strong></p>
<p>15 Temmuz’un hemen ardından Türkiye ekonomisi adeta frene bastı. 2016’nın Temmuz ve Ağustos aylarında sadece yabancı sermaye çıkışı 7 milyar doları aştı. Borsa İstanbul %15’e yakın değer kaybetti. Türk Lirası sadece birkaç gün içinde %5&#8217;e yakın değer yitirdi. Risk primi olan CDS (Credit Default Swap) oranlarımız hızla yükseldi. Türkiye bir anda “yüksek riskli ülke” kategorisine alındı. Turizm sektörü 2016&#8217;nın ikinci yarısında neredeyse durma noktasına geldi. Oteller iptallerle doldu, havayolları yolcu kaybetti. Yabancı yatırımcılar, “Türkiye güvenli mi?” sorusunu sormaya başladı. Uluslararası derecelendirme kuruluşları, birkaç hafta içinde Türkiye’nin kredi notunu düşürdü. O dönemde sadece fonlama maliyetlerinin yükselmesi, özel sektöre yaklaşık 8-10 milyar dolar ek yük getirdi. Kamuda ise güvenlik ve iç istihbarat harcamaları katlandı. Savunma sanayii yatırımları hızla artırıldı ama bu durum birçok sosyal ve ekonomik projenin ötelenmesine yol açtı. Kalkınma odaklı programlar ikinci plana itildi; çünkü ülke artık bir beka mücadelesi veriyordu. Bir ülkenin en büyük ekonomik sermayesi “güvendir”. 15 Temmuz, o güveni sarsan en büyük kırılmaydı. İçeride darbe, dışarıda küresel medya üzerinden sürdürülen Türkiye karşıtı algı operasyonları, yatırım ortamının önünü kesti. 2017 yılına girerken Türkiye’nin büyüme tahminleri %4’lerden %2’lere çekildi. Yüz binlerce insanın işini kaybettiği, binlerce şirketin iflas ettiği sessiz bir kriz yaşandı. Üstelik sadece ekonomik değil, kurumsal sermayemiz de darbe aldı. Orduya, yargıya, bürokrasiye olan güven yıllar içinde tekrar inşa edilmeye çalışıldı. Bu süreçte kamu yönetimi hızla yeniden yapılandırıldı ama bu da kısa vadede yönetim kapasitesini zorladı. İhaleler ertelendi, projeler aksadı, yatırım ortamı durağanlaştı.</p>
<p><strong>Unutursak Tekrarlar</strong></p>
<p>15 Temmuz bir yönüyle millet olmanın tanımıydı. Siyasi görüşü ne olursa olsun, milyonlarca insan “bu bayrak inmez, bu ezan susmaz” diyerek sokaklara çıktı. Ama bu kahramanlık destanı, bize pahalıya da mal oldu. Ekonomik kaybımız sadece milyar dolarlarla ölçülemez; zaman, güven ve fırsat maliyetini de unutmamak gerek. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, bu hain teşebbüsün bize gösterdiği şey açık: Demokrasinin sigortası, sadece anayasa maddeleri değil; halkın iradesine sahip çıkma kararlılığıdır. Ama bu iradenin ekonomik bir karşılığı olduğunu da unutmayalım. Güvenlik, özgürlük ve hukuk bir ülkenin sadece siyasal değil, aynı zamanda ekonomik omurgasıdır. Bugün hâlâ 15 Temmuz’un yıldönümlerinde anma törenleri yapıyoruz. Ne güzel. Ama yetmez. O günün sadece tanklarına değil, ekonomimize vurulan zincirlerine de bakmalıyız. Hem kahramanlığı yaşatmalı hem de kayıplarımızdan ders çıkarmalıyız. Çünkü bir daha yaşanmasın diye, sadece anmak değil, anlamak, anlamak gerekir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzun-ekonomik-bedeli/">15 Temmuz&#8217;un Ekonomik Bedeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz’un Siyasî Kültürümüz Üzerindeki Etkileri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuzun-siyasi-kulturumuz-uzerindeki-etkileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Apr 2025 12:51:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208114</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye siyasî literatürde bir askerî müdahaleler ve darbeler ülkesi olarak biliniyor. Bu bakımdan Pakistan ve Tayland gibi uzak doğu ülkeleri, Arjantin ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri ve son iki-üç yılda sekiz darbenin yapıldığı, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerin bulunduğu, Batı Afrika’nın darbe kuşağı olarak adlandırılan bölgesindeki ülkeler ile karşılaştırılabilir ve kıyaslanabilir. Çok sayıda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzun-siyasi-kulturumuz-uzerindeki-etkileri/">15 Temmuz’un Siyasî Kültürümüz Üzerindeki Etkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye siyasî literatürde bir askerî müdahaleler ve darbeler ülkesi olarak biliniyor. Bu bakımdan Pakistan ve Tayland gibi uzak doğu ülkeleri, Arjantin ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri ve son iki-üç yılda sekiz darbenin yapıldığı, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerin bulunduğu, Batı Afrika’nın darbe kuşağı olarak adlandırılan bölgesindeki ülkeler ile karşılaştırılabilir ve kıyaslanabilir.</p>
<p>Çok sayıda askerî müdahalelere ve darbelere, darbe girişimlerine maruz kalmasına rağmen, Türkiye’de, ilginç bir şekilde, en azından yakın zamanlara kadar, darbelerin sebepleri ve sonuçları üzerinde, demokrasiyi merkeze alan, ciddiye alınmayı hak edecek çalışmalar pek ortaya çıkmadı. Darbelere daha ziyade darbeciler perspektifinden bakan ve darbelerden bir şekilde siyasileri sorumlu tutan çalışmalar daha yaygın ve baskındı. Üstelik özellikle resmi makamlar ve resmi eğitim sistemi nazarında dikkate alınan ve takdir edilenler de bu tür çalışmalardı. Bugün durum yavaş yavaş da olsa değişiyor.</p>
<p>Bu yazıda önce genel olarak darbelerin muhtemel sebepleri üzerinde durulacak. Daha sonra darbelerin önlenmesinde siyasi kültürün rolünden ve etkisinden bahsedilecek. Ardından 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesinin Türkiye’deki ana seçmen gruplarının siyasi kültüründe meydana getirmesi muhtemel değişiklikler ele alınacak. Yazı küçük bir sonuç bölümüyle sona erecek.</p>
<p><strong>Darbeler ve Sebepleri</strong></p>
<p>Darbelerin çeşitli sebepleri olduğu söylenebilir. Araştırmacılar ideolojik pozisyonlarına bağlı olarak darbeleri açıklamaya çalışabilir. İlginç bir şekilde bu açıklamalar birbirinden taban tabana farklı olabilir. Darbelerden darbecileri değil darbeden zarar görenleri sorumlu tutanlar bile olabilir. Bu çerçevedeki yaklaşımlar darbeleri siyasetçilerin ve siyasî iktidarların yetersizlikleriyle ilişkilendirebilir, siyasetçileri darbeleri önleyecek tedbirleri almamakla itham edebilir. Bu tür yaklaşımlar bir anlamda hırsızı değil ev sahibini hırsızlıktan sorumlu tutan bakışa benzer. Kimi yaklaşımlar ise darbelerin sebeplerini iktidarın da içinde bulunduğu ve bir parçası olduğu sosyolojik eğilimlere ve toplumsal ortama bağlayabilir. Bu ikinci yaklaşım, elbette abartıya kaçarak ve meseleleri belirsizliğe gömerek sosyolojinin derin ve içinden çıkılmaz labirentlerine atmamak şartıyla, ilkinden daha doğru bir yaklaşımdır. Netice itibariyle her toplumsal olayın mutlaka toplumsal hayatta temelleri ve yansımaları vardır. Ancak, bu yaklaşımın darbeleri izah etmekten ziyade karanlığa gömmesi ihtimali de yabana atılamaz.</p>
<p>Bu ikinci yaklaşım grubu içinde yer alan bir bakışla darbelerin ana sebeplerinin siyasî kültürde yattığı söylenebilir. Bir ülkede egemen olan siyasî kültür darbeleri gerekli ve yararlı gören kuvvetli ve baskın bir damara sahipse o ülkede darbe olma ihtimali hayli kuvvetlidir. Yahut, tersinden bakıldığında, bir ülkenin siyasî kültürü darbeleri kınamayı ve darbecileri dışlamayı öne çıkarıyorsa o ülkede darbe olma ihtimali çok daha zayıftır. Bu denilen şeye kanıt olarak ABD, İngiltere gibi ülkelerde darbe tehlikesinin çok az olmasına karşılık Tayland, Pakistan ve Nijer gibi ülkelerde darbe yapma isteğinin açık ve baskın olmasını gösterebiliriz. Nitekim, mesela son elli yıla baktığımızda ilk gruba giren ülkelerde askeri darbeler ve müdahalelerin nereyse hiç olmadığı buna karşılık ikinci grup ülkelerde ortalama her on yılda bir darbe yapıldığı ortaya çıkıyor.</p>
<p>Kuşku yok ki, askerî darbe siyasete askerî müdahalelerin en son ve en uç noktasıdır. Darbe dışı yollarla askerlerin siyasilere müdahaleleri de söz konusudur. Böyle bakıldığında bazı ülkelerde neredeyse askerlerin tüm üst seviye olanlarının en kötü tiplemeyle bürokratik politikacı diyebileceğimiz bir çizgide yer aldığı ve siyasileri devamlı baskı altında tuttuğu görülmektedir. Bu kimseler boğazlarına kadar siyasete batmalarına ve siyasi hayatta ve kararlarda etkili olmalarına rağmen siyasetçiler gibi göz önünde değillerdir, hiçbir sorumluluk üstlenmezler ve siyasetçiler gibi başarısızlıklardan ve sorunlardan dolayı hesaba çekilmezler.</p>
<p>Türkiye bunun tipik bir örneği olarak görülebilir. Türkiye’de darbelerden bahsediyoruz ama bu askerlerin sadece darbe zamanlarında ve darbe aracılığıyla siyasete karıştığı anlamına gelmiyor.  Askerler bir şekilde siyasetin içinde devamlı ve daimî olarak yer alır ama öte taraftan siyasetçilerin karşılaştığı ve yüzleştiği sorumluluklardan uzak kalır. Hatta askerî müdahalelerden ve darbelerden de sorumlu tutulmaz. Her halükârda fatura politikacılara ve politik aktörlere kesilir.</p>
<p>Askeri müdahalelerin ve darbelerin çeşitli nedenlerle vuku bulduğu öne sürülebilir. Ancak, özünde, her şeyden evvel geleni ve en önemlisi, askerî müdahalelerin ve darbelerin bir siyasî kültür meselesi olarak tezahür etmesidir. Siyasi kültürde baskın ve yaygın olan unsurlar ve görüşler arasında askerî müdahaleleri ve darbeleri kınayan ve manen mahkûm eden unsurlar yoksa, tam tersine darbeleri ve darbecileri yücelten unsurlar varsa, darbeler kaçınılmaz olur. Darbe yapmak kolaylaşır. Darbelere müdahil ve darbelerin bir parçası olmak daha çekici hale gelir.</p>
<p>Kuşkusuz bu bizi askerî müdahale ve darbelerle askerî kuvvetler arasında bir organik ilişki olduğu noktasına taşır. Çünkü darbelerin ana faili askerlerdir. Başka bir deyişle ordusu olan her ülkede teorik olarak bir darbe olması ihtimali vardır. Bir ülkede demokrasi ne kadar gelişmiş ve kurumsallaşmış olursa olsun darbe tehlikesi teorik olarak mevcuttur. İstikrarlı ve kuvvetli demokrasiler olarak görülen İngiltere ve ABD gibi ülkelerde de durum budur. Daha yakın örneklere bakmak gerekirse Fransa ve Almanya gibi ülkelerde de. Bunun çeşitli sebeplerinden bahsedilebilir.</p>
<p>Bir sebep askeriyenin silah tekeli ve en üst seviyede silahlanmış olmasıdır. ABD örneğinde olduğu gibi silahlanma serbestisi olsa bile, sivil halkın veya silahlanmış sivil grupların askerler ölçüsünde silahlanması imkânsızdır. Tabanca, tüfek temin edebilirsiniz ama top, tank, füze, helikopter ve uçak edinemezsiniz. Buna hem maddi gücünüz yetmez hem de muhtemelen izin verilmez. Keza, ordular çapında silah kullanma konusunda uzmanlaşmış insanlar da istihdam edemezsiniz.</p>
<p>İlk sebeple bağlantılı bir diğer sebep ordunun silahlanmasının halk nazarında meşru ve gerekli görülmesidir. Yine ABD örneğinde olduğu gibi sivil vatandaşların silah edinmesinin serbest olmasına yapılan itirazlar vardır. Ancak bu itirazları yapanların çok büyük bir bölümü Amerikan ordusunun boğazına kadar silahlanmasını sorgulamaz ve bunu itiraz konusu yapmaz. Bu silahları gerekli ve lüzumu halinde kullanılmalarını meşru görür.</p>
<p>Silahlandırılmış memurlar olan askerler, silahlanma imtiyazını bir süre sonra bir hak olarak görmeye ve silahların gücüyle kendi gücünü birbirine karıştırmaya başlar. Bu hususu bir benzetmeyle daha iyi açıklayabiliriz. Yüksek motor gücüne sahip otomobil kullanan genç sürücüler bir süre sonra arabanın gücünü kendi gücü zannetmeye başlar. Otomobil kullanırken davranışları buna paralel olarak değişiklikler gösterir. Saldırganlaşır. Zıtlaşır. Başkalarıyla sürat yarışına girmeye can atar. Silahlandırılmış memurlar da bir süre sonra silahların gücünü kendi gücü olarak görmeye ve yorumlamaya başlar. Bu bir bakıma mesleğin getirdiği bir özelliktir ve dünyanın hemen her yerindeki askerler için geçerlidir. Bu bakımdan ülkeler ve askerler arasında fazla fark yoktur. Poliste de benzer duygu ve düşüncelerin ortaya çıkması mümkün hatta muhtemeldir. Ama polisin daha az silahlanmış olması, silahlarının ateş gücünün azlığı, silah kullanımın devamlı gözetim altında ve kurallara bağlanmış olması ve polislerin devamlı silahsız sivillerle sivil hayat içinde muhatap olması askerlerinki kadar yoğun duygular ve düşünceler geliştirmesini engeller.</p>
<p>Silahlandırılmış üst seviye bürokratlarda ülkenin sadede dış düşmanlara değil “iç düşmanlara” karşı da korunmasının şart olduğu inancı kolaylıkla gelişir. Askerlerde kendilerinin ülkenin dış düşmana karşı olduğu gibi iç düşmana karşı da koruyucusu olduğu veya olması gerektiği fikri doğar. Bu kimseler kendilerini ülkenin gerçek sahibi, ülkeleri için en büyük fedakarlıkları yapmakta olan, ülkenin hemen hemen tüm problemleri hakkında işe yarayan, işe yaramak bir yana, mutlaka takip edilmesi gereken çözüm önerileri olan kişiler olarak görmeye başlar. Sivilleri, özellikle politikacıları, işe yaramaz, gaflet ve hatta hıyanet içinde insanlar takımı olarak görmeye başlar. Siyasetçileri ayıplar, kınar, alaya alır, şiddetle eleştirir. Demokratik süreçleri de çoğu vakit zaman kaybı olarak görür.</p>
<p>Bu duygu, Türkiye gibi yarı-otoriter, yarı totaliter bir resmî ideolojinin bulunduğu ülkelerde daha da pekişir. Silahlandırılmış devlet memurları kendilerine bu resmî ideolojinin koruyucusu ve kollayıcısı görevini de verir. Liberal demokrasinin standartlarını değil bu anti-demokratik ideolojinin veya “ideolojimsinin” söylediklerini veya onun adına yaygın biçimde söylenenleri esas alır. Sivillerin bu konuda yeterince hassas ve dikkatli olmadığı fikri neredeyse tüm askerler arasında standart görüş haline gelir. Askerler her yerde ve her seviyede fiili veya potansiyel tehlikeler görmeye, teşhis etmeye başlar.</p>
<p>İşte bu sebeplerden dolayı ordusu olan her ülkede darbe tehlikesi, az veya çok, ama mutlaka vardır.</p>
<p>Darbe tehlikesini önlemenin ilk ve en pratik yolu, alternatif bir silahlı güç ortaya çıkarmaktır. Bu elbette çeşitli zorlukların da ortaya çıkmasına sebep olur. Kanlı iç çatışmaların doğması ve sivil hayatın neredeyse tamamen tasfiye olması tehlikesini yaratır. Bu yüzden bu yol demokrasilerde uygulamada nadiren karşımıza çıkar. Bir diğer yol, elbette ayrı bir askeri güç oluşturmak yerine başka bir resmî silahlı güç olan polisi askerlere karşı kullanmak olabilir. Bu biraz daha makul ve medeni bir yoldur. Ancak, silah dengesizliği yüzünden bu da darbeleri önlemede her zaman istenen başarıyı getirmeyebilir. Polislerin askerler karşısında psikolojik ezikliği ve orduyu yücelten kültür de polisin darbeleri önlemesini zorlaştırabilir. Bu yüzden, demokrasilerde daha çok kullanılan bir yol, orduların merkezileşmesine izin vermemek ve en üst kademe olarak kesinlikle sivillere bağlanmalarını temin etmektir. Tüm istikrarlı demokrasilerde bu böyledir. Ancak, bütün bu yollar ve tedbirler darbe yapmayı kesin veya kesine yakın biçimde önlemeye yetmeyebilir.</p>
<p>Bundan dolayı, darbe tehlikesinin mutlak ve kesin bir çözümü yoktur. Başka bir deyişle, darbe ihtimali çok azaltılabilir ancak asla sıfırlanamaz. İstikrarsız, gelişememiş, kurumsallaşamamış demokrasilerde daha çok, istikrarlı, gelişmiş ve kurumsallaşmış demokrasilerde daha az olmak üzere tüm demokrasilerde darbe tehlikesi daima vardır. Her zaman da böyle olacaktır.</p>
