Muhammed Yunus, Bangladeşli, iktisatta Nobel kazanmış bir profesör. Grameen Bank adlı bankanın kurucusu ve mikrokredilerle normal şartlarda kredi alma güç ve imkânına sahip olmayan fakirlere iş kurma yolları açma projesinin mucidi.
Projesi son birkaç yıl öncesine kadar gayet iyi çalıştı. Çoğu kadın 8,3 milyon kişi bankadan 20, 50, 100 dolar gibi çok küçük miktarlarda krediler çekerek kendi işini kurdu. Kredilerin geri ödenme oranı neredeyse yüzde 100’dü. Bu finans modeli hem kredi alana hem de kredi veren bankaya fayda sağladı. Bu açıdan Yunus daha önce kimsenin farkına varmadığı bir iş alanını gören bir müteşebbis rolünü oynadı. Kredileri geri ödeme oranının yüksek olmasında kredi alanların bir grup üyesi olması ve bireysel kredilerin ödenmesinin grup tarafından üstlenilmesi şartı en etkili faktör oldu. Şimdilerde büyük sıkıntıları olmakla beraber, Yunus’un ilginç bir model geliştirdiğine ve birçok kimsenin bundan yararlandığına kuşku yok.
Muhammed Yunus şubat ayında İstanbul’da gerçekleştirilen “İnsan Kaynakları Zirvesi 2012″de bir konuşma yaptı. Bankacılık sisteminin genelde fakir insanları sistem dışında bıraktığına işaret etti (Zaman, 16 Şubat 2012). Modelinin tüm dünyaya yayıldığını söyledi. Kapitalizme yönelik şu eleştirileri de yaptı: “Kapitalist sistem baştan aşağı hatalarla dolu… Kapitalist sistem bütün insanların hayat boyu para peşinde olduğunu ve ne kadar paraları varsa o kadar mutlu olduklarını varsayıyor. Buna göre insanlar tek boyutludur. Oysa biz çok boyutluyuz. Bizim için her şey para kazanmak değil. Ekonomik sistemin kavramsal oluşumu herkesin para peşinde koştuğunu varsayıyor ve pratikte hepimizi para peşinde koşturuyor. Bu para merkezli bir sistem, paranın zehirlediği, paraya müptela eden bir sistem. Bu bağımlılıktan, zamanla geçer bu diyerek kurtulmayı bekleyemezsiniz. Sistemi yeniden tasarlamamız lazım.”
Yunus’un sözleri, “kapitalizm” adı verilen şeyin mahiyetini kavramakta Nobel ödüllü iktisatçı olmanın da fayda sağlamayabileceğinin iyi bir örneği. Aynı zamanda, yaman bir çelişki, zira, mikrokredi işinin kendisi kapitalizmin mantığına uyan bir iş denemesi. Öyle olmasaydı, Yunus mikrokredileri vermek için bir şart koşmaz, geri ödemelerini garantiye almanın yollarını da aramazdı. Kredileri karşılıksız dağıtır ve böylece hem kendisini hem kredi alan banka müşterilerini kendi deyişiyle “paranın boyunduruğu”ndan kurtarmış olurdu. Oysa, karşımızda kapitalist iş kurallarına harfiyen uyan, ama birçok müteşebbis gibi kapitalizme veryansın ederek halkla ilişkiler faaliyeti yürüten bir girişimci var.
Şu sevimsiz “kapitalizm” kelimesinin mucidinin liberaller değil sosyalistler olduğuna bir kere daha işaret etmek isterim. Galat-ı meşhur olduğu için veya benim yaptığım gibi, gıcıklık-inat olsun diye bu kavramı kullanacaksak, kapitalizmin iki türü olduğunu akılda tutalım. İlki ahbap-çavuş kapitalizmi dediğimiz, işadamları ve işletmelerin devlete (bürokratik ve siyasi güce) eklemlenmesine dayanan, korporatist, faşist ve sosyalist unsurları bünyesinde birleştiren tür. İkincisi, serbest piyasa kapitalizmi veya liberal kapitalizm dediğimiz, devletin işadamları ve işletmeleri hem beslemek hem yönlendirmekten uzak durduğu, hukukun hâkimiyetine ve serbest piyasalara dayanan tür. Ben ikincisini savunma adına konuşuyor ve yazıyorum.
Yunus gibi entelektüellerin anlayamadığı şey, lanetledikleri “kapitalizm”i eleştirme adına aslında insani hayatın tabiatını eleştirmekte olmaları. İnsan hayatı birilerinin kaprisiyle şekillenemez; onun “doğal”, olağan, geri çevrilemez, her zaman ve yer için geçerli dinamikleri ve süreçleri var. Bunları veri olarak alan her model (ki bunların en başarılısı piyasa kapitalizmi) özgürlük, barış ve refah, bunları hesaba katmayan ve istediği gibi dönüştürebileceğini varsayan her model (kölelik, faşizm, sosyalizm, komünizm veya bunların çeşitli bileşimleri) tahakküm, savaş ve açlık üretir. Geçmişte böyle oldu, gelecekte de böyle olacak. Bu dediğimin yanlış olduğuna inanan herkese “hodri meydan!”. Solun ve sağın kolektivistleri, liberal kapitalizm karşıtları, buyrun, serbest rekabetçi kapitalizmi yıkın ve yerine ne tesis etmek istiyorsanız edin. Elinizi tutan mı var! Yalnız, bunu yapmanın insana ve insanlığa savaş açmak anlamına geleceğini de unutmayın.
Liberal kapitalizm her insanın hayatının (kendisinin, ailesinin, sevdiklerinin) sorumluluğunun onun kendisine ait olmasını esas alır. Bu o böyle olmasını istediği için değil, öyle olduğu için öyledir. Her insan hayatını idame ettirmeye çalışır. Bunun pratikteki anlamı onun para kazanma peşinde olmasıdır. Ancak bu sayede o bizzat üretmediği veya üretemediği ihtiyaçlarını diğer insan kardeşlerinden şeref ve haysiyetinde bir eksilme olmadan, başı dik olarak, gönüllülüğe ve mütekabiliyete dayanan ilişkiler temelinde temin eder. Onun para sahibi olabilmesi de, normal şartlarda, diğer insanları mutlu edecek, onların ihtiyaçlarına cevap verecek, onlarda temin etme ve kullanma arzusu uyandıracak mal ve hizmetler üretmesine bağlıdır. İşte bu özelliklere sahip ilişkiler ağı, insanların karnı tok, mutlu, sağlıklı bir hayat sürmesinin ön şartıdır.
Para sahibi olanlar yanlış, zararlı şeyler yapmaya da yönelebilirler; ancak bu hiçbir zaman sadece paranın eseri olamaz. Birçok faktörün bileşimi sonucunda ortaya çıkar. Fakat, nedense, para sahipliğinin gerçek veya muhayyel kötü sonuçları hep abartılarak gündemde tutulurken, iyi neticeleri daima göz ardı edilir. Para sahibi olmak insanlara özsaygı ve özgüven kazandırır. Paralılık bağımsızlığı ve gönüllü işbirliğini besler. Para kötülerden ve kötülüklerden kaçınma imkânı sağlar. Para sahibiysek fakirleri yedirip giydirebiliriz; çocuklarımıza, anne-babalarımıza ihtiyaçları olan şeyleri temin edebilir ve bunun hazzını yaşayarak mutlu oluruz. Paramız varsa gazete dergi alırız; iş kurarak başka insanlara istihdam sağlarız. Paramız varsa cömertliği öğrenebiliriz. Paralıysak seyahatlere çıkıp sevdiklerimizi ziyaret edebilir; diğer ülkelere gidip farklı kültürleri, tarzları, tabiat manzaralarını yerinde görebiliriz. Listeyi uzatmak gereksiz. Bütün insanlar bunun farkında olduğu içindir ki herkes para peşindedir. Para acı veren, mutsuzluk getiren bir şey olsaydı, tüm insanlar onun peşinden koşmazdı; para kazanmaya, biriktirmeye, kullanmaya çalışmazdı; paradan şeytan görmüş gibi kaçardı.
Hayaller âleminde gezinip parayı dışlayan bir hayat yaşamayı arzu edenlerin bunu yapabilmesi dahi, paranın olmasına ve herkesin bu tarz bir hayatı seçmemesine, böylelerinin sayı bakımından marjinal kalmasına bağlıdır. Herkes paradan (yani çalışmaktan, üretmekten, mübadeleden) kaçarsa, insanlık ya varlığını sürdüremez, ya da barbarlık seviyesinde yaşar. Bu anlattıklarımı fabrika işçisi, bakkal, mobilya ustası, apartmanımızın kapıcısı gayet iyi anlıyor. Ah bir de okumuş yazmış takımı anlayabilseydi.
İslam içi midir, dışı mıdır, Alili midir, Alisiz midir, mezhep midir, cemaat midir, tarikat mıdır, yol mudur, o mudur, bu mudur?… Bunu biz tartışabiliriz; Aleviler, Sünniler ve diğerleri olarak kanaatimize göre hüküm koyup ona uygun bir tutum alabiliriz. Herkes ayrı bir Alevilik tanımı yapabilir.
Ama devlet yapamaz.
Devlet Sünniliği de, Aleviliği de, Nakşibendiliği de, Nurculuğu da, Ortodoksluğu da tanımlayamaz. Haddine düşmez.
***
Devlet ibadethaneyi de tanımlayamaz.
İbadethane, içinde ibadet edilen yerdir. İsteyen namaz kılar, isteyen semah döner, isterse de kediye tapar. “Bu benim ibadetimdir” dediği an konu kapanmıştır.
