Ana Sayfa Blog Sayfa 643

CHP neden çözüm istemiyor?

0

CHP’yi “sosyal demokrat” bir parti zannedenler, Kürt Sorununu çözmeye yönelik “demokratik açılım” konusunda CHP’nin olumsuz tavrına şaşırabilirler. Ama CHP’nin “devletçi, sağcı ve hatta yer yer nasyonal sosyalist bir parti” olduğunu idrak edenler, olup bitenlere hiç şaşırmazlar.

CHP niçin MHP’nin kuyruğuna takıldı; yoksa artık kendisine rakip olarak MHP’yi mi görüyor? Daha önce özgürlükçü raporlar hazırlamış CHP niçin şimdilerde, iş ciddiye binince, azgın bir milliyetçi parti gibi öne atılıyor? Bu durumu ciddi ve soğukkanlı bir tahlile tabi tutmak lazım. Ayrıntıya ve tarihsel çözümlemeye girmeden, öne çıkan nedenler bağlamında şunları görüyoruz:

CHP’nin Genetik Problemleri

En başta CHP’nin genetik bir problemi var. CHP’ye “esas ruhu”nu verip onu mayalayanlar, onu “devletten çok devletçi”, “statükocu ve tutucu” bir parti olarak dizayn etmişlerdi. Bu genetik yapı CHP’nin değişmesine, farklı ideolojik kulvarlara, örneğin sosyal demokrat kulvara gitmesine izin vermiyor. Mahmut Esat Bozkurt ve Recep Peker gibilerin ırkçı ruhları CHP binasını bir türlü terk etmiyor. Hin-i hacette ortaya çıkıp CHP’yi “esas çizgisi”ne döndürüyorlar. Ortanın solu gibi teşebbüsler bu mahut genetik yapı tarafından kısa bir süre sonra püskürtülmüştü.

İkinci olarak, CHP ordudaki değişimi okuyamıyor. Hâlâ TSK’yı kendisi gibi düşünen bir kurum zannediyor. O yüzden şaşırıyor ve şaşkınlığı saldırganlığa dönüşüyor. Aytaç Yalman’ın itiraflarıyla başlayan ordu içindeki ciddi değişimi CHP okuyamıyor. Ordu artık sorunun silahla çözülemeyeceğini gördü ve en azından kültürel ve kimliksel haklar bağlamında yeni çözümlere gidilmesine sıcak bakıyor.

Üçüncü olarak CHP de artık MHP gibi Doğu’yu ve Kürtleri gözden çıkarmış durumda. “Nasıl olsa oradan bize oy çıkmaz, Kürtlerden bize ekmek yok” anlayışıyla bakıyorlar soruna. Çok kısır ve çok ucuz bir hesap yapıyorlar. CHP biliyor ki DTP, CHP’den ayrılanların kurduğu bir partidir. CHP’nin bir zamanlar laik Kürtlerden aldığı oyları artık DTP alıyor. DTP orada durdukça CHP kendisine Kürtlerden oy gelmeyeceğini biliyor. Tavuk gelmeyecek yerden kazı esirgemesi bu yüzden. Dediğim gibi çok ama çok ucuz bir “siyaset” güdüyor CHP.

Dördüncü olarak Baykal’ın kişiliğinden kaynaklanan bir neden var. Erdal İnönü, her kongre yarışında yendiği Baykal için şu tarihi gözlemde bulunmuştu: “Kendisinde liderlik ve genel başkanlık vasfı yoktur. Sayın Baykal, parti ya da ülke ne zaman bir sorunla karşılaşsa, sorumluluk alması gereken yerde o sorumluluğu almıyor. Ne zaman sorumluluk almak riskli bir durumda olsa, o zaman Baykal ortada olmuyor.” Şu gözlem de bir zamanlar Baykal’ın başdanışmanlığını yapan ve ona Kürt Raporu hazırlayan Şahin Alpay’a ait: “Belkemiği, prensibi yok. Esen rüzgâra göre tavır alan bir politikacı ile karşı karşıyayız”

Beşinci ve son olarak insanın aklına şu geliyor: Son çıkan Ergenekon belgelerinde emekli general Tuncer Kılınç’ın 2004 yılında Ecevit’ten DSP’yi istediği ortaya çıktı. Acaba diyorum, DSP’yi teslim alamayan Ergenekoncular CHP’yi mi teslim aldılar. Zaten onların olan CHP’yi iyice kendilerine mi bağladılar. Avukatlıktan öte bir aynileşme ilişkisi ortaya çıktı belki de.

Eğer bu ihtimal doğruysa şu hükme varmak lazım: CHP, ele geçirilmiş, moda tabirle, iliştirilmiş (embedded) bir partidir. Normal bir parti değildir; bir siyasal örgüttür. Sivil değildir, demokrat değildir, sosyal demokrat hiç değildir…

Sorun Baykal mı?

Kimileri CHP’deki sorunu basitçe bir “yönetim sorunu” olarak görüyor. Baykal gidip falan kişi gelse CHP düzelir sanıyorlar. Bu çok ciddi bir yanılgıdır. Yukarıda da dediğimiz gibi CHP’de bütün yönetimleri ve kişilikleri aşan kurumsal bir kimlik, kültürel bir genetik var. Bu genetik yapı genel başkanlığa kim geçerse geçsin er veya geç onu da aynı ideolojik bataklığa çekiveriyor. Ecevit’in, 12 Eylül’ü bahane edip kaçarcasına genel başkanlıktan istifasının arkasında bu neden yatar…

Şunu görmek lazım: Baykal ilk başlarda ve müsait zamanlarda demokrat söylemlerde bulunmuştur… Fakat CHP’nin o mahut ruhu Baykal’ı da “hizaya” sokmuştur. Ayrıca şunu da hesaba katmak lazım: CHP’yi üst perdeden etkileyen ve Baykal’ı da şan güçler vardır. Tıpkı Hürriyet’i, Aydın Doğan’ı da aşan güçlerin etkilemesi gibi…

Susurluk Komisyonu üyesi rahmetli Bedri İncetahtacı “müsait zamanlar demokratı” diye bir deyim kullanırdı; tam da Baykal’a uyan bir deyim. 80 sonrası, kendisi de rejimin sillesini yediğinde Ahmet Türk’le rakı içip efkâr dağıtıyordu, hesap sormaktan bahsediyordu… SHP’nin müsait ortamında özgürlükçü Kürt raporları hazırlıyordu. CHP ilk kurulduğunda Kürt sorunu hakkında özgürlükçü nutuklar çekiyor, raporlar hazırlatıyordu.

En İyi Sorun Çözülmemiş Sorun mu?

CHP ve MHP gibi partiler, onların deyimiyle “irtica” ve “bölücülük” gibi sorunlardan nemalanıyorlar. Onlara göre en iyi sorun çözülmemiş sorundur. Şu anda kendi varlıklarını adeta Kürt sorununun varlığına endekslemişler.

Hatırlamak lazım ki, MHP’nin yükselişi PKK sorununun yükselişiyle paralel seyreder. PKK’nın olmadığı dönemde, 12 Eylül öncesinde, MHP yüzde 3-5 bandında kıvranıp duruyordu. Terör sorunun tırmanması MHP’nin de yüzde 15’lere tırmanmasını sağladı. Kim ister yeniden baraj altına düşmeyi. MHP’den sonra şimdi de CHP bu kanlı rant alanına gözünü dikmiş durumda.

Kürt sorunu, CHP ve MHP’ye rağmen çözülecektir. Çözülecektir, çünkü çözümün önünde bir kaya gibi duran esas mânia yerinden oynatılmıştır. Ergenekon örgütü ve zihniyeti, değişimin ve çözümün önünde bir kaya gibi duruyordu. Şimdi o kaya yerinden oynatıldı ve çözüm treni harekete geçti. Eskilerin deyimiyle, mani zail olunca memnu avdet eder.

CHP bu statükocu tavrında ısrarcı olursa Doğu’da bitip tükendiği gibi batıda da bitecek ve MHP’nin yedeğinde bir parti konumuna düşecektir. Milliyetçi oylar MHP dururken niçin CHP’ye meyletsin?

Adres SHP mi Olmalı?

Aslında CHP içinde ve tabanında, CHP’nin resmi tavrı dışında, açılım düşüncesini destekleyenler de var. Ama Baykal’ın korkusundan sesleri gür çıkmıyor. Ayrıca, şükür ki CHP-dışı ciddi bir sol var ve bu sol çevreler açılımı destekliyorlar. Bu bağlamda söylemek gerekirse, mutabakat peşinde koşan hükümet, keşke CHP yerine çok daha doğru bir adres olan SHP’nin kapısını çalsaydı.

Bu saatten sonra, devletten daha çok devletçi bir parti olan CHP’den bir katkı beklemek beyhude. Baksanıza, “devlet”i temsil anlamında ilk akla gelen bir kuruma (MGK) bile muhalefet ediyor CHP. “Siz bilmiyorsunuz, biz biliyoruz!” diyor ve belki de “esas devlet biziz” demek istiyor.

Tutucu CHP’ye Karşı Yenilikçi Sağ

Hükümet, artık gerçek niyeti iyice aşikâr olan CHP’yi kendi kaderine terk edip (SHP gibi, DSP gibi, DİSK gibi…) CHP-dışı sol ile mutabakat aramalıdır. Buna paralel olarak iyice kendini kaybeden MHP’yi de bırakıp konuya daha soğukkanlı bakabilen (BBP gibi, Türk Ocakları gibi) MHP-dışı milliyetçi odaklarla temas etmelidir.

Baykal için “müsait zamanlar demokratı” demiştik. Yine o müsait zamanların birinde İsmail Cem ile birlikte yazdığı “Yeni Sol” isimli kitapta Türk solunun çok doğru bir analizini ve eleştirisini yapmıştı. Baykal’ı kendi sözleri ile baş başa bırakalım; sanki bugünkü CHP’yi resmediyor: “Sol, özünü, yani yeniliğini yitirmekteydi. (…) Yeni bir söz söylemiyor, topluma yeni hedefler gösteremiyordu. (…) Yeni çözüm getiremiyordu. Yeni tezler geliştiremiyordu. İster istemez büyük ölçüde ‘istemezük’den ibaret bir siyasal söylemin sözcüsü konumuna düştü. Bir tepkici muhalefet anlayışının, Anayasa Mahkemesi kapılarında tükenen bir yaklaşımın yansıması oldu. Eskimeye, kanıksanmaya başladı. İdeolojisinden, idealizminden, iddialarından uzaklaştı. Parti üyelerine yeterince heyecan veremiyordu, toplumda heyecan yaratamıyordu. İdeolojisinden kaçınan bir sol karşısında, sağ kendi ideolojisine sarılmaktaydı. İdeolojik yaklaşmanın tüm dinamizminden yararlanmaktaydı. Kuşkusuz yanıltıcı olan, ama yanıltıcılığına rağmen geçici bir etkinlik kazanan bu görüntü böylece ortaya çıktı: Sanki sağ yenileştirmenin öncüsüydü, muhafazakârlık ise solun payına düşmüştü…” (Aksiyon, 20-26 Temmuz 2009)

Başka söze hacet var mı? Sadece şu düzeltmeyi yapmak lazım: Son cümledeki muhafazakâr kelimesi yerine tutucu kavramı konulmalı. Çünkü CHP muhafazakâr değil tutucu bir parti…

Yenişafak, 27.08.2009
 

Kürt milliyetçiliği ırkçı mıdır?

0

Türk milliyetçiliğinin özü itibariyle ırkçı değil asimilasyonist olduğunu, ama bunun da pek matah bir şey olmadığını bir önceki yazımda belirtmiştim. Kürt milliyetçiliğine geldiğimizde ise daha farklı ve daha beter bir tablo çıkıyor karşımıza: Çünkü asimilasyona meraklı olmayan, tam tersine ayrı bir “ ulus” yaratmayı hedefleyen Kürt milliyetçiliği, özü itibariyle ırkçı. Türkleri ve Kürtleri (Irak söz konusu olduğunda ise Kürtleri ve Arapları) elden geldiğince ayrıştırmaya, aralarına etnik statüler, kategoriler ve mümkünse sınırlar sokmaya çalışıyor.

Kürt siyasi hareketinin önde gelen isimlerinden Mehdi Zana’nın bir zaman önce “her ırkın kendi sınırına çekilmesini” öneren sözleri, bu gerçeğin açık bir ifadesiydi. Öcalan’ın son günlerde İmralı’dan saçtığı dehşetli laflar da aynı şeyin altını çiziyor. Evet, PKK, ilk yıllarında açıkça savunduğu “ Bağımsız Birleşik Kürdistan” hedefinden vazgeçtiğini söylüyor, ama PKK hareketinin gönlünde yatan aslanın bu olduğunu düşündüren pek çok işaret fişeği var. Kürt milliyetçileri, 1930’lardaki “Türk Tarih Tezi”nin kopyası niteliğindeki zırvaları çoktandır savunuyor, İslam öncesi devre ait epey cafcaflı ama bir o kadar da uydurma “şanlı tarih”ler yazıp duruyorlar. “Türk sömürgeciliği”nden kurtuldukları zaman başlarının göğe ereceğine inanan Kürt yorumcuların yazıları internette dolaşıyor. “Geç kalmış milliyetçiliğin” bütün bildik romantizmi ve fanatizmi var karşımızda.

Dolayısıyla benim kanaatim, PKK’nın ve onun siyasi kolunun ayrı devlet idealinden ancak konjonktür gereği vazgeçtiği, fakat uzun vadede buraya varacak bir yolun taşlarını şimdiden döşemek istediği. Liberal demokrasinin hak ve özgürlüklerini beğenmeyip ille de “ grup hakları” istemeleri, bundan.

Peki bu durumda bir “Kürt açılımı” planlayan hükümet ve böylesi bir demokratikleşme adımını yıllardır savunan “liberaller,” PKK’nın ekmeğine yağ süren “hainler,” yahut, en iyi ihtimalle, Lenin’in deyimiyle “faydalı aptallar” mı olmuş oluyorlar?

Hayır. Çünkü Kürt milliyetçiliğini dizginlemenin yolu, Kürt kimliğini bastırmak ve Kürtleri ezmek değil. Aksine, bizim hoyrat devletimizin 80 küsur yıldır benimsediği bu otoriter politika, Türkiye Kürtleri arasında etnik milliyetçiliğin gelişmesinin en başta gelen sebebi oldu. Bu milliyetçiliğinin ateşini düşürecek, Kürt vatandaşların çoğunu bundan uzaklaştıracak bir şey varsa, o da demokrasiyi sağlamlaştırmak, hak ve özgürlükleri genişletmek.

