Ana Sayfa Blog Sayfa 479

2.09, 2.03, …

0

 

Geçenlerde TÜİK verilerine baktım: 2009’daki nüfus artışı hızımız 2,09, 2010’da da 2,03 olmuş. Başbakan haklı. Eğer birileri üç çocuk yapmaz ve oran aşağıya doğru giderse, çok sayıda sorunla karşılaşmamız muhtemel.

Nüfus artışı hızının düşüşünden kaynaklanan sorunlara geçmeden önce belirtmeliyim ki, nüfus, Başbakan istedi diye düşmez. Eğer devleti yönetenler istedi diye toplumsal bir dönüşüm olsaydı, meselâ, Sinan Çetin’in bir kısa filmindeki gibi “Emrediyorum, mutlu ol!” derdik ve herkes mutlu olurdu. Mutlu olmak da, nüfus artışını durdurmak da o kadar kolay değil. Ama bu ayrı bir konu.

***

Biz üniversitede okurken, 23 tane üniversite vardı. Sonra bu sayı yanlış hatırlamıyorsam ellinin üzerine çıktı. Son birkaç yıl içinde de adeta üniversite sayısında bir patlama yaşandı.

Bardağın dolu tarafından şunlar var: Üniversite sayısı artınca, daha fazla üniversiteli öğrencimiz oldu. Hemen her şehrimizde ve yine her şehrimizin hemen her ilçesinde Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen öğrencilerimiz oldu. Bu, hem o yörenin ekonomisini canlandırdı, hem de orada kültürel bir değişime yol açtı.

Ama bardağın bir de boş tarafı var: Eğer ilgililer, orta ve uzun vadede bizi bekleyen bu riski fark edemez ve gerekli tedbirleri almazsa, yakın bir gelecekte, memleketin boş bina mezarlığına dönmesi oldukça muhtemel.

***

Birkaç veriden bahsedelim. Türkiye’nin medyan yaşı, 30, ortalama ömür de 70 civarında. Bu şu demek, ülke nüfusunun yarısı, yaklaşık otuz yaşın altında. Hâlâ genç bir nüfusa sahip olduğumuz anlaşılıyor. Ancak bu medyan yaşı yukarıya doğru çıkıyor. (Bu değer, bugün itibariyle 35’in üstünde olsaydı, ülke nüfusunun yaşlanmaya başladığından söz edecektik, meselâ.)

Genç nüfusun azalması, yakın bir gelecekte, üniversiteye gidecek nüfusun da azalması demek tabiatıyla. Oysa bugün itibariyle, sürekli yeni üniversiteler açıyoruz. Üniversite rektörlerimiz hemen her fakülteyi ve yine bu fakültelerin bünyesinde hemen her bölümü açma yarışında. Her ile bir üniversite mottosuna, her ilçeye de bir meslek yüksekokulu mottosu eşlik ediyor. İnşaat sektörü oldukça canlı. Memleketin hemen her yerinde yeni üniversiteler, fakülteler ve meslek yüksekokulları inşa ediliyor.

Bugün itibariyle bu üniversitelerin bir kısmı, bazı bölümlere öğrenci bulamaz duruma geldi bile. Meslek yüksekokullarına da öğrenci bulmak zorlaşıyor. (Zira dün iki yıllık bir “işletme yönetimi” programına gidecek biri, bugün aşağı yukarı aynı performansla dört yıllık bir “işletme” programına gidebiliyor.)

Bu hepimizi sevindiriyor. Zira artık daha az gencimiz üniversite sisteminin dışında kalıyor.

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu üniversitelerimizin pek çoğunda az sayıda öğretim üyesiyle eğitim yapılıyor. Eğitim, lisenin biraz üstü düzeyine çıkamıyor. Bu programlardan mezun olanların, iş bulma istatistikleri bilinmiyor. Acaba bütün mesele, gençleri üniversiteli yapmak mı, yoksa iş bulabilen eğitimli insanlar haline getirmek mi? Galiba bugün, bir üniversiteyi bitirmek, bizatihi önemli bir hedef haline geldi.

Daha fazla üniversitemizin olmasından, milletvekilleri kazançlı çıkıyor. Zira seçmenine “Bak size yeni bir fakülte daha açtık” diyebiliyorlar. Yörenin esnafı yarar sağlıyor. Zira çok sayıda öğrenci o şehrin ekonomisine katkıda bulunuyor. YÖK kazançlı çıkıyor. Zira kendisine yönelen eleştirileri “Bak kontenjanları yükseltiyorum” diyerek göğüslemiş oluyor. Bizler öğretim üyeleri olarak kazançlı çıkıyoruz. Zira iktisadi kriz anlarında bile “memur” olmanın avantajlarını kullanıyor, maaşlarımızı almaya devam ediyoruz. Ya bir gün gelir, bugün üniversite kapılarında bekleyip de “Biz ne zaman üniversiteye gireceğiz?” diye soranlar, yarın, “Bizim umutlarımızda niçin oynadınız?” diye bize sorarlarsa, buna cevap vermeye hazır mıyız?

***

Azalan nüfus, yakın bir gelecekte bazı binaların boş kalması demek. Bu, Başbakanımızın “üç çocuk” tavsiyesiyle aşılabilir mi? Kanaatimce hayır. Bunu aşmanın bir yolu var mı? Var. Ya hesapsız kitapsız program açmayı sonlandıracağız (ki bunun bir sonucu olarak artık bir biyologun, sosyologun, ziraat mühendisinin polis memuru olması veya ilkokul öğretmeni, buna karşın bir fizik öğretmeninin, bir kimya öğretmeninin de iş ve meslek danışmanı olması gibi garabetlere son vermiş olacağız) ya da dış dünyayla olan ilişkilerimizi başka bir bağlamda da sürdürmeye çalışacağız ve üniversitelerimizi yükseköğretim alma imkânı bakımından sorunları olan ülkelere açacağız. Her ikisini birden yaparsak, olmaz mı? Olur. Hem de çok iyi olur.

***

Bir de ayrı bir yazı konusu olabilecek yeni bir gelişme var: Uzaktan eğitim. Bu yeni bir eğilim. Bunun için bugünkü gibi büyük devasa binalar yapmanız da gerekmiyor. İyi bir teknik altyapı ile güçlü bir öğretim kadrosu, kendi evinden veya ofisinden ders anlatan öğretim üyeleri ile oturduğu koltuğundan ders dinleyen öğrenciler… Tek ihtiyacımız ise güçlü bir internet bağlantısı ile bir bilgisayar. Varın olacakları siz düşünün!

Bir vakıf üniversitesinin çuvallamasına sebep olanlar, sadece kendi ceplerine zarar vermiş olacaklar; ya devlet üniversitelerinin çuvallamasına sebep olanlar kime zarar vermiş olacaklar? Hiç düşündük mü?

 

 

Rota Haber, 20.11.2011

CHP ve Dersim: Kaçınılmaz yüzleşme ihtiyacı

 

Bugünlerde elimde bir kitap var. Tarih Vakfı tarafından yayınlanan ve adı “Toplumsal Bellek, Kuşaklararası Aktarım ve Algı: Dersim 38’i Hatırlamak” olan bu kitap Bülent Bilmez, Gülay Kayacan ve Şükrü Aslan tarafından kaleme alınmış. Alan araştırmasına dayanan bu sözlü tarih çalışması çok değerli bilgiler içeriyor ve güncel tartışmalara da ışık tutuyor. 

Kitabın “38’de Neler Yapıldığına Dair Beyanlar” bölümü son derece öğretici. Bilhassa o dönemde Dersim’de görev yapan kamu görevlilerin beyanları ve bugün elde bulunan bazı resmi evraklar Dersim 38’de neler yaşandığını anlamamızı sağlıyor. Mesela 1938 yılında Dersim’de görevli olan Said-i Nursi’nin talebesi Albay İbrahim Hulusi Yahyagil, kendilerine “Canlı bir şey bırakmayın” diye emir verildiğini Necip Fazıl Kısakürek’e anlatıyor. Necip Fazı da -“Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinde- insanlık adına bu utanç verici Dersim öykülerini “insanlık suçu” olarak niteliyor.   

Silahlı Kuvvetlerin 38 yazında Dersim’de yaptığı her şeyi gün gün yazılı olarak kaydettiği raporlarda kullanıldığı dil tüyler ürpertiyor: 

“Haydutların sığındığı, ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış mağaralar cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka 25. Alaydan gönderilen İstihkâm müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarı fırlayanlar da ateşle imha edilmiştir.”

“Sadece 17 günlük tarama sürecinde (23 Temmuz- 10 Ağustos 1938) ölü ve diri 7954 kişi ele geçirilmiş, 1019 silah ele geçirilmiş ve 4. Genel Müfettişlikten isimleri verilen 101 kişiden 73’ü yakalanmıştır.”

