Ana Sayfa Blog Sayfa 641

İyi Niyet, Yoksulluk ve Piyasa

Türkiye toplumunda pek çok konuda şikayet konusu sosyal problemlerin esas itibariyle “iyi niyet”le çözülebileceğine ilişkin çok yaygın bir kanaat var. İktisadi ve sosyal problemler bunların belki de başında gelmektedir. Çoğu kimse, mesela yoksulluğun ve “adaletsiz gelir dağılımı”nın iktisadi ilişkilerin “hayırhah” biçimde tanzimi –ve dolayısıyla, “iyi niyetli bir planlama”- yoluyla düzelebileceğine inanır. Aslında büyük çoğunluğu devlet müdahalesinden kaynaklanan yoksulluk ve  adaletsizliklerin piyasa aktörlerinin (özellikle de sermaye sahiplerinin ve girişimcilerin) dizginsiz, kötü niyetli ve vicdansız tutumlarının eseri olduğu, dolayısıyla bu kötülüklerin piyasa ekonomisinin bu “büyük günah”la malul olduğu düşünülür.  Bunun içindir ki, bu gibi problemlerin gerçek nedenleri üstünde düşünmek yerine, çözüm diye çoğu çocuksu tekerlemelere dayanan ve uygulanması halinde bütün bir toplum için felaketle sonuçlanabilecek olan kollektivist-devletçi sloganlarla örülü bir söylem tutturulur.
 

Bu tutum en fazla, hangi “meşrep ve mezhepten” olursa olsun, aydınlar arasında revaçtadır. İktisadi problemler söz konusu olduğunda, piyasa ekonomisi ve liberalizm karşıtı ideolojik önyargılarla beslendiği zaman bu tutum ayrıca toplumun “iyiler” ve “kötüler” olarak ikiye ayrılmasına ve böylece “kötüler”in sürekli lanetlenmesine yol açar. Tabii, bu nizada “iyiler” –yani, “vicdanlı”, “insaflı” ve “toplum yararı”dan yana olanlar- liberalizm karşıtları, genellikle de sosyalistlerdir; “kötüler” ise onların piyasa ekonomisiyle ilgili inanç ve zanlarını benimsemeyenler, yani liberallerdir. “İyiler”in okumuş-yazmış olanlarına göre, ülkemizdeki  hemen hemen bütün sosyal problemler “dizginsiz” piyasa ekonomisinin hakimiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu basmakalıp düşüncenin her kesimden insanlar tarafından gün aşırı tekrar edilmesi son zamanlarda iyice modalaşmış bulunuyor.

Bu iddia özellikle yoksullaşma ve adaletsizlikler söz konusu olduğunda gündeme getirilmektedir. Başını sosyalistlerin çektiği bu modanın yaygınlaşmasını kolaylaştıran en büyük etken, bunun görünüşe göre insanları düşünme ve bilgi edinme külfetinden kurtarmasıdır. Çünkü, meseleyi “iyiler ve kötüler” şeklinde ortaya koyup kendi gurubunuzu  peşinen “iyi” olarak nitelediğinizde, artık tartışmak anlamsız hale gelmektedir. Sosyalistler ve onların nüfuz alanında kalan kimi İslamcılar böyle bir pozisyon belirlemeyi, genellikle, mevhum bir “neo-liberal-küresel saldırı”ya sövüp-sayma sadedinde yapmaktadırlar. İlginç olan, bunların önemlice bir kısmının totaliter-sosyalist tecrübenin 20. yüzyılda insanlığa yüklemiş olduğu ürkütücü maliyeti görmezlikten gelenler veya totaliter rejimlere vaktiyle vermiş oldukları entelektüel destek için bir “nefs muhasebesi” yapma ihtiyacı duymamış olanlar arasından çıkmasıdır.

Genel olarak liberal değerler ve özel olarak da piyasa karşıtı havanın aydınlar arasında rağbet görmesinin birçok nedeni var. Esasen, kapitalizm karşıtlığı entellektüellere özgü bir tutum da değildir, bu oldukça popüler bir düşüncedir ve artık bir zihniyet halini almıştır. Bu zihniyetin yaygınlığının nedenleri arasında, mülkiyet hakkına ve sözleşme serbestisine dayanan kapitalist ekonomik sistemi genellikle “sıfır toplamlı bir oyun” olarak gören yanlış düşünce önemli bir yer tutar. Buna göre, piyasa sistemi bir tür “ya hep ya hiç oyunu”dur; “kazanan” hepsini alırken, “kaybeden” her şeyini yitirir. Çoğu kimse mübadelenin her iki tarafa da yarar sağladığını ve bir tarafın kazancının diğerinin kaybı anlamına gelmesinin zorunlu olmadığını düşünmez. Bunun için, başarılı kapitalistler genellikle başkalarını sömüren vicdansızlar olarak görülür; piyasa ilişkilerinin zenginleri daha da zengin yaparken yoksulları da daha yoksul hale getirdiğine inanılır.

Ayrıca, insanların çoğunda “kamu yararı”nı devlet faaliyetiyle özdeşleştirme eğilimi vardır. Liberal iktisatçıların öteden beri ileri sürdüğü ve daha spesifik olarak Kamu Tercihi Okulu’nun birkaç on yıldır ortaya koymakta olduğu aksi yöndeki güçlü kanıtlara rağmen, genellikle insanlar özel faaliyetlerin kamu yararını hiçe saymasına karşılık, devlet faaliyetlerinin her zaman kamu yararına hizmet ettiğini düşünürler. Bu da “piyasa başarısızlığı” düşüncesini besleyen ve devlet müdahalesini -daha genel olarak da kollektivist eğilimleri- teşvik eden güçlü bir etkendir. Bunun içindir ki, insanlar arasında, kalkınmanın ve refahı artırmanın ancak devlet müdahalesi sayesinde gerçekleşebileceği yolunda adeta insiyaki bir tutum alış söz konusudur.

Oysa, geçenlerde hayata veda eden, iktisadi kalkınma teorisi uzmanı İngiliz iktisatçı Peter Bauer’in araştırmaları Üçüncü Dünya’nın geri kalmışlığının temel nedenlerinin, sosyalistlerin ve milliyetçilerin iddia ettikleri gibi ileri Batı ülkeleri tarafından sömürülmeleri değil merkezi planlama, otarşik ticaret politikaları ve devlet kontrolü olduğunu göstermiştir. Problemin kaynağı müdahalecilik, devletçilik ve sosyal mühendisliğin çözüm sanılmasıdır. Bauer’e göre, yaygın kanaatin aksine, devletçiliğe saplanılmadığı sürece, geri kalmış ülkeler için fakirlik fasit dairesi diye bir şey yoktur; Üçüncü Dünya ülkelerinin de, mülkiyet ve girişim hakkına dayalı piyasa ekonomisi çerçevesinde serbest ticaret yoluyla sermaye birikimi sağlamaları ve kalkınmaları mümkündür.

Ama piyasa ekonomisine ilişkin olumsuz önyargıların en temelinde, “kapitalizm” terimi etrafında örülmüş bulunan efsanelerin yaklaşık bir buçuk asırdır zihinleri tutsak almış olması yatmaktadır. Esasen, bir günah keçisi haline getirilmiş olan ve “vahşi” olduğu sık sık hatırlatılan “kapitalizm”le ne kastedildiği de pek belli değildir ve her konuşmada ona keyfi anlamlar yüklenmektedir. Neredeyse herkes şikayetçi olduğu şey her neyse ondan “kapitalizm”i lanetleyerek kurtulabileceğini düşünüyor. Son dönemlerde buna bir de “küresel” sıfatı eklendi; artık bütün kötülüklerin sorumlusu “küresel kapitalizm”dir ve onun arkasında olduğu varsayılan “neo-liberal” görüşlerdir. Bu şeytanları bir alt edebilsek hepten düzlüğe çıkacağız!

Aslında bu “günah keçisi” veya “şeytan” olarak kapitalizm imajı tesadüfen oluşmuş olmayıp, ideolojik kaygılarla bilinçli olarak yaratılmıştır. Daha açıkçası, bu imajın oluşturulması ve yaygınlaştırılması, tarihsel olarak, doğrudan doğruya sosyalist stratejinin ürünüdür. Bu strateji ise “tarihsel kaçınılmazlık/zorunluluk” doktrininden ayrı olarak anlaşılamaz. Şöyle ki: Sosyalistler sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan ve adına “kapitalizm” denen sosyo-ekonomik formasyonun kendi iç çelişkileri sonucunda yıkılmaya mahkum olduğu iddiasını ortaya atarak, tarihin daha ileri bir aşaması olduğunu sandıkları sosyalizmin yolunu açmak istemişlerdi. Tarihin kaçınılmaz yasaları ve dolayısıyla zorunlu bir gidiş istikameti olduğu fikri genel olarak insanlara o zaman da aykırı gelmiyordu, bugün de gelmiyor; çünkü geleneksel dini düşüncedeki “kader” inancı ile modern çağların laik-rasyonalizminin “ilerleme” düşüncesi zihinleri zaten buna hazırlamıştı. Yirminci yüzyılın büyük fikir tarihçisi Isaiah Berlin’in “tarihsel kaçınılmazlık” doktrinlerini “dinsel tarih sistemleri” olarak adlandırmış olması bu bakımdan gayet anlamlıdır.

