Ana Sayfa Blog Sayfa 640

Soykırım ve tarih komisyonu

0

Türkiye’nin Ermenistan’a önerdiği soykırım iddialarını araştırmak için bir tarihçiler komisyonu kurulması teklifinin, devletin geleneksel inkar politikasını tekrar edip durmak yerine başka bir şey söylemiş olmak için bulunmuş bir formül olduğunu biliyoruz herhalde. Buna bir nev’i durumu kurtarma ya da zaman kazanma çabası da diyebiliriz.

Ama fazla ciddiye almamak ve ayrıca kabul edileceğini de ummamak kaydıyla…

Böyle bir teklifi ne Ermenistan ne de uluslararası kamuoyunun kabul etmeyeceğini şimdiden bilelim.

Sebebi açık: “1915’te ne oldu?” sorusuna verilecek cevabı bir tarihçiler komisyonuna havale etmekle, resmi tarih yazıcılarına havale etmek arasında bir fark yoktur.

Tarihçiler grubu hangi yöntemle seçilmiş olursa olsun; sonuçta birtakım tarihçiler oturacak ve 1915’te neler olduğunu ve olup bitene soykırım denilip denilemeyeceğine karar verecek.

Peki, bütün diğer tarihçiler bu komisyonun kararı karşısında on yıllardır yaptıkları araştırmaları ve vardıkları sonuçları çöpe atmayı ve bir komisyona uymayı neden kabul etsinler?

Tarihçileri bırakın; halklar neden kabul etsin? Neden başka tarihçilerin değil de komisyondaki tarihçilerin “gerçeği ellerinde tuttuklarına” inansın?

Tarih, “1915’te ne oldu sorusu”na hiçbir zaman tek bir cevap veremeyecektir. Hiçbir tarihi olayda tek bir cevap vermediği gibi. Bütün mesele, farklı tarihçiler tarafından yazılmış farklı hikayelerin hepsinin ama hepsinin özgürce ortalıkta dolaşmasına ve bu hikayeler etrafında özgür tartışmanın sürüp gitmesine izin verilmesi, zemin yaratılmasıdır.

Tarihçiler karar veremez de parlamentolar verebilir mi?

Aslında, yıllardır çeşitli ülke parlamentolarının 1915’te olan bitene isim koymak üzere hazırladıkları tasarıların ya da geçirdikleri yasaların da hiçbir değeri yoktur. Çünkü tarihi gerçekler parlamenterlerin oylarıyla da karara bağlanamaz. Herhangi bir tarihi olay herhangi bir parlamentonun yüzde 51’i öyle oy kullandı diye değişmez.

1915’te olup bitene bir isim koymak tarihin değil ama hukukun konusu olabilir elbette. Uluslararası hukuk, bir devletin geçmişte bir halka karşı suç işlediği iddiasını araştırabilir ve sonuçta olup bitene hukuki bir isim de koyabilir.

Ne var ki, olayın hukuki boyutu da geçmişte çok tartışıldı. 1948’de yapılmış bir soykırım tanımının 1915’te yaşanmış olan bir olay için kullanılamayacağı; 1948 sözleşmesinin geriye dönük olarak uygulanmasının hukukun temel ilkelerine aykırı olduğu genel olarak kabul gördü.

Dolayısıyla bu yaranın kapanması için hukuktan da medet umamayız.

Peki o zaman ne yapacağız?

1915’te olup bitenlerin vicdanlarımızı kanatmasını; Ermeniler’le aramızda bir kara gölge olarak kalmasını; ilişkilerimizi zehirlemesini nasıl önleyeceğiz?

Bana kalırsa çözüm devletin özür dilemesi de değildir. Çünkü bu, devletin bir resmi görüş yerine bir başka resmi görüş geçirmesi anlamını taşır. Nasıl inkâr çizgisi bazı vatandaşların düşüncelerini temsil ederken bazılarını rahatsız ediyorsa, kabul edip özür dileme çizgisi de bazı vatandaşların duygularını temsil ederken bazılarını rencide edecektir.

Doğrusu, devletlerin tarihi olaylar konusunda resmi görüşü olmamasıdır. Devlet her konuda olduğu gibi bu konuda da tarafsız, ideolojisiz ve fikirsiz olmalıdır.

Geriye kalıyor tek yol; devletlerin aradan çekilmesi; bütün yasakların, bütün kırmızı çizgilerin ve tabuların ortadan kalkması ve iki toplumun tarihçileriyle, sosyologlarıyla, hukukçularıyla, sanatçılarıyla birlikte serbest bir hesaplaşma ve yüzleşme sürecine girmesi…

Böyle bir hesaplaşma ve yüzleşme sürecinden asla tek bir ortak “karar” çıkmayacaktır. Her insan kendi vicdanıyla baş başa kendi “kararını” kendisi verecektir.

Böyle bir süreç yaşandığında, herkes yıllardır içinde biriken öfkeyi, sızıyı ya da pişmanlığı ortaya döktüğünde sonuçta bütün vicdanlardan aynı karar çıkmayacaktır belki ama bütün vicdanlar eskisinden daha huzurlu olacak ve inanın geçmişte olup bitene ne isim konduğu bugünkü kadar önemli olmayacaktır.

Bugün, 07.09.2009

Bu “Vali” Recep Yazıcıoğlu Değil

Televizyonların birinde rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu’nun hayatını konu aldığı söylenen “Vali” filmi gösteriliyor.
Vali recep Yazıcıoğlu’nun yaşamından bir şeyler bulurum ümidiyle bu  filmi sinemada seyretmiş, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. On lirama ve iki saatime yazık olmuştu…

“Köprü” de Başka Bir Köprüydü

Ayşe Kulin’in, Yazıcıoğlu’nun hayatını anlatan “Köprü” isimli romanı, Yazıcıoğlu’nun yapılmasını zorunlu gördüğü bir köprüyü yaptırmak için, nasıl bürokrasiyle, devletin bölge müdürleriyle, Ankara’daki bürokratlarla mücadele verdiğini anlatıyordu.

Yazık ki, Kulin’in romanından yapılan TV dizisi olayı saptırmış, valinin terörle mücadelesini anlatan bir “Kurtlar Vadisi”ne dönüştürmüştü. Dizide anlatılan vali sadece Recep Yazıcıoğlu’na benzeyen, ama yaptıkları Recep Yazıcıoğlu’nun yaptıklarıyla alakasız bir kahramandı.

Köprü filmi iyi başlamış, ama kötü devam etmişti, recep Yazıcıoğlu’nu hayatından bağımsız bir diziye dönüşmüştü. Yalnızca, oyuncu Erdal Beşikçioğlu her haliyle bizim bildiğimiz Rahmetli Yazıcıoğlu’nu aynen canlandırmıştı.

Bu “Vali” Başka Bir Vali

Sinemalarda oynayan “Vali” filmi tam bir felaketti… Film güya, “Türkiye çıkarlarını koruyup ülke insanlarının menfaati için elini taşın altına koyanlarla, taşları yukarıdan üstümüze yağdıran çıkar grupları arasındaki çekişmenin hikâyesini anlatıyor…”muş. Anlatsın, anlatsın, ama bu işe Rahmetli Yazıcıoğlu’nu karıştırmasa çok iyi olurdu…

“Vali” filmi Recep Yazıcıoğlu’nun hayatından esinlenerek çevrilmiş, TV dizisi “Köprü”nün devamı olarak çevrilmiş. “Köprü” de bölücü teröristlerle mücadele eden vali, burada da dış düşmanlara ve onların yerli işbirlikçilerine karşı ulusalcı-antiemperyalist bir mücadele sürdürüyor.

