Ana Sayfa Blog Sayfa 452

Erdoğan-Kılıçdaroğlu görüşmesi

Doğrusu isterseniz ben işlerin komisyona havale edilmesinden hep huylanırım.
Komisyonlar genellikle sorunları sürüncemede bırakmak için kurulur ve çoğu kez pek bir şey yapamadan sessiz sedasız dağılır.

Hele hele Kürt meselesi gibi yıllardır tartışılmış; her partinin ve herkesin fikrini defalarca ortaya koyduğu, neyin ne olduğunun herkesçe bilindiği durumlarda, komisyon fazladan nasıl bir görüş keşfedebilir ki…

Yine de bu buluşma bazı olumlu gelişmelere işaret ediyor. Birincisi CHP artık Kürt meselesinde yapıcı bir tutum alması gerektiğini anlamış görünüyor.

Kılıçdaroğlu, CHP’nin, açılımın başlatıldığı dönemlerde ve Habur olayında aldığı yıkıcı tutumun partisini siyaseten çok zayıflattığını görmüş olmalı; şimdi bunu değiştirmeye çalışıyor ki bu elbette olumlu bir tutum.

Öte yandan hükümet de “amacımız üzüm yemek” söylemiyle ve bu görüşmede takındığı yapıcı tutumla, muhalefete vurup durmak yerine daha uzlaşıcı ve birleştirici bir çizgiye kaymak gibi bir niyeti olduğunu ortaya koyuyor.

Dahası, “bütün sorunları tek başına çözebileceğine inanan; özellikle Kürt sorununun çözümüne başkalarını ortak etmeyi reddederek başarının meyvelerini tek başına toplama ve tarihe geçme hırsı taşıyan bir lider” görüntüsünü de biraz olsun değiştirmiş oluyor.

Bütün partileri bir araya getirme sevdasından vazgeçin

Ne var ki, bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, CHP’nin yaptığı öneri Kürt sorununun çözümünde pek işe yarayacak gibi görünmüyor.

Zira MHP tam da beklendiği gibi komisyona üye vermeyi anında reddederek CHP’nin öne sürdüğü “bütün partilerin katılımıyla oluşacak bir toplumsal uzlaşma komisyonu” projesini daha baştan imkânsız hale getirdi.

Zaten, Kürt meselesinde bütün partilerin katıldığı bir ortak platform kurulabilecek olsaydı, bu platformun temeli şimdiye kadar çoktan ortaya çıkmaz mıydı Meclis’te?

O yüzden de ben, bütün partileri bir araya getirme sevdasından bir an önce vazgeçilmesini, iki büyük parti liderinin diğerlerini bir yana bırakıp kendi aralarında bir araya gelmelerini ve usul hakkında değil esas hakkında konuşmalarını tercih ederdim.

Zira artık bu mesele lafı bırakıp işe bakma noktasına çoktan geldi, geçiyor. Örneğin iki parti bir araya gelip Avrupa Birliği normlarına uygun bir yerel yönetim reformu konusunda acilen çalışmaya başlayabilirlerdi.

Kürtçe’nin (mademki Türkiye’nin her yerinde Kürt var) tıpkı Kur’an ve Peygamber’in hayatı dersleri gibi kanunen zorunlu seçmeli ders olması konusunda ortak bir yasa hazırlayabilirlerdi ya da Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılması gereken değişiklikleri ortak bir yasa tasarısıyla Meclis gündemine taşıyabilirlerdi.

Bütün bunlar yol almaktır. Birlikte yol alırken bir yandan da konuşur, tartışır, başka ortak noktalar bulmaya çalışırsınız. Yeter ki niyetiniz “yapıcı görünmek” değil gerçekten “yapıcı olmak” olsun…

Şu “Akil Adamlar” meselesi…

Bu arada, beni çoktandır epey rahatsız eden şu “Akil Adamlar” söylemiyle ilgili de birkaç söz edeyim:
Son zamanlarda her başımız sıkıştığında “Akil Adamlar toplansın, görüş oluştursun” demek moda oldu. Bu modanın sadece bizde olmadığını biliyorum. Ama bu fikrin sakatlığını değiştirmiyor.

Bir kere Akil Adamlar kimler? Kimi temsil ediyorlar? İnsanların bir kısmına “Akil Adam” demek, diğerlerini aptal yerine koymak olmuyor mu?

Meclis ortada dururken, seçilme kıstasları son derece sübjektif bir grup insanın “çözüm bulma” konusunda görevli kılınması demokrasiyle ne kadar bağdaşır?

Farklı siyasi çizgilerin ayni Akil Adam listesi üzerinde anlaşabilmesi mümkün olamayacağına göre sonuçta, “herkesin Akil Adamı kendine” tablosu çıkmaz mı ortaya?

Ayrıca, bu adamlar o kadar akıllıysa, her bir şeyi Meclis’tekilerden de, STK’lardan da daha iyi biliyorlarsa, sorun çözme pozisyonunda olanlar alır onların yazdıklarını okur, yararlanabiliyorsa yararlanır.

Onlara bunun ötesinde bir görev yüklemek; başka tür bir vesayet, Meclis iradesi üstünde bir “aydın vesayeti” kurma teşebbüsü olur ki, bizim gibi sütten ağzı yanan bir toplumun yoğurdu üfleyerek yemesinde sayısız fayda vardır.

Bugün, 08.06.2012

Hidayet Şefkatli Tuksal – Her çocuk için maaş verin, sonra üç çocuk isteyin

0

Röportaj: Özlem Çelik, Akşam

İlahiyatçı yazar Hidayet Şefkatli Tuksal, sadece İslami kesimin değil farklı çevrelerin de yakından tanıdığı bir insan hakları aktivisti. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne verdiği doktora tezi, ‘Kadın Aleyhtarı Rivayetler Üzerinde Ataerkil Geleneğin Tesirleri’ başlığını taşıyordu. Başörtülü olduğu için İlahiyat’ta hocalık yapamadı ama İslam’da kadın-erkek ilişkisini feminist bir bakış açısıyla yorumladığı önemli çalışmalara imza attı. Tuksal ‘kürtaj’ gündemine ilişkin görüşlerini AKŞAM’la paylaştı: 

– Nereden çıktı bu kürtaj mevzuu? 

İstanbul’da, hekimlerin kurduğu Hayat Vakfı, yıllardır kürtaja karşı bir kampanya sürdürüyordu. Sare Davutoğlu da (Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun eşi) içinde. Kadınları kürtajdan vazgeçirmenin yollarını çeşitli toplantılarla anlatıyorlardı. Yasa teklifi düşünceleri var mıydı bilmiyorum. 

– Muhafazakar kesimin böyle bir gündemi var mıydı?

‘Buluşan Kadınlar’ adlı grubumuzla 10 yıldır çeşitli illerde kadınların sorunlarını dinliyoruz. En son Uludere için Başbakan’ı eleştirdik. Uludere’nin peşinden gidenleri ölü sevicilikle suçlayan bir insanın kürtajla ilgili bunları söylemesi yadırgatıcı. Uludere’deki analar kürtaj yaptırmamıştı. Çocuklarını doğurdular ama cesetleri geldi. Ceninin hakkını düşünen Başbakan’ın çocukları ölen aileleri ölü severlikle nitelemeye hakkı yok.

– Tartışmada en çok ne rahatsız etti?

Ben kürtaja karşı bir insanım ama ‘Kürtaj cinayettir’ lafı beni çok rahatsız etti.  Kürtaj hiç iyi yönetilmeyen, Başbakan’ın kötü başlattığı bir süreç. Bu kadar çok STK, bilim insanı, uzman varken onlarla konuşmadan konuyu bu şekilde gündeme getirmek… Bu ülkede bir katılımcı demokrasi modeli inşa edememek ve neredeyse tek adamlığın tescili bir Başkanlık sistemine savrulmamız çok yadırgatıcı. 

– Kürtajı yasaklamak, 4 haftayla sınırlamak çözüm olur mu?

Önlemenin yolu kadınların hamile kalmaması, doğum kontrolü araçlarına ulaşabilmesidir. Aile planlaması üniteleri kaldırılmış, kadınların erişimi engellenmiş, hamile kalmak istemeyen kadınların işi zorlaştırılmış, yani kürtaja giden yol açılmış. Yasaklamaya çalışıyorsunuz. Yasaklanması sadece kadınların kendi kendilerine sağlıksız koşullarda bu işe tevessül etmelerine sebep olur. 

– Diyanet fetva verdi. Kürtaj konusunda din mi referans olacak? Türkiye’de yaşayan herkes Müslüman değil ki!

Herkes Müslüman değil, herkes aynı İslami görüşe de sahip değil! Bu iş yasaklanarak çözülmez. Kadın niye doğurmak istemiyor meselesine odaklanmalı. Diyanet fetva verir ama seküler devlet bu görüşe dayanarak yasaklama kararı çıkartamaz.

– Kürtaj İslam’da caiz mi değil mi?

Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği yapmış Saim Yeprem ‘Zigot oluştuğu andan itibaren gen sistemi olan bir varlıktır ve hayat başlamıştır’ diyor. Geçmişte alimlerin yaklaşımı, ‘Bebek beden olarak oluşuyor ama ruhun bedene girmesi ileri tarihte oluyor. Ruh sahibi olmadığı dönemde bebek tahliye edilebilir’ şeklindeydi. O yüzden Hanefilik’te 120 gün gibi süreden söz ediliyordu. 

– Bugün caiz değil diyen Diyanet, 1983’te bu yüzden mi tam tersi fetva verdi?

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in açıklamasında da Saim Hoca’nın tezini gördüm. Zigotla hayatın başladığını kim söylüyor? Mehmet Bey bilimsel gerçek olduğunu söyledi. Öyleyse Diyanet’in yapabileceği bir şey yok. Bu, 1983’e göre yeni bir bulgu.

– Diyanet’in açıklaması, siyasi iktidarı tasdik olarak yorumlandı. Sizce?