Bu raporlara göre Dersim 38’de 13.100 kişi öldürülüyor. Bu kitlesel tasfiye süreci üç önemli toplumsal yaraya sebebiyet veriyor. Birincisi, anne ve babaları öldürülen çocukların kaybolması ve kız çocukların komutanlar arasında paylaştırılmasıdır. Son yılarda yapılan çalışmalar, bu uygulamanın bir hayli yaygın olduğunu gösteriyor. İkincisi, kitlesel sürgün uygulanmasıdır. Bir şekilde fiziken imha edilmekten kurtulanlar -asimile edilmelerini sağlamak üzere- Türk kültürünün hâkim olduğu bölgelere sürgün ediliyorlar. Resmi belgelerden ortaya çıkarılan verilere göre yaklaşık 12 bin kişi Dersim’den Batı’ya sürülüyor. Ve üçüncüsü, Dersimli kız çocuklarının ailelerinden kopartılarak Elazığ Kız Enstitüsü içinde yatılı bölüm oluşturulup eğitilmeleri ve resmen ifade edildiği gibi Türkleştirilmeleridir. “Başka bir deyişe bu çocukların misyoner bir ruhla asimile edilmeleri gerektiği açık bir şekilde savunulmuştur.”  (s.34–36)

Kitapta çeşitli konularda hem Dersim kökenli olanların hem de Dersim kökenli olmayanların tanıklıklarına başvuruluyor, hatıralarına yer veriliyor. Anlatılanlar insanın kanını donduruyor. Bahtiyar Aşiretinden bir bey, 37-38’de yaşananların sistematik bir imha operasyonu olduğunu belirtiyor: “38 tarihinde bir katliam oluşturulmuştur. 1937’de başlamış hareketler… Bu memlekette bir isyan yok, bir katliam vardı. Ama bu katliamın nedeni ne devlet bize söylüyor ne de biz biliyoruz.” 

Lâçin Aşiretinden 1934 doğumlu bir bey ise şunları söylüyor: “Dersimde meşhur, bizzat Hozat-Ovacık üçgeninde Mızraklı Alay ki diğer ismi Tunç Alayı diye geçiyor, bu alay Hıdırdamı’nda katlediyor, kurşuna diziyor, ateşe diri diri atarak yakıyor. Katliamlar, haksız katliamlar olmuş çok olmuş. Bunu bizzat ben çocuklarıma bile söyleyemiyordum yaşlılarımızdan duyduğumuz halde. Fakat bu siyasiler propaganda aracı yapınca ben niye söylemeyeyim ki yani? Katliamlar olmuş işte …” (s.46–47)

Toplumsal algıda Dersim 38’in bir katliam olarak görülmesi ve bunun son dönemlerde kamusal gündeme daha çok taşınması bazı bünyelerde rahatsızlık yaratıyor. Rahatsız olanların başında ise CHP geliyor. CHP, Dersim 38’de yaşananlarla yüzleşmeyi bir türlü başaramadığı için, her bu konu açıldığında sıkıntıya düşüyor. Daha önce Onur Öymen’in Dersim’de devletin yaptıklarını onaylayan sözleriyle çalkalanan CHP, bugünlerde ise Hüseyin Akgün’ün Dersim’de devletin ve CHP’nin yaptıklarını mahkûm eden sözleriyle sarsılıyor

Dersim, CHP’nin Kendi Tarihiyle Hesaplaşması İçin Bir Fırsat

Bugün parlamentoda CHP milletvekili olarak bulunan Aygün, değerli bir hukukçu olmasının yanı sıra Dersim 38 konusundaki uzanmalığıyla da biliniyor.  Dersim 38’te gerçekte nelerin yaşandığını araştıran, yaşananların tarihi, sosyal, kültürel ve siyasal maliyetinin neler olduğunu sorgulayan ve bir yüzleşme ihtiyacına dikkat çeken Aygün’ün bu konuda yayınlanmış iki kitabı bulunuyor.  

Aygün, kısa bir süre önce Zaman’dan Habip Güler ile bir söyleşi yaptı ve Dersim 38’e ilişkin 3 önemli tespitte bulundu. Bir, “resmi tez gerçeği yansıtmaz, Dersim’de bir isyan değil, katliam yaşanmıştır.” İki,  “Dersim 38’in sorumlusu devlet ve CHP’dir.” Üç, “Aleviler arasında yaygın olan ‘Atatürk’ün bu işlerden haberi yok’ düşüncesi yanlıştır. Gerçekte, bu dönem izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır ve dolayısıyla Dersim katliamından haberdar olmaması mümkün değildir.” (Zaman, 10.11.2011)

Bu söyleşi CHP’de çatlamaya sebep oldu. Ulusalcı 12 milletvekili -iki sayfalık bir bildiriyle- Aygün’ün bu görüşlerine karşı sessiz kalan parti yönetimini ve genel başkanı sert bir şekilde eleştirdi. Bunun üzerine parti yönetimi de Aygün’den savunma istedi. 

CHP içerisindeki bu çatlak hayırlıdır. Çünkü bir kere daha CHP’ye kendi tarihiyle hesaplaşmasına imkân yaratmıştır. Geçmişte yapılan yanlışların bir kez daha tekrarlanmaması ve insanların bundan daha fazla zarar görmemesi, geçmişin eleştirel ve şeffaf bir sorgulamadan geçirilmesine bağlıdır. Bu meyanda CHP iki türlü davranabilir: CHP, ya Aygün’ü disipline sevk etmek, cezalandırmak veya sesine kesmeye çalışmak gibi yollara sapacak veya Akgün’ün açtığı yolu takip edecektir. Birincisi çıkmaz bir yoldur, zira her şeyin bir biçimde konuşulmaya başladığı dönemde partiyi ezberlere ve sessizliğe mahkûm etmeye dönük her çaba CHP’ye daha fazla zarar verecektir. CHP’nin yapması gereken ikincisidir; yani CHP Dersim 38’de olup bitenler açığa çıkarmaya çalışmalı ve bu konuda sorumluluklarını kabul etmelidir. 

Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü kalkan yaparak tek parti rejiminin bekçiliğine soyunan CHP’nin ulusalcı milletvekilleri göremeyebilir ama bugünün dünyası çok farklı. Bu dünyada insanları bir konuyu konuşmaktan men etmenin, yaşanmış katliamları unutmaya terk etmenin veya bir kişiyi “ulu önder” kılıp onu her türlü tartışmanın ötesinde tutmanın imkânı yok. Türkiye toplumu da bu dünyadan etkileniyor elbet ve -biraz geç kalmış olsa da- geçmişteki olayların izini sürüyor. Artık tarihin sadece devletin resmi tezlerinden ibaret olmadığını görüyor, gizleri ortaya çıkarmaya çalışıyor ve tüm bir geçmişi yeniden yorumluyor. Özellikle Cumhuriyet’in fiziki, manevi ve mali şiddet uyguladığı ve türlü acılar çektirdiği toplum kesimleri –Kürtler, Aleviler, gayri-müslimler, dindarlar- hafızaları tazeleyip yaşananları yeniden bir sorgulama sürecine tabi tutuyorlar. 

CHP’nin bu sorgulamadan muaf olması düşünülemez. Bu yüzden CHP’ye düşen tez elden tarihiyle yüzleşmesi, mağdur ettiği toplumsal kesimlerden açıkça özür dilmesi ve bu mağduriyetleri telafi etmeye yönelik ciddi politikalar geliştirmesidir. Yoksa resmi teze aykırı düşen bir milletvekilini baskı altına almak ve geri adım attırmaya çalışmak CHP’ye bir şey kazandırmaz. Tüm baskılara rağmen inandığı düşüncelerinin sözlerinin arkasında duran Aygün çok haklı: “Geri adım atmam söz konusu olmaz. Ben geri adım atsam da tarihte yaşananları nasıl düzelteceksiniz? Bu olaylar yaşanmıştır.” (Taraf, 17.11.2011)

 

Zaman, 20.11.2011

 

Atatürk Dönemi’nde diktatörlük ve demokrasi

 

Atatürk’ün vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle Atatürk’ün şahsına ve erken Cumhuriyet dönemine ilişkin “diktatörlük” ve “demokrasi” tartışmaları kamuoyunda gündeme geldi.

