Ana Sayfa Blog Sayfa 642

Kürt açılımına halk ne diyor?

Son bir aydır ‘Kürt açılımı’nı konuşuyoruz. İktidar süreci başlattı, muhalefet pozisyonunu belirledi. Gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları da düşüncelerini ve önerilerini hem bu işi yürüten koordinatör bakan hem de kamuoyu ile paylaştılar.

Peki açılıma, açılıma yönelik muhalefete, çözümün olası içeriğine ve imkanlarına ilişkin olarak halk ne düşünüyor?

Son günlerde yapılan çok kapsamlı bir SETA-Pollmark araştırması bu sorulara net cevaplar veriyor. Türkiye genelinde 10.500 kişiyle yapılan kamuoyu araştırması adeta bir yol haritası; iktidarın, muhalefetin ve kamuoyu önderlerinin mutlaka derinlemesine tahlil etmesi gereken sonuçlar.

Öncelikle halkın % 55’i ‘Kürt sorunu’nun Türkiye için önemli bir sorun olduğu kanaatinde. Yani artık böyle bir sorunun varlığını inkar etmek abesle iştigal. Daha da çarpıcı olan PKK’nın askerî yöntemlerle etkisiz hale getirilmesi halinde bile Kürt sorununun çözülmüş olmayacağını düşünenlerin oranının % 56’ya ulaşması. PKK’nın kendi iradesiyle silahı bırakıp dağdan inmesi durumunda bile sorunun çözülmeyeceğini söyleyenler % 51 düzeyinde. Buradan çıkan sonuç çok net: PKK’dan bağımsız olarak memleketin bir Kürt meselesi var. Dolayısıyla bunun aşılması sadece askerî tedbirlerle olamayacak. Siyasetin devreye girmesi kaçınılmaz. Buna paralel çok önemli bir sonuç daha var: Halkın % 71 gibi çok büyük bir kısmı son 25 yılda terörle mücadelede uygulanan yöntemlerin başarısız olduğunu düşünüyor. Üstelik bu ‘başarısızlık’ tespitinde Türk ve Kürt kökenli yurttaşlarımız neredeyse tam mutabık (Türk kökenlilerin % 71’i, Kürt kökenlilerin % 75’i).

Dolayısıyla tüm siyasî aktörlere buradan duyurulur: halk, varlığını kabul ettiği bu sorun hakkında yeni şeyler söylenmesini, yeni çözüm yöntemlerinin geliştirilmesini istiyor.

İşte tam da bu nedenle halkın çoğunluğu hükümetin açılımını olumlu buluyor (% 43, olumsuz görenler % 39). Belki de daha çarpıcı olan, muhalefet partilerinin açılıma yönelik tepkilerinin kamuoyu tarafından nasıl algılandığı. Halkın % 16’sı CHP’nin bu konuda izlediği siyaseti olumlu bulurken % 64’ü olumsuz olarak niteliyor. Aynı şekilde MHP’nin yaklaşımını olumlu bulanların oranı % 16, olumsuz görenlerin oranı ise % 62. Bu rakamlar bence muhalefet için üzerinde ciddiyetle düşünmeleri gereken cinsten. Mesaj açık; sorunun çözümüne engel olmayın, katılın. Bu mesaj o kadar net ki, bu iki partinin açılıma ilişkin yaklaşımına kendi tabanları bile destek vermiyorlar. Kendi partilerini bu konuda CHP’lilerin % 33’ü, MHP’lilerin % 40’ı destekliyor.

Aslında yukarıdaki tablo neredeyse bir genel seçim tablosu; AK Parti’nin açılım politikasını olumlu bulanlar (% 43), CHP ve MHP’nin açılım yaklaşımını olumlu bulanlara (% 16) açık fark atmış durumda. Dolayısıyla muhalefetin ‘açılım’ konusunda AK Parti’ye yüklenerek seçmen tabanlarını genişletme stratejisinin politik bir karşılığı yok.

Muhalefetin, açılımı bölücülük ve ihanetle niteleme girişimleri de kamuoyunda destek görmemiş. Halkın % 60’ı Başbakan ve hükümetin açılım çabalarının ‘bölücülük’ olarak nitelenemeyeceği kanısında. Vatandaş, CHP ve MHP liderlerinin sandığından daha az ‘partizan’. Anlaşılan, artık ‘ihanet’ söylemi üzerinden siyaset yürütmek prim yapmıyor.

Sorunun varlığını bilen halk, çözüm girişiminde bulunanlara bir şans veriyor. Buna DTP de dahil. DTP’nin açılıma yaklaşımının bütün muhalefet partilerini aşan bir şekilde % 35 düzeyinde olumlu görülmesi çok ilginç. Çözüme destek veren bir DTP, kamuoyunun genelinde normalleşmesini tamamlayabilir ve ‘Türkiye partisi’ olabilir.

‘Türkiye’nin Kürt Sorunu Algısı’ araştırmasında üzerinde durulması gereken birçok konu var. Ancak özet şu; halk çözümsüzlük siyaseti yapanlara sıcak bakmıyor, çözüm girişimine de ihtiyatlı bir destek veriyor.

Zaman, 28.08.2009

Mümtaz’er Türköne – Pimi çekilmiş bomba

0

Elazığ’da dört askerimizin hayatına mal olan el bombası, belki başka kazaların veya hataların da sembolü. Önce dört askerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı dileyelim. Olayın kendisine gelince. Taraf’ın verdiği haber doğru ise dört vatan evladının hayatına mal olan bu hata, askerî kayıtlara “eğitim zayiatı” olarak geçecek.

Eğitim araçları öldürücü silahlar olunca, eğitim de riskli bir hale giriyor. El bombası kolay taşınan ve kullanılan bir mühimmat. İşaret parmağının girebileceği kadar bir halkanın tuttuğu pimi çıkarttığınız zaman, el bombasının içindeki düzenek işlemeye başlıyor ve bu düzenek pimi çektikten, gerilip elinizdekini en uzağa atabileceğiniz birkaç saniyeye ayarlı. İçerideki patlayıcı bu kısa zamanın sonunda ateşleniyor ve bombanın etrafında pasta dilimi gibi duran parçalardan her biri patlamayla birlikte bir kurşun gibi sağa sola dağılıyor.

Kaybettiğimiz dört asker, bir tek bombanın yol açacağı tahribat hakkında fikir veriyor. Bu faciadaki hata ise nöbetçi subaya ait. Elde pimi çekilmiş bomba ile askerin dayanabildiği süre, emri veren subayın öngördüğünden az: Sadece 20 dakika. Hata ise şurada: Böyle bir eğitim ve cezalandırma yöntemi yok. Subayın uyguladığı ceza, her şeyden önce sağduyuya aykırı.

