Ana Sayfa Blog Sayfa 453

Post-Kemalist otoriterlik ve dindarlar

Kafalar karışık. Post-Kemalist bir Türkiye’nin ‘tam demokratik’ bir ülkeye doğru evrilmeyeceği konusunda kuşkular artıyor; dahası, ‘post-Kemalist otoriterlik’ endişesi derinleşiyor.

Kuşkular ve endişeler temelsiz değil. Bu durumun nereye varacağını belirleyecek olan ‘demokrat blok’un tutumu; dindarı, liberali, Türk’ü ve Kürt’üyle ‘demokrat blok’ Kemalist otoriterliğe mücadele verdiği gibi ‘post-Kemalist’ otoriterliğe de razı olmayacak gibi.

Örneğin Uludere konusunda, ‘Susun!’ uyarılarına rağmen insanlar konuşmaya devam ediyorlar. İtaat ile adalet arasında tercih yapanlar ayrışıyor. Adalet peşindeki birkaç insanın başlattığı ‘Uludere için adalet’ kampanyası (www.uludereicinadalet.com) dindar-İslami kesimleri sardı ve sarstı. ‘Müslümanlara çağrı’ şu ayetle başlıyor;

“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Özgür-Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya dün Taraf’ta Neşe Düzel’e konuşmuş. Hem Türkiye dindarlarına ilişkin çok önemli bir özeleştiri içeren hem de ‘İslami bir duruş’ örneği veren bu röportajı tekrar tekrar okumalıyız… Ve umutlanmalıyız; bu ülkenin özgürlük ve adalet davasının saflarında dindarlar da var.

Bakın neler diyor Rıdvan Kaya; “Bizim açımızdan ölçü bellidir. Hazreti Peygamber’in bu konuda çok net bir sözü var. ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ buyurur. Ortada bir haksızlık ve adaletsizlik varsa ki Uludere’de çok net bir durum bu, bunun karşısında susmak, Müslüman kimliğini ciddi anlamda yaralar, zedeler. Müslüman’ım diyenlerin bu konuda koyacakları tek bir tavır var. O da bu olayı reddetmek, mahkûm etmek! Dolaylı yollarla da olsa Uludere’yi mazur göstermeye dönük söylemler, İslami kimlikle taban tabana çelişir. Kasıt var ya da yok. Uludere’de bir katliam yaşandı… Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır diye buyuran bir Peygamber elbette bu tür bir facia ve zulüm karşısında susmazdı! 34 insan bombalarla, savaş uçaklarıyla öldürüldü. Rabb’imiz, bir insanın haksız yere öldürülmesinin bütün bir insanlığın öldürülmesi gibi olduğunu buyuruyor… Hz. Peygamber, ‘En değerli cihat, zalim sultana karşı hakkı söylemektir.’ diye buyuruyor. Otoriteye karşı hakkı söylemek teşvik ediliyor. Zaten Müslümanlık bir anlamda adalet çağrısıdır. Bu yüzden Uludere’deki suskunluğu eleştirmeliyiz…

Olay duyulduğu anda Özgür-Der, Mazlum-Der ve bölgedeki bazı İslamî vakıf ve dernekler, Uludere’yi katliam olarak lanetledik ve hemen Uludere’ye gittik, rapor hazırladık. ‘Sorumlular yargı önüne çıkarılmazsa, bundan hükümet sorumlu ve suçlu olacak’ dedik. Aradan aylar geçti, sorumlulardan hesap sorulacak diye hâlâ bekleniyor…

Tebrik edilmesi gereken şeyler yapan hükümetin, Uludere’de ortaya koyduğu zaaflı hâli açıklamak gerçekten çok zor! Herhalde hükümet, YAŞ’la birlikte ilk kez kendisine daha yakın ve daha uyumlu çalışabileceği bir askerî kadronun oluştuğunu düşünüyor. Askeri ve MİT’i korumak için de zikzak çiziyor ve tutarsız davranıyor. Ama sonuçta bu, hesap vermesi gerekenleri rahatlatan bir tutum oluyor. Nitekim Genelkurmay, Uludere Meclis Araştırma Komisyonu’na içi boş bir dosya gönderdi. Genelkurmay, kısmen bunu hükümetten aldığı cesaretle yaptı ve yapıyor…”

Rıdvan Kaya’nı şu tespiti de önemli;

“Dindar Müslüman diye tabir edilen bu kesim, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki baskıların ardından gelen görece özgürlük ortamında, abartılı bir şekilde sağcı, devletçi ve milliyetçi bir kimlik kirliliğine uğradı… İnsanlar, adalet yerine devleti kutsadıkları zaman devletin yaptığı zulümleri, haksızlıkları ve adaletsizliği algılamada zorluk çekiyorlar.”

Anlaşılan, post-Kemalist otoriterliğe dindarlar da itiraz edecekler.

 

Zaman, 05.06.2012

Aylardır Neyi Soruşturuyorlar?

0

Aslında olumsuz gelişmeleri dış güçlere yüklemek usuldendir. Bu sebeple Wall Street Journal’ın haberi başarısız operasyona dış güçleri bulaştırmak için bir fırsat olabilirdi. Ne var ki, Başbakanımız Wall Street Journal’ın haberini şiddetle yalanladı, operasyonla ilgili istihbaratın milli kaynaklardan alındığını tekrarladı. 

Türk yetkililer yaptıkları açıklamalarla komplo teorileri üreticilerine başarısız operasyona dış güçleri bulaştırma şansı vermediler. Bu durumda dış güçleri suçlayarak olayı izah etmek imkanımız yok, suçluyu kendi aramızda aramak zorundayız.

Wall Street Journal’ın Haberine Aşırı Tepkinin Anlamı Ne?

Wall Street Journal’ın  Pentagon’dan sızdırdığı bilgilere dayanarak verdiği habere göre,  Uludere konvoyunun ilk görüntülerini ABD’ye ait bir predator verdi. ABD’li subayların, “predator’ü daha da yakına gönderebiliriz” önerisine, Türk tarafı olumsuz yanıt verdi ve Predator’ün sahadan uzaklaşmasını istedi.
Ben haberleri gazetelerden ve televizyonlardan takip eden bir vatandaş olarak, Wall Street Journal’ın haberine Başbakanın verdiği aşırı tepkiye bir anlam veremedim.

Başbakanın sert tepkisinin sebebi ABD’nin bize istihbarat verdiği iddiası mıydı?

PKK ile mücadele için Türkiye ile ABD’nin işbirliği yaptığı bir devlet sırrı değil. Bu işbirliğini her seferinde Türkiye’nin talep ettiğini de biliyoruz. Bu işbirliğinin esasının da ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki PKK hareketleri hakkında Türkiye’ye istihbarat vermek olduğunu da biliyoruz. Türkiye ABD ile işbirliği yapıyorsa, ABD’den istihbarat almak ayıp bir şey midir?

Wall Street Journal’ın bu konudaki haberi yalan olsa bile, bu kadar aşırı tepki göstermek gerekir miydi?
Başarısız bir operasyonun istihbaratının ille de milli olduğunda ısrar etmenin, Wall Street Journal’ın haberine aşırı tepki göstermenin anlamı nedir? İstihbaratın millisi gayri millisi mi olur? Türkiye PKK hakkında Irak’ın kuzeyinden gelen ABD kaynaklı istihbaratı çöpe mi atıyor? Gerçekten bu istihbarata güvenmiyorsak, neden ABD’den sürekli işbirliği talebinde bulunuyoruz?
Başbakan daha sonra yaptığı açıklamada, “ABD’nin predatorlerinin 31 dakikalık bir süreci vardır. Bu da bizim sınırlarımız içinde değil, tamamıyla Irak tarafındadır. Aldığı görüntüler nedir, ne değildir doğrusu onu ben de zaten bilmiyorum” diyor.

Başbakanın bu son söylediği,  Wall Street Journal’ın haberinin tümüyle dayanaksız olmadığını da gösteriyor. 31 dakika az bir süre değildir, demek ki Amerikalılardan istihbarat alınmıştır, ama bu istihbarat önemsiz görülmüştür. Keşke, tetiğe basmadan önce ulusal kaynaklardan aldığımız istihbaratı da yeterli görmeyip, daha ayrıntılı istihbarat almaya çalışsaydık.