Hepimizin bildiği gibi bu mevzuda başlıca iki görüş var. Sadece Kemalistlerin değil, dikkate değer ölçüde bir kesimin argümanı; Atatürk’ün aslında demokrat olduğu, ama gerek ülkemizin gerekse dünyanın o zamanki koşulları çerçevesinde demokrasiyi işletmek mümkün olmadığı için Atatürk’ün bir anlamda mecburen tek-parti rejimini kurmak durumunda kaldığı. İkinci argüman ise Türkiye’de o dönemde oluşturulan tek-parti rejiminin, koşulların değil, bir siyasi tercihin sonucu olduğu. Her ne kadar dönemin teknik bir tarihçisi değilsem de benim kanaatim ikinci argümana yakın. Lakin birinci argümanı öne süren Kemalistlerin aslında söyledikleri metodik olarak doğru. Yani tarihsel bir devri ya da şahsiyeti değerlendirirken o dönemin şartlarını dikkate almamız gerekir. Mesela Fatih dönemi İstanbul yemeklerini değerlendirirken “Osmanlılar patates kızartması yapmayı bilmiyorlardı” diyemeyiz. Diyemeyiz, çünkü Fatih devrinde patates eski dünyada, dolayısıyla İstanbul ve çevresinde yetiştirilen bir ürün değildi. Patates, Amerikalarda var olan ve Kristof Kolomb sonrasında bizim dünyamıza giren bir bitki. Dolayısıyla Kemalist argüman tarihe ilişkin genel metodik önermesi bakımından yanlış değildir, lakin argümanın içeriği itibarıyla doğru olduğunu özel olarak söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz, çünkü Atatürk döneminde gerek demokrasi gerekse çok-partili hayat bilinmeyen vakıalar değildir. Demokrasi tarihin ilk dönemlerinden beri değişik formlarda bir yönetim şekli olarak uygulanmıştır. Bizim şu anda bildiğimiz şekliyle çok-partili siyasal hayat ise on sekizinci yüzyıldan itibaren dünyada ve 1908 sonrasında da Türkiye’de bilinen bir sistemdir. Dolayısıyla tek-parti rejiminin Türkiye’de kurulmuş olması başka alternatiflerin bilinmediği ya da mümkün olmadığı bir durumun sonucu olamaz. Başka bir deyişle Kemalist argümanın önermesini izleyerek 1920 ve 30’lu yıllara baktığımız zaman Kemalist argümanın sonucunu çıkarmamız mümkün değil. Bunu biraz açalım.

TARİHÎ OLAYLARDA ‘İNSAN İRADESİ’NİN ROLÜ

Bahse konu argümanın iki ayağı var. Birincisi, ülkemiz koşullarına ilişkin değerlendirme, ikincisi ise o zamanki dünya şartlarına ilişkin. Ülke koşullarına ilişkin değerlendirmeler genellikle ülkenin iktisadi, sosyal ve eğitim düzeyinin demokrasinin işletilmesine imkân vermediği yönünde. Bu konu üzerinde burada durmayacağım, çünkü demokrasi için belli iktisadi, sosyal, kültürel ve eğitim koşullarının bir ön-gereklilik olduğunu söyleyebilmemiz mümkün değildir. Kısaca değinmem gerekirse, mesela 1930 yıllarının Çekoslavakya’sı iktisaden 1970 yıllarının Çekoslavakya’sından daha alt bir seviyede iken, işleyen çok-partili bir demokrasiye sahiptir. 1945 sonrasında 1990’lı yıllarda Sovyet sisteminin çöküşüne kadar Çekoslavakya’da demokrasi yoktur. Ya da okur-yazarlık ve eğitim düzeyi açısından Kazakistan, Hindistan’dan daha yüksek bir seviyede iken, Hindistan daha ileri ve işleyen bir demokrasiye 60 yıldır sahiptir. Özetle, demokrasi ile refah, eğitim, kültür gibi olgular arasında bir illiyet korelasyonu kurmak mümkün değildir. Dolayısıyla 1920 ve 30’lu yıllara ilişkin ülke koşulları argümanı genel olarak doğrulanamaz, fakat 1908’den sonra çok-partili hayatın kısa süreli de olsa tatbik edilmiş olması ülke koşulları argümanını özel olarak yanlışlar.

Şimdi de yukarıda bahsettiğim değerlendirmenin ikinci ayağına, yani 1920 ve 30’lu yılların dünyasının koşullarının demokrasiye imkân vermediği savına bakalım. Burada söylenen şudur: Birinci Dünya Savaşı sonrasında çoğu ülkede zaten demokrasi yoktur ve otoriter totaliter rejimler yükseliştedir. Bolşevik İhtilali ile Rusya ve çevresinde komünizm kurulmuştur, İtalya’da faşizm vardır, Almanya’da Nazizm gelmiştir ve İspanya’da da tek parti diktatörlüğü vardır. Totaliter rejimlerin hâkim olduğu bu dönemde o zaman Türkiye’deki durum bir istisna değildir. Doğrudur, Türkiye’de tek-parti rejimi kurulması Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem için bir istisna değildir, velâkin su-i misal de misal değildir. Dahası, 1920 ve 30’lu yılların dünyasında totaliter rejimlerin yükseldiği savı da genel bir doğru değildir. Öncelikle o zamanki dünya derken genellikle referans noktamız Batı dünyasıdır, yani Avrupa ve Amerika. Bu referans doğrudur, çünkü Türkiye zaten on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batı dünyasına entegredir ve demokrasi ve diktatörlük hususunda da Türkiye’yi Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleri ile değil, çoktandır entegre olduğu Batı âlemi ile kıyaslamak anlamlıdır. Batı dünyasına baktığımız zaman totaliter tek parti rejimlerinin yükselişte olması genel bir durum değildir. Hatta biraz önce saymış olduğum Rusya, İtalya, Almanya ve İspanya örneklerine İkinci Dünya Savaşı’na kadar ekleyeceğimiz Portekiz, Avusturya ve Türkiye’den başka örnek de yoktur. Daha detaylı anlatalım. İki dünya savaşı arası dönemde Avrupa’da Türkiye ve Sovyetler Birliği dâhil 29 tane devlet vardır. Bunlara ABD’yi de eklersek Türkiye’nin ait olduğu Batı âlemi 30 devletten müteşekkildir. Bunların sadece 7 tanesinde tek-parti rejimi vardır. Avrupa’da tek-parti rejimlerinin kuruluş tarihlerini de sırasıyla verelim: Sovyetler Birliği 1922, Türkiye 1923, İspanya 1923, İtalya 1926, Almanya 1933, Portekiz 1933 ve Avusturya 1934. Batı âleminin geri kalan 23 ülkesinde çok-partili demokrasi bir şekilde tatbik edilmektedir. Doğrudur, aynen Türkiye gibi geçmişinde çok-partili rejimi tatbik eden Almanya ve İtalya’da tek-parti rejimleri kurulmuştur, ama Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Balkanlar’da, Merkezî ve Doğu Avrupa’da yeni kurulan ülkelerin çoğunda İkinci Dünya Savaşı’na kadar çok-partili siyasal sistem vardır. Sonuçlarsak, iki dünya savaşı dönem için otoriter rejimlerin Batı âleminde yükselişi argümanı yaygın ve genel bir durumun resmine dayanmamaktadır. Çoğunluk demokrasidir ve demokratikleşme devam etmiştir. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda başlayan genel ve eşit oy hakkı bu dönemde yaygınlaşmıştır. Bahse konu argümanın etkinliği yükselen totaliter rejimlerin (faşizm, Nazizm ve komünizm) tahripkâr ve radikal karakterlerinden kaynaklanmaktadır, değilse Batı âleminde genel bir durum olmasından değil. Nasıl ki ülke koşulları tek-parti rejimini gerektirmektedir demek objektif olarak mümkün değilse, yukarıda verdiğim tarihsel veriler ışığında dünya şartları için de bunu ileri sürmek imkân dâhilinde gözükmemektedir.

Yazıyı bitirmeden Kemalist argümanın metodik bir yanlışından da bahsetmek istiyorum. Tarihî olaylar kendi çerçevesinde değerlendirilmeli argümanı ne kadar doğruysa, tarihî olaylar insanların iradi eylemleri dışındaki koşulların sonucudur demek de o kadar yanlıştır. Yani “ülke fakirdi, dünya totaliterdi o zaman başka ne yapılabilirdi” savunusu determinist bir indirgemeciliktir. Tarihî vakıalar objektif koşullar ile insanların sübjektif iradi eylemlerinin bir sonucudur. Tarihi sadece objektif koşullar dâhilinde mütalaa etmek insanın iradi kapasitesini inkâr etmek demektir. Bir an için Kemalist argümanın “ülke ve dünya koşulları böyleydi, onun için tek-parti rejimi olmak durumundaydı” analizini doğru kabul edelim. O zaman bu, Atatürk’ün iradi karar ve eylemlerinin bir rolü yoktur, demek değil midir?

 

 

Zaman, 19.11.2011

Dersim’le yüzleşmeden

Bugünlerde Kılıçdaroğlu’na yine çok acıyorum.