“Demokratikleşme açılımı” pimi çekilmiş el bombasının hükümetin eline verilmesine benziyor. Bomba “Kürt sorunu”nun kendisi. Hükümet bu bombayı düzeneği harekete geçmiş biçimde sükunetle elinde tutacak. Mandalı sıkı sıkı kapalı tutarak bombanın patlamasını engelleyecek. Sonra aynı sükunet içinde bombanın düzeneğini çözecek ve etkisiz hale getirecek.

Herkese hakkını verelim. Bu bombayı ne icat eden, ne eline alan ne de pimini çeken hükümet değil. Bu bomba patlarsa sadece hükümet değil, hepimiz zarar göreceğiz. Hükümetin elindeki bu bombayı bırakması için yapılan baskıların, dengesini kaybedip elinden düşürmesi için vurulan her darbenin sağduyuya aykırı olduğunu fark etmek zorundayız. Herkes ağzından çıkan söze, sesinin tonuna ve söz söylerken elinin-kolunun hareketine hakim olmalı.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, yayımladığı Zafer Haftası mesajı içinde yer alan şu cümlenin ne anlama geldiğini acaba kendisi biliyor mu? Genelkurmay Başkanı mesajında “TSK’nın kültürel farklılıklara saygılı” olduğunu belirttikten sonra şunu söylüyor: “Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün görmez.” Bu bir anayasa yorumu. Cümleye eğildiğiniz zaman iddialı olduğu da ortada. Peki TSK’nın başındaki bu komutanın yaptığı bu anayasa yorumu doğru mu? Allah aşkına Anayasa’nın neresinde “kültürel farklılıkların siyasallaştırılması”na itiraz var? Cümle içinden ayıklayarak muhakemeyi izleyelim. Karşı olabilirsiniz ama “kültürel farklılıkların … toplumsal kimlik unsuru haline gelmesini” hangi anayasal hüküm ile ve hangi güçle engelleyebilirsiniz. Daha ötesi, böyle bir şey mümkün mü? Kastedilen şeyin “etnik kültürel farklılıklar” olduğu aşikar; ama metinde sadece “kültürel farklılıklar” diyor. Kısaca “etnik” nitelik taşımayan bütün “kültürel farklılıklar”a da bir yasaklama geliyor. Elinde sayısız el bombası bulunan ve pimi çekilmiş tehlikeli bir bomba da hükümetin elinde iken “kültürel farklılıklara” karşı çıkan bir ordunun söz söylediği ülkede hangi sorunu çözebilirsiniz?

İlker Başbuğ’un muradının her türlü “kültürel farklılıklar” olmadığını biliyorum. Aynı şekilde askerinin eline pimini çekip el bombasını veren komutanın kastının da o askerin hayatı olmadığını bilmemiz sonucu değiştirmiyor. Dört ciğerpare hayatını kaybediyor.

Öğretmen elindeki cetvelle vurur, polis copunu kullanır, asker pimini çekip askerin eline bombayı tutuşturur. Bunlarla bir yere varılmadığı ortada değil mi? Hükümetin elindeki tek araç ikna yeteneği. 25 yıldır yaşananlar ve yapılanlar üzerine kendi içinde bir özeleştiriden geçen ordu da, bu safhada hiç olmazsa elindeki bombalara sahip çıksın ve sorunu çözmeye çalışanlara susarak katkıda bulunsun.

Zaman, 27.08.2009

Ahmet Altan – Ordu Açılımı

0

Bir teğmenin eline bir bomba verip pimini çekmesinden sonra mevziden mevzie dolaşırken bombanın patlamasıyla birlikte ölen genç askerin babası, dün sabah bizim gazetedeki haberi görünce koşa koşa askerlik şubesine gitmiş.

“Bu haber nedir” diye sormuş.

Şubedeki görevliler ona aynen şunu söylemişler.

“Sen o gazetede yazılanlara inanıyor musun?”

Eğer o baba bana gelseydi ben de ona sanırım benzer bir söz söylerdim.

“Sen o ordunun söylediklerine inanıyor musun?”

Bizim ordunun doğru söylememek gibi bir alışkanlığı var.

Bu kaçıncı?

Dağlıca’da aynı, Aktütün’de aynı, bulunan LAW silahlarının kime ait olduğu konusunda aynı, mayın konusunda aynı, bu son bomba olayında aynı.

Gidin sorun bakalım, çocukları “bombalı ceza” yüzünden ölen annelerle babalar çocuklarının niye öldüğünü biliyorlar mı?

Anneleri babaları bir yana bırakın Milli Savunma Bakanı bile bilmiyor o çocukların nasıl öldüğünü.

Generaller akıllarını siyasete öyle bir takmışlar ki askerliği unutmuşlar neredeyse.

İttihatçılardan bu yana bu ülke, ordusunun bu alışkanlığını değiştirmeyi bir türlü başaramadı.

Siyasetle uğraşan her ordu gibi askerî konularda çok fazla hatalar yapıyorlar ve sürekli olarak bu hataları saklamaya uğraşıyorlar.

Generaller hep siyaset konuşuyorlar ama halk hiç askerlik konuşamıyor.

Ordunun hataları gündeme gelmiyor bir türlü.

Biz, Kıbrıs savaşında kendi gemimizi batırdığımızı kaç yıl sonra öğrendik, hatırlıyor musunuz?

Hatırlamıyorsunuzdur bile.

Ordunun hatalarını konuşmak ve hatırlamak yasak.

Medyaya baksanıza.

Genelkurmay Başkanı siyasetle ilgili açıklama yapınca manşetlerine çekiyorlar, sanki bu çok doğal bir şeymiş gibi.

Generaller siyasetle ilgili konuşamazlar.

Bu, onların işi değil.

Onların işi askerlik.

Bu ülkenin birçok “açılım” yapması gerekiyor.

Bir tanesi de “ordu açılımı”.

Ordunun konumunu, işleyişini, askerî yeteneklerini, hatalarını, yapılanmasını yeniden tartışmalıyız.

Lafa gelince bu “bizim ordumuz”, ordu “bizimse” neden biz ordu hakkında konuşamıyoruz, neden soru soramıyoruz, neden hatalarını soruşturamıyoruz?

Neden hiçbir hatasının hesabını vermiyor ordu?

Bu ülkedeki generaller, hiç mi askerî bir hatadan dolayı istifa etmez?

