Aziz Demirkan – Uludere ve Hataları Saklama Kültürü

 

Son günlerde Uludere tartışmaları gündemi yeniden işgal etti. 28 Aralık 2011 tarihinde Irak sınırında insansız hava araçlarının tespiti ve savaş uçaklarının ateşi neticesinde bölgedeki köylerden kaçakçılık maksadıyla sınırı geçen 34 sivil vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Olayla ilgili Şırnak ve Diyarbakır Savcılıklarını soruşturmaları, Genel Kurmay Başkanlığı’nın soruşturması ve TBMM’nin meclis araştırması devam etmektedir. Ancak üzerinden beş ay geçmesine rağmen olayın nasıl olduğuna ilişkin kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapılmamıştır. Özellikle İçişleri Bakanı’nın yapmış olduğu talihsiz açıklamalar ve Başbakan’ın olaya yaklaşımı eleştiri konusu olmuştur.

Bu yazıda, Uludere olayı üç boyutta incelenecektir: 1.İstihbaratın elde edilişi ve istihbaratın yorumlanması, 2. Operasyon kararının verilmesi, 3. İstenmeyen kayıplar  (Collateral Damage). Bu boyutlar incelenirken her boyuttaki hata ve eksikliklerin neler olduğuna yönelik subjektif bir değerlendirme yapılacaktır.

1. İstihbaratın elde edilişi ve istihbaratın yorumlanması: Olay öncesi, Irak Kuzeyi’nde barınan terör örgütü üst düzey yöneticilerinden birinin beraberinde bir grup teröristle sınırı geçerek sınır karakollarına eylem yapacağı bilgisinin güvenlik güçlerinin elinde olduğu bilinmektedir. Genel Kurmay Başkanlığının olay sonrası yaptığı açıklamalara göre bu bilgi milli kaynaklardan; medyaya yansıyan çeşitli bilgilere göre MİT’den elde edilmiş. Ya bu bilgiyi teyit amaçlı ya da rutin kontrol görevi yapan bir İnsansız Hava Aracının (İHA) aldığı görüntü olayın başlangıcını oluşturmaktadır. Tabii ki elde böyle bir istihbarî bilgi varken İHA’nın 34 kişilik bir görüntü almış olması istihbaratçılar için oldukça önemli ve dikkate alınması gereken bir durumdur.

Burada görüntünün ABD’nin İHA’sı tarafından alındığı da iddia edilmiştir. Her ne kadar Genel Kurmay Başkanlığı ve hükümet bu konuyu yalanlasa da aslında teknik açıdan bakıldığında böyle bir istihbarat paylaşımının müttefik ülkeler arasında olması gayet normaldir. Zaten Türkiye’nin talebi üzerine İncirlik’te konuşlanan ABD İHA’ları  uzun süredir bölgede kullanılmaktadır. İstihbarat tekniği açısında görüntünün ABD’li İHA’lar tarafından verilmiş olması da sorunun esasına yönelik bir etki yaratmaz. Burada esas olan görüntülerin değerlendirilmesi, yorumlanması ve operasyon kararının verilmesi sürecidir. Bunu da zaten ABD’lilerin yapmış olma ihtimali yok.

Eldeki görüntünün değerlendirilmesinin nasıl yapıldığı ve kimlerin bu görüntüdekilerin PKK teröristi olduğuna karar verdiği sorunun temelini teşkil etmektedir. İHA görüntülerinin anlık olarak Genel Kurmay, Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve İkinci Ordu Karargâhları tarafından takip edildiği bilinmektedir. Değerlendirmeyi bu karargâhlarda görev yapan personelin yaptığı kesin. İçişleri Bakanı’nın basına yaptığı bir açıklamada bu değerlendirmenin Hava Kuvvetleri Karargâhı tarafından yapıldığı ve vurma kararının bu karargâhça verildiği yönünde. Sınıra bu kadar yakın bir mesafede yaya hareket eden ve dört saat süre ile izlenen bir gruba Hava Kuvvetlerinin inisiyatif alıp harekât icra etmesi askerî açıdan pek mantıklı görünmemektedir. Hava Kuvvetleri için sınıra çok yakın bir mesafede bulunan bir hedefi Kara Kuvvetlerinden talep gelmeden ve onlarla koordine etmeden kendi başına değerlendirip operasyon kararı vermesi ve bunu uygulaması; şimdiye kadar Hava Kuvvetlerince icra edilen iç güvenlik görevleriyle de pek uyuşmamaktadır. Hava Kuvvetlerinin daha çok inisiyatif alabileceği yerler Irak Kuzeyi’nde sınırdan oldukça uzakta ve Kandil’de; ilgili istihbarat birimleriyle teyidi yapılmış sabit nokta hedefleri olabilir. Sınır hattına bu kadar yakın bir bölgede hareketli ve yaya unsurlara ileri hava kontrolörü veya kara birliği yönlendirmesi olmadan hava taarruzu yapılması “Müşterek Askerî Harekât” mantığına da ters düşmektedir.