(Kaldı ki vatandaşlarımızın hak ve özgürlükleri, bunları kabul etmenin getireceği “stratejik fayda”dan bağımsız olarak, başlı başına bir değer. Tabii, böyle değerleri olanlar için…)

Dolayısıyla Türkiye’nin yapması gereken, Türk milliyetçiliğinin “ya asimile ol, ya terket” şeklindeki geleneksel ezberini aşarak, Kürt vatandaşların tüm hak ve özgürlüklerini teslim etmek, Kürt kimliğini saygıyla kucaklamak. Hükümet ve Cumhurbaşkanı zaten bunu yapmaya çalışıyorlar; iyi de yapıyorlar.

MHP ve CHP, felaket tellallığı yoluyla ucuz muhalefet yapmak yerine yapıcı eleştiri ve önerilerle meseleye yaklaşsa, ne iyi olur. Aslında işe neden “Fırat’ın doğusu”na geçince her seçimde nal topladıklarını sorgulayarak başlayabilirler. Kürtlerin kalbini kazanma konusunda hiçbir performans gösterememiş olan bu iki partinin Kürt sorunu konusunda atıp tutması biraz komik kaçıyor çünkü…

Star, 26.08.2009

Başbuğ’ın “açılımı”

Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un Zafer Haftası dolayısıyla yaptığı konuşma, “eski tas eski hamam, bunun nesi açılım” dedirtecek cinstendi doğrusu…
Muhalefetin MGK bildirisine yönelik ağır eleştirilerinin etkisi altında mı yapılmıştı; bu bildiriyi dengelemeye mi çalışıyordu bilemem…

Bekir Bozdağ’a bakılırsa konuşma CHP ve MHP’nin Silahlı Kuvvetler’e yönelik haksız ithamlarına verilmiş bir cevaptı.

Olabilir ama insan yine de bir bu konuşmayı, bir de Başbakan’ın geçenlerde grupta yaptığı konuşmayı okuyunca, bu iki anlayış arasında nasıl bir uzlaşma sağlandığını; Kürt açılımına nasıl olup da “devlet projesi” denildiğini merak ediyor. Ve doğrusu, DTP’nin endişelerine de hak veriyor; yoksa bütün olup biten, birkaç küçük reform eşliğinde resmi söylemin allanıp pullanıp “açılım” adı altında piyasaya sürülmesi midir, diye…

***

Mesela şu cümle:

“…(Türk Silahlı Kuvvetleri) Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.”

Cümle ne kadar karışık ve anlaşılmaz olursa olsun, bu ifadelerden, TSK’nın aynen eskisi gibi Kürtler’e siyasi temsil yollarının tıkalı kalmasında, taleplerini siyaset kanalıyla ortaya koymalarının yasaklanmasında ısrar ettiğini çıkarabiliyoruz.

Oysa, aylardır açılım açılım dediğimiz şeyin ana fikridir bu. Savaşın yerini barışın almasının ön şartıdır. Kürtler Kürt olmalarından kaynaklanan sorunlarını, yani kimlik sorunlarını siyaset yoluyla çözebileceklerine inanacaklar ki şiddete bel bağlamasınlar; şiddete bel bağlayanların arkasından çekilsinler.

Bir başka cümle:

“Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.”

Terör örgütüyle ilişki kurmamayı anladık da, “destekleyicileri” derken kimi kastediyor Başbuğ? Besbelli ki DTP’yi…

Böylece bu noktada da başa dönmüş oluyoruz. Meclis’e bağlı olarak görev yapan ordunun başı, halkın oylarıyla Meclis’e girmiş meşru bir siyasi partiyi tanımama, boykot etme, yok sayma tutumunu sürdüreceğini açıklıyor. Bu mudur açılım?

Ve işte geliyoruz en kritik noktaya:

“Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.”

Yukarıdaki cümle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beri tekrarlayıp durduğu cümledir.

Sayın Başbuğ, “devletin varlığını riske sokan” asıl şeyin bu tartışma yasağı olduğunu; şimdiye kadar başımıza ne geldiyse meseleleri açık açık konuşamamaktan geldiğini hâlâ anlayamamış.

Özgür tartışma; sorunları ve talepleri adlı adınca ortaya koyma, bu açılımın olmazsa olmazıdır. Bu ön şartı ihlal ettiğiniz anda yeniden başa döner, bir 25 yıl daha ölmeye ve öldürmeye devam edersiniz.

***

Hükümetin kendi yol haritasını açıklamadan önce toplumun bütün kesimlerinden ve siyasi partilerden görüş toplaması, kendi projesini bir oldu bitti şeklinde ortaya koymak yerine, birlikte oluşturma yolunu izlemesi şu ana kadar iyi bir fikirdi.

Ama doğrusu, ben hâlâ iyi bir fikir olduğundan emin değilim. Sanırım bu konuşmadan sonra durumun bir an önce açıklığa kavuşması gerekli hale geldi. Silahlı Kuvvetler açılımdan neyi anladığını koydu ortaya; hükümet de koysun ki biz de hükümetle ordu arasında sözü edilen konsensüs zemininin ne olduğunu görelim artık.

Ve eğer zemin Başbuğ’un zeminiyse boşuna umutlanmayalım.

Ak Parti, MHP’ye “Apo’nun asılmasını kim engelledi” tartışması gibi bugün ihtiyacımız olan ruhsal iklimi dinamitleyen inanılmaz polemiklere imza atacağına, Başbuğ’u karşısına alıp Zafer Haftası konuşmasını enine boyuna irdelese daha iyi olur.

Ayrıca Kürt sorununun çözümünde kırmızı çizgilerin belirleneceği yerin Genelkurmay değil Meclis olduğunu; Meclis’te neyin Anayasa’ya aykırı olup neyin olmadığını tespit edebilecek nitelikte çok sayıda Anayasa hukukçusu olduğunu kibarca hatırlatmasında da yarar var.

Bugün, 26.08.2009

Kürt sorunu, bir kimlik sorunudur ve çözümü de basittir

Evet, hem de çok basit bir çözümü vardır. Yıllardır süren ve neredeyse yüz yıldan fazla bir geçmişi olan ve son otuz yılda 40 binden fazla insanımızın öldüğü ve sadece terörle mücadele için 300 milyar dolardan fazla ve iktisaden hesaplanabilen fırsat maliyetinin 1 trilyon dolardan fazla bir bedelinin olduğu söylenen bu meselenin basit bir çözümü olduğunu söylemem elbette çoğu kişiye tuhaf gelecektir.

Dahası, bu problemin çok komplike bir problem olduğunu; siyasi, iktisadi, kültürel, psikolojik, bireysel ve toplumsal niteliklere sahip olduğunu; bir terör ve asayiş boyutunun bulunduğunu ve uzun tarihî kökenlerinin var olduğunu kaydedip bunları uzun uzun analiz edenleri de güldürecektir.

Bir sorunun çözümü için öncelikle sorunun teşhis edilmesi gerekir. Bundan da evvel tabii ki onun sorun olduğunu kabul etmeniz gerekir. Yani, eğer sizin için asker, sivil ya da terörist 40 binden fazla insanın hayatını kaybetmesi ve ödenen 1 trilyon dolarlık bedel bir mesele teşkil etmiyorsa, söylenecek söz kalmamış demektir. Bugün ülkemizde öyle zannediyorum ki, marjinal bir azınlık dışında büyük çoğunluk bu meseleyi bir problem olarak görmektedir. O zaman problemin nasıl bir sorun olduğunu teşhis etmemiz gerekir.

Yabancı Örnekler Birebir Uymuyor

Hemen belirtmeliyim ki, Kürt meselesi bir kimlik meselesidir. Meselenin siyasî, iktisadi, kültürel, psikolojik ve asayiş boyutlarının var olduğunu söyleyenler haklıdır. Tabii ki Kürt meselesi de; bütün toplumsal olgular gibi, çok boyutludur ve tek bir sebebe indirgenemez. Lakin, bugün gelinen noktada problemin mihenk taşını kimlik mevzusu oluşturmaktadır. Yani, problemi salt bir asayiş meselesi olarak görürseniz veya iktisadi geri kalmışlık ve yatırım eksikliği ile teşhis ederseniz, ya da Doğu ve Güneydoğu’nun “feodal” yapısı ile (aslında Batı Avrupa pratiğinden üretilen feodalizm olgusunu burada aramak yanlıştır) açıklamaya kalkarsanız, belki kısa vadeli soluklanmalar sağlarsınız, ama uzun vadeli bir çözüm getiremezsiniz.

Başka benzer örneklere bakınca da bunun böyle olduğunu görmek mümkündür. İskoçya ve Quebec bugün için iktisaden geri kalmış ve feodal yapıya sahip değil. Lakin, ayrılıkçılığı da barındıran bir İskoç ve Quebec meselesi vardır ve bu mesele kimlikle ifade edilmektedir. Yani Britanya ve Kanada’da sağlanan refah İskoç ve Quebec kimliğini yok etmemiştir. Mesele, bizdeki Kürt meselesi gibi bir sorun haline dönüşmemiştir ve bu da aşağıda söyleyeceğim basit formülle sağlanmıştır. Terör içerdiği için Kürt meselesine daha bir benzer olan Kuzey İrlanda ve Bask bölgesinde de Doğu ve Güneydoğu ölçeğinde bir geri kalmışlıktan bahsedemeyiz. Her ne kadar İngilizlerin ve İspanyolların ödedikleri insani ve iktisadi bedel bizimkisi ile kıyaslanmayacak ölçüde azsa da, onlar da nihai çözümü asayiş ya da iktisadi tedbirlerle değil, kimlik olgusunu içeren tedbirlerle sağlamışlardır. Başka bir deyişle, eğer biz, İskoçya ve Quebec’de olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’da kişi başına düşen milli geliri yıllık 30 bin doların üstüne çıkarsak da mesele bitmeyecektir.

Mesele bir kimlik meselesiyse o zaman nasıl bir kimlik meselesidir diye sorulacaktır ve hemen “etnik” mi “ulusal/milli” mi olduğu hususu gündeme gelecektir. (“Ulusal” ve “milli” kelimelerinin anlam muhtevası aynı değil, ama ben burada, günümüz Türkçesinde yaygın olarak kullanıldığı üzere, eşanlamlı olarak alıyorum). Zaten Türkiye’deki “Türk” kimliğinin etnik bir içeriğe sahip olmadığı hukuki olarak tanımlanan bir “ulusal” (milli) kimlik olduğu sıkça duyduğumuz bir argüman. Burada uzun uzun “etnik” kimlik “ulusal/milli” kimlik tanımlamalarına ve ayrımlarına girmeyeceğim. Aslında bu tanımlamaları ve ayrımları yapmak hiç de içinden çıkılmaz bir konu değildir. Etnik kimlik, insan gruplarının tarihin ilk dönemlerinden beri sahip olduğu ve soy, dil, tarih, kültür, âdetler ve semboller gibi ortaklıklarla tanımlanan bir aidiyettir. Ulusal/milli kimlik ise yer yer bu ortaklıkları da içeren ve ülkesel merkeziyetçi devlet tarafından inşa edilen “modern” bir aidiyettir. Etnik kimliklerin uzun bir tarihi geçmişi varken, ulusal/milli kimliklerin tarihi 3-5 yüzyıl öncesine gitmez. Bu çerçevede “Türk” kimliği hem bir etnik kimlik hem de bir ulusal kimlik olarak görülebilir. Hatta buna bir de “dini” kimlik kategorisi eklenebilir. Tarihen baktığımız zaman, “Türk” kimliğinin en az bin beş yüz yıllık bir etnik kimlik olduğunu, yaklaşık bin yıllık bir dinsel kimlik olduğunu ve en fazla yüz yıllık bir ulusal/milli kimlik olduğunu söylemek mümkün. Bu kategorileri ve tarihsel belirlemeleri “Kürt” kimliği için de yapmak mümkün. Kimin Türk, kimin Kürt olduğunu tanımlamanın 2×2=4 şeklinde kati bir formülü yok. Dahası kimlikleri oluşturan unsurların ve değerlerin tarihî süreçte değiştikleri de malum. Bir insan topluluğunun tanımlanması ve bu tanımlamanın bir aidiyet/kimlik olarak o toplumca benimsenmesi tarih içinde oluşur. Tanımlama bazen toplumun kendisi tarafından, çoğu zaman da başkaları tarafından yapılır. Biz “Japon” derken onlar kendilerine “Nippon” derler. Ya da biz “Fin” derken Finliler “Suomi” derler. Biz ve bütün dünya Çince kökenli bir kelime olan “Türk” deriz ve bunu bir aidiyet olarak da benim gibi bir sürü insan benimsemiştir. Bu bahsi uzatabiliriz ve benzeri argümanları “Kürt” aidiyeti için de ileri sürebiliriz. Lakin, önemli olan, iradi bir varlık olan insanların şu ya da bu şekilde kendilerinin belli bir kimliğe sahip olduklarını düşünmeleri ve ona aidiyet duymalarıdır. Tarihî olarak nasıl açıklanırsa açıklansın ve hangi kategoride görülürse görülsün bugün için bir Türk kimliği ve Kürt kimliği vardır ve bizim “Kürt” meselesi dediğimiz sorun bu iki kimliğin (aslında başka diğer kimliklerin de) barış içinde bir arada yaşama sorunudur ve başta da söylediğim gibi çözümü de çok basittir.

Zorluk Problemin Kendisinden Değil

Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed’e bütün peygamberlerin, Sokrat’tan Konfüçyüs’e bütün bilgelerin, Prens Gautama’dan (Buda) Yunus Emre’ye bütün mistiklerin ve Stoiklerden post-modernistlere çoğu filozofun üzerinde ittifak ettiği barış içinde bir arada yaşamanın basit formülü şudur: “Kendine nasıl muamele edilmesini istiyorsan başkalarına da öyle muamele et” ya da “kendin için istemediğini başkaları için de isteme”. Başka bir deyişle, kimlik meselesinin çözümü karşılıklı tanımadır. Mesela, ben bir Türk olarak Türk kimliğini bir ulusal kimlik olarak mütalaa edip ona hiyerarşik bir üstünlük atfedersem, başkalarının da kendi kimlikleri için bunu yapma hakkı var demektir. Böyle bir durum ise barış içinde bir arada yaşama ile sonuçlanmaz. Çünkü bahsettiğim formül insanların moral eşitliğini temel alır. İnsanların moral eşitliğini temel alan siyasî rejim demokrasidir. Dolayısıyla Kürt meselesinin çözümü çoğulcu demokrasi ile mümkündür. Bunun da ne olduğu ve nasıl yapılacağı az çok bellidir ve zor da değildir. Zaten hükümetin çözüme yönelik başlattığı “demokratik açılım” süreci ve daha önceki çözüm çabalarının, meselenin teşhisi ve halline ilişkin çalışmalardan çok, meseleyi problem olarak görmeyenleri, yani kendilerinin başkalarıyla moral eşitliğini kabullenmeyenleri, ikna etme süreci olması da, zorluğun problemin mahiyetinde olmadığını ortaya koymaktadır.