Kürt açılımı konusunda üstüne vazife olmamasına rağmen uzun uzun konuşan Genelkurmay Başkanı neden ordunun işleyişi konusunda ortaya çıkan aksaklıkların hesabını vermiyor bu halka?

O ordunun sahibi generaller değil, o ordunun sahibi bu ülkenin halkı.

Tabii, o hesabın sorulabilmesi için gerçek bir medyanın ve gerçek siyasetçilerin olması gerekiyor bu ülkede.

Dün MHP yöneticilerinden birinin açıklamasını utançla okudum.

Genelkurmay Başkanı’nın konuşması üzerine, “açılım meselesi bitmiştir” diyordu sevinçle.

Eğer siyasi açılımlar bir generalin konuşmasıyla bitiyorsa, bu ülkede parlamentoya, siyasi partilere, milletvekillerine ne ihtiyaç var?

O siyasetçi o açıklamayı yaparken aslında “ben yokum, partim de yok, seçmenim de yok, parlamento da yok, sadece general var” demek istiyordu.

Bu tür siyasetçilerle nasıl uygarlaşacak, gelişecek, kalkınacak bu ülke?

Örtülü bir askerî diktatörlük olmaktan nasıl kurtulacak?

Böyle, kendi kimliğinden, kişiliğinden, fikirlerinden, seçmeninden vazgeçmiş, kendi iradesiyle “emireri” haline gelmiş siyasetçilerle Türkiye, gerçek bir demokrasiye kavuşabilir mi?

Türkiye ordusunu düzeltmek zorunda.

Ordunun düzelebilmesi için de kışlasına dönmesi, aklını kendi mesleğine vermesi, sağlam bir disipline kavuşması, üstüne vazife olmayan işlerde susması gerekiyor.

Yaşadığımız çağda bizimki gibi bir ordu kalmadı gelişmiş ülkelerde.

Daha yeni, Yunanistan fazla konuşan genelkurmay başkanını görevden aldı.

Onun için zaten Yunanistan Avrupa’nın üyesi, biz değiliz.

Onun için minicik Yunanistan bizden kat kat zengin.

Bir ordu açılımı yapmalıyız.

Orduyu disipline, siyaseti ve medyayı kişiliğine kavuşturmalıyız.

Aksi takdirde kanlı bir hercümercin içinde debelenmekten bir türlü kurtulamayacağız.

Çocuklar ölüp duracak.

Taraf, 27.08.2009

Levent Köker – Açılımın önündeki en büyük engel: Demokratik muhalefet eksikliği

0

Kürt açılımı” tartışmaları, Türkiye siyasetinin birinci maddesi olmaya devam ediyor. Türkiyeli olup da mes’eleye kayıtsız kalmak söz konusu olamayacağına göre, taraflı tarafsız herkesin, “Kürt açılımı” adlandırmasından tutun da “açılımın içeriği”nin belirsizliği noktasına kadar pek çok boyutta artık söyleyecekleri var.

Geçen yazımda hükûmetin sorunu kalıcı bir biçimde çözme niyetiyle öncülük ettiği teşebbüsün, hükûmet böyle demiş olsun veya olmasın, “Kürt açılımı” olarak adlandırılmasından rahatsız olmamak gerektiğini vurgulamaya çalışmıştım. Aradan geçen zaman içinde, Kürt sorununun çözümü için başlatılan girişimin ülkenin genel demokratikleşmesiyle bağlantılı olduğunu öne çıkaran görüşler, “Kürt açılımı” yerine “demokratik açılım” veya buna benzer genel bir adlandırmanın daha doğru olacağını dile getirdiler. Kürt sorununun Türkiye’nin, son on yılda yapılan tüm reformlara rağmen, genel olarak demokratik bir devlet olamaması ile doğrudan ilintili olduğu göz önüne alındığında, bu görüş yanlış değil. Elbette, Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin ileri demokratik devletlerdeki özgürlükleri içeren bir düzeyi yakalamasından geçiyor. Ancak, bunun tersi de doğru. Yani, Türkiye’nin ileri demokratik standartlara sahip bir devlet olması da Kürt sorununun çözümünden geçiyor. Aynı mantık, Alevi sorunu (ve dolayısıyla “Alevî açılımı”) için de söz konusu. Benzer bir durum, gayrimüslim azınlıkların sorunları ile kanımca içinde “başörtüsü sorunu”nun simgesel bir ağırlık taşıdığı “din ve vicdan hürriyeti sorunu” ve bütün bunlara bağlı olarak ileride belki adı böyle konulabilecek olan “demokratik lâiklik açılımı” için de geçerli. Dolayısıyla, mes’ele Türkiye’nin genel olarak demokratikleşmesi mes’elesidir ama, bu genel mes’ele içinde kendine özgü boyutları olan problem alanlarının her biri için izlenebilecek yollar, aranabilecek çözümler, yapılabilecek reformlar, o problem alanının özel adını hak etmektedir. Bu nedenle, son MGK bildirisinin de ışığı altında rahatça marjinalleştiğini söyleyebileceğimiz bazı “keskin” ve “şamatacı” muhalif kesimler dışında, geniş bir toplum kesiminin “Kürt sorunu” olarak adlandırmaktan çekinmediği problem alanına yönelik çözüm girişiminin de “Kürt açılımı” olarak telâffuz edilmesinde bir beis yoktur. Aksi, Kürt sorununa daha doğru ad koyamayan, sorunu bölgesel azgelişmişlik veya kültürel ayrımcılık gibi noktalarda yanlış (anti-demokratik) mecralara çekmeye yönelik “eski” Türkiye’ye geri dönüşü imâ edeceğinden, kaçınılması gereken bir tavırdır. Evet, Türkiye demokrasisi, kamusal hak ve özgürlükler alanını Kürt kimliğinin ifâdesine açık hâle getirdiğinde, Kürt sorunu da büyük ölçüde hâl yoluna girmiş olacaktır.

Bununla birlikte, sorunun ve çözümünün “Kürt” sözcüğünü açıkça içerecek biçimde dile getirilmekte oluşu, açılımın muhtaç olduğu kamusal tartışmanın sağlıklı bir biçimde cereyan ettiğini söylememize maalesef imkân vermemektedir. Hükûmetin başlattığı girişim, Türkiye’nin siyâsî kamu alanının belli başlı aktörleriyle yapılan görüşmelerle sürüyor. Açılımın asıl hedef olan çözüme doğru ilerleyebilmesi için, soruna bigâne kalamayacak tüm Türkiyelilerin desteğine ihtiyaç olduğu vurgulanıyor. Bu desteğin mevcut AK Parti iktidarına kayıtsız şartsız bir destek anlamında olmayıp, çözüm mecraının doğru tespiti ve bu yönde sürecin belli bir noktasında mutlaka gerçekleştirilmesi gerekecek olan Anayasa ve hukuk reformları için elzem olan en geniş toplumsal mutabakatı te’min amacına yönelik bir yol göstericilik biçiminde olması gerektiği açık. Lâkin, son yıllarda iyice belirginleşen bir biçimde Türkiye demokrasisinin en temel sorunlarından biri olarak karşımıza çıkan “demokratik muhalefet” eksikliği, tartışma sürecinin sağlıklı yürümesini zorlaştıran önemli bir faktör olarak karşımızda duruyor.