Başbakan, “Bu konuyla ilgili verilen bu haberlerin özellikle Wall Street Journal’da yayınlananların ise şu anda ABD’de yaklaşan seçimlerle ilgili olduğunu da geçen gün açıkladım. Bunlar mevcut yönetime karşı bu gazetenin atmış olduğu bir uydurma haberdir”  diyor. ABD’de seçimlere daha çok var… Amerikan seçmeninin bu olayla ilgileneceğini, hatta bu haberi okuyacağını bile zannetmiyorum. Wall Street Journal’ın bu olayı kullanarak Amerikan seçmenini etkilemeye çalışması iddiası inandırıcı değil…

Wall Street Journal’ın verdiği haberin hemen yalan olduğunu kabul etmek doğru mudur?

Başbakan gazetenin haberini kendi kaynaklarımızdan edindiği bilgilere göre yalanlıyor. Kendi kaynaklarımızın verdiği bilgilerin yüzde yüz doğruluğundan nasıl emin olabiliyoruz? Resmi makamlar verdikleri bilgilerle devlet adamlarını hiç mi yanıltmadılar? Wall Street Journal’ın Türkiye’nin açıklamalarını aynen kabul etme diye bir zorunluluğu da yoktur.

İçişleri Bakanı Yanlışı Değil Olayı Üstleniyor

Olay 28 Aralık’ta oldu. Olayın üzerinden tam 5 ay geçti, olayın hem idari soruşturması, hem de adli soruşturması bir türlü sonuçlanmadı.
Ne araştırılıyor?

Olayın bir yanlışlık sonucu olduğu, sivil insanların PKK’lı zannedilerek F-16’larla bombalanarak öldürüldüğü herkes tarafından kabul ediliyor. Devletin Cumhurbaşkanı da “bir değerlendirme hatası olduğunu” söylüyor. Mesele değerlendirme hatasını yapanın kim olduğunu bulmaksa, bu 5 ayda bulunamayacak bir şey olmasa gerek.

Değerlendirme hatasını kim yaparsa yapsın, olayın sorumluluğunu devleti yönetenler yüklenecek ve vakit geçirmeden yapılan yanlışın düzeltilmesi çarelerini arayacaklardır. Aslında olay Cumhurbaşkanının dediği gibi özürle bitecek bir şey de değildir, özür ötesi yapılacak şeyler bulunmaktadır.

Biz yetkililerin Uludere’de olanları düzeltmek için çare aradıklarını düşünürken İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin olanları maruz göstermeye çalışan bir açıklama yaparak ikinci bir özür olayı yarattı…

Bu sebeple İçişleri Bakanı’nın istifa etmesini, Başbakanın da İçişleri Bakanının yakışıksız açıklamalarını onaylamayan bir tutum izlemesini bekliyorduk. Bunun yerine Başbakan, “Her kürtaj bir Uludere’dir” diyerek, Uludere olayını sıradanlaştırıcı bir tavır sergiledi.

Terörle Mücadelede F-16’ları Kullanmak Acaba Doğru Bir Yöntem midir?

Devlet Bahçeli, “Bölücü terörü bırakarak İçişleri Bakanı’yla uğraşmak, PKK’nın değirmenine su taşımaktan farksızdır” diyor. Devlet Bahçeli’nin olaya bakışı sorunlarla doludur… İçişleri Bakanı’nı tenkit edenlerin endişesi de en az Devlet Bahçelininki kadar devletin bölünmesi tehlikesidir.

Devlet güçlerinin ve İçişleri Bakanı’nın yanlış yapma şansları yoktur, yasalara ve kurallara uymak zorundadırlar. Yanlış yaparlarsa Devlet Bahçeli’nin çok korktuğu bölünmeye hizmet etmiş olurlar. Nitekim Uludere’de yapılan yanlış PKK ile mücadelede devleti önemli şekilde zaafa uğratmış, bölücülerin elini kuvvetlendirmiştir. Olay BDP’ye, ölenleri PKK bayrağına sararak kaldırma, taziyeye gelen kaymakama saldırma imkânı vermiştir.

Devlet Bahçeli’nin hoşuna gitmeyecek ama, Terörle mücadelede F-16’ların kullanılması da tartışılmalıdır.
F-16’lar sanki düşman şehirleri bombalamak, fabrikaları bombalamak, köprüleri, elektrik santrallerini, askeri üsleri ve askeri birlikleri bombalamak için uygun silahlar gibi geliyor. Bir F-16 terörist zannedilen 30-40 kişilik bir grubu bombalamak için uygun bir silah gibi gelmiyor. Bir F-16 pilotunun tetiğe basmadan önce durumu tekrar değerlendirme şansı var mı? Bir F-16 pilotu hedefi kontrol altına alabilir mi, hedeftekileri teslim olmaya zorlayabilir mi, onlara uyarı ateşi açabilir mi, ölmeyenleri, korkup teslim olmak isteyenleri canlı ele geçirebilir mi, kısacası yanlıştan dönebilir mi?
Televizyonlarda devlet yönetimi konusunda bizi aydınlatan emekli askerler, bazı askerî konularda da,  mesela F-16’ların gayri nizami savaşta kullanılması konusunda da bizleri aydınlatsalar…

 

04.06.2012

Ses kayıtları

Adalet Komisyonu’nda kabul edilen 3. Yargı Paketi taslağında yer alan “Aleniyet kazanmış ses kaydını haber yapan gazetecilerin 5 yıl hapisle cezalandırılmasına” yönelik düzenlemeyi şaşkınlıkla karşıladım.
Düşünün ki, söz konusu olan bir haber! Hem de doğruluğu teyit edilmiş, kamuoyunu yakından ilgilendiren, bazen hayati önemde bir haber. Daha önce bir medyada yayınlanmış olsa da, kamu yararı olsa da, suç içerse de, sen bu haberi değerlendiremezsin, okurlarına duyuramazsın, yoksa beş yıl hapis yatarsın, diyorsunuz gazeteciye.
Merak ediyorum; bu düzenlemeyi hazırlayanlar şöyle bir durup düşünmediler mi ki, suçu deşifre eden bir ses bandıyla, bir suçüstü fotoğrafı ya da bir yazılı belge arasında habercilik açısından hiçbir fark yoktur.
Ses bandının sahte olması ihtimali varsa, fotoğrafın da fotoshoplu olma tehlikesi, belgenin de sahte olma ihtimali vardır. Ses bandı da, fotoğraf da, yazılı belge de doğrulanmaya muhtaçtır ve bunu doğrulamak da o dokümanı yayınlayan yayın organının sorumluluğundadır. Eğer yayınladığı dokümanın sahte olduğu tespit edilirse Basın Kanunu’nda yazılı cezayı çeker.

Peki o zaman, neden suçüstü fotoğrafını ya da belgesini yayınlayan gazeteciyi de hapse atmıyorsunuz? Neden yasağı iyice genişletip gazeteciliğin çanına ot tıkamıyorsunuz?

Hepsi doğru çıktı

Dikkat ederseniz, şimdiye kadarki hiç bir ses kaydı yalanlanmadı. Hiç kimse çıkıp da bu ses benim değil, bu konuşmaları ben yapmadım, diyemedi.

Ses bantlarının elde ediliş biçimi elbette hukuki delil sayılıp sayılmamalarını etkiledi, mahkemeler kimilerini delil saydı; kimilerini saymadı.

Ama isterse hukuki delil sayılmasın; bizlerin gerçekleri öğrenmesini sağladı ya, siz ona bakın…
Basın Kanunu, basın ahlak ilkeleri zaten özel hayatın ihlalini yasaklıyor. Basın zaten yalan yanlış haber yaptığında bunun cezasını ya hapis ya da tazminatla ödüyor.

Demek oluyor ki, bir ses bantı zaten sahteyse, düzmeceyse ya da doğrudan özel hayatı ilgilendiriyorsa, bunun yayınlanması zaten suç.

Peki o zaman, bantlarla ilgili bu yeni düzenlemenin amacı ne?

O ses kayıtları olmasaydı

İnternete düşen ses kayıtlarının derin devletin deşifre edilmesinde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu yakın geçmişte hep birlikte gördük. Her bir ses kaydı, bizim göremediğimiz, bilemediğimiz bir dünyanın duvarlarında bir pencere açtı. Biz o ses bantları sayesinde darbecileri en gerçek, en samimi halleriyle gördük.