<p><strong>Darbeler ve Siyasî Kültür</strong></p>
<p>Durum buysa, istikrarlı demokrasilerde darbe olmamasını nasıl açıklayabiliriz? Gerçekten, Giriş kısmında belirtilen darbekolik ülkeler yanında on yıllardır darbelerden uzak kalmış ülkeler de var. Buralarda darbe yapmak çok zor. Dolayısıyla, darbelerin olduğu ülkeler ile olmadığı ülkeler arasında gözlemlenebilir, tespit edilebilir farklar olmalı. Sanırım bu soruya verilecek cevabın en önemli parçası siyasal kültürle alakalıdır. Bazı ülkelerin siyasal kültürü darbeyi zorlaştırırken diğer bazı ülkelerdin siyasal kültürü darbeyi teşvik edebilir ve darbeleri kolaylaştırabilir.</p>
<p>O zaman siyasal kültür meselesiyle daha yakından ilgilenmemiz gerekir. Bu çerçevede ilk dile getirilecek soru siyasal kültürün ne olduğudur. Siyasal kültür toplumda insanların siyasi değerlerle, sembollerle, aktörlerle ve vakalarla ilgili görüş ve inançlarını ve siyasal meselelere genel yaklaşımlarını kapsar. Siyasal kültür elbette genel kültürün bir parçasıdır. Genel kültürden etkilenir ve genel kültürü etkiler. Genel kültürün bir alt parçası olarak siyasal kültür de aynı genel kültür gibi devamlı bir hareket, daimî bir oluşum ve dönüşüm içindedir. Özellikle büyük ve yankı yapan olaylar bu kültürün oluşumunda ve değişiminde etkili olur. Ancak, genel kültürdeki gibi siyasal kültürdeki bu değişimin yeknesak olmadığını ve yavaş yavaş gerçekleştiğini hatırdan çıkarmamak lazım.</p>
<p>Demokratik bir ülkede demokrasiyi önemseyen ve siyasi hayatın akışında demokratik kuralları ve tarzları takip eden bir kültürün gelişmesi veya gelişiyor olması beklenir. Buna göre, meşru iktidarlar demokratik, yarışmacı, eşit ve adil seçimlerle işbaşına gelir ve görevden uzaklaştırılır. Demokratik seçimler, yani insanların periyodik olarak sanığa gitmesi ve tercih ettiği ekibin iktidara gelmesi için oy kullanması iktidar kavgasının ana ve olağan alanıdır. Demokrasilerde iktidarların gelip gitmesinin standart yolu budur. Tartışılmakta olan bir ifade ile söylersek, yukarda belirtilen niteliklere sahip sandık bir ülkede demokrasi olduğunun en büyük göstergesidir. Sandık aynı zamanda demokrasinin garantisidir. Sandık olduğu sürece iktidarlardan kurtulma imkânı vardır. Kuşkusuz sandık eşittir demokrasi formülü eksiktir. Demokrasinin başka kurumları ve kuralları da vardır. Sandığın varlığı demokrasinin olduğuna dair ilk bakışta müspet kanaat edinmemizi sağlar. Başka bir deyişle, sandık tek başına demokrasinin kesin olarak var ve işliyor olduğunun göstergesi değildir ama sandığın olmaması demokrasinin olmadığının kesin göstergesi ve tartışılmaz kanıtıdır.</p>
<p>Şimdi demokratik bir ülkede söz ve hak sahibi otorite olmak ile silah sahibi olmak arasındaki ilişkiye bakabiliriz. Demokratik bir ülkede otorite sahibi olmak silah sahibi olmakla bağlantılı değildir. Askerî meseleler dâhil, her alanda en üst otorite sivildir. Askerler dış ve gerekirse iç güvenlik meselelerinde görüş belirtebilir, ama karar alma yetkisi sivil siyasetçilerdedir. Sivil amirleriyle uzlaşamayan asker ya sivil otoritenin dediğine uymak ya da istifa etmek, emekliliğini istemek, görevden ayrılmak zorundadır.</p>
<p>Bu çerçevede askerler günlük hayatın işleyişine ilişkin tartışmalara pek katılmazlar. Katılmamaları gerekir. Keza askerlerin ifade özgürlüğü de diğer işleri yapan insanlara göre daha kısıtlıdır. Mesleğe giren kişi bunu peşinen kabul etmiş sayılır. Bunun nedeni askerin elinde silah tutuyor olmasıdır. Silah sahibi olmaları askerler ile siviller arasındaki dengeyi bozar. Eşitliği ortadan kaldırır. Bu yüzden, askerlerin konuşmaktan ziyade susması esastır. Aynı şekilde, askerlerin özen göstermesi ve koruması gereken değereler resmî ideolojinin değerleri değil liberal demokrasinin değer ve kurumlarıdır. Askerler de bu çerçevede düşünmek ve özellikle bu sınırlar içinde kalmak zorundadır.</p>
<p>Kendilerine emanet edilmiş silahlarla iktidara gelmeye çalışan askerler sağlam demokrasilerde ayıplanır, kınanır ve dışlanır. Hatta alay konusu yapılır. Gerekiyorsa istifa etmeleri sağlanır. Ceza teşkil eden fiilleri varsa cezalandırılır. Bu yüzden, silahlandırılmış memurlar iktidar sahibi olma hayalleri kursalar bile bunu kendilerine nasıl ve hangi amaçlar için kullanılabileceği belli olarak teslim edilmiş, kelimenin tam anlamıyla emanet verilmiş silahları tehdit unsuru olarak veya filen kullanarak yapmaya çalışamazlar.</p>
<p>Askerlere emanet edilmiş silahları askerlerin kendi paralarıyla temin etmedikleri, silahların toplum tarafından onlara verilmiş olduğu hatırdan çıkartılmamalı. Başka bir deyişle, askerler, mesela mafyadan farklı olarak, silahlanmış değil silahlandırılmış insan gruplarıdır. Mafya kendi kendisine silahlanır ve bu silahları kriminal faaliyetler için kullanır. Askerlerin ellerindeki silahlar ise onlar tarafından alınmamış, toplum tarafından temin edilerek onlara emanet edilmiştir. Bu silahların vatan savunmasında ve ihtiyaç halinde sivil otoritenin emriyle ve onların gözetim ve denetiminde kriminal faaliyetlere ve kriminallere karşı kullanılması mümkündür. Silahların bu amaçlar dışında kullanılması, hele hele politikacılara çevrilmesi, açık bir suçtur.</p>
<p>İşte bu hususların zihinlerde kök saldığı, olağanlaştığı, sıradanlaştığı bir siyasal kültürün olduğu yerde darbe tehlikesi önemli ölçüde azalır, minimuma iner. Bu tür bir siyasal kültür ABD, İngiltere gibi ülkelerde darbelerin ve darbecilerin önündeki ana engelleyici faktördür. Yoksa, buralarda da orduyu darbe yapmaya teşvik eden bir kültür olsa, darbeler ortaya çıkabilir.</p>
<p><strong>15 Temmuz’un Türkiye’de Siyasî Kültüre etkileri</strong></p>
<p>Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen askerî darbe teşebbüsünün püskürtülmesi hiç kuşku yok ki siyasal kültürümüzün demokratikleşme istikametinde gelişmesine büyük katkıda bulundu. O günden bu yana yapılanlar ve yaşananlar Türkiye’de demokratik siyasi kültürü geliştirdi. Askerî eğitimde, askerî atamalarda, kuvvet komutanlarının ve Genel Kurmay Başkanı’nın (GKB) belirlenmesinde inisiyatif sivillere geçti. Askerî yargı kaldırıldı. Böylece askerlerin bir anlamda ayrı bir hukuk düzenine tabi olmasının önüne geçildi. Cumhurbaşkanının ordunun başkomutanı olduğu fikrinin iyice yoğunlaşması da bu gelişmeler arasında sayılabilir. Eskiden sadece GKB’nın değil, kuvvet komutanlarının hatta ordu komutanlarının, bazen garnizon komutanlarının kim olduğunun hemen herkes tarafından bilinmesi gerekirdi ve beklenirdi. Ama, şimdi, insanların çoğu bu isimleri bilmez. Mesela ben GKB’nın ve kuvvet komutanlarının kimler olduğunu bilmiyorum ve eskiden olduğu gibi bunu merak da etmiyorum. Çünkü bu insanların teknik işlerden sorumlu görevliler olduğunu ve hayatıma tesir edecek kararlar almalarının veya bu tür kararlarda pay sahibi olmalarının ya hiç söz konusu olmadığını veya çok zayıf bir ihtimal olduğunu biliyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-208116 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/04/15-tem-300x165.jpg" alt="" width="300" height="165" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/04/15-tem-300x165.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/04/15-tem-768x422.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/04/15-tem-150x83.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/04/15-tem-696x383.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/04/15-tem.jpg 1000w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>15 Temmuz’da darbe teşebbüsünün püskürtülmesinin siyasî kültürümüze nasıl etkide bulunduğunu başka türlü de açıklamaya çalışabiliriz. Daha önceki bir yazımda bunu o zaman TBMM’de bulunan partiler olarak AK Parti, CHP, MHP ve HDP üzerinden yapmıştım. Burada bu analizi ana siyasî toplum kesimleri üzerinden yapmakta fayda görüyorum. Bunun ana sebebi Türkiye’de CHP dışında partilerin pek kurumsallaşamamasıdır. Partiler hızla yenilenmekte ama seçmen kitlelerindeki değişme çok daha yavaş olmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de ana siyasî blokların dört başlık altında toplanmasının gerçeğe olukça yakın olduğunu sanıyorum.</p>
<ol>
<li>Dindar muhafazakârlar</li>
<li>Kemalistler</li>
<li>Türk milliyetçileri</li>
<li>Kürt milliyetçileri.</li>
</ol>
<p>Bu elbette sadece bir bakış. Ülke seçmenlerinin bu gruplara ayırılması bu grupların kesin ve mutlak sınırlarla birbirinden ayrıldığını ve gruplamanın tüketici olduğunu göstermez. Grupların zaman zaman örtüşmesi ve geçişken olması mümkündür. Gruplandırmanın ana amacı daha ziyade analiz kolaylığı sağlamaktır. Başka bir deyişle bu gruplar üzerinden yapılacak analizlerin gerçeğe daha fazla yaklaşmamızı sağlayacağı umulmaktadır.</p>
<p>Dindar muhafazakârlar genellikle merkez sağda yer alır ve merkez sağ partilere destek verir. Bu çizginin şimdiye kadarki demokratik aktörleri olarak Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve AK Parti sayılabilir. Dindar muhafazakârlar şimdiye kadarki darbelerin ana mağduru olmuş kitlelerdir; çünkü darbeler daha çok DP, AP gibi bu kitlelerin desteklediği siyasî aktörlere karşı yapıldı. Menderes’in düzmece mahkemelerde uydurma suçlarla yargılanması, idama mahkûm edilmesi ve nihayet infaz edilmesi bu kitlelerde bir tür travmaya yol açtı. Demirel yönetimleri mütemadiyen askeri müdahalelere ve nihayet 1980’de açık bir askerî darbeye maruz kaldı. 15 Temmuz’da da bir merkez sağ parti olarak AK Parti iktidarı hedefteydi. Darbe teşebbüsü çeşitli faktörlerin de tesiriyle bu kitlelerde birikmiş olan darbelere ve darbecilere karşı öfkenin alenî tepkiye dönüşmesine ve darbeye karşı yaygın bir direnişin ortaya çıkmasına yol açtı. Darbe teşebbüsüne asıl karşı koyan toplum kesimleri bunlardı.</p>
<p>Bu direniş ve direniş sonucunda darbe teşebbüsünün püskürtülmesi be kesimde yaygın ve baskın olan darbelere karşı öğrenilmiş çaresizliğin ortadan kalkması sonucunu verdi. Öğrenilmiş çaresizlik darbelere karşı bir şey yapılamayacağının veya ne yapılırsa yapılsın sonucun değişmeyeceğinin insanların zihnine kazınmasıdır. Darbelere karşı öğrenilmiş çaresizlik, siz ne yaparsanız yapın, darbelerin olacağı ve darbelerin önlenemeyeceği kanaatidir. Bu kanaat insanları çaresiz bir şekilde darbelere razı olmaya iter. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu öğrenilmiş, aslında biraz da öğretilmiş çaresizliğin bozulması anlamına geldi.</p>
<p>15 Temmuz direnişi tarihte emsal teşkil edecek bir direniştir. Silahsız halkın silahlı resmî çetelere üstün gelmesinin, meşruiyetin gayri meşruluğu yenmesinin hikayesidir. Bu yönüyle Türkiye’de darbe yapmayı önemli ölçüde güçleştirmiştir. Dindar muhafazakâr, merkez sağ kitleler muhtemelen bundan sonra ortaya çıkabilecek benzer darbe teşebbüslerine karşı direnmeye daha istekli ve kararlı olacaktır. Bu yönüyle bu gelişme siyasî kültürümüzün demokratikleşmesine büyük katkıda bulunmuştur.</p>
<p>Kemalist kesim darbe teşebbüsü karşısında tam anlamıyla bir çıkmazda kaldı. Darbelerin kendi inançlarındaki subaylar tarafından ve kendileri hesabına yapılmasına alışık olan Kemalistler darbe teşebbüsü karşısında nasıl bir tutum takınmaları gerektiği konusunda mütereddit davrandı. Çünkü darbe sevmedikleri, hatta ölesiye nefret ettikleri ve her ne pahasına olursa olsun kurtulmak istedikleri bir merkez sağ iktidara karşı yapılmaktaydı. Olağan şartlar altında darbecilere hararetle destek vermeleri beklenirdi. Nitekim darbeciler de bunu bildikleri ve bekledikleri için komuta kademelerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını vermişti. Bunun Mustafa Kemal’le ilgili çağrışımlar yapmasın, daha önce M. Kemal adına yapılan ve meşrulaştırılan darbeleri hatırlatmasını ve darbeye otomatik bir meşruiyet ve bir toplumsal destek tabanı sağlamasını umut etmişlerdi. Uygulama aynı zamanda bir istihbarat örgütü olarak ve muhtemelen çeşitli istihbarat örgütleriyle yakın iş birliği içinde çalışan failin kendisini saklamasına da hizmet edebilecekti. Ancak, darbenin en azından merkezinin klasik anlamda Kemalist olmadığının kısa sürede anlaşılması onları suskunluğa itti, zira darbe yapmanın daha ziyade kendilerine, kendi çizgilerinden subaylara yani kendi adamlarına mahsus olduğunu sanıyorlardı.</p>
<p>Bu durum l Kemalist çizginin bir anlamda bir imtiyazını ortadan kaldırdı. Önceden darbelerin kendi adlarına ve hesaplarına yapıldığını düşünür ve her türlü askerî müdahaleye ve darbelere adeta gözü kapalı destek verirlerdi. Şimdi yeni bir problemle karşı karşıyalar. Bir darbe hakkında bir tutum takınmadan önce darbenin kimler tarafından yapıldığını öğrenmeleri gerekiyor. Bunun için darbecilerin ideolojik kimliğine bakmak icap eder. Artık eskiden olduğu gibi tüm askerlerin zaten Kemalist olduğunu gözü kapalı kabul edemezler. Bu da darbelere destek vermeye hazır kitlelerin tereddüde düşmesi anlamına gelir. Bu sayede darbeler her zaman kendilerine destek vermeye hazır bir tabandan önemli ölçüde mahrum kalır. Bu gelişme de elbette demokratik siyasi kültürün gelişmesine katkıda bulundu. Dolaysıyla darbecilerin ve darbelerin işini zorlaştırır. Bunun da demokratik siyasi kültürün oluşması yolunda bir adım olarak görebiliriz.</p>
<p>Türk milliyetçilerini iki ana gruba ayırabiliriz. Daha dindar olanlar ve daha seküler olanlar. Daha dindar olanlar merkez sağa, daha seküler olanlar ise Kemalist çizgiye yakın sayılabilir. Bu iki kesim darbe teşebbüsü karşısında birbirinden farklı tavırlar gösterdi.</p>
<p>Dindar Türk milliyetçileri aşağı yukarı dindar muhafazakârlarınkine benzer bir tavır alarak darbeye fiilen, alanda karşı çıktılar. Bu kesim de darbelerden eskiden beridir rahatsızdı ve siyasetin olağan kanallarının ve kurallarının işlemesini darbelere tercih etmekteydi. Bu anlayış darbeye karşı gösterdikleri tavra yansıdı. Darbecilere karşı sokaklara çıkan ve darbecilere silahsız olarak direnen insanlar arasında yer aldılar. Direnişin başarılı olması bu insanların demokrasiye olan inançlarının ve kendilerine duydukları güvenin kuvvetlenmesine yol açtı.</p>
<p>Seküler Türk milliyetçileri hemen hemen Kemalistlerinkine benzer tepkiler gösterdi ve tavırlar aldı. Darbecilere ve darbeye en azından sessiz ve bir ölçüde dolaylı bir destek verdi. Bunda da ana etken sanırım Erdoğan nefretiydi. Bu kesimler de Kemalistler gibi Erdoğan’dan nefret ediyor ve her ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırılmasını istiyordu. Siyasî ajandalarının ilk maddesi Erdoğan’dan kurtulmaktı. Diğer maddelerinin gündeme gelmesi de bu ilk şarta bağlıydı. Darbe teşebbüsünün başarısız olmasını üzüntüye karşıladılar. Dolayısıyla, bu kesimin siyasal kültüründe ciddiye almaya değer bir demokratikleşme olduğunu söylemek zor görünüyor.</p>