Bir Alevi ister camiye gider, ister dergaha, isterse de ikisine birden. Biri ona “gerçek Alevilikte bu olmaz, şu olur” diyebilir.
Ama devlet diyemez.
Devlet, din ve vicdan özgürlüğünün gereğini yapmak ve bu konuda susmak zorundadır. Bu onun için bir lütuf değil, ödevdir.
Cemil Çiçek bir birey olarak Aleviliğin İslam içi olduğunu düşünebilir. Alevilerin çoğu da böyle inanıyor olabilir. Hatta teolojik olarak bu tez doğru da olabilir.
Ama bunun norm belirlemede önemi yoktur. Meclis’e düşen din ve vicdan özgürlüğünü herkes için güvence altına almaktan başkası değildir.
Diyanet’in ne düşündüğü de umurumda değil. Ondan bu konuda görüş sormak hata.
***
Cemevi ibadethane değilmiş.
Hükümetin bu konudaki yaklaşımını haklı olarak eleştiren Taraf da tutmuş “Alevilik dindir ibadeti cemdir” diye manşet atmış. Böylece o da aynı yanlışın öbür ucundan tutmuş; içeriğe girmiş, özü kaçırmış. Burada “öz,” içerik değildir.
Alevilik öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur?
Talep din ve vicdan özgürlüğü kapsamındaysa, hukuki normun belirlenmesinde inancın içeriğini tartışmanın anlamı yoktur.
Kaldı ki, homojen bir Sünnilik olmadığı gibi, homojen bir Alevilik de yoktur.
***
CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün “Meclis’e cemevi” talebi meşrudur. Cemil Çiçek ve Bülent Arınç’ın itirazı gayri meşrudur.
Okula, fabrikaya, operaya mescit veya daha doğru bir ifadeyle ibadethane talebi meşrudur; ona yasak getirmek gayrimeşrudur.
***
Kemalistleri anlıyorum; onlar dar kafalı bürokratların şekillendirdiği totaliter bir ideolojiye sahipler.
Resmi bir din tanımlayıp, ona uymayan bütün inanış ve pratikleri suç haline getirdiler.
Tarikatları, cemaatleri yasakladılar. Hem Sünni hem de Alevi dergahlarını. Cemler de basıldı, hu çeken Nakşibendiler de, risale okuyan Nurcular da.
“Şeriat Devleti” olan Osmanlı’da kurulan Heybeliada Ruhban Okulu “laik Cumhuriyet” döneminde kapatıldı, Süryaniler kadim kiliselerini Suriye’ye taşıdı.
Herkes çok acı çekti. Ama görünen o ki, kimse ders alamadı.
***
Şimdi Kemalizmin mağdurları Kemalistlik yapıyor. Yüzlerce yıllık bir küskünlüğü sona erdirecek basit adımları atmakta zorlanıyor. Oysa bu mümkün.
İslam’da camiden başka ibadethane yoktur diyenler: Bin yıldan fazla bir süredir caminin yanındaki Nakşi, Kadiri, Rufai, Mevlevi ve Alevi dergahları/hangâhları / tekkeleri ve zaviyeleri “kaçak yapı” mıydı? Orada yapılan ibadet değil miydi? Hala da değil mi?
Hem Alevileri en iyi sizin anlamanız gerekmez mi? “La ikrahe” okuyup sonra din tanımlamak, ibadethane tanımlamak yakışıyor mu size?
***
Kemalistleri anlıyorum. Ama onların mağduru ve muhalifi olan “Kemalistleri” anlamıyorum. Onların din ve vicdan özgürlüğü konusunda Kemalist kalıplarla düşünmelerini anlamıyorum.
Cemil Çiçek’i anlıyorum ama Bülent Arınç’ı anlamıyorum. Üzülüyorum ve hakikaten sinir oluyorum.
Sözü, siyaseti ve hayatı savunalım!
“Hiçbir savaş sonsuza kadar sürmez. Bu topraklara barış mutlaka gelecek.” O gün gelsin artık.
Leyla Zana’nın siyasi çözüm ve barış çabalarını destekliyoruz. Bu metni imzalayan Kürt kanaat önderlerini kutluyorum. Onlar, tarihin bu kırılma noktasında yaşamdan ve barıştan yana durdular.
Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Meclise cemevi yapılması için müracaat etmiş. Meclis, cemevi talebini Diyanet İşleri Başkanlığı’na sormuş. Diyanet, “Alevilik İslam içi bir oluşumdur ve Müslümanların ibadet yeri camidir” diyerek, meclise cemevi açılmasını uygun bulmamış…
Tartışma, bu fetvayla bitmedi. Adı geçen milletvekili “Alevilik dindir, ibadeti cemdir, ibadethanesi cemevidir” açıklamasıyla, yeni bir tartışma yarattı.
Bu tartışma öyle basit bir tartışma değildir.
Aleviliğe bakış, aslında demokrasi ve insan haklarına bakışı ortaya koymaktadır. Onun için kimin ne söylediği çok önemlidir.
**
Hüseyin Aygün, önemsenmesi gereken bir isim. Dersim’i CHP içinde tartıştıran da Hüseyin Aygün idi. Hüseyin Aygün’ün Dersim değerlendirmeleri CHP ezberlerini hayli zorlamıştı. Bir CHP’liden beklenmeyen eleştirinin bir vekil tarafından yapılması basit bir şey değildir.
Yüzleşme böyle bir şey olmalı. CHP, Dersim’le bütün yaşananlara rağmen yüzleşmedi ama epey sarsıldı. En azından 1923 -50 arasının bir saadet asrı olmadığı biliniyor ve bazı CHP’liler, o dönemden sızan “kan” damlalarını kutsamıyor.
Az şey mi?
Dersim tartışmasını başlatan kişiyle cemevi tartışmasını başlatan CHP’linin aynı kişi olması, partinin pastörize halini gözler önüne seriyor. Bütün temel meselelerde olduğu gibi, Alevilik meselesinde de herkes karnından konuşuyor ve gerçekler gizleniyor.
Hüseyin Aygün’ü cemevi tartışmasını başlattığı ve “karnından konuşmayan” vekil olduğu için kutlamak gerekir.
**
Tartışmaya biz de katılalım:
1- Meclis’e Cemevi açılması makul bir istek midir? 2- Meclis’in cemevi talebini Diyanete sorması normal midir? 3- Diyanetin Alevilikle ilgili görüş bildirmesi doğru mudur? 4- Bazı Alevilerin Aleviliği İslam’dan ayrı görmesi nasıl değerlendirilmelidir? 5- Alevilik inanç özgürlüğünün kapsamı içerisinde değerlendirilmeli midir?
Bu beş soruya verilecek cevaplar, kimin özgürlüklere nasıl baktığını veya özgürlüklerden ne anladığını ortaya koyacaktır.
**
1-Meclis’te ibadethane bulunması son derece normaldir. Bırakın meclisi, insanın yaşadığı her yere ibadethane açmak gerekir. Devlet daireleri ve okullar buna dahildir. Nasıl ki, tuvalet, kantin, dinlenme yerleri vb. şeyler temel ihtiyaçları gidermek için açılmak zorundaysa, ibadethaneleri de insanların bulundukları yerlerde açmak zorunludur. Meclis’te ibadethane açılması gerekir. Bırakın cemevini, mecliste bir Budist varsa, meclise Budist mabedi açmak gerekirken, Alevileri görmezden gelerek, cemevi taleplerini reddetmek, tam anlamıyla bir insan hakkı ihlâlidir. 2- Diyanet Sünni bir kuruluştur ve Alevilikle ilgili karar vermesi yanlıştır. Kendi özerkliğini sağlayamamış bir kuruluşun, başka bir mezhep, yorum veya farklı bir inançla ilgili karar vermesi asla kabul edilemez. Meclis’in, Diyanet’e cemeviyle ilgili fetva sorması, ülkede inanç özgürlüğünün olmadığının bir ispatıdır. Çünkü Diyanet, özgürlükleri değil, Sünniliği temsil etmektedir. Bir devlet kurumu olan Diyanet’in Sünniliği de temsil ettiğini söylemek ne derece doğrudur? Devlete göbekten bağlı ve özgürlük alanı sıfır olan bir kuruluş, inanç özgürlüğünün konusu olan bir meselede farklı bir görüş ortaya koyması mümkün mü? Meclis, bu görüş almayla, özgürlüklerin değil, Sünniliğin bakışına itibar edeceğini göstermiştir. 3- Diyanet, bırakın Aleviliği, Sünnilikle de ilgili karar veremez. Çünkü Diyanet bir devlet kurumudur ve asla değil Sünniliği, hiçbir inancı temsil edemez. Diyanet devleti temsil etmek için kurulmuştur. Bu özelliğinden dolayı, Diyanet inanç özgürlüğü açısından en zor yıllarda bile, devlet uygulamalarını asla eleştirmemiştir. Devlet zorbalığına Diyanet’in sessiz kalarak veya fetva vererek destek olduğunu unutmadık. Olağanüstü dönem edebiyatlarıyla Diyanet’in devletçiliğini görmezden gelenler bulunabilir. Varsın görmesinler ama Diyanet İşleri Başkanının kıyafetindeki garip üçlemeyi nasıl görmezler? Sayın Başkan, başında sarık, sırtında cüppe ve boynunda kravatıyla, ne kadar edilgen olduğunu göstermiyor mu? Dünyanın neresinde, bir dini temsil iddiasındaki bir kişiye kıyafet dayatılabilinir? Bir rahip veya hahama reddettiği kıyafeti dayatabilecek bir güç var mı? Dahası, hangi güç, hangi devlet, bir dini temsil eden kişinin kıyafetini belirleyebilir? Diyanet, kendi başkanının kıyafetini koruyamazken, Aleviliğin ne olduğuna karar veremez. 4- İslam, Allah’ın varlığı ve birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul eden herkesi Müslüman kabul eder. Bu, çok geniş bir dairedir ve bu dairenin içerisindeki herkes Müslüman’dır. Kendisini bu dairenin dışında görenlere Müslüman denemez. Genel çerçeveyi kabul edenleri İslam adına dışlamak mümkün değildir. Genel çerçeveyi reddedip başka bir inanca mensup olduğunu söyleyenlerin de beyanlarını esas almak lazımdır. Bir kısım Alevilerin, Aleviliğin başka bir din olduğunu söylemelerine saygı göstermek gerekir. Kişi kendisini nasıl hissediyorsa öyledir. Aleviliği, İslam’ın bir yorumu kabul edenler de Müslüman’dırlar. Alevilerin, Aleviliğin İslamîliği konusunda bir fikir birliğine vardıklarını söylemek zor görünüyor. 5-Aleviliğin İslamî veya İslam dışı oluşu, onun inanç özgürlüğü dışında tutulmasını gerektirmez. İnanç özgürlüğü denince; kişilerin inanç ve ibadetlerini serbestçe yerine getirmeleri, inançlarını yaymaları, ibadethane, okul, dernek vb. kuruluşlar açabilmeleri demektir.