Filmin çocukça bir senaryosu var.   “Vali” filminde yabancı bir şirket var. Bunlar Türkiye’nin Uranyumca zengin madenlerini ele geçirmek istiyorlar. İş adamına benziyorlar ama, tam bir suç örgütü, kötünün kötüsü insanlar. Bunların yerli işbirlikçileri de öyle. Buna karşı, son derece dürüst, vatansever bir vali var. Valinin etrafında da dürüst, vatansever, antiemperyalist mühendisler ve devlet memurları Amerikalı soygunculara ve onların yerli işbirlikçilerine karşı mücadele veriyorlar. Kötüler amaçlarına ulaşmak için direnen herkesi acımadan öldürüyorlar. Sonunda olaya el koyan vali de bir trafik kazası tertiplenerek öldürülüyor.

Gerçek Hayatı Filmden de Renkli İdi

Bizim muhafazakâr ve halk adamı olarak bildiğimiz rahmetli vali Yazıcıoğlu, filmde ulusalcı bir kahraman olmuş. Sıradan halkın günlük sorunlarıyla uğraşan, devlet kapısını halka açmaya çalışan, halkla iç içe yaşayan Recep Yazıcıoğlu’nun, mesaisini komplo teorileriyle uğraşarak harcadığını, ulusalcıların kaygılarıyla kaygılandığını hiç zannetmiyorduk.

Bizim bildiğimiz kadarıyla, Recep Yazıcıoğlu’nun hayatı tembellikle, kuralsızlıkla, bürokrasiyle mücadele ile geçmişti. Vali Yazıcıoğlu, halka hizmet vermek için, kurulu düzeni aşmaya çalışan, Ankara bürokrasinden bağımsız olarak bulunduğu yerin imkânlarıyla halkla bütünleşerek bir şeyler yapmaya çalışan biri idi; çalışkan ve yiğit bir insandı, siyasetçilerden ve ideolojilerden bağımsızdı.

Recep Yazıcıoğlu, açık sözlü ve düzgün bir insandı. Bunlar devlet hayatında takdir görmek için uygun özellikler değil. Hele siyasetçiler böyle insanları nedense kendileri için tehlike sayarlar. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz Hükümeti tehlikeyi görerek Valiyi merkeze almıştı. Valinin düşmanı yoktu, herkesle diyaloga açıktı, kendini merkeze alan partizan politikacılara bile isyan etmemişti.

Bu Sadece Bir Film

Bu tip filmlerin çevrilmesi, bundan bazı insanların para kazanmalarına diyeceğimiz bir şey yok. Burada kötü olan, her ne kadar filmde adı, Faruk Yazıcı olarak geçiyorsa da,  gerçekte vali Recep Yazıcıoğlu’nun imajının kullanılması. Yazıcıoğlu’nun  ailesi olaya müdahale etmeli, Filmin Yazıcıoğlu’nun hayatıyla uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığını açıklamalıdır.

Filmin yapımcılarını da bir açıklama yaparak, filmin tamamen kurgu olduğunu, Vali Recep Yazıcıoğlu’nun yaşamıyla bir ilişkisi olmadığını, benzerliğin de tamamen tesadüften ibaret olduğunu açıklamalıdır. Aksi takdirde bu film Yaıcıoğlu’nun anısına zarar verecek, yanlış bir Yazıcıoğlu imajının oluşmasına sebep olacaktır. 10 sene sonra insanlar gerçek Yazıcıoğlu’nu unutacak, sadece bu filmlerde anlatılanları hatırlayacaktır.

Aradan 10 sene geçmesine bile gerek kalmadı; Kanal 24’te Recep Yazıcıoğlu’nu tanıtmaya çalışan bir belgeselde bu film Yazıcıoğlu’nu tanıtmak için kullanıldı bile…

 

Her baba olmuş bir Hz. İbrahim

0

Yirmi yaşında bir genç ölüyor, babası cenazesinde “iki oğlum daha var, gerekirse onları da gönderirim” diyor. Ceninin dahi hak ehliyeti var, anne karnında uzuvları oluşmaya başladıktan sonra artık bir hayat hakkı var ve onun “hayat”ı üzerinde annesi babası dâhil hiç kimsenin tasarruf hakkı olmadığı iddia ediliyor. Ama yirmi yaşına gelmiş bir gencin hayat hakkı üzerinde anne babası çok kolay hüküm veriyor, hatta sadece ölenin değil arkada kalanların hayatları üzerinde de tasarruf hakkı olduğunu düşünüyor.

Bir anne “ben çocuğuma o kadar yıl emek verdim, devlete teslim ettim bana tabut içinde verdiler, vatan sağ olsun demeyeceğim” dedi resmen aforoz edildi. İhmal sonucu çocuğunun öldüğünü düşünen bir aile olayın peşine düşünce tehdit edildiğini söylüyor. Bir defa “eğitim zayiatı” diye bir kavram var. Er, bir insan olarak değil, zayi olup, atılabilir bir şey olarak görülüyor. “Vatan sağ olsun!” diye bir sloganla cinayetler dahi meşrulaştırılıyor, sorgulamak suç haline getiriliyor. Ölene bunu soramadığımız için, hayattakilere de ölüm çok uzak olduğu için bu slogan çok kolay çıkıyor ağızdan. Madem devleti o kadar seviyorsunuz neden “insanı yaşat ki devlet yaşasın”ı düstur edinip sorumlulardan hesap sormuyorsunuz?

Çocuğunun şehit değil psikopat bir cezaya kurban gittiğini öğrenen aile dahi hesap sormak yerine “çocuğum vatana kurban gitti, vatan sağ olsun” diyebiliyor! Yirmi yaşındaki bir bireyin hayatı üzerindeki tasarruf hakkını nerden alıyorlar acaba?

Kendini vatana kurban etmek isteyenleri anlayabilirsiniz, sonuçta kendi hayatıdır. Doğrudur, yanlıştır ama bir insanın bir hayat üzerinde tasarrufu olduğu kabul edilecekse bile, bu ancak kendi hayatı olabilir. Bir başkasının hayatı üzerinde tasarruf hakkı hiç kimseye verilemez.

Bir teğmen bir erin eline bombayı verip pimini çekebiliyor, o insanın hayatı üzerinde tasarruf hakkı olduğunu düşünüyor. Böyle psikopatça bir ihmal ile ölen erin ailesi de hesap sormak yerine “vatan sağ olsun, ben oğlumu devlete kurban verdim” deyip işin içinden sıyrılıyor.

Er İbrahim Öztürk bir insan mıydı? Yoksa bir teğmenin psikopat egosunu tatmin ederken zayi ettiği bir oyuncak mı? Ya da babasının kurban edebileceği bir İsmail mi?

Hiç biri değildi, hayalleri, umutları, acıları, dertleri, hayatı olan bir insandı. Ne babasının kurban edebileceği bir İsmail’di, ne de bir ego tatmininde zayi olacak bir oyuncak.