Sosyalistler kapitalizm aleyhtarlığının insanlar –özellikle de entellektüeller- arasında genel bir hüsnü kabul görmesini kolaylaştıracak efsaneler de ürettiler. Bunların başında kapitalizmin sembolik başlangıcı olarak görülen Sanayi Devrimi’yle ilgili olarak üretilmiş olan “yoksullaşma” (veya sefaletin artması) efsanesi gelmektedir. Marksist tarihçilerin üretip yaygınlaştırdığı bu efsaneye göre, İngiltere’deki sanayi devrimi işçilerin hayat standartlarında ve hayat tarzlarında sürekli bir kötüleşmeye yol açmıştır. Sanayileşme başlarda zenginliği artırmış ise de aynı ölçüde eşitsizlikleri de artırmış ve zenginlerin daha zengin yoksulların ise daha yoksul hale gelmesiyle sonuçlanmıştır. Kapitalistler dışında kalanların, özellikle de işçilerin hayat şartları son derece kötüleşmiştir. Ayrıca, kapitalist zenginleşmeyi asıl sağlayan da Avrupalı olmayan halkların sömürülmesi idi. Bu fikir zamanla Marksist olmayan başka tarihçilerin de zımni kabulü sonucunda galat-ı meşhur haline gelmiş ve bugünkü durum itibariyle doğruluğundan şüphe edilmesi neredeyse “küfür” sayılan dogmatik bir inanç hüviyetine bürünmüştür.

Oysa birçok ciddi ekonomik ve sosyal tarih araştırmacısının gösterdiği gibi, “yoksullaşma efsanesi” esas itibariyle tarihsel olgulara değil, normatif yargılara dayanılarak oluşturulmuştur. Mesela F. A. Hayek’e göre, sanayi devrimi hakkında aklımızı karıştıran ve bizi yanlışlara sürükleyen nedenlerden biri, dönemle ilgili araştırma yapan tarihçilerin konuya kendi ideolojilerinin öngörülerine dayalı at gözlükleriyle bakmış olmalarıdır. Onların konuya yaklaşımları bilimsel tarafsızlığın ortaya koyduğu kanıtlar açısından olmayıp, propaganda amaçlı ve ideolojik içeriklidir.

Büyük iktisat tarihçisi R. M. Hartwell “yoksullaşma efsanesi”nin ideolojik amaçla ve olgusal değil de “değer-yüklü” kavramların desteğiyle bilinçli olarak inşa edilmiş olduğuna ısrarla dikkat çekenler arasındadır. Ne var ki, yoksullaşma paradigmasının bilimsel kanıtlarını sorgulayan tarihçiler, bu literatürde hep aşağılayıcı ve küçümseyici sıfatlarla anılmıştır. Hartwell, mesela Marksist tarihçi E. J. Hobsbawm’ın 1960’ların başlarında yayımlanan bir makalesinde, çalışan sınıfların durumunun sanayi devrimi sonrasında daha da kötüleşmiş olduğu iddiasına karşı çıkmış olan tarihçiler veya onların görüşleri hakkında şu gibi sıfatları kullandığını yazmaktadır: “a priori bir davaya angaje olmuş”, “ön yargılı görüşleri kanıtlama arzusuna sahip”, “anakronistik”, “küstah”, “niteliksiz”, “desteksiz”, “önemsiz”, “üstünkörü”, sırf retorik”, “gerçeğin bariz çarpıtmaları” vb….

Oysa, bu efsanenin üstünü örttüğü gerçek durum bir hayli farklıdır. Endüstriyel kapitalizm önce İngiltere’de 18. yüzyılın sonunda ortaya çıkmıştır. Hakikat şu ki, sanayileşme öncesinde Avrupa halkı çocuk ölüm oranının % 50’ye yaklaştığı, devrevi kıtlıkların aşırı artan nüfusu kırıp geçirdiği bir sefalet içinde yaşıyordu. Nispeten laissez faire’ci iktisadın egemen olduğu 1760-1850 dönemi büyüme ve kalkınma ile teknolojik değişmenin en belirgin şekilde kendini gösterdiği dönemdir. Bu döneme ilişkin kötümser yorumlar ne kadar popüler olsa da temelsizdir. Çünkü, sanayileşmeyle birlikte, gerçek ücretlerin artmasının ve ölüm oranlarının düşmesinin gösterdiği gibi, hayat standartları hem kantitatif olarak hem de kalitatif olarak yükselmiştir. Son araştırmalar 1810 ila 1850 arasında mavi yakalıların gerçek ücretlerinin ikiye katlandığını göstermektedir. Hayat standardındaki iyileşmenin çok iyi bir örneği, bu dönemde insanların diyetinde meydana gelen değişmelerdir. Et, şeker, çay, bira ve yumurtanın kişi başına tüketimi bir hayli artmıştır. Yükselen refahın daha da iyi bir göstergesi ithal edilen yiyeceklerdeki artıştı. Çoktandır lüks sayılan et, sebze ve meyveler 1850’lerde düzenli olarak yenmeye başlamıştı.

Bu iyileşmeler, sanayi devrimi esnasında gerekleşen nüfus patlamasıyla birlikte düşünüldüğünde daha da önemli hale gelmektedir. Ölüm oranındaki düşüş nedeniyle İngiltere ve Galler’in nüfusu 1780-1860 döneminde yılda % 1.25 oranında artmıştı. Gerçek ücretlerin  ve bunun sonucunda gıda tüketimindeki artışın hızla artan bir nüfusa yetmesi Avrupa tarihinde bir ilkti. 

Sanayi devrimi aslında iktisadi büyümeyi sağlayarak daha önce var olan sefaleti azaltmış, pek çok insanın durumunu geçimlik düzeyin üstüne çıkartmış ve çalışan sınıflar lehine sosyal hareketliliği artırmıştı. O kadar ki, insanlar sefaletin artık kısa sürede üstesinden gelinebileceğine inanmaya başlamışlardı. Hayek’in dikkat çektiği gibi, Sanayi Devrimi’nden önce Avrupa’da sefalet hakimdi ve insanlar bu durumun asla değişmeyeceğine inanıyorlardı. Oysa, Sanayi Devrimi’nin yarattığı şaşırtıcı zenginlik insanları yoksulluğun her alanda ortadan kalkması konusunda sabırsızlığa itti. Yüzyıllardır doğal sayılan ve değiştirilemez zannedilen gerçeklerin iyi yönde değişmeye başlaması insanlarda gerçekçi olmayan büyük umutlar doğurdu. Yani, zenginleşmedeki ve kalkınmadaki artış sadece ortalama insanın hayat standartlarını değil, fakat aynı zamanda insanların ileriye dönük hedeflerini de yükseltmiştir. Zenginliğin daha önce hiç olmadığı kadar hızla yayılmasının etkisi altında iktisadi sıkıntılar artık daha fazla göze çarpmaya başlamış, daha az mazur görülür olmuştur. Sosyalistler işte bu gibi hayalleri istismar ederek insanların zihninde kendilerine bir yer açmayı başarmıştır.

Sanayi devrimi fabrika üretimine geçişi sağlayınca, eskiden işsiz ve yoksul olan kitleler kendilerine çalışma ve geçinme imkanları bulmaya başladı, bu da  o zamana kadar yaygın olan açlık problemini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Ludwig von Mises’in çarpıcı anlatımıyla, “fabrikaların, kadınları mutfaklarından, evlerinin içinden, çocukları da oyunlarından kaldırıp çalışmaya zorladığını söylemek gerçekleri çarpıtmaktır. Bu kadınların tencereleri kaynamıyordu bile, bu çocuklar yoksuldu ve acı çekiyordu. Sığınacakları tek çatı fabrikaydı; fabrika onları tam anlamıyla açlıktan ölmekten kurtardı.” Öte yandan, fabrikadaki üretim sokaktaki insanın satın alabileceği ürünlerin kitlesel üretimine yönelikti, bu da herkesin hayat standardını inanılmaz şekilde artırıyordu. Sanayi öncesi toplum çok statikti ve 19. yüzyıl toplumundaki çocuk işçi çalıştırma, çalışma saatlerinin uzunluğu ve başka birçok sorun sanayi devriminin hemen öncesinde hakim durumdaydı. Bugünün standartlarıyla çok düşük olmakla beraber, devrimden hemen önceki hayat şartlardan daha kötü değildi.