Zaman, 25.08.2009

Sakın siz de ölüsevici olmayasınız?

 “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,

akar suyun,

meyve çağında ağacın,

serpilip gelişen hayatın düşmanı.

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:

– çürüyen diş, dökülen et -,

bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler”.

***

Ölüsevicilik, yani nekrofili bir hastalık.

İnsanlar genellikle onu, ölü bedenden haz duyanların ve cesetle “ilişki kurma” arzusu duyanların hastalığı olarak bilirler.

Ama ölüsevicilik sadece cinsellikle ilgili bir kavram değil.

Sözlükler onu “yaşayan her şeyden nefret etme” olarak tanımlıyor.

Nazım Hikmet’in yukarıdaki şiiri bu ruh halini gayet iyi anlatır.

Ölüsevici hayata, yaşamaya ve yaşatmaya değil, öldürmeye ve çürütmeye eğilimlidir. Çünkü o, insanı yaşarken değil, ancak ölüyken sevebilir.

Böyle bir ruh halinin siyasetteki yansıması uzlaşma değil çatışmadır; barış değil savaştır. Çünkü haz duydukları ölüm orada gizlidir (Doğruya doğru, Alev Alatlı, Viva la Muerte’de bu ruh halini çok iyi resmediyor).

***

“Kürt Açılımı”na gösterilen bazı tepkilere baktığımda da aklıma ölüsevicilik geliyor.

Elbette açılımı eleştiren herkesi bu sınıfa koymuyorum. Ama bazen öyle akıl dışı ve insafsız tepkiler oluyor ki, bu bana siyasetten öte ve çok daha derindeki bir sorunu, ölüseviciliği çağrıştırıyor.

***

Anlamadan, dinlemeden, hatta çözümün yol haritası dahi netleşmeden bağırıp çağırmaya başlayanlar…

Barışın adını duyunca dahi çileden çıkanlar…

Kürt Sorununu çözmek, kanı durdurmak için konuşmaya çalışanların sesini milliyetçi nutuklarla bastırmaya çalışanlar…

Yıllardır ekranlarda çatışma ve ölüm haberlerine dair altyazılar geçerken ses etmeyip, gündelik işlerine devam edip, şimdi isyan edenler…

Bu haberlerin devamını isteyenler…

Ne olur, bir an için kendinize bakın.

“Benim bu hayattaki asli işlevim ne?” diye düşünün.

Sakın siz asli bir tercih yapıp bu dünyada kötülüğü seçmiş olmayasınız.

“Acaba ben kötülüğe hizmet ediyor olabilir miyim?” diye kendinize bir sorun.

“Bu tutumumla on binlerce gencin daha ölmesine ve iki halkın bir daha bir araya gelmemecesine bölünmesine mi hizmet ediyorum?”

Bir düşünün, pek çok insan barıştan söz ederken dahi, sürece zarar vermemek için kelimeleri özenle seçmeye çalışırken, siz nasıl bu kadar “rahat” ve pervasız olabiliyorsunuz?

“Bu açılım ülkeyi bölme planıdır” diye nasıl kestirip atabiliyorsunuz?

***

Bunca genç toprağa verildi bu ülkede, çözüm olmazsa belli ki daha binlercesi toprağa verilecek. Niye toprağı sevdiğiniz kadar o genci de sevemiyorsunuz?

“Aziz milletimiz” adına o gençlerin hayatını aziz tutmuyorsunuz. Ama tek tek hayatlarını önemsemediğiniz o çocuklardan hariç bir “aziz millet” yok!

***

Gelin bir düşünün.

Sakın öfkenizin “vatanseverlik”ten başka bir nedeni olmasın?

Sakın sorununuz sadece ideolojik değil, aynı zamanda ahlaki, felsefi, varoluşsal ve psikolojik olmasın.

Devletçi ve milliyetçi tepkileriniz de bunun bir sonucu olmasın.

Gelin bir test yapın ve kendinize sadece şu soruyu sorun:

Siz gerçekten Mehmetçiğin “şehit” olanını mı seviyorsunuz, yoksa terhis olup, evlenip çoluk çocuğa karışanını mı? Ya dağdaki Kürt gencinin?

Sakın siz bir ölüsevici olmayasınız?..

Bunları kendinize bir sorun ve açılımı sonra değerlendirin.

Star, 25.08.2009
 

 

Diyanet’in ‘İç Düşmanlar’ı Kim?

0

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Ramazan’ın başlaması vesilesiyle çok önemli mesajlar verdi.

Bunların başında da ‘öteki’ne ilişkin yaptığı tespit ve öneri geliyor.

Bakınız Bardakoğlu ne dedi: “Öteki kavramını sözlüğümüzden silip, yanı başımızda ve uzağımızdaki herkesi bizim bir parçamız olarak görmeye ihtiyaç vardır”.

Eski Meclis başkanlarından Ferruh Bozbeyli’nin Son Demokrat kitabında 1950’lerde Zeyrek Camii imamı olan Abdülaziz Bekkine Efendi’den naklettiği bir söz var. Diyor ki Bekkine Efendi; ‘bir insanı öyle hemen gözden çıkarmayınız, kötü görmeyiniz. Onun üzerinde Allah’ın emeği olduğunu unutmayınız’.

Evet, ‘Allah’ın emeğine’ saygı için ötekileştirmemek, düşman bellememek…

Peki, Diyanet İşleri Başkanı, tam da bu mükemmel tespitinin ve niyetinin ardından yıllardır süren bir ‘ötekileştirme söylemi ve pratiğini’ düzeltecek mi?

Yıllardır hutbelerde, vaazlarda, mevlitlerde velhasıl nerede bir din görevlisi dua okursa orada tekrarlanan bir ifade var: ‘Dahili ve harici düşmanlarımız’. Ya onların şerrinden sakınılır, ya onlara lanet okunur. Harici düşmanları hadi anladık diyelim, peki bu ‘dahili düşmanlar’ kim oluyor Allah aşkına?

Nüfusunun % 99’u Müslüman olan bu ülkede iç düşmanlar kimler? Kim kimi ‘iç düşman’ ilan ediyor? Ne hakla ve kimin adına? Ne devlet yurtaşları, ne de Diyanet görevlileri Allah’ın kullarını ‘iç düşman’ olarak niteleyemez.

Benim ‘iç düşman’ım yok. Ben bu Diyanet görevlilerinin duasına katılamayacak mıyım?

Yıllardır halkın bir kesimini ‘iç düşman’ edenlere karşı geldik, itiraz ettik. Çünkü bu, otoriter bir rejimin temellerini atan, onu meşrulaştıran ve toplumsallaştıran bir ‘korku iklimi’ yaratmak için sistematik olarak yürütülen bir politikaydı. Memleketin dört yanı düşmanlarla çevrilmişken, bir de her an bu düşmanlarla işbirliği yaparak ihanete hazır bekleyen ‘iç düşmanlar’ olduğu anlatıldı millete. Bu kadar düşmanla baş etmek için balyoz gibi bir devlet gerekirdi tabii ki. Böyle bir ateş çemberinde demokrasi, özgürlük, adalet ve farklılık taleplerinin bir anlamı, önceliği olamazdı; düşman içimizde, yanı başımızdaydı, tehlike yakındı…

İşte bu korkular üzerinden yıllarca demokrasi, özgürlük ve farklılık taleplerimize gem vurdu devletlularımız.

Jakoben, ceberut devlet her dönem birilerini ‘iç düşman’ ilan etti, çünkü ‘iç düşmansız’ varlığını haklılaştıramıyordu. Birçok dönemde iç düşmanların başında da dindarlar geldi. Alenen de ilan ettiler bunu. İmam hatipliler, başörtülüler, Anadolu sermayesi, dinî gruplar ve cemaatler hep birileri için ‘iç düşman’dı.

İşte o ‘iç düşman’lar, aynı anda başka ‘iç düşmanlar’a karşı dualar okuyorlar; bunu yaparken ‘iç düşman’ söylemini doğallaştırıyor, meşrulaştırıyor ve toplumsallaştırıyorlar.

Din görevlileri ve dindarlar dualarında birilerine (?) ‘iç düşman’ dediğinde ‘ceberut, otoriter devlet’in ateşine odun taşımakla kalmıyor, toplumsal barışı da sabote ediyorlar. Kim bu iç düşmanlar? Herkes olabilir; arkadaşınız, komşunuz, meslektaşınız, öğrenciniz, müşteriniz, hastanız…

Ötekini sözcüğümüzden silmek istiyorsak önce dualarımızdan çıkaracağız ötekini, yani ‘iç düşman’ı.

‘İç düşmanlar’ söylemi otoriter devlet, disiplinli ve tek tip toplum yaratmanın bir aracı olarak kullanıldı. ‘Korkular yaratarak’ yönetme, halkı zaptu rapt atlında tutma, disiplinize etme sürecinin en önemli aygıtıydı. Bugün böyle bir anlayış çok şükür çözülürken Diyanet’in din görevlilerinin hâlâ dualarında ‘iç düşmanlar’dan söz etmeleri zamanın ruhuna da ters, Bardakoğlu’nun ötekileştirmeyi defterden silme çağrısına da.

Madem ‘öteki’ni defterimizden sileceğiz, önce bu ‘dahili düşmanlarımız’ lafından kurtulalım. Bunu başaran bir Diyanet iç barışa büyük katkı sağlar. Otoriter devlet elitlerinin ‘iç düşmanlar’ diyerek memleketi ve halkı bölme yanlışına da daha fazla ortak olmamış olur.

Zaman, 25 Ağustos 2009

Atilla Yayla ile Türkiye’nin Acil Problemleri Üzerine

0

S: Kürt sorunu dün neredeydi bugün nerede? Çözüm yolunda ne kadar ilerledik, ne kadar geriledik?

C: Kürt meselesinde ne kadar yol kat ettiğimizi anlamak için bazı donelere başvurmamız gerekli. Ortada bir miktar retorik olmasına rağmen fazla icraat yok. Bu nedenle biraz beklememiz lâzım. Sadece şu söylenebilir: Kürt meselesinin çözümü açısından şu anda daha iyimser bir hava var. Siyasî iktidar meselenin çözülmesini istiyor. Görünen o ki, bürokratik iktidar da aynı görüşte; ama nereye kadar adım atılmasına izin vereceği belirsiz.  Aslında sadece hava iyimser; fiilen fazla bir değişiklik yok. Örneğin TRT Şeş açılımının iyi bir adım olduğunu söyleyebiliriz ama onun dışında atılacak adımları da görmemiz gerekiyor.

S: Bürokratik iktidar çözümden yana diyorsunuz ama sistemin, dolayısıyla bürokrasinin partisi CHP, diğer muhalefet partisi MHP ile beraber, o kadar da istekli görünmüyor.

C: Belki bürokratik iktidarı da bir bütün olarak görmemek gerekiyor. Bürokratik iktidarın içerisinde bazı odaklar istekli olabilir, bazıları olmayabilir. Bunu zamanla göreceğiz. Siyasî partilere bakacak olursak; MHP geçmişten günümüze klasik Türk milliyetçiliği çizgisinde olduğu için Kürt meselesi konusunda sert bir söylem tutturuyor. MHP’nin bu alandaki sert tavrına rağmen Kürt tabanı ile MHP tabanı arasında çok ciddî sürtüşmeler yok. Radikallik daha çok söylem düzeyinde kalıyor. MHP liderleri bir taraftan inandıkları için; bir taraftan da bir mesaj vermek ya da siyasî kaygılarını ifade etmek için radikal şeyler söylüyor olabilirler. Devlet Bahçeli, yıllarca partisini daha makul, ılımlı bir çizgide tutmayı başardı, en azından MHP’li gençlerin sokağa çıkmasını engelledi. Kürt meselesi konusunda da daha ılıman bir söylem tutturmasını ve çözüme katkı sunacak bir noktaya gelmesini umut ediyor ve bunun mümkün olduğuna inanıyorum.

Ancak, CHP’nin durumu MHP’den daha karışık görünüyor. CHP 10-15 sene önce bugün yapılmak istenenlerin çoğunu bir program hâline getirmiş, Kürt sorunun çözümü için yapılması gerekenleri dile getirmiş bir siyasî parti. O yüzden, CHP’nin şimdiki muhalefetini biraz lüzumsuz ve temelsiz görüyorum. CHP,  “Biz iktidar değilsek kimse yapmasın” gibi bir tavır içinde. Ama CHP’nin de sürece dahil edilmesi lâzım. Çünkü hem MHP’nin hem CHP’nin;  fakat özellikle CHP’nin dahil edilmediği bir çözüm süreci eksik kalmış olur. CHP her ne kadar demokrasiye zıt fikirler taşıyor görünse de bugün Türkiye’nin önemli bir siyasî aktörüdür. İhmal edilebilecek bir aktör değildir. Zaten bu problem de sadece AKP’nin problemi değildir. Bütün Türkiye’nin problemidir. AKP yerine bir başka parti iktidar olsa, yine problemin çözülmesi lâzım.

AKP diğer partilerle karşılaştırılınca daha istekli görünüyor ama onun bir koalisyon olduğunu unutmamalıyız. AKP’de MHP çizgisini aratmayacak milletvekilleri var. Onların sayı olarak rahatlıkla bir grup oluşturabileceklerini, hatta sayılarının daha fazla olduğunu biliyorum. Bu durum AKP’yi tabiî ki biraz frenliyor. Popüler kaygılar da AKP’yi frenliyor. Milliyetçiliğin oy tabanının ne kadar geniş olduğunu bilmiyoruz ama birçok insan geniş bir oy tabanı olduğunu düşünüyor. Türk nüfusu daha çok olduğu için Türk milliyetçiği konusunda kendisini iyi anlatamamış bir AKP oy kaybına uğrayabilir. Hiçbir siyasî parti bunu istemez. Bütün bunlara rağmen siyasî ortam daha iyi gibi görünüyor. Burada tabiî ki iktidar partisinin tavrı önemli, iktidar partisi uluslararası konjonktürden de aldığı destekle bu sorunun bir şekilde çözülmesini istiyor.

S:Ya DTP?