Ne demek istediğimi biraz açayım. “Kürt açılımı” gündeme geldiğinden bu yana, sâdece siyâsî parti düzeyinde değil, genel anlamıyla siyâsî kamusal tartışma alanında, muhalefet, açılımın içeriğinin belirsizliğinden hareketle, bu açılımın Türkiye’yi böleceğinden söz edegelmektedir. Çok yakın geçmişte cumhurbaşkanlığı seçimi, başörtüsü ile ilgili Anayasa değişiklikleri ve nihayet AK Parti hakkındaki kapatma davası vesîlesiyle yaşanan türden yeni bir kutuplaşma ortamı yaratmaktan başka bir netîce vermesi mümkün görünmeyen bu “korku”, Kürt sorununa demokratik çözümü devletin bekasıyla ilişkili araçsal bir konu hâline getirmekte, hükûmet de bu araçsal mantığa uyum göstererek, bölünme diye bir şeyin söz konusu olmadığı, Türkiye’nin bekasını en iyi kendilerinin düşündüğü türünden karşı açıklamalar yapmaktadır.

Bu durum, Kürt sorununun çözüm yoluna girmesi için elzem olan sağlıklı bir tartışma ortamının oluşmadığını, önü alınmazsa ileride de böyle bir ortamın oluşmasının, hadi imkânsız demeyeyim ama, bir hayli güç olduğunu işâret etmektedir. Dikkat ederseniz, Kürt sorunu ile ilgili çözüm girişimi, sorunun ve dolayısıyla açılımın adından görece bağımsız olarak, kurulu düzenin olduğu gibi muhafazası ile elde edilebilecek hedeflere yönelik olamaz. Sorunun çözümü, on yıllar öncesinden beri Türkiye siyâsetinde açıkça vurgulandığı biçimiyle, Kürt kimliğinin (“realitesinin”) tanınmasından geçtiğine göre ve bu “tanıma” da “Kürt dili”nin tanınması ile adetâ eşanlamlı olduğuna göre, kurulu düzenin muhafazası ile bu nasıl olabilir ki! Aynı şey merkezî idâre ile yerel yönetimler arasında var olan, aşırı merkezîyetçi ve demokrasiden yana olanların hep şikâyet ettikleri bir gerçeklik olarak- vesâyetçi yapının tasfiyesi bağlamında da söz konusudur.

Henüz çok açık bir biçimde dile getirilip tartışma konusu yapılmasa da, çözümün içeriğinde yer alacak en önemli unsurları meydana getiren bu iki konudaki yaklaşım, tepkici muhalefetin aşırı milliyetçi söylemine temel oluşturan araçsal mantıkla savunulabilir mi? Kürt sorununun çözümü, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtlerin kendi kimliklerini çağdaş çokkültürlü demokratik devletlerdeki standartlara uygun olarak ifâde etme ve geliştirme yönündeki tüm hak ve özgürlüklere sâhip olmalarından geçmektedir. “Kürt açılımı”, bu özgürlükçü yönelimi bir ahlâkî-siyasî değer olarak benimsediği ve herhangi bir başka amacın aracı hâlinde düşünmediği ölçüde kıymetlenecek ve yaygın bir toplumsal ve siyasî mutabakata konu olabilecektir.

Yakın geçmişte, başörtüsü yasağının kaldırılması ile ilgili tartışmalar ve yaşananlar, özgürlüklerle ilgili konuların araçsallaştırılmasının ne kadar olumsuz sonuçlar verdiğini göstermemiş midir? Başörtüsü yasağının kaldırılması gerektiğini bir temel hak ve hürriyet ilkesinin gereği olarak savunanlar, bu süreçte, yasağın kaldırılmasının Türkiye’nin kurulu “lâik” düzenini bozacağını düşünen ve maalesef “devletin düzeni ile hürriyetler çelişirse öncelik devlet düzenine verilmelidir” görüşünü savunan hukuk adamlarının yargılarına yenik düşmediler mi? Şimdi aynı akıbet, temel hak ve hürriyetlerle ilgili ilkelerin her türlü araçsallıktan arındırılmış olarak Kürt sorununun çözümünde savunulması bağlamında da kuvvetli bir ihtimal olarak önümüzde durmaktadır. AK Parti iktidarı, açılımın içini süreç içinde ve tüm siyasî ve kamusal aktörlerin aktif katılımını mümkün olduğunca te’min ederek doldurup, adım adım ve en az radikal değişiklik gerektiren alanlardan başlayarak yürüme yolunu seçmiş; bu ihtimali ortadan kaldırabileceği ise bence biraz şüpheli…

Zaman, 27.08.2009
 

Vatan sağolsun, olsun bakalım!

0

Diyarbakır’dan sonra Batman Emniyet Müdürlüğü de 155 Polis Acil hatlarında Kürtçe bilen eleman istihdam edeceğini açıklamış. Ben Diyarbakır Emniyetinin yaptığı açılımı ıskalamışım, Batman Emniyeti haber olunca fark ettim ve başımdan aşağı kaynar sular indi. İşin vahametini yeni fark ettim.

Bu haber devletin en temel görevi olan “güvenlik sağlama” sisteminin çoktan çökmüş olduğunu gösterir. Şunu herkes kabul eder ve bilir ki, doğuda birçok insan Türkçe bilmez, bildiği tek dil Kürtçe’dir. Birçok farklı lehçesi konuşulur, bazı bölgelerde Arapça konuşulur. Doğu illerimizde yaşayan insanların birçoğu Türkçe’yi ilkokulda öğrenir; o öğrenme süreci travmaları da ayrı bir yaradır ya, başka bir yazının konusu olsun.

Sonuçta bazı illerde Türkçe bilmeyen vatandaşlarımız vardır. Garabet ise şurada, Allah korusun, bir cinayetle karşı karşıyasınız, belki birazdan öldürüleceksiniz, 155’i arıyorsunuz ve karşınızdaki insan sizi anlamıyor. Vatandaşı olduğunuz devlet söylediğinizi anlamıyor.