Özellikle entellektüeller arasında kapitalizmden hazzetmemenin, özel mülkiyete ve hür teşebbüse dayanan iktisadi sistemlerin yaygın itibarsızlığının ve kimseye maliyet yüklemeden kalkınmayı başarmak iddiasındaki alternatif iktisadi sistemlerin naif kabulünün temelinde belirttiğimiz yoksullaşma efsanesi yatmaktadır. Çoğu kimse, bu efsanenin ideolojik saiklerle yaygınlaştırılması, insanların daha önce rahatlık ve bolluk içindeyken Sanayi Devrimi’nden sonra büyük bir yoksulluğa sürüklendiğini düşünmesine, daha doğrusu bunun tarihsel olarak doğru olduğuna inanmasına yol açtı. Ve ne yazık ki, yine Hartwell’in belirttiği gibi, olgusal olarak yanlış temellere dayanan tarihsel efsaneler, “yanlış” olguların karşısına “doğru” olguları çıkarmakla ortadan kalkmıyor. Çünkü bu konudaki tartışma olgusal değil, büyük ölçüde ideolojik bir tartışmadır.
Piyasa, n. 3 (Yaz 2002), ss. 93-97.

Bakın Şu “Yugoslavya”dan Söz Edene!

Biz geçen yüzyılın başında ittihatçılara yenildik.

Onların ülkeyi savaşa sokmasına, parça parça etmesine, kendi halkının kanını dökmesine engel olamadık.

Sonra bir kez daha yenildik ve kendi halkımızın “mübadele” edilmesine, Kürt Sorunu’nun ortaya çıkmasına, dinin-ibadetin suç haline getirilmesine ve toplumsal dokuda derin yaralar açılmasına engel olamadık.

Şimdi ittihatçı karşıtı bir parti iktidarda ve onların bozduğunu tamir etmeye çalışıyor.

***

Açılımın ülkeyi böleceğini ileri sürenler, asıl mevcut durumun bölünmeye doğru götürdüğünü görmüyorlar.

Zamanın birlik ve beraberliğin aleyhine işlediğini, şiddetin etnik husumeti beslediğini ve her cenazenin çatlağı biraz daha derinleştirdiğini görmüyorlar.

Zannediyorlar ki, bir yandan çatışma ve ölüm haberleri gelmeye devam eder, diğer yandan hayat devam eder. Tabii öyle olmuyor. Hayat akıyor, ama aynı şekilde akmıyor.

Onlar vatan, millet nutukları atarken, “millet”i tanımlarken atıfta bulundukları “duygudaşlığın” giderek çözüldüğünü, Doğu’da ve Batı’da adeta iki farklı “kamuoyu”nun belirginleşmekte olduğunu anlamıyorlar.

***

Bugün Türkiye’de ahlaki ve duygusal anlamda bölünme söz konusu. Ama bugün için esas olarak Türkler ve Kürtler şeklinde değil bu bölünme.

Birlikte yaşama iradesini gösteren, aynı mahalleyi, aynı cemaati, aynı iş ortaklığını ve aynı siyasi partiyi paylaşabilen Türkler ve Kürtler var.

Bir de bunu kaybeden, birbirine kuşkuyla bakan Türkler ve Kürtler.

Aynı siyasi partiye (Ak Parti) oy veren Türkler ve Kürtler var.

Bir de “bölge partileri”ne (CHP, MHP, DTP) oy verenler.

***

İşte bugün, Kürtlerle Türklerin ortak vicdanına seslenebilen ve dolayısıyla bütünlüğü kendisinde temsil eden bir parti açılım başlatıyor, bu kötü gidişe dur demek için bir girişimde bulunuyor, ona da engel olmaya çalışıyorlar.

Baykal çıkmış “Yugoslavya” uyarısında bulunuyor.

Bıraksın da o örneği biz verelim.

Ne oldu o ülkede?

Yugoslavya halkına hak tanıdığı için mi parçalandı, yoksa dar kafalı milliyetçilerin “ulusal bütünlük” adına estirdikleri terörle, ayrılmak istemeyeni de ayrılıkçı yaptıkları için mi?

O dar kafalı Sırp İttihatçıları da ülkeleri bölünmesin istiyorlardı.

Ama o kadar körleşmişlerdi ki, asıl bölücünün kendileri olduğunu hiçbir zaman anlamadılar. En uyumlu ve ılımlı etnik grup olan Boşnakları bile döve döve birleştirip, sonuçta yabancı bir “ulus” haline getirdiler.

Kendilerini aklın ve vicdanın yoluna çağıran makul Sırpların sesini “Serbiooo, Serbiaaa” marşlarıyla bastırdılar.

Sonuçta Yugoslavya’yı, bir ülkenin bölünebileceği en fazla parçaya böldüler.

İşin acıklı tarafı ise, hala ne olup bittiğini anlamış değiller.

Çünkü milliyetçilik körlük yapıyor.

Milliyetçilikle enfekte olmuş Sırp toplumu da bugün bile olup biteni anlamış değil. Başlarına bu belayı açan savaş suçlularını hala kahraman sayıp, onları Mahkeme’den saklıyor.

***

Akıl tutulması dedikleri bu olsa gerek. Ve Baykal bize hala Yugoslavya örneğini veriyor.

Kürt Sorununu başımıza bu ittihatçı kafa açtı.

Ama bu kez onların dar görüşlülüğüne teslim olmamak zorundayız.

Çünkü İttihatçıların pisliğini temizlemek için üçüncü bir şansımız olmayabilir.

Star, 01.09.2009
 

 

Ez jı te hez dıkım

0

Biliyorum, birçoğunuz başlığı anlamadınız. Ben de yeni öğrendim. Aynı cümleyi İngilizce, Fransızca veya Almanca yazsaydım, en azından birini, okur yazar her Türk anlayacaktı.
Oysa bin yıldır birlikte yaşadığımız, kardeş olduğumuzu söylediğimiz, etle tırnak gibi bütünleştiğimizi iddia ettiğimiz Kürtlerin dilinde yazınca kimse anlamıyor. Bu, övünülecek bir ‘cehalet’ olamaz.

Bin yıldır birlikte yaşıyoruz, ama Kürtçe bilmiyoruz; az da olsa bilmiyoruz. Kürt kökenli olduğunu bildiğimiz bir komşumuza ‘günaydın’, iş arkadaşımıza ‘nasılsın?’, sevdiklerimize ‘seni seviyorum’ diyemiyoruz Kürtçe. Daha da kötüsü, ‘onların dili’ni birazcık da olsa konuşmak aklımıza bile gelmiyor, bırakın bunun için özel bir çaba göstermeyi…

Ne hakça ne de kardeşçe bir durum bu. Hepsi Türkçe bilen, bilmek zorunda olan Kürtler (kardeşlerimiz!) üzülmezler mi buna? Kırılıp darılmazlar mı?

Gelin itiraf edelim: Devletin ‘homojen Türk milleti’ varsayımı hepimize (Türklere) kolay geldi. Herkes Türk’tü; herkesin Türk olmasını, Türkçe konuşmasını bekledik. Devlet destekli bu beklentiye karşılık verip Türkçe öğrenenlerin Türkçesiyle de dalga geçti kimimiz.

Adeta Kürtçe diye bir dilin var olduğunu unuttuk, görmezden geldik. Hatta Kürtçenin sokaklarda bile konuşulması yasaklandığında kılımızı kıpırdatmadık. Kör, vurdumduymaz kaldık… İçimizdeydi onlar, birlikte yaşıyorduk, ama onlar bizim gibi oldukları, bizim dilimizi konuştukları sürece bizdendi. Kürtçe konuşmayı, yani kardeşlerimizin anadillerini, yani en doğal, en insanî farklılıklarını ‘ayrılıkçılık’la eş tuttuk.

Bir Kürt’le bir Türk’ü birbirinden farklılaştıran tek şey, dil. İşte o dilin bizi ayıran şey olmasını istemiyorsak, o dili paylaşmamız, ortak kullandığımız bir değere dönüştürmemiz gerek. Neden ortaklaşamıyoruz bu dili? Yüzyıllardır birlikte yaşarken, yakın akrabalar olmuşken Kürtçeyi bu denli ‘yabancı’, dışımızda görmek hiç de normal değil.

Kürt meselesi önemli ölçüde bir Kürtçe meselesi. Kürtçeyi doğal, meşru, normal ve bizden görmeden birlikte yaşama irademiz ve isteğimiz sağlam bir temele oturamaz.

Tamam, Kürt sorunu toplumun değil, devletin yarattığı bir sorun. Toplumsal düzeyde Kürtlerle Türkler arasında ciddi bir şiddet ve nefret ortaya çıkmadı. Kabul, bu sorun ‘Türkler’in değil ‘devlet’in sorunuydu ve çoğul bir emperyal toplumsal bakiyeden homojen bir ulus ve devlet yaratma projesinden kaynaklanmıştı. Ama toplum bunun neresindeydi? Halkın, bin yıldır birlikte yaşadığı Kürt kardeşlerine devletin yaptıkları karşısında takındığı duyarsız, vurdumduymaz tavrın hiç mi payı yoktu sorunun derinleşmesinde?