Beş soruya verdiğimiz cevaplar bunlar…
Sonuç:
1- Meclis dahil ihtiyaç duyulan her yere ibadethane açılması bir insan hakkıdır. Cemevi de ibadethanedir ve Meclis’te açılması bir zorunluluktur. 2- Dinî özgürlükler başta olmak üzere, bütün özgürlüklerin tanımlamasında devlet kurumlarının görüşleri değil, evrensel hukuk esas alınmalıdır. 3- İnanç guruplarının kendilerini nasıl tanımladıklarına bakılmalı, devlet inançların nereye bağlı olduğu veya hangi inancın türevi olduklarıyla asla ilgilenmemelidir. 4- Diyanet İşleri Başkanlığı, devlete bağlı olmaktan kurtarılmalıdır. dinî kurumların sivil topluma devri sağlanmalı, dinî müesseselerin yönetim ve finans işleri, müntesiplerince sağlanmalıdır. 5- Devlet, bütün inanç guruplarından yaptığı kötülükler nedeniyle özür dilemelidir.
Liberalim denildiği zaman genellikle ilk akla gelen isim sizsiniz. Röportajımıza genel bir çerçeve oluşturması amacıyla, öncelikle sizden bir liberalizm tanımı alabilir miyiz?
Liberalizm gibi çok zengin bir entelektüel mirasa ve birikime sahip olan bir yaklaşımı basit bir tanıma sığdırmak zor olabilir. Ama yine de birçok konuda olduğu gibi tanım düşünmeye tartışmaya başlama noktasıdır. Bu yüzden bir tanım yapmakta fayda var: Liberalizm insan özgürlüğünü, bireysel özgürlüğü esas alan ve buna uygun siyasi hukuki ve ekonomik düzenlemelerin yapılmasını öngören bir yaklaşımdır. Kimisine göre, bir düşünce demetidir. Kimisine göre bir ideolojidir. Bütün liberal yazarların liberalizmin bir ideoloji olduğunu kabul etmesi söz konusu değil. Eğer bu itirazı önemsersek, o zaman belki şunu söylemek gerekir: liberalizm, açık uçlu, esnek, gelişmesini tamamlamamış, değişime açık bir ideolojidir. Ve bu haliyle diğer kutuplarda yer alan ideolojilerden yani sert, katı, tamamlanmış ideolojilerden farklıdır. Sert, katı ideolojilere faşizm ve sosyalizm gibi ideolojileri örnek gösterebiliriz. Açık uçlu ideolojilere de gösterebileceğimiz en iyi örnek herhalde liberalizmdir. Bir ölçüde muhafazakârlığın ve sosyal demokratlığın bu kategoriye girdiği söylenebilinir. Basit bir liberalizm tanımımı yapacak olursak bunları söyleyebiliriz.
Peki, siz bu durumda liberalizmi bir ideoloji olarak mı yoksa bir düşünce demeti olarak mı benimsiyorsunuz?
İkisi de bana uyuyor, hem bir düşünce demeti bir yaklaşım biçimi olarak, hem de açık uçlu esnek bir ideoloji olarak görüyorum. Zaten kelimenin kendisine bakarsanız “izm” eki aldığı için ideoloji çağrışımını hemen yapıyor. Liberal yazarların bir kısmının liberalizmin bir ideoloji olmadığını söylemesinin sebebi ideoloji kavramı ile ilgili olumsuz kavrayışların epeyce yaygın olmasıdır. Çünkü ideolojilerin donuk olduğu, insanların katı bir çizgiye çektiği, insanları dogmaya inanmaya zorladığı yönünde görüşler var. Bu halk dilinde zaman zaman ideolojilerin esiri olmayalım, biz hiçbir ideolojik görüşte değiliz, gibi ifadelerle yansır. Bu tabi ki doğru değildir. İnsanların ideolojilerden arınması mümkün değildir. İnsanlar bilincinde olsa da, olmasa da bir ideolojiyi takip ederler. Liberalizmin açık bir ideoloji olduğunu vurgulamak önemlidir benim açımdan. Yani hayatı donduran hayatla savaşan bir ideoloji değil de hayata uyum sağlayabilen, hayatı okuyabilen, dolayısıyla bireyi ve toplumu rahatlatan bir yaklaşım olarak görmek durumundayım, eğer bir ideolojiyse.
Günümüzde genel kanı kapitalizm ve liberalizmin birlikte, el ele yürüdüğü, hatta liberalizmin kapitalizmi olumladığı. Siz liberalizm ve kapitalizm ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz. Nerelerde ayrılır, nerelerde birleşir?
Liberalizmi siyasi, hukuki ve ekonomik boyutları olan bir yaklaşım olarak görürsek bu üç boyutun aslında iç içe geçtiğini, bunların birbirinden ayırmanın mümkün olmadığını düşünürsek, liberalizmin ekonomik veçhesi üzerinde durmanın bu soruya cevap vermek açısından gerekli ve yararlı olduğunu söyleyebiliriz.
Kapitalizm kavramı sevimsiz bir kavram ve fikir piyasasında kapitalizmin benden başka savunan yok herhalde. Benim de sevdiğim bir kavram değil, aslında, çünkü yanlış yönlendirici bir kavram. Kapitalizm ve sosyalizm kavramını yan yana koyduğumuz zaman sosyalizm büyük bir avantaj sağlıyor. Sosyalizm; sosyal, toplumun lehine olan… Kapitalizm deyince ise kapital sahiplerinin lehine olan bir sistemmiş gibi çağırışım yapıyor. Bu ismi bulanlar da liberalizmi, kapitalizmi savunan yazarlar, filozoflar değil. Kapitalizmin karşıtlarıdır bu ismi bulanlar. Kimisi Marx’a atfeder, “Kapital” adlı kitabından dolayı. Kimisi ise bunu Werner Sombart’a atfeder. Daha ziyade Sombart’tan kaynaklanan bir kavram olduğunu söylüyoruz. Burada tuhaf bir durum ortaya çıkıyor, öyle bir dünya görüşü ki kapitalizm, onun için kullanılan popüler isimlerden birini bile onun marızları geliştirmiş, icat etmişler. Biliyorsunuz kavramlar çok da masum değildir. Kavramlar birçok durumda değer yüklüdür ve siz bu değer yüklü olmanın pozitif yanlarını ve negatif yanlarını otomatikman yansıtır ve yaşarsınız. Ama eğer kapitalizm kavramı kullanılacaksa bunda da bir ayırım yapmamız gerekir. Ya da şöyle yapmamız gerekir: kapitalizmi ikiye ayıracağız: liberal kapitalizm, piyasa kapitalizmi ve devletçi kapitalizm. Ahbap çavuş kapitalizmi dediğimiz şeye ayıracağız. Veyahut da devletin derinlemesine müdahil olduğu ama yine de kapitalist diye adlandırılan sistemlerin kapitalist olmadığını söyleyeceğiz. Bana göre iki yol da takip edilmesi uygun olacak yollardır. Meşrebimize göre, haleti ruhiyemize göre bu yollardan birini takip edebiliriz.
Benim kapitalizm kavramını bu kadar sık ve cesaretle kullanmamın sebebi şu: Bütün ana ideolojiler kavramın yansıttığı şeylere ve bu kavrama karşı çıkıyorlar. Burada bir tuhaflık görüyorum. Yani muhafazakârla konuşuyorsun “pis kapitalizm”, sosyalistle konuşuyorsun “pis kapitalizm”, sosyal demokratla konuşuyorsun “pis kapitalizm” veya “vahşi kapitalizm”, “sömürüyü azdıran kapitalizm” gibi şeyler söylüyorlar. Bir anormallik var bunda. Ve bu kapitalizm eleştirisi yapan yazarların görüşlerine baktığınız zaman bunların kapitalizm dedikleri şeyi savunan hiçbir yazarı okumadıklarını görüyorsunuz. Yani bu kapitalizm dedikleri şey öyle bir şey ki, öyle “Allahın belası” bir şey ki onun üzerinde okumana ve düşünmene gerek yok, o zaten kötü. Bu tabii beni şuna itiyor: Bir kavram çok popülerse ve herkes onu büyük bir iştahla kullanıyorsa bu kavramda bir sıkıntı olabilir. Bundan dolayı biraz da gıcıklık olsun diye bu kavramı kullanıyorum. Birisine kapitalist deseniz, kapitalistse bile “estağfurullah” falan der mesela. Ama birisine sosyalist deseniz muhtemelen itiraz etmez. Bu beni rahatsız ettiği için, pop kültüre esir olmamak arzusuyla bu kavramı kullanıyorum.