Her baba olmuş bir Hz. İbrahim, evladını gözünü kırpmadan kurban ediyor. Allah bile insanın kurban edilmesine razı gelmediği için Hz. İbrahim’e bir kurbanlık hayvan gönderiyor, siz hangi kutsala binaen insanı kurban ediyorsunuz? Öbür tarafta, Mahkeme-i Kübra kurulduğunda, Allah, “benim peygamberime vermediğim hakkı sen kimden aldın” diye soracak o babalara.

Zor bir sınav olacak.

***

Bütün bunlara rağmen aile hesap sormuyor, yetkili merciler gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor, yalanı ortaya çıkınca da lav silahını tanıtan bir basın toplantısıyla “patron benim” hatırlatması yapıyorsa, bize sadece söyleyip bu vicdan yükünden kurtulmak kalıyor.

Son sıralarda peşpeşe ortaya çıkan kaza süsü verilmiş insanlık dışı cezalandırma, altı askerlerin ölümüne yol açan, PKK tarafından döşendiği açıklanan mayınların aslında TSK tarafından döşendiğinin anlaşılması, burada ölenler için “olur böyle ufak tefek hatalar” gibi sözlerin sarf edildiğinin ortaya çıkması gibi birbirinden vahim uygulamalar ve daha vahimi bunların örtbas edilmeye çalışılması bir fırsat olabilir. Ailelerin davacı olmaması bir şeyi değiştirmemeli, ilgili makamlar tasarruflarının hesabını verebilmeli ya da bir başka değişle ilgili makamlar birimlerinden hesap sorabilmeli. Bu “hesap vermeyen-hesap sorulamayan kurum” zihniyetinin değişmesi için bu vahim olayların peşi bırakılmayarak, gerekli işlemlerin yapılarak kamuoyuna karşı daha şeffaf olunabilmeli.

04.09.2009

“Düzen kuran ülke”

    
Davutoğlu’nun “komşularla sıfır problem” sloganı doğrultusunda giriştiği dış politika ataklarını çoğunluk gibi ben de sevinçle, takdirle izliyorum.Devletin bir kesimi “postal yalayıcılar” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanırken, kırmızı çizgileri basmadan geçip Kuzey Irak yönetimine cesur bir şekilde el uzatmak ve sonuç almak az iş değildi doğrusu.

Hele hele sıranın Kıbrıs’a gelmekte olduğunu görmek beni hepten heyecanlandırıyor. Bu konunun çözülmesinin, derin devletin Türkiye’nin dünyayla bütünleşmesin diye ayağına taktığı pranganın çözülmesi demek olacağını hepimiz biliyoruz.

Söylemeye bile gerek yok; kalbim Dışişleri Bakanımız’ın “komşularla sıfır problem” politikalarının başarısı için çarpıyor.

Ama Davutoğlu’nun politikası burada bitmiyor tabii. Bu politika daha genel, daha büyük ve uzun vadeli bir stratejinin parçası ki, benim naçiz kalbim bu büyük politika konusunda aynı şevkle çarpmıyor:

Davutoğlu, geçenlerde bir televizyon programında şöyle özetliyordu büyük politikayı:

“Balkanlar deyince çatışma, Kafkaslar deyince etnik farklılıklar ve Ortadoğu deyince gerilim akla geliyor. Biz bu üç bölgenin en güçlü ülkesiyiz ve bu bölgedeki düzenden kendimizi sorumlu hissediyoruz. Türkiye hemen tüm komşularından coğrafi, askeri ve ekonomik olarak çok daha büyük. Dolayısıyla düzen kurma misyonu bizimdir.”

Bu sözleri duyunca, çoğunluğun içinin gururla dolduğunu biliyorum. Zaten ne zamandır ellerini ovuştura ovuştura bekliyorlar; ne zaman masadaki yerimizi alacağız, yumruğumuzu masaya vuracağız, ne zaman bölgenin patronu olacağız diye. Nicedir “dünya çapında aktör” olmaktan, “oyun kuran” ülke olmaktan söz ediyorlar; “İçinde bulunduğu bölgede savaşın da, barışın da, bölgesel planlamaların da Türkiyesiz olamayacağı artık bir gerçektir. İsrail de olsanız, ABD de olsanız bu bölgede Türkiyesiz bir şey yapamazsınız! Hiçbir güç bu bölgede Türkiyesiz oyun kuramayacak artık…” diye yazılar yazıyorlar.

Benimse bu satırları okudukça içimi bir sıkıntı basıyor. Kuvvetli bir “Hay Allah, aldık mı başımıza belayı” hissi… Hele hele, bu bölgesel aktör olma özleminin Irak’ın işgali sırasında “Aman masanın dışında kalmayalım” endişesiyle işgalciye destek vermeye kadar vardığını düşündükçe endişelerim daha da artıyor.

Malum sözdür; büyük başın derdi de büyük olur. Kendilerine “düzen kurma” misyonu atfedenlerin, başlarının beladan kurtulmadığını o kadar çok gördük ki…

“Düzen kuran ülke…”

Aslında ben devletin az yönetenini seviyorum. Mümkün olduğu kadar az işe karışan, zorunlu olmadıkça devreye girmeyen bir devlet… Ehh, kendi devletimin Türkiye’yi bile daha az yönetmesini isterken, Balkanlar’dan, Avrasya’dan Kızıldeniz’e kadar uzanan koca bir coğrafyayı yönetmeye aday olmasını nasıl sempatiyle karşılarım?

Bir ülkenin kalkıp başka ülkeler için düzenler kurmasını nasıl içime sindiririm?

 Düzen kurma yeteneğine sahip olan ve bu yetkiyi kendinde gören, aynı zamanda düzen bozma yetkisini de kendinde görür. Ayrıca kuracağı düzenin “kimin için iyi” olduğu sorusu her zaman açık uçlu bir sorudur. (Unutmayın, bugün Ortadoğu coğrafyasındaki bu sorunlu düzeni de bir zamanlar düzen kurucu olan bazı ülkeler kurmuştu.)

Davutoğlu besbelli ki bu yetkiyi bölge halklarının “iyiliği” için kullanmak niyetinde. Bölge halkları daha az savaşsın; düşmanlıkların yerini dostluklar alsın; ekonomik işbirliği, yatırımlar, ticaret, refah artsın istiyor. Türkiye’nin kuracağı düzenin böyle bir düzen olmasını arzuluyor.

Ama belli mi olur? Devletlerin ömrü yanında dışişleri bakanlarının iktidar ömrü nedir ki… Daha sonra kimlerin gelip geçeceğini ve nasıl düzenler kurmayı arzu edeceğini kim bilebilir ki…

Belki Davutoğlu haklıdır; belki düzen kurma sorumluluğu bölgenin en büyüğü ve en güçlüsü olmanın bedeli olarak kaçınılmaz bir biçimde bizim üstümüze kalmaktadır. Yani bu işten kaçmak mümkün değildir.

Ayrıca, bölgesel güç ya da dünya çapında aktör olmanın ekonomik getirilerinin bu ülkeye iş-aş olarak döneceğini bilmek de “düzen kurucu ülke” olmaya karşı çıkmayı zorlaştırıyor; bunun da farkındayım.