SETA ve Pollmark’ın geçen hafta açıklanan Türkiye’nin Kürt Sorunu Algısı araştırmasının ilginç bulgularından biri de Kürtçeye ilişkin. Türk kökenli yurttaşların % 52’si ‘Kürtçenin kullanımına yönelik yasakların kalkmasını kabul edilebilir’ bulmuyor. Aynı araştırmada Türklerin % 34’ünün, Kürtlerin de % 67’sinin ‘yakın akrabaları’ arasında Kürt ve Türklerin olduğunu öğreniyoruz. Bu kadar kaynaşmış, akrabalaşmış bir toplumun Kürtçeye bu kadar ‘yaban’ kalması çok şaşırtıcı değil mi?

Bence önümüzdeki süreçte sadece devletle Kürtler barışmakla kalmamalı, Kürtlerle Türkler de yeniden ‘tanışmalı’. Türkler, Kürtçeyi damadının, gelininin, torununun, yeğeninin, halasının, dayısının dili, yani ‘kendi’ dili olarak görmeli. Kardeş dediğimiz, evlilikler yaptığımız, akraba olduğumuz insanların diline bu kadar yabancılık anlaşılır ve açıklanabilir bir durum değil. Bugün her Kürt Türkçe konuşurken Türklerin üç beş cümle bile Kürtçe konuşamamaları kabul edilebilir bir kardeşlik türü müdür?

Şairin dediği gibi ‘anadilin, elin ayağın kadar senin, ana sütü gibi tatlı’, ana sütü kadar helal… Gelin öğrenerek, Kürtçeyi ‘ayıran’ değil ‘birleştiren’ bir ortak değere dönüştürelim. Öğrenmeye de bu cümleyle başlayalım: Ez jı te hez dıkım. Yani, seni seviyorum.

Zaman, 01.09.2009

 

‘Atatürk milliyetçiliği’ bitmiştir

0

Kürt sorununu tartışa tartışa, aslında oldukça bariz olan, ancak pek az kimsenin telaffuza yanaşacağı bir noktaya varmış durumdayız: Türkiye resmi ideolojisinin en önemli iki unsurundan biri olan “Atatürk milliyetçiliği”nin artık miadını doldurmuş olması.

Nedir Atatürk milliyetçiliği diye sorarsanız, cevabı hepimizin çok iyi bildiği o ünlü sloganda bulabilirsiniz: “Ne mutlu Türküm diyene!” Bununla kast edilen, Türkiye vatandaşı olan herkesin kendini “Türk” addetmesi ve bununla mutlu olması gerektiğidir.

Peki Atatürk neden böyle bir slogan üretme ihtiyacı duydu ve “Atatürkçü” devlet de bunu 80 küsur yıldır memleketin her bir karışına kazıma ve her bir vatandaşına bağırta bağırta söyletme gereği gördü dersiniz?

Çünkü Atatürk, devraldığı Osmanlı bakiyesi topraklar üzerindeki herkesin Türk olmadığının çok iyi farkındaydı. Sonraki nesillerin “Cumhuriyet çocukları” aynı gerçekten bihaber yaşadılar, çünkü zihinleri “Kürtlük” gibi “zararlı” kavramlardan itinayla temizlemişti. Ama Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kürsüsünden konuşurken “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değidir, yalnız Laz değildir; fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye’dir” diyen Mustafa Kemal Paşa, Türkiye toprakları üzerindeki farklı “anasır”ın (unsurların) bilincindeydi. Yeni kurulacak sistemde bu çoğulluğun nasıl yönetileceği üzerinde de zihin jimnastiği yapmış, mesela 1922 yılında Kürtlere “bir çeşit özerklik” verilebileceğinden bile söz etmişti.

Ancak ne olduysa oldu, Milli Mücadele günlerinde “Türk ve Kürt kardeşliği” temasını dilinden düşürmeyen Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyeti kurar kurmaz bu söylemi terk etti. Artık ağzından “Kürt” lafı duyulmaz oldu. Çünkü yeni kurulan devletin “mütecanis” (homojen) bir millete ihtiyacı olduğuna, bunun “tek kimlikli” olması gerektiğine, bu kimliğin de “Türklük” olacağına karar vermişti.

Peki Kürtler ne olacaktı?

Onlar “eğitilecek” ve aslında Türk olduklarına ikna edileceklerdi. Aynen fazla dindar addedilen vatandaşların “çağdaş” olmaya ikna edilmeleri, bugün bile hala “ikna odaları”nda başörtülerini çıkarmaya zorlanmaları gibi.

Bu dayatma karşısında Kürtler tepki gösterdi, bazıları isyan etti. Buna karşı devlet de sertleşti ve kan döke döke bugünlere geldik. Kürtlerin çoğu “Atatürk ilke ve inkılaplarına göre eğitilmeyi” reddetti ve reddetmeye devam ediyor. Ankara’daki hesap, Diyarbakır’a uymuyor.

Atatürk milliyetçiliği bitmiştir derken, işte bunu kast ediyorum. 1920’lerin ortasında başlatılan asimilasyon projesi başarılı olamamıştır. Bu taraflı bir yorum, bir ideolojik hüküm değil, bir durum tespitidir. Ben, devlete göre toplumu değil topluma göre devleti tanzim etmek gerektiğine inanırım, dolayısıyla söz konusu projeyi felsefi açıdan zaten yanlış buluyorum. Ama başarılı olsaydı, “ başarılı olmuştur” derdim. Olamamıştır. Başarılı olan tek şey, toplumun kendi dinamikleriyle (ortak Müslümanlık bilinciyle, karışık evliliklerle, ekonomik ilişkilerle vs.) kısmen gerçekleştirdiği entegrasyondur.

Dolayısıyla bugün Kürt sorununu tartışırken bozuk plak gibi “Atatürk, Cumhuriyeti şu esaslar üzerine kurmuştur”, “Ne mutlu Türküm demiştir, konu bitmiştir” gibi laflar etmenin hiçbir anlamı yoktur. Atatürk kendi devrinin popüler siyasi anlayışlarına göre bir yol tutturdu, yolun sonunu göremeden de bu dünyadan göçtü. Biz ise yolun sonundayız. Ve eğer yeni bir yola “ açılamaz” isek, batağa iyice saplanıp kalacağız.

Star, 31.08.2009

Bu Partilerle mi Demokrasi!

AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılında Freedomhouse’ın değerlendirmesine göre Türkiye “yarı demokratik” bir ülke idi. O günden bu yana Türkiye’nin demokrasi puanı biraz yükselse de, hala “yarı demokratik” bir ülke statüsünde. Türkiye demokratik bir ülke değil, ama demokratik bir ülke olmanın sınırında. Altı yıllık AKP iktidarı döneminde Türkiye bu sınırı bir türlü aşamadı.
Ülkemizde serbest seçimler yapılıyor, siyasi partiler de var. Partilerin ismi değişik, savundukları fikirler de birbirinden farklı gibi görünüyor, ama iktidara geldiklerinde yaptıkları şeyler birbirinden farklı değil. Siyasi partiler demokratik kurallara bağlı olarak değil, cari rejimin ilkelerine bağlı olarak, kendileri için belirlenen sınırlar içerisinde faaliyet gösterebiliyorlar.  Siyaset iktidarı ele geçirme mücadelesi olarak yapılıyor; siyasetçiler demokrasiyi, ülkeyi halkın seçtiklerinin yönetmesini, halkın yönetime katılmasını, temel insan haklarının korunmasını pek umursamıyorlar.

Demokrasinin birinci şartı, ülkeyi halkın seçtikleri insanların yönetmesi, kamu görevi yapanların da siyasete karışmaması, hele askerlerin tamamen siyasetin dışında kalmasıdır. Türkiye’de Askerler sık sık siyasete müdahale ediyorlar.  Genelkurmay Başkanı, 25 Ağustos Bildirisi ile doğrudan, siyasilerin hararetle tartıştığı bir konunun içine dalmış ve konunun bir tarafı olmuştur. Ayrıca Genelkurmay Başkanının bildirisi salt bir düşünce açıklaması olarak da algılanmamış, devletin kırmızı çizgileri olarak değerlendirilmiştir.

Türkiye’de askerlerin siyasete girmesinden rahatsız olan çok sayıda insan var,  ama bunlar arasında hemen hiç siyasetçi yok. Mecliste grubu bulunan 3 büyük partimiz bu müdahalesinden asla rahatsız olmadılar, rahatsız olmak bir yana hepsi birden Genelkurmay Başkanına takdirlerini bildirdiler.

Gazeteler ve televizyonlar olayı, “Partiler başbuğ’a destek vermede birleştiler”, “Açıklama herkesi memnun etti”,  “Başbuğ açılıma çerçeveyi çizdi” diye verdiler.