Kendince bir “siyaset yapma” anlayışı benimsemiş. Ve bu anlayışı yüzünden, soluk alamayacak kadar sıkışmış bir halde debelenip duruyor. Partisinin iki kanadı arasında denge unsuru olacağım derken adı gibi bildiği doğruları savunamıyor, kendini inkâr etme pahasına inanmadığı şeyler söylüyor. Bir gün söylediğini ertesi gün geri almak zorunda kalıyor. Sözde partisinin imajını yenilemeye çalışıyor ama “geleneksel CHP” bütün haşmeti ve korkunçluğu ile başını kaldırıp, “Hop dedik” dediğinde kaçacak delik arıyor. Sorunları ilkesel düzeyde ele alamadığı için, krizleri laf cambazlığı ve şekli formalitelere sığınarak geçiştirmeye çalışıyor. En fazla sıkıştığı zamanlarda da AK Parti’ye yerli yersiz saldırarak gündemi değiştirmeye ve durumu idare etmeye çalışıyor. Böyle bir idare-i maslahatçılığın siyasetçi olmanın gereği olduğunu düşünüyor anlaşılan.

İşte parti içinde ikinci kez patlak veren Dersim krizi de yine anında bir Kılıçdaroğlu krizine dönüşüverdi. CHP’li Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün herkesin zaten bildiğini yüksek sesle söyleyip Kemalist 12’ler de “Geçmişimize de, Atatürk’e de laf söyletmeyiz” diye gürleyince yine ne yapacağını şaşırdı. Aygün’ü “parti içi bir tartışmayı medyaya yansıtmakla” suçladı. 

Parti içi tartışmaymış! 

Siz görmüyor musunuz ki, aydın çevrelerinde on yıllardır kapalı kapılar ardında tartışılan şeyler artık büyük kitleler tarafından heyecanla paylaşılıyor. İlk defa geniş kitlelerin katılımı ile bir tarih tartışması sürüyor. Halk şimdiye kadar dar aydın mahfillerinde sürüp gitmekte olan tartışmalara kulak veriyor. Neden şimdi işitiyor toplumun kulakları? Çünkü artık sürekliliği fark ediyor. Bugün başına gelenlerin düne uzanan köklerini teşhis edebiliyor. Tartışılanın tarih değil, bugün olduğunu kavrıyor. Aslında aydınlanan şey, geçmişte olanlar değil, bugünün zihinleri… Bugünün yalanları deşifre oldukça, geçmişe ait yalanlar da eprimiş kumaşlar gibi orasından burasından yırtılıyor ve arka planda on yıllardır zamanın adaletini bekleyen gerçekler gözle görülür hale geliyor. 

Cumhuriyet bize, “Dersim İsyanı”nın ve ondan önceki 23 isyanın bastırılışı “Cumhuriyetin başarısı” olarak anlattı şimdiye kadar. “İsyan bastırmak” gibi meşru bir amaç söz konusu olduğunda, kullanılan yöntemi sorgulamak da şimdiye kadar görülmüş şey değildi. 

Ama şimdi olan bu. Bu halk artık sadece Dersim İsyanı’nı değil Dersim Katliamı’nı da görüyor. 1937’den bu yana Dersim Katliamı’ndan değil sadece Dersim İsyanı’ndan bahsedilmesini yadırgamayan geniş bir kitle; bugün artık madalyonun öbür yüzüne de bakabiliyorsa; kamuoyu ilk defa isyanı bastıran devletle değil isyan edenlerle empati kurarak tepki verebiliyorsa, bunun sebebi arada geçen zamanda tarih bilgisinin artması değil; bugün Kürt meselesine bakışta geldiği bilinç düzeyi. Asimilasyona, inkâra ve yok etmeye dayalı devlet politikalarının artık toplum nezdinde meşru görülmemesi, insanlık suçu sayılması… 

İşin içinde Atatürk olsa bile… 

Hatırlarsınız, Öymen kendisine gelen yoğun tepkilerin telaşıyla son kozunu öne sürmüş ve “Benim savunduğum şey Atatürk’ün politikasıdır. Sıkıysa onu eleştirin” demeye getirmişti. Ama daha o lafını bitirmeden, gazete sayfaları Atatürk’ün Dersim Katliamı’ndaki rolünü anlatan eleştirel makaleler ve söyleşilerle doldu. 

Böylece tek bir olayla iki çığır birden açılmış oldu: Bir yandan Dersim’de yaşanan trajedi şimdiye kadar hiç konuşulmadığı açıklıkla konuşulmaya başlanırken, bir yandan da zihinlere takılmaya çalışılan bir başka pranga kırıldı ve Atatürk tabusu artık işlemez hale geldi. 

Ama anlaşılan Kılıçdaroğlu bu olaydan da hiçbir ders çıkartamamış. O hâlâ Dersim gibi bugün yaşadığımız ağır Kürt sorununun kilometre taşlarından biri olan tarihi bir olayı “parti içi bir tartışma” deyip örtbas etmeye, Dersim katliamıyla yüzleşmeyi ertelemeye çalışıyor. Bu yüzleşme gerçekleşmeden CHP’nin Kürt sorununu çözmekle ilgili söylediği her şeyin koca bir riyakârlık olacağını hâlâ göremiyor. 

 

Bugün, 19.11.2011

İslam dünyası ve demokrasi

İslam dünyasında pek az ülkede iyi kötü bir demokratik rejimin mevcut olması ve (Türkiye dâhil) hiçbir ülkede istikrarlı ve köklü bir demokrasinin bulunmaması neye işaret ediyor?

Bu soruya farklı cevaplar verilebilir. Şüphe yok ki, gerek İslam gerekse Batı ülkelerinde çok sayıda kimse, bunun sebebinin İslam ile demokrasinin varoluşsal bağdaşmazlığı olduğunu söyleyecektir. Geniş anlamda İslam kültürü içinde demokrasiyle ve temel demokratik değerlerle uyuşmazlık içinde bulunduğu iddia edilebilecek kavrayış ve bakışlar olduğu iddia edilebilir. Ancak, buna dayanarak İslam ile demokrasi arasında bir kan uyuşmazlığı olduğu hükmüne varmak aceleci ve temelsiz bir bakıştır. Zira, geniş anlamda, yani kapsayıcı bir kültür olarak dinlerde, neredeyse her görüşü desteklemeye veya reddetmeye hizmet edecek unsurlar keşfedilebilir. Bu çerçevede, meselâ, Hıristiyanî veya Konfüçyist kültürün de anti-demokratik nüveler barındırdığı söylenebilir. Ancak, bunların hangilerinin ve ne ölçüde dinlerin zorunlu sonucu olduğu tartışmaya açıktır.

Hiçbir kültür, bir dinle isimlendirilse bile, sırf dinden doğmaz. Kültür, din dâhil, değişik unsurları içinde barındırır. Birçok durumda din, doğduğu ve yayıldığı yerde mevcut kültürle etkileşime girer. Önceleyen kültürü (kültürleri) parçalar hâlinde elimine eder, benimser, dönüştürür. Toplumsal hayatta iç içe geçen çok sayıda faktör, toplumun siyasî ve ekonomik sistemine yön verir. Neyin ortaya çıkıp nasıl şekillendiğinde hangi faktörlerin rol oynadığını tam olarak tespit etmek de bu yüzden çok zordur. Meselâ, İslam ülkeleri örneğinde baktığımızda, bir din anlayışı ve pratiği ile milliyetçiliğin, kabileciliğin, baskın ideolojik eğilimlerin, tarihî kalıntıların (kolonyalizme tepki gibi), aşağılık kompleksi veya üstünlük duygusunun ve benzeri şeylerin iç içe geçerek etkili olduğu görülür. Netice itibarıyla din olarak İslam’ın demokrasiyle varoluşsal bir çatışma içinde olması için bir sebep yoktur ve Müslüman dünyada demokrasi yokluğundan din olarak İslam sorumlu tutulamaz.

Arap Baharı’yla yükselen demokrasi arayışı

İslam ülkelerinde demokrasinin namevcudiyeti Müslüman bireylerin biyolojik genlerinden mi kaynaklanıyor? Bu elbette komik bir görüş. Demokrasinin insanlara sağladığı imkân ve araçlar yalnızca Batılı insanlar için gerekli ve geçerlidir, başka coğrafya, inanç ve kültürlerdeki insanları ilgilendirmez denemez. Bütün insanlar insan olmak sebebiyle aynı özelliklere ve ihtiyaçlara sahiptir. Müslüman da özgür olmayı, siyasî otoritenin belirlenmesi ve denetlenmesinde bir payının bulunmasını, kula kul olmamayı, hayatının sorumluluğunu bizzat üstlenmeyi, müreffeh ve istikrarlı bir hayat yaşamayı ister. Bunların hepsinin liberal demokrasiyle, bir şekilde –zorunlu, tek ve tüketici olmasa da- bir bağı vardır. Aslında, Müslümanların da bunları istediği, yakın zamanlarda, Arap Baharı’yla, iyice ortaya çıktı. Zalim diktatörlüklerin spesifik bir İslam yorumu ile sekülerizmi harmanlayan modellerle baskı altına aldığı halklar, “hürriyet” ve “demokrasi” nidalarıyla isyan etti. Tunus ve Mısır’da barışçı yollarla diktatörlükler alaşağı edildi. Libya’da çağdaşçı diktatör Kaddafi silahla indirildi. Suriye korkarım benzer bir yola girmek için hızla ilerliyor. Müslüman Arapların isyanları ve feryatları, özgürlük ve demokrasi taleplerinin Müslümanlardan da yükselebileceğini gösterdi.