Gördük ve tüylerimiz ürperdi…

Eğer bugün toplumun büyük çoğunluğunda bir darbe bilinci oluştuysa, darbecilerin en samimi halleriyle yakalayan o ses bantlarının rolü büyüktür.

İçinde bin bir türlü darbeci klik fink atarken, hâlâ ordunun en güvenilir kurum olduğunu düşünen halkımız, bu ses bantları sayesinde, o korkunç kıyım planlarını kendi kulaklarıyla duyunca inandı ordunun temizlenmesi gerektiğine.

Peki şimdi ne oldu da rahatsız olmaya başladınız ses bantlarından?

Davaları elbette etkileyeceğiz

Eğer mesele sürmekte olan davaları etkilemekse ben zaten bunun suç olduğuna hiçbir zaman inanmadım.
Daha önce de yazdığım gibi, “Millet adına” görev yapan bir heyetin, milletin fikirlerinden, kanaatlerinden ve vicdanından etkilenmeden, onu dikkate almadan, milletin farklı kesimlerinin içinden çıkan farklı fikirleri öğrenmeden, toplamda yürümekte olan tartışmaları izlemeden sağlıklı hüküm vermesi olacak iş midir?
Üstelik, bu mesele, yani yargının kamuoyundan etkilenmesi ve kamuoyu baskısını üstünde hissetmesi meselesi,

Türkiye özelinde daha da hayati bir önem taşıyor.

Zira hepimiz biliyoruz ki bu ülkede yargı mensuplarının -özellikle de siyasi içerikli davalar söz konusu olduğunda- görevlerini yaparken, gerçekleri aramaktan çok, devleti koruma ve kollama gibi bir refleksleri var.
Bu refleks yüzündendir ki, şimdiye kadar derin devletin hiçbir operasyonu büyük kamuoyu baskısı olmadan yargı tarafından resen dava konusu yapılmadı. Hiçbir soruşturma, gazeteler olayı deşifre edip de kamuoyu baskısı oluşmadan başlamadı. Eğer bugün darbeler 32 kısım tekmili birden yargılanabiliyorsa, derin devletin derin operasyonları deşifre oluyorsa, bu, davaları dikkatle izleyen ve davaların gidişatını etkilemek için kesintisiz mücadele veren basın ve demokratik kamuoyu sayesinde oluyor.

Toplumun el atmadığı hiçbir alanın temizlenmesinin mümkün olmadığını o kadar çok örnekle gördük ki, kimse bize “sürmekte olan davaları etkileme”nin sakıncalarından söz etmesin.

 

Bugün, 04.06.2012

27 Mayıs, vesayet ve Kürt meselesi

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki “vesayet bitti” de denilemez. vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.

Kemalistler, 1923-1946 yılları arasında hüküm süren tek parti rejimini, genellikle “demokrasiye geçiş hedefi” ile meşrulaştırırlar. Buna göre; Cumhuriyet’in kuruluş döneminde demokrasiye hazır olmayan halk, tek partinin tercihleri doğrultusunda yetiştirilecek, ileride geçilmesi düşünülen demokrasiye uygun donanıma kavuşturulacak ve zamanı geldiğinde de demokrasiye geçilecekti. Nitekim 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde yapılan da budur; tek-parti yönetimi kendiliğinden demokrasiye geçmiştir.

Kemalizm’e ilişkin bu değerlendirmenin isabetli olduğu söylenemez. Levent Köker’in de işaret ettiği üzere, Kemalist yönetimin daha en başından beri “demokrasiye geçmek” gibi bir hedefi yoktu. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, “halkın kendileri tarafından yönetilmesi” gerektiğini savunanların “halkın kendi kendini yönetmesi” gerektiğini düşünenlere galebe çalması ile halkı vesayet altına alan tek-parti rejimi kuruldu ve sisteme yapılan -doğrudan ya da dolaylı- müdahalelerle tek parti sistemi kurumsallaştırıldı. Dolayısıyla vesayet, sadece tek-parti dönemi ile sınırlı kalmadı, kalıcı bir rejim tipine dönüştü.

Vesayet rejiminin iki önemli özelliğinden bahsedilebilir: Birincisi, taşıyıcısının askerî bürokrasi olmasıdır. Elbette, vesayetin devamı konusunda askerî bürokrasi ile sivil bürokrasi arasında bir ittifak vardır ama belirleyici olan bürokrasinin askerî kanadıdır. İkincisi, askerî vesayet Cumhuriyet’in kuruluşundan beri rejimin bünyesine hâkim olan esas nitelik olmakla birlikte bu vesayetin kurumsallaşmasında 27 Mayıs’ın belirleyiciliğidir.

27 Mayıs’ı savunanlar bu darbeyi diğerlerinden ayrı tutarlar; memlekete birtakım haklar ve özgürlükler getirdiğini belirttikleri bu darbenin ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinde olumlu bir etkide bulunduğunu ifade ederler. Ancak gerçekte 27 Mayıs demokratik rutine müdahale eden, askerin her rahatsız olduğunda darbe yapması geleneğini başlatan ve vesayeti kurumsallaştıran bir darbedir. Ahmet İnsel, vesayetin kurumsallaşma düzeyi bakımında 27 Mayıs’ın öneminin altını çizer ve 1960 darbesinin öncesi ile sonrası arasında bir ayrım yapmak gerektiğini söyler:

“Bu vesayetin Ulu Önder’in ve Milli Şef’in şahıslarıyla ilgili olmaktan çıkarak kurumsal olarak açıklığa kavuşması 1960 askerî darbesinden sonra gerçekleşti. 1960 öncesi daha çok fiili vesayet rejimi, 1960 sonrası ise kurumsal vesayet rejimi olarak kabaca ikiye ayrılabilir. 1960 darbesini izleyen bir yıl, 1980 darbesini izleyen iki yıl ise açık askerî diktatörlük dönemleridir.”

27 Mayıs’ın kurduğu düzende Cumhuriyet’in kurucusu ve değerlerinin taşıyıcısı olma iddiasındaki ordunun sistemin içinde özerk ve imtiyazlı konumu güçlendirildi. Bu sistemin devamı ise iki yolla sağlandı:

Birincisi, 1961 Anayasası, Silahlı Kuvvetler’e temsili demokrasinin esaslarıyla bağdaşmayan bazı önemli ayrıcalıklar sundu. Bunun sonucu, kurum olarak ordunun seçilmiş organlarının izleyecekleri politikalar üzerinde –sivil yönetime geçişten sonra da– etkili hale getirilmesiydi. Bilhassa MGK’nın bir anayasal kurum haline getirilmesi ve askerî yargı sistemiyle ordu üzerindeki adli denetimin sınırlandırılması önemlidir. MGK sayesinde ordu, egemen pozisyona yerleşiyor ve toplumsal ve siyasal alana müdahale edebiliyordu. Adli yargı ise bu tür müdahalelerin mümkün mertebe yargı denetiminin dışında tutulmasını ve ordunun iktidarını sürdürmesini sağlıyordu.

VESAYET KAYNAĞI OLARAK KÜRT MESELESİ

İkincisi, rızanın üretilmesi ve varlığıdır. Bir rejimin sadece zora dayanması düşünülemez; rejimler salt zora dayanarak varlığını sürdüremez. Her rejimin faaliyetlerinin üzerinde hüküm sürdüğü insanlar tarafından kabul edilmesini sağlayacak birtakım gerekçelere ve mekanizmalara ihtiyacı vardır. Doğal olarak vesayet rejiminin de kendi rıza üretme mekanizmaları bulunur.

Rıza, bazen korkular yaratarak, yaratılan korkuları tetikleyerek ve abartılarak üretilir. Topluma bazı “öcüler” gösterilir ve ondan bu öcülere karşı kurtarıcılarına ve koruyucularına itaat etmesi beklenir. Kürt meselesi, korku için başvurulan alanların başında gelir. Kürtler ve onların talepleri bir tehdit gibi yansıtılır, onlara karşı toplumun geri kalanına tetikte olması salık verilir. Kürt meselesi öteden beri bir şiddet boyutunu içerir, bu da Türkiye siyasetini iki şekilde etkiler:

Bir taraftan, siyasetin milliyetçiliğe kilitlenmesine neden olur. Şiddet; ölümleri, kayıpları, kaçırılmaları beraberinde getirir. Şiddet, sürekli olarak tansiyonu yükseltir, kaotik bir ortam yaratır ve karşılıklı milliyetçilikleri bileyler. Bu ise, demokratik ortamın oluşturulmasını, sorunların müzakere edilerek çözülmesini güçleştirir.