İktidar Hiç Alınmıyor

İktidar tarafı, siyasi iktidarın sorumluluğunda olan bir konuya Başbakan’ın emrinde olan bir memurun doğrudan tavır koymasından hiç alınmadı. AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, Başbuğ’un açıklamalarına katıldıkları söyledi,  “Mesajın içinde açıkça ifade edilmese bile demokratik açılım sürecine destek verildiği çok net ortaya çıkıyor. …” dedi.

Biz de Bozdağ’dan neler bekliyorduk! Bozdağ’ın, durup dururken siyasete karışan Genelkurmay Başkanının görevden alınması için Hükümeti uyaracağını zannediyorduk.

Ayşe Böhürler, Başbuğ’un herkes gibi konuşmaya, fikrini açıklamaya hakkı olduğunu, ama Genelkurmay Başkanı söyledi diye fazla önemsenmemesi gerektiğini söyledi. Deniz Baykal da böyle düşünüyordu; 28 Şubat sürecinde, herkes gibi Askerin de ülke sorunları konusunda, bir sivil toplum örgütü gibi fikrini söyleyebileceğini söylemişti.

Demek ki, Böhürler’le Baykal’ın demokrasi anlayışları arasında fazla bir farklılık yok. Her ikisi da Genelkurmay Başkanının elindeki silahları görmüyorlar, eli silahlı birinin tartışmaya karışmasını çok doğal karşılıyorlar.

İşin aslında, Genelkurmay Başkanı, “Atatürk tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa’nın 3’üncü maddesinde de belirtildiği şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında TSK taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir”  derken halkın seçtiği sivil yönetimi hiçe saydığını, Anayasayı istediği gibi yorumlayarak, doğrudan gereğini yerine getireceğini söylemek istiyordu…

Yine, “TSK her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır” derken de, fikir hürriyetinin sınırlarını belirleme yetkisinin de kendilerinde olduğunu  açıklıyordu.

25 Ağustos bildirisinde ele alınan bütün konularda, aslında Genelkurmay Başkanı sivil yönetimin yetkilerine müdahale ediyordu. Mesaj muhtemelen, “hükümeti uyarma, muhalefet partilerine ise silâhlı kuvvetlerin komuta heyetinin sahici bir açılım istemediklerine dair güvence verme amacı” (Mustafa Erdoğan, Star, 27.08.2009) güdüyordu.

“Aynı sözleri muhalefet söyleyince öfkelenen ama Genelkurmay Başkanı söyleyince ‘Biz de böyle düşünüyoruz’ diyen bir iktidar örneği var önümüzde.” (Mehmet Barlas, Sabah,  26 Ağustos 2009).

Demokrasi sevmezler durumdan çok memnun; Güngör Mengi, “Anketlerin yol gösterici işlevinden Başbakan Erdoğan’ın şaşılacak bir çeviklikle yararlandığını izliyoruz. / Dün yaptığı ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında, açılım sürecinde düştüğü yanlışları düzeltmek yolunda hiç zaman kaybetmediğini gördük” (Vatan, 28 Ağustos 2009) diye yazıyor. Tabii ki, Güngör Mengi’nin “Anketlerin yol gösterici işlevi” diyerek neyi kastettiğini biliyoruz. 

Biz de böyle bir iktidardan Türkiye’ye demokrasi getirmesini, Türkiye’yi AB’ye üyelik standartlarına ulaştırmasını bekliyoruz.

Muhalefet Bayram Ediyor

Genelkurmay Başkanı 25 Ağustos bildirisi ile siyasetçiler arasında tartışılan bir konuya doğrudan karıştı. Demokratik bir ülkede siyasi partilerin bu müdahaleye karşı tavır almaları, bu bizim meselemiz Genelkurmay Başkanının meselesi değil demeleri ve Genelkurmay Başkanının hemen görevden alınması için Hükümete baskı yapmaları gerekirdi.

CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, Zafer Haftası nedeniyle yayımladığı mesajda Kürt açılımına ilişkin ifadelerini “İyi bir vurgulama yapmış Sayın Genelkurmay Başkanı. Ama gönül isterdi ki bu duyarlılık MGK bildirisine de yansısın” şeklinde değerlendirdi.

CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay, “Zafer haftası dolayısıyla TSK, Türkiye’nin kırmızı çizgilerini bir kez daha hatırlatmıştır, TSK’dan beklenen açıklama” değerlendirmesini yaptı.

MHP Grup Başkanvekili Şandır, “MGK verdiği tavsiye kararıyla AKP’nin ortaya koyduğu açılıma destek veriyormuş gibi anlaşıldı. Bu büyük endişe yaratmıştı. Şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri olması gerektiği gibi, olması gerektiği yere sahip çıkan bir açıklama yaptı. … PKK’nın 25 senedir yapamadığını siyasal açılımlarla yapmak isteyenler cevap aldılar.  … Kürt açılımı adıyla sunulan proje, bu açıklamayla bitmiştir” dedi. 

Genelkurmay Başkanı siyasete müdahale etti diye siyasi muhalefet bayram ediyor, Genelkurmay Başkanının konuşmasıyla birlikte açılım sürecinin bittiğini ilan ediyor. CHP ve MHP Askerin buyruğunun millet iradesinin üzerine çıkmasından hiç rahatsız değiller.  Demokrasinin sözde vazgeçilmez unsurları arasında olan bu siyasi partiler, demokrasinin çiğnenmesini zerre kadar kendilerine dert etmiyorlar.

Benim Sayın Mehmet Şandır’a bir çift sözüm var: Bu ülkenin yönetiminde son sözü Genelkurmay Başkanı söyleyecekse, biz sizi niye seçiyoruz? O yüce Meclis’te sizin işiniz ne? Niçin milletvekili rozetlerini gözümüze sokuyorsunuz, niçin o yüksek ödenekleri alıyorsunuz, niçin Hava alanlarında VIP salonlarını kullanıyorsunuz, niçin bizden kırmızı plakalı arabalar istiyorsunuz, niçin trafik kurallarını çiğniyor trafik polislerini azarlıyorsunuz?

 

Okan Ayan – Parayı veren düdüğü çalar mı?

0

Sinema profesyoneli olmayıp da sinemanın kârlı, dolayısıyla yatırım yapmak için cazip bir sektör olduğuna kanaat getirenlerin sayısı günden güne artıyor. Gerçekten de, yapılan yatırım ile elde edilmesi muhtemel kâr ve bu kâra ne kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde ulaşılabileceği düşünüldüğünde, sinema dünya üzerindeki en kârlı sektörlerden biri.

Masallarda lir çalan peri kızları vardır hani; tepkisiz kalamayacağınız muhteşem bir ezgi, peri kızlarının dayanılmaz güzelliği sizi yolunuzdan döndürmeye çalışır. Bir nevi sınavdır bu. Sinema sektörünün de, işdünyası için böyle tehlikeli bir cazibesi var.

Piyasa ekonomilerinde yatırımcılar istedikleri alana yatırım yapmakta serbesttirler. Yani piyasaya giriş ve çıkış serbesttir. Para kazanma veya kaybetme riski de tamamen yatırımcıya aittir.

Ben de merak ettim, sordum soruşturdum, kimlerin ağzı yanmış bu sektörden, kimlerin keyfi yerindeymiş diye.

Sinema sektörünün sektöre yatırım yapmayı planlayanlar için en büyük tehlikesi, bu uğraşın, yapımcılığın, yönetmenliğin tıpkı mühendislik, doktorluk gibi bir meslek olduğu gerçeğinin ihmal edilmesi oluyor. Şunu söylemeye çalışıyorum; para bir film yapmak için ihtiyaç duyulan şeylerden yalnızca biri. Para ile yetenek satın alınabilir, kiralanabilir; doğru kişiler doğru zamanda biraraya getirilerek istenilen neticeye ulaşılabilir; fakat bunu yapmayan, kısa yoldan büyük paralar kazanma arzusunda olan uyanık yatırımcılar için sinemanın güvenli sular olduğunu söyleyemeyeceğim.

Saadettin Saran başarılı bir işadamı. Tuttuğunu altın eden cinsten. Neye el atsa yüzü kara çıkmamış. Mazisinin verdiği güven ve şahsiyetinin bir parçası olan hırsı, günün birinde onu sinemada da başarılı olabileceğine ikna etmiş. “Yaparsam en iyisini yaparım”ı kendine ilke edinen Saran, Çanakkale Savaşı ile ilgili bir film yapmaya karar vermiş. İddialı demeçler vermeye başlamış arka arkaya. Mel Gibson ile Russel Crowe’u oynatacakmış filmde. Sadece bu iki oyuncunun maliyeti 30 milyon dolarmış ve film bugüne kadar yapılmış en pahalı yerli prodüksiyon olacakmış. Projenin senaristi de Turgut Özakman’mış.