Kuzey Afrika ülkeleri demokrasiye kavuşabilecek mi? Bunu bilmiyoruz, ama umutlu olmamız için sebepler var. Tunus’ta seçimler yapıldı. Mısır’da yakında yapılacak. Bu iki ülkede demokrasi talebinin içeriden, halktan ve barışçıl yollarla gelmesi bir avantaj. Bu sayede, bu ülkeler meselâ, ABD’nin demokrasiyi koruma gerekçesiyle işgal ettiği Irak’takine nispetle, birkaç ay içinde, çok daha fazla mesafe aldılar. Toplumun talepkâr olması ve barışçıl geçiş, birçok çevrenin korktuğu İslamcı akımların radikalizmini de törpüleyecektir. Nitekim, Tunus’ta seçimden galip çıkan Nahda lideri Raşid el Gannuşi’nin hem eskiden beri verdiği mesajlar hem de seçim sonrasındaki açıklamaları İslamcıların demokratik usullere uymaya hazır olduğunu gösteriyor. Muhtemeldir ki Mısır’daki seçimde de Müslüman Kardeşler büyük bir legal siyasî güç olarak doğacaktır. Ancak, MK’in de demokratik kurallara bağlılığını ilan etmesi sürpriz olmayacaktır.

Seçimlerle iktidarın el değiştirmesi, demokrasinin temel şartları arasında yer alır. Türkiye bunu 1950’de başardı. Araplar ne yazık ki gecikti. Cezayir’de İslami hareket FIS’e Batı’nın (bilhassa Fransa’nın) kışkırtmasıyla seçim zaferinin tattırılmaması yüksek maliyetli bir tarihî hata oldu. Arap Baharı’nda bu hata tekrarlanmayacağa benziyor. Biliyoruz ki, seçimle iktidara gelenlerin bir daha gitmemeye yanaşması ihtimali, sadece İslamcı partiler için değil başka ideolojik pozisyonlar için de mevcut. Ancak, bu risk alınmadan demokrasiye ulaşılamaz. Demokrasi aynı zamanda bir kamusal kendiliğinden eğitim sürecidir. Demokratik sistemde bireyler nasıl ki seçmen olarak gücünün farkına varırsa, iktidara ulaşanlar da, soyut ve ütopik düşüncelerden sıyrılıp günlük, sıradan, acil problemlerin sorumluluğunu üstlenmeyi öğrenir. Yani, “taç giyen baş akıllanır”. Bu yüzden, Arap ülkelerinin orduları veya Batılılar, daha önce olduğu gibi, demokratik seçimlerin önünü kesmemeli ve sonuçlarına razı olmalıdır. İslamcı partiler de seçimle gelmeyi kabul ettikleri gibi seçimle gitmeyi de kabul ettiklerini beyan ederek demokratik meşruiyetlerini güçlendirmeli ve endişeleri gidermelidir.

Özgürlük ve demokrasiye en fazla ihtiyacı olan coğrafya İslam dünyası. Müslüman siyasî önderler ve ekipler doğru yolda ilerlerse, bazı Katolik ülkelerde Katolikliğin yaptığı gibi, İslam, Arap ülkelerinde en büyük demokratikleştirici güç olabilir. Umarım önümüzdeki yıllarda buna şahitlik ederiz.

 

Zaman, 18.11.2011

‘Dersimli okşanmakla kazanılmaz’

Söz, Mareşal Fevzi Çakmak’a ait. Cumhuriyetin ‘efsanevi’ Genelkurmay Başkanı. 1937-1938 operasyonlarının başındaki kişi. Hazırladığı bir raporda Dersim için ‘koloni yönetimi’ önerdiği bilinir. Bir rivayete göre de “Doğu’ya yol yapmanın, Doğu’da mektep açmanın, Kürtleri elit hale getirmenin, oraya medeniyet sokmanın aleyhindeydi.” “Bunlar uyanırlarsa istiklal fikrine kapılırlar” diyordu.

Kanaat bu olunca kadın, çocuk, yaşlı Dersimli’nin sığındığı mağaraları zehirli gazlarla bombalamak pek zor olmasa gerek. O dönem Dersim’de olup bitenlerin bazı çok dramatik anlarını CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun 1986 yılında eski emniyet müdürlerinden ve Dışişleri bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’le yaptığı röportajdan öğrendi Türkiye. Örneğin, idam edilenlerden Seyyid Rıza’nın son sözleri şöyleydi: “Biz evlad-ı Kerbela’yız. Bîhatayız. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir…”

‘Fare gibi zehirlendiler’ sözünü ‘bilinen tarih’ sayfasına çıkaran da Kılıçdaroğlu. Yıllar önce bizzat Kılıçdaroğlu’nun yaptığı röportajda bakın İhsan Sabri Çağlayangil nasıl anlatıyor: “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti.”

Evet, 30’lu yıllarında ‘gerçek’i arayan Kılıçdaroğlu bugün CHP Genel Başkanı. Yaşı da 63. Tarihle yüzleşmek, hesaplaşmak için daha neyi bekliyor? CHP’nin geçmişten taşıdığı yükü sırtından indirmek, hafiflemek, arınmak için tarihî bir fırsat var önünde. 2009 yılında Onur Öymen, Meclis kürsüsünde Dersim Katliamı’nı savunurken sesi çıkmadı. Anladık, parti içinde o zaman sadece bir grup başkan vekiliydi, gücü yetmedi. Peki şimdi? Onu kim tutuyor?

CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün, Zaman’dan Habib Güler’e verdiği bir röportajla başlattı tartışmayı. Daha doğrusu yıllardır bu konularda çalışma yapan Aygün, bildiklerinin çok küçük bir kısmını kamuoyuyla paylaştı. Ardından da bir grup CHP milletvekili çıkıp ‘Dersim olayları’ üzerinde görüşlerini açıklayan arkadaşlarının ‘cezalandırılması’nı istediler. Valla bravo! Kendi içinde bile ‘ifade özgürlüğü’ne bu kadar izin veren bir CHP’nin Türkiye’de iktidar olduğunu düşünün bir de…

Peki, CHP’li Aygün’ün röportajında ne vardı ki? Dersim’e ‘soykırıma varan operasyonlar’ yapıldığını, bu operasyonlardan Atatürk’ün de haberdar olduğunu, sorumluluğun da devlette ve dönemin tek partisi olan CHP’de bulunduğunu söylemiş. Bu sözlere tepki gösteren ‘ulusalcı’ CHP’liler tabanın baskısı altındalarmış, Atatürk’ün koltuğunda oturan adamın böyle hakaretlere sessiz kalmasını anlamıyorlarmış!

Elli ile yüz bin arasında olduğu söylenilen Dersimli’nin topluca katledilmesinin ‘makul’ bir açıklaması olabilir mi? Genel Başkanınızın ailesinden 40 kişinin de bu katliamın mağduru olduğunu biliyor musunuz? Genel Başkanınız size anlatmadı mı yoksa?

Atatürk’ün yürütülen operasyonları ve izlenen politikaları bilmemesi mümkün müdür? Çağlayangil’e göre; “Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor: Bu meseleyi kökünden hallediniz.” Trabzon Müzesi’nde yer alan harita üzerinde operasyonu gösteren işaretlerdeki el yazısı kime aittir? ‘Tunç Eli’ operasyonuna havadan katılan Sabiha Gökçen kimdir? O dönem olup bitenlerden iktidarın, hadi diyelim devletin sorumlu olması ‘normal’ değil midir? Sorumlu diyelim ki ‘devlet’, devlet-parti bütünleşmesinin tamamen gerçekleştiği bu dönemde CHP bunun neresinde olabilir peki?

Siyaset ve de liderlik gerektiğinde ‘risk almayı’ gerektirir. Kılıçdaroğlu parti içindeki ‘ulusalcı isyan’a isterse ‘rest’ çekebilir. Sanmasın ki ‘isyancılar’ın hedefinde milletvekili Hüseyin Aygün var. Hayır, sınanan onun ‘liderliği’. Atalarının katledildiği, kendisinin çok iyi bildiği bir konuda tavır alamayan, doğruları söyleyemeyen bir parti başkanının inandırıcılığı da, karizması da, liderliği de biter.