Diğer taraftan, silahlı bürokratların politik alana daha fazla nüfuz etmelerini sağlar. Ordu; “Çatışan, savaşan benim” der ve siyasal iktidarların politikalarına müdahale etme hakkını da kendinde bulur. Öyle ki orduya göre, Kürt meselesinde atılacak adımların önce kendileri tarafından münasip görülmesi ve “olur” verilmesi gerekir. Ordu bu ağırlığını yasama, yürütme ve yargı üzerinde elinden geldiğince etkin bir şekilde kullanmaya çalışır.

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki “vesayet bitti” de denilemez. Gerçek manada sistemin vesayetten arındırılması ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik sistemin oluşturulması, vesayete kaynaklık eden iki nedenin tasfiye edilmesini gerektirir. Bir başka ifadeyle vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.

 

Zaman, 02.06.2012

Nedir bu telaş?

Silivri’de tutuklu iki generalin ses bandının ortaya çıkmasıyla hükümetin CMK 250’deki değişiklik hazırlığının bitmek üzere olduğunu açıklaması arasında iki gün ya geçti ya geçmedi.
İki olayın art arda gelişi bir tesadüf gibi görünmüyor ama aradaki ilişkiyi henüz çözebilmiş değiliz…

Her neyse, benim asıl üzerinde durmak istediğim nokta yaratılmak istenen panik havası. Bu gerçek bir panik mi; yoksa CMK 250’nin değişmesi karşısında barikat kurmak isteyenlerin yarattığı yapay bir panik mi diye düşünmeden edemiyor insan. Hani bir zamanlar başörtüsü ile ilgili basit bir düzenleme yapılsa şeriat geldi geliyor diye bağırmaya başlayanlar vardı ya; şimdi de özel yetkili mahkemelerin ve özel yetkili savcıların yetkilerinin birazcık kısılması ihtimali karşısında “darbe geliyor” diye bağırmaya başlayanlara tanık oluyoruz.

Sanki davalar düşürülüyor

Neler yazılmıyor ki…

CMK 250’yi değiştirmekle AK Parti kendi ayağına kurşun sıkmaktaymış… Ölümcül bir hatanın eşiğindeymişiz. Bu değişiklik olursa Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu 800 kişi tahliye olur olmaz ordu içinde hazırda beklemekte olan cuntanın başına geçer rövanşa kalkarmış. Nitekim söz konusu bantta da bunu açıkça söylemişler. Zaten ordudaki subayların yüzde 70’i darbe eğilimi taşıyormuş… CMK 250’ye sınır çekecek en küçük bir ayar, demokratikleşme sürecinin tersine dönmesi riskini taşımaktaymış. Sistem sivillerin tam kontrolü altında değilken yapılacak CMK 250 değişikliği, demokrasinin intihara teşebbüs etmesi olurmuş… Bu değişiklikle girilecek yol, dönüşü olmayan bir yolmuş.

Bütün bunları okuyan da sanır ki, Ergenekon ve Balyoz davaları düşüyor, mahkemeler tatil ediliyor, Silivri’nin kapıları açılıyor ve bütün sanıklar da görevlerine dönüyor.

Demokrasiyi CMK 250 mi ayakta tutuyor?

Bu ne telaş beyler? Alt tarafı bazı revizyonlar düşünülüyor CMK 250’de. Bazı yetkilerin daraltılması ve kötüye kullanımının engellenmesi söz konusu.

Siz yetkinin kötüye kullanımının sürmesinden yana mısınız? Savunma hakkıyla, yargı önünde eşitlik ilkesiyle, temel hak ve özgürlüklerle çelişen uygulamaların düzeltilmesi neden bu kadar rahatsız ediyor sizi?
Eğer 800 tutuklu serbest bırakılınca yeni bir darbe kaçınılmazsa; yani biz demokratik sistemimizi ancak bu 800 kişiyi içeride tutarak koruyabiliyorsak vay halimize! Darbe için her şey bu kadar uygunsa, ordunun da yüzde 70’i halen darbeciyse, cunta pususuna yatmış o subaylar “taze” 800 adam mı bulamıyorlar? Bu ülkenin hükümeti, güvenlik kuvvetleri, MİT’i, salıverilen tutukluların çıkar çıkmaz yeniden cuntalarının başına geçmesini seyredecek kadar acz içinde mi? Bu ülkede demokrasiyi CMK 250 mi ayakta tutuyor ki, bu maddede yapılacak en küçük bir ayar (dikkatinizi çekerim; en küçük bir ayar deniyor) demokratikleşme sürecini tersine döndürsün?

Gaflet içinde olmayalım ama…

Ses bantlarını dinlediğimiz generaller durum tahlilinde o kadar isabetli olsalardı bugün orada olmazlardı. O yüzden, “üç zamanda” eski günlerin geri geleceği umutlarını fazla ciddiye almak doğru mu bilemem.

Ama yine de gaflet içinde olmamak gerektiğine katılıyorum. Elli yıllık vesayetçi yapının üç beş yılda yok olmasının, ordunun genlerine işlemiş olan darbe geleneğinin temizlenmesinin o kadar kolay olmadığını; geri dönüşün mümkün olduğunu bilmek ve tedbiri elden bırakmamak lazım. Ne var ki, demokratik rejimin kendini sağlama alması ceza muhakemesi kanunuyla olamaz. Rejimi geri dönüşü olmayan bir biçimde sağlamlaştırmanın yolu, vesayet kalıntılarını bir bir temizlemek, yapılan değişiklikleri kurumlaştırmak; demokrasinin çıtasını yükseltmek ve yeni bir gelenek oluşturmaktır. Daha adil, daha özgürlükçü, daha birey odaklı bir hukuk sistemi yaratmak da oluşturulması gereken yeni geleneğin önemli bir parçasıdır.

Kötülüklerle demokrasi içinde savaşmayı öğrenemedikçe kötülüklere karşı kalıcı zafer kazanamayız. Ne yazık ki son dönemde olan biraz da budur. Ergenekon ve Balyoz davalarında ortaya çıkan hukuki şaibeler bu davalara olan kamuoyu desteğinde belli bir erozyon yarattıysa, bu durum demokratik rejim için 800 tutuklunun serbest kalmasından çok daha büyük bir tehlikedir. Zira darbeci mihrakları yeniden umutlandıracak en önemli unsur kamuoyunun kararsızlaşması ve tarafsızlaşmasıdır.

Kahraman savcılarımızı unutmayacağız

“Cuntalar belki tespit edilebilir ama bu ülkede cuntaları devlet gücüyle mahkemeye sürükleme işi ilk kez özel yetki sayesinde oldu” diyor Gültekin Avcı, o özel yetkili savcıların, arkalarında güçlü bir siyasi irade olmasaydı o soruşturmaları bırakın bitirmeyi, başlamalarının bile mümkün olmayacağını göz ardı ederek…
Görünen o ki, bazıları Türkiye’nin darbelerle hesaplaşma sürecini sadece özel yetkili mahkemelerin ve özel yetkili savcıların marifeti gibi görüyor.

Bu halk kadirbilmez bir halk değildir. Özel yetkili savcıların şimdiye kadar yaptıklarının önemini biliyoruz. Ergenekon davalarını başlatan, derin devleti ilmik ilmik çözen ve bu işi kelle koltukta yapan kahraman savcıları hiçbirimiz unutmayacağız, onları her zaman minnetle anacağız. Ama şunu da bileceğiz ki, bu dönüşüm sivil toplumuyla, siyasetçisiyle, basınıyla ve yargısıyla topyekûn bir mücadelenin sonucudur.

Bu unsurlardan herhangi birinin dönüşümü kendi eseri zannetmeye başlaması ciddi bir probleme işaret eder.

 

Bugün, 02.06.2012

Liberalizm ve Kemalizm

0

Yakın zamanlara kadar fikir olarak liberalizme, kişi olarak liberallere veya liberal etiketini yapıştırdıkları insanlara küfreden, onları aşağılamaya çalışan bazı şahıslar, son günlerde liberalizm güzellemeleri yapıyor ve liberalizmin ne olup olmadığı hakkında sınırlı bilgilerine bakmaksızın ahkâm kesiyor.