Burada bir nefes alalım; “yapımcı” ile yapımcının farkı burada açık bir şekilde tezahür ediyor. Bir projeye doğru senarist seçmek, iyi senaristin kim olduğunu tespit edebilmek, iyi bir hikâyenin iyi bir senaryoyu beraberinde getirmeyebileceğini anlayabilmek bir yapımcılık yetisi. Turgut Özakman iyi bir oyun yazarı; geçmişte film senaryoları yazma konusunda denemeleri olmuş, fakat senarist dendiğinde akla gelen isimlerden birisi değil. Mel Gibson’ın oynaması temenni edilen bir sinema filminin senaryosunu Turgut Özakman’a emanet etmesiyle Saran’ın az evvel gözlerimizi kamaştıran yapımcılık vizyonu ikinci sınavında ikmale kalıyor.

Bir süredir projenin akıbeti ile ilgili Saran cephesinden ses çıkmıyor. Saran Film’in Çanakkale filminden evvel, çerez niyetine yapımcılığını yaptığı Kirpi isimli filmin de, oldukça yoğun bir reklam kampanyasına rağmen gişede büyük bir hüsrana uğraması heveslerini kırmış olabilir mi?

Bu konuya devam edeceğiz.

Yok mu bir babayiğit?

Sinema salonlarında film başlamadan evvelki uzun reklam kuşakları hepimizin canını sıkıyordur. Peki, tüm bu reklam kuşaklarının sahibinin, reklam yayınlanabilecek bu alanı reklam verene kiralayanın tek bir şirket olduğunu biliyor muydunuz? Fida Film. Yani neredeyse 45 milyon dolarlık bir reklam pastasını sadece bir şirket kontrol ediyor.

Reklam ile ilgili bütün mecralarda çetin bir rekabet yaşanırken, sinema reklamlarının neden sadece Fida Film’e terk edildiğini anlamak güç. Bundan birkaç yıl evvel yönetmen Abdullah Oğuz’un eski eşi Selay Tozkoparan’ın sahibi olduğu Energy Media AFM sinemaları ile yaptığı anlaşma işe AFM’nin sahibi olduğu salonlardaki reklam kuşağının kiralamasını yapıyordu, sonra o da sessiz sedasız bu işten çekildi. Çekilme sebebinin yaptığı işten para kazanamamak olduğunu zannetmiyorum.

Bu durum size de enteresan gelmiyor mu?

Taraf, 30.08.2009

Uzlaşma ne zaman şarttır?

Geçenlerde Vahap Coşkun “Uzlaşma söylemini sorunlu buluyorum” başlıklı önemli bir yazı yazdı. (Taraf, 27 Ağ) Ben de Coşkun’un bıraktığı noktadan ilerleyerek birkaç şey söylemek isterim.

Gerçekten de uzlaşma kavramını bugün gündemde olan Kürt Açılımı’yla ilgili olarak kullanırken, açılımın farklı boyutlarını birbirinden ayırt etmeye dikkat etmek gerekiyor. Açılım dediğimiz paketin çeşitli boyutları var ve bu boyutların niteliğine göre uzlaşma aranmasının yanlış ya da gerekli olduğu durumlar çıkıyor karşımıza.

Temel olarak üç boyut olduğunu söyleyebiliriz.

Birinci boyutta ihlal edilmiş temel hakların geri verilmesi var.

İkinci boyutta, idari yapıda ve devletin işleyişinde yapılması gereken değişiklikler yer alıyor.

Üçüncü boyut ise doğrudan doğruya PKK’ya yönelik olarak, şiddeti bitirmek ve dağdakileri indirmek için atılması düşünülen adımlarla ilgili.

Birinci grup reformlarda -yani temel hakların iadesinde- Coşkun’un da belirttiği gibi, uzlaşma aramak demokrasinin en temel ilkesini hiç anlamamaktır. Bir insanın ana dilini özgürce kullanıp kullanamayacağını, çocuğuna istediği adı koyup koyamayacağını, ana dilini ve kültürünü geliştirme çalışmaları yapıp yapamayacağını, kendi kimliğini rahatça ortaya koyup koyamayacağını çoğunluğa sorarak karara bağlayamazsınız. Bu konuda hiçbir Meclis, hiçbir hükümet ya da hiçbir kamuoyu yetkili değildir ki uzlaşma aransın. Temel hakların “insan olmaktan kaynaklanan ve geri alınamaz haklar” oluşunun anlamı da zaten budur. Hükümetin bu konuda atacağı adımlar bir hatanın hatta suçun düzeltilmesi niteliğindedir ve bu tür reformları hiç kimseye danışmadan, hiçbir uzlaşma aramadan tek başına yapabilir.

İkinci grupta yer alan; idari yapıda ve devletin işleyişinde yapılması gereken değişiklikler için ise uzlaşma aranması iyi bir şeydir; ama şart değildir. Bugünlerde birçok köşede uzun uzun anlatıldığı gibi, üniter bir devlet daha merkeziyetçi ya da daha ademi merkeziyetçi olabilir. Yerel yönetimler güçlendirildi, belediye meclislerinin yetkileri artırıldı diye; valilerle belediye başkanları arasındaki yetki ve sorumluluk paylaşımında değişiklikler yapıldı diye; o ülkenin üniter yapısı bozulmaz. Dolayısıyla herhangi bir iktidar, herkesi ikna etmek zorunda olmadan, Meclis’te yeterli çoğunluğu varsa, kendi siyasi programı doğrultusunda esaslı bir yerel yönetim reformuyla idari yapıda köklü değişiklikler yapabilir. Ayrıca devletin işleyiş biçimine ilişkin değişikliklere de imza atabilir. Diyelim, koruculuğu kaldırmaya, değiştirilmiş yer isimlerini iade etmeye karar verebilir. Ayrıca, yine gücü yetiyorsa, herhangi bir uzlaşma sağlayamasa da Seçim Kanunu’nu değiştirip barajı indirebilir. Bütün bunların uzlaşmayla yapılması arzu edilir ama şart değildir.

Gelelim açılımın üçüncü boyutuna…

PKK’nın silahlı bir örgüt olarak tasfiyesi; dağdakilerin indirilmesi ve topluma kazandırılması için düşünülen tedbirler, örneğin gündeme gelebilecek bir affın niteliği ve kapsamı… İşte bu nokta uzlaşma gerektirir. Hem de Meclis’i, muhalefet partilerini aşan, toplumun -yüzde yüzünü değilse bile- geniş kesimini kapsayan bir uzlaşma arayışını… Bu noktada ne devletin ne de Meclis’in ya da hükümetin tek başına toplum adına affetme kararı vermesi doğru olmaz. Eğer geçmişe sünger çekilecekse, bunu geçmişte acı çekenlerin, mağdur olanların yapması, psikolojik olarak buna hazır olması gerekir.

İşte bu yüzden de, akıllı bir iktidar ve iyi bir lider bu noktada halkın nabzını iyi yoklamalı, toplumsal psikolojiyi mutlaka dikkate almalıdır. Ancak bazen toplumun çeşitli kesimlerini temsil eden siyasi partiler, temsil ettikleri kitlelerin fikir-duygu durumunu yansıtmıyor, kendi siyasi çıkarlarını ön plana alıyor olabilirler. O yüzden de uzlaşma aramak mutlaka muhalefetteki siyasi partilerle uzlaşma aramak anlamına gelmez. Böyle durumlarda iktidarlar karşılarında barikat kuran siyasi partileri by-pass ederek doğrudan geniş kitlelere yönelebilir; gereken uzlaşmayı orada arayabilirler.

Bugün gerek CHP’nin gerekse MHP’nin söylemlerine baktığımızda durumun yukarıda anlatıldığı gibi olduğunu görmek hiç de zor değil. AK Parti’nin vadettiği açılımı yapabilmesi için CHP ve MHP’yle uzlaşmaya değil, onları aşıp onların tabanlarına ulaşmaya ihtiyacı var.

Uzlaşma aramanın yanlış olduğu alanlarda tereddüt etmeden harekete geçmek; uzlaşmanın arzu edilen ama şart olmadığı durumlarda bunun için çaba harcamak ama fazla zaman kaybetmemek; uzlaşmanın gerekli olduğu alanlarda ise bürokrasinin ya da siyasi partilerin önüne diktikleri barikatları aşıp halkla uzlaşı için çalışmak…

Sanırım bu da usule ilişkin bir yol haritası olabilir.

Bugün, 30.08.2009

 

Demokratik çözüm için bir çerçeve

 Daha önce işaret ettiğim gibi, bana göre, Kürt sorununun demokratik çözümünün anayasal-hukuki çerçevesi şu beş esasa dayanmalıdır: (1) etnik tarafgirliğin reddi, (2) kültürel çeşitliliğin tanınması, (3) kültürel haklar, (4) idari adem-i merkeziyet, (5) demokratik katılımın güçlendirilmesi.