Kılıçdaroğlu, parti içindeki ulusalcı beyaz Türklere karşı ‘Dersimli’ olmanın ezikliğini yaşıyor. Farkında değil, aslında bu kimliği bir avantaj; CHP’nin geçmişiyle yüzleşebilmesi ve yeniden doğuşu için bir avantaj.

CHP, ‘ulusalcı-Ergenekon sempatizanı’ grubun vesayetinden kurtulmadıkça ve ulusalcı-Ergenekoncu bir yeni parti doğurmadıkça sancıları bitmez.

 

Zaman, 18.11.2011

Her Türk asker doğmaz

 

Şu günlerde askerlik sistemi ile ilgili her şey bir arada ve karmakarışık bir biçimde tartışılıyor.

Bir yanda bedelli askerlik, bir yanda vicdanı ret, bir yanda da profesyonel ordu… Aslında hepsi ayrı ayrı konular ama iç içe yürüyen bu üç tartışmanın önemli bir ortak noktası da var: Her üçü de sonuçta zorunlu askerlik sistemini sorguluyor ve her üç tartışmada da bugünkü askerlik sistemini savunanların temel argümanları aynı: Yani, askerliğin Türk milleti açısından şerefle yürütülen bir vatani hizmet olduğu, her Türk’ün asker doğduğu, bizim milletin asker/millet olduğu, halkımızın çocuklarını bayram yapar gibi davul zurnayla askere göndermesinin iliklerimize işlemiş bu kültürün en güzel örneği olduğu, vs… 

Beş kişiden biri firar ediyorsa 

Ne var ki, gerek 1. Dünya Savaşı sırasında, gerekse Milli Mücadele’de büyük bir sorun olarak ortaya çıkan ve ordu yönetiminin çok başını ağrıtan “askerden firar” sorunu, “asker millet” olmakla ilgili bu mitlerle hiç uyuşmuyor. 

Mesela şunu biliyor muydunuz? Osmanlı ordusunda firar oranı, aynı dönemde Avrupa’ya göre çok yüksekmiş. Avrupa’da seferber edilen ordularda asker kaçaklarının oranı yüzde 0,7 ile yüzde 1 arasında değişirken, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu oran yüzde 20’lere varıyormuş. Ben bu bilgiyi Ayşe Hür’ün 2008 Aralık’ında yazdığı “Her Türk asker mi doğar” başlıklı yazısından öğrenmiştim. 

Bakın Ayşe Hür o yazısında, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Harbiye İkmal Şubesi Müdür Vekili olan Miralay Behiç Erkin’den alıntıyla daha neler anlatıyordu: 

” (…) Firar edemeyen erat arasında intihar edenler ve cinnet getirenler de vardı. Kasten ken­dini yaralayanlar eksik değildi. Bu sonuncular derhâl îdâm olunuyorlardı. Firarın cezası îdâm olduğu hâlde, firarın önünü almak mümkün olamamış; bilâkis günden güne artmıştır. (…) Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi îdâm eden manga eratından bâzıları ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yâni îdâm cezası dahi müessir olamıyordu. Bâzıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Ni­hayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk. Askerlikten kurtulmak için sun’î hastalıklar, sahte izin vesikaları misilli türlü türlü çâ­relere başvurulduğu gibi zenginlerin, bâzı karakteri zayıf doktorlardan rapor almak, asker alma şubeleriyle anlaşmak gibi suiistimaller günden güne artıyor, bunlarla başa çıkmak bi­zim için çok müşkül oluyordu.” 

Milli mücadelede de aynı 

Yine aynı yazıdan, firarın Milli Mücadele döneminde de bütün hızıyla devam ettiğini öğreniyoruz: 

“Silah altına çağrılanlar İstanbul Hükümeti’nin fetvasını ve padişahın askerliği kaldırdığına dair fermanını dikkate alarak ya askere gelmiyor ya da şubelerden ve kıtalardan kaçıyorlardı. Kaçarken de kendilerine verilen silah ve cephaneleri beraberinde götürüyorlardı. (…) Ankara, bir ara sayıları yüz binlere ulaşan asker kaçakları ile baş etmek için İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Bu mahkemelerde casusluk, bozgunculuk, askerden kaçma, eşkıyalık ve isyan suçlarından yaklaşık 60 bin kişi yargılandı, bunların 40 binine çeşitli cezalar verildi, 1054 idam cezası infaz edildi. Ardından aynen Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi ‘Amele Taburu’ uygulamasını başlattı.” 

Peki bugün durum farklı mı? 

Şu anda askerlik çağında olan gençlerin 1 milyondan fazlasının tecilli, yoklama kaçağı ya da bakaya olduğu göz önünde tutulursa, yüz binlerce gencin sırf askerlik tecili ya da kısa dönem askerlik için kapağı bir üniversiteye atmaya çalıştığı düşünülürse, bedelli askerliğin çıkması için hükümetlere yapılan baskısının şimdiye kadar yapılan en kitlesel ve güçlü kamuoyu baskısı olduğu hesaba katılırsa, durumun geçmişten pek de farklı olmadığı görülüyor. 

Ehh, milyonlarca erkekte doğum anomalisi olduğunu düşünemeyeceğimize göre, şu gerçeği artık kabul etsek iyi olacak: Her Türk asker doğmuyor ve birçoğu da askerlik yapmaktan nefret ediyor. 

 

Bugün, 18.11.2011

Levent Köker – Tarihe bakış bağlamında Atatürkçülük ve demokrasi

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da Atatürk’ün vefatının yıldönümü münasebetiyle Atatürk ve dolayısıyla Atatürkçülük ile ilgili konular bir kez daha gündeme getirildi. Atatürk ve Atatürkçülük ile ilgili konuların gündemde olmaması esasen mümkün değildir ama her 10 Kasım, bu konuların biraz daha yoğun olarak ele alınmasına, çok anlaşılabilir nedenlerle, vesile olmaktadır.

Cumhuriyet’in Türkiye toplumunun demokratik gelişmesinde önemi inkâr edilemeyecek bir târihî evre olduğuna kuşku yoktur. Aynı şekilde, Cumhuriyet’in kurucusu olan Atatürk’ün, sosyal bilimlerle uğraşan herkesin az çok aşinâ olduğu bir kavram olan “karizmatik otorite” tipinin önemli târihî örneklerinden biri olduğu da herhâlde çok tartışma götürmez. Yunanca “Tanrı vergisi” anlamına gelen karizma sözcüğünden türeme bir sıfatın nitelediği bu otorite tipinde siyasî iktidar meşrûluğunu o iktidar sâhibinin kişiliğine atfedilen “Tanrı vergisi üstün nitelikler”e olan inançtan alır. Tabiî eklemek gerekir ki, Weber’in sosyal teorisinde kullanılan analiz araçlarından olan “ideal tip”ler, gerçekliği yorumlamakta ve açıklamakta kullanılırlar ama hiçbir zaman saf halleriyle gerçekliğe tekâbül etmezler. Bu, karizmatik otorite tipi ve dolayısıyla Atatürk için de geçerlidir. Bir diğer deyişle Atatürk’ün “karizmatik otorite” tipi üzerinden anlaşılmak istenmesi, onun “Tanrı vergisi” üstün kişisel niteliklerinin nasıl bir meşrûiyet kaynağı olduğunun anlaşılmaya çalışılmasını içerir ama bu çaba aynı zamanda Atatürk’ü târihî bağlamı içinde ele almayı ve bu bağlamda onun temsil ettiği düşünülen otorite tipi ile tarihî bağlam arasındaki ilişkilerin kurulmasını da zorunlu kılar.

Burada karşımıza çıkan önemli engellerden biri şu: Konu Atatürk ve Atatürkçülük olunca, Türkiye’de en yaygın tavırlardan biri, hep yapılan değerlendirmelerin “olumlu” olması gerektiği yönündedir. Bu, Atatürk dönemini bir tür kaybolmuş “altın çağ” olarak görmekten tutun da “Atatürk dönemi mükemmeldi, ama sonra İnönü döneminde işler bozuldu”ya dek uzanan ve Atatürk’ün kişiliği etrafında neredeyse tapınmaya varan bir yüceltme içeren versiyonları, şimdi burada ayrıntısına girmeyi gerektirmeyecek kadar iyi bilinmektedir. Bu bağlamda, Atatürk ile birlikte Cumhuriyet’in tek-parti döneminin de “olumlu” yönlerinin vurgulanması gerektiğini biraz daha “sosyal bilimsel” diyebileceğimiz bir yaklaşımla ortaya koyanlar ise birkaç noktayı vurgulamaktadırlar. Bunlardan ilki, Cumhuriyet’in Osmanlı geçmişinden bir kopuş meydana getirdiği ve bu anlamda bir “devrim” olduğudur. Bu doğru ise o zaman Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü de “devrim/devrimcilik” kavramlarının olumlu çağrışımları ve buna bağlı olarak “ilericilik/gericilik” ekseni üzerinde değerlendirmek ve tabiî olumlamak gerekmektedir.