Başbakan’ın açıklamasının arkasından gelmesi -niyeti bu olmasa da – siyaseti destekleyen bir açıklama olarak anlaşılmasına sebep oldu. Başbakan’ın çıkışı olmasa Diyanet yine yapar mıydı bu açıklamayı, merak ediyorum. Şimdiye kadar kimse erkeklerin sorumluluğunu konuşmadı, hep ‘katil anne’ üzerinden konuşuldu. Mehmet Görmez ise ‘bunun en büyük sorumlusu erkeklerdir’ dedi. Bunun üzerine gitmek lazım. Madem böyle bir tespiti var, erkeklere yönelik doğum kontrolü mü önerecek, iyi baba olmayı mı önerecek, onu konuşmalı. Bizim gururla göstereceğimiz bir baba-erkek profilimiz yok. Kadınlar çile çekeceklerini bile bile evleniyorlar. Diyanet madem bu tespiti yaptı, bu erkek profilini adam etmenin yollarını da düşünmek zorunda. 

– Kadınların sokağa çıkması ve eylem yapması sonuç verir mi?

Ne yazık ki feminist arkadaşlarımın çok klişe sloganlarla hareket etmelerini doğru bulmadım. Feminist politika yapmak, hükümete de çatmak istiyorlar. Tamam ama öyle bir dil kullanılıyor ki, Türkiye’de bununla sonuç almak imkansız. Kaç kadın geldi o gösteriye? Muhafazakar kadınların da kürtaj ve doğum kontrolü ile ilgili sorunları var. 

– Başbakan, kadın örgütlerinin, ‘anne’ değil ‘kadın’ vurgusundan niçin rahatsız?

Kadınların annelik dışında da bir sürü yeteneği, tasavvuru var. Annelik bir kadının hayatının tümünü kapsayan bir şey değil! Üniversiteyi bitirmiş bir erkek tamamen eve kapansa herkes ona deli gözüyle bakar ama birçok kadından bu bekleniyor. Evde otursun, yemek yapsın, çocuk baksın, bulaşık yıkasın. Bunlar çok doğal geliyor erkeklere. Ne var bunda diye soranlara diyorum ki, her gün gidin bulaşık yıkayın, çocuğunuza bakın o zaman ne olduğunu göreceksiniz. Çok sıkıcı bir hayat. Yapılmak istenmeyen işler kutsal annelik söylemiyle kadının üzerine yıkılmaya çalışılıyor. Bu en güzel yönetme politikası!

– Peki ya, ‘Cennet anaların ayağı altındadır’ hadisi?.. 

Niye kadınlar değil de hep bunu erkekler kullanıyor? Çünkü kadınlar kendilerinin ne olduğunu biliyorlar. Cennetin ayaklarının altında gibi bir hali var mı pratikte? Bu bir geçiştirme. Meseleyi konuşmaktan kaçma yöntemi.

– Melih Gökçek’in ‘Anasının hatasını niye çocuk çekiyor, anası kendisini öldürsün!’ sözü ne anlama geliyor?

Bu dilin bizzat kendisi şiddet dili. Zaten bu toplumda tecavüze uğrayan kadınların kendilerini öldürmesi faziletli bir davranış olarak görülüyor. Kadın bunu yapamazsa aile onu öldürüyor. Gökçek, geçmişte, benim de olduğum bir toplantıda sığınma evleri için, ‘Ben oralarda ne olduğunu biliyorum’ demişti ama sonunda sığınma evi açmak zorunda kaldı. Bu tür konulara gereken hassasiyeti göstermedikleri ve bu tavırların maço erkeklerden aferin alacağını bildikleri için bu pervasızlıkla davranıyorlar. Unutmasınlar onlara kadınlar da oy veriyor ve kadınlar için bu eksi puan!

– ‘Tecavüze uğrayan kadın doğursun, devlet bakar’ sözleri size ne hissettirdi?

Ben böyle bir cümleyi ağzıma almadan önce bunu yaşamış bir kadını dinlemek isterim. Bu, bir erkeğin ve benim verebileceğim bir karar değil. Tek tek insanların vereceği bir karar. Tecavüz meselesinin sıradan bir olgu gibi konuşulması kadınları yaraladı. Ayrıca, devlet sanki kendi vatandaşına çok iyi bakıyormuş da o çocuklara da devlet bakar gibi büyük lafların söylenmesi kimse için inandırıcı olmadı. Nasıl, hangi koşullarda bakacaksınız?

Akşam, 06.06.2012

Savaşta böyle şeyler olur mu?

Ben Uludere konusunda Hükümeti eleştirirken haklı ve tutarlıyım.  Ama Hasip Kaplan değil.  Ben Uludere için feryat ediyorsam, orada öldürülenler Kürt olduğu için değil. Öldüren devlet güçleri olduğu için de değil. Öldürülenler masum insanlar oldukları için feryat ediyorum.

Ama acaba o ve partisi de bu temelde mi kınıyor Uludere’yi? Yoksa cinayetler konusunda seçici mi davranıyor?

“Uludere’nin sorumlusu başbakandır ve sorumlular tarihe katil geçecektir” diyor Kaplan. Eğer PKK yapmış olsaydı böyle diyecek miydi, yoksa sorulduğunda söylenenler kabilinden, sade suya tirit bir geçiştirme açıklamasıyla mı yetinecekti?

Hepimiz biliyoruz ki ikincisi olacaktı. Uludere’de açık bir özür, helalleşme ve sorumluların cezalandırılması gerçekleşene kadar sürecek benim mücadelem.

Ama herkesin bu kutsal savaşa aynı saygın gerekçelerle katılmadığını da bilerek.

***

Kürt Sorununda ilk günah Kemalist devletindi. İnkâr, asimilasyon, tedip, tenkil, tehcir ve katliamla sorunu o başlattı.

Bu yüzden de onlarca yıl boyunca on binlerce masum insanın canına mal olan isyan ve çatışmaların, yitip giden ve savrulan hayatların asıl sorumlusu odur. Kürt Sorununda ilk defa demokratikleşmenin ulaşılabilir bir hedefi ifade ettiği bugün ise çatışmaların, yitip giden ve savrulan hayatların asıl sorumlusu ise masayı deviren PKK’dır.

***

Uludere Katliamı hiç yaşanmayabilirdi. Bu insanlar ölmeyebilir, Kürtlerle Türkler arasına bir kez daha nifak girmeyebilirdi. Eğer PKK masayı devirip bu kanlı yolu yeniden açmamış olsaydı, biz bugün bunları konuşuyor olmayacaktık.

Bu fırsatı ona PKK verdi.

Kürt Sorununda ikinci günah PKK tarafından işlendi ve Uludere için elverişli zemin bizzat onun tarafından sağlandı. Dolayısıyla bugün yaşanan bütün ölümlerin asıl sorumlusu PKK’dır; tıpkı yakın geçmişe kadar devlet olduğu gibi.

Bugün, bu ülkede silahlı mücadeleyi meşru kılacak koşullar yok. Bugün silaha davranmak ve kan dökmek cinayettir; birini gasp veya hırsızlık için öldürmekle welat için veya PKK öyle istiyor diye öldürmek arasında fark yoktur. İkisi de cinayettir.

Bugün silaha devam etmek, can çekişmekte olan eski müesses nizamı ve Ergenekon devletini geri getirecek tek kapıdır ve PKK hiçbir ahlaki ve siyasi meşruluğu olmayan cinayetleriyle bu kapının kapanmasını önlemektedir.

Onun cinayetlerini meşru görmek, izah etmek veya mantığa büründürmeye çalışmak da suça manen ortak olmaktır ve bütün yetim çocukların vebali onların da boynunda olacaktır.

Ben dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir koşulda silahlı mücadele olmaz demiyorum. Olur. Yeri gelir “direnme hakkı” doğar. Ama bugün bu ortamda değil. Bağımsızlık bile değil, özerklik için bunca kan dökmeyi kimse açıklayamaz, kimse de bunun için olduğuna ikna edemez.

***

Ben “ezilenlerin milliyetçiliği”ni mazeret kabul etmem. Milliyetçilik milliyetçiliktir ve hepsi pistir.

Kürt Sorununda Kürtlerin haklarından yana taraf olmam, dört yaşındaki çocuğu yetim bırakan zulmü sineye çekmemi gerektirmiyor. Vahşet vahşettir ve bu devletin sicilinin bozuk olması PKK’nınkini görmemeyi gerektirmiyor.

BDP vesayet altında olduğu için mi PKK’nın cinayetlerini eleştirmiyor? Sanmıyorum, öyle olsaydı en azından Uludere için de söz söylemelerinin ahlaki meşruluğunu kendi elleriyle yok ettiklerini bildikleri için susarlardı.

Ama sorun onların da Türk ulusalcılarıyla aynı adalet terazisini kullanmaları; aynı kötülüğü farklı terazide tartmaları. Böyle bakınca, sivil siyasetçilerin kaçırılmasını “savaş süreçlerinde bu tür şeyler olabiliyor” şeklinde açıklıyor Pervin Buldan.

Nasıl bir zihniyettir bu böyle?

***

Bunu diyene sorarlar, siz Uludere’ye ne olduğu için karşı çıkıyorsunuz? Orada masum insanlar öldürüldüğü için mi, yoksa öldüren “karşı taraf” olduğu için mi?

Savaşta böyle şeyler de olur mu?

Herkes için genel bir kural olmasını isteyeceğimiz biçimde davranmamızı öğütler Kant; ister misiniz “savaşta bu tür şeyler olur” kalıbının genel bir kural olmasını?

BDP çözümün yolunu açmakta hayati bir rol oynayabilirdi.

Ama bunu yapmıyor ve sorunun bir parçası gibi davranıyor.

Görünen o ki işimiz zor ve sorunumuz sadece siyasi değil…

 

Star, 07.06.2012

Kürtaj Meselesinde Gerçekten Neyi Dert Etmeliyiz?

 

Son günlerde yine flaş bir gündemimiz var: Kürtaj. Başbakan Erdoğan birden bire her kürtajın bir “Uludere katliamı” olduğuna karar verdi. Neyse ki bu sefer katliamdan sorumlu olanları kesin bir şekilde biliyordu ve anında açıkladı: Kadınlar. Sorumlular bilindiğine göre yapılacak olan da basitti: Hemen bir kanun çıkartıp öldürmeye meyilli kadınların kürtaj taleplerini yasaklamak.