“Etnik tarafgirliğin reddi”nden kastım, dibacesinden başlayarak baştanbaşa Anayasanın her türlü etnik imadan arındırılmasıdır. Bunun için en başta, milliyetçi söyleminin zirve noktasını teşkil eden Anayasanın Başlangıç kısmının tümüyle kaldırılması gerekir. Ayrıca, devletin adı konusundaki belirsizliğin (m.2: “Türkiye Cumhuriyeti”, m.3: “Türkiye Devleti”; m.66: “Türk Devleti”) kaldırılması ve sadece “Türkiye Cumhuriyeti” teriminin kullanılması (resmi söylemin de buna göre değiştirilmesi), “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” devlet başta olmak üzere milliyetçiliğe yapılan atıfların kaldırılması ve nihayet halihazırdaki etnik esaslı yurttaşlık tanımının (m.66) Anayasadan çıkarılmasını gerekmektedir.

Bunu tamamlayan bir adım olarak Anayasada kültürel çeşitliliğin tanınması da bir zorunluluktur. Bu konuda AB Anayasa Taslağı bu konuya ilişkin hükmünden (“Birlik kültür, din ve dil çeşitliliğine saygı gösterir”-m. II-82) ve Kanada Anayasasının Haklar ve Özgürlükler Belgesi’nin 27. maddesinde yer alan şu hükümden yararlanılabilir: “Bu Belge Kanadalıların çok-kültürlü mirasının korunması ve geliştirilmesiyle uyumlu bir şekilde yorumlanmalıdır.”

Burada ayrıca Kürtlerin çoğunluk teşkil ettiği bölgelerde Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesinin uygun olacağı akla gelebilirse de; bir yandan Kürt nüfusun Türkiye’nin her yerine dağılmış olduğu, öbür yandan da devlet seçkinlerinin bunu kabule henüz hazır olmadıkları gerçeği karşısında, bunun gerçekçi bir düşünce olmadığı söylenebilir.

Kültürel çeşitliliğin tanınması kültürel ifade, dil ve eğitim gibi kültürel haklar güvenceye alınmadan fazla bir anlam ifade etmez. Anadilde konuşma ve ifade yasağı Anayasa’dan zaten çıkarılmıştır. Resmi eğitim-öğretim kurumlarında ana dilini öğrenme hakkının Kürtlere tanınmasına da büyük bir itiraz olacağını sanmıyorum. Bu konuda asıl sorun, devlet okullarında anadilde öğrenim görme hakkının tanınıp tanınmayacağıdır ki, kanaatimce, bunun seçimlik bir hak olarak tanınmasında hiçbir sakınca yoktur. Bu konularla ilgili malum iki Avrupa sözleşmesinin Türkiye tarafından onaylanması halinde -ki bu er geç olmak zorundadır- bütün bu meseleler anayasa değişikliği yapmadan bile çözülebilir.

Bu arada kamu idaresinin demokratik dünyada eşi benzeri bulunmayan halihazırdaki örgütlenme tarzı baştanbaşa değiştirilmelidir. Üniter devlet, çoğu kimsenin zannettiğinin aksine, böylesine aşırı merkeziyetçi ve vesayetçi bir yapıyı zorunlu kılmıyor. Türkiye’nin çok daha adem-i merkezi ve demokratik bir idari yapıya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç yerel yönetimlere kolluk, eğitim ve sağlık hizmetleri alanlarında daha fazla yetki aktarılması ve bu yönetimlerin daha fazla mali kaynakla donatılması yoluyla karşılanabilir. Bu adım il ve ilçelerdeki, seçilmiş ve atanmışlar ayrımına ve merkezin vesayetine dayanan ikili yapıya son verilmesiyle tamamlanmalıdır. Atanmış memurlar olan kaymakam ve valinin görev yaptıkları yerlerdeki seçilmiş kurul ve makamlar üstündeki vesayeti demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır.

Nihayet, ulusal parlamentoda Kürtler için bir temsil kotası getirilmesi düşünülebilir. Bu olmasa bile, en azından seçim mevzuatında Kürt siyasi hareketinin temsilini kolaylaştıracak değişiklikler yapılabilir. Seçimlerde ulusal barajın %4 veya 5 seviyesine indirilmesiyle bu pekalâ sağlanabilir.

Star, 29.08.2009

Pimi çekilmiş bomba

Elinde pimi çekilmiş bombayla ölümü bekleyen bir insan. Hayatı parmak kaslarının dayanma gücüyle sınırlı bir ölüm mahkûmu…Biz bu sahneyi filmlerde çok seyrettik.
Ama karakterler bambaşkaydı.

Ya eline pimi çekilmiş el bombası verilen kişi filmin kahramanı olurdu; onu öylece bırakıp giden de gözü dönmüş bir katil… Bu durumda bilirdik ki mutlaka bir mucize olacak ve o bomba patlamayacak, kahramanımız kurtulacak.

Ender olarak da, adalete güvenini hepten kaybetmiş kahramanımız, filmin başından beri ortalığı kan gölüne çevirmiş baş caniyi nihayet köşeye sıkıştırdığında yargısız infazına karar verir ve eline bombayı tutuşturup sakin adımlarla uzaklaşırdı. Ama finalin böyle olması için, senaristin biz seyircileri film boyunca kötü adamın insanlığın bir defosu olduğuna ve yok edilmesinin herkes için hayırlı olacağına iyice inandırmış olması gerekirdi. Bu durumda bile, yönetmen -olur ya, acıma duygularımız ağır basar ve kahramanı suçlarız diye- kötü adamın ölümünü bize yakın plan izletmez; sadece uzak plandan çekişmiş bir patlamayla verirdi.

Şimdi öğreniyoruz ki gerçek hayat film senaryolarından çok daha vahşi, çok daha acımasız olabiliyormuş.

Pimi çeken ve bombayı tutan aynı taraftan olabiliyormuş…

Bir komutan, hayatı kendisine emanet edilmiş askerinin eline pimi çekilmiş bomba verip arkasına bakmadan sakin adımlarla uzaklaşabiliyormuş…

Gerçek hayatta filmlerdeki gibi mucizeler olmadığından, iyi kahramanın parmakları ölüme karşı ancak 45 dakika direnebilmiş ve sonra, boom!

Sonuç: Dört “şehit…”

***

Ne de güzel adlar buluyorlar!

“Eğitim zayiatı” diyorlar; “görev kazası” diyorlar.

Bu vahşetin adı da “fırsat eğitimi”ymiş; tutuklu teğmen öyle demiş.

Nevzat Tarhan’ın iddiasına göre, bu teğmen harp okullarında verilen “karizmatik liderlik” anlayışının kurbanıymış. Karizmatik liderlik eğitiminin amacı subay adaylarına “yüksek özgüven, risk alma, kendini dava için feda etme, baskın olma ihtiyacı, yüksek ikna ve etkileme gücü, vatanseverlik davası için yüksek maliyete katlanma ve sadakatin yüceltilmesi” gibi nitelikler kazandırılmasıymış. (Küçük bir fark: Olayımızdaki teğmen kendini değil, koruması altındaki askerlerini feda ediyor “dava”ya.) Ne var ki, son yıllarda “karizmatik liderlik” anlayışının sakıncaları ortaya çıktığı için bu eğitim terk edilmiş ve “bilimsel liderlik” eğitimine geçilmiş.

Ve anlaşılan bizim teğmen “bilimsel liderlik” eğitimini devre farkıyla kaçırdığı için filmlerdeki kötü kahramanları bile şaşırtacak kadar zalimleşebilmiş.

***

Doğrusunu isterseniz benim olayla ilgili çok daha basit ve sade açıklamalarım var: Bu teğmeni bu kadar zalim ve bu kadar fütursuz yapan şey yaptıklarının hesabını vermeyeceğine duyduğu güvendir.

Evet, sonuçta bu da bir “eğitim” sonucudur. Ama formel bir eğitimin değil, ordu içinde bulunduğu yıllarda gözlemlerine ve deneyimlerine dayanarak edindiği eğitimin sonucudur. Bu eğitimin ders notları yoktur; hocası yoktur. Ama olayımızdaki teğmen daha harp okuluna ayağını attığı andan itibaren öğrenmeye başlamıştır ki, kendisi Türk toplumu içinde imtiyazlı bir yere sahiptir. Özeldir, dokunulmazdır, eleştirilmezdir, hesap sorulamazdır. Daha sonraki görev yıllarında tanık olduğu nice olay; Şemdinli’deki suçluların yargıdan kaçırılışı, Dağlıca’da, Aktütün’de komutanlarının takındığı tutum; bulunan LAW silahlarıyla ilgili inkârlar; askerler

ordunun kendi döşediği mayınlarda patladığı zaman yapılan “PKK yaptı” açıklamaları; bütün bunlar onda hayatı boyunca topluma karşı “ordunun koruyucu kanatları altında” olacağı; hatalarının örtbas edileceği, “kol kırılır yen içinde kalır” geleneğine sonuna kadar güvenebileceği inancını yaratmıştır.