Ama ekonomik çıkarlar deyince hemen aklıma başka örnekler geliyor:

Fransa ve Almanya Avrupa’nın düzen kuran ülkeleri… Acaba bu durum Fransızlar’ı ve Almanlar’ı diyelim İsveçliler’den ya da Portekizliler’den daha mı mutlu insanlar yapıyor? İsveç’in etliye sütlüye karışmadan yaşayıp gitmesi bu ülkenin kişi başı milli gelirinin “düzen kuran” ülkelerin vatandaşlarından daha yüksek olmasını engellemiyor.

Hem büyük, güçlü ve müreffeh bir ülke olmak; hem de kimse için düzen filan kurmaya çalışmadan, kimsenin işine burnunu sokmadan sessiz sakin yaşamak mümkün değil midir?

İşte ben Türkiye böyle bir ülke olsun istiyorum.

Evet, bu isteğimin pek naif kaçtığını biliyorum; Türkiye, İsveç ya da Avustralya gibi bir yerde değil; jeopolitik durumumuz bizi ya düzen kurucu ülke olmaya ya da başka büyük ülkelerin kurduğu düzenlere konu olmaya itiyor deneceğinin farkındayım.

Ama hiç değilse kabul edelim ki, bir misyona büyük bir şevkle gönüllü yazılmakla, başa gelen çekilir kabilinden sırtlamak arasında da bir fark vardır.

Ben sadece, şu “düzen kurucu ülke olmak” meselesinde çoğunlukla duygudaş olmadığıma dair bir not düşmek, içimdeki sıkıntıyı sizinle paylaşmak istedim.

Zaten bu konuyu da bir daha açmayacağım.

Bugün, 04.09.2009
 

Bölücülük dışında yeni bir perspektif geliştirmenin imkanı var mı?

Hükümetin ‘demokratik açılım’  adını verdiği girişim, Kürt sorununu çözmek gibi büyük bir iddia taşımaktadır. Bu girişimin  Kürt sorununu çözmekte ne kadar başarılı olacağını zaman gösterecektir,  ancak bu girişimin neden olduğu tartışmanın zemini ve muhtevası,  bütün toplum için  olgunlaştırıcı bir  tecrübe olacaktır.

Şimdiye kadar  inkar edilen Kürt sorununun  günümüzde  kabul edilmesi önemli bir aşamadır. Kürt sorununun var olup olmadığına dair yapılan tartışmalar, bir türlü Kürtlerin taleplerinin ne olduğuna eğilmeye fırsat vermiyordu. Bugünlerde Kürtlerin dışında olan, her konuda görüş belirten kişi ve kurumlar, Kürtlerin taleplerini belirlemekte ve kendi belirledikleri talepler üzerinde kendilerince   değerlendirmelerde bulunmaktadırlar. Bu durumda aslında Kürtlerin talepleri değil, Kürtler adına dışarıdan ileri sürülen talepler  tartışılmaktadır. Taleplerin Kürtlere rağmen dışarıdan belirlenmesi ve tartışılması, dayatmacı bir nitelik taşımaktadır. Kürtlere, anadil ve kimlikle ilgili taleplerinin ne kadar imkansız, gereksiz ve saçma olduğunu göstermek için bugünlerde birçok kimsenin birbiriyle yarıştığı gözlemlenmektedir. 

Hangi talebin doğru hangisinin yanlış olduğunu belirleme hakkını kendi tekelinde tutma tavrı  verimsiz ve gereksiz bir çabadır. Bundan önce yapılması gereken şey, Kürtleri hak ve özgürlük talebinde bulunabilen bireyler olarak görmek ve onları  görüşleriyle beraber  ciddiye almak lazımdır. Ancak Kürtleri  hak ve özgürlük talep edebilen bireyler  görmek, dinlemek ve anlamak yerine, birtakım örgüt, kişi ve partiler etrafında muhatablık tartışması yapılarak    Kürtlerin kendilerini ifade etmeleri  zorlaştırılmaktadır. Her Kürt, kendi talebini ifade etmekte özgür olmalıdır. Hiçbir örgüt  ya da parti, Kürtlerin taleplerini   dile getirmeyi  kendi tekeline alamayacağı gibi,   bazı spesifik örgüt ve partilerin taleplerini   değişik gerekçelerle reddetmek suretiyle Kürtleri susturmak ya da onları hak ve özgürlük talebinde bulunmanın  anlamsızlığına zihnen ikna etmek de sağlıklı bir yol değildir. Demokratik açılım sürecinin  sağlıklı bir şekilde yürümesi için, bütün Kürt kesimlerinin hiçbir baskı ve korku duymadan kendilerini ifade etmenin yolu açılmalı, değişik Kürt kesimlerinin görüşlerini yansıtan basın-yayın organlarına hiçbir sansür, kapatma ve  baskı olmamalıdır.

Kürtler konuştuğu zaman Kürt sorunu şeffaflaşacaktır. Şu an  Kürt sorununun şeffaf  bir resmine sahip bulunmamaktayız. Ortalıkta birçok fikir ve görüş dolaşmaktadır. Ancak bütün  yazılıp çizilenlere rağmen Kürt sorununun niteliği ve muhtevası hakkında şeffaf fikirlere sahip olduğumuz söylenemez.İfade özgürlüğünün önündeki engeller ve Kürt sorununa dair  sahici fikirler ortaya koymanın zorluğu, şeffaf bir Kürt sorunu konseptine ulaşmamızı engellemektedir. Yıllardır yapılan baskı ve zihinlerde yaratılan korkulardan  dolayı insanlar, Kürt sorununda görüşlerini özgürce ifade etmeyi değil, düşüncelerini filtreleyerek ve  oto sansüre tabi tutarak söylemeyi öğrenmişlerdir. Kürt sorununa dair söylenenler, hep oto sansürden geçerek söylenmiş yarım yamalak şeylerdir. Söylenenler,  söylenmek istenenin  şeffaf ve özgür ifadesi olmaktan çok uzaktırlar.

Fikirlerin   oto sansür olmadan ifade edilemediği bir konuda gene Kürt çevrelerin görüşlerini söyleme çabası içinde olduklarını görüyoruz. Söylenenler içerisinde  ayrı devlet  talebi  gündeme getirilmemesine rağmen,   tek talep buymuş gibi bir izlenimin kamuoyunda yaratılmaya çalışılması çok ilginçtir. Değişik Kürt çevrelerinin görüşlerini genel olarak dört ana başlıkta toplayabiliriz. Kürtler, her şeyden önce kimlik, dil  ve kültürleri üzerindeki direkt ya da dolaylı her türlü devlet baskısının kalkmasını istiyorlar.İkinci olarak   nasyonalizm, militarizm ve  ideolojiden arındırılmış sivil bir anayasanın yapılmasını istiyorlar. Üçüncü olarak  devletin  katı bir merkeziyetçi anlayış içerisinde toplumu kontrol etmekten vazgeçmesini,  adem-i merkeziyetçi  bir anlayışla devletin yeniden yapılandırılmasını istiyorlar. Dördüncü olarak Kürtler,  siyasi, sosyal, eğitim, kültürel  ve ekonomik alanlarda  gerçekten var olmak istiyorlar.