Allah rahmet eylesin.

***

Kaza ile patlayan el bombası nedeniyle şehit düşen dört asker memleketlerinde toprağa verildi. Bu kadar basit. Vatan sağ olsun.

Meğer bu kadar basit değilmiş. Ben tahmin ediyordum bu kadar basit olmadığını ama söyleyince ya da yazınca vatan haini oluyorsunuz. Dört gencecik insan hayatlarının en verimli çağında öldüyse söyleyebileceğiniz tek şey “vatan sağ olsun”dur, bundan gerisi “art niyettir”!

“Vatan sağ olsun demeyeceğim, ben oğlumu büyüttüm, okuttum devlete emanet ettim, bana cesedini verdiler, ben oğlumu böyle teslim etmedim” derse bir şehit anası dikkate alınmaz, demesi gereken “iki oğlum daha var, onları da göndereceğim” olmalı, sistem böyle emrediyor.

Nöbette uyuyan bir askerin el bombasını alıyor komutanı, sonra pimini çekip eline veriyor “elini bırakırsan ölürsün bırakmazsan yaşarsın” demeyi de ihmal etmiyor. Film repliği gibi… Diğerlerine de “bu ona iyi bir ders olsun” diyor. Çok iyi bir ders oluyor, hem de sadece nöbette uyuyan o askere değil, üç arkadaşına daha çok iyi ders oluyor. Hatta bana bile çok iyi ders oldu, hayatta uyumam nöbette.

Asker “25 yaşındayım, 75 günlük askerliğim kaldı, beni öldüreceksiniz diyor” ama yeterince korkmamış olduğu düşünülmüş olsa gerek pimi takılmıyor elindeki bombanın. Sonunda parmakları fersiz düşüyor, eli kayıyor ve bomba patlıyor. Dört arkadaşı ile birlikte “şehit oluyor”, “cenazeleri memleketlerinde toprağa veriliyor”, “acılı ailesi”nin görüntüleri yayınlanıyor, demeçler alınıyor.

Vatan sağ olsun. Olsun bakalım.

27.08.2009
 

Silahlı Kuvvetler Partisi devrede

  
  Bugün Kürt sorununun çözümü için düşündüğüm “demokratik çerçeve”yi açıklayan bir yazı yazmayı  planlamıştım, ama genelkurmay başkanının “Zafer Bayramı Mesajı” gündemi değiştirdi.

Bu mesaj, besbelli ki, hükümetin Kürt Açılımı’nı hedef almaktadır. Genelkurmay burada “Kürt Açılımı” denen şeyin gerçek bir açılım olmamasını sağlayacak şekilde bu girişimin çerçevesini çizme cür’eti gösteriyor. Orgeneral Başbuğ’un hükümeti uyarma, muhalefet partilerine ise silâhlı kuvvetlerin komuta heyetinin sahici bir açılım istemediklerine dair güvence verme amacı güden bu mesajı birçoklarınca “devlet”in sesi olarak görüldü. Ama belki de buna üçüncü bir muhalefet partisinin sesi demek daha doğru olur. Açıkçası, silâhlı kuvvetler böylece kendisini bir siyasi parti gibi konuşlandırmış olmaktadır.

Başta MHP ve CHP olmak üzere demokratik açılıma karşı çıkanların, bu arada özellikle CHP’nin uzlaşmaz tutumunda “ne kadar da haklı” olduğuna toplumu ikna etmek üzere Baykal’ın gönüllü sözcülüğüne soyunmuş olan gazeteci takımının, bu mütehakkim sesi büyük bir hoşnutlukla karşılamalarında şaşılacak bir şey yok. Ama asıl şaşırtıcı olan, AKP’nin buna verdiği tepkidir. Bu tepkiyi Mehmet Barlas dünkü yazısında güzel özetlemiş: “Aynı sözleri muhalefet söyleyince öfkelenen ama Genelkurmay Başkanı söyleyince ‘Biz de böyle düşünüyoruz’ diyen bir iktidar örneği var önümüzde.”

Bu minvalde MHP’yle milliyetçilik ve hamaset yarışına giren kimi AKP sözcülerinin, “demokratik açılım” vaadiyle ortaya çıkmış olan bir parti için fevkalâde tuhaf olan malum sözleri genel başkanlarının bilgisi dahilinde söyleyip söylemediklerini bilmiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var ki, bu münasebetsiz sözlerde yansıyan tutum, partisinin Meclis grubunda Başbakanın yaptığı o muhteşem konuşmanın ruhuna taban tabana zıttır. Bu hamaset söylemi İçişleri Bakanı Atalay’ın bu meselede sergilediği ağırbaşlı tutumla karşılaştırıldığında da son derece çiğ kaçmaktadır.

Meselenin başka yönleri de var. Daha geçen hafta yapılan MGK toplantısından hükümetin “Kürt Açılımı”na destek çıktığı, devletin bu işin arkasında olduğu söyleniyordu. MGK’nın sivil kanadını oluşturan hükümet ve Cumhurbaşkanının bu girişimin zaten başlatıcıları olduğu düşünülürse, burada “devlet”le kastedilenin MGK’nın diğer üyeleri, yani generaller olduğu açıktır. Askerlerin devletle özdeşleştirilmesinin demokratik olmak iddiasındaki bir rejim için ifade ettiği garabeti bir yana bıraksak bile karşımızda halâ bir soru duruyor: Hani bu konuda devlet içinde mutabakat vardı?..

Genelkurmay başkanının mesajı, bu “mutabakat”ın demokratik açılımla bir ilgisi olmadığını gösterdi. Çünkü bu mesajın çizdiği çerçevede sadece güvenlikten ve “ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda” alınması gereken tedbirlerden bahsediliyor, kültür ve eğitim hakları ile idari yapının reformunun  adı bile geçmiyor, dahası “kültürel farklılıkların siyasi temsili”ne de açıkça karşı çıkılıyor.

Öte yandan, “terörle mücadele”nin öncelikle vurgulanması ve “terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına” karşı çıkılması da hükümetin DTP ile çözüm için zorunlu olan temasları yapmasını baltalayabileceği gibi, “devlet”in derdinin demokratik açılım filan olmadığı ve gerçekleşmesi istenen şeyin “PKK’nın dağdan indirilmesi”nden ibaret olduğu kuşkusunu güçlendirmektedir.