<p>Kürt milliyetçilerini de aynen Türk milliyetçileri gibi iki gruba ayırmak mümkün: Dindarlar ve sekülerler. Dindarlar büyük ölçüde dindar muhafazakârlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaştılar ve onlarla birlikte hareket etiler. Onlar da meydanlara koştular, askerî kışlaların önünde toplanarak askerlerin hareket etmesini engellediler. Seküler olanlar ise, özellikle liderlik kademelerinde olanlar başta olmak üzere, darbe teşebbüsüne karşı büyük ölçüde sessiz kaldı. Ancak, tabanları büyük ölçüde dindar Kürtlere yakın durdu. Bunun da ana sebebi Kürt meselinde Erdoğan’ın performansına bakıştı. Seküler Kürtler Erdoğan’dan kurtulmayı Kürt hareketinin önemli bir ihtiyacı olarak görürken dindar Kürtler Erdoğan’ın Kürt meselinde attığı adımları takdir etmekte ve beğenmekteydi. Bu yüzden, en azından darbelere kaşı tavır bakımından bu kesimin siyasal kültüründe bir demokratikleşme olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>15 Temmuz darbe teşebbüsünün püskürtülmesi hem halk hem de darbeciler tarafından beklenmeyen bir durumdu. Bunda elbette çeşitli faktörler etkili oldu. Seçtikleri insanların darbeye direndiğini gören milyonlarca insan sokaklara, meydanlara, kışlalara aktı ve darbeye karşı hem de silahsız olarak direndi. Halk tarafından darbecilere bir anlamda darbe yapıldı. Bu elbette aynı zamanda darbeciliğe karşı bir darbe yapılması anlamına da gelmekteydi.</p>
<p>Bu gelişme Türkiye’de egemen siyasî kültürün demokratikleşme yönünde hareket etmesine sebep oldu. Bugün siyasî kültürümüzdeki darbe karşıtı unsurlar 15 Temmuz öncesindekine göre daha güçlü. Buna dayanarak, 15 Temmuz Şanlı Direnişi’nin Türkiye’de darbe tehlikesini önemli ölçüde azaltmış olduğu söylenebilir. Bu, kuşkusuz, yazıda da izah edildiği üzere, darbe tehlikesinin tamamen ve ebediyen ortada kalktığı anlamına gelmiyor. Zira, silahlandırılmış memurların olduğu her yerde ve her zaman darbe tehlikesi vardır. Ancak, Türkiye’de darbe yapmak 15 Temmuz öncesindekine göre çok zorlaştı.  Darbeyi önleme başarısını göstermiş siyasi kadroların ve halkın bulunması darbecilerin işini iyice zorlaştırdı. Bundan sonra darbe yapmaya teşebbüs edecekler bir değil iki defa düşünmek zorunda kalacaktır.</p>
<p>11 Nisan 2025</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzun-siyasi-kulturumuz-uzerindeki-etkileri/">15 Temmuz’un Siyasî Kültürümüz Üzerindeki Etkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Bürokratik Vesayet ve Darbecilik</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-burokratik-vesayet-ve-darbecilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 08:17:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208052</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Türkiye’nin bir askerî müdahaleler ülkesi olduğu su götürmez bir gerçek. Bu açıdan ülkemizin en azından bir zamanlar Tayland, Pakistan, Filipinler gibi askerî müdahalelerin sık vuku bulduğu ülkelerle aynı grupta bulunduğu söylenebilir. Bunun dile getirilmesi Türkiye’ye haksızlık yapmak anlamına gelmez; tam da tersine, bir gerçeğin dile getirilmesi olur. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-burokratik-vesayet-ve-darbecilik/">Türkiye’de Bürokratik Vesayet ve Darbecilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi</em></p>
<p>Türkiye’nin bir askerî müdahaleler ülkesi olduğu su götürmez bir gerçek. Bu açıdan ülkemizin en azından bir zamanlar Tayland, Pakistan, Filipinler gibi askerî müdahalelerin sık vuku bulduğu ülkelerle aynı grupta bulunduğu söylenebilir. Bunun dile getirilmesi Türkiye’ye haksızlık yapmak anlamına gelmez; tam da tersine, bir gerçeğin dile getirilmesi olur.</p>
<p>Bu topraklarda kökleri Osmanlı Devleti’ne kadar giden askeri müdahaleler genellikle sadece darbeler üzerinden ele alınmakta. Ancak, bu tavır yanlış ve önemli ölçüde yanıltıcı. Siyasetçilere müdahaleler sadece darbelerle vuku bulmaz. Darbeler askeri müdahalelerin en açık ve en kötü biçimi olmakla beraber Türkiye gibi en azından yakın geçmişe kadar bürokratik vesayetin yerleştiği ve geliştiği topraklarda hükümete muhtıra vermek, siyasetçiye açık veya örtülü talimat göndermek, siyasetçilerin emirlerini dinlememek ve bütün bunların karşılığında bir cevap veya müeyyide görmemek gibi yollar, yöntemler ve sonuçlar da bürokratik müdahale çerçevesinde görülebilir.</p>
<p>Bürokratik müdahaleler cumhuriyet döneminde de tezahür etti. Sık sık asker bürokratlar seçilmiş hükümete karşı itaatsiz bir tavır takındı. Zaman zaman demokratik iktidara emirler ve talimatlar verdi. Kimi durumlarda seçilmiş iktidarı engelledi. Bazen vesayet odakları açık şekilde darbelerle iktidarı devirdi ve yerine fikrî ve ruhî ortaklığı olan kişi ve kesimleri iktidara getirmeye ve orada tutmaya yönelik çabalar sergiledi. Bu durumda cevabını aramamız gereken soru, hangi faktörlerin bütün bu bürokratik müdahalelerin ve onların en uç noktası olarak darbelerin ortaya çıkmasında etkili olduğu.</p>
<p><strong>Bürokratik vesayet sistemi nedir?</strong></p>
<p>Demokratik iktidarlara bürokratik müdahalelerin ve darbelerin ardında yatan sebebin genel olarak bürokratik vesayet zihniyeti diye adlandırılması mümkün. Kısaca, bürokratik vesayet sistemi mantığının ve kültürünün egemen olması bürokratik müdahalelere ve bunların toplumda genellikle sessizlikle hatta bazen tasdikle karşılanmasına yol açıyor.</p>
<p>Bürokratik vesayet ülkedeki bir kısım veya çoğu üst seviye bürokratın kendisini ülkenin gerçek sahibi ve sistemin koruyucusu olarak görmesi ve seçilmiş siyasetçiye karşı büyük güvensizlik duyarak onları çevrelemeye ve belli alanlarla çerçevelemeye çalışmasıdır. Bürokratik vesayet sisteminde bürokratlar siyasal iktidarı ikiye ayırır, kendilerine de bir iktidar alanı oluşturur ve bu alanı siyasetçilerin etkisi ve kontrolü dışında tutmaya çalışır.</p>
<p>Bunun ana sebebi bürokratlar ile siyasetçiler arasındaki bazı farklardır. Siyasetçilerin seçimle göreve gelmesine ve görevde kısa süreler için kalmasına karşılık bürokratlar atamayla gelir ve olağan şartlar altında çok daha uzun süre görevde kalır. Bu, bürokratların hem teknik bilgi biriktirmesini hem de bir kadro oluşturmasını sağlar. Ayrıca bürokratların ofisleri, bütçeleri, kendilerine ait bir mevzuatları da vardır. Bütün bunlar onları en azından sıradan siyasetçiler ve siyasi partiler karşısında daha güçlü kılar. Diğer taraftan, bürokratların çok daha uzun süre görevde kalması bir taraftan onların ilgi alanlarında teknik ve uzun zamana dayanan bir birikim sağlamalarında diğer taraftan da genellikle buna dayanarak ülkenin asıl ve gerçek sahibi oldukları ve ana görevlerinin ülkeyi “iç” ve dış düşmanlardan korumak olduğu yolunda bir kanaat oluşturmalarında etkili olur. Bu yüzden bürokratlar siyasetçileri pek sevmezler ve küçümserler. Arada sırada onlarla doğrudan veya dolaylı olarak alay ederler. Hatta aşırı durumlarda onları sadece kendi çıkarlarının veya sekteryen çıkarların peşinde koşan, ülkenin uzun vadeli iyiliğini önemsemeyen, vatana ve millete zararlı tipler ve siyasi partileri de birçok bakımdan zararlı oluşumlar olarak görürler.</p>
<p>Bazı ülkelerde, Türkiye’de de olduğu gibi, bu bürokratik vesayet çabası genellikle lokal bir anti demokratik ideoloji ile de desteklenir. Böylece takipçilerinin gözünde daha büyük bir meşruiyet kazanır. Bu ideolojiyi koruma çabası da bürokratik vesayet sisteminin ayakta kalmasına yardımcı olur. İdeolojinin mahiyetine ve tabiatına bağlı olarak bürokratik vesayet odakları otoriter veya totaliter eğilimler içine girebilirler. Kuşku yok ki totaliter eğilimler otoriter eğilimlerden çok daha kötü ve tehlikelidir. Otoriteryen tavır siyasi iktidara sıkı sıkıya tutunmayı ve toplumu iktidarla doğrudan doğruya ilgili olmayan çok sayıda alanda kendi haline bırakmayı gerektirirken totaliter eğilimler bireyi ve toplumu adeta yeniden yaratmayı, onları ideoloji tarafından tanımlanan ve sahip olmaları istenen özellikler yukardan belirlenen -moda deyişle, erdemli- varlıklar haline getirmeyi hedefler. Bu yüzden de sivil toplumda el atılmadık alan ve müdahale edilmedik alan ve konu bırakmaz.</p>
<p>Bu haliyle bürokratik vesayet sistemi bir potansiyel tehlike olarak bütün demokrasilerde mevcuttur. Bunun hiçbir istisnası yoktur; çünkü her ülkede bürokratlar ve siyasetçiler vardır. Bu iki kitle birbirinden önemli ölçüde ayrıdır.  Günlük hayatta öneminin farkına nadiren veya çok az varırız ama aslında insanlar devlet deyince asıl kastettikleri çoğu zaman ve durumda bürokratlardır. Zira, kamu imkânlarını ve gücünü gerçekte kullananlar ve devlet uygulamalarına bizzat imza atanlar siyasetçiler değil bürokratlardır. Devlet ile muhatap olmak bürokrat ile muhatap olmaktır. Ortalama vatandaş için bürokrat ile muhatap olmak siyasetçiyle muhatap olmaya nispetle çok daha zor ve sıkıntılıdır, zira vatandaşın bürokrata karşı yapabileceği fazla bir şey yoktur, çünkü bürokratlar seçimle değil atamayla gelirler ve çoğu durumda birbirlerini atarlar.  Bu da bürokratlardaki devlete ve ülkeye sahiplik algısına katkı bulunur.</p>
<p>Bürokratik vesayet mikro ve makro ölçekli olarak belirebilir. Bürokratik vesayet sistemi adlandırması daha ziyade makro çapta ve seviyede vesayete işaret etmek için kullanılır.</p>
<p>Mikro ölçekteki bürokratik vesayet siyasetçilerin tümünü geriye itmekten ve bütün sisteme egemen olmaktan ziyade dar ve sınırlı alanlarda belirir. Bunda da bir taraftan bürokrasinin elindeki araçlar ve güçler etkili olur diğer taraftan siyasetçinin zayıflığı ve bürokrata teslim olma eğilimleri. Mesela ABD’de Trump ile Pentagon arasındaki çeşitli konulardaki gerilimler, fikir farklılıkları ve politika ayrılıkları mikro ölçekli vesayete örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p>Makro ölçekteki bürokratik vesayette ise sistem bütünüyle veya çok büyük ölçüde bürokratik kontrol altındadır. Bu da ülkede hayati öneme sahip olduğu düşünülen alanların bürokratlara bırakılması ve diğer alanlarda siyasetçinin etkili ve yetkili olması anlamına gelir. Oturmuş vesayet sistemlerinde bu durum bir bakıma normalleşir, kanıksanır, tuhaf karşılanmaz. Adeta herkes kendi iktidar alanına razıdır.  Bununla beraber, özellikle demokrasilerde, yani siyasi partilerin rakipleriyle iktidara gelmek için bir anlamda çarpıştığı veya, daha doğrusu, sandıkta yarıştığı yerlerde seçilmiş siyasetçiyi kamusal makamlardan ve işlerden bütünüyle uzak tutmak zordur ve gereksizdir. Bu, seçimleri anlamsız ve sonuçsuz kılar. Başka bir deyişle seçimleri demokratik seçim olmaktan çıkartır. Siyasetçi bir şeylerle meşgul olmalı ve belli iktidar alanına sahip bulunmalıdır ki sisteme ciddi bir şekilde itiraz etmesin. Ancak, yine de kritik anlarda ve alanlarda bürokratların eli siyasetçinin elinden üstündür.</p>
<p>İstikrarlı ve oturmuş demokrasilerde makro anlamda bürokratik vesayet tehlikesi büyük ölçüde sınırlanmıştır. Buralarda bürokratik vesayet makro uygulama alanı bulmaktan ziyade mikro ölçekli olarak karşımıza çıkar. Bunun ana sebebi siyasi kültürdür. Siyasetçiyi, halk tarafından seçilmiş olması yüzünden, bürokrattan üstün gören, siyasetçinin arkasında halkın olduğunu kabul eden ve siyasetçinin bürokratlar tarafından keyfi olarak engellenmesini halkın tercihlerine ve iradesine yapılan bir saldırı olarak gören ve gösteren siyasi kültürün makro bürokratik vesayete izin vermemesidir. Bu yüzden bu ülkelerde mesela üst seviye askerler siyasetçilerle anlaşmazlığa düşerse, olması gereken ve çoğu zaman olan bürokratların ya görevden alınması veya istifa etmesidir. Bu şarttır, başka bir deyişle bir bürokratik yapılanmaya karşı aşağı yukarı aynı çapta bir bürokratik yapılanma ile cevap verilemez.</p>
<p><strong>Türkiye’de bürokratik vesayet sistemi</strong></p>
<p>Türkiye’de bürokratik vesayet sisteminin tarihî ve fikrî kökleri Osmanlı Devleti’ne kadar uzatılabilir. Nitekim Osmanlı’daki yenilenme talepleri ve çabaları daha ziyade aydınlardan ve bürokratlardan geldi. Başka bir deyişle aşağıdan yukarı bir hareket olmaktan ziyade yukardan aşağı bireyleri ve toplumu şekillendirme çabası olarak boy gösterdi. Toplumun kendince “iyiliğini” isteyen ve bu iyiliğin nerede yattığından emin olduğuna iman eden aydın-bürokrat kadrolar bir taraftan devleti diğer taraftan toplumu dönüştürmeye çalıştı. Bu zihniyet “cumhuriyet elitleri” tarafından da devralındı ve yaşatıldı.</p>
<p>Ne var ki Türkiye’de bürokratik vesayetin anayasal bir gerçeklik halini alması 1961 Anayasası ile gerçekleşti. Demokrat Parti’nin 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini peş peşe kazanmasından rahatsız olan ve bu yüzden de demokrasiye karşı bir güvensizlik duygusu ve fikri geliştiren darbeciler 1960 darbesinden sonra hazırlattırdıkları anayasa ile olağan şartlarda seçilmiş iktidarın elinde ve kontrolünde olması gereken alanları iktidardan uzak tutacak düzenlemeler yaptı. Hatta egemenliğin halka ait olduğu yolundaki teorik nosyonu fiilen değişikliğe uğrattı ve anayasada sayılan ve seçimle gelmeler söz konusu olmayan bazı organları da egemenliğe ortak kıldı.</p>
<p>Bu tavır bir ideolojik yaklaşımla desteklendi. Mahallî ve konjonktürel bir “ideolojimsi” ebedî gerçeklerin yegâne kaynağı olarak kabul edildi. Siyasette esas itibarıyla CHP tarafından temsil edilen ordu tarafından ise korunan bu ideoloji seçilmiş iktidarın alanının bu ideolojilerin sahipleri ve koruyucuları lehine sınırlanması gibi bir yola gitti. Bu sayede mesela CHP demokrasi döneminde hiçbir seçimi tek başına kazanamamasına rağmen zihniyet ve bürokratik odaklar vasıtasıyla devamlı iktidarda kaldı. Eğitimde CHP ideolojisinin ana ideoloji olması da ordu tarafından desteklendi, takip ve takviye edildi. Başka bir deyişle eğitim hayatı önemli ölçüde seçilmiş iktidarın kontrol alanı dışına çıkarıldı. İktidarlar okul ve sınıf yapmakla görevli addedildi ama eğitimde genç beyinlere aşılanacak ideolojinin ne olacağı tamamen veya büyük ölçüde bürokratik odakların inisiyatifine bırakıldı.</p>