Ertuğrul Özkök, ansiklopedik bilgilere dayanarak liberalizmin ille de “sağ” demek olmadığını sol liberalizmin de bulunduğunu söylüyor, hatta liberalizmin özünde sol olduğunu iddia ediyor. Serdar Turgut, her zamanki gibi kafası karmakarışık, okuyucularına önce Jonah Goldberg’in Amerikan liberalizmini yerden yere vuran “Liberal Faşizm” adlı kitabını birkaç ay sonra da Eric Alterman’ın Amerikan liberalizmini öven kitabını sanki aynı çizgidelermiş havasında tavsiye ediyor. Zülfü Livaneli bile, ilerlemecilik (veya ilericilik-progressivizm) adı da verilen Amerikan liberalizminin gerçek liberalizm olduğunu iddia ederek, otoriter dünyasına liberalizmde yeni bir payanda arıyor. Bu tür yazarların hepsinde ortak bir taraf var: Kemalist olmak. Bu olgu, bizi Kemalizm ile liberalizm arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu sık sık sorgulamak gerektiği gerçeğine uyandırıyor.

Bunu yapmayı zaruri kılan bir olgu daha var. Bu, yukarıda saydığım insanlara nazaran kendini liberal camianın daha çok içinde sayan bazı kişi ve kurumların görüş ve tavırlarından kaynaklanıyor. Sözgelimi, sohbetinden zevk aldığım ve mantıklı bir Kemalist saydığım-sandığım bir arkadaşım Kemalizm etiketini zaman zaman reddetmekle beraber, kendisinin “Atatürkçü liberal” olduğunu ısrarla söylüyor. Daha da ileri giderek, Atatürk’ün en “büyük liberal” olduğunu ve tek parti diktatörlüğünün bir liberalleşme dönemi teşkil ettiğini iddia ediyor. Kemalizm’le liberalizmi açıktan veya somut konularda adını koymadan bağdaştırma yahut yan yana tutma çabası, liberal etiketini bir parti isminde kullanan dar bir grupta da mevcut. Liberalliğinden şüphe edilmeyecek bazı arkadaşlarsa “Mademki Atatürkçülükte siyasî ve sosyal bir rant sağlama imkânı var, biz de liberalizmi onunla ilişkilendirsek iyi olmaz mı?” diye soruyor.

Bu iki taraflı baskı altında liberalizm-Kemalizm ilişkisini yeniden sorgulamak gerekiyor. Ben, daha önce bu konuda ayrıntılı yazılar kaleme almış olmamın tavrımı meşrulaştırdığı inancına dayanarak, evvela liberalizm ile Kemalizm’in bağdaşıp bağdaşmayacağı sorusuna net bir cevap verip, sonra cevabımın dayanaklarından bahsetmek istiyorum. Liberalizm ile Kemalizm’in-Atatürkçülüğün bağdaşması ve bir liberalin aynı zamanda Kemalist-Atatürkçü olması imkânsız. “Kemalist-Atatürkçü liberal” bir oksimoron; çirkin-güzel, uzun-kısa, ateist-Müslüman kavramlarına benzer bir şey. Fikirlerle ilgilenen bir insan, kişi olarak Mustafa Kemal’i sevebilir, onun yapıp ettiklerinde hoş-iyi şeyler de bulabilir, ama bütün bir liberal düşünceyi ona dayandıramaz. Kısaca, bir liberal, elbette, yanılabilir bir fani hüviyetiyle Atatürk’e düşünce hayatında bir yer ayırabilir ama ona düşünce dünyasında bir ortalama Kemalist’in verdiği yeri verirse liberal olamaz. Atatürkçülükten liberalizm hesabına rant yaratmaya kalkmaksa, kan uyuşmazlığı yüzünden imkânsızlığı yanında, hem bir ahlâk problemine yol açar hem de eninde sonunda liberalizmi yozlaştırır.

Liberalizm ile Kemalizm’in uyuşmazlık noktalarından birkaçına kısaca işaret edeyim. Kemalistler “tek adam” ve “herkes için tek doğru” fikrine inanır. Tek adamla, en azından kendi toplumu için, tarihin sonunun geldiğine inanır. Kemalist’e göre o tek adam beşerî dünyada aşılamaz bir noktayı temsil eder; ondan daha büyük birilerinin gelmesi ve onun vazettiği ilke ve değerlerin aşılması düşünülemez. Bu yönüyle Kemalist olmak kesin inançlı ve kapalı zihinli olmaktır. Bir liberal devlet adamları ve siyasetçilerden çok filozoflara, düşünürlere ve fikir insanlarına önem vermeye ilaveten, tarihin bittiğini veya pozitif içerikli herhangi bir fikrin (ve onun müellifinin) yanılmazlık ve ebedî belirleyicilik vasıflarını haiz olduğunu, olabileceğini kabul etmez. Toplumu, Kemalistlerin yaptığı türden, mühendislik malzemesi muamelesine tabi tutmayı, yukarıdan aşağı topluca ve zora dayanarak şekillendirmeye çalışmayı normal ve meşru bir çaba olarak görmez. Hatta bir ölçüde kurgu olan siyasî yapılanmanın bile onun öncesinde toplumsal hayatın ürettiği, tarihe ve tecrübeye gömülü ilkeler ve kurallara bağlı olarak gerçekleşmesini arzu eder. Liberal için siyasî yapılanmada vazgeçilmez olan tek şey klasik insan hak ve özgürlükleridir. Onun dışındaki her şey, devrimci olmamak ve zora dayanmamak şartıyla ve parçalı iyileştirmelerle, değişebilir, değiştirilebilir.

KESİN İNANÇLILIK SORUNU

Kemalistler sık sık dindar Müslümanların kesin inançlı ve yeni fikirlere kapalı olduğu yorumlarını yapar. Ben hem Kemalistlerle hem dindar Müslümanlarla konuşmaya, anlam dünyalarına vâkıf olmaya çalışıyorum. Buna ek olarak her iki kesimde yazılan çizilen şeyleri de okuyor, takip ediyorum. Şunu söyleyebilirim: İstisnaları bulunabilecek olmakla beraber, asıl kesin inançlı olanlar ve kapalı bir zihin hâli içinde bulunanlar Kemalistler. O kadar ki, bu yüzden, Mustafa Kemal’e peygamber hatta tanrı muamelesi yapıyor olmaları anlamında, onlara “Ataist” adını versek haksızlık yapmış olmayız. Kemalistler neden böyle? Geçenlerde genç arkadaşım Bünyamin Türün ile Beşiktaş-Üsküdar arasındaki kısa vapur yolculuğunda yaptığımız sohbette ikimizin kafasında çakan şimşek bu hayatî soruya bir cevap olma potansiyeli taşıyabilir. Kemalistlerin çoğu zaman klasik (kitaplı) dinlere inananlardan daha sert ve radikal olmasının sebebi, belki de, onların yaşama alışkanlıklarında ve kültürlerinde bir içe dönüş, bir nefs-i muhasebe müessesesinin olmaması. Müminler, her daim, hâl ve hareketlerini, yapıp ettiklerini sorgulamaya davet ediliyor ve bunu yapıyor. Bu sayede, hep başkalarını ve dış dünyayı sorgulamak yerine, kendini hesaba çekiyor, yargılıyor, hatalarını görüyor ve düzeltmeye çalışıyor. Kemalistlerde böyle bir kavrayış yok. Onlar asla içe dökmüyor, kendilerini ve çizgilerini sorgulamıyor, dolayısıyla, şahsî düşünce ve davranışlarında hata bulmuyor. Devamlı dış dünyayı suçluyor, etrafta hep Mustafa Kemal’i “anlamayanları” veya ona “ihanet edenleri” görüyor. Buna müminler cenneti öbür dünyada bulmayı ararken Kemalistlerin cenneti erkene alma ve bu dünyada gerçekleştirme peşinde koşması da eklenince Kemalistlerin ortalama birey tablosu şu şekilde tamamlanıyor: Sert, vahşi, acımasız, baskıcı, katı, diyalog ve müzakereye açık olmayan, kişi kültünün esiri olmuş bir insan.

Liberalizm amaç, araç ve yöntem bakımından Kema-lizm’le uzlaşmaz. Bunlardan birine demir atanın, diğerine veda etmesi gerekir. Her ikisine de aynı anda bağlı olabilirim diyenlerse, mecburen, şizofrenik bir fikir ve düşünce hayatı içinde dolanır durur.