C: Burada DTP’nin de sorumluluğunun olduğunu unutmamak gerekir. Ancak, bana göre DTP’nin sorumluluğu AKP, CHP ve MHP’ye göre ikinci planda kalıyor; çünkü Kürt meselesinde, boyutları tartışılır olmakla birlikte, mağdur olan kesim Kürt kesimidir. Ana mağdur olan kesim, Kürt kesimidir. Dolayısıyla, onların daha fevrî olması, söylem düzeyinde zaman zaman aşırılıklara kaçması şaşırtıcı olmaz. Cımbızla çeker gibi bir sözünü çekip yüklenmek yerine, DTP’yi teşvik etmek gerekiyor. Yani diğer siyasî partiler DTP’yi muhatap almalı ve bu problemin siyaset yoluyla çözümü için DTP’yi teşvik etmeli. Ve hatta DTP’yi, DTP milletvekillerini ve DTP liderini onore etmeli ki, karşılarında bir muhatap bulsunlar. Problem böylece çözülebilir. DTP de, buna karşılık, devrimci bir tavır takınmamalıdır. Sanki bir kılıçla kesilmiş gibi bu problemin hemen ve tek hamlede çözülebileceği izlenimine kapılmamalıdır. Toplumda büyük reaksiyon uyandıracak, “aşırı” tabir edilen taleplere girmemelidir. Daha makul, barışçı, mülayim bir lisan kullanmalıdır. Nasıl ki DTP ve Kürt kesimi kendi problemlerini anlaması için Türk kesiminden bir empati geliştirmesini istiyorsa, DTP’nin de Türk kesimini gözlemesi ve endişeleri anlayacak bir empati geliştirmesi lâzım. Bu da aslında zengin bir demokratik-siyasî kültür birikimi ve büyük siyasî liderlik gerektiriyor. Umarım bütün partilerde bu siyasî liderlik vardır.

S: Peki, Kürtler için bir simge olan Abdullah Öcalan bir realite mi?

C: Abdullah Öcalan bir realite mi değil mi? Bu nereden baktığımıza bağlı. Meselâ Türk milliyetçiliği perspektifinden bakarsak, Abdullah Öcalan nefret edilmesi ve yok edilmesi gereken bir realite gibi görünebilir. Ama problemin ana kitlesi olan Kürtler açısından bakarsak, Kürtlerin büyük bir bölümü için Abdullah Öcalan önemsenen ve takip edilen bir realitedir. Gerçekçi bir tavır takınırsak onu görmezden gelmek mümkün değil. Diplomaside yollar çoktur, siyasette de yollar çoktur. Akıllı siyasetçiler değişik yolları kullanarak problemleri bir şekilde çözüm yoluna sokabilirler. İktidar partisine özellikle bu bakımdan büyük görev düşüyor. Geçenlerde bir yazımda şöyle demiştim: “Kürtler ve Türkler için şerefli bir çözüm”, yani iki tarafın da kendisini yenilmiş ve mağdur hissetmeyeceği bir çözüm bulunması lâzım. Veya, İngilizce tabirle, “win-win”, yani, “kazan-kazan” çözümü. İki ana kesim varsa, Türk ve Kürt, ikisi de memnun olmalı. Bu hâlâ mümkün. Ama bunda öncülüğü siyasî liderler yapacaktır. Ve bir taraftan da fikir ortamının, entelektüel ortamın buna hazırlanması gerekmektedir diye düşünüyorum. Yani Türk ve Kürt kanaat önderlerinin, toplumda sözü geçen fikir adamlarının, politikacıların, sivil toplum önderlerinin, etkili ve önemli gazetecilerin, gazetelerin köşe yazarlarının mülayim, makul bakış açıları geliştirmeleri lâzım. Bir örnek vereyim; isimlerden çok bahsetmek istemiyorum, ama geçenlerde bir köşe yazarı,  Van’ın Özalp ilçesindeki Belediye Başkanı Murat Kurnaz’la ilgili bir yazı yazdı. Biliyorsun, Murat Kurnaz ilçesindeki askeri kışlanın karşısına bir “33 Kurşun Anıtı” yapmak istiyor. Çünkü kışlanın adı Mustafa Muğlalı kışlası. Mustafa Muğlalı da, tarihî belgelerle sabit ki, haksız yere 33 Kürt vatandaşımızı öldürten bir kişi. Köşe yazarı, belediye başkanına “Bundan vazgeç, acılarını unut” diyor. Şimdi bu talebin anlamlı olabilmesi için bu tür çağrıların öbür kanada da yöneltilmesi lâzım. Bu olay bazında, meselâ, “Genelkurmay bu kışlanın adının değiştirsin” diyebilir. Yani tek taraftan acılarını unut, üstüne sünger çek beklentisi içerisine girmek doğru değil. Bu da gösteriyor ki medyadaki kanaat önderlerinin büyük bir sorumluluğu var.

S: Her iki tarafın da mutlu edilmesinden bahsettiniz ama sizce bu mümkün mü? Bir hafta önce Taraf gazetesinde Ahmet İnsel, Sünni Türk’lerin Kürtlerle eşit olmaya hazır olmadığını iddia eden bir açıklama yaptı. Türk toplumu kendi okullarında Kürtçe ders verilmesine hazır mı?

C: Ahmet İnsel’in yaklaşımının genel olarak doğru olduğu kanaatindeyim. Şöyle bir söylem var biliyorsunuz: “Türk-Kürt eşittir, hepimiz kardeşiz, cephede beraber savaştık.” Bunda mutlaka doğruluk payı var. Ama Türkler büyük kardeş olmuşlar ve büyük kardeş hep imtiyazlı olmuş. Meselâ büyük kardeşin dili, eğitim dili olmuş, resmi dil olmuş. Büyük kardeşin etnisitesi doğrultusunda çocuklara ilkokulda ant içirmişiz. “Ne mutlu Türk’üm diyene” dedirtmişiz. Küçük kardeşi mutlu edelim diye “Ne mutlu Kürdüm diyene” diye bir şey söylememişiz. O bakımdan, Ahmet İnsel’in söylediklerinde doğruluk olduğunu düşünüyorum.

S:Ahmet Altan’ın geçen hafta bir yazısı vardı: “Askerlik yapmaya, vergi ödemeye gelince hepimiz eşitiz ama sıra birtakım hakları paylaşmaya gelince biz Türkler daha eşitiz” diyordu. Şimdi bütün bu söylediklerinizden yola çıkarak bu zemini hazırlamak kolay mı sizce?

C:Türkiye eşit olmayan insanlar, insan grupları ülkesi aslında… Sadece Kürtler açısından problem yok, başka gruplar açısından da var. Meselâ muhafazakârlar da vergi vermede ve askerlik yapmada eşittirler ama kendi kıyafetleriyle kamusal alanda boy göstermede eşit değiller. Aleviler de vergi vermede ve askerlik yapmada eşittirler ama meselâ ordu içinde yükselmede eşit değiller. Veya ibadet ettikleri yerlerin ibadethane statüsü almasında eşit değiller. Böyle bir tuhaflıklar ülkesiyle karşı karşıyayız. Türkiye, eşitsizliklerin çok yaygın olduğu bir ülke. Bu durum Kürt kesimine daha ağır yansıyor. Meselâ Alevilerin problemleri -tabiî ki her kesimin problemi kendisi için çok can yakıcıdır ama- Kürtlerin problemi kadar ağır tezahür etmiyor. Bundan dolayı, Türkiye’yi daha eşit vatandaş topluluklarının yaşadığı bir ülke hâline getirmede, Kürt problemini çözmekle işe başlamamız lâzım. Bunun için de sözü geçen arkadaşlarımızın işaret ettiği gibi bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var. Bu zihniyet değişikliğini ben gruplara dayandırmak yerine, bireylere dayandırmayı tercih ederim. Yani bütün bireyler eşittir, hukukî olarak. Kamu otoritesi nazarında bütün bireylerin tercihleri, insan hakları çerçevesinde kalmak şartıyla, kılık-kıyafette, dinde, inançta, şunda ya da bunda aynı eşit saygıyı görmek durumundadır. Bunu bireyden başlatmamız lâzım çünkü kominitelerden bahsettiğimiz zaman bir yanılgı da ortaya çıkabilir. Çünkü kominiteler bazen bireyi ezebilirler; hatta çoğu zaman ezebilirler. Sizi bir gruba ait birisi olarak gösterdikleri zaman o grupla aranızda bir bütünlük olduğu varsayımdan hareket ediyorlar, ancak, öyle olmayabilir. Dolayısıyla, birey haklarıyla grup hakları arasında çatışma olduğunda, doğal olarak, birey haklarına gitmemiz ve birey haklarından grup haklarına uzanmamız lâzım. Bu müthiş bir zihin değişimi ve dönüşümü gerektiriyor. Türkiye’de bunun alt yapısının yeterince oluştuğu kanaatinde değilim. Çünkü Kürt kesiminden gelen çok basit istekler bile Türk kanaat önderleri tarafından çok şiddetli bir tepkiyle karşılanıyor. İşte burada ortamı hazırlamak, sadece iktidara düşmüyor. Siyasî iktidar bunun yolunu açabilir, ortamı biraz yumuşatabilir. Siyasî liderler de buna katılabilir. Ardından kanaat önderleri, entelektüeller, yazarlar, çizerler yavaş yavaş bu kanaat ortamını hazırlayabilirler. Hayek’in bu tür problemlerin çözülmesiyle ilgili çok güzel biz sözü var:”Kanaat ortamının değişmesi önemlidir” Eğer kanat ortamı hazır değilse çözemezsiniz, problem iyice kilitlenir ve ters istikametlerde çözülür.

S:Daha önce bir yazınızda Kürt sorunun sadece ekonomik açılımlarla üstesinden gelinecek bir şey olmadığını, bunun bir kimlik sorunu olduğunu yazmıştınız. Bu açıdan bakarsak bugün gelinen noktayı nasıl yorumlarsınız?

C: Çok büyük bir toplumsal problemle karşı karşıyayız. Kolay genellemelere giderek, “Kürt sorununun tek nedeni vardır ve o neden budur” demek yanıltıcı olur. Muhtemelen aklımıza gelen her faktör etkili olmuştur. Fakat benim kanaatim o ki, problemin ana sebebi demokrasi ve özgürlük eksikliğidir. Bu demokrasi ve özgülük eksiliği Kürt kesimine kimliğinin bütününün ya da bir kısmının reddi şeklinde yansımaktadır. Problemin ana kaynağı işte budur. Bunu çözmeden başka hiçbir alanda çözüm için adım atmamız mümkün değildir. Şöyle bir yaklaşım da var biliyorsunuz: “Zengin olursak, o bölge kalkınırsa, millî gelir orada da on bin dolara çıkarsa problem çözülür”  Ne yazık ki bunun bir garantisi yok, çünkü Quebec gibi Bask gibi örnekler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Yanlış bilmiyorsam Bask, İspanya ortalamasında daha zengin. Quebec de zengin bir yer fakat oralarda da problem var. Şöyle söyleyeyim, bir zamanlar, modernist teorilere inananlar – özellikle de Kemalistler -, “Bir bireyin tahsil seviyesi yükseldikçe birey dinden uzaklaşır” fikrini savunuyordu. Bu tezin doğrulandığı durumlar da oldu. Fakat bugün bakıyorsunuz tersi de doğru. Meselâ kişi 3 tane fakülte bitiriyor, 3 tane dil biliyor, ama çok dindar yaşayabiliyor. Kültürel özellikler, etnisite ve din bağlamındaki konular ekonomik durumla ikame edilemez diye düşünüyorum. Bu iddiamda kısmen haklı çıktığıma da inanıyorum. O yüzden, etnik problemler çözülürse diğer problemlerin çözümü de kolaylaşır. Ben bölgenin ekonomik bakımdan kalkınması için devletin sunî yatırımlar yapmasını da pek doğru bulmuyorum. Devlet yatırımına o kadar da istekli olmamak lâzım. Güvenlik tesis edilirse mutlaka sermaye ve vasıflı iş gücü bölgeye akacaktır diye düşünüyorum. Kürtlerin yaşadığı yerler çok güzel, büyük ekonomik potansiyeli olan yerler. Ama güvenlik olmadan insanlar yatırım yapamazlar. Toplarlarsak; evet demokrasi ve özgürlük eksikliğinin Kürt kesiminde kısmen ya da tamamen kimlik reddi olarak belirmesi yüzünden problem doğuyor.

S: Sizin de değindiğiniz başka bazı sorunlar var. Kılık-kıyafet sorunu, Alevî sorunu gibi… Kürt sorunun çözümü diğer meselelerinin çözümünü de kolaylaştırabilir mi? Bunların önünü açabilir mi?

C: Benim teorime göre özgürlükler her zaman birbirleriyle ilintilidir. Toplumsal kesimler de birbiriyle ilintilidir. Birincisi şu, belli bir toplum kesimi çok büyük bir özgürlük gaspıyla karşılaşıyorsa, diğer toplum kesimlerinin de yeterince özgür olması mümkün değildir. İkincisi, özgürlük öyle birşey ki; özgürlüğü gasp edilen kişinin özgürlüğünün iadesi topluma aşağı yukarı hiçbir maliyet getirmiyor. Meselâ, insanlara ev, iş, araba gibi “sosyal haklar” dediğin şeyleri vermeye kalkarsan bu bir maliyet getiriyor. Bu maliyeti birilerinin karşılaması lâzım. Ama, diyelim ki, birinin ana dilini kullanması engellenmiş, bu ortadan kaldırıldığı zaman bunun topluma bir maliyeti yok. O bakımdan, Türkiye bir çıkış noktasına muhtaç, böyle gidemeyeceği anlaşılıyor. Kürt problemi çıkış noktası olmaya en elverişli yer. Gerek tarihi itibariyle, gerek psikolojisi itibariyle, gerek bu alanda oluşmuş entelektüel birikim itibariyle en elverişli çıkış noktası. Eğer oradan bir şekilde daha özgürlükçü bir noktaya kayabilirsek, bana göre din özgürlüğü probleminin çözülmesi de, Alevilerin problemlerinin çözülmesi de, daha küçük grupların meselâ Çingenelerin problemlerinin ya da Süryaniler’in problemlerinin çözülmesi de daha kolay olabilir. Türkiye, mevcut resmî paradigmayı, tamamen reddetmek zorunda değilse bile, önemli ölçüde yenilemek zorunda. “Bu paradigmayı muhafaza ederiz, toplum yanlıştır” demek, “Milletin Alevi olması yanlıştır, Kürt olması yanlıştır demektir.” Bu, hayatla savaştır. Hayatla savaş kazanılamaz.

S: Fiilî olarak ortada bir şey yok dediniz. Fiilî olarak ne yapılmalı? Bu noktada hem Türklere hem Kürtlere düşen görevler neler?