Sonuç olarak, hükümet ve cumhurbaşkanı Kürt sorununu demokratik yoldan çözmekte gerçekten samimi ve kararlıysalar, bu meselede inisiyatifi elden kaçırmamak, “çatlak sesler”e boşvermek ve haddini aşanları da susturmak zorundadırlar.

Savaşın bile askerlere bırakılamayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu kimse unutmasın.

Star, 27.08.2009

Mehmet Barlas – Sivil siyasetin de “kışla”ya görüş bildirmesi gerekmez mi?

0

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan,”Uluslararası Para Fonu (IMF) ile bir anlaşma yapılması bir ölçüde ekonomimize güveni artırır. Ancak hükümetin önceliği orta vadeli programı ortaya koymaktır” dedi dün.

Babacan, piyasadaki mevcut kaynakların özel tüketime kaydırılabilmesi için kamu kesiminin borçlanma gereğinin hızla düşürülmesi gerektiğini, büyümenin de buradan geleceğini söyledi.

Siz de merak etmiyor musunuz?

Bu konuda acaba Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un ve dolayısıyla “Kışla”nın görüşü nedir?

Geçen hafta 3’üncü Boğaz Köprüsü’nün yeri ve bağlı yolların nerelerden geçeceği konulu tartışmalar yaşandı.

Gerek iktidar gerekse muhalefet sözcüleri görüş açıklayıp, aralarında tartıştılar.

Acaba bu konuda Genelkurmay’ın görüşü neydi?

Acaba Genelkurmay da bazı siviller gibi İstanbul’a 3’üncü Köprü yapılması yerine İstanbul’daki özel otomobillerin sayısının azaltılmasını mı doğru buluyordu?

Neticede seçilerek iktidar olmuş sivil siyasetçilerin hemen her konuda oluşturmaya çalıştıkları politikalara, şu ya da bu şekilde bir görüş açıklaması geliyor askerlerden…

Kışlanın sesi

Hürriyet gibi kitle gazeteleri de bunları “Kışlanın sesi” benzeri manşetlerle kamuoyuna yansıtıyorlar.

“Kürt Sorunu” ne kadar önemli ise veya “Kıbrıs sorunu” na çözüm üretmek dış politikamız açısından ne kadar hayati ise, “Ekonomik gelişme” de, “Hızlı kentleşme” de ülkenin geleceği açısından aynı ağırlıktadırlar.
Ancak bu noktada bir eksiklik var.

“Kışla” sivil siyaset alanındaki hemen her konuya ilişkin görüş açıklıyor.
Bazen “Görüş”ler “Muhtıra” lara da dönüşebiliyor.
Buna karşı sivillerin “Kışla”ya ilişkin konularda görüş açıklamaları bir türlü kabul edilemiyor.

Örneğin şu “Profesyonel askerlik” için çalışmalar yapıldığı birkaç kez açıklandı.

Ama bunun ne zaman gerçek olacağını ne bilen ne de soran var.
Bu doğrudan sivilleri de ilgilendiren bir konu oysa.
“Bedelli askerlik” ve “Kısa süreli askerlik” gündeme getirildiği zaman Milli Savunma Bakanları mahçup bir suskunluğa gömülüyor.

Açılım yoklukları

Buna karşı Genelkurmay’dan “Ne bedelli askerlik ne de kısa süreli askerlik mümkündür. Aksine askerlik süreleri herkes için eşitlenecek” benzeri açıklamalar geliyor.

Seçmenler olarak merak etmiyor musunuz?
Her konuda açılımlar yapan ve bu açılımlar üzerinde kavgalar sürdüren sivil siyasetçiler, neden “Profesyonel askerlik” veya “Bedelli askerlik” benzeri açılımlar yapmaya hiç heveslenmiyorlar?

Yurt dışında çalışan Türk vatandaşları işlerini kaybetmesinler diye bedelli ve çok kısa süreli askerlik yapabilirlerken, uzun süreli askerlik yüzünden yurt içinde işlerini kaybedebilecek Türk vatandaşlarına aynı hakkın tanınmaması da Anayasa’nın “Eşitlik” ilkesine aykırı değil midir?
Yani Anayasa sadece “Laiklik”, “Üniter devlet” ve benzeri konularda mı ilke koymuştur ki?

Anayasa’nın iki maddesini hatırlayalım isterseniz:

Hangi eşitlik

Madde 10: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Madde 11 – Anayasa hükümleri, yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

Ne dersiniz.
“Siyasete” ait alanlarda askerler görüş açıklarken, “Kışla”ya ilişkin konularda da “Siviler”in görüş açıklamaları mümkün değil midir?

Sabah, 27.08.2009

Eser Karakaş -Başbuğ’un had aşımı

0

25 Ağustos Salı günü, Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ Zafer Haftası nedeniyle ünlü www.tsk.mil.tr sitesine bir açıklama koydu.

Bir Genelkurmay Başkanı’nın TSK bayramı olarak bilinen bir yıldönümünde, Zafer Haftası’nda Genelkurmay internet sitesine bir kutlama mesajı koyması kadar normal bir şey olmasa gerek.

ANCAK; Zafer Haftası nedeniyle siteye konan açıklamanın, isterseniz yeni bir bildiri de diyebilirsiniz, bir kutlama metniyle, mesajıyla pek alakası yok.

Genelkurmay Başkanı’nın şahsında TSK bu bildiriyle yine, bir kez daha siyasi sürecin özüne, üstelik çok yanlış ve çağdışı bir terminoloji kullanarak müdahale ediyor.

Bendeniz, maalesef çok naif bir inanışla, bundan böyle TSK’nın benzer açıklamalar, bildiriler yayınlamaktan vazgeçtiğini düşünüyordum.

Bu düşüncemin altında iki temel neden yatıyor; birincisi çağdaş hukuk devletlerinde askerin bu tür açıklamalar yapmasının çok sakil kaçtığı, ikincisi ise bildiri yayınlandıktan çok kısa bir süre sonra bu açıklamaların düzeysizliğinin dönüp dolaşıp askeri vurduğu ve ülkenin çok önemli bir kurumu olan TSK’nın bu süreçten MUTLAKA itibar açısından zararlı çıktığı (bakınız 27 Nisan 2007).

Anlaşılan askerimizde hala böyle bir anlayış yerleşemiyor, yaşanan kurumsal itibar kaybını göremiyor ve hatalar hataları izlemeyi sürdürüyor.

Bir kez daha hatırlatıyoruz, askerin bu tür süreçlere müdahil olması, siyasi konularda taraf gibi gözükmesi, yetmiş milyonun dış güvenlik hizmetini üretmekle görevli bir kuruma büyük zarar veriyor; temennimiz, bu basit gerçeği anlayan bir komuta kadrosunun bir gün göreve gelmesi, daha doğrusu getirilmesi.