 

Zaman, 01.06.2012

Yeni dindar elitler ve devlet

Toplum mühendisliği riskli bir iştir; toplumu kafanıza göre ‘yeniden kurmaya’ kalkışırken, demokrat olduğunuz iddiasını ve imajını yıkarsınız.Toplum mühendisliğiyle demokratlık bağdaşmaz.

Bağdaşmaz çünkü devleti toplumun tepesine yerleştirir; bilen, buyuran devlettir. Toplumsa devlete tabidir, edilgendir, nesnedir. İstenilen gibi ‘ol’ması ve itaat etmesi beklenir. Böyle bir zihniyet, devletle toplum arasında toplumu merkez alan demokratik bir ilişki değil, hiyerarşik bir ilişki kurar.

Tıpkı, 28 Şubat’ın neredeyse resmi marşı haline gelen 10. Yıl Marşı’nda anlatıldığı gibi; ’10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan’.

Mevzumuz 28 Şubat değil; son dönemde ‘toplum mühendisliği’ne heves eden iktidar partisi… Demokrat kimliğini geri plana alan AK Parti tek başına muhafazakâr kimliğine dayandıkça topallamaya başlıyor. Demokrat hassasiyetlerle denetlenmeyen muhafazakârlık iktidar partisini toplum mühendisliğine yöneltiyor. Üç beş kişinin kafasındaki ‘ideal toplum, iyi insan, hakiki Müslüman’ tasavvuru devletin otoritesi ve imkânlarıyla inşa edilmeye çalışılıyor.

Aslında bu, AK Parti’nin şimdiye kadar iddia ettiği ‘merkez sağ’ kimlikle çelişiyor. Toplumu, toplumun çeşitliliğini veri almak yerine onu yeniden ‘inşa etmek’, basbayağı bir ‘Kemalist modernleşme’ projesi. Merkez sağ siyaset de toplumu pasifize edici, yukarıdan aşağıya belirleyici ve bağımlılaştırıcı Kemalist projeye karşı ‘toplum’u veri alan, toplumun yaşam biçimine, tercihlerine, kıyafetine, inançlarına karışmamayı tercih eden bir siyasal geleneği temsil eder.

Peki ama AK Parti nereye doğru gidiyor? Başbakan Erdoğan, arkasındaki devlet aygıtına ve siyasal desteğe bakarak bütün toplumu ve ülkeyi elleriyle şekil verebileceği bir hamur olarak görüyor. Bu yeni özelliğiyle, hâlâ Adnan Menderes’e referansta bulunsa da ‘Demokrat’ merkez sağ gelenekten uzaklaşıp, hızla Erbakan çizgisine geri dönüyor. Hem devlet ve kurumlarıyla ilişkisinin değişen niteliğinde görüyoruz bunu, hem de ‘eski devlet’in araçlarıyla yaratmak istediği ‘yeni toplum’ anlayışında.

‘Toplum mühendisliği’ sadece Kemalistlerin yaptığı bir iş değildir; topluma uymak yerine toplumu kafasına uydurmak isteyenlerin kullandığı bir yöntemdir.

Popülist dindarlık siyaseti yapan bir partinin muhafazakâr içerikli bir toplum mühendisliği projesi belli bir düzeyde toplumsal destek bulabilir. Dolayısıyla toplumsal taban olarak muhafazakâr-dindar kesimlere dayanan yeni bir toplum mühendisliği projesi ciddiye alınması gereken bir siyasal eğilimdir.

Ancak en azından bir sorunu var bu projenin; son yıllarda özgürleşen ve özerkleşen ‘yeni dindar-muhafazakâr’ kesimler kazandıkları bu özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını devlet merkezli ‘yeni toplum ütopyası’na feda edecekler mi?

Bana kalırsa varlıklı, eğitimli ve kentli ‘yeni nesil dindarlar’, tepeden projelendirilen ama alttan da ‘kitle desteği’ bulan bu yeni dalganın kendilerinin de özgürlük alanlarını daraltacağını bilir. Kemalist toplum projesiyle geniş platformlu mücadele dindar-muhafazakârlar aydınları, kamuoyu önderlerini, işadamlarını kendi başlarına hareket edebilen, özerk ve özgür aktörler yaptı. Şimdi bu kesimler, kazandıkları özgürlük ve özerkliklerinin ‘yeni sosyal mühendislik projesiyle’ homojen bir toplum ve devlet tarafından gasbedilmesine razı olacaklar mı? Ben olmayacaklarını sanıyorum, en azından etkili bir kısmının.

Özgürlük, çoğulculuk, farklıklara saygı, Kemalist projeye karşı bu insanlar tarafından kullanılan bir araç değildi sadece. Bunları kalıcı bir değer olarak görenleri azımsamamak gerek. Şimdilerde Uludere tartışmalarında bu kesimlerin itirazı ‘vicdan’ adına yükseliyor örneğin. Bir yazısından dolayı Yeni Şafak gazetesinden atılan Ali Akel’in başına gelen bu kesimler için bir deprem etkisi yarattı, yaratacak… Kendi mahallelerinde kendilerini ifade edemeyeceklerini gören yeni dindar elitler bütün Türkiye’nin ‘o’ mahalleye çevrilmesi projesini desteklemezler.

Geriye, devleti yedeğine alan bir otoriterlik, refahı tabana dağıtan ‘muhafazakâr popülizm’ kalır ki bu da az bir alan ve güç değildir. Yakında masaya sürüleceğini düşündüğüm ‘Ayasofya’nın camiye geri çevrilmesi’ fikriyle dindar popülizm tavan yapacak olsa da ‘yeni toplum mühendisliği’nin otoriter yüzünün bu popülizmde gizli olduğunu bilen bilir.

 

Zaman, 01.06.2012

Günah işleme özgürlüğü

Kürtaj tartışması giderek ciddileşiyor.
Başbakan’ın ve Sağlık Bakanı Akdağ’ın açıklamalarından anlıyoruz ki, bu konuda bir yasa değişikliği için karar çoktan verilmiş. Niyet ya kürtajı tamamen yasaklamak ya da süreyi 4 haftaya indirmek… Bu arada “istim arkadan gelsin” misali birtakım kurullar oluşturularak çıkarılacak yasaya sözde meşruiyet sağlanmaya çalışılıyor.

Bu anlamda, bugün izlenen yöntemin Recep Akdağ’ın eleştirdiği 12 Eylülcüler’in yönteminden hiç farkı olmadığı ortada. Kaldı ki 1983, 12 Eylül rejiminin gerileme sürecine denk gelen bir tarihtir. Yasal kürtajın kabulünü 12 Eylül rejimine mal etme ve böylelikle kürtaj yasağını 12 Eylül karşıtı bir harekâta dönüştürme gayreti manasız bir gayrettir.

Cinayet ama hangi noktada?

Hiçbir hukuk cinayete göz yumamaz. Ama cinayetin söz konusu olması için, ortada bir insan olması gerekir. Demek ki, bütün mesele embriyonun hangi aşamadan sonra insan olarak telakki edileceği noktasında düğümlenir. Bu ise hem dinlerde hem de hukukta sonu gelmeyen bir tartışmadır. Dini alandaki tartışmada isteyen istediği yoruma inanabilir ve kendi hayatında uygulayabilir. Ama laik bir ülkede insanların günah işleme özgürlüğü vardır. Dolayısıyla, burada önemli olan, dinin ne buyurduğu değil, hukukun kürtajı hangi noktadan sonra cinayet olarak gördüğüdür.

Ne var ki, çeşitli ülkelerin hukuklarında yasal kürtaja 10 haftadan 20 haftaya kadar değişen süre sınırı konması, hukukun da bu soruya tek bir cevabı olmadığını ortaya koyuyor ki bu da gayet normal. Zira insan hayatı kesintisizdir; ceninin bir kan pıhtısından doğuma hazır bir canlı haline gelinceye kadar geçirdiği süreç de öyle… Ama bizler, birçok kez, hayat dediğimiz bu kesintisiz süreçte yaşanan nicelik değişimlerinin nitelik değişimlerine dönüştüğü “sıçrama noktaları”nı tespit etmek durumunda kalıyoruz. Örneğin, reşit olma yaşı, evlenme yaşı, cezai ehliyet yaşı tespit ediyoruz. Tespit ettiğimiz bu “dönüm noktaları”nın hepsinin de sübjektif olduğunu; pekâlâ ileri ya da geri alınabileceğini bilerek yapıyoruz bunu. Ehh, mademki sonuçta bu dönüm noktalarını biz tayin ediyoruz, neden 10 hafta yanlış da 4 hafta doğru oluyor?