C: Bana göre devrimci olmamak, birdenbire radikal adımlar atmamak lâzım. Bir-iki adım atıp beklemeli, sonuçlarını görmeli, sonra tekrar adım atmalıyız. Özellikle eğitim ve yayın alanında,  Kürt ailelerinin çocuklarına Kürtçe isim verme özgürlüğü alanında ve ismi değiştirilmiş yerlerin isimlerinin iadesi alanında adım atılmalı. Meselâ Tunceli’nin Dersim olması lâzım. Tunceli Üniversitesi’nin, Dersim Üniversitesi olması lâzım. Belki orada iki dilli eğitim yapılması lâzım veya Kürtçenin seçmeli dil olması lâzım. Pilot bölgeler seçilebilir, Diyarbakır’da denenebilir,  yeterince müracaat varsa, Kürtçe sınıf açılabilir. Üniversitelerde Kürtçe enstitüleri açılabilir. O doğrultuda adımlar atılmaya çalışılıyor.  Şimdiki YÖK yönetimi bu bakımdan daha kavrayışlı. Yayında da bana göre ideal çözüm devletin radyo ve televizyonun olmamasıdır ve yayın diline devletin karışmamasıdır. Devlet sadece genel ilkeler çerçevesinde denetim yapabilir. Böylece genel ahlâka, insan haklarına aykırı yayınları engellemeye çalışır. Bu genel ahlâk kavramını da çok geniş tutmamak ya da çok dar tutmak şartıyla tabi. Kamu otoritesi insan haklarına aykırı bir yayın politikasına da müdahale edebilir. Meselâ, yezidiler kâfirdir hepsinin yok edilmesi makuldür diyen bir Sünni televizyon kanalı varsa buna elbette ki müsaade edilemez. Ama kişi kendi inancını açıklamak ve yaymak için,  başka insanların hak ve hürriyetlerini gasp etmemek ve onlara karşı şiddet ve ayrımcılığı teşvik etmemek kaydıyla, istediği dilde yayın yapabilir. O zaman problem biter. Bu adım bugünkü ortamda biraz radikal görünüyor ama eğitim problemi de en iyi böyle çözülebilir. Resmî eğitim dili olsun mu olmasın mı? Devletin hiç okulu olmazsa zaten böyle bir problem olmaz ki. İnsanlar hangi dilde eğitim yaparsa yapar. Doğal olarak, Türkçe en büyük eğitim dili olacak. Kürtçenin ne kadar potansiyeli olduğunu bilmiyoruz. Ama Kürtçe eğitim gören insanlar sadece bu dilde eğitim görmek istemeyeceklerdir,  çünkü bu tercih, Türkiye’de şanslarını azaltacaktır.  Muhtemelen Türkçe ve İngilizce eğitim de olmasını isteyeceklerdir. Ama bütün bunlar tahmin. Hayatın hangi istikamette işleyeceğini görebilmemiz için serbestliğin olması lâzım.

S: Ergenekonun Kemalistlere göre ne olduğunu biliyoruz, Kürtlere göre ne olduğunu da biliyoruz. Her ne kadar bölünmüş de olsalar solculara göre de ne olduğunun biliyoruz. Peki size göre, bir liberale göre Ergenekon nedir?

C: Popüler tartışmaların çok esiri olmadan, soğukkanlı olarak, daha uzun vadeden, daha geniş perspektiften ve daha liberal bir perspektiften bakınca şunları görürüz: Türkiye bir darbeler ülkesi. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelir gelmez ordu içinde cuntalar oluşmaya başladı. 1954’ten 1955’ten sonra cuntalaşmalar çok bariz. 1960’da ilk darbe oldu. Darbe 1-2 yıl sonra bitti ama darbeciliğe süreklilik kazandırılmak istendi. Anayasal düzenlemelerle; meselâ milli güvenlik kurulunun kurulması, askeri bürokrasiye sistem içerisinde demokrasilerde olmayacak imtiyazların verilmesi, eğitim içerisine resmî ideolojinin iyice yedirilmesi suretiyle darbelere süreklilik kazandırmak hedeflendi. Bunlar yapıldıktan sonra yarışmacı siyasete dönüldü. Ama bu sınırlı demokratik ortama bile tahammül edemeyen darbeci zihniyet 1971’de yeniden boy gösterdi.  Burada tabiî şunu da unutmamak gerek: 1960 Darbesi ülkeyi istedikleri istikamette zorla dönüştürmek isteyenlere moral verdi. Özellikle sosyalist çevrelere, orduyu kullanarak bir dönüşüm yaratabilme umudu aşıladı. 1971’de Cunta olaylarının olduğunu biliyoruz: 9 Mart ve 12 Mart. 1980 Darbesinde de bu sefer toplumun tamamen zıvanadan çıktığı düşünülmüş ve darbe sadece sola değil, sağa da gelmiştir. 28 Şubat da birçok kişiye göre darbedir, post-modern bir darbe… Ama hepsi bunlardan ibaret değil, Aydemir ve Gürcan’ın başarısız darbe denemeleri de var.  Keza yakın döneme ait artık doğruluğu inkâr edilemeyecek bilgiler var. Meselâ Ayışığı, Yakamoz, Eldiven gibi darbe teşebbüsleri olduğunu da biliyoruz. Bu şunu gösterir: Türkiye bir darbeler ülkesidir ve bu darbeci kültürün Türkiye’de geriletilmesi lâzımdır.

Ergenekon olayının bununla bir ilgisi var. Darbeci zihniyet aşağı yukarı şöyle düşünüyor: Bu ülkenin gerçek sahibi biziz. Bu ülke için neyin ‘iyi’, neyin ‘doğru’ olduğunu biz biliriz. Bu ‘doğru ve iyi’ bazen politikacıların doğru ve iyisiyle çakışabilir;  bazen de çakışmayabilir. Çakışıyorsa sorun yok, politikacı bizim istediğimiz çizgide gidiyor demektir. Çakışmıyorsa politikacının seçilmiş olması, halktan onay almış olması bir şey ifade etmez. Biz gerektiğinde darbe yaparız. Şimdi anlıyoruz ki darbecilerin klasik yöntemi ülkeyi germek ve toplumda “Hiç güvenlik kalmadı, asayiş yok, perişan olduk” kanaati oluşturmak. Bu taktik çerçevesinde meselâ çok bariz Gayrimüslim önderleri öldürerek Avrupa’ya şöyle bir mesaj verebilirsiniz: “Türkiye o kadar kötü bir ülke ki,  bırakın demokrasisinin olmasını, insanların güvenliğini bile sağlayamıyor.” Burada korku içerisinde titreyerek bekleyen azınlıklara darbe indirerek de aynı mesajı verebilirsiniz. Ya da Alevileri öldürerek “Sünni çoğunluk bizi mahvedecek” düşüncesini yaratabilirsiniz. Sünnileri öldürerek “Bakın işte Aleviler kumpas çeviriyor” mesajını verebilirsiniz. O zaman herkes askerî müdahale ister. Darbe meşrulaşır. Darbecilerin ana yönteminin bu olduğu anlaşılıyor. Çok ilginç bir şekilde bu yöntemle ilgili daha önce de bazı bilgiler ortaya çıktı ama Ergenekonla birlikte çok teferruatlı ve inkâr edilemeyecek şekilde bu bilgiler pekişti. Bereket versin, toplum artık bunları pek yutmuyor. Bir ara İstanbul’da 16-18 cami yakıldı, hiç bir şey olmadı. Hâlbuki, eski günlerde olsa, hemen, “Aleviler cami yaktı” diye düşünülürdü. Sonrasında ne olurdu? “Biz de gidelim hemen bir cem evi yakalım.”denirdi. Ancak, bu sefer toplum sakin bir şekilde bekledi.

Tabiî çok zor bir olayla karşı karşıyayız. Olayın bir parçası da Gladio. Gladio’nun çok sancılı bir süreçle İtalya, İspanya gibi ülkelerde tasfiye edilebildiğini biliyoruz. Türkiye bu bakımdan daha kabiliyetsiz bir ülke. Ama Gladio’nun tasfiye edilmesi gerekiyor. Sadece demokrasi açısından değil, bu toplumun ruh sağlığı açısından da buna ihtiyaç var. Devamlı teyakkuz halinde yaşanılan, yarın ne olacak bilinmeyen bir ülke, insanların yaşama sağlıklı odaklanabilecekleri ya da faaliyetlerini sağlıklı icra edebilecekleri bir ülke olamaz. O bakımdan, Ergenekon olayının önemli olduğu kanaatindeyim. Ergenekon soruşturmasının büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki bir liberal olarak, hukukun genel ilkelerine ve âdil yargılama ilkelerine uyulmasını isterim. Herkese yeterli savunma hakkının verilmesini, iddianamelerin açık ve net olmasını, kimin neyle suçlandığını bilmesini, delillerin karartılması ve yurt dışına kaçma ihtimalinin olmadığı durumlarda gözaltının bir cezalandırmaya dönüştürülmemesini, yani kişilerin aylarca suçları belli olmadan ve hiçbir delil karartma durumu yokken cezaevinde tutulmamasını isterim. Ama bunları, Ergenekon sanıklarının toplumda tanınmış şahıslar olmalarından dolayı değil, bütün insanlar için bu ilkelere uyulması gerektiğine inandığım için isterim. Bu davada hiç hata yapılmadığını söylemek mümkün değil, fakat buna dayanarak bu davayı geçersizleştirmek, bu davayı hafife almak da çok doğru değil. Ergenekon’dan ne olur, ne çıkar bunu bilmiyoruz. Belki de sanıldığı kadar büyük hukukî sonuçlar çıkmayacaktır. Ama şunu söyleyebiliriz: Ergenekon, Türkiye’de darbeciliğin maliyetini yükseltmiştir. Her şeyin bir maliyeti vardır. İktisadî terimlerle konuşursak; bir şeyi yaparken sonunda elde edeceğimiz faydaların onu maliyetine değip değmeyeceğine bakmamız lâzım. Bu hesaplar bilinçli olarak yapılır mı yapılmaz mı bilinmez, ama darbeciliğin maliyeti yükseltilmiştir. Bu da Türkiye için bir kazançtır.

S: İddianamede de örgüt için sizin dediğiniz gibi “Görünürde nihai tek hedefinin, bir an evvel ülkede darbe zemini oluşturmak, ülkenin karışmasını, kaosa sürüklenmesini temin etmek, güvenliği zafiyete düşürmek ve böylelikle antidemokratik yollarla devlet yönetimi ele geçirmek olduğu anlaşılmaktadır” denilmektedir. İyi ama neden böyle bir şeye gereksinim duysunlar? Zaten hepsi önemli konumlarda devlet görevlileri, nüfuzlu insanlar değil mi? Kaostan ya da darbeden ne elde edecekler?

C: Bu tarz işlere girmiş insanların hepsinin somut maddî çıkar peşinde, cebine para girmesi beklentisi içinde olduğunu düşünmek haksızlık olur. Bir kısmı yaptığını yapmak için risk alıyor, fedakârlık yapıyor olabilir.  Burada aramamız gereken ilk faktör, zihniyet faktörüdür. Ülkede gerçekten bir tehlikenin doğduğunu, cumhuriyetin elden gitmekte olduğunu düşünen insanlar var. Bunları bu endişelere iten ve belki bir kısmının doğru olduğunu söyleyebileceğimiz olaylar da olabilir. Bazı endişeler de suni olabilir, abartılmış olabilir. Bir diğer sebep ise,  iktidarı elden kaçırmamak. Gerçek iktidarı elde tutmak. Çünkü, AB uyum sürecinde, iktidarın atanmışlardan seçilmişlere geçmesi istenmektedir ve böyle şeylerin hazmı tabiî ki zor olmaktadır.

Sınıfsal terimlerle de açıklamalar yapılabilir. Türkiye değişiyor. Eskiden sermaye kesimi İstanbul’daydı sadece. İstanbul’daki bu sermaye kesiminin sistemle bir ideolojik ihtilafı yoktu, ona eklemlenmişti. O zamanlarda zaten devlet tarafında kayrıldığı için para kazanıyordu. Meselâ döviz tahsisleri, mal tahsisleri gibi yollarla. Bu 30-40 milyonluk küçük bir Türkiye’deydi. Şimdi 70-75 milyonluk ve globalleşme çağında, AB sürecinde, dünyaya açık bir Türkiye var. Yeni güç odakları ortaya çıkıyor. Benim gördüğüm kadarıyla büyük sosyolojik değişiklikler oluyor. Bu değişikliklerden birincisi dindar, muhafazakâr kitlelerin daha demokrat, özgürlükçü bir çizgiye şu veya bu şekilde gelmesi. İkincisi, bu camia içerisinde sermaye gruplarının, büyük sermaye gruplarının ortaya çıkması. Bugün artık İstanbul sermayesi ile boy ölçüşebilecek, devletten destek beklemeyen, daha çok ihracat yaparak para kazanmaya çalışan, üretmekten ve Türkiye’de yapılmayan bir şeyi yapmaktan haz duyan insan grupları var. Bu tabiî ki belli bir sermaye kesimini rahatsız ediyor.

Türkiye’de ipler her zaman bürokratik iktidarın elinde olmuştur. Bürokratik iktidar, demokrasi oyunun oynanmasına kendisinin çizdiği sınırlar dâhilinde kalındığı sürece izin vermiştir. Meselâ, bürokratik iktidar ekonomik hayata çok fazla müdahil olmamıştır, ama din eğitimi gibi şeylere, hem Aleviler hem Sünniler hem azınlıklar açısından çok müdahildir. Şimdi bunun değişecek olmasını bir tehdit olarak algılayabilir, çünkü Türkiye AB’ye üye olacak, AB’de seçilmişler iktidara gelir ve toplum seçilmişlerden memnun değilse, bir dahaki seçimde onları değiştirir. Bunun kabul edilmesi lâzım. Daha önce de yazdığım bir örnek vereyim: Genelkurmay başkanı protokolde İsveç’te 89, Türkiye’de 4. sıradadır. Şimdi, bunu Avrupalıya anlatamazsınız, Avrupalı  kabul edemez. NATO bakanlar komitesi toplantısına savunma bakanları gider, arkalarında genelkurmay başkanları vardır. Bizdeyse genelkurmay başkanın önde olması, masada oturması şarttır, savunma bakanı arkadadır; çünkü protokol o şekilde düzenlenmiştir. Bunların artık değişmesi gerekir.