Fakat benim savunduğum kapitalizm tabii ki liberal kapitalizm. Devletin çekip çevirdiği devletin firmaları yönlendirdiği kooperatist, faşist, sosyalist unsurların iç içe geçtiği bir kapitalizm değildir. Benim savunduğum kapitalizm piyasalara girme ve çıkma beklentisinin olduğu ve devletin iktisadi faaliyetlere mümkün mertebe burnunu sokmadığı, şirketleri kayırma veya engelleme yolunda özel bir çabanın sarf edilmediği bir kapitalizmdir. Böyle bakıldığında bu kapitalizmin liberalizmin ekonomik teorisi, ekonomik vechesi olduğu söylenebilir. Bu faydalı mıdır zararlı mıdır? Bana göre son derece faydalıdır. Çünkü liberal kapitalizmin olmadığı ülkelerin sefaletten kutulamadıklarını ve güvenlik temel endişe olduğu içinde otoriter rejimlerin daha kolay kurulabildiğini tarihi tecrübeyle hepimiz biliyoruz.
Mesela, Yunanistan otoriter bir rejime sürüklenebilinir. Bir sürü cahil kişi Yunanistan kapitalist ekonomi, piyasa ekonomisi yüzünden otoriter sisteme sürüklenecek diyor eğer olursa. Oysa, tam tersi söz konusu. Yani kapitalizmin disiplini olmadığı için hükümetler müdahale ederek bu disiplini parçaladıkları için ve devleti bir tanrısal dağıtma gücüne sahip bir varlık muamelesine tabi tuttukları için sistem çöktü. Kapitalist olmadığı için çöktü sistem.
Kapitalizm demokrasiyi kurtaracak, nasıl kurtaracak? Ekonominin genel kurallarına uyarak, devleti disiplin altına alacaklar. Kamu harcamalarını azaltacaklar. İşler normale dönecek. Yani popüler görüntünün tam tersine. Ama Yenişafak’a da baksanız Sabah gazetesine de baksanız, Birgün gazetesindeki sosyalistlere de baksanız hemen hepsi kapitalizm çökertti Yunanistan’ı diye yorumlar yapacaklardır. Devlet iflas etmiştir aslında, piyasa iflas etmemiştir. Devlet piyasaya yeterince geniş yer vermediği için bütün gücüyle fiyat mekanizmalarını çarpıttığı için sistem eninde sonunda çökecektir, nitekim çöktü de.
Liberalizmin tabii tarihsel bir ilerleme süreci var. Türkiye’ye de baktığımız zaman Osmanlı’da Ahrar Fırkasıyla birlikte ilk defa liberalizm siyasi alanda ortaya çıktığını ancak pek başarıya ulaşamadığını görüyoruz. Türkiye’de liberalizmin zaferi olarak nitelendirebileceğimiz ilk zafer de Demokrat Parti’nin Cumhuriyet Halk Partisi karşısında kazandığı zafer. Sizce Osmanlıda başarısız olan liberal oluşumun 50’lerde DP ile başarıya ulaşması Türkiye’nin geçirdiği kapitalist dönüşümle mi alakalıdır?
Zaferden ne anladığımız çok önemli. Mutlak zaferi kastediyorsak, mutlak zaferi kazanmak zor. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun daha Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet gibi ilerlemeleri liberalizmin zaferi olarak görülebilir, çünkü burada sınırsız iktidardan sınırlı iktidara doğru, katılımın olmadığı iktidardan katılımın olduğu iktidara doğru bir gidiş var. Bu yönüyle de Cumhuriyet dönemi bir gerilemedir. Yani “tek parti diktatörlüğü” bir gerilemedir. Bunu söylediğim için benim başım derde girdi. Belki takip etmişsinizdir. 1925-45 arası Türkiye’de temel liberal değerler açısından bir geriye gidiştir. Bunlar hangi temel değerler derseniz ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, özel mülkiyet hakkının garanti altında olması, sınırlı siyasi yönetim, sorguya çekilebilir siyasi yönetim gibi değerler açısından tek parti dönemi ikinci meşrutiyet dönemine göre bir gerilemedir. Aynı zamanda tek parti dönemi 50-60 arasına göre de bir gerilemedir. Çünkü Türkiye 1946’dan itibaren demokrasiye geçti 50’de sizin dediğiniz gibi DP siyasi zaferi ile taçlandı. Bu yönüyle bakıldığında 1950 şüphesiz liberalizmin bir zaferidir.
Atilla Yayla: “Demokrat Parti’nin Cumhuriyet Halk Partisi karşısında kazandığı zafer liberalizmin zaferidir.”
Ama bu zaferin altında yatan faktörlerin Marksistlerin genellikle atfettikleri anlamıyla üretim ilişkilerindeki, toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki bir değişikliğin sonucu olduğunu söylemek çok zor. Çünkü 1925’teki Türkiye ile 1945’teki Türkiye arasında iktisadi açıdan büyük bir fark yok; fakirlik ve sefalet var. Büyük bir bürokrasi sınıfı sömürüsü var. Fakat tarihi ilerleten faktörler sadece ekonomik faktörler değil. Başka faktörlerdir ya da ekonomik faktörlerin tersten işleyişidir. Yani yeni bir zengin sınıfın ortaya çıkması yerine insanların serbest bırakılmadıkları için aradan 20 yıl geçmesine rağmen fakirlikten kurtulamamaları, bunun yarattığı handikaplar ve sıkıntılar. Öbür taraftan temel hak ve özgürlüklerin budanması, ifade özgürlüğünün olmaması, basın özgürlüğünün olmaması din özgürlüğü üzerine büyük baskıların olması gibi şeyler toplumu doldurmuştur ve bu 50 seçimlerine yansımıştır. 27 yıllık bir iktidar partisi, sorgusuz sualsiz hükmetme gücüne sahip bir iktidar partisi seçimle devrilmiştir. Dolayısıyla; evet bu liberalizmin bir zaferidir.
Kemalist devrimle beraber çağdaşlaşma ve demokratikleşme dönemine girildiği söyleniyor Türkiye’nin. Sizce bunda CHP’nin bir etkisi yok mu?
Yanlış bir görüş bu. Böyle birşey olmamıştır Türkiye çok partili hayattan tek partili hayata geçmiştir. Daha geniş bir basın özgürlüğünden daha sınırlı bir basın özgürlüğüne, daha geniş bir din özgürlüğünden daha az din özgürlüğüne geçilmiştir. Dolayısıyla tek parti dönemi Türkiye’nin demokrasiye geçişini hazırlamamıştır, tersi istikamette hareket ettirmiştir. Buna dayanarak Türkiye’nin 50’de demokrasiye geçmesi 25-45 arasındaki devlet iktidarının icraatları sayesinde mümkün olmuştur demek yerine, ona rağmen mümkün olmuştur dememiz gerekiyor. Ona bir cevap olmuştur ona bir reddiye olmuştur. Onu bir kemale erdirme biçiminde olmamıştır, onu reddetmiştir.
Şöyle düşünün: 50 öncesinin mirası nedir? Tek parti, sıfıra yakın ifade özgürlüğü, çok sınırlı din özgürlüğü v.s. Hâlbuki çok partili hayat ve cdemokrasi bunların bir reddidir. Dolayısıyla ilişki tam tersinedir. Şöyle demek daha doğru, eğer tek parti dönemi diktatörlüğü olmasaydı, Türkiye ikinci meşrutiyeti kesintisiz devam ettirebilseydi çok daha iyi bir durumda olurdu 50’ye geldiğimizde.
Aynı süreci tersten okuyan şöyle bir düşünce de var; yapılan devletçi hareketlerle Türkiye ekonomisinde gerçekleşen bir canlanma ve bunun ortaya çıkardığı tercih yapabilen bir İstanbul burjuvazisi, bunun desteklediği bir Demokrat Parti’nin ortaya çıkması… Bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunları destekleyen ampirik veriye de sahip değiliz. Çünkü tek parti döneminde iktisadi bakımdan palazlanan aileler olmuştur, Koç Ailesi gibi mesela. Bunların bir kısmı Ermeni katliamından zenginlik elde ederek palazlanmışlardır, biliyorsunuz… Bir kısmı da devletin sağladığı imtiyazlarladır. Bir ülkede birilerinin siyasi süreçlerle zenginleşmesi o ülkenin zenginleşmesi anlamına gelmez. Sadece siyasi transformasyon yapılması anlamına gelir, yani gelirin bir tabakadan başka bir tabakaya aktarılması anlamına gelir. Bu dediğim şeyleri reddedecek ekonomik rakamlar da yok zaten.