Sözde mesaj, özde bildiri metninin her satırı Atatürk’ün koymuş olduğu çağdaş uygarlık hedefiyle vahim ölçülerde çelişen yanlışlar ve yersizliklerle dolu; çağdaş uygarlık kavramı öyle YEREL ÖLÇÜTLERLE tanımlanabilecek bir şey değildir, çağdaş uygarlık demek, mesela AB demektir, Avrupa Konseyi demektir, AİHM içtihadı demektir ama askerin anlamakta en çok zorlandığı konu da galiba budur.

Bildiri metninde sayısız yanlış ve yersizlikler mevcut ama bendeniz bu yazımda metnin sonlarına doğru konmuş küçük bir paragrafı konu edinmek istiyorum; bakın, Sayın Başbuğ, çağdaş uygarlık adına ne diyor: “TSK her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır”. TSK gibi temel, asli işi TBMM’nin çizdiği bir strateji dahilinde dış güvenlik hizmeti üretmekle sınırlı olan bir kurumun ifade özgürlüğünün sınırları hakkında bir açıklaması yapması, neyin ifade özgürlüğü sınırları içine girdiğine inandığını açıklaması, kimse alınmasın, ciddi bir had ve yetki aşımıdır. Çağdaş uygarlık dendiği zaman ilk akla gelen kurumlardan AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) 1976 tarihli ünlü Handyside kararı ise ifade özgürlüğünü aynen şöyle tanımlamaktadır: “ İfade özgürlüğü, şiddet çağrısı, övgüsü yapmayan ama devleti ve toplumu sarsıcı, çoğunluğun değer yargılarını alt-üst edici , bireyleri şok edici fikirlerin de ifadesine olanak tanınmasıdır”. Çağdaşlığın en önemli ayağı ifade özgürlüğüdür, ifade özgürlüğünün tanımı da yukarıdaki AİHM kararı ve tanımlamasıdır. Bu karar Anayasamız 90. maddesi gereği iç hukukumuzun da bir parçasıdır  Bu çizgi ve anlayış dışında bir ifade özgürlüğü tanımlanması arayışı irticadır, gericiliktir, ilkelliktir, toplumu ve devleti çağın dışına düşürme arayışıdır ve anayasa-yasa dışıdır; “her ülkenin koşulları farklıdır ve bu farklı koşullar da farklı ifade özgürlüğü tanımını beraberinde getirir” anlayışı Türkiye’yi çağdaş dünyadan koparmanın en sakil ifadesidir. 

2009 senesinde neyi tartışacağımızın sınırlarını bize Genelkurmay Başkanı hatırlatmak yanlışını yapabiliyorsa gelinen bu nokta gerçekten içler açısıdır.

Tartışmanın sınırlarını sadece hukuk, evrensel hukuk belirler.

TSK “ben evrensel hukuk falan takmam, benim kendimden menkul sınırım belirleyicidir” diyorsa bu anlayış Anayasa’nın değişmez maddelerinin, Türkiye’nin altına imza koyduğu uluslararası sözleşmelerin vahim bir ihlalidir.

Sayın Başbuğ’un Türkiye’yi ve başında bulunduğu çok önemli kurumu çağdaşlığın bu kadar dışına itme hakkı yoktur.

26 Ağustos günü TSK için gerçekten çok başka şeyler yazmak ister idim.

Star, 27.08.2009

Mehmet Barlas – Sivil siyasetin de

0

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan,”Uluslararası Para Fonu (IMF) ile bir anlaşma yapılması bir ölçüde ekonomimize güveni artırır. Ancak hükümetin önceliği orta vadeli programı ortaya koymaktır” dedi dün.

Babacan, piyasadaki mevcut kaynakların özel tüketime kaydırılabilmesi için kamu kesiminin borçlanma gereğinin hızla düşürülmesi gerektiğini, büyümenin de buradan geleceğini söyledi.

Siz de merak etmiyor musunuz?

Bu konuda acaba Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un ve dolayısıyla “Kışla”nın görüşü nedir?

Geçen hafta 3’üncü Boğaz Köprüsü’nün yeri ve bağlı yolların nerelerden geçeceği konulu tartışmalar yaşandı.

Gerek iktidar gerekse muhalefet sözcüleri görüş açıklayıp, aralarında tartıştılar.

Acaba bu konuda Genelkurmay’ın görüşü neydi?

Acaba Genelkurmay da bazı siviller gibi İstanbul’a 3’üncü Köprü yapılması yerine İstanbul’daki özel otomobillerin sayısının azaltılmasını mı doğru buluyordu?

Neticede seçilerek iktidar olmuş sivil siyasetçilerin hemen her konuda oluşturmaya çalıştıkları politikalara, şu ya da bu şekilde bir görüş açıklaması geliyor askerlerden…

Kışlanın sesi

Hürriyet gibi kitle gazeteleri de bunları “Kışlanın sesi” benzeri manşetlerle kamuoyuna yansıtıyorlar.

“Kürt Sorunu” ne kadar önemli ise veya “Kıbrıs sorunu” na çözüm üretmek dış politikamız açısından ne kadar hayati ise, “Ekonomik gelişme” de, “Hızlı kentleşme” de ülkenin geleceği açısından aynı ağırlıktadırlar.
Ancak bu noktada bir eksiklik var.

“Kışla” sivil siyaset alanındaki hemen her konuya ilişkin görüş açıklıyor.
Bazen “Görüş”ler “Muhtıra” lara da dönüşebiliyor.
Buna karşı sivillerin “Kışla”ya ilişkin konularda görüş açıklamaları bir türlü kabul edilemiyor.

Örneğin şu “Profesyonel askerlik” için çalışmalar yapıldığı birkaç kez açıklandı.

Ama bunun ne zaman gerçek olacağını ne bilen ne de soran var.
Bu doğrudan sivilleri de ilgilendiren bir konu oysa.
“Bedelli askerlik” ve “Kısa süreli askerlik” gündeme getirildiği zaman Milli Savunma Bakanları mahçup bir suskunluğa gömülüyor.

Açılım yoklukları

Buna karşı Genelkurmay’dan “Ne bedelli askerlik ne de kısa süreli askerlik mümkündür. Aksine askerlik süreleri herkes için eşitlenecek” benzeri açıklamalar geliyor.

Seçmenler olarak merak etmiyor musunuz?
Her konuda açılımlar yapan ve bu açılımlar üzerinde kavgalar sürdüren sivil siyasetçiler, neden “Profesyonel askerlik” veya “Bedelli askerlik” benzeri açılımlar yapmaya hiç heveslenmiyorlar?