İdeolojik olarak da bir problem var Türkiye’de. Kemalizm her yere sirayet etmiş Türkiye’de solun önemli bir kesimi Kemalizm’e eklemlenmiş. Yöntem olarak da,  ilke olarak da Kemalizme yakınlar ve Kemalizmin hedeflerini benimsiyorlar. Muhafazakârların fazla bir iddiası yok. Eskiden Kemalizmin reddediyorlardı, ama bunu aslında dinî özgürlüğe zarar verecek bir fikrî ve felsefî temelde yapıyorlardı. Bazı liberaller bile Kemalizm’in etkisindeydi. Şimdi bu değişiyor. Türkiye ilk defa son 20 yıl içerisinde Kemalizmi hem yöntemleri hem hedefleri ile külliyen reddeden liberal entelektüellerle tanıştı. Bu liberal entelektüeller, Kuran’a ya da hadislere giderek değil, temel özgürlükçü felsefi kaynaklarla, Locke’a ve başka filozoflara başvurarak, doğal haklar teorisi yapan; Hayek’e başvurarak, sınırlı devlet teorisi yapan, piyasa ekonomisine bağlı fikir adamları olarak gelişiyorlar. Bu da bir değişiklik ve dönüşüm getiriyor. Buna ihtiyaç var. Meselâ, mizah dergilerine bakarsak komediyi görürüz. Mizah dergileri genelde sol-Kemalisttir, hükümete şiddetle muhalefet ederler ama devlete asla etmezler. Polise muhalefet ederler ama askere etmezler. Yapamayacaklarından değil, belki cesaretleri de var, ama aralarında fikrî bir örtüşme var. Bu da değişiyor. Türkiye’de ilk defa liberal adını kullanan aydınlar çıktı. Bu insanlar yazıyorlar, çiziyorlar, konuşuyorlar. Ayrımsız insan hakları savunusu yapıyorlar. O yüzden, ben liberalleri bu ülkenin vicdanı olarak da görüyorum. Tabiî liberallerin de hataları olmadı değil, meselâ Alevi sorununda liberallerin sesi Sünnîlerin başörtüsü sorununda ya da gayrimüslimlerin problemlerinde çıktığı kadar çok çıkmamış olabilir. Ama hayat bir öğrenme süreci ve liberaller biraz mazur görülebilir. Çünkü liberallerin öncüleri olmamış. Biz teori öğreniyoruz. Batılı yazarlarla başlıyoruz ve onlardan teori öğreniyoruz. Kâğıt üzerinde bu teoriler mükemmel görünüyor ama bunları pratikte nasıl uygulayabiliriz? Meselâ Kürt problemine nasıl uygulayabiliriz? Ya da Türkiye’deki Süryanilerin mülkiyet problemine nasıl uygularız? Bu noktada bariyerlere takılıyoruz. Bu bariyerleri aşmak gerekiyor. Bariyerleri aşarken yalpalamalar olabiliyor. Bariyerleri iyice yıkma işi zaman alabilir, ama bugün en sağlıklı çözümleri yine liberaller sunuyorlar.

Meselâ sosyalist bloğa bakarsanız çok somut bir önerileri olmadığını görürsünüz. Çok tuhaf görünebilir ama sosyalizm aslında ırkçı bir uygulamadır. Sosyalizm teori itibariyle ırkçı değildir ama tatbikat itibariyle öyledir. Bunu nereden anlıyoruz? Sosyalist ülkelerde olan bitene baktığımız zaman anlıyoruz. Macaristan’da Çingenlere yapılanların vahşet olduğunu biliyoruz. Sovyetler Birliğinde Ruslar’ın egemen ırk olduğunu biliyoruz. Bu neden böyle oluyor? Marx ya da diğer sosyalist filozoflar bunun böyle mi olmasını istedi? Sanırım orası karışık, ama ana kaynak devletçi zihniyet. Sovyet Rusya’da devlet Rusları her köşeye oturttu.  Çünkü, devletçi olduğunuz zaman devleti kontrol edecek bir ekibe ihtiyacınız var. Bu ekibin hem ideolojik birliğinin olması lâzım hem de o ekibe güvenebilmeniz lâzım. Kime güvenebilirsiniz? Saddam kendi kasabasından adamlar getirip kilit noktalara koydu. Ruslar da koca bir coğrafyayı işgal ettikleri zaman, çeşitlilik çok fazla olduğu için, güvenecekleri adamlara ihtiyaç duydular. Sosyalizm fiiliyatta devlet demektir. Azerbaycan’da, Özbekistan’da kilit noktalarda hep Ruslar vardı. Sadece partilerde değil. Görünürde birinci adam bir Azeri olabilir ama arkasında mutlaka bir Rus vardır. İpler onun elindedir. Önemli kilit noktalar da hep onların elindedir.

Tekrar Türkiye’ye dönersek, Türkiye’de büyük bir dönüşüm oluyor. Bu dönüşümün umut verici iki ayağı daha var, birincisi Kürtler… Kürtler hızla liberal fikirleri keşfediyorlar. Liberal siyasî fikirlere Kürtlerin şu anda bir itirazı yok.  Aynı zamanda Kürtler kendi içlerinde çeşitleniyorlar. Şiddet azaldığı zaman daha çok çeşitleneceklerdir, çünkü konuşmaktan korkmayacaklar. Şimdi korkuyorlar. Hem PKK’dan korkuyorlar tabiî, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle muhatap olmaktan korkuyorlar; mahkemelerle, savcılarla vs… Şimdi şiddet azalınca korku da azalacaktır, bu umut vericidir. Bir diğer gelişme de Alevi kitlesinde yaşanıyor. Aleviler’in durumu çok ilginç. Aleviler, sistemin en çok mağdur ettiği kitledir, fakat özellikle 28 Şubat sürecinde sistemin en çok dayanmak istediği kitledir de. Tek parti cumhuriyeti döneminde Aleviler,  Sünniler’den çok zarar görmüştür. Meselâ camiler açık kalmıştır ama cemevleri kapatılmıştır. Devletin resmî dini yok diyorlar hâlbuki var: Light-Sünnizim. Yani devlet otoritesi vatandaşların Sünni olmasını ister ama dindar olmasını ya da Alevi olmasını istemez. Devlet için Aleviler büyük bir sosyal kitledir; bir realitedir ve yok edilemez. Ama Aleviler’in kilit noktalara gelmesi istenmez, aynı noktada kalmaları istenir. Meselâ ilahiyat fakültelerinin eğitim sistemi son yıllarda Sünniliği yeniden üretme üzerine kuruludur. Ve Alevilerle ilgili utanç verici sözler yazan birtakım adamların kitapları ders kitapları olarak kullanılmaktadır. Resmi ideoloji kendi kendisini üretiyor diyoruz ya, resmi Sünnilik de, ilahiyat fakülteleri ve imam hatipler aracılığıyla üretiliyor. Ve şimdi bu da değişmeye başladı. Liberal Aleviler çıkmaya başladı. Onlar da özgürlük istiyorlar ama devlet bağışı olarak değil. Bu da sosyolojik anlamda bir değişme, umut verici bir gelişme olarak görülebilir.

S: Sistemden en çok zarar gören kesimlerden birinin de Aleviler olduğunu söylediniz ama sistemin partisine (CHP’ye) en çok oy veren kesim de yine Aleviler! Bu neden böyle oluyor? Alternatifleri mi yok, yoksa başka bir nedenden ötürümü böyle yapıyorlar?

C: Kültürleri ve tarihî bilgileri onları o yöne sürüklüyor. Alevileri de anlamak lâzım. Unutmayalım ki Yavuz Sultan Selim katliamını yaşamışlar. Unutmayalım ki Sivas, Maraş, Çorum gibi katliamları yaşamışlar. Meselâ Maraş’ın içersinde bir tek Alevi kalmamış. Maraş katliamında çok korkunç şeylerin olduğunu biliyoruz. Üç gün boyunca polis yok, asker yok. Katliam bitiyor, ondan sonra boy gösteriyorlar. Bugün meselâ Maraş katliamının ardında Ergenekon çetesinin o zamanki hâlinin olması ihtimalinden bahsediliyor. Bu yabana atılacak bir ihtimal değil. Dolayısıyla, Aleviler’de bir hayat korkusu var. Sizin hayatınızın tehlikede olduğu bir durum varsa geri kalan her şey ikinci planda gelir. Aleviler hayatlarından korkuyor. Bir Sünni’ye bu anlamsız gelebilir. Der ki: “Ya neden korkuyorsun kardeşim, ben de aynı ülkede yaşıyorum, ölüyor muyum?” Ama öyle değil, Alevi korkuyor. Okulda Alevi olduğunu gizlemek zorunda kalıyor. Ben bunu sık sık test ederim. Öğrencilerime sorarım, Sünniler kimler derim, eller kalkar. Aleviler kimler derim, kimse elini kaldırmaz. Beni tanımayanlar, onları teşhis etmeye çalıştığımı sanır. Hâlbuki şu mesajı vermeye çalışırım: Alevî ve Sünnî olmak gayet normal bir şeydir. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Bu bakımdan Alevileri anlamak lâzım. Kültürel ortamda da Alevilerin aleyhine çok şey var. Yani Aleviler aşağılanırlar, örneğin mum söndürme gibi saçma sapan rivayetler bir şekilde toplumda yayılmış. Tamam, kültürdeki bu şeyleri temizlemek sırf devletin görevi değil belki ve zor ve zamana bağlı, ama yine de yapılabilecek şeyler var. Meselâ, cem evlerinin hemen ibadethane statüsü alması. Diğer ibadethanelere nasıl elektrik, su veriliyorsa onlara da verilmesi. Din dersleri okumaktan Alevi çocukların kurtarılması. Okullarda din derslerinde Sünni inancının aktarıldığını görüyoruz. Sünniler de memnun değil gerçi, ama sistemin özü itibariyle Sünni eğitim var. Bu tür şeylerde, Kürt meselesinde olduğu gibi, muhataba gerek yok. Şimdi Alevi çalıştayları yapılıyor. İyi şeyler bunlar, fakat çalıştaya gerek yok ki. Yani sizin muhatabınız bireysel insan. Bireysel insanın haklarını düşünerek adım atabilirsiniz. Dolayısıyla, cemevleriyle ilgili adım atmak lâzım. Sonra kamu görevine alımlarda ayrım yapılmaması lâzım. Nasıl ki şimdi bazı kamu görevlerine başörtülüleri almamak ayrımcılıksa, bazı görevlere Alevileri almamak da ayrımcılıktır. Kişilerin etnik kökenini ve dini inancını araştırmak özel sektörde bile zor kabul edilir. Hadi özel sektörde belki diyelim, ama kamu kurumlarında uygulanması çok tuhaftır. O bakımdan, Alevi kitlesini anlamak lâzım ve burada adım atma görevi, Alevileri rahatlatmak için, Sünni kitlesine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne düşmektedir. Meselâ katliamların hesabı sorulmalı. Kimler bunu yaptı? Tetiği çektiren adamı bulamıyorsun diyelim ki. Ama tetiği çeken kimse, bir çocuğu ortasından baltayla ikiye bölen kimse, bunların bir şekilde bulunup cezalandırılması lâzım. Bunlar olmadığı için bütün Alevilerin bilinçaltında bir korku var.

S: Hocam sizin de dediğiniz gibi birtakım işler hep Ergenekona yüklenmek isteniyor. Peki, cumhuriyet döneminde olmuş bütün pis işleri bir örgüte yükleyip, sonra onları deşifre edip “tamam biz temizlendik, elimizde ne kan var ne kir demek” doğru bir tavır mıdır?

C: Doğru olmaz tabiî ki, Bütün kötülükleri belli çetelere yüklememek, olayları tek bir boyuta indirgememek lâzım. Her olayı ayrı ayrı araştırmamız, delilleri ortaya çıkarmamız lâzım. Bazı olayların failleri tamamen geçmişte kalmış olabilir. O zaman onları teşhis etmemiz, itiraf etmemiz, özür dilenmesi gerekenlerden özür dilememiz lâzım. Ergenekon’da böyle bir tehlike ihtimalinden tamamen ilgisiz olduğu düşünülen şeylerin ilintilendirildiğinden söz ediliyor. Öyle mi göreceğiz. Ama bazen de, espiyonaj faaliyetlerinde olduğu gibi, hiç ilgisiz olduğunu düşündüğün şeyler arasında asıl ilgi vardır.  Gerçeğin ortaya çıkarılması artık polislere, savcılara, onların getirdiği belgeler karşısında da hâkimlere düşen bir görevdir. Biz sıradan vatandaşlar olarak sadece gazetelerden bilgi ediniyoruz. Kesin bir hükme varamayız tabii ki. Ama hiç şüphe yok ki Ergenekon davası çok önemli.

S: Sonuçta kabul edelim ki bu davanın siyasî bir boyutu da var ve siyasî iktidarın arkasında durması pek tabidir. Ne oldu da siyasî iktidar bu davanın arkasında durabilecek cesareti kendinde buldu? Yani 22 Temmuzdan önce bunu bilmiyor muydu? Mutlaka biliyordu ama bu kadar kararlı bir şekilde arkasında durmak gibi tavrı yoktu?