Başbakan bu isteğini dile getirir getirmez bir tartışma kopuverdi. Bir de baktım memlekette “doğal hakçı liberteryen”lerden geçilmiyor. Kürtajı destekleyen pek çok argüman sunuldu ama bunlar arasından en önemlisi tabi ki her kadının kendi bedeni üzerinde tek yetkili olduğu gerekçesiydi. Öyle ya eğer kadının bedeni kendine ait değilse kime aitti, devlete mi? Kadının bedeninin, tabi ki kadına ait olduğu ispatlandıktan sonra, devlete kadınların üzerinden ellerini çekmesi buyuruldu.

Tartışmayı uzaktan garip duygular içinde izledim. Lockeçu mülkiyet teorisinin kadın bedenine bu kadar popüler şekilde uygulanıyor olmasına mı şaşırayım yoksa bu teoriyi genelde başörtüsü yasaklarını savunanların kullanmalarına mı şaşırayım bilemedim. Öyle ya, kadın, bedenine sahipse kıyafetlerini seçme yetkisini de ona vermemiz gerekmez miydi? Kimse bu tür sorular yöneltip, konunun bu kısmına girmedi ama ben gözlemlerime devam edeyim.

Liberteryen mülkiyet teorisinin Türkiye’deki bu hızlı yükselişi fazla uzun sürmedi. Bir kere Başbakan Erdoğan’ın ahlakî meşruiyeti sarsıldıktan sonra hemen arkasından siyasi mesajlara başlandı. Tabi mesajlar şu yöndeydi: “İşte AKP gerçek yüzünü gösteriyor”, “seküler hukuk adım adım dinselleştiriliyor” ve tabi ki “Uludere katliamı unutturulmaya çalışılıyor”… Bu siyasî mesajlarda haklılık payı yok diyemeyeceğim ama bu mesajlar sıralandıktan sonra, bazılarının bizi “laik-dindar” karşıtlığına yine mahkum etmek istemlerinin hayli sinir bozucu olduğunu belirtmeliyim.

Çok unutkan bir şahsiyet olmama rağmen, bundan yaklaşık 10 sene evvel dindarların ve AKP’lilerin başörtüsü yasağına bireysel hakları ve kadının kendi bedeni üzerindeki hakimiyetini savunarak karşı çıktıklarını elbet ben de hatırlıyorum. Ama şundan da adım gibi eminim ki, bugün liberteyen kesilenler iktidara geldiklerinde bugün söylediklerine taban tabana zıt olan eylemlerini, AKP kadar dâhi beklemeden gerçekleştirmeye başlayacaklar.

Bu tutumların dışında bir de liberal çevrelerden bazı yazarların kürtaj tartışmasının demokrasilerde olağan bir tartışma olduğunu ileri sürmeleri dikkatimi çekti. Şimdi onlara göre kürtaj tartışılabilir, bu kadar yaygara koparmanın alemi yok. Gerçekten siyasî hakların ve özgürlüklerin tam olarak kullanıldığı bir ülkede yaşıyor olsaydık bu açıklamalarda haklılık payı görebilirdim. Ama öyle bir ülkede yaşamıyoruz.

Gelin bu konuyu biraz daha açalım çünkü son dönemde şahit olduğumuz anti-demokratik “açılımların” sebebi bana göre tam da burada yatıyor. Türkiye’de siyasi özgürlük yok denecek kadar az. Neden mi? Çünkü Türkiye’de örgütlenme özgürlüğü çok kısıtlı, ifade özgürlüğü büyük ölçüde göstermelik, basın özgürlüğü şaibeli ve tüm bunlar yetmezmiş gibi devasa ve çok güçlü bir merkezi hükümet var ve bu hükümetin başbakanı kamuyu ilgilendiren önemli kararları demokratik müzakereye başvurmadan alabileceğine kendisini inandırmış görünüyor. Şimdi bu şartlarda hangi demokratik tartışmadan bahsediyoruz.

Örneğin, yıllardır AKP’nin çeşitli organları yurdun farklı bölgelerinde kürtaja karşı fikirlerini ilgililerle paylaşıp kendilerine taraftar toplamaya mı çalıştılar? AKP’li siyasiler çeşitli tartışma programlarına muhalifleri karşına çıkıp kendi programlarını mı savundular? Bunu gören kürtaj yandaşları karşı propaganda mı geliştirdiler. Seçilmiş yerel siyasetçiler kendi bölgelerinde kürtaja ilişkin düzenlemeler hakkında söz sahibi mi oldu? Hayır bunların hiç biri olmadı. Ne oldu? Birden bire Başbakan Erdoğan kürtajın kötü olduğuna karar verdi. Çoğunluk oyuna dayanarak da bu yasağı istediği gibi uygulayabileceğine hükmetti.

Başbakan Erdoğan bir sabah uyanıp da örneğin hamburgerin insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanması gerektiğini söylediğinde ne yapacağız? Oturup hamburgerin gerçekten zararlı mı yoksa yararlı mı olduğunu mu tartışacağız? Belki hamburger yasaklanırsa köfte satışlarının artıp ülke ekonomisine katkısı olacağını tartışırız? Belki de hamburger yasaklandıktan sonra kaçak bir şekilde hamburger yapanların hamburgerlerinden ölenler olur. Sonra yetkililer çıkıp onlar da yasaklara karşı gelmeseydi der. Biz de ufuk açıcı başka bir tartışmaya başlarız. 

Şimdi Türkiyeli bazı vatandaşlar AKP’ye illet olmak için yeni bir sebep ellerine geçirdiklerine sevinerek ortalıkta olabildiğince ses yapıyorlar. Demokrat AKP’liler durumdan mustarip ne diyeceklerini bilemiyorlar. Peki liberaller ne yapıyor? Bu propaganda kirliliğinde gerçekten meselenin temelindeki merkeziyetçi, müdahaleci devlet sorununu gören liberaller eminim vardır ama seslerinin hiç yüksek çıkmadığı ortada.

Ben kendi adıma aradan geçen 10 seneden sonra “laiklik ya da şeriat” çığırtkanlığı kıskacında kalmayı reddediyorum. Türkiye en azından artık seçtiği hükümeti kendi eylemlerinden ve politikalarından dolayı sorumlu tutabiliyor. Hükümetten büyük, gizli güçler gündemimizden çıktı. Öyleyse neden bu muazzam fırsatı değerlendirip kendi gündemimizi yaratmıyoruz. Liberal taklitlerinin ya da konjonktürel liberallerin kuyulara attıkları taşları daha ne kadar süre çıkartmaya çalışacağız?

Anlaşılan AKP’nin, askerleri siyasetten püskürttükten sonra bireysel ve siyasî özgürlüklere dair bir meselesi kalmadı. Şimdi bir çoğunluk demokrasisine olabildiğince yaslanıp, onu sürdürebildikleri kadar sürdürmek istiyorlar. AKP’nin gündemi bu ama şüphesiz liberallerinki bu değil. Türkiye’de liberallerin federalizmi, başkanlık sistemini, seçim sistemini, seçim barajını ve bireysel ve siyasi özgürlüklerimize yapılan her türlü sistematik devlet baskısını tartışması lazım. Bizi devlet karşısında güçsüz ve yalnız bırakan bütün yasaklara saldırmamız lazım. AKP öncesi ve AKP sonrası devlet yapısının pek de değişmeden durduğunu kendimize hatırlatmamız ve enerjimizi nereye yönelteceğimize daha iyi karar vermemiz lazım. 

 

Aylardır Neyi Soruşturuyorlar?

Aslında olumsuz gelişmeleri dış güçlere yüklemek usuldendir. Bu sebeple Wall Street Journal’ın haberi başarısız operasyona dış güçleri bulaştırmak için bir fırsat olabilirdi. Ne var ki, Başbakanımız Wall Street Journal’ın haberini şiddetle yalanladı, operasyonla ilgili istihbaratın milli kaynaklardan alındığını tekrarladı. 

Türk yetkililer yaptıkları açıklamalarla komplo teorileri üreticilerine başarısız operasyona dış güçleri bulaştırma şansı vermediler. Bu durumda dış güçleri suçlayarak olayı izah etmek imkanımız yok, suçluyu kendi aramızda aramak zorundayız.

Wall Street Journal’ın Haberine Aşırı Tepkinin Anlamı Ne?

Wall Street Journal’ın  Pentagon’dan sızdırdığı bilgilere dayanarak verdiği habere göre,  Uludere konvoyunun ilk görüntülerini ABD’ye ait bir predator verdi. ABD’li subayların, “predator’ü daha da yakına gönderebiliriz” önerisine, Türk tarafı olumsuz yanıt verdi ve Predator’ün sahadan uzaklaşmasını istedi.
Ben haberleri gazetelerden ve televizyonlardan takip eden bir vatandaş olarak, Wall Street Journal’ın haberine Başbakanın verdiği aşırı tepkiye bir anlam veremedim.

Başbakanın sert tepkisinin sebebi ABD’nin bize istihbarat verdiği iddiası mıydı?

PKK ile mücadele için Türkiye ile ABD’nin işbirliği yaptığı bir devlet sırrı değil. Bu işbirliğini her seferinde Türkiye’nin talep ettiğini de biliyoruz. Bu işbirliğinin esasının da ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki PKK hareketleri hakkında Türkiye’ye istihbarat vermek olduğunu da biliyoruz. Türkiye ABD ile işbirliği yapıyorsa, ABD’den istihbarat almak ayıp bir şey midir?

Wall Street Journal’ın bu konudaki haberi yalan olsa bile, bu kadar aşırı tepki göstermek gerekir miydi?
Başarısız bir operasyonun istihbaratının ille de milli olduğunda ısrar etmenin, Wall Street Journal’ın haberine aşırı tepki göstermenin anlamı nedir? İstihbaratın millisi gayri millisi mi olur? Türkiye PKK hakkında Irak’ın kuzeyinden gelen ABD kaynaklı istihbaratı çöpe mi atıyor? Gerçekten bu istihbarata güvenmiyorsak, neden ABD’den sürekli işbirliği talebinde bulunuyoruz?

