2.09, 2.03, …

 

Geçenlerde TÜİK verilerine baktım: 2009’daki nüfus artışı hızımız 2,09, 2010’da da 2,03 olmuş. Başbakan haklı. Eğer birileri üç çocuk yapmaz ve oran aşağıya doğru giderse, çok sayıda sorunla karşılaşmamız muhtemel.

Nüfus artışı hızının düşüşünden kaynaklanan sorunlara geçmeden önce belirtmeliyim ki, nüfus, Başbakan istedi diye düşmez. Eğer devleti yönetenler istedi diye toplumsal bir dönüşüm olsaydı, meselâ, Sinan Çetin’in bir kısa filmindeki gibi “Emrediyorum, mutlu ol!” derdik ve herkes mutlu olurdu. Mutlu olmak da, nüfus artışını durdurmak da o kadar kolay değil. Ama bu ayrı bir konu.

***

Biz üniversitede okurken, 23 tane üniversite vardı. Sonra bu sayı yanlış hatırlamıyorsam ellinin üzerine çıktı. Son birkaç yıl içinde de adeta üniversite sayısında bir patlama yaşandı.

Bardağın dolu tarafından şunlar var: Üniversite sayısı artınca, daha fazla üniversiteli öğrencimiz oldu. Hemen her şehrimizde ve yine her şehrimizin hemen her ilçesinde Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen öğrencilerimiz oldu. Bu, hem o yörenin ekonomisini canlandırdı, hem de orada kültürel bir değişime yol açtı.

Ama bardağın bir de boş tarafı var: Eğer ilgililer, orta ve uzun vadede bizi bekleyen bu riski fark edemez ve gerekli tedbirleri almazsa, yakın bir gelecekte, memleketin boş bina mezarlığına dönmesi oldukça muhtemel.

***

Birkaç veriden bahsedelim. Türkiye’nin medyan yaşı, 30, ortalama ömür de 70 civarında. Bu şu demek, ülke nüfusunun yarısı, yaklaşık otuz yaşın altında. Hâlâ genç bir nüfusa sahip olduğumuz anlaşılıyor. Ancak bu medyan yaşı yukarıya doğru çıkıyor. (Bu değer, bugün itibariyle 35’in üstünde olsaydı, ülke nüfusunun yaşlanmaya başladığından söz edecektik, meselâ.)

Genç nüfusun azalması, yakın bir gelecekte, üniversiteye gidecek nüfusun da azalması demek tabiatıyla. Oysa bugün itibariyle, sürekli yeni üniversiteler açıyoruz. Üniversite rektörlerimiz hemen her fakülteyi ve yine bu fakültelerin bünyesinde hemen her bölümü açma yarışında. Her ile bir üniversite mottosuna, her ilçeye de bir meslek yüksekokulu mottosu eşlik ediyor. İnşaat sektörü oldukça canlı. Memleketin hemen her yerinde yeni üniversiteler, fakülteler ve meslek yüksekokulları inşa ediliyor.

Bugün itibariyle bu üniversitelerin bir kısmı, bazı bölümlere öğrenci bulamaz duruma geldi bile. Meslek yüksekokullarına da öğrenci bulmak zorlaşıyor. (Zira dün iki yıllık bir “işletme yönetimi” programına gidecek biri, bugün aşağı yukarı aynı performansla dört yıllık bir “işletme” programına gidebiliyor.)

Bu hepimizi sevindiriyor. Zira artık daha az gencimiz üniversite sisteminin dışında kalıyor.

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu üniversitelerimizin pek çoğunda az sayıda öğretim üyesiyle eğitim yapılıyor. Eğitim, lisenin biraz üstü düzeyine çıkamıyor. Bu programlardan mezun olanların, iş bulma istatistikleri bilinmiyor. Acaba bütün mesele, gençleri üniversiteli yapmak mı, yoksa iş bulabilen eğitimli insanlar haline getirmek mi? Galiba bugün, bir üniversiteyi bitirmek, bizatihi önemli bir hedef haline geldi.

Daha fazla üniversitemizin olmasından, milletvekilleri kazançlı çıkıyor. Zira seçmenine “Bak size yeni bir fakülte daha açtık” diyebiliyorlar. Yörenin esnafı yarar sağlıyor. Zira çok sayıda öğrenci o şehrin ekonomisine katkıda bulunuyor. YÖK kazançlı çıkıyor. Zira kendisine yönelen eleştirileri “Bak kontenjanları yükseltiyorum” diyerek göğüslemiş oluyor. Bizler öğretim üyeleri olarak kazançlı çıkıyoruz. Zira iktisadi kriz anlarında bile “memur” olmanın avantajlarını kullanıyor, maaşlarımızı almaya devam ediyoruz. Ya bir gün gelir, bugün üniversite kapılarında bekleyip de “Biz ne zaman üniversiteye gireceğiz?” diye soranlar, yarın, “Bizim umutlarımızda niçin oynadınız?” diye bize sorarlarsa, buna cevap vermeye hazır mıyız?

***

Azalan nüfus, yakın bir gelecekte bazı binaların boş kalması demek. Bu, Başbakanımızın “üç çocuk” tavsiyesiyle aşılabilir mi? Kanaatimce hayır. Bunu aşmanın bir yolu var mı? Var. Ya hesapsız kitapsız program açmayı sonlandıracağız (ki bunun bir sonucu olarak artık bir biyologun, sosyologun, ziraat mühendisinin polis memuru olması veya ilkokul öğretmeni, buna karşın bir fizik öğretmeninin, bir kimya öğretmeninin de iş ve meslek danışmanı olması gibi garabetlere son vermiş olacağız) ya da dış dünyayla olan ilişkilerimizi başka bir bağlamda da sürdürmeye çalışacağız ve üniversitelerimizi yükseköğretim alma imkânı bakımından sorunları olan ülkelere açacağız. Her ikisini birden yaparsak, olmaz mı? Olur. Hem de çok iyi olur.

***

Bir de ayrı bir yazı konusu olabilecek yeni bir gelişme var: Uzaktan eğitim. Bu yeni bir eğilim. Bunun için bugünkü gibi büyük devasa binalar yapmanız da gerekmiyor. İyi bir teknik altyapı ile güçlü bir öğretim kadrosu, kendi evinden veya ofisinden ders anlatan öğretim üyeleri ile oturduğu koltuğundan ders dinleyen öğrenciler… Tek ihtiyacımız ise güçlü bir internet bağlantısı ile bir bilgisayar. Varın olacakları siz düşünün!

Bir vakıf üniversitesinin çuvallamasına sebep olanlar, sadece kendi ceplerine zarar vermiş olacaklar; ya devlet üniversitelerinin çuvallamasına sebep olanlar kime zarar vermiş olacaklar? Hiç düşündük mü?

 

 

Rota Haber, 20.11.2011

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et