<p>Türkiye’deki bürokratik vesayet sistemi sivil veya sivil görünümlü ayaklara da sahipti. En başta yargıya egemen olan zihniyet vesayetçi sistemin merkezinde yer alan orduda hâkim zihniyetle aynıydı. Yargı adaletin çekiciliğinden ve halk nazarındaki üstün manevi gücünden yararlanarak ordunun, daha doğrusu silahlandırılmış memurların başını çektiği vesayetçi sistemin isteklerini yerine getirdi. Bu çerçevede özellikle işaret edilmesi gereken bir kurum elbette Anayasa Mahkemesi oldu. Mahkeme, birçok kararında, felsefî olarak birey haklarını devlete karşı korumakla görevliyken, tamamen tersi bir nosyona dayanarak, yani devleti birey haklarına karşı korumak için kararlar aldı. 1989 tarihli başörtüsü kararı bunun çok tipik bir örneğidir. Bir diğer sivil kurum üniversitelerdi. Üniversiteler resmî ideolojiyi yeniden yorumlamak ve öğrencilere zerk etmekle görevliydi. 28 Şubat sürecinde ana krizin başörtülü üniversite öğrencileri üzerinden yaşanması ve üniversitelerin takındığı insanı ve insan haklarını dışlayıcı tavır hatırlardadır. Daha sivil görünümlü olan bir ayak da elbette medyaydı. Medya büyük ölçüde bürokratik vesayetçi zihniyet tarafından şekillendirildi. Muhalif basın yayın organları ya hiç yoktu ya da çok cılızdı. Medyada bugünkü kadar çeşitlilik bir hayaldi. İstanbul sermayesi adıyla anılan bir iş adamları sınıfı da bürokratik vesayetçi zihniyetle aynı çizgideydi ve tamamen ordunun istekleri ve çağrıları doğrultusunda hareket etmekteydi…</p>
<p><strong>Türkiye’de bürokratik vesayetin geriletilmesi  </strong></p>
<p>Bununla beraber seçilmiş merkez sağ iktidarlarla bürokratik vesayet sistemi arasında devamlı bir mücadele vardı. Merkez sağ bu vesayetten kurtulma arzusu ve arayışı içindeydi. İki kesim arasında arada sırada bütün çıplaklığıyla açığa çıkan diğer zamanlarda örtülü olarak süregiden amansız bir mücadele vardı. Bu mücadele bazen hızlanarak bazen hız kaybederek ama kesintisiz şekilde devam etti. Önce Demokrat Parti ardından Adalet Partisi, onun peşinden Anavatan Partisi ve nihayet Adalet ve Kalkınma Partisi mütemadiyen bürokratik vesayetle gerilimler yaşadı ve onu geriletmeye çalıştı.</p>
<p>Artan mücadele ivmesi Erdoğan iktidarları döneminde zirveye çıktı. Bunda iki faktör bilhassa etkili oldu. İlki Türkiye’nin yaşamakta olduğu büyük sosyolojik değişimdi. Türkiye’de ilk defa akademik-entelektüel ortamda hatırı sayılır bir çeşitlenme ortaya çıktı. Üniversitelerde muhafazakâr ve liberal hocalar bütün engellemelere rağmen boy göstermeye başladı. Devletle iş yapmayan ve varlığını devlet ihale ve imkânlarına borçlu olmayan bir iş adamları, müteşebbisler sınıfı belirdi. Artan şehirleşme muhafazakâr aileleri şehirlere itti ve annelerinden farklı olarak başını örtmek isteyen kız üniversite öğrencileri ortaya çıktı. Bu sosyolojik değişim önlenemez bir dalga olarak gelmekteydi. Dalganın siyasi sonuçlarından biri AK Parti oldu. Bu da ikinci faktörü oraya çıkarttı. Bir taraftan bürokratik vesayet sisteminin sahiplerinin gitgide dindarlaşan merkez sağ siyasetçilerden duyduğu rahatsızlığın onları iktidara devamlı müdahaleye itmesi diğer taraftan da AK Parti’nin gerçek iktidar olma arzusu ve müdahalelere direnmesi vesayetin geriletilmesinde etkili oldu.</p>
<p>Kemalist bürokratik vesayet ilginç şekilde FETÖ’cü bürokratik vesayet arayışının ardındaki itici güç oldu. Sistemin sac ayaklarını çok iyi okumuş olan FETÖ devlet içinde kazandığı büyük güce dayanarak bir taraftan seçilmiş iktidarı tasfiye etmeyi ve diğer taraftan Kemalist vesayetin yerine kendi vesayetini yerleştirmeyi istedi. Bunun için çeşitli eylemlere girişti. MİT başkanına operasyon ve onun üzerinden Erdoğan’a ulaşma çabası, Gezi isyanlarının kışkırtılması ve kullanılması, 17/25 Aralık Yargı-Emniyet darbe teşebbüsü derken 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile bu çabalar zirveye ulaştı. Siyasî liderliğin darbe teşebbüsü karşısında sağlam durması ve halkın Menderes’e yapılanlardan ve daha sonraki askerî müdahalelerden dolayı biriken öfkesinin patlaması sayesinde 15 Temmuz darbe teşebbüsü püskürtüldü.</p>
<p>15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün püskürtülmesi seçilmiş iktidarı öne çıkardı ve elini kuvvetlendirdi. Siyasi iktidar çeşitli alanlarda önemli reformist adımlar attı. Demokrasilerde patronun temsilcileri aracılığıyla halk olduğu gerçeği belirgin hale geldi. MGK yapısı değiştirilmek suretiyle vesayetin önemli bir aracı etkisizleştirildi.  Askerî yargı büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değişti. İlk defa askerî eğitime siyasiler müdahil oldu. Ordunun üst seviye atamalarında siyasiler belirleyici konuma geldi. Eskiden farklı olarak askerlerin önemi azaldı. Bugün sokaktaki insana “Genel Kurmay Başkanı kim?”, “Kara Kuvvetleri Komutanı kim?” diye sorsanız muhtemelen cevap alamazsınız. Medyada muazzam alt üst oluşlar yaşandı. Muhafazakâr medya güç kazandı. Üniversitelerdeki liberal ve muhafazakâr varlık kuvvetlendi. Yargıda müthiş bir yenilenme oldu. Hem yargı kadroları hem de yargıda egemen zihniyet büyük ölçüde değişti. İş adamları derneği olarak eskiden sadece TÜSİAD bilinirdi; şimdi ise TÜSİAD sadece ilgili dernekler arasında bir dernek…</p>
<p>Bu şekilde bürokratik vesayet sistemi büyük ölçüde tasfiye edilmiş oldu. Bu, elbette, bürokratik vesayet sisteminin tamamen öldüğü ve asla canlanmayacağı anlamına gelmez. Yazının başında işaret ettiğim gibi, bürokratik vesayet her demokraside bir potansiyel tehlike olarak mevcut. Bu yüzden, bürokratik vesayet tehlikesi tamamen ve kalıcı olarak ortadan kalkmış gibi düşünmek ve davranmak yanlış. Ancak, Türkiye 14 Mayıs 1950 seçimleriyle geçtiği demokrasiyi AK Parti’nin başını çektiği veya sosyolojik değişim ve dönüşümden dolayı çekmek durumunda kaldığı bir süreçle önemli ölçüde kuvvetlendirdi ve bürokratik vesayeti ciddi biçimde geriletti.</p>
<p>* <a href="https://www.savtekdergi.com.tr/dergi/">SAVTEK Dergi</a>’nin Şubat 2025 sayısında yayınlanan yazı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-burokratik-vesayet-ve-darbecilik/">Türkiye’de Bürokratik Vesayet ve Darbecilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz’dan Darbe Karşıtı Dersler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuzdan-darbe-karsiti-dersler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 09:38:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207698</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz’un faili kimdi? Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün sekizinci yılını idrak ediyoruz. Tam sekiz yıl önce Türkiye alçakça ve canice bir darbe teşebbüsüne sahne oldu. Bu teşebbüs alıştığımız ve tüm dünyada adet olduğu üzere standart bir askerî güç tarafından gerçekleştirilmedi. Elbette darbede ana görevler askerlerdeydi. Topluma görünen darbeci aktörler ordu mensuplarıydı. Askerî imkânlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzdan-darbe-karsiti-dersler/">15 Temmuz’dan Darbe Karşıtı Dersler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>15 Temmuz’un faili kimdi?</strong><br />
Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün sekizinci yılını idrak ediyoruz. Tam sekiz yıl önce Türkiye alçakça ve canice bir darbe teşebbüsüne sahne oldu. Bu teşebbüs alıştığımız ve tüm dünyada adet olduğu üzere standart bir askerî güç tarafından gerçekleştirilmedi. Elbette darbede ana görevler askerlerdeydi. Topluma görünen darbeci aktörler ordu mensuplarıydı. Askerî imkânlar kullanıldı. Askerlere vatan savunması için emanet edilmiş silahlar halka çevrildi. Uçaklar ve helikopterler halkı hem korkutmak hem de yer yer bombalamak ve öldürmek için devreye sokuldu. Ancak, darbenin beyni ve planlayıcısı askeriye dışındaydı. Bu darbe bu bakımdan daha önceki darbelerden farklıydı. Darbe teşebbüsünün arkasında sivil veya sivil görünümlü bir güç yatmaktaydı. Bu darbenin anlaşılabilmesi için öncelikle bu gücün şifrelerinin çözülmesi gerekiyor.<br />
Bu darbeci yapılanma aslında hem sivil toplum hem de devlet içine gömülüydü. Dışa verdiği görünüm siyasetten uzak sanılan, işi daha ziyade dindar gençleri eğitmek ve on yıllarca dışlandıkları kamu görevlerine hazırlamak olarak görülen bir yapılanmaydı. Aslında ve özünde ise o başka bir şeydi. Her şeyden önce bir guru grubu veya bir dinî gruptu. Başka bir açıdan bakınca tipik bir totaliter yapılanmaydı. Totaliter grupların tüm özelliklerini bünyesinde taşımaktaydı. Bir tek adam grubuydu. Tek adamın her şey olduğuna ve hiçbir şeyin onun düşünce ve ulaşım menzili dışında kalmadığına inanmaktaydı. Grup öcüsü olan F. Gülen görünürde “other worldly” bir şahıstı. Bu dünyadan hiçbir talebi ve beklentisi olmadığı izlenimi vermekteydi. Aslında ise güce bir anlamda tapmaktaydı. İnananlarına göre önemli olan mutlak gücün tek kişi olarak onun elinde toplanmasıydı. Bunun sadece Türkiye için değil tüm dünya içim de kurtuluşa giden bir yol olduğuna inanılmaktaydı. Bu grup bir diğer yönüyle de bir istihbarat örgütüydü ve dünya istihbarata örgütleri ilişkileri platformunda yerini almıştı. Doğal olarak, kedisinden daha zayıf gördüklerine karşı acımasız ve daha güçlülere karşı itaatkârdı.<br />
Bu örgüte bugün FETÖ adını veriyoruz. Bu adlandırma onunla mücadelede işimizi kolaylaştırıyor. Diğer taraftan da bu yapılanmanın gerçekten teröre bulaşması söz konusu. Bunun uzun zaman boyunca fark edilmesinin nispeten zor olmasının sebebi, meselâ PKK’dan farklı olarak, elemanlarının devlet içinde ve devlet görevlerinde bulunması. Bu insanlar resmî sıfatlara sahiptiler. Bazen resmî üniforma giyiyorlardı. Yaptıkları tüm icraatlar bir devlet faaliyeti gibi görünüyordu. Aslında ise örgütün çıkarları ve hedefleri istikametinde çalışıyorlardı. Emirlerini devlet hiyerarşi içindeki amirlerinden değil örgüt içindeki amirlerinden alıyorlardı.</p>
<p><strong>Darbelere karşı dersler</strong><br />
15 Temmuz darbe teşebbüsünün önlenmesinin sadece Türkiye için değil tüm dünya için de çok önemi olduğunun altını tekrar tekrar ve kalınca çizmekte fayda var. O kadar ki, artık darbeler neredeyse 15 Temmuz öncesi ve 15 Temmuz sonrası diye ikiye ayırılabilecek. Bunun ana sebebi darbelere karşı direnmenin ve darbeleri önlemenin harika bir örneğinin 15-16 Temmuz 2016 gecesi Türkiye&#8217;de gerçekleştirilmiş olması. Bu darbeleri önleme örneği bir model olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde tekrarlanabilir. En son Latin Amerika ülkesi Bolivya&#8217;da bir darbe teşebbüsü oldu. Bir grup asker silahlarıyla sokaklara çıktı ve siyasileri hedef haline getirmeye çalıştı. Buna karşılık, seçilmiş devlet başkanı halkı sokaklara çıkarak darbeye direnmeye davet etti. Çağrı üzerine insanlar sokaklara döküldü ve darbeciler başarısız oldu. Askerler kışlalarına dönmek zorunda kaldı. Darbenin başını çeken emekli general ve aktif görevdeki bazı subaylar göz altına alındı. Bu direniş Türkiye&#8217;de 15 Temmuz darbe teşebbüsüne karşı gerçekleştirilen direnişin bir tekrarıydı.<br />
Demokratik meşruiyet ve darbeler<br />
Demokrasi mükemmel bir rejim değil, ancak, alternatiflerinden hayli iyi. Bunun sırrı onun liberal düşünce ile birleşmesi. Nitekim çağdaş demokrasilerin tam ve doğru ismi liberal demokrasidir. Liberal kelimesini daha doğrusu liberalizmin ona eklediği fikri ve değerleri ondan almak kaçınılmaz olarak demokrasiden uzaklaşmaya yol açmaktadır. Liberal düşünceden ilhamlarla demokrasi insan haklarını korumak ve devletin alanını sınırlı tutmak bakımından mevcut alternatiflere göre daha üstün. Başka bir deyişle demokrasi kusurlu ama mevcut alternatifler arasında en iyisini temsil eden bir rejim.<br />
Seçimle iktidara gelen siyasi partiler ve liderler de kusursuz olmaktan uzak. Bilerek veya bilmeyerek yanlış politikalara imza atmaları mümkün ve hatta bazen kaçınılmaz. Ancak, seçimle gelmiş iktidarların olağan şartlarda yine seçimle gönderilmesi demokrasinin temel kuralı. Bu mümkün olduğu sürece onara karşı silaha baş vurmak yanlış. Çünkü çekilen silah sadece iktidara değil aynı zamanda demokrasiye ve halkın tercihlerine de doğrultulmuş olmakta.<br />
Bu ilginç bir vakayı oryaya çıkartıyor. Tepeden tırnağa silahlı ordu birliklerinin karşısına elinde hiç silah bulunmayan veya silahlanma bakımından onunla karşılaştırılamayacak kadar zayıf durumda olan halk kitleleri çıkıyor. Sonunda yenen taraf silahlı kanat değil silahsız kanat oluyor. Bunun sebepleri neler olabilir?<br />
Sanırım ilk ve en önemli sebep meşruiyet ile alâkalı. Seçimle iş başına gelen iktidarlar halkın olurunu almakla aynı zamanda büyük bir meşruiyet kazanıyorlar. Bu onları silahlı güçlere karşı öne çıkarıyor. Bu meşruiyet, resmî bir yapılanma olsa bile, darbeci orduları silahı çetelere dönüştürüyor.<br />
Bir diğer sebep iktidara yönelik saldırının tüm halka karşı yapılmış olması. Darbeciler bir bakıma halkın yanlış siyasî tercih yaptığını iddia etmekte. Halk kitleleri arasında darbeyi destekleyenler olabilir ama bu tavırları onların desteğini alarak iktidara gelecek siyasi ekiplerin de ilerde benzer darbelerle karşılaşmasına hak ve zemin kazandırır. Başka bir deyişle darbe yapan aslında kendi ayağına sıkmış olur. Bu yüzden bir darbeye destek vermek bir bakıma bütün darbelere yol açmak anlamına gelir.<br />
Üçüncü sebep şimdiye kadar hemen hiçbir ülkede başarılı olmuş bir askerî yönetim bulunmaması. Askerî darbe bir iktidarı iş başından uzaklaştırabilir. Bunun birçok örneği var. Ama herhangi bir ülkenin askerî yönetim altında daha iyiye gitmesi söz konusu olamaz. Büyük bir ihtimalle her şey daha kötüye gider. Bunu darbeleri tecrübe etmiş ülkelerdeki -mesela Türkiye&#8217;deki- halklar gayet iyi bilmektedir. Bu durum, bir ölçüde de olsa, askerlerin meslekî formasyonu ile ilgilidir. Dünyayı silahların açısından gören insanların toplumsal hayatın gerçeklerini tam olarak anlaması ve buna uygun politikalar yürütmesi, eğer imkânsız değilse, çok zordur.<br />
<strong>Demokrasinin kazancı</strong><br />
15 Temmuz ‘da harika bir direniş gerçekleştiren Türkiye halkı darbelerin nasıl önlenebileceğinin çok güzel bir örneğini ortaya koydu. Artık bu ülkede potansiyel darbeciler darbe yapmaya girişmekte çok daha isteksiz olacaktır. Halkın direnmesi ihtimalini asla gözden uzak tutamayacaktır. Bu gerçek darbe teşebbüsleriyle muhatap olan siyasetçileri de cesaretlendirecek ve darbelere karşı direnmelerini teşvik edecektir. Ayrıca, Türkiye’nin sergilediği darbe önleme teknikleri de, en son Bolivya’da örneği görüldüğü üzere, hemen hemen tüm dünyada kullanılacaktır. Kısaca, Türkiye demokrasisi ve genel olarak demokrasi 15 Temmuz darbe teşebbüsünden çok kazançlı çıkmıştır.<br />
.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzdan-darbe-karsiti-dersler/">15 Temmuz’dan Darbe Karşıtı Dersler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FETÖ ve “Kesin İnançlılar”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/feto-ve-kesin-inanclilar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Aug 2023 16:38:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206942</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz ay 15 Temmuz’un yıl dönümünde Cüneyt Özdemir’in kendi YouTube kanalındaki programını izliyordum. Özdemir, yıllar önce Hanefi Avcı ile aralarında geçen bir konuşmadan söz etti. Hanefi Avcı’nın, kendisine, 15 Temmuz 2016’dan da önce, “Bu ülkede Fethullah emrettiği için uçakları kaldırıp bombalayacak askerler var” dediğini ve kendisinin o dönem Avcı’nın bu sözlerine “abartıyorsunuz” diye karşılık verdiğini [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/feto-ve-kesin-inanclilar/">FETÖ ve “Kesin İnançlılar”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Geçtiğimiz ay 15 Temmuz’un yıl dönümünde Cüneyt Özdemir’in kendi YouTube kanalındaki programını izliyordum. Özdemir, yıllar önce Hanefi Avcı ile aralarında geçen bir konuşmadan söz etti. Hanefi Avcı’nın, kendisine, 15 Temmuz 2016’dan da önce, “Bu ülkede Fethullah emrettiği için uçakları kaldırıp bombalayacak askerler var” dediğini ve kendisinin o dönem Avcı’nın bu sözlerine “abartıyorsunuz” diye karşılık verdiğini söyledi. Bugün Avcı’nın ne kadar da haklı olduğunu gördüğümüzü belirtti. Bunu dinlerken aklıma birden Eric Hoffer’in <em>Kesin İnançlılar</em> kitabı geldi.</p>