C: 1990’larda da bu tür çeteleşmelerle ilgili raporlar vardı. Merhum Ecevit’in Kontrgerilla hikâyeleri, Ecevit’e düzenlenen suikast, o zamanlar da biliniyordu fakat boyutları tam olarak bilinmiyordu. Kendi tarzından dolayı çeteler bu iktidardan önce de vardı. En son Yılmaz-Bahçeli-Ecevit iktidarı zamanında vardı. Onlarda da bu konularla ilgili bilgiler, raporlar vardı. Ama harekete geçirebilecek siyasî güç ve otorite yoktu. Belki Ergenekon zihniyetiyle bir örtüşürlük vardı. Ergenekon zihniyeti bu çizgiye, bu partilerin çizgilerine bütünüyle karşı değildi. Fakat AKP için öyle olmadı. AKP için belli kesimlerde muazzam bir memnuniyetsizlik var. “Cumhuriyet elden gidiyor, bu çapulcu ayak takımı baş oldu” diyorlar –gerçi Başbakanın da öyle sözleri var- ama bu hakikaten bazılarının bilinçaltına yerleşmiş bir şey. AKP geldiğinde bu bombayı kucağında buldu ve uzun süre harekete geçmedi. Yani iktidara geldi ertesi gün Ergenekon soruşturmasını başlattı denemez. Harekete geçemediler ve ya geçmediler. 22 Temmuz’da büyük bir toplumsal destek alınca biraz daha cesaretleri arttı bu bir. İkincisi komploların yani iktidarı anti-demokratik yollardan yıkma komplolarının doğrudan doğruya kendilerini hedef aldığını ve bunun bir varlık mücadelesi, ölüm kalım mücadelesi olduğunu anladıkları için harekete geçmek zorunda kaldılar. Ve tahmin ediyorum ki geçiştirmeyi ve sonraki iktidarın kucağına atmayı belki tercih ederlerdi. Kesin bilgi sahibi olmamakla beraber uluslararası konjonktürün de etkili olduğunu düşünüyorum. Yani Amerika ve Avrupa, Türkiye’nin artık daha demokratik bir ülke olmasını istiyor. NATO’dan kalmış pisliklerden temizlenmesini istiyorlar. Bu pisliklerden birisi Gladio’dur. NATO’nun Türkiye’ye yaptığı büyük bir kötülük, daha önce de söyledim, savunma bakanları komitesi toplantısında Türkiye’nin “özel” durumunu kabul etmesi, ona istisna tanımasıdır. NATO hayır diyebilirdi, o zaman Türkiye protokolü değiştirmek zorunda kalırdı. Bütün faktörler bir araya geldi ve ortaya bu çıktı.  Şimdi ortada siyasî boyutu da olan, hukukî bir dava da var. Yani siyasî iktidarı anti-demokratik yollarla, çete kurarak iktidardan düşürmek, tabiî ki hukukî olarak soruşturulması gereken bir olaydır. Ama, bir de bunun siyasî ve zihinsel bölümü var. İkiye ayırırsak çeteleşmeyi, bir grup operasyonel işleri yapıyor: İnsan öldürmek, kargaşa yaratmak, silah depolamak gibi… Başka bir grup da,  neden siyasî iktidara karşı gayri meşru yollarla harekete geçmenin gerekli ve iyi olduğunu anlatan bir fikrî alt yapı hazırlıyor. Şimdi bu ikinci grup, fikrî altyapıyı hazırlayan grup, şüphesiz, birinci grup kadar suçlu değil. Bunlar silahı tutar vaziyette yakalama imkânı yok. Ama, olayın bu kısmı var. İşte entelektüel ve siyasî mücadele burada. Demokrat insanların bunlarla mücadele etmesi, bunları teşhir etmesi lâzım. Demokratik yollarla gelen bir iktidar, demokratik yollarla gider.  İktidarın meşruiyeti devlet iktidarının koyduğu kırmızı çizgilere uymasına bağlı değildir, demokrasinin genel çizgilerine uymasına bağlıdır. Demokrasinin genel kurallarına uymasına bağlıdır. O bakımdan, davayla ilgili tartışmalarda her şey birbirine giriyor. Bir de çok büyük bir problem var. Türkiye’yi iyi tanıyan bir diplomat bir gün bana demişti ki: “Türkiye’nin en büyük problemi ordu değil, en büyük problemi bağımsız bir medyanın olmamasıdır.” Hakikaten öyle. Medyanın görevi haber vermektir. Yorumlarda çeşitlilik olabilir ama haber neyse onu vermek gerekir. Medyanın önemli bir bölümü, hatta ağırlıklı bir bölümü, şu anda Ergenekonu gizleme, sulandırma çabası içerisinde. Fakat, Türkiye’de iyi gelişmeler oldu demiştik ya, bu iyi gelişmelerden biri, medyada bir çoğulculuğun ortaya çıkmasıdır. Özellikle üç gazetenin; Star, Zaman ve Taraf’ın varlığı bence medyadaki tekeli kırıyor. Sabah gazetesi de kısmen buna yardımcı. Eskiden, 28 Şubat sürecinde Sabah’ın, Akşam’ın ve Star’ında içinde olduğu bir blok vardı. Bu blok silahlı güçlerden daha etkiliydi. Bu blok parçalandı. Bu kısmen sermayenin çoğullaşmasının bir sonucudur; kısmen entelektüel çoğulculaşmanın bir yansımasıdır. Bundan çok rahatsızlar ve medyanın tek ses olmasını istiyorlar. İnternet dünyasında da muazzam bir çeşitlilik var. Dolayısıyla, bu AKP’nin davası değildir, Türkiye’nin davasıdır. AKP hasbelkader iktidarda bulunduğu için şu an bunu sürdürmektedir. Sürdürme mecburiyetindedir. Benim kanaatim odur ki; CHP tek başına iktidarda olsaydı, O da bu davayı desteklemek ve bu davanın arkasında durarak siyasî destek vermek mecburiyetinde kalacaktı. Çünkü dünyanın kaderi, demokrasinin kaderi bu…

S: Hocam “Avrupa Birliği ve NATO da artık Türkiye’nin daha demokratikleşmesini istiyor” dediniz. Dün neden istemedi, bugün neden istiyor? Ne değişti? Sadece Soğuk Savaşa mı bağlayabiliriz bunu, ya da farklı nedenler de var mı?

C: ABD bir süper güç olarak özellikle soğuk savaş döneminde sadece Amerikan menfaatlerini gözetiyordu. Amerikan menfaatlerini gözetmek için de işbirliği yaptığı ülkede demokrasi mi var diktatörlük mü var çok önemsemiyordu. Suudi Arabistan’daki diktatörlerle de işbirliği yapıyordu. Saddam’la da işbirliği yapıyordu. Türkiye’nin savunma sistemi, silahlı kuvvetlerinin yapılanma tarzı ve zihniyeti Amerikan ordusu ile çok benzer olduğu için, bu tavır bizi menfî etkiliyordu. Bir faktör bu. Şimdi bu değişti, yanlış olduğu anlaşıldı. Bush yönetimi zamanında değişmeye başlamıştı. Obama’yla iyice değişme ihtimali var. Avrupa’ya gelince; Avrupa Birliği bir süper güç olamadı Amerika karşısında. Askerî bir süper güç olamadı ama kendisini Amerika’dan demokrasiye vurgu yapmak ve barışçıl yol ve yöntemleri gözlemekle farklılaştırmaya çalışıyor. Meselâ Amerika işgal ederim diyor ama Avrupa -o gücü de yok ama- müzakere edelim, konuşalım diyor. Türkiye de üyeliğine başvurduğu bu kulübün standartlarına uymalı. Dolayısıyla, benim de görüştüğüm bazı Avrupalılar var ki, Brüksel’de,  Türkiye’deki devlet yapısını avuçlarının içi gibi biliyorlar. Ama toplumun kendi kendini dönüştürmesi lâzım. Yani dışarıdan devamlı müdahale iyi olmaz. O yüzden, ben Avrupa Birliği’ne şöyle bakıyorum: Avrupa Birliği bir siyasî proje olarak eleştirilebilmelidir. AB’ye karşı olan biri vatan hainidir diyemezsiniz meselâ. O bir siyasî pozisyon.  Adam, AB’ye karşı, bunda ne yanlış var? Ama şunu söylüyorsa problemdir: “Ben demokrasiye de karşıyım, hukuk devletine de karşıyım, Avrupa neyi yapmamızı istiyorsa onu yapmayalım” diyorsa orda problem var, onu eleştirmek lâzım. Türkiye’de bu ikisi birbirine karışıyor. “AB yegâne medeniyet yoludur”, diyenler var. İyi ama AB 50 sene 60 sene önce yoktu. Belki 50 sene sonra da olmayacak. O zaman ne olacak, medeniyet bitmiş mi olacak?  Medeniyet dediğin uzun bir akış. Fakat AB’nin desteği büyük bir olay olarak görülüyor. Çünkü, AB’ye karşı, özellikle ordu içerisindeki çeşitli çevreler Türkiye’deki bir çeşit medenileşme projesine engel olmuş bir merkez olarak görülme riskini almak istemiyorlar. Bundan dolayı, en azından açık bir şey yapamıyorlar. Ama kabul etmemiz lâzım ki kuvvetli bir direniş var.

S: Hocam dediniz ki:  “Bir takım medya Ergenekon’u gizlemek istiyor.”  Bu sadece ideolojik bir tutum mu? Yoksa bir çıkar savunması mı?

C: Hepsi olabilir, ama sadece maddî çıkar anlamında düşünmemekte fayda var. Zihniyet ortaklığı söz konusu. Şöyle söyleyeyim: Gazete genel yayın müdürüsün, birileri gözaltına alınıyor ve gözaltına alınanların tamamı senin fikirdaş olduğun kimseler. Bu durumda ilk başta gazetecilik refleksleri iflas ediyor. Yani haber atlatma, doğru ve hızlı haber verme gibi meslek güdüleri iflas ediyor. Çarpıtma, alaya alma, sulandırma çabaları başlıyor. Medyada asıl önemli sorunun bu olduğu kanaatindeyim. İşin tuhaf tarafı bu insanlar bir zamanlar demokrasiye inanıyorlardı, demokrasiyi de savunuyorlardı -tabiî demokrasiden ne anlıyorlar, ayrıca tartışmak da lâzım, tartışılınca da farklı noktalara varabiliriz-. Dolayısıyla, asıl mesele zihniyet meselesidir. Zihniyetleri değiştirmediğimiz sürece hiç bir şeyi değiştiremeyiz. O yüzden, mücadele sadece mahkeme salonunda yapılmıyor, asıl mücadele perdenin gerisinde, entelektüel alanda yapılıyor. Ve bu mücadele 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl sürecek bir mücadele. Dava bittiğinde olay bitecek değil. Darbe iyi midir kötü müdür, darbenin iyisi-kötüsü olur mu? Seçilmiş mi üstündür atanmış mı üstündür? Halk ne kadar özgürlüğe sahip olmalıdır? Bireysel özgürlük olmalı mıdır, olmamalı mıdır? Ne önce gelecektir? Siyasî sistemin nitelikleri mi önceliklidir, yoksa birey hakları mı önce gelecektir? Biz entelektüel – kültürel bir mücadele veriyoruz. Bu mücadelede, yine liberallere pay çıkarayım, liberallerin önemli bir yeri var. Uzun vadede liberallerin, sosyalistlerden de, muhafazakârlardan da, demokrat-sosyalistlerden de, demokrat-muhafazakârlardan daha önemli ve hayatî bir rol oynayacağını tahmin ediyorum.

Röportaj: Adem GÖÇERİ                           
Bu röportaj Adem Göçeri tarafından 10 Ağustos 2009’da Taraf gazetesi için yapılmıştır.

Demirel Devletin Şifresini Verdi

Cumhurbaşkanı Demirel’in en son beyanatından bir parçayı birlikte okuyalım: “Devlet halin icabına göre hareket eder. Her zaman rutini takip etmek mecburiyetinde değildir. Yüksek menfaatleri –ki bunu takdir etmek hükümetlere aittir- icap ettirdiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir.”(Hürriyet, 13.2.2000).

Son yıllarda bundan daha dehşet verici ve tehlikeli bir resmi beyanı duyduğumu hatırlamıyorum. Şimdiye kadar buna benzer görüşleri ağızlarında geveleyenlere, ima yollu dile getirenlere veya ihsas edenlere rastladıksa da, meseleyi bu kadar açık-seçik olarak otaya koyan böylesine yetkili bir beyan hiç olmadı. Ben bu açıklamayı Türkiye’deki resmi devlet telakkisi ve uygulaması bakımından çok öğretici buluyorum. Bu sözlerde “Devlet”in şifresi saklı çünkü.

Bana öyle geliyor ki, “fail-i meçhul” cinayetlerle ve terörist veya mafya türü çetelerle devletin ilişkisi gibi konularda yıllardır yapageldiğimiz tartışmanın cevabı bu sözlerde saklıdır. En son olarak, Hizbullah  teröristlerinin kolayca “neşvü nema” bulmuş ve uzun süre devletin takibine maruz kalmadan faaliyet yapabilmiş olması konusundaki benzer kuşkularımızda ne kadar haklı olduğumuzu  yine bu beyandan anlıyoruz. Keza, bu açıklama muvacehesinde, “Batman skandalı” olarak bilinen olay da artık açıklığa kavuşmuş sayılır. Bu yazıda bütün bu olayların her birinin ne anlama geldiği üstünde ayrıca durmaya gerek görmüyorum. İşin özünü cumhurbaşkanı açıkladı zaten. Bu öz şudur: Türkiye’de devletin, biri yasal diğeri yasal-olmayan olmak üzere iki yüzü var. Asıl belirleyici ve kudretli olan da ikincisi. Kimilerinin “derin devlet” dediği bu ikinci devlet kendi “yüksek menfaatleri” gerektirdiği zaman kendisini hukukla bağlı saymaz ve gizli kapaklı olarak pek çok kirli işe girişebilir veya bulaşabilir.

Söz konusu beyanı daha yakından tahlil edersek, mesele iyice aydınlanacaktır sanıyorum. Cumhurbaşkanı, devletin başı ve “anayasal” temsilcisi olarak diyor ki: “Devlet halin icabına göre hareket eder.” Oysa birçoğumuz sanıyordu ki, Türkiye’de devlet evrensel hukuka, anayasaya ve ilan edilmiş yasalara göre hareket eder. Demek ki, Türkiye’de devlet faaliyetlerine hakim olan esaslar Anayasada yazıldığı gibi “hukuk devleti” ve “insan haklarına saygı” değilmiş. Bu ilkeler ne derse desin, devlet duruma göre kendi uygun gördüğü şekilde hareket edermiş. Yani, devletin hangi durumda nasıl davranacağını sade yurttaşlar olarak bizim öngörmemiz mümkün değil. Sonra, böylesine geniş bir ruhsata sahip olan genel olarak “devlet” olduğuna göre, devlete izafeten harekete geçen herkes mutlak bir yetkiye sahiptir demektir. Bunun yurttaşlar için anlamı ise mutlak bir mahrumiyet ve/veya mağduriyettir. Daha açıkçası, devlet adına yeki kullananlar hepimize her an her şeyi yapabilirler.

Cumhurbaşkanı devam ediyor: “(Devlet) Her zaman rutini takip etmek mecburiyetinde değildir.” Bu sözden de şunu anlıyoruz: Bizim meşruluk ve hukuk diye bildiğimiz şeyler aslında basit birer “rutin”den ibaretmiş. Öyle olunca, “rutin”i takip etmek neden önemli olsun ki! Belki tam tersi geçerlidir: Yani, rutinle uğraşmak sıradan adamların işidir; adam gibi adamlara –bunu “devletin (has) adamları” diye anlayınız- yakışan rutinle yetinmek değil, onu aşmaktır. Şu halde bu beyan kamu otoritesi kullananlara hukuku çiğnemek konusunda verilmiş peşin bin ruhsattır.

“Yüksek menfaatleri icap ettirdiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir.” Demek ki, devletin yüksek menfaatleri meşruluk, hukukilik ve insan haklarından daha önemlidir. Yani, Türkiye’de devlete hakim olan düstur “devletin bekası” ve “hikmet-i hükümet”tir. Ve tabii devletin “hikmetinden sual olunamaz”. Öyleyse, “hikmet-i hükümetin icabı” olarak yapılan işleri prensip olarak gjzli-kapaklı yürütmek lazımdır, bunların  neler olduğunu açıklamak da gerekmez. Açıklama talebinde bulunmak zaten yurttaşların haddi değildir. Hem sonra,  “hikmet-i hükümet”in icap ettirdiği yerde yurttaşların sorgulama haklarının, hatta hayat ve özgürlüklerinin lafı mı olur?!…

Gerçi sayın cumhurbaşkanı, bu açıklamadan dehşete düşmemiz ihtimali karşısında, ustaca bir manevra yaparak, “devletin yüksek menfaatleri”ni takdir etmenin hükümetlerin yetkisinde olduğunu söylemektedir ama bunun hiç de inandırıcı olmadığını gözlemlerimizden biliyoruz. Kaldı ki, bu mutlak yetkinin gerçek sahiplerinin bir kısmı kendilerini saklama konusunda hiç de hasis davranmamaktadır. Hem sonra, böylesine mutlak yetkiye sahip olan kurum hükümet, hatta parlamento bile olsa, manzaranın ürkütücülüğü değişir mi sanıyorsunuz! .