Başbakan daha sonra yaptığı açıklamada, “ABD’nin predatorlerinin 31 dakikalık bir süreci vardır. Bu da bizim sınırlarımız içinde değil, tamamıyla Irak tarafındadır. Aldığı görüntüler nedir, ne değildir doğrusu onu ben de zaten bilmiyorum” diyor.

Başbakanın bu son söylediği,  Wall Street Journal’ın haberinin tümüyle dayanaksız olmadığını da gösteriyor. 31 dakika az bir süre değildir, demek ki Amerikalılardan istihbarat alınmıştır, ama bu istihbarat önemsiz görülmüştür. Keşke, tetiğe basmadan önce ulusal kaynaklardan aldığımız istihbaratı da yeterli görmeyip, daha ayrıntılı istihbarat almaya çalışsaydık.

Başbakan, “Bu konuyla ilgili verilen bu haberlerin özellikle Wall Street Journal’da yayınlananların ise şu anda ABD’de yaklaşan seçimlerle ilgili olduğunu da geçen gün açıkladım. Bunlar mevcut yönetime karşı bu gazetenin atmış olduğu bir uydurma haberdir”  diyor. ABD’de seçimlere daha çok var… Amerikan seçmeninin bu olayla ilgileneceğini, hatta bu haberi okuyacağını bile zannetmiyorum. Wall Street Journal’ın bu olayı kullanarak Amerikan seçmenini etkilemeye çalışması iddiası inandırıcı değil…

Wall Street Journal’ın verdiği haberin hemen yalan olduğunu kabul etmek doğru mudur?

Başbakan gazetenin haberini kendi kaynaklarımızdan edindiği bilgilere göre yalanlıyor. Kendi kaynaklarımızın verdiği bilgilerin yüzde yüz doğruluğundan nasıl emin olabiliyoruz? Resmi makamlar verdikleri bilgilerle devlet adamlarını hiç mi yanıltmadılar? Wall Street Journal’ın Türkiye’nin açıklamalarını aynen kabul etme diye bir zorunluluğu da yoktur.

İçişleri Bakanı Yanlışı Değil Olayı Üstleniyor

Olay 28 Aralık’ta oldu. Olayın üzerinden tam 5 ay geçti, olayın hem idari soruşturması, hem de adli soruşturması bir türlü sonuçlanmadı.
Ne araştırılıyor?

Olayın bir yanlışlık sonucu olduğu, sivil insanların PKK’lı zannedilerek F-16’larla bombalanarak öldürüldüğü herkes tarafından kabul ediliyor. Devletin Cumhurbaşkanı da “bir değerlendirme hatası olduğunu” söylüyor. Mesele değerlendirme hatasını yapanın kim olduğunu bulmaksa, bu 5 ayda bulunamayacak bir şey olmasa gerek.

Değerlendirme hatasını kim yaparsa yapsın, olayın sorumluluğunu devleti yönetenler yüklenecek ve vakit geçirmeden yapılan yanlışın düzeltilmesi çarelerini arayacaklardır. Aslında olay Cumhurbaşkanının dediği gibi özürle bitecek bir şey de değildir, özür ötesi yapılacak şeyler bulunmaktadır.

Biz yetkililerin Uludere’de olanları düzeltmek için çare aradıklarını düşünürken İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin olanları maruz göstermeye çalışan bir açıklama yaparak ikinci bir özür olayı yarattı…
Bu sebeple İçişleri Bakanı’nın istifa etmesini, Başbakanın da İçişleri Bakanının yakışıksız açıklamalarını onaylamayan bir tutum izlemesini bekliyorduk. Bunun yerine Başbakan, “Her kürtaj bir Uludere’dir” diyerek, Uludere olayını sıradanlaştırıcı bir tavır sergiledi.

Terörle Mücadelede F-16’ları Kullanmak Acaba Doğru Bir Yöntem midir?

Devlet Bahçeli, “Bölücü terörü bırakarak İçişleri Bakanı’yla uğraşmak, PKK’nın değirmenine su taşımaktan farksızdır” diyor. Devlet Bahçeli’nin olaya bakışı sorunlarla doludur… İçişleri Bakanı’nı tenkit edenlerin endişesi de en az Devlet Bahçelininki kadar devletin bölünmesi tehlikesidir.

Devlet güçlerinin ve İçişleri Bakanı’nın yanlış yapma şansları yoktur, yasalara ve kurallara uymak zorundadırlar. Yanlış yaparlarsa Devlet Bahçeli’nin çok korktuğu bölünmeye hizmet etmiş olurlar. Nitekim Uludere’de yapılan yanlış PKK ile mücadelede devleti önemli şekilde zaafa uğratmış, bölücülerin elini kuvvetlendirmiştir. Olay BDP’ye, ölenleri PKK bayrağına sararak kaldırma, taziyeye gelen kaymakama saldırma imkânı vermiştir.

Devlet Bahçeli’nin hoşuna gitmeyecek ama, Terörle mücadelede F-16’ların kullanılması da tartışılmalıdır.
F-16’lar sanki düşman şehirleri bombalamak, fabrikaları bombalamak, köprüleri, elektrik santrallerini, askeri üsleri ve askeri birlikleri bombalamak için uygun silahlar gibi geliyor. Bir F-16 terörist zannedilen 30-40 kişilik bir grubu bombalamak için uygun bir silah gibi gelmiyor. Bir F-16 pilotunun tetiğe basmadan önce durumu tekrar değerlendirme şansı var mı? Bir F-16 pilotu hedefi kontrol altına alabilir mi, hedeftekileri teslim olmaya zorlayabilir mi, onlara uyarı ateşi açabilir mi, ölmeyenleri, korkup teslim olmak isteyenleri canlı ele geçirebilir mi, kısacası yanlıştan dönebilir mi?

Televizyonlarda devlet yönetimi konusunda bizi aydınlatan emekli askerler, bazı askerî konularda da,  mesela F-16’ların gayri nizami savaşta kullanılması konusunda da bizleri aydınlatsalar…

 

06.06.2012

Devrim Özkan – Liberalizm ve Demokratlık

 

Sosyal sözleşmeci bakış açısı modern siyaset ve politika felsefesinin temel yapı taşıdır. Modernliğin farklı zaman ve mekânlardaki çeşitli uygulamalarında sosyal sözleşmecilik başlıca başvuru kaynağı olmuştur.

1960’lı yıllardan sonra sosyal psikolojideki yeni araştırmalarla yeniden biçimlendirildi. Daha sonra küçük gruplardaki bireylerin davranışlarına odaklanan bu çalışmalar siyaset bilimine uyarlandı. Postmodern yazarların Avrupa düşünce dünyasında etkin hale gelmeleriyle birlikte sosyal sözleşmecilik yeniden kurgulandı. Bir yandan modernliğin tüm özelliklerini barındırırken diğer yandan modernliğin farklı uygulamalarının eleştirisinde kullanıldı. Habermas ise sosyal sözleşmecilikten hareketle modernliği “ideal iletişim ortamları”yla tamama erdirme iddiasında bulundu.

Etyen Mahçupyan, modernliğin oluşum sürecinde temel kaynaklara başvurmadan güncel eleştirilerinden hareketle süreci anlamaya çalıştığından meselenin kökenlerini ve gelişim sürecini algılamaktan uzak görünüyor. Savunduğu demokratlık tarzının esasında modernliğin Hobbescu ve Rousseaucu kökenlerinin çağdaş yorumlanış biçimi olduğunun farkında değil. Hâlbuki modernlik, demokratlık ve liberalizm hakkında çeşitli iddialarda bulurken öncelikle tarihsel süreçlerinin anlaşılması gerekir. Aksi takdirde Oedipus’un trajik bir biçimde keşfettiği gibi, ‘herkesin ve her şeyin bir kökeni olduğu ve nihayetinde kökeni tarafından biçimlendirildiği’ gerçeğiyle karşı karşıya kalırsınız.

Ancak belki de Mahçupyan, savunduğu demokratlık tarzının modernist kökenlerini bilerek görmezden geliyor. Esas itibarıyla modernliğin postmodern eleştirilerinin muhafazakârlar üzerindeki etkisinin farkında olduğundan modern sosyal sözleşmeciliğin sosyal psikolojinin süzgecinden geçmiş tarzını modernlik eleştirisiyle soslayarak okuyucularını cezbetmeye çalışıyor.

Diyalog, sosyal sözleşmeciler için her zaman merkezi bir meseleydi. Hobbes’tan beri temel kaygıları toplumu merkezi bir biçimde yeniden inşa edebilmek için kişileri diyalog süreçlerinde yer almaya ikna etmekti. Bu süreçte siyasal alan hızla genişletilerek devletin egemen olduğu bütün alanı içerecek hale getirildi. Sosyal sözleşmenin sürekli yeniden inşası bir yandan sürecin tüm siyasal alanı kapsayacak bir biçimde yeniden kurgulanmasını sağlarken diğer yandan hızla merkezi bir karakter kazandı. Yine bu süreçte tüm yerellikler her açıdan merkeze bağımlı hale geldi. Böylece devlet egemenliğini birey ve cemaatler aleyhine hızla pekiştirdi.

Savunduğu modelin tarihsel arka planını görmezden gelen Mahçupyan, kendisini iki temel hataya kaptırmaktadır. Öncelikle çatışmaları minimuma indirmek için kurgulanan ve tüm toplumu içeren demokrasi modeli merkezileşmeyi artırarak merkezde çoğunluk elde edemeyen farklı ilgi ve çıkarlara sahip kesimleri uzun süreçte inisiyatifsiz bırakır. İkincisi, savunduğu tarzda bir demokrasi modeli toplum üzerindeki kontrolünü merkezileşmeyle pekiştiren devletin, demokratik karar alma mekanizmalarını kullanarak, kişileri ilgi ve çıkarlarının dışındaki hedeflere yönlendirmesini sağlar. İnsanlar başkaları için merkezin arzuları çerçevesinde kurgulanmış “etik standartlar” çerçevesinde yaşamaya razı edilmeye çalışılırken devletin tercihlerine tabi kılınır.