<p>Bunun üzerine Hoffer’in eserini tekrar elime aldım.</p>
<p>Hoffer bu eserini 1951’de kaleme almış. Kitapta ideolojik ve dinî hareketler gibi kolektif grupların gelişme evrelerine ve üyelerinin psikolojik yapılarına işaret ediyor. Özellikle devrimci dürtünün insanlara neler yaptırabileceğini açık bir dille ortaya koyan Hoffer’in tespitlerini okurken kitabın güncelliğinin hakkını teslim etmemek elde değil. Kitabı okumayanların okumasını özellikle tavsiye ediyorum.</p>
<p>Yukarıda aktardığım Hanefi Avcı’nın özelde FETÖ mensubu kişiler için söylediği sözler genel anlamda kolektif grupların ve kolektif kimliklerin içinde barındırdığı potansiyele dikkat çekmek açısından önemli. Fakat bu yazıda sadece FETÖ mensuplarının durumunu Hoffer’in kitabında dikkat çektiği birkaç husus çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağım. Daha önceden bu gruba dahil olan bazı kişilerin (özellikle maddi menfaat sağlamayanların) bugün hâlâ nasıl duygusal bağlarını devam ettirebildiği konusunda bize fikir vermesi açısından önemli.</p>
<p>Genel olarak kitle hareketleri için Hoffer şu değerlendirmeyi yapıyor; pratik amaçların kutsal davalar hâline getirilmesi yani dinîleştirme sanatı. Bunun FETÖ için de geçerli olduğunu görüyoruz. FETÖ&#8217;de de pratik amaçların kutsallaştırıldığını yani dinîleştirildiğini görüyoruz. Nitekim gerek örgüt içindeki ekonomik ilişkilerin mahiyeti gerekse büyük birader Gülen’in 1980’li yıllardaki bir videosunda &#8220;O kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye&#8217;deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır&#8230; Senin iktidar dediğin şey nedir? Ben yirmi yaşında onu devireceğimi yerine başkasını kuracağımı planlamış insanım.” diye açıkça ifade ettiği gibi devrimci bir dünya düzeni idealini yani gayet dünyevî bir ideali dinî bir yapılanma altında gerçekleştirmek için planını yıllarca yürütmüş.</p>
<p>Kişisel hırslar, ekonomik ilişkiler din ile maskelenip, bu uğurda birçok insan maskeli yüzlerle kandırılmış durumda. Burada kullanılan maskeler ise yine sıradan insanlar. Çünkü sıradan bir mensup sadece kendi gibileriyle muhatap veya sıradan yardımlarda bulunan esnaflardan haberdar. Böyle olunca o esnafın teröre bulaşamayacağına dair kanısı net. Oysa asıl yapıdan bihaber.  İnsanlar maskeleri gerçek sandığı için maskenin arkasındaki yüzleri, ilişkileri göremedi bazıları hâlâ o maskelerin etkisi altında olduğu için görememeye devam ediyor.</p>
<p>Kolektif bir gruba dahil olmak her şeyden önce insanların kendi bireyselliğinin yükünü kaldıramamasından ileri gelir. Çünkü birey olmak bir tercih özgürlüğü sunmakla birlikte bu özgürlüğün getirmiş olduğu sorumluluğu da vardır. Çünkü klasikleşmiş ifadeyle bir tercih esasında bir de vazgeçiştir. Bu nedenle bir şeyi tercih etmekle bir veya birçok şeyden vazgeçmiş oluruz. Bu tercihin ve beraberindeki vazgeçişin bir sonucu vardır. Yani ortaya çıkacak olan sevinç veya hüsran her neyse onun müsebbibi olmayı göze almak gerekiyor. İşte kesin inançlılar bu açıdan büyük bir acziyet içindedir. Grupla var olanlar ve kişiliklerini öyle var edenler ne yazık ki bu gruplar ve oluşumlar içinde kişiliklerini kaybediyorlar. İçinde bulundukları kolektif yapının kimliğini kendi kimliği olduğu zannıyla hayatlarını yaşamaya çalışıyor ve bunun böyle olduğuna kendilerini inandırıyorlar.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz özgürlük ve kitle hareketleri arasındaki ihtilaf konusunda Hoffer, kitabında bir Nazi’nin şu sözlerine yer veriyor: “Özgürlükten kurtulmak için” bir kitle hareketine katılmak. Yukarıda sözünü ettiğim mesele tam da bu Nazi&#8217;nin gerekçesiyle örtüşüyor. Bazı insanlar özgürlüklerinden korkup bundan kurtulmak için bir gruba dahil olurlar.</p>
<p>Kesin inançlılar yani kolektif yapılara mensup kişilerin benliklerini kaybetmiş olduklarına en büyük kanıt içinde bulundukları gruplara karşı yapılan eylemleri kendisine yapılmış olarak hissetme duygusudur.  FETÖ açısından baktığımızda yapının büyüklüğü ve karmaşık işleyişi içinde bir nokta kadar etkisi ve dahli olmayan o kadar çok insan cansiparane bir şekilde FETÖ’yü ve Gülen’i savunuyor ki bu tam da kesin inançlıların yapacağı türden bir davranış. Yine Hoffer’in dikkat çektiği üzere; “bir kişiyi birlikte hareket etme yolunda eğitmek onu kendini inkâr etmeye hazırlamak demektir.”</p>
<p>Kolektif grupların olmazsa olmazı olan “biz ve ötekiler” ayrımı hâliyle FETÖ’de de vardı. Çünkü grup olmak “biz” olmayı gerektirir. “Biz”lik ise “Öteki”ne hep ihtiyaç duyar. Bu algı içinde birlikte hareket etme yolunda eğitilen mensuplar zamanla kendini inkâr etmeye başlarlar. Çünkü normalde yapmayacağı şeyleri zamanla kitle içinde yapmaya başlarlar. Kendisi gibi yapan kişileri gördükçe ve o gördükleri de “biz”den birileri olunca yapılan şeyin doğruluğu-yanlışlığı, haklılığı-haksızlığı, mantıklı olup olmaması artık önemli değildir. Kesin inançlılık böylece insanların içine içine işlemiş oluyor ve dönüşü mümkün olmayan bir sürece giriyor.</p>
<p>Her grup kendisine rakip olacak, kendi etkisini azaltacak veya yok edecek unsurlarla mücadele eder. Kitle hareketlerinin bu açıdan mücadele ettiği unsurların başında aile kurumu geliyor. Aileler, insanların birbirlerine koşulsuz bağlılık kurdukları yapılardır. İnsanlar için, aileleri genelde yumuşak karınları oluyor. İnsanların bir yere ait olma hissini yaşadığı aile bağı koparılınca insanlar bu bağı bu sefer o kitle hareketiyle kuruyor. Bu nedenle de kitle hareketleri aile kurumuyla bir mücadele içindedir. Bu olguyu FETÖ’de de çok net görmek mümkün. FETÖ de mensuplarının aileleriyle arasındaki ilişkiyi hedef almıştır. Özellikle öğrencilik döneminde mensuplarını yaz aylarında dahi ailelerinin yanına göndermeyip çeşitli programlarla ailelerinden uzak yatılı programlarla endoktrinasyona devam ederlerdi. İşte bu endoktrinasyon sayesinde yaratmış oldukları “kesin inançlılar” yüzünden biz 15 Temmuz’u ve sonrasındaki süreçleri yaşadık ve yaşıyoruz.</p>
<p>Sonuç olarak, Hoffer’in işaret ettiği gibi bir fanatik ikna edilemez, ancak kalben başka bir yöne döndürülebilir. FETÖ mensupları açısından baktığımızda da ikna edilemeyecek fanatikler söz konusu. Nitekim kitaplarında kendisini ve hareketini cümle aralarında öven bir narsist peşinden gitmek ve hâlâ gidebiliyor olmak zaten rasyonel bir karar değildir. Örgütün büyük biraderi altındaki kullanışlı sosyal medya müptezelleri aracılığıyla insanlar hâlâ uyutulmaya ve yönlendirilmeye devam ediliyor. İnsanlar kendi hayatlarını bir tarafa bırakmış o müptezelleri ve büyük biraderi düşünüyor ve ona göre hareket ediyor.</p>
<p>Son olarak şunu söylemek istiyorum: Çoğu Türkiye siyasî tarihinden bihaber, siyaset biliminden, devletten haberi olmayan, din-siyaset ilişkisi konusunda peygamberin devlet başkanı olması dışında yorum yapamayan kişilerden oluşan bir mensup profilinden FETÖ organizasyonunu anlamasını beklemek en hafif tabirle iyimserlik; 15 Temmuz’a tiyatro, 17-25 Aralık operasyonlarına yolsuzluk deyip sosyal medya postundan okuduklarıyla olaylara yaklaşanların darbe girişimini kavramalarını beklemek de aptallık olur. Yaşanan bu kadar olaydan sonra Gülen’e söylenenlere karşı “ama Erdoğan da …” şeklinde cümlelere başlayanlara bir dinî cemaat lideriyle seçilmiş legal bir siyasi parti liderine yönelik yaptıkları karşılaştırmaların kendi başına mantıksızlığını anlatmak çok zor. Yapılabilecek tek şey, grup kimliklerini kişisel kimliklerinin önüne geçirmiş ve içinde bulunduğu kolektif grubun gömleğini üzerine giymiş olan insanların, yapabildikleri ölçüde, kendilerine bakabilmeleri için evrene bir mesaj göndermek.</p>
<p>Bu mesajı da Hoffer&#8217;den gönderelim:</p>
<p>“Kesin inançlı kişinin görülmeye ve duyulmaya değmeyen gerçeklere &#8216;gözlerini ve kulaklarını kapama&#8217; yeteneği onun metanetinin ve dayanıklılığının kaynağıdır. … İmanın kuvveti, dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılan dağları görmemesinden belli olur.”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/feto-ve-kesin-inanclilar/">FETÖ ve “Kesin İnançlılar”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz: Sadakat Çatışmasının Sonucu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuz-sadakat-catismasinin-sonucu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Aug 2023 11:31:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206931</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yedinci yıldönümü. Aradan epeyce zaman geçmiş olmasına rağmen bu teşebbüs ne yazık ki hak ettiği ve olması gerektiği gibi çok yönlü olarak analiz edilmiş ve tahlillere tabi tutulmuş değil. Kuşku yok ki konu bazı kişilerin ve çevrelerin yaptığı gibi sadece İslam itikadı açısından değil, çeşitli sosyal disiplinler tarafından da [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-sadakat-catismasinin-sonucu/">15 Temmuz: Sadakat Çatışmasının Sonucu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yedinci yıldönümü. Aradan epeyce zaman geçmiş olmasına rağmen bu teşebbüs ne yazık ki hak ettiği ve olması gerektiği gibi çok yönlü olarak analiz edilmiş ve tahlillere tabi tutulmuş değil.</p>
<p>Kuşku yok ki konu bazı kişilerin ve çevrelerin yaptığı gibi sadece İslam itikadı açısından değil, çeşitli sosyal disiplinler tarafından da ele alınmalı. Anayasa hukuku, sosyoloji, siyaset sosyolojisi ve psikolojisi gibi açılardan da incelenmeli ve değerlendirilmeli.</p>
<p>Umarım bu eksiklik zaman içinde giderilir.</p>
<p>15 Temmuz darbe teşebbüsü çeşitli açılardan ele alınabilir ve analiz edilebilir.  Bu açılardan birisi de totaliter dinî sadakat ve demokratik siyasî sadakat çatışması olabilir. Ben bu yazıda kısaca bunu yapmaya çalışacağım.</p>
<p><strong>Birey Fikri ve Liberal Demokrasi</strong></p>
<p>Liberal demokrasiler birey fikri üzerine inşa edilir. Bu anlayışa göre temel ontolojik beşerî gerçeklik bireydir. Birey hak ve özgürlük sahibi bir varlıktır. Bu anlayışın işaretleri ve sonuçları özellikle siyasî ve hukukî hayatın hemen her alanında karşımıza çıkar. Meselâ, haklar bireylere ait haklar olarak anayasal teminat altına alınmıştır. Demokratik anayasalarda vazgeçilmez ve devredilmez birey hakları tek tek sayılır. Hukukun hâkimiyetinin ana hedefi bireyi hak ihlâlleri karşısında korumaktır. Tabiî yargıç ilkesi ve masumiyet karinesi de birey temellidir. Buna göre bireyler suç işledikleri iddia edilen anda var olan mahkemelerde yargılanırlar ve her birey suçlu olduğu ispat edilene kadar masumdur. Bireyin suçsuz olduğunu ispat etmesi değil, onun suçlu olduğunu iddia edenin bunu ispatlaması esastır. Suçun şahsiliği de birey temelli bir yaklaşımdır. Buna göre bireyler fiilen işledikleri her suçtan tek tek ve tek başlarına sorumludurlar. Her birey yargılanma esnasında engellenmeksizin savunma yapma veya savunulma hakkına sahiptir. Siyasî sistemde de birey esastır. Genel şartları karşılayan her birey oy verme ve aday olma hakkına sahiptir. Vatandaşların oyları arasında soya sopa veya şahsî durumlara bağlı ayrım yapılamaz. Kısaca, liberal demokrasilerde anayasal sistem bireyi esas alan bir yapılanma gerçekleştirir.</p>
<p>Bununla beraber hakları esas itibarıyla grup hakları olarak gören veya birey haklarına ilaveten grup haklarından bahseden yaklaşımlar da vardır. Bunda bir doğruluk payı olduğu elbette öne sürülebilir. Bazı bireysel hakların kullanılabilmesi kolektif entitelerin varlığına bağlıdır. Örneğin, herkesin dinî ibadethane kurma hakkı bir inanışa mensup yeterli sayıda insanın olmasına bağlıdır. Keza, bazı haklar da ancak bir kolektif içinde kullanılabilir. Meselâ ana dilde eğitim görme hakkı. Bir dile mensup kimselerin sayısı bir okul kurmaya yetmeyecek kadar azsa o dilde eğitimden bahsetmek de anlamsız olur.</p>
<p>Bununla birlikte, kolektif haklar anlayışını zayıflatacak bazı noktaların altının çizilmesinde fayda var. Gruplar nihai olarak bireylere kadar parçalanabilir. Grup hakları çoğu zaman bireysel hakların toplamından oluşur. Birey haklarıyla grup hakları arasında her zaman uyum yoktur. Birey hakları ile grup hakları çatıştığında korunması gereken grup değil birey haklarıdır. Diğer taraftan, yerine göre grup hakları denilen şeyler de bireyler için hakların bazen devletlerin yaptığından ve yapabileceğinden daha vahşi ve acımasız bir şekilde çiğnenmesi anlamına gelebilir. Bu gibi durumlarda bireylerin gruplara karşı korunmaya ihtiyacı vardır. Demokratik devlete düşen de bunu yapmaktır. Söylenenlere örnek olarak meselâ ABD’de yaşayan Amish Cemaati ile bilhassa cemaatin genç üyeleri arasındaki hayat tarzı tercihleri çatışmaları verilebilir.</p>
<p><strong>Kolektif Aidiyetler</strong></p>
<p>Bununla beraber, bu, sosyolojik olarak bireyleri ailelerden başlayarak kolektif ortamlarda bulunduğu ve kolektivist gruplara üye olduğu gerçeğini görmememizi gerektirmez. Gerçekten, her birey olağan şartlarda bir anne ve bir babanın bulunduğu çekirdek ailede dünyaya gelir. Geleneklere bağlı olarak bu aile daha geniş bir ailenin veya aile birliklerinin içine gömülü de olabilir. Bunlar daha ziyade doğuştan gelen ve insanların kontrol gücüne sahip olmadığı kolektif aidiyetlere tekabül eder. Ancak, tüm kolektif aidiyetler aynı karakterde değildir. Bazı aidiyetler doğumla alakasızdır ve kişilerin en azından bir ölçüde bilinçli bir tercihine dayanmaktadır. Bunlara sivil toplumun bir parçası gözüyle de bakabiliriz. Bu çerçevede bireylerin aile bağlarının dışında kalan dinî veya seküler gruplara üye olması mümkündür.</p>
<p>Bu tür gruplar hemen hemen her ülkede bulunur. Bireyselleşme derecesi bazı toplumlarda diğer toplumlardakine nazaran daha fazla olabilmekle beraber bu tür aidiyetlerin sıfırlandığı, yani tamamen yok olduğu veya yok edilebildiği hiçbir toplum yoktur. Her toplumda bilinçli tercihe dayanan üyeliklerle dolu kolektivist gruplar vardır.</p>
<p><strong>Türkiye’de Kolektivist Gruplar</strong></p>