Bu dört ana başlık altında Kürtlerin taleplerini topladığımızda aslında Kürtlerin  çok da yeni bir şey istemediklerini görmekteyiz.  Aslında Kürtlerin istediği ana talep Türkiye’nin bütünüyle sivilleşmesi ve  demokratikleşmesidir.  Ancak Kürtlerin her söylediği, Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında ele alınıp tartışılmamakta,  ileri sürülen her türlü görüşe ‘bölücü’ yaftası vurularak tartışmanın devam ettirilmesi ve derinleştirilmesi engellenmektedir.  Kürt sorununa  dair söylenen her sözü  ve yapılan her girişimi ‘bölücülük’ gibi ötekileştirici, sığlaştırıcı, düşmanlaştırıcı  bir ölçüye vurmak, bu sorunda  yol almamıza, bu konuda yeni fikirler ve perspektifler  geliştirmemize engel olmaktadır.

Kürt sorunu tartışmalarında  daha ileri gitmemiz için  söylenenleri ve yapılanları bölücülüğün yani separatizmin dışında   değerlendiren yeni bir bakış açısının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Kürt sorunu bağlamında  ileri sürülen demokratikleşme ve  sivilleşme taleplerini,  toplumsal-siyasal düzene bir meydana okuma olarak  algılamak yerine,  onları  toplumsal-siyasal düzenin daha sağlıklı bir şekilde inşasına hizmet  eden eleştiriler olarak görmek gerekmektedir. Demokrasi, hukuk, refah  ve özgürlük taleplerini  sadece bunlara sahip olmayan bir toplumsal kesimin  bölücü ve ayrılıkçı talepleri olarak okumak yerine, onları toplumsal-siyasal barışın yapıcıları olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Kürtler, Aleviler ve dindarlar gibi  mağdur edilmiş toplumsal kesimlerin  insan hakları, demokrasi, çoğulculuk ve özgürlük bağlamında  dile getirdikleri düşünce ve talepler, bölücülük olarak değil, onları  bir arada yaşama iradesini güçlendiren özgün  söylemler olarak anlamak lazımdır. Bunun için de bölücülük klişesinin sığlığından, iğfal ediciliğinden ve ötekileştiricilinden düşüncelerimizi ve ruhlarımızı arındırmamız gerekmektedir.

 

Askerî hatalar da sorgulanmalıdır!

Medenî ülkelerle olmayanlar arasında kolayca tespit edilebilecek birkaç belirgin fark vardır. İnsan hak ve özgürlüklerini esas almamış, anti-demokratik ülkelerde idareci tabaka halkı küçümser, ona tepeden bakar. Kendisini toplumun velinimeti sanır.

Bu yazıda üzerinde durmak istediğim, geri ülkelerde insan hayatının kıymetsiz oluşudur. Bu, kısmen ülkenin zenginlik seviyesiyle kısmen hâkim zihniyetle izah edilebilir. Ülkeler zenginleştikçe maddî nesnelerin nisbî değeri azalır. Maddî kayıplar daha az önemsenir; çünkü bir maddî kayıp o ülke insanlarının refah seviyesinde önemli bir değişiklik meydana getirmez. Fakirlerin zenginlerden farklı olarak maddî şeylere değer vermediği inancı temelsizdir. İnsanlar fakirleştikçe değil, zenginleştikçe cömertlik ve hayırseverlikleri artar. Keza, bir ülke zenginleştikçe orada insan hayatına verilen kıymet yükselir. İnsan hayatının kıymetsiz oluşu, aynı zamanda zihniyetle ilgilidir. İnsanı değersiz gören zihniyetin oluşumunda kültürlerin, değer sistemlerinin, tarihî tecrübelerin, ideolojilerin büyük tesiri olur. İnsanı esas almayan, onu dinler, ideolojiler, semboller, simgeler, iddialı soyut projeler adına harcamayı meşru gören kültür ve değer sistemlerinde insan hiç mertebesine doğru indirgenir ve dolayısıyla insan hayatı kıymetsizleşir.

Geçtiğimiz günlerde çok vahim iki olayla ilgili dehşet verici gerçeklerin ortaya çıkışına şahit olduk. İlk olay 17 Ağustos’ta meydana gelen ve kaza süsü verilen bir örtülü cinayetti. Elazığ’da nöbet tutarken uyuyan ve el bombası çavuşu tarafından çalınan bir eri cezalandırmak (“fırsat eğitimi”ne tabi tutmak) isteyen Teğmen Mehmet Tümer, pimini çektiği bir el bombasını “mandalı tutarsan yaşarsın, bırakırsan ölürsün” diyerek er İbrahim Öztürk’ün eline tutuşturdu. Erin, bu hareketin kendisini öldüreceğini söylemesine rağmen arkasını dönüp gitti. Asker dakikalarca mevzilerde dolandı, yardım istedi, fakat kimse kendisine bir pim veremedi. Sonunda takati tükenen er, mandalı tutmayı daha fazla sürdüremedi ve bomba elinde patladı. Hayatını kaybetti. Muhtemelen ona yardım etmeye çalışan üç er daha öldü. Aynı günlerde 27 Mayıs’ta Hakkâri Çukurca’da altı erin ölümüne sebep olan mayının aslında PKK değil, TSK tarafından yerleştirilen bir mayın olduğu iki generalin kendi aralarında yaptığı bir telefon konuşmasının kayıtlarının medyaya sızmasıyla ortaya çıktı.

HEPİMİZ BİLİYORUZ; OLAYIN ÜSTÜ ÖRTÜLECEKTİ…

İki olayda on canın kaybedilmesi, bütün toplumu sarstı. Ancak, bu olaylardaki felaket, sadece masum erlerin hayatlarından olması değil. Başka acı, vahim taraflar var. İlkinde, teğmeni bu davranışa iten güdüler ve TSK’nın olayı yansıtma biçimi çok korkunçtur. Anlaşılıyor ki; olayın yaşanmasının ardından hem sivil otoritelere, hem ailelere hem de medyaya yalan söylendi. Olayın sıradan bir kaza olduğu izlenimi yaratıldı. Teğmen hakkında ciddi bir işlem yapılmadı. Erlerden birinin cenazesine TSK adına katılan bir üsteğmen, konuşmasında sanki dört genç PKK ile savaşırken ölmüş gibi terörden, ülkenin bölünmez bütünlüğünden dem vurdu. Ailelerin, gerçeğin bilgisi ortaya çıkınca verdiği ilk tepkiler de militarizmin halk katındaki yansımalarıydı. Babalar “büyüklerimiz ne yaparsa doğru yapar, her şeyin en iyisini onlar bilir”, “devlet-ordu hata yapmaz, yalan söylemez” havasındaydılar. Günler geçip olayın korkunç ayrıntıları açığa çıkınca acı yüreklerini daha fazla dağlamaya başladı ve “hesap verilsin” çağrısı yapmaya başladılar. Sorumluların cezalandırılması talebiyle seslerini yükselttiler. Hepimiz şahit olduk; vicdanı kanayan bazı kimseler olayı medyaya yansıtmasaydı ve Taraf Gazetesi haberi cesaretle yayınlamasaydı, büyük bir ihtimalle olayın üstü örtülecekti. Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un Zafer Haftası kutlamaları esnasında konuyla ilgili sorular yönelten gazetecilere tepkisi de çok yakışıksızdı ve insan hayatına değer vermeyen bir zihniyeti yansıtmaktaydı. Mayın olayıyla ilgili olarak generaller arasında geçen konuşma da erlerin hayatına değer vermeyişin üst rütbeli subaylar arasında belki de yaygın bir tavır olduğu kuşkusunu uyandırmaktaydı. Generaller, üzüntü belirteceklerine ve daha dikkatli olmaya birbirlerini teşvik edeceklerine, “mühim değil, olur böyle ufak tefek hatalar” tonunda konuşmaktaydı. Yani altı genç insanın hayatını kendi ordularının hatası yüzünden kaybetmesi onlar için ufak tefek bir hadiseydi. Yine o generallerden biriyle bir yarbay arasında gerçekleşen bir konuşmada da yarbay, olayı topluma mayınları PKK’nın döşemiş olduğunu ifade eden genel ifadelerle dolu bir açıklama yaparak geçiştirdiklerini belirtmekteydi. Bu, kamunun, medyanın ve ailelerin nasıl yanıltıldığının açık bir itirafıydı.