Dolayısıyla Mahçupyan, modernliğin tam göbeğinde konumlanmaktadır. Zira Mahçupyan, savunduğu demokrasi modelinin siyaset felsefesi bakımından neye tekabül ettiğine, siyasal düşünce tarihi açısından kökenlerinin neler olduğuna ve siyasal açıdan muhtemel sonuçlarının neler olabileceğine dair herhangi bir algıya ve öngörüye sahip değildir.

GERÇEK DEMOKRASİ YEREL DÜZEYDE MÜMKÜN

Küçük gruplarda ve kilise cemaatlerinde verimli bir biçimde işleyebilecek olan ‘karşılıklı iknaya dayalı demokrasi modeli’ nüfusu yüz milyonlara ulaşmış toplumlarda uygulamaya geçirildiğinde her şeyin tek bir kanala akmasına ve farklılıkların silikleşmesine neden olur. Mahçupyan hızını alamadığından zihninde belirsiz bir biçimde kurguladığı ideal modelden tüm kıtaları içerecek bir siyasal alanda herkesin konumunu diğerini düşünerek belirlemesini ve böylece orta yolun oluşturulmasını talep ediyor. Böylece kendisini, kendiliğinden artacak merkezileşmeyi ve devletin gücünü dengeleyecek ‘karşı-ağırlıkların’ ne olacağına dair herhangi bir alternatiften de mahrum bırakıyor.

Siyasal alan Mahçupyan’ın arzu ettiği gibi sınırsız bir biçimde genişlediğinde merkezileşme kendisini hızla pekiştirir. Böylece güvenlik, refah ve istikrar sürekli tehdit altında kalır. Merkezi yönelimin dışında yer alanlar için bu tehdit çok daha fazladır.

Mahçupyan’ın liberalizm hakkındaki temel tezlerini ödünç aldığı Wallerstein’ın ‘After Liberalism’ adlı eseri Batı dünyasında yeterince tartışıldı. Bu kitabında Wallerstein, Berlin duvarıyla birlikte çökenin sadece sosyalizm olmadığını savundu. Sosyalizm ve liberalizmin modernliğin iki ayrı yüzü olduğunu ileri sürdü. Ve aslında liberalizmin sonuna ulaştığını iddia etti. Mahçupyan, ödünç aldığı tezlerin asıl kaynaklarını zikretmeyerek okuyucularını savunduğu konumun kökenlerine ulaşma imkânından mahrum bırakıyor.

 

Wallerstein, esas itibarıyla modern dünya sisteminin uluslararası boyutuna işaret ederek sosyal sözleşmenin tüm yeryüzünü kapsayacak bir biçimde yeniden kurgulanması gerektiğini savunur. Siyasal alanın bu derece geniş tutulması gerçek anlamda bir çılgınlıktır. Zira Belçika gibi küçücük bir ülkede Felemenkleri ve Fransızları bir arada tutmakta zorlanan sosyal sözleşmeci demokrasi modeli Yugoslavya’da dehşetle sonuçlanmıştır. Hâlbuki her türlü siyasal görüş hakkında son hükmü verebilme ayrıcalığını edinebilmek için kendi konumunu belirsiz kılma çabalarının aksine liberalizm son derece işlevsel bir demokrasi modeline sahiptir.

Gerçek anlamda bir demokrasinin özgürlüğü temin edecek bir biçimde sağlanabilmesi için öncelikle yapılması gereken, demokrasinin merkeze bağımlı olmayacak bir biçimde yerel düzeyde işletilmesidir. Zira siyasal alanın geniş tutulmasıyla merkeze bağlı işleyen bir demokrasi modelinin uygulanması yereli her açıdan merkezin belirleyiciliğine tabi kılar. Dolayısıyla kendi dinamikleri üzerinde yükselen yerel bir demokrasi, kişi ve cemaatleri merkezin yönlendiriciliğinden azade kılar. Ayrıca ülke geneline yayılmış fakat hiçbir bölgede çoğunluk elde edemeyecek farklı ilgi ve çıkar sahipleri de düşünülmelidir. Bunların hepsi bölgesel nitelendirmelere tabi tutulmadan karar alma süreçlerinde yer almalıdır. Merkezi yapılarda oluşabilecek çoğunluğa karşı ‘negatif özgürlük’ kavramı çerçevesinde güvence altına alınmalıdırlar. Devler ise birbirinin yaşam tarzlarını herhangi bir şekilde etkilemeyecek biçimde işleyen bu çoklu yapıyı koruyan bir şemsiye işlevi görmelidir.

Liberal demokrasi, kişilerin yaşamlarını, genel yönelimlere kapılmadan, doğrudan temasta bulunabilecekleri diğerleriyle birlikte yönlendirebilmelerini sağlar. Mahçupyan’ın zihninde kurguladığı demokrasi modeli ise kişiyi mekân ve zamanının dışındaki diğerleriyle soyut etkileşimlere zorlayarak merkezdeki çoğunluğun ve devletin belirleyiciliğine tabi kılar. Böylesi bir modelde ‘pozitif özgürlükler’ bireyi devlete entegre etmenin araçlarına dönüşür. Bu, şüphesiz ki Mahçupyan’ın da arzu etmeyeceği bir neticedir. Fakat her düşünür, önerdiği modelin niyet edilmemiş sonuçlarını öngörebilecek bir kapasiteye sahip olmak zorundadır. Bu ise öncelikle kişinin kendisini doğru değerlendirebilme kapasitesine bağımlıdır.

Zaman, 06.06.2012

 

 

Fazıl Say yargılanmalı mı?

Fazıl Say, ünlü birisi. Sadece uluslararası çapta bir piyanist değil, aynı zamanda ulusal çapta bir Kemalist. Din özgürlüğüne karşı çıkan, başörtülüleri küçümseyen, “arabeskçi”leri aşağılayan elitist tavrın temsilcisi. Yaptığı müziği beğensem de fikirlerini beğenmediğim, sanırım bu köşeyi izleyen herkesçe tahmin edilebilir.

Ancak Fazıl Say şu arada fikirlerinden dolayı değil, hakkında açılan “dini değerleri aşağılama” davası nedeniyle gündemimizde. Hem de sadece bizim değil, dünyanın da dilinde. Bir dizi Batılı yayın, Say’ın “İslam’a hakaret”ten yargılanmasını haber yaptı. Ve bunu Türkiye’nin giderek “İslamlaştırılması”nın yeni bir alameti olarak yorumladı.

Peki Say’ın yargılanmasının anlamı gerçekten bu mu? Ve bu yargılama ilkesel anlamda doğru mu?

İlk sorudan başlayayım. Açıkçası, Say’ın yargılanmasını Türkiye’deki “dinci iktidar”a bağlamak zor, çünkü yargılamaya konu olan “dini değerleri aşağılama” suçu, AK Parti iktidarının icadı değil. Türk Ceza Kanunu’nda onyıllardır var olan bir hüküm.

Hatta AK Parti döneminde bu hüküm yumuşatıldı bile aslında. Sedat Ergin’in de dünkü Hürriyet’te yazdığı gibi, 2005 yılında yapılan ceza kanunu reformu, önceden de var olan “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” suçuna ilave bir şart getirmişti: “Fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması.”

Nitekim Say’ı suçlayan savcı da, “fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olduğunu” savunuyor. Bana pek ikna edici gelmese de…

Ceza mı, boykot mu?

İşin TCK kısmını şimdilik hakimlere bırakalım ve gelelim ikinci soruya. Yani, ilkesel düzeydeki, “dini değerleri aşağılamak cezalandırılmalı mı” sorusuna.

Çoğu dindarın bu soruya “elbette” cevabını vermesi, anlaşılır bir durumdur. Onları bu cevaba götürecek olan hisler ise, benim de paylaştığım hislerdir.

Ancak yine bu sütunda yayınlanan “İslam’la Alay Edenlere Ne Yapalım?” (23 Şubat 2011) başlıklı yazımda savunduğum gibi, alay ve hakaret karşısındaki doğru dindar tutum, “cezalandırma” yerine “boykot” da olabilir. (Kur’an’ı Kerim’in “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın” hükmü uyarınca.)

Bu durumda, Fazıl Say gibi şahısların dinle alay eden Twitter mesajları karşısında benim bir Müslüman olarak yapmam gereken, bu şahısları “block” veya “unfollow” etmekten ibarettir. (Yani, Twitter alemi içinde, “onlarla oturmamak”tır.)

Dolayısıyla da, Ahmet Kekeç’in dünkü Star yazısında savunduğu “Her boşboğazlık yapanı içeri tıkamazsınız” görüşüne katılır, Fazıl Say’ın yargılanmaması gerektiğini savunabilirim.

‘Hakaret’ suçu

Ancak burada meseleyi karmaşıklaştıran tek bir faktör var: “Hakaret”in, Batı’dan farklı olarak, bizim kültürümüzde kesin bir “suç” sayılması.

Türk Ceza Kanunu’nda sadece “dini değerler”in değil, Türkiye Cumhuriyeti’nden Atatürk’e kadar nice “laik değer”in de hakaretten korunması, bu yüzden. Aynı şekilde, Türkiye’de şahıslara yönelik tahkir de, yine Batı’dan farklı olarak, ceza konusu oluyor.

Kültürün niteliği bu iken, başka her şeye hakaretin yasak, sadece dine hakaretin serbest olmasını savunmak tutarlı olmaz. (Kaldı ki, bir Müslüman olarak beni en çok rencide edecek hakaret, şahsıma değil, Allah’a ve dine yapılacak olandır.)