<p>Türkiye de, bu çerçevede bakıldığında, kolektivist aidiyetlerin hayli fazla olduğu ülkeler arasında yer alan bir ülke olarak görülebilir. Gerçekten, zaman zaman patlayan olaylar ülkemizde kolektivist aidiyetlerin ne kadar yaygın ve baskın olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Meselâ aşiret bağları bir ortak kök anlayışına da dayanmakla beraber bir ölçüde bilinçli tercih meselesidir. Dinî aidiyetler de bu kapsamda görülebilir. Ülkemizde başta tarikatlar olmak üzere dinî aidiyete dayanan veya dinî aidiyet oluşturan gruplaşmalar hayli yaygın. Bunun niye böyle olduğu bir taraftan dini anlama biçimiyle diğer taraftan dinî inanç sahiplerinin yüz yüze kaldığı muamele biçimleriyle açıklanabilir. Osmanlı’dan günümüze kalan dinî gruplar olduğu gibi cumhuriyet döneminde ortaya çıkan dinî gruplaşmalar da vardır. Bu yazının konusu olan ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili grup da uzun bir tarihten mahrum, 1950’lerde doğmuş bir gruptur. Bu grubun ne kadar dinî olduğu veya olmadığı elbette tartışılabilir. Ancak, Türkiye’de doğmuş olması, mensuplarının genel olarak İslamî olduğu iddia edilen ilkeler ve değerler çerçevesinde varlık göstermesi ve İslam’a referanslarla konuşması ve hareket etmesi bu grubun ister istemez İslamî bir grup olduğunu veya o şekilde adlandırılabileceğini ve yorumlanabileceğini bize göstermektedir.</p>
<p>İşte bu noktada karşımıza 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede başvurulabilecek bir kavram çıkıyor: Sadakat Çatışması. Başka bir deyişle totaliter dinî sadakat ile siyasî sadakatin çatışması ve totaliter dinî sadakatin siyasî sadakati bastırması veya onun yerini alması. Sanırım 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede bu kavram çifti işimize yarayabilir.</p>
<p><strong>Totaliter Sadakat versus Demokratik Siyasî Sadakat </strong></p>
<p>Sadakat iki türe ayırılabilir: Totaliter sadakat ve demokratik siyasî sadakat veya demokratik siyasal itaat yükümlülüğü. Bunlardan ilki totaliter hareketlerde ve sistemlerde ikincisi ise demokratik oluşumlarda ve sistemlerde karşımıza çıkar.</p>
<p>Totaliter sadakat çok kapsayıcıdır. Sadakat göstermesi beklenen ve gereken kişilerin tüm hayatını ve her yönüyle kapsar. Bu sadakatin, içinde hüküm sürdüğü yapıyı totaliter bir yapılanmaya dönüştürmesi bile mümkündür. Hatta gayet muhtemeldir. Bu da bizi ilginç şekilde “sivil hayatta totaliterizm” kavramına götürür. Belki de totaliterizm araştırma ve tartışmalarına bir kültürel mesele olarak bu seviyede başlamakta fayda var…</p>
<p>Totaliter sadakat bazı seküler ve dinî gruplarda gözlemlenebilmektedir. Seküler bir grup veya dünyevî bir dine bağlı bir grup olarak Marksist-Leninist bir yapılanmada veya dini sert, tekelci ve dayatmacı biçimde yorumlama eğilimi içinde olan gruplarda tezahür edebilir. Dinin veya ideolojinin kapsayışı ve kuşatışı ne kadar geniş yorumlanırsa grubun üyelerinin totaliter sadakati hayatlarının hiçbir alanını dışarda bırakmayacak bir şekilde anlaması ve yorumlaması da o derece imkân dahilindedir. Böylece, bu tür yapılanmalarda, kavramı zorlama pahasına da olsa söylemek gerekirse, bir tür “sivil totaliterizm” doğmaktadır. Bu sadakatin egemen olduğu gruplarda üyenin hayatı her boyutuyla ve tümüyle kontrol edilir ve grup içi emirlere mutlak itaat esastır.  Biz bu itaat tarzını Cizvitlerden gelen bir deyişe “ölü gibi itaat ermek” olarak adlandırabiliriz..</p>
<p>Diğer taraftan, bir liberal demokraside yaşayan herkes iktidara-devlete siyasal sadakat göstermekle mükelleftir veya başka bir deyişle siyasal itaat yükümlülüğü altındadır. Bunun anlamı, vatandaşların demokratik usullerle göreve gelmiş iktidarların yetki alanlarında kalan işlerde nihaî söz sahibi otorite olduğunu kabul etmesi ve hoşlarına gitmese bile bu çerçevede alınan kararlara uymak zorunda olmasıdır. Bu husus bizi doğal olarak devletin yetkileri ve sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya götürür. Ancak, burada söz sahibi otoritenin genel olarak insan haklarıyla sınırlı olması ve karar alma yetkisinin esas itibarıyla insan haklarına ilişkin olmayan ve çatışan toplumsal taleplerin tezahür edeceği alanlarla bağlantılı olması söz konusudur. Bu çerçevede söz gelimi Gezi İsyanları da bir çatışan toplumsal talepler meselesidir ve insan haklarına ilişkin olmayan bir meselede kamu otoritesinin meşru ve geçerli karar alma hakkına karşı bir isyan hareketi olarak boy göstermiştir.</p>
<p>Şimdi, demokratik bir sistemde, hem totaliter sadakat anlayışının hüküm sürdüğü bir dinî gruba bağlı olan ve hem de aynı zamanda kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan bir kişinin durumunu düşünelim. Bu kişi kamu görevlisi olması sebebiyle kamu kararlarına uymakla ve kendisine kanun çerçevesinde verilen emirlere riayet etmekle mükelleftir. Ancak, kişinin üyesi olduğu grup siyasilerin alanına ve yetki sahasına giren işlerle meşgul ise ve hatta üzerinde durduğumuz grup örneğinde olduğu gibi seçilmiş siyasî otoriteyle bir çekişme, itiş kakış, hatta savaş içindeyse ne yapacaktır? Üyesi olduğu dinî gruptan gelen emirlere mi uyacaktır yoksa kamu bürokrasisi içinde nihayetinde seçilmiş otoriteye kadar uzanan hiyerarşiye sadık kalarak kendisinden amirleri tarafından istenenleri mi yapacaktır? Bu elbette kişi için karar vermesi zor bir meseledir. Burada açıkça totaliter dinî sadakat ile demokratik siyasî sadakat çatışması ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Örneğimizde görüldüğü üzere grup üyeleri bu gibi durumlarda bağlı olduğu dinî grubun talimatlarını yerine getirebilir. Siyasal sadakat ilkesinin yerine totaliter dinî sadakati ikame edebilir. Totaliter dinî sadakati siyasî sadakati bastıracak veya bir bakıma siyasî sadakati de aşacak mahiyette görebilir ve yorumlayabilir.</p>
<p>Bana öyle geliyor ki 15 Temmuz vakasının önemli yüzlerinden biri budur. Devlet çatısı altında, kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasî otoriteye değil bağlı oldukları dinî veya dinî görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içindeki hiyerarşiden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır. FETÖ’cüler bunu yaparken hemen her seferinde hukuku araç, hukukçuları silah, polisleri ve askerleri tetikçi olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Devlet içinde yapılanmaları onlara mesela PKK’dan farklı olarak muazzam imkânlar ve neredeyse sonsuz hareket kabiliyeti sağlamıştır. Kamu makamlarını, kamu otoritesini ve kamu kaynaklarını grubun hedefleri için seferber etmişlerdir. Başka bir deyişle devlet içinde devlet, iç devlet veya paralel devlet diyebileceğimiz bir yapılanma oluşturmuşlar ve kendi amaçları için bu yapılanmayı seferber etmişlerdir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu olgunun sonuçlarından yalnızca biridir.</p>
<p><strong>Ne Yapılmalı?</strong></p>
<p>Dinî gruplar hiçbir zaman yok olmayacağına, daima var olacağına ve sivil toplumun parçası olarak kalacağına göre gelecekte benzer tehlikelerin önlenmesi için ne yapmak gerekir? Sanırım bu, her şeyden önce, bir siyasî kültür meselesidir. Dinî gruplara üye olan kimseler kamusal meselelerde nihaî sözün halkın seçtiği hükümetlerde ve parlamentolarda olduğunu unutmamalı ve buna bağlı olarak kendi içlerinde siyasal sadakati de kapsayacak veya etkisiz hâle getirecek türden sadakat geliştirmekten uzak kalmalıdır. Sadakat alanını dinî hayat ile sınırlamalıdır. Üyelerine bu noktayı açıkça anlatmalı, buna uygun davranış kodları geliştirmelerini teşvik etmelidir. Diğer taraftan, devlet de sivil toplum alanlarından mümkün mertebe çekilmeli ve bu tür grupların işleyişini insan haklarını genel olarak korumak dışında tamamen serbest bırakmalıdır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-sadakat-catismasinin-sonucu/">15 Temmuz: Sadakat Çatışmasının Sonucu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz ve Sadakat Çatışması</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-sadakat-catismasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Jul 2023 14:10:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206876</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlet çatısı altında görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasi otoriteye değil bağlı oldukları dini görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içinden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır. Bu sene 15 Temmuz darbe [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-sadakat-catismasi/">15 Temmuz ve Sadakat Çatışması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="font-weight-normal text-dark h4"><em>Devlet çatısı altında görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasi otoriteye değil bağlı oldukları dini görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içinden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır.</em></p>
<div class="row mt-3">
<div class="col-md-9 bordersag">
<div class="small mt-1 text-muted">Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün 7’nci yıldönümü. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen bu teşebbüs ne yazık ki hak ettiği ve olması gerektiği gibi analiz edilmiş ve tahlillere tabi tutulmuş değil. Umarım bu eksiklik zaman içinde giderilir.</div>
<div class="col p-0 mt-4">
<div class="row">
<div class="col-10">
<div class="row">
<div class="col">
<p>15 Temmuz darbe teşebbüsü çeşitli açılardan ele alınabilir ve değerlendirilebilir. Bu açılardan birisi de dini sadakat ve siyasi sadakat çatışması olabilir. Bu yazıda 15 Temmuz’u bu çatışma ekseninde ele almaya çalışacağız.</p>
<h3><strong>Birey Fikri ve Liberal Demokrasi</strong></h3>
<p>Liberal demokrasiler birey fikri üzerine inşa edilir. Bu anlayışa göre temel ontolojik beşeri gerçeklik, bireydir. Birey, hak ve özgürlük sahibi bir varlıktır. Bu inşanın işaretleri siyasi ve hukuki hayatın hemen her alanında karşımıza çıkar. Mesela, haklar bireylere ait haklar olarak anayasal teminat altına alınmıştır. Demokratik anayasalarda vazgeçilmez ve devredilemez birey hakları tek tek sayılır. Hukukun hakimiyetinin ana hedefi de bireyi hak ihlalleri karşısında korumaktır. Tabii yargıç ilkesi ve masumiyet karinesi de birey temellidir. Buna göre bireyler suç işledikleri iddia edilen anda var olan mahkemelerde yargılanırlar ve her birey suçlu olduğu ispat edilene kadar masumdur. Bireyin suçsuz olduğunu ispat etmesi değil; onun suçlu olduğunu iddia edenin bunu ispatlaması esastır. Suçun şahsiliği de birey temelli bir yaklaşımdır. Buna göre bireyler fiilen işledikleri her suçtan tek tek ve tek başlarına sorumludurlar. Her birey yargılanma esnasında engellenmeksizin savunma yapma veya savunulma hakkına sahiptir. Siyasi sistemde de birey esastır. Genel şartları karşılayan her birey oy verme ve aday olma hakkına sahiptir. Vatandaşların oyları arasında soya sopa veya şahsi durumlara bağlı ayrım yapılamaz. Kısaca, liberal demokrasilerde anayasal sistem bireyi esas alan bir yapılanma gerçekleştirir.</p>
<p>Bununla beraber, bu, sosyolojik olarak bireyleri ailelerden başlayarak kolektif ortamlarda bulunduğu ve kolektivist gruplara üye olduğu gerçeğini görmememizi gerektirmez. Gerçekten, her birey olağan şartlarda bir anne ve bir babanın bulunduğu çekirdek ailelerde dünyaya gelir. Geleneklere bağlı olarak bu aile daha geniş bir ailenin veya aile birliklerinin içine gömülü de olabilir. Bunlar daha ziyade doğuştan gelen ve insanların kontrol gücüne sahip olmadığı kolektif aidiyetlere tekabül eder. Ancak tüm kolektif aidiyetler aynı karakterde değildir. Bazı aidiyetler doğumla alakasızdır ve kişilerin en azından bir ölçüde bilinçli bir tercihine dayanmaktadır. Bunlara sivil toplumun bir parçası gözüyle de bakabiliriz. Bu çerçevede bireylerin aile bağlarının dışında kalan dini veya seküler gruplara üye olması mümkündür.</p>
<p>Bu tür gruplar hemen hemen her ülkede bulunur. Bireyselleşme derecesi bazı toplumlarda diğer toplumlardakine nazaran daha fazla olabilmekle beraber bu tür aidiyetlerin sıfırlandığı, yani tamamen yok olduğu veya yok edildiği hiçbir toplum yoktur. Her toplumda bilinçli tercihe dayanan üyeliklerle dolu kolektivist gruplar vardır.</p>
<h3><strong>Türkiye’de Kolektivist Gruplar</strong></h3>
<p>Türkiye de bu çerçeveden bakıldığında, kolektivist aidiyetlerin hayli fazla olduğu ülkeler arasında yer alan bir ülke olarak görülebilir. Gerçekten, zaman zaman patlayan olaylar ülkemizde kolektivist aidiyetlerin ne kadar yaygın ve baskın olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Mesela aşiret bağları bir ortak kök anlayışına da dayanmakla beraber bir ölçüde bilinçli tercih meselesidir. Dini aidiyetler de bu kapsamda görülebilir. Ülkemizde başta tarikatlar olmak üzere dini aidiyete dayanan gruplaşmalar hayli yaygın. Bunun niye böyle olduğu bir taraftan dini anlama biçimiyle diğer taraftan dini inanç sahiplerinin yüz yüze kaldığı muamele biçimleriyle açıklanabilir. Osmanlı’dan günümüze kalan dini gruplar olduğu gibi cumhuriyet döneminde ortaya çıkan dini gruplaşmalar da vardır. Bu yazının konusu olan ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili grup da uzun bir tarihten mahrum olan, 1950’lerde doğmuş olan bir gruptur. Bu grubun ne kadar dini olduğu veya olmadığı elbette tartışılabilir. Ancak Türkiye’de doğmuş olması, mensuplarının genel olarak İslam çerçevesinde varlık göstermesi ve İslami referanslarla konuşması, bu grubun ister istemez İslami bir grup olduğunu veya o şekilde adlandırılabileceğini ve yorumlanabileceğini bize göstermektedir.</p>
<p>İşte bu noktada karşımıza 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede başvurulabilecek bir kavram çıkıyor: Sadakat. Veya daha doğru bir deyişle, sadakat çatışması. Dini sadakatle siyasi sadakatin çatışması ve dini sadakatin siyasi sadakati bastırması veya onun yerini alması. Sanırım 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede bu kavramlar işimize yarayabilir.</p>
<p><img decoding="async" title="15 Temmuz sabahı" src="https://kriterdergi.com/images/news/2023/07/08/atilla-yayla-2-fotograf.jpg" alt="15 Temmuz sabahı" /></p>
<h3><strong>Siyasi Sadakat Versus Dini Sadakat</strong></h3>
<p>Kuşku yok ki dini sadakat kapsayıcı bir sadakattir. Grubun din anlayışına ve dini yorumlamasına bağlı olarak üyenin tüm hayatını kuşatabilir. Hatta bu sadakatin yapıyı totaliter bir yapılanmaya dönüştürmesi bile mümkündür. Bu durum bazı dini gruplarda gözlemlenebilmektedir. Dinin kapsayışı ve kuşatışı, ne kadar geniş yorumlanırsa grubun üyelerinin dini sadakati hayatlarının hiçbir alanını dışarda bırakmayacak bir şekilde anlaması ve yorumlaması da o derece imkan dahilindedir. Buna, kavramı zorlama pahasına da olsa bir tür “sivil totaliterizm” adı verilebilir. Bu tür gruplarda üyenin hayatı her boyutuyla ve tümüyle kontrol edilir ve grup içi emirlere mutlak itaat esastır.</p>