DENETİME AÇIK OLMAK VE HESAP VEREBİLİRLİK

İnsan hayatına saygısızlığın Türkiye’de sadece askeriyede mevcut bir hastalık olduğunu iddia edemeyiz. Sivil hayatta da bunun çok örnekleri var. Trafikte, hastanelerde ve başka yerlerde “pisi pisine” insanlar ölüyor, öldürülüyor. Ama askeriyenin özel bir durumu var. Askeriye, kendisinin ülkenin en iyi kurumu olduğu yolundaki bir propagandayı sivil destek de alarak etkili şekilde sürdürüyor. Kendisinin genel ve özel olarak sorgulanmasını neredeyse imkânsızlaştıran bir düzenlemeyi özenle koruyor. Siviller hata yaptığı zaman bir ölçüde hesap sorulabiliyor ama askeriye sivil otoritelerden farklı olarak hiçbir zaman hatalarını kabul etmiyor ve hep üstte kalmayı başarıyor. Askerî hataları dile getirmeye ve sorgulamaya kalkanların, derhal asker düşmanı olmak ve askeriyeyi yıpratmak istemekle suçlamak yoluyla, önü kesiliyor.

Bu iki elim olay göstermiştir ki; her kamu kurumu gibi askeriye de halkın denetimine açık ve ona hesap vermeye hazır olmalıdır. On genç hayatın kaybı sıradan soruşturmalarla geçiştirilemez. Ortada hatadan çok suç vardır; bu suçların hesabı sorulmalıdır. Failler mutlaka adalet önünde hesap vermeli ve cezalandırılmalıdır. Kamu vicdanı ancak bu yapılırsa rahatlayabilir. İnsan hayatına verilen değer ancak bu yapılırsa yükseltilebilir. 
 
Zaman, 04.09.2009
 

Yargı reformu stratejisi

Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları çerçevesinde, Adalet Bakanlığı’nca ilgili yargı kurum ve kurulları yanında Avrupa Komisyonu’nun da katkıları alınarak hazırlanan “Yargı Reformu Stratejisi”  açıklandı. Stratejinin temel amaçları, gayet isabetli olarak, yargının bağımsızlık, tarafsızlık ve etkinliğinin artırılması olarak belirlenmiş, ama ben bu yazıda sadece “bağımsızlık”la ilgili hususlar üzerinde durabileceğim.
Yargının bağımsızlığını güçlendirmek üzere yapılması tasarlanan düzenlemeler şöyle özetlenebilir: HSYK’nın yeniden düzenlenmesi, hakimlerin terfi sisteminin gözden geçirilmesi, idari ve mali özerkliğe sahip bir Hakimler ve Savcılar Birliği’nin kurulması, askeri mahkemelerin yetki alanının daraltılması ve bu mahkemelere hakim sınıfından olmayanların atanmaması, askeri mahkeme binalarının askeri yasak bölge dışına çıkarılması ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin (AYİM) iki dereceli hale getirilmesi.

HSYK’nın “geniş tabanlı” temsile dayanacak şekilde, kendisine ait sekreteryası bulunan bir kurum haline getirilmesi gerçekten de doğru bir girişim. Bu “geniş tabanlı” temsilde hem bütün hakimlerin kendi seçtikleri temsilcilerin hem de parlamentonun seçeceği üyelerin yer almasının Kurulun demokratikleşmesi ve sahici anlamda bağımsızlaşması için gerekli olduğunda şüphe yok. Ancak, RTÜK örneğinde olduğu gibi, parlamentonun üye seçme işinin partilerin aday göstermesine bağlı olarak yapılması halinde, bu işten umulan faydanın elde edilemeyeceğini, aksine bunun yargının tarafsızlık ve güvenilirliğini zedeleyeceğini belirtmek ihtiyacı duyuyorum.

Fakat bu belge bir noktada belirsizlik içeriyor. Strateji belgesinin 8. sayfasında, “denetim sistemi(nin), HSYK’nın yeniden yapılandırılmasına paralel olarak iddia ve karar makamlarının tek elde birleşmesini engelleyecek şekilde, Kurul bünyesinde yeniden yapılandırılaca”ğından söz ediliyor, ama bununla ne anlatılmak istendiği belli değil. Oysa, bu konuda açık olmalıyız: Yerine getirdikleri işlevlerin nitelik bakımından tamamen farklı olduğunu göz önüne alarak hakimlerle savcıların özlük işlerinin tek bir kurul tarafından yürütülmesinden kesin olarak vaz geçilmelidir.

Öte yandan, konuya aşina olanlarca bilinen ve bu belgede özetlenen terfi sisteminin hakim bağımsızlığını zedeleyici olduğunun fark edilmiş olması önemlidir. Askeri mahkemelerde hakim sınıfından olmayan subay üyelerin bulunmasının “bağımsız mahkeme” kavramıyla ve bu mahkemelerin görev alanının sivil mahkemeler aleyhine geniş tutulmuş olmasının hukuk devletiyle bağdaşmadığının anlaşılmış olması da güzel. Askeri mahkemelerin askeri yasak bölgelerin dışına çıkarılması da fevkalâde isabetli olacaktır. Ne var ki, aynısını AYİM’in iki dereceli hale getirilmesi için söyleyemeyiz. Bu mahkemeyle ilgili olarak asıl yapılması gereken, onu bütünüyle kaldırmaktır.

Ayrıca, bir tür “kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekkülü” olarak Hakimler ve Savcılar Birliği’nin kurulması bana o kadar iyi bir fikir gibi gelmiyor. Hakimlerle savcıların burada da birlikte düşünülmüş olmalarının yanlışlığı bir yana, bu Kurula üyeliğin serbest olması tasarlanıyor ise de, bunun yine de bildiğimiz anlamda bir dernek olmayacağı anlaşılıyor. Devletçe kurulan, “idari ve mali özerkliği haiz” böyle bir kurulun, hakimlerin kurabileceği diğer dernekler (s. 9) karşısında özel olarak “himayeye mazhar” olacağı açıktır. Ayrıca, Türkiye’de bu türden korporatist meslek teşekküllerinin, genellikle, meslek mensuplarının “müşterek ihtiyaçları”nı karşılama amacına hizmet etmekten çok, onlara devlet adına vesayet eden ve mesleğin gereklerini “devletin yüce çıkarları”yla özdeşleştiren bir şekilde işledikleri de bir gerçek.