Dolayısıyla, neyin “hakaret suçu” sayılıp sayılmayacağını bir bütün olarak tartışmak lazım. Fikir özgürlüğünü koruyarak ve genişleterek, elbette…

 

Star, 06.06.2012

Özel yetkili mahkemeler

Hükümetin özel yetkili mahkemelerle ilgili olarak yapacağı değişikliğin tam olarak ne olacağını henüz bilmiyoruz. Tartışmalar daha çok sızan ipuçları üzerinde yürüyor ve elbette ki spekülasyon niteliği taşıyor.
Ne var ki, “testi kırılmadan”, yani her şey olup bitmeden bazı uyarılar yapabilmek için de duyumlar üzerinden spekülasyon yapmak kaçınılmaz.

Bilindiği gibi Başbakan Erdoğan ile bazı bakanlar geçen hafta özel yetkili mahkemelerin görev alanlarını düzenleyen CMK’nın 250. maddesine ilişkin değişiklik yapılabileceğine yönelik açıklama yapmıştı.

Bu değişikliklerden birinin, tutukluluk süresini düşürmeye yönelik olacağı tahmin ediliyor. Şu anki uygulamaya göre, özel yetkili mahkemelerde yargılanan sanıklar için tutukluluk süresinin azami haddi diğer mahkemelerde yargılananların iki katı, yani on yıl…

Masum olması ihtimali olan bir insanı on yıl hapiste tutmak, hangi mahkemede yargılanırsa yargılansın; hangi suçtan yargılanırsa yargılansın vicdana sığmayacak bir durumdur.

Esasen 5 yıl bile çok uzun bir süreyken, bunu özel yetkili mahkemeler için 10 yıla çıkarmak resmen yargısız infaz anlamı taşır.

“Peki, darbe elebaşları da dahil herkes dışarı mı çıksın” diyenlere cevabım, “Evet, çıksın”dır. Eğer sizin adalet sisteminiz bir davayı beş yılda bitiremiyorsa, beş yıl içinde suçluyu suçsuzdan ayırt edemiyorsa, çıksın! Çünkü bu çarpık duruma yol açan şey, devletin zaafıdır, tutuklunun suçu değil.

Çünkü bir masumun 10 yıl boşuna boşuna yatması, bazı suçluların hak etmedikleri halde özgürlüklerine kavuşmasından daha vahimdir.

Sonuç olarak, hazırlanmakta olan paketin tutukluluk süresinin azami haddini 5 yıla düşürmesini adalet anlayışına sahip herkesin desteklemesi gerekir.

Dokunulmaz alanları genişletmek

Ne var ki, duyumunu aldığımız bir diğer değişiklik için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Yapılacak yeni düzenlemeyle özel yetkili mahkemelerde yargılanacak genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, emniyet ve diğer üst düzey bürokratlarla ilgili olarak MİT benzeri bir düzenlemeye gidileceği söyleniyor.

Bu kişiler hakkında soruşturma ve kovuşturma açılması, gözaltına alınmaları ve sorgulanmalarının izne bağlanması formülü üzerinde çalışılıyor.

İzni bakanın mı, başbakanın mı vereceği, kimlerin yargılanmasının izin kapsamında olacağı çalışmalardan sonra netleşecek olsa da ağırlıklı görüşün bürokratın bağlı olduğu kurumun başındaki isimden izin alınması olduğu belirtiliyor.

Hemen söyleyeyim ki bu değişiklik hem ilkesel olarak hem de siyasi olarak son derece büyük sakıncalar taşıyor.

İlkesel olarak, devletin kimi kurum ve kişileri yargıdan “kaçırması”, onları özel koruma altına alması ve yargıya karşı dokunulmaz kılması sonucunu verecek her türlü düzenleme yanlıştır, yasalar önünde eşitlik ilkesinin erozyona uğratılmasıdır.

Devletlerin “kendi adamlarını” kanatları altına alıp yargıdan koruyup, diğer vatandaşlarını “korumasız” bir şekilde “yargının önüne atması” devletlerin kötü bir geleneğidir.

Burada bu kötü geleneğin bir kez daha hortlayışına ve alan genişletme çabasına tanık oluyoruz. Bu yüzden bu düzenlemeye ilke olarak karşı çıkmalıyız.

Siyasi sonuçları açısından bakınca da son derece vahim bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz.

Bana kalırsa özel yetkili mahkemelerin derin devlet yapısını çözmelerini sağlayan en önemli farklılığı, o zamana kadar yargıya yasak olan alanlara girebilmesi, bütün kilitli kapıları açabilmesi ve soruşturma görevini o yasak alanlarda da gerçekleştirebilmesiydi.

Eğer özel yetkili savcılar geçmişte Kozmik Oda’ya giremeseydi, muvazzaflar dahil kuvvet komutanlarını sorguya çekemeseydi, bugün açılan bütün o darbe teşebbüsü davaları açılamaz, en hayati delillere ulaşılamazdı.

Dolayısıyla, özel yetkili mahkemelere bütün kapıların açık olması, bu mahkemelerin varlığının en temel sebebidir. Eğer siz bu temel farkı ortadan kaldırırsanız, fiilen özel yetkili mahkemeyi ortadan kaldırmış olursunuz.

Eğer amaç buysa söylenecek bir şey yok. Ama o zaman da derin yapılarla mücadelenin artık bittiğini ilan etmeniz gerekir.

Bunu yapabilir misiniz?

 

Bugün, 06.06.2012

Aziz Demirkan – Uludere ve Hataları Saklama Kültürü

 

Son günlerde Uludere tartışmaları gündemi yeniden işgal etti. 28 Aralık 2011 tarihinde Irak sınırında insansız hava araçlarının tespiti ve savaş uçaklarının ateşi neticesinde bölgedeki köylerden kaçakçılık maksadıyla sınırı geçen 34 sivil vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Olayla ilgili Şırnak ve Diyarbakır Savcılıklarını soruşturmaları, Genel Kurmay Başkanlığı’nın soruşturması ve TBMM’nin meclis araştırması devam etmektedir. Ancak üzerinden beş ay geçmesine rağmen olayın nasıl olduğuna ilişkin kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapılmamıştır. Özellikle İçişleri Bakanı’nın yapmış olduğu talihsiz açıklamalar ve Başbakan’ın olaya yaklaşımı eleştiri konusu olmuştur.

Bu yazıda, Uludere olayı üç boyutta incelenecektir: 1.İstihbaratın elde edilişi ve istihbaratın yorumlanması, 2. Operasyon kararının verilmesi, 3. İstenmeyen kayıplar  (Collateral Damage). Bu boyutlar incelenirken her boyuttaki hata ve eksikliklerin neler olduğuna yönelik subjektif bir değerlendirme yapılacaktır.

1. İstihbaratın elde edilişi ve istihbaratın yorumlanması: Olay öncesi, Irak Kuzeyi’nde barınan terör örgütü üst düzey yöneticilerinden birinin beraberinde bir grup teröristle sınırı geçerek sınır karakollarına eylem yapacağı bilgisinin güvenlik güçlerinin elinde olduğu bilinmektedir. Genel Kurmay Başkanlığının olay sonrası yaptığı açıklamalara göre bu bilgi milli kaynaklardan; medyaya yansıyan çeşitli bilgilere göre MİT’den elde edilmiş. Ya bu bilgiyi teyit amaçlı ya da rutin kontrol görevi yapan bir İnsansız Hava Aracının (İHA) aldığı görüntü olayın başlangıcını oluşturmaktadır. Tabii ki elde böyle bir istihbarî bilgi varken İHA’nın 34 kişilik bir görüntü almış olması istihbaratçılar için oldukça önemli ve dikkate alınması gereken bir durumdur.

Burada görüntünün ABD’nin İHA’sı tarafından alındığı da iddia edilmiştir. Her ne kadar Genel Kurmay Başkanlığı ve hükümet bu konuyu yalanlasa da aslında teknik açıdan bakıldığında böyle bir istihbarat paylaşımının müttefik ülkeler arasında olması gayet normaldir. Zaten Türkiye’nin talebi üzerine İncirlik’te konuşlanan ABD İHA’ları  uzun süredir bölgede kullanılmaktadır. İstihbarat tekniği açısında görüntünün ABD’li İHA’lar tarafından verilmiş olması da sorunun esasına yönelik bir etki yaratmaz. Burada esas olan görüntülerin değerlendirilmesi, yorumlanması ve operasyon kararının verilmesi sürecidir. Bunu da zaten ABD’lilerin yapmış olma ihtimali yok.

Eldeki görüntünün değerlendirilmesinin nasıl yapıldığı ve kimlerin bu görüntüdekilerin PKK teröristi olduğuna karar verdiği sorunun temelini teşkil etmektedir. İHA görüntülerinin anlık olarak Genel Kurmay, Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve İkinci Ordu Karargâhları tarafından takip edildiği bilinmektedir. Değerlendirmeyi bu karargâhlarda görev yapan personelin yaptığı kesin. İçişleri Bakanı’nın basına yaptığı bir açıklamada bu değerlendirmenin Hava Kuvvetleri Karargâhı tarafından yapıldığı ve vurma kararının bu karargâhça verildiği yönünde. Sınıra bu kadar yakın bir mesafede yaya hareket eden ve dört saat süre ile izlenen bir gruba Hava Kuvvetlerinin inisiyatif alıp harekât icra etmesi askerî açıdan pek mantıklı görünmemektedir. Hava Kuvvetleri için sınıra çok yakın bir mesafede bulunan bir hedefi Kara Kuvvetlerinden talep gelmeden ve onlarla koordine etmeden kendi başına değerlendirip operasyon kararı vermesi ve bunu uygulaması; şimdiye kadar Hava Kuvvetlerince icra edilen iç güvenlik görevleriyle de pek uyuşmamaktadır. Hava Kuvvetlerinin daha çok inisiyatif alabileceği yerler Irak Kuzeyi’nde sınırdan oldukça uzakta ve Kandil’de; ilgili istihbarat birimleriyle teyidi yapılmış sabit nokta hedefleri olabilir. Sınır hattına bu kadar yakın bir bölgede hareketli ve yaya unsurlara ileri hava kontrolörü veya kara birliği yönlendirmesi olmadan hava taarruzu yapılması “Müşterek Askerî Harekât” mantığına da ters düşmektedir.