Görüntüdekilerin terörist olduğuna ilişkin değerlendirmenin muhtemelen iç güvenlik harekâtının sorumluluğunu yürüten Malatya’daki İkinci Ordu, Ankara’daki Kara Kuvvetleri veya Genel Kurmay Başkanlığı karargâhlarının birinde yapılmış olması gerekir. Malatya’daki karargâhın bu değerlendirmeyi yapma ve operasyon kararını verme ihtimali oldukça düşüktür. Çünkü bu karargâh bölgede kendisine bağlı yerel güvenlik birimleri ile koordine etmeden bu kararı veremez. Basına yansıyan haberlerden anlaşıldığı kadarıyla operasyon öncesi yerel güvenlik güçleri ile koordinede bulunulmamıştır. Hâlbuki bölgeye ilişkin en taze bilgi bölgedeki karakol komutanlarından alınabilirdi. En azından eldeki dört saatlik bir görüntünün on dakikası bölgedeki karakol komutanı bir astsubaya, bir üsteğmene veya dağlarda gezmiş bir komando bölük komutanına seyrettirilmiş olsa; bu görüntüdekilerin terörist olmayacağına ilişkin yorum yapılma ihtimalleri oldukça yüksektir. Diğer taraftan bölgedeki karakol komutanıyla irtibat kurulsa ve böyle bir durumdan bahsedilse; karakol komutanı kısa süre içerisinde bölgesindeki vatandaş, korucu, muhtar vs. ile yapacağı koordinenin ardından sınır boyunda kaçakçıların olduğunu öğrenip, bu ihtimali üstlerine bildirebilirdi. Zaten sorunun belki de en önemli boyutu alanda çalışan alt seviyedeki bu unsurlarla koordinasyon zafiyetidir.

İkinci Ordu’nun ardından geriye Kara Kuvvetleri ve Genel Kurmay Başkanlığı karargâhları kalmaktadır. Büyük bir ihtimalle görüntü değerlendirmesi bu karargâhlardan birinde yapılmıştır. Burada ortaya çıkan sorun ise bu değerlendirmeyi yapanların gerçekte bu konuda ne kadar ehil olduklarıdır. Acaba bu şahıslar bölgede bizzat bulunmuşlar mıdır? Bulunmuşlar ise operasyon tecrübeleri var mıdır? Hayatlarında hiç terörist görmüşler midir? Terörist gruplar nasıl hareket ederler bilmekte midirler? Bölgede kaçakçılık olgusunun gayet normal bir yaşam biçimi olduğunun farkında mıdırlar? Kaçakçıyla, yerel halkla, teröristler arasında nasıl ayrım yapılması gerektiğini, verecekleri kararla terörist olmayanları öldürme ihtimallerinin bulunduğunun bilincinde midirler? Kanımca dört saatlik İHA görüntüleri yukarıda belirtilen görevlerde bulunmuş birkaç kişiden oluşan bir uzman ekip tarafından incelenirse bunların terörist olmadıkları ya da terörist olmayacakları şüphesi ortaya çıkacaktır. Çok az bir şüphe dahi operasyonun yapılmamasını gerektirir.