Star, 03.09.2009

Kürt Açılımında Hurafeler ve Gerçekler

“Açılım ‘Türk Sorunu’ yaratır mı?”

Yaratmaz. Türk sorunu yaratması  için bu açılımın Türklerden bir şey eksiltmesi gerek. Türklerden bir şey alınıp Kürtlere verilmesi gerek. Oysa böyle bir şey yok.

Açılım kapsamında atılacak adımlar aşağı yukarı belli. Anadilde eğitim, anadilde yayın, zorla değiştirilen yer isimlerinin iadesi. Bunlar Niğde’deki Türk’ü niye rahatsız etsin?

Bunların hepsi “sivil ve siyasi haklar”. Yani birinin öteki pahasına sahip olmayacağı haklar.

Türk Sorunu çıkarsa, 70’li yıllardan kalmış Ecevitvari yaklaşımla meseleyi “bölgenin geri kalmışlığı”na indirgeyen yaklaşımdan çıkar. Kimliğe ilişkin hak taleplerini küçümseyip, milli gelir pastasından daha fazla pay vermeyi önermekten çıkar.

Ama Mardin’de halka sorulmadan değiştirilen köy isimleri geri verilecek diye çıkmaz.

***

“Öcalan muhatap alınır mı? Devlet, ‘terör örgütü’yle pazarlık eder mi?”

Bütün devletler kendileriyle savaşan silahlı muhalif gruplarla bir şekilde görüşürler, ama görüşmüyormuş gibi yaparlar.

Öte yandan, modern devlet ile terör ilişkisi öyle iddia edildiği gibi uzak bir ilişki de değildir. Hele “senin devletin bir melekti yavrum” denecek türden hiç değildir. Özellikle de yakın tarihinde JİTEM’ler, Batı Çalışma Grupları ve 17.500 faili meçhul olan bir devlet için.

Bütün devletler bir “kusursuzluk oyunu” oynarlar. Adeta bir gün tarih yazılırken, kendilerinin hiç günahı yokmuş gibi, tertemiz bir sicil verilecekmiş gibi bir görüntü vermeye çalışırlar.

Gelin bu “pirüpak devlet” hurafesinin ötesine geçip düşünelim.

Siz dürüst bir insansınız ve teröristler sizin çocuğunuzu rehin almış olsun.

Görüşmez misiniz?

Peki bir devlet veya örgüt barışı rehin almış olsun. Başkalarının çocuklarının hayatı söz konusu olsun.

Görüşmez misiniz?

Ahlaken tutarlı olabilmek için, ikisine de aynı cevabı vermelisiniz.

Yunus diyor ki, “sen sana ne sanursan, ayruğa da onu san”.

Bugün “terör örgütü muhatap alınamaz” diyenler, acaba kendi çocukları bir sınır karakolunda asker olsaydı, aynı şekilde esip gürleyebilecekler miydi?

Ya da onların çocukları orada olur muydu?

“Evet” diyebiliyor musunuz?..

***

“CHP ve MHP’yi de sürece mutlaka katmak gerekmez mi?”

Katsanız iyi olur da, gelmiyorlar işte, ne yapacaksınız?

Zorla güzellik olmaz.

Haydi geldiler diyelim, süreci birlikte yürütmeye razı oldular diyelim. Ne olacak?

Örneğin yarın ana dilde eğitim için adım atmak isteyeceksiniz CHP “Tevhidi Tedrisat” diyecek, MHP başka bir şey diyecek. O zaman ne yapacaksınız?

Çağırırsınız, çözüm istiyorlarsa gelirlerse gelirler, gelmezlerse gelmezler.

Bakın ne diyor şair:                                                                 

“Pir Sultan Abdal’ım, farz ile sünnet

Yola gelmeyene edilmez minnet”.

O kadar!..

Star, 03.09.2009

 

Önleyici despotizm doktrini

Türkiye’de hemen her toplumsal meselede ama özellikle de Kürt sorunu ve “irtica” tartışmalarında sürekli karşımıza çıkan bir engel var: “Bugün bunu verirsek, yarın kim bilir ne isterler” mantığı. Böyle düşünenler, demokratikleşme yolunda yapılan ve yapılacak her türlü “açılım”ı, sonu felakete giden bir yolun başlangıcı olarak görüyor.

Bu “kafa”ya göre, örneğin, üniversitede başörtüsüne “geçit verilmemesi” gerekiyor, çünkü eğer verilirse Türkiye’yi bir kaç onyıl içinde İran (yahut Malezya) yapacak bir süreç başlamış oluyor. Aynı “kafa” Kürt vatandaşların özgürlüklerinin teslim edilmesine de, “bu iş Kürtçe eğitimi diye başlar, bağımsız Kürt devleti ile son bulur” diyerek karşı çıkıyor.

Ben, George W. Bush’un Irak’ı işgal ederken kullandığı “önleyici savaş doktrini”nden ilhamla, bu anlayışa “önleyici despotizm doktrini” diyorum. Doktrinin özeti şu: Toplumdaki farklı kesimlere diledikleri gibi yaşama ve kendilerini ifade etme hakkı vermeyecekseniz, çünkü bugün bunu verirseniz yarın öbür gün “şeriatı getirecek” yahut “ülkeyi bölecek” başka taleplerle karşınıza çıkabilirler. “O tip aşırı talepleri kabul etmeyin tabii, ama makul olanları niye bastırıyorsunuz” dediğinizde, gelecek cevap belli: “Olmaz. Bir kez başladı mı bu iş, önü alınmaz.”

Önleyici despotizm doktrini ile düşünmeye alışmış olanlar, bunun olayları anlamak ve onlara tepki vermek için kullanılabilecek tek doğru yaklaşım olduğundan emin gözüküyorlar. Dolayısıyla en büyük dertleri, kendileri gibi düşünenleri “ uyanık” tutmak, “aymazlık”tan ve “gaflet”ten kurtarmak. Bunun için pek sevdikleri “kaynatılan kurbağa” örneğini birbirlerine hatırlatıp duruyorlar. Hani var ya, yavaş yavaş ısıtılan suyun içindeki kurbağa piştiğini anlamazmış hikayesi… Bu ve benzeri bir kaç basit örnek, ve cımbızla seçilmiş bir-iki alıntı, önleyici despotizm doktrinini milyonlarca insana kabul ettirmek için yetiyor da artıyor bile.

Oysa insanlar kurbağa değil. Toplumsal meseleler de böyle ilkel örneklerle anlaşılabilecek kadar basit değil. Önleyici despotizm doktrinini ezberden tekrar edip durmaktansa, şu kritik soruyu sormak lazım: Acaba toplumsal taleplerin bastırılması mı, yoksa karşılanması mı siyasi radikalizmi körükler?

Soruyu şöyle de açabiliriz: Acaba başörtülü bir genç kız, özgürce okula gidebildiği zaman mı laik sistemden nefret eder, yoksa “laiklik zaptiyeleri” tarafından üniversite kapısından çevrilince mi? Kürtler, kimliklerini özgürce ifade ettikleri zaman mı “bağımsız Kürdistan”ı daha çok ister, yoksa jandarma dipçiği ile “Türkleşme”ye zorlandıklarında mı?