Türkiye 1930’da ne kadar fakir ise 1945’te de hemen hemen aynı derecede fakirdir. Sermaye birikimine gelecek olursak, Osmanlı Devletinin son zamanlarında, özellikle son birkaç yılında epeyce liberal iktisat politikaları izlenmişti ve iktisadi bakımdan başarılı bir süreçteydi Osmanlı Devleti. Tek parti rejimi bütün toplumu kontrol etmek istediği için iktisadi hayatı da kontrol etmeye yönelmiştir; serbest teşebbüsün hareketini kısıtlamıştır, özel mülkiyete garanti verilememiştir vs… Bunların olmadığı bir ülkenin de ekonomik bakımdan gelişmesi mümkün değil. Dolayısıyla bu düşünce tabiri caizse bir hikâyedir. Per Capita’nın nerden nereye geldiğini, GDP’nin nereden nereye geldiğini kontrol edersek ciddiye almaya değer bir gelişme olmadığını görürsünüz, ki 20-25 sene de az bir zaman dilimi değildir. Daha sonraki tarihi tecrübeler kanıtladı, 20-25 senede bir ülkenin sefaletten çıkması, çok zengin olmasa da orta derecede zengin olması mümkündür. Türkiye bunu başaramamıştır. Neden yapamamıştır? Çünkü siyasi alanda özgürlük olmadığı gibi iktisadi alanda da özgürlük bulunmamıştır. Bunlara eklemlenmiş bir şekilde hukukun hâkimiyeti kurulmamıştır.
Osmanlı’dan sonraki Türkiye’nin serbest piyasanın olgunlaşmasına yetebilecek bir sermaye birikimine sahip olmaması sebebiyle devletçi politikaların uygulandığı tezi de savunuluyor. Siz bu değerlendirmeyi nasıl buluyorsunuz?
Bu çok klasik bir hikâyedir ve saçma sapan bir şeydir. Eğer bir ülkede sermaye yoksa devletin de sermayesi olamaz. Çünkü devlet dediğimiz şey toplumdan emerek var olan şeylerin bir kısmına el koyara sermaye oluşturabilir. Toplum fakirse devlet de fakirdir. Sermaye dediğimiz şey şu demektir; üretirsiniz, üretimin bir kısmını tüketirsiniz bir kısmını tüketmezsiniz, biriktirirsiniz işte bu sermaye oluşturur.
Dolayısıyla, bu, devletçiliği takviye etmek için söylenen saçma sapan bir görüştür. Sermaye yok ise devlet sermayeyi nereden buldu? Devletçi zihniyet toplumu fakir bırakmak pahasına emdi kaynakları, ağır vergilendirme yoluyla, özellikle köylünün sırtına yük bindirerek. Bu iktisadi mantığa uymayan bir açıklama tarzı. O zamanki yanlış uygulamaları meşrulaştırma çabaları bunlar.
Adalet ve Kalkınma Partisi örneğinde de olduğu gibi günümüzde liberal politikalar daha çok muhafazakâr söylemli siyasi partiler tarafından uygulamaya konulmaktadır. Birbiri ile oldukça mesafeli görünen bu iki ideolojinin uzlaşmasını nasıl yorumluyorsunuz? Nerelerde birleşip, nerelerde ayrılıyorlar? Bu tutarlı bir ilişki midir?
Liberal görüşler sadece muhafazakâr partiler tarafından parçalı olarak benimsenip uygulamaya konulmuyor, zaman zaman sosyal demokrat partiler tarafından da, konjonktüre bağlı olarak benimseniyor ve uygulamaya konuluyor. Öyle zamanlar geliyor ki iktisadi bakımdan liberal politikaları takip etmekten başka bir çıkar yol bulunamıyor. Şu aralar Yunanistan’ın yapmak zorunda olduğu gibi. O zaman iktidarda hangi parti bulunursa bulunsun, özellikle büyük partiler, iktidara oynayan partiler problem çözücü bir anahtar arıyorlar ve o zaman liberal iktisat politikalarını keşfedip kullanıyorlar. Ama genel olarak bakıldığında tarihte ortaya çıkışları itibariyle birbiriyle hasım görünen iki ideoloji olmasına rağmen özellikle 20. yüzyılda birbirine yaklaştığını görüyoruz. İlk modern ideoloji liberalizmdir, muhafazakârlık buna bir reddiye olarak doğmuştur. Sosyalizm bir reddiye olarak doğmaktan ziyade liberal tezleri hayata aktaracak daha ileriye taşıyacak bir teori olma iddiasıyla doğmuştur. Ama hayatın akışı zaman içinde sosyalizm ve liberalizmi birbirine zıt iki kutup haline getirirken, muhafazakârlar arada gezinen, bazen sosyalistlere bazen ise liberallere yaklaşan bir çizgide olmuşlardır. Hangi ülkede muhafazakârların kime daha yakın duracağı tabii ki o ülkenin özel şartlarına bağlıdır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde muhafazakârlar ve liberaller birbirine yakın olduğu gibi Türkiye’de de böyle olmuştur. Tek parti döneminde iki çizgi de zorluk çekmiştir. Ve kader bu iki çizgiyi birbirine yaklaştırmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nde fikir olarak da icraat olarak da liberal unsurlar mevcuttur ama bu çaptaki partiler homojen bir ideolojik bütün olmaktan ziyade bir koalisyondur. Hem toplumsal bir koalisyondur hem de işe yarar olduğunu düşündükleri görüşleri, yani hem sonuç yaratacak hem de toplumu etkileyecek olan görüşleri toparlarlar bu partiler ve bir çatı altında barındırırlar. O yüzden Adalet ve Kalkınma Partisi diyor ya asıl sosyal demokrat biziz, asıl sosyal adaleti biz savunuyoruz diye. Ama bir taraftan milli, manevi değerlere de sahip çıkmak arzusundalar. Diğer taraftan bu üç büyük partiyi karşılaştırdığımızda, (AKP, CHP ve MHP) AKP’nin liberal politikalar daha yakın bir parti olduğunu görüyoruz. Peki, pür liberal bir parti midir? Ne siyasette ne de iktisatta pür liberal bir parti. Liberalizmin 21. yüzyılda kaderi de biraz bu olmuştur, liberal düşünce kuvvetli siyasi hareketler kurmakta zorlanmaktadır. Onun yerine demokrasilerde muhafazakârlar ve sosyal demokratlar büyük siyasi bloklar olarak ortaya çıkmıştır. Liberaller de bu blokları etkilemektedir. Döneme, şartlara, liderlerin algılama kapasitesine ve başka faktörlere bağlı olarak bazen sosyal demokrat partileri bazen muhafazakâr partileri etkilemektedir. İngiltere örneğinde Margaret Thatcher gibi takipçisi Tony Blair’da aynı liberal fikirlerden etkilenmiştir. Zaten bugünkü Avrupa’da liberal siyasi fikirlere ciddi bir itiraz yok biliyorsunuz. İnsan hakları, sınırlı yönetim, liberal demokrasi gibi liberal değer ve kurumlar adeta meta değer muamelesi görmektedir ve herkes tarafından benimsenmektedir. İtirazlar daha ziyade iktisadi tezlerle ilgili olarak ortaya çıkmaktadır.
Bir kişinin veya bir partinin liberal fikirlere ne kadar yakın olduğu bir mutlaklıktan öte bir derece meselesidir. Bu bireyler için bile böyledir. Mesela ben felsefi anlamda, doktriner anlamda bir liberalim. Benim gibi liberal olanların sayısı muhtemelen beş on tanedir Türkiye’de, çok fazla değildir. Medyada liberal değiliz diyenlerin de bir sürü liberal tarafı vardır. Felsefi tutarlılık bir meziyet midir? Yerine göre bir meziyet olabilir. Ama büyük siyasi partilerden büyük bir felsefi tutarlılık beklemek anlamlı değil. Dolayısıyla, bir kişi hayatının belirli alanlarında liberalken belirli alanlarında liberal olmayan pozisyonlarda bulunabilir. Eşcinsellikle ilgili meselelerde mesela muhafazakâr olabilir. Ama bu kınanması gereken bir durum da değildir. Burada karıştırılan şey, kişinin eşcinsel olmasını savunmakla eşcinsel olmak tercihinde bulunmasını savunmaktır. Bir liberal kişisel olarak eşcinsellikten alerji duyabilir, bunda bir anormallik yoktur. Ama kişilerin eşcinsel bir hayat yaşamak hakkını kabul etmek zorundadır. Saygı gösterilmesi gereken şey kişinin tercihi değildir, kişinin tercih yapabilme hakkıdır. Bu ikisi birbirine karıştırıldığı için bir karışıklık doğuyor.
Liberal kriterler göz önünde tutulduğunda ve güncel anayasa tartışmaları ekseninde yeni anayasa sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi bir teknik bir tartışma yapabilirsiniz, bir de normatif bir tartışma yapabilirsiniz. Teknik bir tartışma hem liberal düşünceden hem demokrasi teorisinden kaynaklanan bir yaklaşımla herkesin buna müdahil olmasını, herkesin fikrini açıkça dile getirmesini arzu eder. Herkesin buna hakkı vardır çünkü netice itibariyle bir ülkede yapılacak anayasa o ülkede yaşayan herkesi ilgilendirmektedir. Bundan dolayı hiç kimsenin bunun dışına atılmaması gerekir. Seçme ve seçilme hakkına sahip her yurttaşın tek başına veya başka yuttaşlarla birlikte anayasanın nasıl olması gerektiği hususunda görüş açıklaması arzuya şayandır. Ama bir de şöyle bir problem var, illiberal kültürün yaygın olduğu bir yerde herkesin katılmasının iyi sonuç vereceğinin bir garantisi yoktur. Bir defa herkesin bir şey üzerinde uzlaşabileceğinin garantisi yoktur. İkincisi uzlaşma olmayacağı için çoğunluğun görüşünü almak gerekir dersek, çoğunluğun görüşünün iyi bir görüş olabileceğinin garantisi yok. Mesela eşcinsellerle ilgili olarak; belki de toplumun büyük bir çoğunluğu eşcinsellere hayat hakkının verilmemesini bile isteyecektir. Yani bu şekilde yapılacak bir anayasanın doğru bir anayasa olacağının garantisi verilemez. İşte bu bizi felsefi bir tartışmaya çeker, felsefi tartışma da şu demektir; anayasa insan haklarını korumak amacıyla devleti sınırlamak üzere tesis edilmesi gereken bir belgedir. Dolayısıyla insan haklarının ne olduğu ile ilgili bir kavrayışımız olması gerekir. İşte bu anlamda anayasa liberal olmalıdır.