Görüntüdeki grubun bir karakolun etrafını sardıkları veya bir askerî birliğe saldırıya gittikleri yönünde bir durumun olmadığı da kuvvetle muhtemeldir. Bombalama kararının amacı ne olabilir? Muhtemel bir saldırıyı defetme durumu yok, karakol baskınına gittiklerine ilişkin bir emare yok. Amaç; eldeki istihbaratla görüntüyü birleştirip teröristleri kaçırmamak ve başarı hanesine böyle bir grubu imha etmiş olmanın getireceği kazancı çabucak yazmak isteği olabilir. Çünkü açık alanda yakalanmış bu kadar teröristin vurulması büyük bir başarı olarak görülecektir ve bu başarı da bu kararı verenlerin hesabına yazılacaktır. Neticede karara yol açan unsurlardan birinin kararı verenlerin kişisel hırsları olabileceği gerçeği yadsınmamalıdır. 

Bu grup terörist olarak değerlendirilmiş olsa bile neden hava operasyonu seçeneği düşünülmüştür? Terörist olduğundan şüphe edilen bu grup İHA ile takip edilmeye devam edilebilir ve belki de sınırı geçtiği noktada veya daha içeride (terörist olduklarına iyice emin olunduktan sonra) bir kara harekâtı düzenlenebilirdi.

2. Operasyon kararının verilmesi:

Batı ülke ordularında silahlı kuvvetlerin nasıl kullanılacağına ilişkin usul ve yöntemler kesin kural ve prosedürlere bağlanmıştır. Silah kullanma yetkisi; defedilmesi gereken çok acil bir durum veya saldırı altındaki askerî birliğin saldırıya karşı savunma amaçlı cevap vermesi gibi istisnai durumların dışında kalan olaylarda siyasi otoritenin (başbakanın veya savunma bakanının) onayına bırakılmıştır. Çünkü bu tür kararlar siyasi sorumluluk gerektirecek olaylarla sonuçlanabilecektir. Bizde ise silah kullanma yetkisi alanında bir belirsizlik hâkimdir. Bunun nedeni yıllar boyunca siyasilerin askerî konulardan ve askerî alandan uzak durmaları veya uzak tutulmalarıdır. Bu alana müdahil olmamak siyasilerin de işine gelmiş ve kararlarının siyasi neticelerine katlanmak zorunda kalmamışlardır. Nitekim Başbakan, operasyonu daha sonra öğrendiğini belirtmiş ve hukukî olarak TBMM’nin Irak Kuzeyi’ne operasyon yetkisi veren tezkereyi dayanak göstererek topu orduya atmıştır.  Asker sivil ilişkilerinin olması gereken mecrasında olduğu ve askerlerin siviller tarafından yönetildiği modern bir devlette, savaş uçaklarının 34 kişilik bir hedefe karşı kullanıldığı bir olay savunma bakanı veya başbakanın onayı ile gerçekleşmesi gerekir. Bizde ise, olay sırasında başbakana veya savunma bakanına bilgi dahi verilmemiştir. Silah kullanma yetkisindeki bu belisizliğin ve hukukî boşluğun giderilerek silah (savaş uçağı vs. dâhil) kullanma yetkilerinin modern devletlerde olduğu şekilde düzenlenmesi elzemdir.

Yapılan inceleme ve araştırmalar sonuçlandığında operasyon kararının nasıl verildiği daha da netleşecektir. Ancak bu olaydan ders çıkarılması ve savaş uçakları gibi ağır silahların kullanılmasını gerektiren operasyonel kararların siyasiler tarafından sorgulaması ve siyasi sorumluluk üstlenilerek onaylarının ardından uygulamaya geçirilmesi gerekir. Böylece askerî makamlar, siyasilerin onayını almadan önce, gerekli hazırlıkları mümkün olduğunca eksiksiz yerine getirmeye çalışarak kesin emin oldukları konularda siyasileri ikna etmeye çalışacaklardır.