Görüntüdekilerin terörist olduğuna ilişkin değerlendirmenin muhtemelen iç güvenlik harekâtının sorumluluğunu yürüten Malatya’daki İkinci Ordu, Ankara’daki Kara Kuvvetleri veya Genel Kurmay Başkanlığı karargâhlarının birinde yapılmış olması gerekir. Malatya’daki karargâhın bu değerlendirmeyi yapma ve operasyon kararını verme ihtimali oldukça düşüktür. Çünkü bu karargâh bölgede kendisine bağlı yerel güvenlik birimleri ile koordine etmeden bu kararı veremez. Basına yansıyan haberlerden anlaşıldığı kadarıyla operasyon öncesi yerel güvenlik güçleri ile koordinede bulunulmamıştır. Hâlbuki bölgeye ilişkin en taze bilgi bölgedeki karakol komutanlarından alınabilirdi. En azından eldeki dört saatlik bir görüntünün on dakikası bölgedeki karakol komutanı bir astsubaya, bir üsteğmene veya dağlarda gezmiş bir komando bölük komutanına seyrettirilmiş olsa; bu görüntüdekilerin terörist olmayacağına ilişkin yorum yapılma ihtimalleri oldukça yüksektir. Diğer taraftan bölgedeki karakol komutanıyla irtibat kurulsa ve böyle bir durumdan bahsedilse; karakol komutanı kısa süre içerisinde bölgesindeki vatandaş, korucu, muhtar vs. ile yapacağı koordinenin ardından sınır boyunda kaçakçıların olduğunu öğrenip, bu ihtimali üstlerine bildirebilirdi. Zaten sorunun belki de en önemli boyutu alanda çalışan alt seviyedeki bu unsurlarla koordinasyon zafiyetidir.

İkinci Ordu’nun ardından geriye Kara Kuvvetleri ve Genel Kurmay Başkanlığı karargâhları kalmaktadır. Büyük bir ihtimalle görüntü değerlendirmesi bu karargâhlardan birinde yapılmıştır. Burada ortaya çıkan sorun ise bu değerlendirmeyi yapanların gerçekte bu konuda ne kadar ehil olduklarıdır. Acaba bu şahıslar bölgede bizzat bulunmuşlar mıdır? Bulunmuşlar ise operasyon tecrübeleri var mıdır? Hayatlarında hiç terörist görmüşler midir? Terörist gruplar nasıl hareket ederler bilmekte midirler? Bölgede kaçakçılık olgusunun gayet normal bir yaşam biçimi olduğunun farkında mıdırlar? Kaçakçıyla, yerel halkla, teröristler arasında nasıl ayrım yapılması gerektiğini, verecekleri kararla terörist olmayanları öldürme ihtimallerinin bulunduğunun bilincinde midirler? Kanımca dört saatlik İHA görüntüleri yukarıda belirtilen görevlerde bulunmuş birkaç kişiden oluşan bir uzman ekip tarafından incelenirse bunların terörist olmadıkları ya da terörist olmayacakları şüphesi ortaya çıkacaktır. Çok az bir şüphe dahi operasyonun yapılmamasını gerektirir.

Görüntüdeki grubun bir karakolun etrafını sardıkları veya bir askerî birliğe saldırıya gittikleri yönünde bir durumun olmadığı da kuvvetle muhtemeldir. Bombalama kararının amacı ne olabilir? Muhtemel bir saldırıyı defetme durumu yok, karakol baskınına gittiklerine ilişkin bir emare yok. Amaç; eldeki istihbaratla görüntüyü birleştirip teröristleri kaçırmamak ve başarı hanesine böyle bir grubu imha etmiş olmanın getireceği kazancı çabucak yazmak isteği olabilir. Çünkü açık alanda yakalanmış bu kadar teröristin vurulması büyük bir başarı olarak görülecektir ve bu başarı da bu kararı verenlerin hesabına yazılacaktır. Neticede karara yol açan unsurlardan birinin kararı verenlerin kişisel hırsları olabileceği gerçeği yadsınmamalıdır. 

Bu grup terörist olarak değerlendirilmiş olsa bile neden hava operasyonu seçeneği düşünülmüştür? Terörist olduğundan şüphe edilen bu grup İHA ile takip edilmeye devam edilebilir ve belki de sınırı geçtiği noktada veya daha içeride (terörist olduklarına iyice emin olunduktan sonra) bir kara harekâtı düzenlenebilirdi.

2. Operasyon kararının verilmesi:

Batı ülke ordularında silahlı kuvvetlerin nasıl kullanılacağına ilişkin usul ve yöntemler kesin kural ve prosedürlere bağlanmıştır. Silah kullanma yetkisi; defedilmesi gereken çok acil bir durum veya saldırı altındaki askerî birliğin saldırıya karşı savunma amaçlı cevap vermesi gibi istisnai durumların dışında kalan olaylarda siyasi otoritenin (başbakanın veya savunma bakanının) onayına bırakılmıştır. Çünkü bu tür kararlar siyasi sorumluluk gerektirecek olaylarla sonuçlanabilecektir. Bizde ise silah kullanma yetkisi alanında bir belirsizlik hâkimdir. Bunun nedeni yıllar boyunca siyasilerin askerî konulardan ve askerî alandan uzak durmaları veya uzak tutulmalarıdır. Bu alana müdahil olmamak siyasilerin de işine gelmiş ve kararlarının siyasi neticelerine katlanmak zorunda kalmamışlardır. Nitekim Başbakan, operasyonu daha sonra öğrendiğini belirtmiş ve hukukî olarak TBMM’nin Irak Kuzeyi’ne operasyon yetkisi veren tezkereyi dayanak göstererek topu orduya atmıştır.  Asker sivil ilişkilerinin olması gereken mecrasında olduğu ve askerlerin siviller tarafından yönetildiği modern bir devlette, savaş uçaklarının 34 kişilik bir hedefe karşı kullanıldığı bir olay savunma bakanı veya başbakanın onayı ile gerçekleşmesi gerekir. Bizde ise, olay sırasında başbakana veya savunma bakanına bilgi dahi verilmemiştir. Silah kullanma yetkisindeki bu belisizliğin ve hukukî boşluğun giderilerek silah (savaş uçağı vs. dâhil) kullanma yetkilerinin modern devletlerde olduğu şekilde düzenlenmesi elzemdir.

Yapılan inceleme ve araştırmalar sonuçlandığında operasyon kararının nasıl verildiği daha da netleşecektir. Ancak bu olaydan ders çıkarılması ve savaş uçakları gibi ağır silahların kullanılmasını gerektiren operasyonel kararların siyasiler tarafından sorgulaması ve siyasi sorumluluk üstlenilerek onaylarının ardından uygulamaya geçirilmesi gerekir. Böylece askerî makamlar, siyasilerin onayını almadan önce, gerekli hazırlıkları mümkün olduğunca eksiksiz yerine getirmeye çalışarak kesin emin oldukları konularda siyasileri ikna etmeye çalışacaklardır.

3. İstenmeyen kayıplar – Collateral Damage:

Askerî terminolojide “Collateral Damage” diye bir kavram vardır. Türkçeye “dost ateşinden dolayı oluşan zayiat, istenmeyen kayıplar” olarak çevrilebilir. Açık anlamı ise; düşman ya da hasım askerî hedeflerine karşı yapılan bir askerî operasyon neticesinde ortaya çıkan ve öngörülememiş istenmeyen kayıplar; dost askerlerin, sivillerin ölmesi, yaralanması veya bunlara ait bina, tesis ve malzemelerin zarar görmesidir. Collateral damage geniş bir kavramdır ve “friendly fire” (dost ateşi) veya “fratricide” (dost ateşi) gibi askerî kavramları da kapsayıcı niteliktedir. Collateral Damage kavramı ilk olarak Birinci Körfez Savaşı’nda kullanılmaya başlanmıştır. Bu harekâtta ABD ve müttefik orduların kayıplarının hatırı sayılır bir oranı Collateral Damage neticesinde ortaya çıkmıştır. Irak ve Afganistan savaşlarında da özellikle sivil halkın mağdur olduğu birçok Collateral Damage olayı meydana gelmiştir ve bunlar halen devam etmektedir.

Yeni savaş konseptinde düzenli iki ordunun karşılıklı olarak bir muharebe sahasında savaşması pek mümkün görünmemektedir. Günümüz muharebe ortamının esasını oluşturan düşük yoğunluklu muharebeler ve asimetrik savaşlarda dost-düşman ayrımı yapmak zorlaşmıştır. Bunun neticesinde düşman olarak tanımlanan unsurlara yapılan operasyonlarda dost unsurların veya masum sivil halkın zarar görmesi ihtimali de artmıştır.

Ordumuzun geçmişinde de Collateral Damage olarak değerlendirilebilecek olaylar mevcuttur. Kıbrıs harekâtında Ertuğrul adlı savaş gemimiz Hava kuvvetleri uçaklarınca bombalanarak batırılmıştır. Her ne kadar kamuoyuna pek yansımamış da olsa otuz yıldır devam eden iç güvenlik harekâtında da dost ateşinden kayıplar yaşanmıştır. Birbirini PKK’lı sanarak karşılıklı çatışan birlikler, uçakların, silahlı helikopterlerin ve topçu silahlarının ateşleri, askerler tarafından yerleştirilen mayın ve patlayıcılara yine askerlerin basması gibi olaylar neticesinde kayıpların verildiği asker hatıralarında dillendirilmektedir.  Tabiî ki bunların çoğunun “kol kırılır yen içinde kalır” mantığından hareketle üstü örtülmüştür.

Hataların ne olduğu ortaya konulmadıkça, bir daha olmaması için gerekli tedbirler alınmadıkça, hatalara sebep olanlarla ilgili herhangi bir işlem yapılmadıkça benzerlerinin tekrarlanması da kaçınılmaz olmaktadır. Ordumuzda maalesef hataları saklama eğilimi vardır. Aslında yapılan hatalar çok iyi öğrenme imkânı sunmaktadır. Bunların ortaya çıkarılmamasıyla bu öğrenme fırsatları da kaybolmaktadır. Nitekim günümüz modern yönetim anlayışında yapılan hatalardan çıkarılan dersler sayesinde ileride olması muhtemel daha büyük hataların önüne geçilebilmektedir.