Ben bunu söylediğim zaman çok bozuluyorlar, hatta bazı liberal arkadaşlar bile kızıyor. Diyorlar ki anayasa ideolojilerden arındırılmalıdır. Anayasayı ideolojiden arındıramazsınız, çünkü anayasa fikrinin kendisi zaten ideolojik bir fikir. Liberal düşünce geleneğinde doğan bir fikirdir. Ama anayasaların sert ideolojileri resmi ideoloji haline getirmemeleri lazımdır. Bugün Kemalizm’den niye şikâyetçi oluyoruz? Çünkü sert bir resmi ideoloji ve bu onun değer sistemine uymayan insanları zora düşürüyor. Bundan dolayı reddediyoruz. Buradan çıkaracağımız sonuç şudur, anayasa sert bir resmi ideoloji taşımamalıdır ama anayasa genel anlamda liberal olmak mecburiyetindedir. Buradaki liberallik herkese liberal olmayı dayatan bir liberallik değildir. Sadece toplumsal çeşitliliği korumak için bir çatı olması gereklidir. Mesela özel mülkiyeti reddeden bir anayasa, anayasa olamaz. Özel mülkiyeti tanımak mecburiyetindedir. Ama bu şu da demek değildir; anayasası özel mülkiyeti tanımış olan bir ülkede herkes özel mülkiyetçi olsun demek değildir. Ben istersem, komünistsem, mülkiyet edinmeyedebilirim. Komünist arkadaşlarımla hep beraber bir komün hayatı yaşarız vs. Buna imkân verebilmelidir bir anayasa. Ama özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına izin vermemelidir. İşte bu gibi anlamlarda anayasa liberal olmalıdır.
Anayasa tarafsız olmamalıdır. Tarafsız anayasa diye bir şey olamaz. Liberal bir anayasa olabilir. Ama bu anayasa bir toplumsal görüş olarak her görüşün var olmasına izin verir, ikincisi; bu grupların var olmasına ve iktidara gelmesine ve ekonomik programını uygulamasına izin verir. Bu Türkiye’de kavranamıyor ne yazık ki ve kavranamadığı için tartışmalar saçma sapan yerlere kayıyor. O yüzden ben mümkün mertebe dışında kalmaya çalışıyorum.
Liberalizm bireysel farklılıkları ve özgürlüğü ön plana alan bir düşüncedir. Demokrasi ise eşitleyici bir politik sistem. Siz bu anlamda liberalizm-demokrasi ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce demokrasi, liberalizm için vazgeçilmez midir?
Demokrasi, liberalizm için vazgeçilmez değildir tabii ki. Teorik olarak bir anayasal monarşide de yani hanedanlığın oluğu ülkelerde de bir sürü liberal fikir hayat bulabilir. En azından teorik olarak. Tarihi tecrübeler de bunu gösteriyor; mesela İngiltere’ye baktığımızda demokrasiden önce liberalizmin büyük ölçüde tesis edildiğini, yani temel hak ve özgürlüklerin tanındığını ve koruma altına alındığını görüyoruz. Ama bugün içinde bulunduğumuz durum itibariyle demokrasiyi çok kutsallaştırmış durumdayız ve bu demokrasi, bildiğiniz gibi liberal demokrasi. Burada, liberalizmin demokrasiye muhtaç olmasından çok demokrasinin liberalizme muhtaç olması söz konusu. Çünkü Sarte gibi önemli demokrasi teorisyenleri, demokrasiyi liberalizmden uzaklaştırırsanız o demokrasi bir diktatörlüğe dönüşür diyor.
Demokrasi bir tekniktir. “Hepimizi ilgilendiren kararları nasıl alacağız?” sorusuna bir cevaptır. Az önce Anaysa örneğinde eşcinsel örneğinde verdiğimiz gibi, bu tekniğin her zaman doğru sonuçlar vereceğinin bir garantisi yoktur ki, kötü sonuçlar da verebilir. Nitekim kötü sonuçlar vermesini engellemek için, örneğin azınlığın haklarının çoğunluğun baskısı altında kalmaması için, bu tekniğin sınırlandırılması ve bir değerler sisteminin üzerine oturtulması lazımdır. İşte liberalizm bu temel değerleri oluşturmaktadır. Liberalizmi çektiğiniz anda demokrasi çöker. Dikkat edin tüm anti-demokratik ülkeler bir kavramdan nefret ediyor, bir kavramı kullanıyorlar. Nefret ettikleri kavram “liberal ekonomi”, aşk ve şevkle kullandıkları “demokrasi” kavramı. Doğu Alman Cumhuriyeti de demokrasi Halk Cumhuriyeti de demokrasi ancak onlar liberal kavramından nefret ediyorlar. Çünkü liberalizm otomatikman iktidarın sınıflandırılmasını gerektiriyor, bireysel olduğu için. Demokrasi kavramı ise iktidarın halka dayanmasını gerektiriyor. Bunu manipüle edebilebilirsiniz. Venezuela’da manipüle ediyor Cahvez ya da Rusya’da Putin… Yani bir tekniğin iyi sonuç vermesi garantisi gibi birşey yok ki. Bir teknik zaman zaman iyi sonuçlar verebileceği gibi kötü sonuçlar da verebilir.
Demokrasinin eşitliğe dayandığı fikri de abartılı bir fikirdir. Teorik olarak, kağıt üzerinde bu fikir doğru görünür ancak demokrasilerde siyasi eşitlik yoktur. Herkesin siyasi tesiri eşit değildir. Seçmen olarak aramızda eşitlik vardır ama siyasi sistem üzerinde, bazı grupların seçimden seçime değil her zaman etkide bulunma şansı vardır. Burada sıradan seçmenler değil, daha paralılar, daha bilgililer, daha organize olanlar, iktidar makamında olanların ideolojik ya da biyolojik bağı olanlar daha etkili olabilir. Bu nedenle demokraside eşitlik fikrini de daha fazla abartmamak lazımdır.
Liberalizm bireysel farklılıkları ve özgürlüğü ön plana alan bir düşüncedir. Demokrasi ise eşitleyici bir politik sistem. Siz bu anlamda liberalizm-demokrasi ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce liberalizm için demokrasi vazgeçilmez midir?
“Demokrasiler öyle sonsuz iyilik rejimi falan değildir. Alternatiflerinden daha iyi olduğu için tercih edilmesi gereken bir yöntemdir ama tek başına da bir anlamı yoktur.”
Bana çok cazip görünmüyor bu fikir. Tarihi tecrübelerimizden biliyoruz ki liberal demokrasi iktidarı sınırlamak için gerekli bir şeydir. Bazı tarihi örnekler var. Liberal monarşilerin bulunduğunu biliyoruz tarihte. Ama bugün yaşadığımız konjontürde çok da iyimser olmaya gerek yok. Onun yerine iktidarın parçalanması olarak liberal demokrasiyi tercih etmekte fayda var diye düşünüyorum. Çünkü otoriteryen bir siyasi sistemin insafına bel bağlamak durumunda olmamalıyız. Kalkı ki iktidar temerküz ettikçe yozlaşmaya da daha meyilli olacaktır. O bakımdan bugün liberalizmin iki unsuru varsa bunlardan birisi “piyasa ekonomisi”dir, birisi de “liberal demokrasi”dir. Fakat bu da bizi demokrasiyi kritik etmekten, demokrasinin handikaplarını görmekten alıkoymamalıdır. Yani birşeyin demokratik uslüllerle yapılmış olması ille de onun iyi olduğunu, olacağını göstermez. Ancak, zamanımızda demokrasi “kutsal inek” konumuna yükseltildiği için ciddi bir eleştiri gerçekleştiremiyoruz.
Bugün Yunanistan’da olan şey biraz demokrasinin sonucudur. Nasıl sonucudur? Halk istedi, iktidar verdi. Ama olmayan birşeyi verdi, nasıl verdi, borçlanarak, hesaplarla oynayarak verdi. Bu demokrasinin bir cilvesidir. Liberal demorkasinin disiplini olsaydı, hükümetin para harcama kapasitesi sınırlanacaktı ve bu felaket olmayacaktı. Demokrasiler öyle sonsuz iyilik rejimi falan değildir. Alternatiflerinden daha iyi olduğu için tercih edilmesi gereken bir yöntemdir ama tek başına da bir anlamı yoktur.
Liberalizmin sosyal adalete ve adil gelir dağılımına kayıtsız kaldığını düşünüyor musunuz?
Bu soruyu, bu eleştiriyi yapabilmek için öncelikle sosyal adaletin ne olduğunun tanımlanması gereklidir. Bu eleştiriyi yöneltenler hiçbir zaman adaletin ne olduğunu, sosyal adaletin ne oluğunu tanımlamıyorlar. Birşeyin gayrı-adil olduğunu anlamak için önce adil olanın ne olduğunu belirlemek gerekmektedir. Adil olan nedir?