Toptan yasaklama gelirse

Muhafazakârlığını ilan etmiş bir hükümetin kürtaja karşı olması elbette doğal. Ama kendi ahlak anlayışını, kendi değer sistemini bütün topluma dayatma arzusu ne doğal ne de doğru. Erdoğan, tıpkı üç çocuk konusunda yaptığı gibi bu konuda da topluma kürtaj aleyhtarı mesajlar verebilir, kürtaja karşı ideolojik bir mücadele yürütebilir. Ama kendi “doğru”sunu bütün toplum için doğru kılmaya kalkıştığı noktada büyük bir dirençle karşılaşmayı da göze alması gerekir.

Özellikle kürtajı toptan yasaklamaya kalkışırsa…

Bilenler bilir, 1971 Nisan ayında Fransa çok ilginç bir kürtaj hakkı mücadelesine tanık olmuştu. O tarihte Fransa’da kürtaj suçtu. Aralarında ünlü Fransız düşünürü Simone de Beauvoir’in da bulunduğu 343 kanaat önderi kadın ortak bir itirafname imzaladılar, “Ben de kürtaj yaptırdım” diyerek “suçlarını” itiraf ettiler. “Kürtaj yaptırdım” deklarasyonu Nouvel Observator’da yayınlandı. Bu kampanyanın kıvılcımı Almanya’ya da sıçradı ve aynı yıl 375 Alman kadın Stern dergisine “Kürtaj yaptırdım” itirafında bulundu. Bu mücadele o ülkelerde belli sınırlar içinde kürtajın yasallaşması sürecinin başlangıcı oldu.

Peki, 1970’lerde Fransız kadınlarının yaptığını Türkiyeli kadınlar yapamaz mı? Hem de nasıl yapar…
Bir an için, Türkiye’de kamuoyu önderi yüzlerce, belki binlerce kadının, suç olduğu halde “Ben de kürtaj yaptırdım, günahı benim boynuma” diye ortaya çıktığını ve doğal olarak hapse atıldığını hayal edin…
Sizce herhangi bir hükümet bu yükü kaldırabilir mi?

 

Bugün, 01.06.2012

Darbecilerin işi zor

Darbecilerin ilk ve kısa vadeli hedefi, yönetimi ele geçirmektir. “Kardeş kanının dökülmesini önleme”, “bozulan millet iradesini tesis etme”, “meşruiyetini kaybetmiş bir iktidarın yerine meşru bir yönetim oluşturma”, “demokrasiye balans ayarı verme”, vb. gerekçeler, asıl maksadı gölgelemek için kullanılırlar. Darbe yapanlar, kesin ve az bir zaman içinde sonuç alacakları reçetelerine güvenirler ve ülkeyi en iyi şekilde kendilerinin yöneteceğine inanırlar. Bu nedenle engel olarak gördüklerini tasfiye ederler, yollarını açacak gerekçeler üretirler.

Darbecilerin ikinci ve uzun vadeli hedefi ise, toplumu bir forma sokmaktır. Tasavvur ettikleri toplum modelini yerleştirmek için toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel tüm alanları zapturapt altına alırlar. Eğitimde müfredatı belirler, siyasi aktörlerin hareket sahasını tanzim eder, sivil toplum kuruluşlarına hareket sahasını gösterir, ekonomide kendilerini avantajlı kılan düzenlemelere girişirler. Hayal ettikleri toplumu kurmalarına muhalefet edenleri bastırmak için hem de hukuki kurallar icat ederler, hem de gayrihukuki tüm yollara baş vurmaktan imtina etmezler.

Darbe yapıldıktan sonra darbeciler iki tutum takınabilirler: Bazıları, güçlerini abartırlar, bütün yetkileri ellerinde toplarlar, oluşturdukları düzenin ilanihaye devam edeceğini düşünürler ve bu nedenle de sivil-demokratik bir yönetime geçmeyi akıllarının uçlarına dahi getirmezler.  Astığı astık kestik olma hali onların gerçekle bağlantısını koparır; iktidarın zehri bunları kör eder ve dolayısıyla oyun bittiğinde gitmeleri gerektiğinin farkına varmazlar.

Bazıları darbeciler ise daha kurnazdırlar: Darbeden sonra hızla tüm altyapıyı kurarlar, ardından iktidarı sivil yönetime devrederler. Böylece hem dış dünyaya karşı görüntüyü kurtarırlar, hem de iç kamuoyuna kendilerinin iktidar meftunu olmadıklarını ve yalnızca memleket için darbe yaptıklarını söyleme imkânı elde ederler. Türkiye’deki darbeciler genellikle bu yöntemi tercih ederler; darbeyi yaparlar, düzenlerini egemen kılarlar, sonradan görünürde çekilip ne kadar demokrat olduklarını anlatmaya koyulurlar ve kendilerine minnet duymamızı beklerler.  

Her iki darbeci türü de (hem sonsuza kadar iktidar makamını işgal edeceği zehabına kapılanlar, hem de sistemi oluşturduktan sonra kenarda duranlar) kendilerini koruma altına almaya azami özen gösterirler. Zira yaptıklarının toplum katında bir meşruiyetinin bulunmadığının bilirler. Bu itibarla gerek darbenin ve gerek darbeden sonraki faaliyetlerin tartışılmasını ve sorgulanmasını engellerler. Gün olur da devran dönerse, iktidardan düştüklerinde başlarının ağrımaması için yaptıkları anayasalara ve yasalara kurallar koyarlar ve kendilerine dokunulmazlık sağlarlar.

80 Darbesinin aktörleri de böyle yaptı. Anayasaya kendileri için zırh işlevi görecek maddeler koydular ve uzunca bir süre hesap verme korkusundan azade bir hayat sürdüler. Öyle ki darbenin başı Evren, daha yakın zamanlara kadar, televizyonlara çıkıp “Bugün olsa yine yapardım” diyerek idamları savunacak özgüveni kendisinde bulabiliyordu. Bir gün hukukun kendisine dokunacağını düşünmüyordu.

12 Eylül 2010 halk oylaması bir kırılma noktası oldu. Darbecilerin yargılanmasını önleyen anayasa maddesinin değişti, Türkiye’nin hemen her yerinden 80 Darbesi hakkında binlerce suç duyurusu yapıldı ve genel olarak darbelerle yüzleşilmesini talep eden bir kamuoyu oluştu.

MetroPoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin benim de aralarında bulunduğu bir akademisyen gruba yaptırdığı “Darbe Araştırması”, bu kamuoyunun darbeler ve darbeciler hakkındaki algısına dair önemli veriler içeriyor.

Öncelikle, halkın çok ağırlıklı bir kesimi (%79) herhangi bir nedenle ordunun darbe yapmasına karşı duruyor. Daha önce yapılan araştırmaların sonuçları ile kıyaslandığında, darbe karşıtlığı fikrinin halk nezdinde giderek güç kazandığı görülüyor. Zira KONDA’nın yaptığı çalışmalarda 2010’da % 47.2, 2012’de ise % 61.9 askerin yönetime el koymasının yanlış olduğunu bildirmişti. Partililerin darbe karşısındaki tutumu da oldukça ilginç veriler içeriyor. CHP seçmenlerin % 22.4’ü, MHP seçmenlerin ise % 27.5’i, ordunun darbe yapmasını desteklediğini bildiriyor.

Halkın yarısından fazlası (%54), siyasete müdahil olması halinde orduya olan güveninin azalacağını söylüyor. Buna mukabil CHP ve MHP seçmenlerinin dörtte biri, siyasete karışması halinde orduya olan güvenlerinin artacağını belirtiyor. Keza halkın % 82’si darbelerin ülkeye zarar verdiğini ifade ederken CHP’lilerin % 14’ü ve MHP’lilerin ise % 22’si darbelerin faydalı olduğu kanaatini taşıyor.    

Halk darbelerle yüzleşilmesini destekliyor. %68 darbelerin yargılanmasını haklı ve gerekli görürken, % 27 aksi düşünceyi savunuyor. MHP’lilerin %49’u, CHP’lilerin ise % 45’i yargılamaların doğru olmadığını düşünüyor.  Yargılamaların bir intikama dönüştüğü fikri de halk nezdinde muteber değil. Halkın % 71’i yargılamaları hukukun gereği sayarken, yargılamaların intikam hissiyle yapıldığını düşünenlerin oranı % 23’te kalıyor. Bu oran, CHP’de bu oran  % 47.5’e,  MHP’de ise % 41’e çıkıyor.