<p>Diğer taraftan, bir liberal demokraside yaşayan herkes siyasal itaat ile yükümlüdür. Bunun anlamı, demokratik usullerle göreve gelmiş iktidarların yetki alanlarında kalan işlerde tam söz sahibi olması ve insanların hoşlarına gitmese bile bu çerçevede alınan kararlara uymak zorunda olmasıdır. Bu husus bizi doğal olarak devletin yetkileri ve sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya götürür. Ancak burada söz sahibi otoritenin genel olarak insan haklarıyla sınırlı olması ve karar alma yetkisinin esas itibarıyla insan haklarına ilişkin olmayan ve çatışan toplumsal taleplerin tezahür edeceği alanlarla ilişkili olması söz konusudur. Bu çerçevede söz gelimi Gezi olayları da bir çatışan toplumsal talepler meselesidir ve insan haklarına ilişkin olmayan bir meselede kamu otoritesinin meşru ve geçerli karar alma hakkına karşı bir isyan hareketidir.</p>
<p>Şimdi, hem bir dini gruba bağlı olan ve hem de aynı zamanda kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan bir kişinin durumunu düşünelim. Bu kişi kamu görevlisi olması hasebiyle kamu kararlarına uymakla ve riayet etmekle mükelleftir. Ancak, kişinin üyesi olduğu grup siyasilerin alanına ve yetki sahasına giren işlerle meşgul ise ve hatta üzerinde durduğumuz grup örneğinde olduğu gibi seçilmiş siyasi otoriteyle bir çekişme, itiş kakış, hatta savaş içindeyse ne yapacaktır? Üyesi olduğu dini gruptan gelem emirlere mi uyacaktır yoksa kamu bürokrasisi içinde nihayetinde seçilmiş otoriteye kadar uzanan hiyerarşiye sadık kalarak kendisinden amirleri tarafından istenenleri mi yapacaktır? Bu elbette kişi için karar vermesi zor bir meseledir. Burada açıkça dini sadakat ile siyasi sadakat çatışması ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Örneğimizde görüldüğü üzere grup üyeleri bu gibi durumlarda aidiyetini taşıdığı dini grubun talimatlarını yerine getirebilir. Siyasal sadakat ilkesinin yerine dini sadakati ikame edebilir. Dini sadakati siyasi sadakati bastıracak veya bir bakıma siyasi sadakati de aşacak mahiyette görebilir ve yorumlayabilir.</p>
<p>Bana öyle geliyor ki 15 Temmuz vakasının önemli yüzlerinden biri budur. Devlet çatısı altında, kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasi otoriteye değil bağlı oldukları dini veya dini görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içindeki hiyerarşiden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır. FETÖ’cüler bunu yaparken hemen her seferinde hukuku silah, hukukçuları suikastçı, polisleri ve askerleri tetikçi olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Devlet içinde yapılanmaları, onlara mesela PKK’dan farklı olarak muazzam imkanlar ve neredeyse sonsuz hareket kabiliyeti sağlamıştır. Kamu makamlarını, kamu otoritesini ve kamu kaynaklarını grubun hedefleri için seferber etmişlerdir. Başka bir deyişle devlet içinde devlet, iç devlet veya paralel devlet diyebileceğimiz bir yapılanma oluşturmuşlar ve kendi amaçları için bu yapılanmayı seferber etmişlerdir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu olgunun sonuçlarından yalnızca biridir.</p>
<h3><strong>Ne Yapılmalı?</strong></h3>
<p>Dini gruplar hiçbir zaman yok olmayacağına, daima var olacağına ve sivil toplumun parçası olarak kalacağına göre gelecekte benzer tehlikelerin önlenmesi için ne yapmak gerekir? Sanırım bu her şeyden önce bir siyasi kültür meselesidir. Dini gruplara üye olan kimseler kamusal meselelerde nihai sözün halkın seçtiği hükümetlerde ve parlamentolarda olduğunu unutmamalı ve buna bağlı olarak kendi içlerinde siyasal sadakati de kapsayacak veya etkisiz hale getirecek türden sadakat geliştirmekten uzak kalmalıdır. Sadakat alanını dini hayat ile sınırlamalıdır. Üyelerine bu noktayı açıkça anlatmalı, buna uygun davranış kodları geliştirmelerini teşvik etmelidir. Diğer taraftan, devlet de sivil toplum alanlarından mümkün mertebe çekilmeli ve bu tür grupların işleyişini insan haklarını genel olarak korumak dışında tamamen serbest bırakmalıdır.</p>
<ul>
<li>Kriter Dergisi, <a class="small text-dark" title="Kriter Temmuz-Ağustos 2023" href="https://kriterdergi.com/sayi/2023/8/81">Temmuz-Ağustos 2023 / Yıl 8, Sayı 81. </a></li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-sadakat-catismasi/">15 Temmuz ve Sadakat Çatışması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demokrasi ve darbeler: Türkiye ve Almanya</title>
		<link>https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-darbeler-turkiye-ve-almanya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Dec 2022 11:15:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206482</guid>

					<description><![CDATA[<p>Almanya’da son günlerde ortaya çıkartılan ve darbe yapmaya hedeflediği iddia edilen “İmparatorluk Vatandaşları” adlı örgüt demokrasilerde darbe meselesini tekrar değerlendirmemizi gerektiriyor. Demokrasiler genellikle ikiye ayrılıyor: İstikrarlı demokrasiler ve istikrarsız, gelişmekte olan demokrasiler. Birinci gruba giren demokrasilerin darbe tehlikesinden emin olduğu var sayılırken ikinci grupta yer alan demokrasilerde darbe adeta sıradan, olağan bir olay olarak kabul [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-darbeler-turkiye-ve-almanya/">Demokrasi ve darbeler: Türkiye ve Almanya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Almanya’da son günlerde ortaya çıkartılan ve darbe yapmaya hedeflediği iddia edilen “İmparatorluk Vatandaşları” adlı örgüt demokrasilerde darbe meselesini tekrar değerlendirmemizi gerektiriyor.</p>
<p>Demokrasiler genellikle ikiye ayrılıyor: İstikrarlı demokrasiler ve istikrarsız, gelişmekte olan demokrasiler. Birinci gruba giren demokrasilerin darbe tehlikesinden emin olduğu var sayılırken ikinci grupta yer alan demokrasilerde darbe adeta sıradan, olağan bir olay olarak kabul ediliyor. Ne var ki, Almanya’da ortaya çıkan vaka belki de bu görüşü değiştirmemiz gerektiğini söylüyor.</p>
<p>Gerçekten, demokrasi tarihi ve siyasetin genel özellikleri dikkate alındığında bu görüşün veya tespitin büyük bir yanılgı yahut yaygın bir ezber olduğu olduğu ortaya çıkıyor. Darbe ve darbecilik hemen her demokrasi için potansiyel bir tehlike. Gelişmiş ve kurumsallaşmış olması demokrasileri bu tehlikelerden tamamen kurtarmıyor. Bunun ana sebebi her ülkede memurların bulunması. Siyasetçiler geçici iken bu memurlar kalıcı statüde ve siyasetçilere nispetle çok daha uzun sürelerle görev başında. Üst düzey bürokratlar -bilhassa askerler- kolayca ülkenin gerçek sahibi oldukları, ülkedeki tek ve gerçek vatanseverlerin kendileri olduğu, siyasetçilerin ülkenin karşı karşıya kaldığı tehdit ve tehlikeleri hiçbir zaman tam olarak idrak etmediği ve gereken tedbirleri almadığı, hatta birçok durumda bu tehdit ve tehlikelerin kaynağı olduğu ve ülkenin selameti için -siyasete bürokratik müdahale dahi- gereken her şeyi yapmaları gerektiği yolunda bir fikir geliştiriyorlar. Darbelerin ardında yatan ana faktör bu. Bu anlayış elbette ideolojik ve hissi bir atmosfer de doğuruyor ve kendi kendisini sürdürme ve yeniden üretme gücü de kazanıyor. Bu tehlike az veya çok her demokratik sistemde karşımıza çıkıyor. Anlaşılıyor ki demokrasilerde darbe tehlikesi azaltılabilir, geriletilebilir, ama tamamen ortadan kaldırılamaz.</p>
<p>Bu gerçeğe demokratik ülkelerdeki darbelere bakarak delil bulabiliriz. Mesela Fransa bu bakımdan iyi bir örnek teşkil eder. Daha yakınlara geldiğimizde 2021 yılı başında ABD’de gerçekleşen Kongre baskını vakasına bakabiliriz. Bilindiği üzere, ABD Kongresi 2000 seçimlerinin sonuçlarından memnun olmayan ve seçimde hile yapıldığını düşünen bir kısmı silahı gruplar tarafından işgal edildi. Bu olay sadece ABD’de değil tüm dünyada büyük şaşkınlık yarattı. Demokrasinin beşiği olarak görülen ve dünyaya demokrasinin koruyucusu ve yayıcısı sıfatıyla yön vermeye çalışan ABD yaşanan olaylarla derinden sarsıldı. Olay hâlâ soruşturulmakta ve yargılamalar yapılmakta…</p>
<p>Şimdi de Almanya’da darbe yapma peşinde olduğu öne sürülen örgüt ortaya çıkartıldı. Adı, resmî açıklamalara göre, “İmparatorluk Vatandaşları”. Bu örgüt, iddiaya bakılırsa, darbe yaparak iktidarı ele geçirmeyi ve Alman imparatorluğunu tekrar kurmayı hedefliyor. Lideri Alman kraliyet ailesinden geliyor: Prens 13’üncü Heinrich. Örgütün öldürülmesi planlanan isimlerden oluşan bir kara listesi mevcut. Almanya başbakanı O. Scholz’un da bu listede yer aldığı belirtiliyor. Açıklamalara göre Alman istihbaratı örgütü uzun bir süredir takip ediyordu. Sonunda on bir eyalette 3 bin polis tarafından 137 noktaya baskın yapıldı ve 50’den fazla kişi gözaltına alındı. Operasyon başka ülkelere de sıçradı. Örgütün üyeleri arasında hakimlerin, savcıların, siyasetçilerin, emekli ve muvazzaf subayların da olduğu açıklandı. Verilen bilgiye göre örgütün yaklaşık 21 bin üyesi var ve bunların 2 binden fazlası hükümete karşı şiddet kullanmaya hazır. Almanya bu darbeci örgütü terör örgütü olarak adlandırdı ve üyelerine terörist muamelesi yapılacağını açıkladı. Yani bu kişiler “terör örgütü mensubu” olarak yargılanacaklar. Almanya Federal İçişleri Bakanı Nancy Faeser örgütle ilgili olarak şunları söyledi: “Bu tür girişimlere karşı hukukun üstünlüğünü savunarak harekete geçiyoruz. Bu sert tavrımızı sürdürmeye devam edeceğiz.” Faeser Almanya’nın güçlü olduğunu ve demokrasi düşmanlarına karşı devleti koruyacaklarını da ekledi.</p>
<p>Gerek ABD gerek Almanya istikrarlı ve gelişmiş demokrasiler sayılıyor. Ancak, görülüyor ki, darbe tehdidinden tamamen emin değiller. Bu iki gelişmiş demokraside de istikrarsız demokrasilerde olduğu gibi darbe tehdidi ve tehlikesi boy gösterebiliyor. Bu da demek oluyor ki istikrarlı demokrasilerin de istikrarsız olanları gibi darbeye karşı korunmaya ihtiyacı var. Ne var ki iş kendilerine gelince bu konuda çok duyarlı ve dikkatli olan Almanya ve ABD darbe başka yerlerde -meselâ Türkiye’de- olunca çok farklı ve darbecilere ve darbeye destek anlamına gelecek tavırlar almaktan geri kalmıyor…</p>
<p>Almanya’da ortaya çıkan darbe teşebbüsünün mahiyetini ve yaratacağı tehlikeleri en iyi anlayacak olan, kuşkusuz, biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Bunun ana sebebi ülkemizin on yıllardır darbeci eğilimlerle ve darbecilerle mücadele etmekte olması. Gerçekten, Türkiye seçimle gelen bir başbakanını darbeye kurban vermiş, defalarca askerî müdahalelerle tam veya kısmî hükümet değişiklikleri yapmak zorunda kalmış, hem 1961 hem de 1982 Anayasası askerler tarafında yaptırılmış bir ülke. Bu yüzden aynen Tayland ve Pakistan gibi “darbekolik” ülkeler klasmanında yer almakta.</p>
<p>Türkiye’nin darbeler ve darbe girişimleri tarihi ne yazık ki çok “zengin”. Türkiye 1960 darbesinden itibaren her on senede bir askerî müdahale ile karşılaştı. Bunlarda ordunun adeta kendi başına ve bağımsız bir güç statüsü kazandığına inanan ve kendisini ülkenin gerçek sahibi ve yegâne koruyucusu olarak gören askerler başı çekti. Elbette darbenin sivil ayakları da vardı. Tüm ordu değil ordu içindeki bir grup asker tarafından yapılan 1960 darbesinden sonra darbeci virüs tedavi edileceği yerde tüm orduya yaygınlaştırıldı. Nitekim daha sonraki darbelerde bütün ordunun darbeci olduğuna şahit olundu. Mesela 12 Eylül 1980 darbesi tüm ordu tarafından emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirildi.</p>
<p>Çok değil, sadece altı sene önce -2016’da- Türkiye Almanya’da görülene nispetle çok daha korkunç bir darbe teşebbüsüyle karşılaştı. O zamana kadar dinî bir cemaat olarak kendisini topluma sunmuş olan ama daha sonra aslında özü itibarıyla bir istihbarat örgütü ve diğer ülkelerin kullanışlı bir aparatı olduğu anlaşılan FETÖ adım adım tırmandırdığı seçilmiş hükümete karşı eylemler dizisine 15 Temmuz darbe teşebbüsünü ekledi. Ordu içindeki FETÖ’cü subaylar, FETÖ’cü polislerin desteğinde ve sivil idarecilerinin emrinde darbe yapmaya kalkıştı. FETÖ mensupları ve harekete sevk edebildikleri diğer unsurlar silahlarıyla kışlalarının dışına çıktı. İstanbul ve Ankara’da kilit noktaları kontrol altına almaya çalıştı. Basın merkezlerine el koymaya gayret etti. Polis noktaları, parlamento bombalandı. FETÖ halka karşı silah kullanmaktan da çekinmedi. Sokaklarda direnen vatandaşlar öldürüldü, 250’den çok şehit verildi. Binlerce insan yaralandı. Halk büyük bir cesaret göstererek darbeye karşı çıktı, birliklerin önünü kesti, kışlaların etrafını sardı, havaalanlarını ve önemli meydanları kontrol atına aldı. Adeta bir destan yazarak silahlı askerlere karşı elleriyle, vücutlarıyla direnerek kendilerine emanet edilmiş silahları kendi vatandaşlarına karşı kullanan darbecileri durdurdu. Darbenin önlenmesinden sonra Türkiye darbeci örgütün tüm üyelerine karşı harekete geçti. Örgütün orduda, yargıda, poliste bulunan adamları açığa alındı. Başta darbeye bilfiil karışanlar olmak üzere tüm örgüt mensuplarına davalar açıldı…</p>
<p>Böylesine vahşi bir darbe teşebbüsüyle karşılaşmasına karşılık Batı dünyası Türkiye’ye gereken ilgiyi göstermedi, hak ettiği desteği hiç vermedi. Türkiye’nin resmî açıklamalarına kuşku ile baktı. Darbecilere sahip çıktı. Bilhassa ABD ve Almanya darbecilere sığınak oldu. ABD darbenin ele başını Pensilvanya’da ağırlamaya devam ediyor; ısrarlı ve belgeli taleplerine rağmen Türkiye’ye iade etmiyor. Almanya da darbenin önderlerinden Adil Öksüz ve darbeci örgütün yargı tezgahlarının mimarlarından Zekeriya Öz başta olmak üzere birçok örgüt mensubuna yaşama alanı açtı ve onları koruyor.</p>
<p>Oysa aynı Batı şimdi Almanya’nın açıklamalarına itibar ediyor. Haberleri Alman devletinin bakış açısından ve Alman politikacılarının ifadeleriyle veriyor. Türkiye’nin darbecilere terörist sıfatını vermesini ve terör suçuyla yargılamalar yapmasını anormal karşılayanlar şimdi Almanya’nın darbecileri terörist ve örgütlerini terör örgütü olarak adlandırmasına karşı sessiz kalarak destek veriyor veya açıktan destek oluyor. Bu durumda haklı olarak Batı dünyasına bu çifte standardın sebeplerini sormak gerekiyor. Türkiye’de darbeye karşı yapılanlar kınanırken ve desteklenmezken Almanya’da aynı şeylerin yapılmasına niçin destek olunuyor? Almanya’daki darbe idiyse Türkiye’deki neydi? Türkiye darbecilikle karşılaşınca Almanya’ya verilen destek niçin verilmedi? Darbe tehdidinden bahseden ve darbecilere terörist darbeci örgüte terör örgütü muamelesi yapan Almanya’ya da sormak lazım: Almanya’nın darbecileri terörist sıfatıyla yargılaması normal ise neden aynı şeyi yapan Türkiye’ye destek vermediniz? Türkiye Almanya’nın Türkiyeli darbecilere yaptığını Almanya’daki darbecilere yapsa, meselâ Almanya’daki darbecilerden Türkiye’ye kaçanlara sığınak olsa, onlara Türkiye’de kalma imkânı sağlasa ve onları korusa Almanya ne yapardı?</p>