İkinci bir yanılgıları da şudur, engellenmemiş bir piyasada geliri dağıtan bir merkez yoktur. Geliri dağıtan piyasanın kendisidir, piyasa da bir özne değildir. Piyasa, Ahmet bu kadar alsın, Mehmet bu kadar alsın demez. Piyasa milyonlarca insanın icraatlarıyla oluşan bir şeydir. Milyonlarca insan karar verir, sürekli alışveriş kararı verirler. Mesela ben bir kitap yazdım diyelim ki, örneğin Siyasi Düşünce Sözlüğü, bu kitap beş tane baskı yapmış. Binerden on senede beş bin satmış. Ben bundan pay alsam, ki pek almıyorum, 5 bin kitaptan on senede 5 bin lira kazanırdım. Aynı dönem içerisinde İbrahim Tatlıses’in çıkarttığı kasetlere bakmak lazım. İbrahim Tatlıses de bu 10 senede belki 10 tane kaset çıkarttı ve her biri 2 milyon tane sattı. Yani 20 milyon kaset sattı, her birinden bir lira kazansa 20 milyon lira kazanmış olur. Yani piyasa işlemleri olarak onun kazandığı şey onun ürünlerine piyasada talip olan insanların sayısıdır, benim kazandığım şeyin kaynağıysa benim ürünlerime piyasada talip olan insanların sayısıdır. Aksi olsaydı, benim kitabım 20 milyon tane satsaydı, onunki beş bin tane satsaydı; ben dünya rekoru kırar zengin olurdum. Yani burada piyasa belirliyor bunu. Bireysel müşterinin tercihleri bunu belirliyor. Ancak sosyal adalette merkezi bir otoritenin dağıtım yapmasını istiyorlar, merkezi otoritenin kimin ne kadar alması gerektiğine karar vermesini istiyorlar. E peki, nasıl karar verecek? Bu süreçte kayırma olmayacağının ne garantisi var? Mesela hükümetin kendi yandaşlarını, kendi tabanını, kendi dindaşlarını kayırmayacağını nasıl garanti edebiliriz?
Bir başka nokta daha var. Adalet sonradan olan birşey değildir. Adalet piyasada var olan bir şeydir. Piyasanın akışı içerisinde adalet gerçekleşir. Sosyal adaleti savunan insanlar bunun ayrı ayrı süreçler olduğunu sanıyor. Bir taraftan üretim yapılır, bu üretilenler bir havuzda birikir ve ilahi bir el bunu topluma paylaştırır sanıyorlar. Böyle birşey yok ki! Üretim süreçleri içinde zaten sürekli bir dağıtım söz konusudur. Örneğin bir masa düşünün; bu masanın ham ağacını yetiştiren, bunun sulanması için gerekli tesisatı döşeyen, bunun kesilmesi için testere üreten, bunu emek gücüyle kesen ve şehre taşıyan insanlar, kamyoncular, kamyonların lastiğini üretenler… binlerce insan bu işe girişmiş durumda. Burada duran masa binlerce insanın katkısıyla oluşan birşey. Biz sadece nihai malı görüyoruz ama masa bu hale gelene kadar bir sürü işlemleri var. Her safhada insanlar çalışıyor. Emeğiyle çalışıyor veya sermayesiyle çalışıyor. Niye çalışıyor insanlar? Gelir elde etmek için çalışıyor. Dolayısıyla her safhada insanlara para ödeniyor. Eğer siz direkt üretimi dağıtmaya çalışırsanız, bu insanları üretime itecek de birşey bulmanız gerekmektedir. Girmez ki insanlar, neden üretime girişsinler? Çok çalışıyor insanlar, piyasa koşullarında çok gelir elde edecekken siyasi otorite senin hakkın şu kadardır diyor ve kazanacağının yarısını elde ediyor diyelim ki. Bu ne demektir, çok çalışma demektir. Dolayısıyla piyasa ekonomisi en adil sistemdir. Kapitalizm eleştirisi yapan insanlar sadece kendi akıllarıyla meseleyi kavramak isterken, bilgi eksikliklerinden görüş yetersizliklerinden meseleyi kavrayamıyorlar. Adalet sağlansınmış, nasıl sağlanacak adalet? Devlet mi sağlayacak? Devlet tanrı mı, Allah mı? Öbür dünyaya gidersek tamam, Allah gak diyene et, guk diyince su verecek ancak bu dünyada adaleti nasıl sağlayacaksınız?
Bir de piyasa adaleti bireysel davranışlarımız üzerinden belirlenir. Şöyle söyleyeyim, ben kafama göre, saçma sapan, deli saçması bir saat ürettim. Çok güveniyorum kendime, müthiş satacak diyorum ve piyasaya sürüyorum. Hiç satılmıyor ama… Ne yapacağız, yapacak birşey yok. Ancak, devlet birşeyler yapabilir, çünkü o halkın kaynağını alır, çarçur eder ve çürütür gider. Ancak, birey olarak piyasada yanlış yaparsanız bunun bedelini ödersiniz. Bu nedenle piyasa ekonomisi hem fakirin lehine olan sistemdir hem de en adil sistemdir. Sosyal adaleti abartmamak gerekmektedir. Bu “sosyal” kavramı büyülü bir kavram olduğu için hangi kavramın önüne getirilirse getirilsin o kavram cazibeli bir hale geliyor. Sosyal sorumluluk, sosyal bilinç mesela, sosyal adalet… Neredeyse anlamsızlaşmış bu kavram. İlle de sosyal adalet olacaksa bunun Anayasa’ya girmemesi lazım, bazı yazarların dediği gibi, hükümetlere bırakılması lazım, hükümetler imkânları ölçüsünde sosyal adaleti sağlamaya çalışsın. Ama sosyal adaletin, piyasa adaletini öldürmemesi gerekir.
Tam rekabetçi serbest piyasada, Adam Smith’in söylediği gibi görünmez bir elin düzenleyiciliğiyle işsizliğin ortadan kalkacağı herkesin hak ettiği geliri elde edeceği bir düzenin ortaya çıkacağından bahsediyoruz. Peki ama tam rekabet piyasası gerçekten ulaşılabilir bir arzu mudur sizce?
Hiçbir liberal “tam rekabet piyasası”ndan bahsetmez. Bu bazı iktisatçıların saçmalıklarıdır. Tam rekabet diye birşey yoktur, tam rekabetin nasıl birşey olduğunu da bilemeyiz. Bu piyasayı reddetmek isteyen yazarların, filozofların uydurduğu bir saçmalıktır. Piyasa öyle büyülü birşey değildir; karışmayın, bırakın insanları, ne yaparlarsa yapsınlar. Bu kadar basit piyasa ekonomisi. Bunun içerisinde rekabet tam mı, yarım mı, çeyrek mi bilemezsiniz ki… Ama şunu söyleyebiliriz, piyasa şartlarında çalışan insanların bir kısmı daha başarılı olacak, daha fazla gelir elde edecektir. Eğer bunu başaranlar, tüketicilere hizmet ederek yapıyorsa burada bir problem yok ki. Şimdi Apple bütün telefon firmalarından daha fazla gelir elde ediyor, e bunu Apple zorla yapmıyor ki. Herkesi gidip Apple alıyor. Dolayısıyla tam rekabet liberal iktisatçıların savunduğu bir görüş değildir, ciddiye de almazlar.
İnsanlara karışmadığınız zaman herşey yoluna girecektir. Adam Smith, nasıl oluyor da insanlar kendi menfaatlerinin peşinden koştukları halde, toplumda herşeyin lehine olan şeyler ortaya çıkıyor? Adam Smith, bunu incelemiştir ve adeta demiştir görünmez bir el insanların davranışlarını birbirlerine yararlı olacak şekilde koordine ediyor. Piyasa karşıtları “Bu görünmez el dedikleri şey, burjuvanın elidir ve sadece burjuvanın lehine işlemektedir” diyerek “bu görünmez el devletin görünür eli olsun, müdahale etsin ve bunu dağıtsın” tezini ortaya atmıştır, ancak bu da felaket yaratmıştır. Bugün ne kadar büyük bir devlete sahip olursanız, o kadar kötüye gidiyorsunuz. Burada sıkıntı şuradan kaynaklanıyor. Hepimiz sınırlı bir bilgi stokuna ve düşünce kapasitesine sahibiz, o nedenle nasıl olup da insanlar bir düzenleyici otorite olmadığı halde bir düzen olabileceğini kavrayamıyor. Piyasa bir düzendir ama bunu kavrayamıyoruz. Bunu anlayamıyoruz, anlayamadığımız için de düzeltmek istiyoruz ancak buna gücümüz yetmiyor. Piyasa öyle bir akıştadır ki bunu anlayamayabiliriz. Piyasa dediğimiz şey Ahmet’in Mehmet’in kararları değil hayatın akışıdır. Piysayı görmek istiyorsan Eminönü’ne gideceksin. İnsanlar alıyor, satıyor. Her birisinin, alanın ve satanın kafasında kendine mahsus fikirler ve sizin hiçbir zaman bilemeyeceğiniz maliyet hesapları, hayatla ilgili beklentiler vs. var. Ondan dolayı piyasaya mümkün mertebe müdahale etmemek gerekmektedir. Sosyal adalet adına piyasaya müdahale ederseniz insanları fakirleştirirsiniz. Fakirleşme de fakirlerin aleyhine olur, zenginlerin bürokratların aleyhine olmaz. Bu bakımdan bir yaklaşımın iyi niyetli olması, iyi niyetli sonuçlar doğuracağı anlamına gelmez. Sosyal adalet teorisyenlerinin böyle bir açmazı var. Kaldı ki, sosyal adalet teorisyenlerine sorduğumuz zaman, nedir bu sosyal adalet dediğimiz zaman tanımlayamıyorlar.