Uludere olayı da açık bir “colleteral damage”tır. Batı ordularında da dost ateşi zayiatı oranları oldukça yüksektir. Bu nedenle modern ordularca icra edilen her askerî harekâtta “colleteral damage”e yol açılmaması için alınması gereken tedbirler önceden düşünülür ve planlanır. Bu konuda eldeki en önemli veriler önceki harekâtta yapılan hatalar ve bunlardan çıkarılan derslerdir.

Ordumuzun da hatalarını açıkça ortaya koyma ve bunların bir daha yaşanmaması için hatalardan ders alma kültürünü benimsemesine ihtiyacı bulunmaktadır. Uludere olayı üstü örtülemeyecek ve saklanamayacak bir hatalar zinciridir. Ordu, sahip olduğu hata saklama kültürü ile topu dolaştırmakta ve oyunu soğutmaya çalışmaktadır. Yapılması gereken bu hatayı kabullenmek ve olayın hemen ardından yapılacak bir ön soruşturma ile çok kısa sürede hataların ne olduğunu kamuoyu ile paylaşmak olmalıydı. Bu yapılmış olsaydı üzerinden beş ay geçmiş olmasına rağmen bu olay hâlâ gündemi meşgul etmezdi ve ordu daha az yıpranırdı. Zararın neresinden dönülse kârdır. 

azizdemirkan@gmail.com

 

Uludere’nin ilk düğmesi

Uludere Katliamı, Mümtaz’er Türköne’nin de dediği gibi “AKP hükümeti için bir ‘bataklığa’ dönüştü; bu bataklığı hükümet kendi eliyle yarattı ve Türkiye’nin vicdanı hükümetin bu bataklıktan elini kolunu sallayarak çıkmasına izin vermiyor.”

Uludere , Kürtler için derin bir travmadır. 34 insanın katledilmesi, birbirine karışmış ceset parçalarının dağ başlarından toplanması ve cenazelerin katırlarla taşınmasında ortaya çıkan tablo -sadece Uludere ’de yakınlarını kaybedenlerde değil- bütün Kürtlerde sarsıntı yarattı. Kürtlerdeki “Sadece Kürt olduğumuz için başımıza her türlü felaket geliyor; katlediliyoruz, öldürülüyoruz” algısı, bu katliamla yeniden üretildi ve pekişti. Uludere , bir kimlik ve onur sorununa dönüştü.

Bu derece ağır bir sarsıntıyı atlatabilmenin aslında tek yolu vardı: Kürtleri ve tüm kamuoyunu tatmin etmek. Bu da, lafı dolandırmadan yapılan vahim hatanın kabulünü, acının paylaşıldığını içeren açık bir özür beyanını ve kısa sürede tamamlanacak etkin/adil bir soruşturmayı gerektiriyordu.

Yanlış tercih

Hükümete düşen “vuranın değil vurulanın yanında olduğunu” göstermesiydi. Yarayı sağaltacak süreç ancak bu şekilde başlayabilirdi. Fakat hükümet farklı bir yol tercih etti. Önce kadim devlet refleksini gösterdi. Başbakan, olayla ilgili gerekenin yapıldığını belirtti ve gitti Genelkurmay Başkanı’na teşekkür etti. AKP, olayın dallanıp budaklanmasını istemiyordu. Ne var ki, konuşulması engellenebilecek bir acı değildi bu. Ne kadar güçlü olursanız olun, herkesi her zaman susturamıyorsunuz. Nitekim her kesimden insan -yanlarında olduğunu göstermek için- Uluderelilerin taziyelerine katıldı, hissettiklerini topluma aktardı, acıyı ortaklaştırdı ve herkesi bir vicdan muhasebesine zorladı. Bu arada katliamla ilgili birçok bilgi medyaya yansıdı ve dolayısıyla Uludere’nin gündemden düşmesi imkânsızlaştı.

Bunun üzerine AKP, “olayla ilgili adli ve idari soruşturmalar başlatılmıştır, herkes bunların sonucunu beklesin” klişesine sarıldı. Lakin aradan 5 ay gibi bir süre geçmesine rağmen “Olay nasıl gerçekleşti, emri kim verdi, sorumlular hakkında ne tür işlemler yapıldı?” gibi en basit soruların cevabı dahi bulunamadı. AKP , süreci uzatmak, konunun unutulmasını sağlamak ve üzerini örtmek istiyordu. Bu da olmadı. WSJ’nın haberinden sonra tüm tartışmalar Uludere ’ye kitlendi ve dahası AKP içerisinde de farklı sesler çıkmaya başladı. AKP Sözcüsü, AKP ’li İçişleri Bakanı’nın açıklamasını “insani bulmadığını” söyleme noktasına geldi.

Başbakan, bu kez partisine konuşma yasağı koydu ve en ilkel milliyetçi/ırkçı söylemleri esas alan bir duruş sergilemeye başladı. Öldürülenlerin “kaçakçı” olduğunu belirtti, “onlar hiç mayınlara basmıyorlar” diyerek de PKK’li olduklarını ima etti. PKK’nin katlettiği masum insanlar ile Uludere ’de katledilenleri karşılaştırdı; böylece ölümlerini normalleştirmeye çalıştı. Başbakan, insanlarda adeta “ Uludere ’de öldürülenleri PKK’nin öldürdüklerine sayın” hissiyatını uyandıran bir politik dil kullandı. Bunun son derece ürkütücü olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım.

Farklı görüşler

Peki, AKP/Başbakan’ın bu politikayı yürütmesinin altında yatan neden ne? Çok sayıda görüş var ortalıkta. Kimi olanları geçirdiği hastalık ve ameliyat sonrası Başbakan’ın psikolojik durumunun bozukluğuna bağlıyor. Kimi, katliam emrinin bizzat Erdoğan tarafından verildiğini iddia ediyor. Kimine göre, TSK ile kurulan yeni iktidar bloğunun üzerine gölge düşürmeme düşüncesinin asıl etken olduğunu söylüyor. Kimileri ise, Başbakan’ın -yarı başkanlık veya başkanlık formunda- Cumhurbaşkanı olmak istediğini ve bunu garanti almak için milliyetçi hissiyatlara seslenen bir siyasete demir attığını belirtiyor.

Bunların bazıları da doğru olabilir, hepsi de. Benim kanaatim şu: Başbakan ve AKP ’de, çoğunluğun desteğini arkasına almış olmanın verdiği bir kibir ve “mutlak haklılık” duygusu var. Erdoğan, yanlış yaptığını/yapabileceğini kabul etmiyor. Her durumda haklı olduğuna duyduğu aşırı inanç, Erdoğan’ı bütün eleştirilere kapalı hale getiriyor. Eleştiri “istismar etmek, partiyi yıpratmak” olarak kodlanıyor, iktidarın faaliyetlerinin sorgulanmasından duyulan rahatsızlık hemen açığa vuruluyor. AKP ’ye yakın çevrelerden gelen eleştirilere bile tahammül edilemiyor ve -son Ali Akel örneğinde olduğu gibi- eleştiri yapanların sesi kesiliyor.

AKP’nin Uludere politikasının da böyle okunabileceğini düşünüyorum. Başbakan, Uludere ’de ilk düğmeyi yanlış ilikledi. Mağdurlara değil, faillere destek verdi. Başbakan’ın özür dilemesi, bu ilk adımından başlayarak tüm bir Uludere politikasının ve hatta Uludere ’ye sebebiyet veren devletçi-milliyetçi paradigmanın yanlış olduğunu kabul etmesi anlamına gelir. Bu, Başbakan’a ağır geliyor. Hatasını itiraf etmeyi ve bundan dolayı açık bir özür dilemeyi tasavvur edemiyor. Ekranlardan ve gazetelerden sürekli olarak hatasının afişe edilmesini ve özür talebinin dillendirilmesini hazmedemiyor. Bu nedenle eleştirilere yüksek dozda tepki veriyor ve tehditvari bir dille medyadan konuyu kapatmasını istiyor.

Toplumsal doku harap

Başbakan’ın bu tavrı, hayırlı bir sonuç vermez, tersine iki açıdan sorunları büyütür: İlki, Kürtlerdeki travmayı daha da derinleştirmesi. Başbakan’ın katliamın gerçekleşmesinden köylüleri sorumlu tutan, katliamı normalleştiren ve meşrulaştıran her sözü toplumsal dokuyu harap ediyor. Yanılıyor olabilirim ancak bir düşüncemi paylaşmak isterim: Görebildiğim kadarıyla Kürtlerin önemli bir kesiminde -buna AKP’ye oy verenler dâhil- Başbakan’ın diğer Müslüman halkların acılarına karşı duyduğu hassasiyeti, Kürtlerin acılarına karşı göstermediği yönünde bir algı var ve bu giderek güçleniyor. Filistinli çocukların katli karşısında haklı olarak dünyayı ayağa kaldıran Başbakan’ın, Ceylan Önkol’un bombayla parçalanması veya Uğur Kaymaz’ın kurşunlarla delik deşik edilmesi karşısında tek bir laf etmemesi, Kürtlerin hafızasında telafisi zor yaralara sebebiyet veriyor. Uludere politikasının bu yarayı daha fazla kanattığını düşünüyorum.

İkincisi, bütün bir politik ortamın zehirlenmesi ve politikaya otoriter bir dilin egemen olması. Karşılıklı “kalleş” ithamlarının havada uçuştuğu, “kirli kan-temiz kan” gibi açıkça ırkçı söylemlerin rahatlıkla kullanılabildiği bir ortam var bugün Türkiye’de. Türkiye ’deki toplumsal fay hatlarının daha fazla kırılmasına yol açan bu ortamdan bir an önce sıyrılmak gerekir. Siyasetin müzakereye açık ve demokratik bir havayı teneffüs etmesine ihtiyacı var. Aksi takdirde ne Kürt meselesi çözülür ne de anayasa yapılır!

Radikal 2, 03.06.2012