Cumhurbaşkanının açıklamasında ifadesini bulan ve burada nirengi noktalarına kısaca işaret ettiğim devlet felsefesi, aslında, Türkiye’deki cari rejimin niteliğini açıklama sadedinde bendenizin yıllardır anlatmaya çalıştığım şeydir. Söz konusu açıklama, vaktiyle, “Türkiye Bir Hukuk Devleti Olabilir Mi?” sorusuna cevap olarak kaleme aldığım ve o zaman birçok kişiye fantastik gelen yazının (Rejim Sorunu [Ankara: Vadi, 1997], ss. 37-42) temel tezini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamaktadır: Hikmetinden sual olunmayan kutsal devletin bekasını yegane yol gösterici olarak kabul ettiği sürece, Türkiye bir hukuk devleti olamaz.

Evet, reel devletin doğru tanımını verdiği için sayın Demirel’e teşekkür borçluyuz. Ama ben bir şeyi hala anlayamıyorum. Aynı tanımı doğru olarak verdiğim halde, devlet neden hakkımda “Cumhuriyeti ve Devletin askeri muhafaza kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif”ten ceza davası açtırdı?.. Ayrıca, kendisi de bir hukuk profesörü olan sayın Adalet Bakanı, Cumhurbaşkanının bu son açıklamasından sonra, hakkımda dava açılmasına resmi yazıyla izin verdiği için herhalde pişman olmuştur!

13 Şubat 2000

“Kabile”den kovulmayı göze almak

Livaneli’nin Bekir Coşkun’un hışmını çeken yazısını biliyor olmalısınız; öyle çok söz edildi ki, tekrar özetlemeyeceğim.
Geçen gün Bekir Coşkun yazıyor: Zülfü Livaneli onu aramış. Sen ki benim en sevdiğim yazarsın, tüm duygularımı paylaştığım insansın, benim hakkımda böyle bir yazıyı nasıl yazarsın; ben böyle bir yazıyı hak etmedim, demiş…
O da biraz yumuşamış bunun üzerine; ama hepten de indirmemiş yelkenleri; esas olarak onu okurlarına havale etmiş.

Şimdi, Livaneli gayet iyi biliyor ki, bunlar uyarı yazılarıdır. Üstü iyice çizilmeden önce kendisine bir şans daha verilir. Geçen gün yazdığı gibi bir yazıyı bir daha yazmazsa affedilir, insanlık hali, herkesin kafası karışabilir, denip unutulur.

Ama bir daha yazarsa…

İşte o zaman “kabileden kovulur.”

Ben böyle bir yazıyı hak etmemiştim, diyor Livaneli.

Hangimiz hak etmiştik ki…

Hangimiz can dostlarımızdan ahlaksızca iftiralar duymayı, üç kuruşa satılmakla, vatan hainliğiyle, şeriatçılıkla suçlanmayı hak etmiştik…

İlk başta ağır gelir, kabullenemezsin. “Bu işte bir hata var, yakında beni anlayacaklar” dersin ama aylar, yıllar geçer bir türlü “anlamazlar.” Bu arada birçok insan, yeni yolunda yürürken eski dostlarına göz kırpmak için hiçbir fırsatı kaçırmamaya çalışır. Yeni müttefiklerinin yaptığı en ufak bir hatanın üstüne atlar; eleştireceğim bir şey çıksa da farklılığımı ortaya koyabilsem diye fırsat kollar; çıkınca da abartılı bir biçimde verip veriştirir. Hatta bu uğurda sık sık çiğlik etmeyi de göze alır. Böyle yaparsa, her fırsatta muhalefet şerhi düşmeyi ihmal etmezse ve her lafına “Elbette eleştirilecek yanları var” diye başlarsa kendisini gözden çıkarmayacaklarını umar. Ama bu umut boşa çıkar. Zamanla umudun yerini kızgınlık alır.

Oysa onların anlamaya niyetleri yoktur. Zaten sorun anlayışsız oluşlarında değil, cesaretsiz oluşlarındadır.

Tıpkı Livaneli’nin böyle bir yazıyı sekiz on yıl önce değil de şimdi yazabilmesinin sebebinin anlayışsızlık değil, cesaretsizlik oluşu gibi…

Aslında, Zülfü Livaneli’nin yazısında dile getirdiği fikirleri yeni keşfettiğini düşünmüyorsunuz herhalde… O ve onun gibi nice solcu-sosyal demokrat, AK Parti iktidarının daha ilk iki yılından itibaren farkındalar durumun garipliğinin. Sağla solun, ilericilikle gericiliğin, statükoculukla reformculuğun -her ne derseniz deyin- eski adreslerinin değiştiğini, siyasi yelpazenin eski koordinatlarının tamamen kaybolduğunu uzun yıllardır görüyorlar. Ama akıllarının kabul ettiğini duyguları kabul etmiyor bir türlü.

Şu akıl dediğimiz şey, “iç tutarlılığı sağlamak uğruna” öyle oyunlar oynar ki insanoğluna… Öyle ince taktiklerle, öyle güzel kandırır ki kendi kendini, şaşar kalırsınız.

İşte burada da olan budur. Akıl, bu uyumsuzluğu çözmek üzere devreye girip, duygusal durumla aklı yeniden “uyumlu” hale getirebilmek için bütün maharetiyle gerekçeler üretir. Ve bu gerekçelerle insan yıllar yılı kendini kandırabilir.

Ama bir gün, kimileri için kandırılmaya dayalı bu hayat artık çekilmez hale gelir ve entelektüel namus bütün cesaretini toplayıp isyan eder.

Evet, gerçeği görmek akıl meselesi değildir; cesaret ister. Bu cesaret de en başta insanın kendi kendine karşı cesaretidir. Kendisine karşı dürüst olma; sonra kabileden kovulmayı ve sudan çıkmış bir balık kadar yalnız kalmayı göze alma cesaretidir.

Şimdi hep beraber Zülfü Livaneli’nin bu cesareti gösterip gösteremeyeceğini izleyeceğiz.

Bakalım, “en sevdiği” yazarlarla ters düşmeyi; “tüm duygularını paylaştığı” eski çevresi tarafından aforoz edilmeyi göğüsleyebilecek mi?

Daha da zoru, eski 45’liklerini dinleyerek büyüyen solcu hayran kitlesini hayal kırıklığına uğratmayı göze alabilecek mi?

Allah kolaylık versin.

Bugün, 23.08.2009

Aşkın gücüne inanan filozof: Ahmed-i Hani

0

Kürt açılımı dediğimiz süreç, zihinlerimizde, duygu ve düşüncelerimizde çok önemli değişikliklere neden olacaktır.

Tarihî konuşmasında Sayın Başbakan’ın coğrafyamızın farklı kültürlerinin ortaya koyduğu evrensel ürünlere kapsayıcı bir şekilde sahip çıkışı bir dönüm noktasıdır. Sayın Başbakan konuşmasında Fuzuli ve Ahmed-i Hani’yi birlikte sahiplenerek düşünsel anlamda gerçek bir değişimin önünü açmıştır. O konuşmadan sonra Ahmed-i Hani bir daha farklı kimliklere mensup insanların ortak referans noktası olarak gündeme gelmeye başlamıştır.

Ahmed-i Hani, yazmış olduğu Mem u Zin isimli aşk eseriyle Firdevsi’nin Şehname, Shekaspeare’in Romeo ve Juliet ve Nizami’nin Leyla ve Mecnun eserleri düzeyinde evrensel nitelikte bir yapıt ortaya koymuş bir filozof ve bilge kişiliktir. Ahmed-i Hani’yi nasyonalizm gibi bir çocukluk hastalığından başka bir şey olmayan bir ideolojinin öncüsü konumuna getirmek, onun evrensel düşüncesini sığlaştırmak ve küçümsemek anlamına gelmektedir. Nasyonalist sığlığın ötesinde Ahmed-i Hani’nin bütün insanlığa mal olmuş bir Kürt filozofu ve bilgesi olarak anlaşılması gerekmektedir.

Ahmed-i Hani, kendi yaşadığı dönemde insana ve insanî olana değer verilmeyişini, insanî olanın yerine materyalizmin ikame edilmiş olmasına tepki göstermiştir. İnsanî tecrübenin en temel kategorileri olan felsefe, edebiyat ve bilime kimsenin ilgi göstermemesini, paranın ve materyalizmin her şeyin ölçüsü haline getirilmesini Ahmed-i Hani, merkezî insanî sorun olarak değerlendirmektedir; çünkü materyalizm, insanî olan her şeyi yani maneviyatı, özgürlüğü, yaşamı ve aşkı tüketmekte ve yozlaştırmaktadır. O sadece kendi döneminin materyalizmine değil, bütün zamanların materyalizmine ve tüketiciliğine karşı yazmayı, öğrenmeyi ve olgunlaşmayı, manevî ve insanî bir karşı koyuş biçimi olarak ortaya koymaktadır. Mem u Zin hikâyesi, Ahmed-i Hani’nin bütün zamanların materyalizmine karşı yazdığı bir reddiyedir.

Sen-Ben Kavgasına Reddiye Yazmak

Ahmed-i Hani, umudu ve sevgiyi hep amaçlamış bir bilgedir. İnsanların, küçük çıkarları, kabile çatışmaları, sen-ben kavgası yaptığı bir dönemde aşkı ve umudu asli idealler olarak Mem u Zin gibi bir aşk destanında gündeme getirmek, hepimize karşı yapılmış bir meydan okumadır. Bu meydan okuma günümüzde de devam etmektedir. Kürt sorunu gibi ağır bir sorunun tartışıldığı ve herkesin bir yol haritası ortaya koymaya çalıştığı bugünlerde Ahmed-i Hani, hepimize Kürt sorunu dahil ihtilaflarımızın, çatışmalarımızın, cehaletimizin ve açmazlarımızın ancak aşk, umut ve inançla aşılabileceğini söylemeye devam etmektedir. Faili meçhuller, cinayetler, suikastlar, terör, operasyon gibi ürkütücü kavramlarla kuşatılmış olan Kürt sorununa dair tartışmalarımızda aşk ve umut kavramlarını hiç gündeme getirmiyor, bunlara sadece duygusal söylemler olarak dudak büküyoruz. Oysa asıl güç onlardır. O güçlerden sahici olarak niçin nasibimizi almadığımız üzerinde düşünmüyoruz.

Ahmed-i Hani, aşkın gücüne inanmaktadır, çünkü insan olarak bireye inanmaktadır. Aşk, umut, özgürlük, çaba, azim gibi bütün erdemleri kendisinde toplayan büyük bir maceradır. Sonu olmayan aşk macerası, uğruna her türlü zorluğu göze almayı gerektirmektedir. Aşk, temelde bir özgürlük ve yaşam mücadelesidir. Mem ve Zin, aşk denilen maceralarında Botan Beyi’nin hayatlarına müdahalesini reddetmişlerdir. Bu, güç ve iktidarı elinde bulunduran otoritenin her zaman bireysel, özel ve muhterem olana müdahale edebileceğini ortaya koymakta ve bu noktada aşk, dışarıdan gelen zorbaca müdahaleye karşı bireyin sadece kendisine mahsus olan özgür yaşam alanını nasıl koruyabileceğini sembolize etmektedir. Kendi dönemindeki iktidar sahiplerinin, zulüm ve zorbalıklarını gözlemleyen Hani, Lord Acton’un öncüsü olarak iktidarın yozlaşmasına ve yozlaştırıcılığına dikkat çekmekte ve otoritenin bireysel özgürlükler lehine hukukla sınırlanması gerektiği görüşünü dile getirmektedir.

Yaşam ve özgürlük, Hani’nin düşüncesinde en yüce asil değerlerdir. Bu değerlerin nasıl korunacağı, Hani felsefesinin esas sorusudur. Hani, hayata ve özgürlüğe dönmeye olan çağrısını hep tekrar etmektedir, ancak hayata ve özgürlük değerlerine asilce, onurluca ve insanca dönmeyi istemektedir, şiddeti, saldırganlığı ve insanlığı yok etmeyi hedefleyen hiçbir harekete izin vermemektedir. Mem ve Zin’e yapılan zulümler karşısında artık tahammülü kalmadığından dolayı Botan Beyi’ne başkaldırmayı ve Beko’yu ortadan kaldırmayı düşünen Tacdin’e Hani izin vermemektedir. Şiddete başvurmak yerine Hani, hayata ve özgürlüğe dönüşü Mem ve Zin’in derin aşk tecrübesinde ve iç dünyalarındaki manevi derinliklerinde arama yoluna gitmektedir. Bugün de bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, yaşam ve özgürlüğe dönüştür; çünkü en çok saldırı altında kalan onlar oldu. Birey ve toplum olarak yaşama ve özgürlüğe dönmeyi yeniden gerçekleştirmeliyiz. Demokratik açılımın gerçek anlamda bir dönüm noktası olması için yaşama ve özgürlüğe dönüşün önündeki engelleri kaldırması, şiddet gibi insanlık dışı bütün araçları etkisizleştiren bir anlayış ve vasıtalara dayanması gerekmektedir.

Hakkarili Bir Bilge…

Ahmed-i Hani, felsefesini en insanî tecrübe olan aşkta ifadelendirmiştir. O, bir nasyonalist ya da bir sosyalist değildir. O, aşkta sahici anlamda olgun ve özgür insan olmanın yollarını ortaya koymaktadır. O, kendi biricikliği ve özgürlüğü üzerine titrediği gibi, diğer insanların farklılıklarını koruyarak özgür olmalarını savunmaktadır; çünkü ona göre “her ot ancak kendi kökleri üzerine gelişebilmektedir.” Ahmed-i Hani’nin yaşama ve özgürlüğe dönüşün referanslarından birisi olduğu bugünlerde bu büyük düşünürü kendi anayurdunda onurlandırmak lazımdır. Hakkarili bir bilge olan Hani’nin adının Hakkari Üniversitesi’ne verilmesi, demokratik açılım sürecinde anlamlı bir adım olacaktır. Ayrıca demokratik açılımın gerçek anlamda bütün Türkiye’yi kapsayan bir proje olduğunun göstergesi olarak Ahmed-i Hani, Mevlânâ ve Hacı Bektaş Veli’nin düşüncelerinin bir arada çalışıldığı evrensel insan düşüncesi araştırmaları merkezinin kurulması da büyük bir anlam ve değer taşıyacaktır.

Zaman, 23.08.2009