3. İstenmeyen kayıplar – Collateral Damage:

Askerî terminolojide “Collateral Damage” diye bir kavram vardır. Türkçeye “dost ateşinden dolayı oluşan zayiat, istenmeyen kayıplar” olarak çevrilebilir. Açık anlamı ise; düşman ya da hasım askerî hedeflerine karşı yapılan bir askerî operasyon neticesinde ortaya çıkan ve öngörülememiş istenmeyen kayıplar; dost askerlerin, sivillerin ölmesi, yaralanması veya bunlara ait bina, tesis ve malzemelerin zarar görmesidir. Collateral damage geniş bir kavramdır ve “friendly fire” (dost ateşi) veya “fratricide” (dost ateşi) gibi askerî kavramları da kapsayıcı niteliktedir. Collateral Damage kavramı ilk olarak Birinci Körfez Savaşı’nda kullanılmaya başlanmıştır. Bu harekâtta ABD ve müttefik orduların kayıplarının hatırı sayılır bir oranı Collateral Damage neticesinde ortaya çıkmıştır. Irak ve Afganistan savaşlarında da özellikle sivil halkın mağdur olduğu birçok Collateral Damage olayı meydana gelmiştir ve bunlar halen devam etmektedir.

Yeni savaş konseptinde düzenli iki ordunun karşılıklı olarak bir muharebe sahasında savaşması pek mümkün görünmemektedir. Günümüz muharebe ortamının esasını oluşturan düşük yoğunluklu muharebeler ve asimetrik savaşlarda dost-düşman ayrımı yapmak zorlaşmıştır. Bunun neticesinde düşman olarak tanımlanan unsurlara yapılan operasyonlarda dost unsurların veya masum sivil halkın zarar görmesi ihtimali de artmıştır.

Ordumuzun geçmişinde de Collateral Damage olarak değerlendirilebilecek olaylar mevcuttur. Kıbrıs harekâtında Ertuğrul adlı savaş gemimiz Hava kuvvetleri uçaklarınca bombalanarak batırılmıştır. Her ne kadar kamuoyuna pek yansımamış da olsa otuz yıldır devam eden iç güvenlik harekâtında da dost ateşinden kayıplar yaşanmıştır. Birbirini PKK’lı sanarak karşılıklı çatışan birlikler, uçakların, silahlı helikopterlerin ve topçu silahlarının ateşleri, askerler tarafından yerleştirilen mayın ve patlayıcılara yine askerlerin basması gibi olaylar neticesinde kayıpların verildiği asker hatıralarında dillendirilmektedir.  Tabiî ki bunların çoğunun “kol kırılır yen içinde kalır” mantığından hareketle üstü örtülmüştür.

Hataların ne olduğu ortaya konulmadıkça, bir daha olmaması için gerekli tedbirler alınmadıkça, hatalara sebep olanlarla ilgili herhangi bir işlem yapılmadıkça benzerlerinin tekrarlanması da kaçınılmaz olmaktadır. Ordumuzda maalesef hataları saklama eğilimi vardır. Aslında yapılan hatalar çok iyi öğrenme imkânı sunmaktadır. Bunların ortaya çıkarılmamasıyla bu öğrenme fırsatları da kaybolmaktadır. Nitekim günümüz modern yönetim anlayışında yapılan hatalardan çıkarılan dersler sayesinde ileride olması muhtemel daha büyük hataların önüne geçilebilmektedir.

Uludere olayı da açık bir “colleteral damage”tır. Batı ordularında da dost ateşi zayiatı oranları oldukça yüksektir. Bu nedenle modern ordularca icra edilen her askerî harekâtta “colleteral damage”e yol açılmaması için alınması gereken tedbirler önceden düşünülür ve planlanır. Bu konuda eldeki en önemli veriler önceki harekâtta yapılan hatalar ve bunlardan çıkarılan derslerdir.

Ordumuzun da hatalarını açıkça ortaya koyma ve bunların bir daha yaşanmaması için hatalardan ders alma kültürünü benimsemesine ihtiyacı bulunmaktadır. Uludere olayı üstü örtülemeyecek ve saklanamayacak bir hatalar zinciridir. Ordu, sahip olduğu hata saklama kültürü ile topu dolaştırmakta ve oyunu soğutmaya çalışmaktadır. Yapılması gereken bu hatayı kabullenmek ve olayın hemen ardından yapılacak bir ön soruşturma ile çok kısa sürede hataların ne olduğunu kamuoyu ile paylaşmak olmalıydı. Bu yapılmış olsaydı üzerinden beş ay geçmiş olmasına rağmen bu olay hâlâ gündemi meşgul etmezdi ve ordu daha az yıpranırdı. Zararın neresinden dönülse kârdır. 

azizdemirkan@gmail.com

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et