TEK PARTİCİLİK ZORUNLU MUYDU?

Buna kısmen de olsa bağlanabilecek olan ve tek-parti dönemini olumlayıcı özellikler içeren bir diğer vurgu ise şu özelliğiyle karşımıza çıkmaktadır: Atatürk gibi târihî kişiliklerin kendi dönemlerinin özellikleri içinde değerlendirilmeleri gerektiği fikri, tek-parti dönemindeki anti-demokratik, otoriteryen baskıcı uygulamaların haklı gösterilmesi biçiminde anlaşılmaktadır. Buna göre Atatürk ve tek-parti döneminin Türkiye târihi açısından bir “devrim/devrimcilik dönemi”ni ifâde ettiği, buna bağlı olarak, devrimlerin “demokratik yöntemler”le yapılmadığı ve yapılamayacağı açıktır. Yine buna göre, Cumhuriyet’in tek-parti dönemi, genel olarak dünyada ama daha özel ve daha önemli olarak da Avrupa’da demokratik yönetimlerin değil otoriter ve faşist/totaliter düzenlerin hâkim olduğu bir döneme tesâdüf etmiştir. Buradan devamla, Atatürk ve İnönü’nün damgasını taşıyan Türkiye’deki tek-parti döneminin kendi târihî bağlamında değerlendirildiğinde, dönemin faşist/totaliter düzenlerinden çok farklı bir biçimde, özünde demokrasiye yönelik bir oluşumu belirlediğini görmek gerektiğinde ısrar edilmektedir.

Atatürk üzerinden oluşturulmak istenen ve “Atatürkçülük” başlığı altında toplanmaya çalışılan bu tarz yaklaşım ve fikirlerin, tek-parti dönemi otoriterliğini “haklılaştırıcı” özelliğinden daha önemlisi ise iddia edildiğinin aksine, târihî bağlam içinde nesnel bir değerlendirme yapmaktan çok, hâlen tasfiyesiyle meşgûl olduğumuz vesâyetçi siyasî-anayasal hukukî yapıyı meşrûlaştırmaya çalışmasıdır. “Kendi dönemine göre demokrasiye yönelik bir nitelik taşıyan tek-parti dönemi” türünden bir değerlendirme, “târihî dönemleri kendi nesnellikleri içinde ele almak gerekir” türünden pozitivist-bilimselci târih yaklaşımına yakın durur gibi görünürken aslında “geçmiş”ten çok “bugün”e yönelik bir ideolojik işlev görmektedir.

Akla gelen ilk soru, bu bağlamda, târihte nesnelliğin her tarihî dönemi kendi nesnelliği içinde, yani hiçbir değer yargısı katmadan, geçmişte nasıl olmuş idiyse öyle incelemenin mümkün olup olmadığıdır. Mümkündür diyenlerin ve böylesi bir yaklaşımı tek-parti dönemine uygulamaya çalışanların aslında pekâlâ farkında olmaları gereken husus şudur ki; böyle bir nesnellik imkânı ham bir olgucu yaklaşım dışında imkânsızdır. 19. yüzyılda bir ara revaçta olan ve târihî olguların kendi kendilerine “konuştukları”nı, dolayısıyla herhangi bir teorik çerçeveye ve yoruma gerek bulunmadığını belirten böylesi bir yaklaşım bugün için geçerli değildir. Bundan da öte, bu tarz bir nesnellik iddiası, aslında, bu iddia içinde Atatürk’e ve tek-parti dönemine (ve bütün bunlar üzerinden Atatürkçülüğe) ilişkin “olumlayıcı” değerlendirmelere girişen yaklaşımların amaçlarına da hizmet etmeyecektir. Çünkü tek-parti otoriteryanizminin, bu otoriteryanizmin ideolojisi olan Kemalizm’in, Kemalizm’in 12 Eylül sonrası versiyonu olan Atatürkçülüğün ya da “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin Türkiye’de demokrasiyi kurmayı amaçlayan bir târihi-ideolojik pratik olduğunun tam aksini söyleyen olgular ortadadır.

Örneğin: Demokrasi, siyasî ve ideolojik çoğulculuk içinde, serbest seçimlere dayalı bir siyasî süreci anlatıyorsa, tek-parti döneminin konuyla ilgili değerlendirmesinde mevcut olan şu yaklaşım kayda geçmemiş midir? Batı ülkelerinde birden fazla siyasî parti arasında yarışmacı bir biçimde işleyen bir demokrasi var, çünkü orada menfaatleri çatışan sınıflar var. Türkiye’de ise tek bir sınıf olan “halk sınıfı” ve bunu temsil eden tek parti, “halk partisi” var. Tek-parti döneminin “halkçılık” ilkesinin özünü oluşturan bu ilke ve yaklaşım doğru ise o zaman 1950 sonrasındaki “kesintili de olsa” çok-partili siyasî hayat hangi temelde mümkün olmaktadır? Sorunun cevabı, aslında Türkiye’de neden çağdaş standartlarla uyumlu bir çoğulcu demokrasinin kurulamadığını, çok-partili siyasî hayatın aslında tek-parti ideolojisinin târihî mirası üzerinden oluşturulan varyasyonlardan ibaret kaldığını belirtmeyi gerektirmektedir. “Çok partili” dönemde kapatılan siyasî parti sayısı, özellikle mevcut Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu ile siyaset alanını düzenleyen sâir mevzuat ile yargı kararlarına sinmiş olan “Atatürkçülük” temelli yasakçılık, durumu özetlemektedir.

Richard Falk’un Türkiye hakkındaki bir yazısında Türkiye demokrasisini “örtülü otoriteryanizm” diye nitelemesi bu bağlamda çok daha “doğru” bir nitelemedir aslında. Cumhuriyet tarihi, özellikle tek-parti dönemi ve ona hâkim olan ideoloji bugünün Türkiye’sinde demokratikleşmeyi zorlaştıran temel etkenlerdendir. Bu ideolojik engelin kendi dönemi içinde haklı görülmek istenmesi, târih yazıcılığıyla ilgili teorik/metodolojik itirazlar karşısındaki zafiyeti yanında ve ondan da önemli olarak, bugünkü meşrûiyet eksikliğiyle yargılanmalıdır.

 

Zaman, 17.11.2011

‘Mahallenin kadınları böyle söylüyor’

Birilerine iftira atmak istediğinde kullandığı kalıptı. Özellikle de hem suçlayıp hem de sözün sorumluluğundan kaçınmak istediğinde.

“Nereden çıkarıyorsun?” diye sorduğunda cevabı hazırdı: “Mahallenin kadınları söylüyor!”

Akıllıca manevraydı. Öyle ya, kimin yakasına yapışabilirdiniz “mahallenin kadını” diye?

Türkiye’nin kirli medyası da bu yöntemi öteden beri kullanıyor.

Bu kötülüğün “ideal tip”i olan Hürriyet de birine saldırmak istediğinde, çoğu kez ya bir “uzman” görüşüne, “söyleniyor”a, “iddia ediliyor”a, “kamuoyunda… olarak bilinen”e ya da “adı açıklanmayan bir üst düzey yetkiliye” dayanıyor.

***

Hürriyet’ten Yalçın Bayer de hala o eski haki renkli günlerde olduğunu sanıyor olmalı ki, beni ve Cemil Ertem’i aynı yöntemle suçlamış.

Bir “okuru” ona, benim de katılımcısı olduğum TGRT’deki “Hassas Terazi” programındaki sözlerimizle ilgili bir mail göndermiş; o da “gayet masum” yayımlıyor…

Neymiş mesele?

Programda N. Sevindi, Falih Rıfkı’nın “Çankaya”sı ve benzeri iki kitap önerince, ben “nasırlarına basılmış gibi” “haykırmışım”; “Onlar propagandist, o kitaplara karşı kitap okumalıdır” demişim.

Yani “suçum” o kitaplara karşılık, izleyiciye Kemalizmi eleştiren üç kitap önermekmiş!

Öyleyse “nasırıma basılmış gibi” tekrarlayayım o zaman.

Evet, önerdim. Şu kitapları önerdim ve herkese de öneriyorum

Biri Prof. Mete Tunçay’ın TC’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması, ikincisi Sevan Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet’i, üçüncüsü de Cafer Solgun’un Aleviliğin Kemalizmle İmtihanı.

O kadar. Hakaret yok, küfür yok, sadece alternatif kitap önerisi var.