İşte onu bu kadar zalim ve bu kadar fütursuz kılan “eğitim” budur.

Hayat ona -ve bütün diğer teğmenlere- bunun aksi bir eğitimi vermedikçe de, filmlerde bile rastlamadığımız türden tüyler ürpertici suçlar işlenmeye devam edecektir.

Bugün, 28.08.2009

Yeni şeyler söyleyin, lütfen!

0

Önyargıları yıkmanın ve kafaya beton gibi yerleşmiş kalıpları kırmanın ne kadar zor olduğunu bugünlerde yeni örneklerle görüyoruz. 
  
Zamanın, hayatın, akıl ve mantığın, sosyal ve siyasi realitelerin çürüttüğü klişeler; Kürt probleminin kaynağı olan fikir, düşünce ve uygulamalar, geçmiş otuz yıl hiç yaşanmamış gibi tekrarlanıyor ve savunuluyor.

Çözüm sürecindeki sıkıntılar genelde ifade özgürlüğü kıtlığından ve sağlıklı bir fikir alışverişinde bulunamamaktan kaynaklanıyor. Yetersiz ifade özgürlüğü insanların korkmasına ve kendini açıklamaktan geri durmasına sebep oluyor. Fikir alışverişinin olmamasına ise kırmızı veya mavi çizgilere kafayı takanlar neden oluyor. Bunlar, başka fikirdeki insanları dinlemiyor. Karşı argümanları çürütmeyip sadece reddediyor. Kendi doğrularını dayatıyor. Başkalarını dinlemedikleri ve fikirlerini zıt fikirlerle tartmadıkları için fikir diye savunduklarının kum kulelerinden ibaret olduğunu, eleştiriler karşısında ayakta kalamadığını, hayat tarafından yalanlandığını göremiyor.

KUM KULELERİNDEN İBARET FİKİRLER

Bir kere daha bazı hakikatlerin altını çizelim. Türkiye’de çok ciddi bir Kürt problemi var. Çok yönlü olmak ve enternasyonal boyutlar da taşımakla beraber, problemin kökü bu topraklarda. Yani problem yabancılar tarafından kasıtlı olarak yaratılmış, hiç sosyal tabanı olmadığı halde suni olarak ortaya çıkmış değil. Bu problemin ana kaynağı ülkede egemen devlet zihniyeti ve bu zihniyete dayanan ve on yılları kapsayan yanlış ve zararlı uygulamalar. Bu devletçi zihniyet hemen her alanda özgürlük karşıtı ve vatandaşlarına davranışta alabildiğine hoyrat. Bunun sebebi, bir ideal birey ve toplum yaratmak istemesi ve devleti bunun aracı olarak yapılandırması. Bu siyasi yapılanma neredeyse toplumun her tabakasına zarar vermekte. Kürtler ise zararlardan en çok nasiplenen kesim olmakta!

Kürtler açısından temel problem Türklere karşı kendilerini ikincil konumda hissetmeleri. Bu hem bir hissiyat hem bir algılama ve haklılıklarını ispatlayacak olgular hiç eksik değil. Kürtlerin gözünde bu ülke Türk etnisitesini esas alan bir siyasi entite. Bunun en önemli göstergesi resmi dilin ve eğitim dilinin Türkçe olması ve Kürtçenin çeşitli seviyelerde, açık veya örtülü, doğrudan veya dolaylı olarak yasaklanması. Niye böyle yapılıyor? Türk-Kürt eşitliğinin olduğunu iddia edenler önce bu soruya cevap vermek zorunda. Ve bunu yaparken sonsuz hareket alanları yok. Ya Kürtçenin böyle bir muameleye tabi tutulmadığını ispat etmeliler ya da Kürtleri, Kürtçeye layık görülen statünün ahlaken haklı ve doğru olduğuna ikna etmeliler. Bunlardan biri yapılmadığı sürece Kürtlerdeki eşitsizlik algısı değişmeyecek. Tabii ki ilkini yapamazlar; çünkü durum dünya âleme malum. İkincisini de yapamazlar. Öyle ya, Kürtçeye baskı altında olma ve yasaklanma statüsünü layık görenler Çinlilerin Uygur alfabesini yasaklamasını, Jivkov döneminde Bulgaristan’da Türkçenin yasaklanmasını mazur görebiliyor mu? Irak’ta Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerde Türkmen dilinin, Kürtçenin Türkiye’de tabi tutulduğu muameleye tabi tutulmasına rıza gösterir mi?

Baykal diyor ki, Kürtçenin statüsü değişirse Türkiye’de halk arasında ayrılık gayrılık olur. Tamamen yanlış. Türkiye’de Kürtçe diye bir dil bulunmayıp devlet halkın bir kesimini olmayan bir dili kullanmaya zorlamıyor. Kürtçe diye bir dil ve bu dili konuşan geniş halk kesimleri mevcut olduğu ve bu insanlar negatif ayrımcılığa uğradığına inandığı için problem doğuyor. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Bilimleri Enstitüsü’nün bir araştırmasına göre Türkiye’de yaşayan on dil var. En büyükleri Türkçe ve Kürtçe. Arapça açık ara üçüncü. Elbette yaşayan bütün diller ve kültürler özgür olmalı, bilimsel ve folklorik araştırmalara konu yapılmalı ve özellikle üniversitelerde serbestçe öğretilmeli ve yaşatılmalı. Ancak, Kürtçenin durumu biraz farklı. Onun Türkçe dışındaki dillerinkilerle karşılaştırılamayacak kadar geniş bir nüfus tabanı var. Bu yüzden statüsü diğer dillerle değil Türkçe ile karşılaştırılabilir. Her dile özgürlük tanınması ne Türkiye’nin birliğinin ne de Türkçenin toplumsal statüsünün altını oyar. Tersine, Türkiye’nin birliğini ve Türkçenin ortak iletişim aracı olma fonksiyonunu kuvvetlendirir.

Muhalefet açılımın içeriğinin -paketin neyi kapsadığının- belli olmadığını söylüyor. Evet ama doğrusu bu. İlk ihtiyaç, problemi çözme yolunda bir siyasi ve toplumsal iradenin doğması. Bunun yarattığı iyimser atmosfer içinde ilgili her kişi ve kesim görüş ve taleplerini ortaya koyacak ve tartışa tartışa bir yere doğru gidilecek. Problem böyle çözülür. Ve nerede çözülüyorsa orada çözülür. Çözümün nerede olacağını ancak bir peygamber önceden tam olarak bilebilir. Gidilen yol yanlış, ben problemin nasıl çözüleceğini biliyorum diyen varsa ortaya çıkmalı ve fikirleriyle bizi aydınlatmalı.

MÜFLİS DÜŞÜNCELERE YENİ AMBALAJLAR…

Muhalefet bu olmayan paketin ABD paketi olduğunu iddia ediyor. Sürece ABD’nin katkısı var mıdır, varsa nedir, bunu benim gibi sade vatandaşlar bilemez. Ama bu probleme etraftaki ülkelerin ve süper güç ABD’nin müdahil olmaması mümkün mü? Öcalan’ı derdest edip Türkiye’ye teslim etmek de bir ABD projesiydi. O zaman buna niye itiraz edilmedi? Kandil bombalanırken ABD’den istihbarat desteği alınıyor. Buna niye itiraz yok? ABD’nin işi de zor. Karışsa karıştığı için, karışmasa karışmadığı için suçlanıyor. Madem öyle, namevcut pakete ABD paketi diye karşı çıkanlar bir “yerli paket” ortaya koysunlar, onu tartışalım.

Tutturmuşlar, muhatap kim diye soruyorlar. Bu problemin özü insan hakları ihlalleri olduğuna göre muhatap insan hakları. İnsan hakları ihlallerini sona erdirmek için kimseyle pazarlık yapmaya, almaya ve vermeye gerek yok. Vatandaşlarına saygı gösteren bir devlet, insan hakkı ihlallerini bitirmeyi bir varlık sebebi olarak alır ve ona göre davranır. Ayrıca, bu problemin beşeri muhatapları aşan bir boyutu, bir ilahi muhatabı da var. İnsan hakları Allah’ın insanlara bağışıysa hak ihlalleri ve bu arada dillerin yasaklanması aynı anda hem insana zulüm hem Tanrı’ya isyandır. Zira hakların ve dillerin yaratıcısı en nihayetinde Allah’tır. Evet, zaman ezber tekrarlama değil, yeni şeyler söyleme zamanıdır. Allah aşkına, müflis fikirleri acar ambalajlarla tekrar pazarlama çabasına son verip, yapabiliyorsanız, ufkumuzu açacak yeni şeyler söyleyin!
 
Zaman, 28.08.2009