Yurt dışında çalışan Türk vatandaşları işlerini kaybetmesinler diye bedelli ve çok kısa süreli askerlik yapabilirlerken, uzun süreli askerlik yüzünden yurt içinde işlerini kaybedebilecek Türk vatandaşlarına aynı hakkın tanınmaması da Anayasa’nın “Eşitlik” ilkesine aykırı değil midir?
Yani Anayasa sadece “Laiklik”, “Üniter devlet” ve benzeri konularda mı ilke koymuştur ki?

Anayasa’nın iki maddesini hatırlayalım isterseniz:

Hangi eşitlik

Madde 10: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Madde 11 – Anayasa hükümleri, yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

Ne dersiniz.
“Siyasete” ait alanlarda askerler görüş açıklarken, “Kışla”ya ilişkin konularda da “Siviler”in görüş açıklamaları mümkün değil midir?

Sabah, 27.08.2009

Eser Karakaş- Başbuğ’un had aşımı

0

25 Ağustos Salı günü, Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ Zafer Haftası nedeniyle ünlü www.tsk.mil.tr sitesine bir açıklama koydu.

Bir Genelkurmay Başkanı’nın TSK bayramı olarak bilinen bir yıldönümünde, Zafer Haftası’nda Genelkurmay internet sitesine bir kutlama mesajı koyması kadar normal bir şey olmasa gerek.

ANCAK; Zafer Haftası nedeniyle siteye konan açıklamanın, isterseniz yeni bir bildiri de diyebilirsiniz, bir kutlama metniyle, mesajıyla pek alakası yok.

Genelkurmay Başkanı’nın şahsında TSK bu bildiriyle yine, bir kez daha siyasi sürecin özüne, üstelik çok yanlış ve çağdışı bir terminoloji kullanarak müdahale ediyor.

Bendeniz, maalesef çok naif bir inanışla, bundan böyle TSK’nın benzer açıklamalar, bildiriler yayınlamaktan vazgeçtiğini düşünüyordum.

Bu düşüncemin altında iki temel neden yatıyor; birincisi çağdaş hukuk devletlerinde askerin bu tür açıklamalar yapmasının çok sakil kaçtığı, ikincisi ise bildiri yayınlandıktan çok kısa bir süre sonra bu açıklamaların düzeysizliğinin dönüp dolaşıp askeri vurduğu ve ülkenin çok önemli bir kurumu olan TSK’nın bu süreçten MUTLAKA itibar açısından zararlı çıktığı (bakınız 27 Nisan 2007).

Anlaşılan askerimizde hala böyle bir anlayış yerleşemiyor, yaşanan kurumsal itibar kaybını göremiyor ve hatalar hataları izlemeyi sürdürüyor.

Bir kez daha hatırlatıyoruz, askerin bu tür süreçlere müdahil olması, siyasi konularda taraf gibi gözükmesi, yetmiş milyonun dış güvenlik hizmetini üretmekle görevli bir kuruma büyük zarar veriyor; temennimiz, bu basit gerçeği anlayan bir komuta kadrosunun bir gün göreve gelmesi, daha doğrusu getirilmesi.

Sözde mesaj, özde bildiri metninin her satırı Atatürk’ün koymuş olduğu çağdaş uygarlık hedefiyle vahim ölçülerde çelişen yanlışlar ve yersizliklerle dolu; çağdaş uygarlık kavramı öyle YEREL ÖLÇÜTLERLE tanımlanabilecek bir şey değildir, çağdaş uygarlık demek, mesela AB demektir, Avrupa Konseyi demektir, AİHM içtihadı demektir ama askerin anlamakta en çok zorlandığı konu da galiba budur.

Bildiri metninde sayısız yanlış ve yersizlikler mevcut ama bendeniz bu yazımda metnin sonlarına doğru konmuş küçük bir paragrafı konu edinmek istiyorum; bakın, Sayın Başbuğ, çağdaş uygarlık adına ne diyor: “TSK her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır”. TSK gibi temel, asli işi TBMM’nin çizdiği bir strateji dahilinde dış güvenlik hizmeti üretmekle sınırlı olan bir kurumun ifade özgürlüğünün sınırları hakkında bir açıklaması yapması, neyin ifade özgürlüğü sınırları içine girdiğine inandığını açıklaması, kimse alınmasın, ciddi bir had ve yetki aşımıdır. Çağdaş uygarlık dendiği zaman ilk akla gelen kurumlardan AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) 1976 tarihli ünlü Handyside kararı ise ifade özgürlüğünü aynen şöyle tanımlamaktadır: “ İfade özgürlüğü, şiddet çağrısı, övgüsü yapmayan ama devleti ve toplumu sarsıcı, çoğunluğun değer yargılarını alt-üst edici , bireyleri şok edici fikirlerin de ifadesine olanak tanınmasıdır”. Çağdaşlığın en önemli ayağı ifade özgürlüğüdür, ifade özgürlüğünün tanımı da yukarıdaki AİHM kararı ve tanımlamasıdır. Bu karar Anayasamız 90. maddesi gereği iç hukukumuzun da bir parçasıdır  Bu çizgi ve anlayış dışında bir ifade özgürlüğü tanımlanması arayışı irticadır, gericiliktir, ilkelliktir, toplumu ve devleti çağın dışına düşürme arayışıdır ve anayasa-yasa dışıdır; “her ülkenin koşulları farklıdır ve bu farklı koşullar da farklı ifade özgürlüğü tanımını beraberinde getirir” anlayışı Türkiye’yi çağdaş dünyadan koparmanın en sakil ifadesidir. 

2009 senesinde neyi tartışacağımızın sınırlarını bize Genelkurmay Başkanı hatırlatmak yanlışını yapabiliyorsa gelinen bu nokta gerçekten içler açısıdır.

Tartışmanın sınırlarını sadece hukuk, evrensel hukuk belirler.

TSK “ben evrensel hukuk falan takmam, benim kendimden menkul sınırım belirleyicidir” diyorsa bu anlayış Anayasa’nın değişmez maddelerinin, Türkiye’nin altına imza koyduğu uluslararası sözleşmelerin vahim bir ihlalidir.

Sayın Başbuğ’un Türkiye’yi ve başında bulunduğu çok önemli kurumu çağdaşlığın bu kadar dışına itme hakkı yoktur.

26 Ağustos günü TSK için gerçekten çok başka şeyler yazmak ister idim.

Star, 27.08.2009