Bu “meçhul” okura göre program arkadaşım Cemil Hoca da suçlu. Onun suçu neymiş?

“Diğeri de lafa atladı hışımla, adı Cemil Ertem imiş, Atatürk’e saldırmak için küçümseyen ifadelerle Kemalistliğin utanılacak bir şey olduğunu söylemeye çalıştı.”

Söylememiş, ama niyeti belli, “çalışmış” (Cemil’in meşhur kahkahasını duyar gibiyim).

Öyle olsa ne olur?

Üslubu fazlasıyla tanıdık gelen tahammülsüz “izleyici”, söylenen sözü “hışım” ve “feryat” süslemeleriyle abartmaya çalışsa da olayın özü şu: Ortada, biri alternatif kitap öneren, diğeri Kemalizmi eleştiren iki hoca var.

Hızını alamamış Hürriyet yazarı, “yani okurumuz şunu demek istiyor” diye biraz da o şeytanlaştırmış bizi: “Dişlerini ve tırnaklarını geçirecekleri ‘zemini’ yakalamış olmanın keyfi ile saldırıyorlar”.

İzlemediği bir program hakkında yorum yapan bir gazeteci! Eh, izlediği programı herkes eleştirebilir, maharet Bayer’in yaptığında.

***

İnternete baktım, geçen yıl, Başbakan Erdoğan’ın yüzüne karşı “Özal olsa genelkurmay başkanını görevden alırdı” dediğim için bütün militarist basın saldırırken, Bayer de yine “bir okuyucu mektubu” üzerinden yapmış bunu.

O zamanki okuyucusu da şöyle demiş.

“Genelkurmay Başkanı’nı Özal olsa görevden alır, hatta o bunu TV’den öğrenir” diyen bu sözde öğretim görevlisinin bağlantıları nedir diye baktım…. ‘Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce’ adlı kitapta ‘İrtica nedir?’, ‘28 Şubat ve İslamcılar’ gibi başlıkların yazarı ve genelde de Nurculuk ve Bediüzzaman üzerine konuların işlendiği kitapta yazar olduğunu gördüm.”

Aferin! Feraset bu işte.

“Nurcu” olduğunu ima ettiği  kitap, İletişim Yayınları’nın “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce” serisinin “İslamcılık” cildi. Ne diyelim, iyi ki “faşizm” cildinde yazmamışım.

Herhalde burada “yok valla Nurcu değilim” diye savunmaya geçmem gerekiyor.

Öyleyse çok bekler. O gün de kaale alıp “değilim” demedim, bugün de demeyeceğim. “Ermeni” dediklerinde de dememiştim; Yalçın Küçük benim için “Sabetaycı” dediğinde de. Hala da demiyorum ve size de ona verdiğim cevabı veriyorum:

“Sizi ve bizi birbirimizden ayıran asıl fark ideolojik değil ahlakidir”.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

***

“Demokrasi acıtır”. İfade özgürlüğü de öyle.

Ama alışacaksınız. Demokrasiye de alternatif düşüncelere tahammül etmeye de.

Olur ya, yarın rüzgar döner, Hürriyet yine Hrant Dink’leri, Ahmet Kaya’ları linç etmeye kaldığı yerden devam eder. Ama dönmezse, dişinizi sıka sıka o kötücül duygularınızla birlikte yaşlanacaksınız.

Ve canını yaktığınız kurbanlarınızdan başka sizi hatırlayan olmayacak.

Bu arada:

“Ayrımcılığı bu kadar ustaca, bu kadar uzun süreli ve istikrarlı biçimde yapan bir gazetenin elli yıldır yayınlandığı bir ülkede iç savaş çıkmıyorsa bu halk azizlerden, evliyalardan oluşmalı” diyor “bir okurum”.

Ben değil o söylüyor! O da bizim mahalledeki Necibe Teyze’den duymuş.

 

Star, 17.11.2011

Muhafazakârlar Kemalistleşir mi?

 

Kemalizmi bugüne dek çok eleştirdik. Temel sebep, bunun “otoriter” bir rejim ve ideoloji olmasıydı. Kürtleri, dindarları, gayrımüslimleri ezmiş, bir sürü “düşünce suçu” üretmiş, rejime yönelik her muhalefeti suç saymıştı.

Kemalizmin bu denli otoriter oluşunun kuşkusuz ideolojik bir temeli vardı. Aynı Marksizm gibi, bu ideoloji de “akıl ve bilim” yoluyla her doğrunun bulunabileceğini varsayıyor, bu “mürşit”lere vakıf olduğu varsayılanlara da buradan bir “yönetme hakkı” çıkarıyordu. Bunun üstünde bir de “metafizik” cila atmış, Atatürk’e yarı-tanrısal vasıflar atfederek “Atatürkçüler”i imtiyazlı kılmıştı.

Ama bir de şu vardı: Kemalizm iktidarda idi ve bizzat bu iktidarın ürettiği bir otoriterlik vardı. Güç, kendi dinamiğini yaratıyor, ünlü “güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır” kuralı işliyordu.

İktidar değişimi

Kuşkusuz devir değişti. Bugün, her ne kadar Kemalizm hâlâ resmi ideoloji olsa da, Kemalistler iktidarda değil. Aksine, siyasi, ekonomik ve toplumsal düzeyde, giderek tahkim olan bir “muhafazakarların iktidarı” yaşanıyor.

Bu iktidar değişimine bakıp, “Türkiye’de hiç bir şey değişmedi, sadece güç el değiştirdi” diyen “endişeli modernler” var. Ben öyle düşünmüyor, çünkü geçen on yıl içinde (hem AB süreci hem hükümet sayesinde) “devlet gücünün sınırlandırılması” yönünde önemli ve kalıcı adımlar atıldığına inanıyorum. İşkencehanelerle, köy yakmalarla, yargısız infazlarla anılan bir ülkede yaşamıyoruz artık.

Gelgelelim, “güç el değiştirdi” argümanı da tümüyle yanlış değil. Devlet, biraz ehlileştiyse de, ipleri gerçekten de el değiştirdi.

Bu değişimin bir yansıması, “muhafazakar değerler”in Türkiye’ye daha fazla damga vurması. Ben, bu açıdan da “endişeli modernler”e katılmıyor, çünkü bu değerlerin “Kemalist değerler”den daha olumlu katkılar yaptığını düşünüyorum demokrasiye. (Kürt sorunu, gayrımüslim hakları, Ermeni meselesi, piyasa ekonomisi, hayırseverlik, küreselleşme vs. gibi açılardan açabilirim de bu katkıları.)

Siyaset ve Şeytan

Fakat, beni de endişeli kılan bir mesele var: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır” ilkesi. Ve bu yozlaşma tehlikesi sadece “laikler” için geçerli de, kendileri bundan tümüyle korunmuş gibi düşündükleri izlenimi veren bazı muhafazakar seslerin varlığı.

Bu sesleri, eski devrin tuhaflıkları ile yeni devrin tuhaflıkları arasındaki bazı benzeşmelerde duyabiliyoruz.

Mesela, Büşra Ersanlı olayında kullanılan “Her taşın altında o kadın” gibi karalayıcı manşetler, 28 Şubat’ı epey hatırlatıyor.

Yahut, Kemalistlerin orduya verdikleri “açık çek”in bir benzeri, şimdi polise sunulabiliyor.

“Yargı sürecine saygı” telkinleri, “devletin savcısına güvenmiyor musun” çıkışmaları el değiştirmiş durumda.

Devlete karşı ihtiyatlı bir mesafe bırakma, hele de eleştirel durma, liberallere has bir şımarıklık gibi görülebiliyor.

Benim naçiz kanaatim şu ki, Türkiye’de çok güçlü bir otoriter/devletçi siyasi kültür var. Ve her iktidara gelen kesim bunu belli dozlarda yansıtıyor.

Muhafazakâr kanaat önderleri, eğer bu kısır döngüyü aşmak istiyorlarsa, “muhafazakârların siyasi ilkeleri nedir” diye oturup tartışmalılar. (“Muhafazakar Düşünce” dergisinin bu yöndeki az bilinen ama kıymetli çabasını teslim edeyim.)

Özellikle de “gücün ahlâki kullanımı” ve “hukukun üstünlüğü”ne eğilmek gerek. Mesela, düşünmek lazım, Bediüzzaman Said Nursi, acaba neden şeytan kadar “siyaset”ten de Allah’a sığınmıştı? Ya da niçin “Bir gemide dokuz cani, bir masum bulunsa, yine o gemi hiç bir kanunu adaletle batırılmaz” diye ısrar etmişti?

Devir, bunları iyice düşünmeyi gerektiren bir devir. Yoksa, gelecekte bugünlere bakıp mahcup olmak var.

 

 

Star, 16.11.2011