Halkın büyük bir kesimi TSK’nın darbe yapabileceğine ihtimal vermiyor; % 77.4, darbeler döneminin sona erdiğini belirtiyor. Buna karşılık % 14’lik bir kesim ise hala TSK’nın darbe yapabileceğini düşünüyor.
Araştırmanın en önemli verisi, halkın % 66’sının bir darbe yapılması halinde sokağa çıkıp bu darbeye karşı direneceğini söylemesidir. Siyasi tercihler bağlamında değerlendirildiğinde BDP’lilerin % 78’i, SP’lilerin ve AKP’lilerin % 71’i bu tavrı destekliyor. Elbette, bir ankete verilen cevap, daha sonra ortaya çıkacak bir durum karşısındaki davranışı mutlak manada belirlemiyor. Gerçekten bir darbe olduğunda ankette “direnirim” diyenlerin önemli bir kısmının böyle davranmayacağı da düşünülebilir. Ama önemli olan, böyle bir beyanda bulunacak bir darbe karşıtlığının gelişmesidir.

Halkın % 74’ü, darbelerin meydana gelmesinde siyasetçilerin sorumlu olduğunu düşünüyor ve askerler karşısında yeterince dirayetli olmadıkları için darbelerden siyasetçileri de sorumlu tutuyor.
Araştırmadan üç önemli sonuç çıkarmak mümkün: İlkin, tüm siyasiler ve siyasi partiler, toplumsal değişimi görmeli ve halktan gelen mesajı dikkate almalıdır. Genel olarak siyasi sorumluluk taşıyanlardan beklenen, askerler tarafından demokrasiye bir tasallut olduğunda, siyaseti ve demokratik düzeni koruma kararlığı göstermeleridir. Gerçek bir demokrasi için askerlerin sivillere kesin bir itaati zorunludur; eğer askerler bu itaati göstermekten imtina ederlerse sivillere düşen onları bu itaate zorlamaktır. Zoru gördüğünde şapkasını alıp gitmek veya askerlerin dümen suyuna girmek makbul bir siyasi tavır olarak addedilmiyor.

İkincisi, bütün sorularda CHP ve MHP seçmenlerinde hatırı sayılır oranda darbe destekçisinin olduğu görülüyor. Bunun nedeni –zannederim- CHP ve MHP’lilerin bir kısmının demokratik siyasete olan güvenlerini kaybetmeleri ve partilerinin normal demokratik mekanizmaları kullanarak iktidara gelebileceğine olan inançlarının azalmasıdır. İki büyük muhalefet partisinde açık siyasetten umut kesenlerin ve militer güçlere bel bağlayanlarının fazla olması ülke demokrasisi için göz önünde tutulması gereken bir tehdittir.

Üçüncüsü, sivilleşme ve demokratikleşmede adımlar atıldığı sürece askeri vesayetin güç kaybetmesi ve buna bağlı olarak da halkta kategorik bir darbe karşıtlığının gelişeceğini söylemek mümkündür. Bu da darbe niyetlilerinin işlerinin artık eskisine nazaran daha zor olacağı anlamına gelir.

 

Taraf, 31.05.2012

Socrates KTÜ rektörü olursa

0

Daha önce de yazdım. Türkiye’de 2012 sonuna kadar yaklaşık 50 üniversitede rektörlük seçimleri yapılacak. Bu üniversitelerden bir kısmının elli binin üzerinde öğrencisi olduğu dikkate alınırsa; toplumsal etkisi büyük seçimlerden söz ettiğimiz açıktır.

***

Dünya üniversiteleri arasında değişik kurumlar tarafından yapılan sıralamalar var. Amanda H.  Goodall diye bir kadın araştırmacı, “Bu sıralamalarda ilk 100’e giren üniversiteleri kimler yönetiyor?” diye sordu ve bugüne kadar kimsenin aklına gelmeyen bir soruya cevap aradı. Sonuç ilginç:

İyi üniversiteler iyi araştırmacılar tarafından yönetilmektedir.

Bu sonuçla bağlantılı bir dizi yan sonuçtan da söz edilebilir. Örneğin, bir üniversite dünya sıralamasında daha yukarıya tırmandıkça o üniversiteyi yönetenin literatürde daha da yüksek atıf alan biri olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine bununla bağlantılı olarak elde edilen bir başka sonuç, hayat boyu aldığı atıfları artan bir üniversite yöneticisi yönettiği üniversitenin de performansını yükseltmektedir.

Peki, iyi araştırmacıların, yönettikleri üniversitelerini sıralamada daha da yukarılara çıkarmalarında hangi faktörler etkili olmaktadır? Buna yönelik cevaplar muhtelif: İyi bir araştırmacı, yönettiği insanlar için iyi bir rol modelidir. Dahası, iyi bir araştırmacı olarak yönettiği kurumun varlık sebebi üzerinde kafa yorma konusunda daha yetkindir. Küreselleşen ve dışarıdan kaynak bulmak durumunda olan üniversiteler için iyi bir araştırmacı olan rektör, bağış toplamada oldukça güvenilir biri olarak değerlendirilir. İyi bir araştırmacının üniversite için koyacağı çıta, birinci sınıf hedefler üzerinden olur. Zamanla, kurum kültürü aynı zamanda iyi bir araştırmacı olan yöneticinin kültürüyle kültürlenir. Açıklamalar bu şekilde uzayıp gidiyor.

***

Ülkemizde üniversiteler geçmişte o kadar basit sorunlarla uğraştı ki rektörlük seçimleri bu sorunların tortularıyla birlikte yapılıyor. Örneğin, rektör adayları hâlâ “Özlük haklarına dokunmayacağız” diyebiliyorlar. Oysa özlük haklarına dokunmamak Anayasanın amir hükmü, aksini yapmak zaten mümkün değil.

Her ile bir üniversite kurulmasının kendi içinde sorunlu yanları da ortaya çıkıyor zamanla. Örneğin, taşradaki üniversiteler sürekli daha da içine kapanan üniversiteler haline geliyor. “Evrensel şehrin sakinleri” olması gereken üniversite öğretim üyeleri de ufku bulundukları ilin sınırları aşmayan insanlar olmaya zorlanıyor.

***

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Türkiye’nin kuruluş sırasına göre dördüncü sırada kurulan üniversitesi. Üniversite olarak biz de seçimlere gidiyoruz. Halen, adaylığını kamuoyuyla paylaşmış dört aday var.

Üniversite olarak bizim doğrultumuz ne olur? Buna, hiç kuşkusuz, üç aşamalı bir sürecin sonunda karar verilecek. Tabii ki, ikinci ve üçüncü aşamaları da belirleyecek olan öğretim üyeleri bu karar verme sürecinin merkezinde yer alacak.

Yukarıdaki tarife uygun bir aday var mı? Elbette var. Peki, bu aday kim? Onu Üniversitemizdeki “sessiz çoğunluk” zaten biliyor.

***

Ak Parti, memleketin her tarafını duble yollarla kapladı. Bir sonraki seçimlerde “Her tarafı duble yollarla kaplayacağım” diyen bir Ak Parti veya böyle bir vaatte bulunan başka bir parti, bu ülke insanın ilgisini çeker mi? Bence çekmez.

Ben ne demek mi istiyorum? Üniversitelerin değiştiği ve değişmesi gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Rektörler artık, “beşeri sermaye”nin daha fazla önemsendiği; öğretim elemanlarının, içinde faaliyetlerini yürüttükleri binalardan daha kıymetli addedildikleri bir üniversite hayaliyle belirlenir diye düşünüyorum. Buna kendi Üniversitem de dâhil mi? Elbette.

***

Peki, bizde seçim sonuçları ne olur? Bunu öngörmek oldukça zor. Bir tarafta, “her dönemin adamları” ve “onlardan medet umanlar” yer alıyor, diğer tarafta ise “değişim” diyen “sessiz çoğunluk”. (Yine de bir kanaatim yok mu? Elbette var: Bkz. T.C. Anayasası, Md. 175.).

Ya tersi olursa! Evrensel ilke geçerli olur, derim: Herkes lâyık olduğu şekilde yönetilir.

 

Rota Haber, 31.05.2012