Ben her iki meselede de, tarihsel ve toplumsal verileri kullanarak, despotizmin sorunların çözümü değil bilakis menşei olduğunu gösterebilirim. Bu meseleleri inceleyen hemen her aklı başında insan da aynı kanaate varıyor zaten. Ancak bu durum, önleyici despotizm meraklılarını hiç etkilemiyor, çünkü onların zihnine iyice kazınmış olan bir diğer ezber de kendileri gibi düşünmeyen herkesin “ vatan haini” olduğu. Ya onların despotizmine alkış tutacak, ya da “iç düşman” hanesine yazılacaksınız.

Kürt sorunu gibi meseleri tartışırken, bir taraftan da bu gibi zihniyet sorunlarını ele almak lazım. İkincisi aşılmadan ilkinin çözülmesi mümkün gözükmüyor çünkü…

 Star, 02.09.2009

Tuğluk’un konuşması

Bir ay kadar önce “Barış ve tarafların ruh hali” diye bir yazı yazmıştım. Aysel Tuğluk’un Barış Çadırı’nda gazetecilerle yaptığı sohbeti okuyunca, o yazıyı hatırladım. Tuğluk’un konuşması, o yazıda ne demek istediğimi çok iyi açıklıyordu. Tabii tersten…

Söz konusu yazı şöyle başlıyordu:

 “Barış, iyi işlenmiş doğru politikalar, akıllı bir diplomasi, uygun uluslararası koşullar ve daha birçok etkenin bir araya gelmesiyle ulaşılabilecek bir hedeftir.

Ama bütün bunların ötesinde, barış süreci ancak savaşan tarafların ve onların kamuoylarının barışa “ruhen” hazırlanmasıyla ilerleyebilir.

Bugün öyle bir noktadayız ki, savaşın bitmesini isteyen herkesin, kendi kamuoyunu atılacak adımlara psikolojik olarak hazırlamaya gayret etmesi; daha da önemlisi her iki tarafın da karşı tarafın ruh halini gözeterek, hassasiyetlerini dikkate alarak; barışmaya çalıştığı tarafın onurunu kırmadan ve tahrik etmeden davranmaya dikkat etmesi gerekiyor. (…)

(…) Doğrusu isterseniz, Kürt hareketinin temsilcilerinin de toplumun kendilerine karşı olan ya da kuşkuyla bakan kesimlerinin ruh halini gözönünde bulundurmak ve özellikle bu kritik günlerde söylemlerine çok dikkat etmek gibi bir zorunluluğu var ve bunu pek iyi bir şekilde yaptıkları söylenemez.

Örneğin bu dönemde barış sürecini sabote edebilecek en tehlikeli tutum şantaja kalkışmaktır. Üstü açık ya da kapalı bir şekilde ifade edilen “istediklerimiz olmazsa gününüzü görürsünüz” tutumu kadar tahrik edici bir söylem olamaz.”

Bu noktada Tuğluk’un konuşmasına bakalım:

Ne diyor Tuğluk? “Süreç tıkanırsa ayrı devlet kurmayı tartışabiliriz.”

İşte şantaj dediğimiz tutum budur.

Ayrı devlet kurma hak mıdır mümkün müdür tartışmasına girmiyorum. Onu sırası gelirse yaparız. Ben sadece “sürecin tıkanmadığı” bugünkü koşullarda bu ihtimali bir şantaj aracı olarak ortaya atmanın yıkıcı etkisinden söz ediyorum.

Aysel Tuğluk konuşmasının bir başka yerinde “PKK’yı silahsızlandırmak ancak çözümle birlikte ve kendiliğinden gelişir. PKK’yı sürecin başında silahsızlandırmayı isterseniz, süreci tıkarsınız” diyor.

Bu sözlerin anlamı açık. Tuğluk PKK’nın barış masasına elinde silahla oturmasını savunuyor.

Bense, aslında tam tersinin doğru olduğunu, süreci tıkayacak asıl tutumun Tuğluk’un beklentisi olduğunu o yazıda şöyle ifade etmişim:

 “PKK’nın barış masasına silah tehdidi ile oturması, silahı -kullanmasa da- sonuna kadar bir tehdit unsuru olarak yanında tutmaya devam etmek istemesi barış sürecinin önünü tıkar.”

Ve geliyoruz, malum muhatap meselesine…

Tuğluk, bu konuda bütün DTP’lilerin ısrarını sürdürüyor ve çözüm için Öcalan’ın muhatap alınmasını şart görüyor. Hatta bunu yaparken kamuoyu gözünde kendi partisinin imajını ayaklar altına almayı, etki gücünü ve misyonunu son derece zayıf göstermeyi de göze alıyor.

Her neyse, DTP’ye verdiği zarar bizi ilgilendirmez.

Ama sürece verdiği zarara ilgisiz kalamayız.

“Barış ve tarafların ruh hali” yazısında, muhatap meselesini ön plana çıkarmanın süreci kitlemenin en pratik yollarından biri olduğunu yazmış ve şöyle demiştim:

“Üçüncü zararlı tutum ‘muhatap’ sorununu ön plana çıkarmaktır.

Devletin ve hükümetin Öcalan’ı muhatap almasını istemekle 25 yıldır PKK’yla savaşan güçlerin “burnu sürtmeye” mi uğraşılıyor?

Peki, böyle bir şeyin mümkün olmadığını; Türkiye Cumhuriyeti devletinin PKK’yı ya da Öcalan’ı muhatap almayacağı bilinmiyor mu?

Üstelik sadece devletin ve hükümetin değil, halkın büyük çoğunluğunun da Öcalan’ın muhatap alınmasına büyük tepki göstereceği görülmüyor mu?

Öyleyle niyet ne? Amaç barışı sabote etmekse bu kadar dolambaçlı yoldan gitmek niye? (…)

Tuğluk’un ve daha birçok DTP’linin Öcalan’ın muhatap alınmasını bir ilke meselesi haline getirmelerinin sebebini biliyoruz: Bugün gelinen noktayı “PKK’nın kazandığı zafer”in bir sonucu gibi ortaya koymak, “PKK kazandı, devlet yenildi” şeklinde bir durum değerlendirmesi yapmak…

Bir ay önce de yazdığım gibi;

“Bu, tehlikeli olduğu kadar gerçek dışı bir değerlendirmedir de…

Gerçek olan şudur ki, bugün barışı konuşuyorsak, savaşan tarafların her ikisi de bu savaşın galibi olmayan bir savaş olduğunu gördüğü için konuşuyoruz. TSK’nın PKK’yı 25 yıldır bitiremediği nasıl gerçekse, PKK’nın da kaç 25 yıl daha savaşırsa savaşsın, TSK’yı yenemeyeceği, askeri bir zafer kazanamayacağı da bir başka gerçektir.

Dolayısıyla, bugün bazı çevrelerde yapılan “devlet kaybetti, PKK kazandı” gibi değerlendirmeler gerçek olmadığı gibi son derece zararlıdır.

Unutmayalım; barışa ulaşacaksak, her iki tarafın da birbirinin ruh halini gözetmesi, karşı tarafı tahrik eden söylemlerden kaçınması halinde ulaşabileceğiz.”

Bugün, 02.09.2009