<p>Demokrasilere düşen darbeciliği çıktığı yere göre farklı değerlendirmelere tabi tutmamak, genel bir problem olarak görmek ve buna uygun bir tavır takınmaktır. Umulur ki Almanya’daki fiiliyata aktarılamamış darbe teşebbüsü genel olarak Batı’nın özel olarak ise ABD ve Almanya’nın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-darbeler-turkiye-ve-almanya/">Demokrasi ve darbeler: Türkiye ve Almanya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dış Politikada Menderes’in İzinde</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dis-politikada-menderesin-izinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Oct 2022 11:22:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206395</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD ve AB ile arasında soğuk rüzgârlar esen Türkiye’nin, Batı’nın tecrit ettiği İran ve Rusya ile görüşmeye devam etmesi, Rusya’ya uygulanan ambargoya katılmaması (kimilerine göre ‘delmesi’) ve nihayet Çin ile Rusya’nın başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma konusunda niyet beyanında bulunması dış politikada eksen kayması tartışmasını yeniden alevlendirdi. Diğer ülkelerle ilişkilerimizi geliştirmeye kalkan bütün hükümetler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dis-politikada-menderesin-izinde/">Dış Politikada Menderes’in İzinde</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">ABD ve AB ile arasında soğuk rüzgârlar esen Türkiye’nin, Batı’nın tecrit ettiği İran ve Rusya ile görüşmeye devam etmesi, Rusya’ya uygulanan ambargoya katılmaması (kimilerine göre ‘delmesi’) ve nihayet Çin ile Rusya’nın başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma konusunda niyet beyanında bulunması <em>dış politikada eksen kayması </em>tartışmasını yeniden alevlendirdi.</p>
<p>Diğer ülkelerle ilişkilerimizi geliştirmeye kalkan bütün hükümetler benzer itirazlarla karşılaşmışlardır. Aslında önemli olan, diğer ülkelerle münasebetimizi Batı blokundan koparak mı, kopmadan mı geliştirdiğimiz. Rusya&#8217;yla Ukrayna arasındaki esir takasına aracılık etmek ve Ukrayna tahılının dünya pazarlarına ulaşmasına yardımcı olmak gibi birçok konuda uluslararası sorunların çözümüne katkı sağladığı ve Batı karşısında Türkiye’nin elini güçlendirdiği sürece Batı bloku dışındaki ülkelerle iyi ilişkiler kurmanın nesi kötü? Ancak ticaret yapmanın ve iyi ilişkiler kurmanın ötesine geçip onların siyasî ve ekonomik sistemini kopyalamaya, onlara benzemeye kalkmak -kötü olan bu. Rusya’dan, Çin’den veya İran’dan bu minvalde öğrenebileceğimiz hiçbirşey yok. Buna mukabil, son yıllarda gerilemeler kaydetse ve sık sık çifte standart uygulasa da özgürlük, hukukun üstünlüğü, insan hakları, piyasa ekonomisi, çoğulculuk ve demokrasi alanında Batı, tecrübe ve birikiminden istifade edilmesi gereken tarihî bir örnek olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>Ne var ki son dönemde Batı&#8217;yla yaşanan sorunları tek başına Türkiye’nin sırtına yüklemek insafsızlık olur. İlişkilerin gerilemesinde ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinin FETÖ ve PKK/YPG’ye verdiği desteğin, F35 programından çıkartılmamızın, Türkiye’ye uygulanan örtülü silah ambargosunun ve diğer çifte standartların da payı olduğu unutulmamalı. Batı&#8217;nın gayri adilâne muamelelerine tepkisiz kalmamalı, rıza göstermemeliyiz. Lâkin bütün gerilimlere ve çifte standartlarına rağmen Batı ittifakının bir parçası olarak kalmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Peki, bu hep böyle miydi? Türkiye ne zamandan beri Batı ittifakının bir parçası?..</p>
<p>Batı blokunun bir parçası olma kararı, kimilerinin zannettiği gibi Cumhuriyetle yaşıt değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan yeni dünya düzeninde İnönü’nün kerhen aldığı bu kararı, bugüne kadar uzanan bir dış politika vizyonu hâline getiren Demokrat Parti hükümetleri ve Menderes olmuştur.</p>
<p>Tek parti dönemi dış politikasının ‘bölgede sulh ve istikrarın korunması’ olarak özetlenebilecek iki temel hedefi vardı. Tek parti hükümetleri, Türkiye’ye ilişmemek kaydıyla Hitler’le de, Stalin’le de, Mussolini ile de görüşmeye ve işbirliği yapmaya açıktı. 30’lu yıllar, bunun örnekleriyle doludur.</p>
<p>Bu tutum İkinci Dünya Savaşı boyunca da sürdü ve savaşın gidişatına bağlı olarak kâh mihver, kâh müttefik devletlere göz kırpıldı. Öyle ki müttefik devletlerin desteğimize en çok ihtiyaç duyduğu anlarda bile bu destek esirgendi. Hitler galip gelirse bütün Avrupa’yı çiğneyen Alman ordularının Edirne sınırında duracağı zehabına nereden kapıldı bilinmez; ancak İnönü, İkinci Dünya Savaşı boyunca bu amaca hizmet eden son derece ‘kaypak’ bir dış politika izledi. Neyse ki savaşı müttefik devletler kazandı.</p>
<p>O günün Türkiyesi, Batı blokundan ziyade totaliter Sovyet modeline daha yakındı. Sovyetler Birliği Boğazlarda üs yanında Kars ve Ardahan’ı talep etmese, savaş sonunda Doğu blokuna bile dahil olabilirdik. Türkiye’yi Batı blokuna yönelmeye, Stalin’in bu açgözlülüğü mecbur bıraktı. Batı blokunun bir parçası olmanın ön şartı olarak 1946’da çok partili hayata geçtik. Türkiye’de demokrasi varlığını bir ölçüde &#8220;Stalin’e borçludur&#8221; dersek yanlış olmaz.</p>
<p>Türk dış politikasına Batı vizyonu, Demokrat Parti ve Menderes zamanında yerleştirilmiştir. Bu vizyon, zamanının o kadar ötesinde, doğru ve gerçekçi idi ki sonraki hükümetlerce de benimsendi. Türk dış politikasının temel kurumlarından biri olan NATO’ya üyeliğimiz, dış politikamıza Menderes döneminde hâkim olan Batı vizyonunun en müşahhas örneğidir.</p>
<p>1949 yılında kurulan NATO’ya üyelik için ilk başvuruyu 1950 Mayısında -iktidar henüz el değiştirmemişken- CHP yapmış, fakat reddedilmiştir. İktidara geldikten sonra bu başvuruyu yenileyen Demokrat Parti de aynı cevabı almış, ancak Kore’de çıkan savaşa NATO birlikleri safında katılmak üzere BM kararına istinaden asker göndermekten geri durmamıştır. O dönem sol çevrelerin ağır eleştirilerini çekse de, Kore’ye asker göndermemiz NATO üyeliğimizin yolunu açmıştır. Menderes’in bu cesur hamlesi olmasa, tıpkı Ukrayna gibi NATO’nun kapısında bekliyor veya bekletiliyor olabilirdik. Yahut on yıllardır kapısında bekletildiğimiz AB gibi, NATO da bize şart üstüne şart koşabilirdi -tıpkı şu sıralar Finlandiya ve İsveç’e bizim yaptığımız gibi.</p>
<p>Türkiye, bu diplomatik üstünlüğe Demokrat Parti’nin cesur ve isabetli dış politikası sayesinde erişti. Menderes ve arkadaşları, bundan sadece birkaç yıl önce ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti’ diyen Macron’dan da, 700 şehit vererek girdiğimiz NATO’dan derhal çekilmemizi isteyen ulusalcı taifeden de daha zeki ve ileri görüşlü insanlardı. Aradan 70 yıl geçtikten sonra bile NATO, Türk dış politikasının en önemli kazanımlarından biri olma özelliğini koruyor.</p>
<p>Demokrat Parti’nin Türk dış politikasına damga vuran bir diğer başarısı Kıbrıs…</p>
<p>Hukuken Osmanlı toprağı olmaya devam eden Kıbrıs’ın yönetimi, 1878 Berlin Antlaşmasıyla ‘geçici’ olarak (Kars, Ardahan ve Batum Rus işgalinden kurtarılana kadar) İngilizlere bırakılmıştı. Kıbrıs üzerindeki egemenlik hakkımızdan Lozan’da vazgeçtik. Londra ve Zürih Antlaşmaları (1959) imzalanana kadar Kıbrıs, üzerinde hiçbir söz hakkımızın ve iddiamızın olmadığı bir ada idi. Türkiye’yi Kıbrıs’ta yeniden söz sahibi yapan, Başbakan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu&#8217;dur.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin Kıbrıs diye bir dâvası varsa, bu iki büyük devlet adamına borçludur. Öyle ki 1974 Kıbrıs Barış harekâtı bile, Londra ve Zürih Antlaşmaları çerçevesinde gerçekleştirilebilmiştir. Sadece Kıbrıs dâvasına ettikleri hizmetle bile tarihin altın sayfalarına geçen bu iki isim (Hasan Polatkan’la birlikte) 27 Mayıs&#8217;ın gözü dönmüş darbecileri tarafından katledildi. Bu vesileyle şehitlerimizi hayırla yad ediyor, Allah’tan rahmet diliyorum. Allah’ın laneti tüm darbecilerin üstüne olsun!&#8230;</p>
<p>Demokrat Parti’nin ve Menderes’in Türk dış politikasına bıraktığı üçüncü miras, Avrupa Birliği vizyonudur.</p>
<p>Bugün AB olarak bildiğimiz yapı, 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği olarak kuruldu ve 1957 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adını aldı. Menderes hükümeti, kuruluşundan sadece iki yıl sonra (1959) AET’ye üyelik başvurusunda bulundu. Ancak 27 Mayıs 1960 kanlı darbesi yüzünden bu başvuru akim kaldı. Darbeciler tarafından yönetilen ve başbakanını asan bir ülke, bir demokrasi kulübüne kabul edilemezdi.</p>
<p>27 Mayıs&#8217;la başlayıp devamı gelen askerî müdahaleleri ve insan hakları ihlallerini öne sürerek Türkiye’nin üyelik başvurusunu bekleten AET, 1965 yılında Avrupa Topluluğu (AT), 1993 yılında Avrupa Birliği (AB) ismini alarak ve her seferinde genişleyerek yoluna devam etti. 1959 yılında altı ülkeden oluşan topluluk bugün itibariyle 28 üyeye ulaştı, hantallaştı ve eski cazibesini kaybetti.</p>
<p>Bir zamanların demokrasi ve insan hakları şampiyonu AB, Mısır ve Türkiye’deki darbe girişimlerine seyirci kaldı, darbecileri korudu ya da onlarla işbirliği yaptı. Türkiye’nin 15 Temmuz darbe teşebbüsünü ABD ve AB’nin desteğini almadan püskürttüğünü söylemek yanlış olmaz. Demokratik standartların yerine getirilmesi için Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü şartları taşımadığı Avrupa Parlamentosu tarafından tescil edilen Macaristan AB üyesi olarak kalmaya devam ederken, 1959&#8217;dan beri bekletilen Türkiye’nin üyelik takvimine dair en ufak bir ışık yakılmıyor. Demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri ne Birlik içinde ne de aday ülkelere karşı aynı hakkaniyetle uygulanıyor. Bu şartlar altında naçizane kanaatim, vaktiyle Merkel’in önerdiği formülü devreye sokarak AB’ye tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık talep etmek. Son yıllarda İngiltere’nin girdiği yol da bu olsa gerek.</p>
<p>*****<br />
benzer yazılar<br />
<a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-dis-politika-sorunlarini-bu-zamana-kadar-gormesindeki-engel-ne-idi/">Türkiye’nin Dış Politika Sorunlarını Bu Zamana Kadar Görmesindeki Engel Ne idi? Yavuz Selvi</a></p>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/dis-politikada-cok-yonluluk-ihtiyaci/">Dış politikada çok yönlülük ihtiyacı, Atilla Yayla</a></p>
<div><a href="https://hurfikirler.com/ab-dis-politikasi-ve-turkiye/">AB Dış Politikası ve Türkiye, Arda Akçiçek</a></div>
</div>
</div>
<div class="td_block_wrap tdb_single_author tdi_50 td-pb-border-top td_block_template_1 tdb-post-meta" data-td-block-uid="tdi_50">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index"></div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dis-politikada-menderesin-izinde/">Dış Politikada Menderes’in İzinde</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darbeler ve Medya</title>
		<link>https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selvi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 May 2022 06:11:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Darbeler olurken hiç şüphesiz medya kritik öneme sahip olur. Medya, darbelerin zemininin oluşmasında oynadığı rol ve söylemleri ile taraf olur. Taraf olduğu gibi kendini takip eden kitleyi de belirli bir görüşe yönlendirme potansiyeli taşır. Malcom X’in bu konu hakkında “Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur!” söylemi yerinde olacaktır. Peki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/">Darbeler ve Medya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Darbeler olurken hiç şüphesiz medya kritik öneme sahip olur. Medya, darbelerin zemininin oluşmasında oynadığı rol ve söylemleri ile taraf olur. Taraf olduğu gibi kendini takip eden kitleyi de belirli bir görüşe yönlendirme potansiyeli taşır. Malcom X’in bu konu hakkında “<strong>Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur!</strong>” söylemi yerinde olacaktır. Peki Türkiye’de darbeler ve medya arasında nasıl bir ilişki vardır? Medya darbelerde zalimi sevmemize yardımcı oluyor mu?</p>
<p><strong>1960 darbesi</strong> tarihimizde ilk darbe olmasa da Cumhuriyet tarihimizin ilk darbesi oldu. 1950 seçimlerinden sonra uzun soluklu CHP iktidarı son bulmuş yerine ise Demokrat Parti gelmiştir. Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı sonucunda ise askeri darbe ile yönetim el değiştirmiştir. Bu darbe sonrasında ise Türkiye on yılda bir sistematik olarak darbe girişimlerine maruz kalarak demokrasisi zarar görmüştür.</p>
<p>Darbeler veya darbe girişimleri yapılmadan önce toplumsal bir zemin hazırlanır. Bu, darbe metni okunduğunda tanklar meydanlarda göründüğü zaman toplumun darbeye destek vermesi için yapılır. Önce sokak eylemleri köpürtülür sonra bu eylemlerde karşıt iki grup arasında kavgalar oluşturulur. Bu eylemlerin sonucunda sokaklarda huzursuzluk olduğu gibi güvensizlik ortamı da oluşturulur. Tüm bunlar olduğunda darbeciler ‘kurtarıcı’ olarak gelir ve sözüm ona bir gecede huzur ve sükûnet ortamını sağlar. Tam bu noktada kimin kurtarıcı kimin düzeni bozan olduğunu da büyük oranda medya yönlendirir.</p>
<p>1960 darbesine giden süreç de bu yönde şekillenmiştir. Darbenin hemen ardından &#8220;Buzhanelerden toplu cesetler çıktı&#8221;, &#8220;Korkunç cinayetler aydınlanıyor: Bir çukura gömülen üç ceset çıktı&#8221; gibi haberler ile darbeye meşruiyet kazandırılmak istenmiştir. Darbenin oluşmasında büyük rol oynayan <strong>6 Eylül olayları</strong> da yine medyanın manipülasyonu ile oluşmuştur. Yine darbe sonrasında Hasan Polatkan’a ait sözde yolsuzlukların açıklanmasıyla da siyasetçilerin yıpratılması hedeflenmiştir. 1980 darbesinde darbecilere verilen destek ve <strong>28 Şubat</strong>’ta sivil yönetime tehdit şeklinde atılan manşetler ile darbecilerin yolu açılmış sivil iktidar yıpratılmıştır. <strong>27 Nisan E-muhtırası</strong> sürecinde de kimilerinin yazdığı köşe yazıları ile iktidar hedeflenmiş ve yeni bir darbenin sinyali verilmiştir.</p>
<p>Bu darbeler sırasında ise medya, elitlerin sözcüsü olarak görev alarak statükodan yana bir tavır sergilemiştir. Medyanın bu rolü gerçekleştirmede başarısını ise <strong>1980 darbesi</strong>nde darbecilerin halk tarafından alkışlarla karşılanmasında görebiliriz. Konvansiyonel medyanın çeşitlenmesi ve dijital medyanın gelişmesi ile medyanın bu işlevi de değişmiştir. 15 Temmuz’da medyanın çeşitliliği ve dijital medyanın gelişmesinin iyi bir örneği olarak yalan haberler anında ortaya çıkmış ve darbeye karşı bir direniş gerçekleşmiştir. Medya bu anlamda <strong>15 Temmuz</strong> ile bir dönüşüm gerçekleştirildiğini gösteriyor. Medya bu dönüşümü gerçekleştirmesiyle darbe karşıtı fikirlerin ve taraftarların artmasına sebep oluyorken darbe zemininin oluşmasını da engelliyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/">Darbeler ve Medya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