Piyasa ekonomisine müdahale edilmediği sürece büyük şirketlerin zamanla oligopolleşme veya monopolleşme gibi arzulara yöneldiğini görüyoruz. Bir liberal olarak bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
Burda iki görüş var. Libarellerin bir kısmı burada bir kartelleşme olabileceğini, bununla ilgili bir müdahale yapılması gerektiğini söylüyor, bir kısmı da buna ihtiyaç olmadığını söylüyor. Ben ihtiyaç olmadığını daha çok düşünenlerdenim. Piyasaya giriş serbest oldukça bir sorun olmayacaktır. Çünkü piyasa tekelleri yaratan değil, tekelleri dağıtan bir şeydir. Çünkü piyasada bir kar varsa, sermaye, müteşebbis akacak bir piyasa aramaktadır ve oraya akacaktır. Bir tekelin doğması değilse bile yaşaması kesinlikle devletin müdahalesine bağlıdır. Çünkü piyasaya girişi ya devlet yoluyla önlersiniz ya da mafya yoluyla önlersiniz. Mafya yoluyla önlerseniz adaletin dışına çıkmış olursunuz, devlet eliyle önlerseniz imtiyaz vermiş olursunuz.
Devletin kendisi en büyük tekeldir. Aslında insanlar şunun üzerinde kafa yorsalar daha iyi olur: Nasıl olur da devleti tekel olmaktan çıkartırız? Acaba bir ülkede üç beş tane devlet mümkün olabilir mi? Şirketlere kafayı takacağımıza keşke aynı topraklar üzerinde iki üç tane devlet olsa da bir devletten kötü muamele gördüğü zaman diğer devlete geçse vatandaş. Mesela bu devletleri sınırlardı. Şirketler neden bizlere kötü muamele edemiyorlar? Tekel olsalardı onlar için sorun değildi. Türkiye’de sadece Fiat arabanın üretimine izin verirseniz, sizin de arabaya ihtiyacınız varsa eliniz mahkum almak zorundasınız. Ama aynı piyasada Hyundai, Toyota, Renault olsa ne yaparsın? Senin için iyi olanı tercih edersin. Böyledir şirketler. Büyük şirketler çeşitli ilişkilerli olan bir mekanizmadır. Bir ilişkisi çalışanıyla olan ilişkisidir, öbür ilişkisi tüketici ile ilişkisidir. Burada kim kraldır, tüketici kraldır. Cebine elli bin lira koy çık piyasaya, hepsi senin peşinden koşarlar. Dokuz takla atarlar senin için ama devlet yüzünüze bile bakmaz.
Başka bir açıdan bakıldığında, örneğin GSM şirketleri piyasaları gibi büyük altyapı harcamaları gerektiren piyasalarda, devletin müdahil olması doğru değil midir sizce?
Dünya’da dünya kadar sermaye var, sermaye sorunu yok. Yeter ki piyasaya giriş serbest olsun. Sektörün biraz kendi gelişimini incelediğin zaman manzaranın biraz farklı olduğunu görürsün. Yıllar önce Turkcell ilk çıktığında tek şirketti ve felaket pahalıydı. Sonra Turkcell ucuzladı, on sene öncekinin yarısı ve belki de yarısının altında bir ücretle konuşturuyor bizi. Peki nasıl ucuzladı, piyasaya giriş olduğu için ucuzladı. Piyasaya yeni şirketler girdi. Piyasaya 3 şirket girdi, neden 30 şirket girmedi? Devletten dolayı giremedi. Devlet lisanlıyor bunları. Ve devlet büyük vergiler koyarak da engelliyor. “Alo” dediğinde, harflerden birisi devlete gidiyor biliyorsun.
Dolayısıyla burada sorun şirketler değil. Eğer piyasaya giriş serbestse, şirketler müşteriyi çekmek isteyecek. Müşteriyi nasıl çekecek, ya fiyat düşürerek ya da kalitesiyle çekecek ya da ikisini birlikte yapacak.
Mesela araba şirketleri neden sürekli değişiyor? Araba teknolojileri son derece gelişti… Bilgisayar teknolojisi neden bu kadar hızlı değişiyor. Eğer bilgisayarları devlet üretiyor olsaydı hala Mac Plus’ı kullanıyor olacaktık. Her altı ayda bir yeni bir model çıkıyor ve çok düşük kar marjlarıyla çalışıyorlar. Neden? Neden tekelleşemiyorlar? Dev bir firma haline geldiniz, bu sizin daha rahat hareket edeceğiniz anlamına mı geliyor? Hayır, böylece işlerinizi daha da zorlaştırırsınız. Bu sefer de elinizdekini kaybetmemek için daha çok çalışmak zorunda kalacaksınız. Mesela Toyota 1 milyon arabayı geri çağırdı, diğer bir firma özür diledi ve müşterilerine tazminat ödedi. Ama devletler hiçbir zaman bunu yapmadı. Piyasada bir sürü insan var ve bunların güvenini kazanmak için yaptı bunları şirketler.
Adalet açısından, eşitlik açısından da bu daha iyidir. Ama bunu anlatmak zor, çünkü sağcısı solcusu komünisti… hepsi anti-piyasacı. Hepsi devleti öne çıkartıyor. Bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Devlet dediğimiz şey piyasaya müdahale etsin ve düzeltsinmiş. Devlet dediğimiz şey ne? Tanrısal bir güç yok ki ortada; sen, ben, o… Şimdi ben başbakan olsam, siz de bakanlarım olsanız devlet biziz demektir. Biz neyiz? Şimdi neysek, o zaman da oyuz. Neyi nasıl düzelteceğiz? Bizim aklımız süper de olsa, aklımız, bilgimiz ve zekamız sınırlı. Ama piyasayı bıraktığın zaman kendi haline herkes kendi aklını kullanıyor, kendi bilgisini kullanıyor.
Okuduysanız bilirsiniz, Hayek’in böyle bir izahı vardı. Bilgi çağında yaşadığımızı söylüyorlar. En bilgili toplum hangi toplumdur? Bilgiyi en çok kullanan toplumdur. En çok bilgiyi hangi toplum kullanır, bireyleri özgür bırakılan toplum kullanır. Bireyleri özgür bırakırsanız eğer her birey kendi bilgisini kullanacaktır. Özgür bırakmazsanız ne olur, bütün topluma biz hükmedersek dördümüzün bilgisinin toplamı topluma hükmeder.
Kapitalizmin yaratmış olduğu maddi büyüme insanlara daha kaliteli bir yaşam, komformizm ve belirili güvenceler kattığı aşikardır. Son zamanlalrda yapılan tartışmalarda ve bazı araştırmalara göre ekonomik büyümenin insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabildikleri noktadan ötesinde mutluluğu arttıramadığı iddia edilmektedir. Siz kapitalizmin bir sonucu olarak görülen tüketim toplumlarında maneviyatın ve mutluluk gibi daha moral konuların ikinci plana atıldığını düşünüyor musunuz?
Bu çok muhafazakar bir bakış açısı, çok muhafazakar bir soru. Mutluluk ele avuca gelebilecek bir şey değil. Mutluluğu ölçemeyiz. Mesela sokaktaki arabaların kalitesine bakarak, nereden nereye gelindiğini anlayabilirsin. İnsanların kıyafetlerine bakarak veyahutta mağazaları dolaşarak, nereden nereye gelmişiz, tüm bunları ölçebiliriz. Ancak mutluluğu ölçemezsin. Çünkü bazı durumlarda var olan bir şeye sahip olmak mutluluk verir, bazı durumlarda sahip olmamak mutluluk verir. Münzevi bir hayat yaşayan da mutlu olabilir, rezidansta yaşayan bir insan da. Dolayısıyla bir ölçümlemeye gitmek ve mutlulukları karşılaştırmak pek doğru olmaz. Ama şunu söyleyebiliriz, insanlar genelde varlığı yokluğa tercih ederler. İyi yaşamayı kötü yaşamaya tercih ederler. Karınlarının tok olmasını, aç olmaya tercih ederler. O zaman iktisadi sistemlerden hangisi insanların iyi beslenmesine, daha iyi şartlarda yaşamasına, daha fazla tatile gidebilmesine olanak sağlamaktadır buna bakmak gerekmektedir. Böyle bakıldığı zaman da kapitalizm tartışmasız üstün gelir.
Babaysanız yeni doğmuş bir çocuğunuzun sağlık problemi olduğunda onu tedavi ettirmek istersiniz. Çocuklarınıza oyuncak alabilmeyi istersiniz. Eşinizi alıp tatile gitmek istersiniz. Bütün bunlar maddi zenginliğe bağlı şeylerdir. Peki, mutluluk sadece bundan mı ibarettir? Tabii ki bundan ibaret değildir. Mesela bir adam vardır, her gün Yasin okumaktan mutluluk duyuyor olabilir. Aslında bu bile kapitalizmle bağlantılıdır. Matbaalar olmazsa, bir an Kuran ticari bir meta haline getirilmezse, hiçbir şekilde Kuran’a ulaşamazsın ki. Bunun da ticari bir boyutu var. Kuran’ı basan adamlar var, Kuran’ın basıldığı kâğıdı üreten adamlar var. Bu adamlar bunu ne için yapıyor? Kar için yapıyor. Başka bir şey için yapmaz ki. Ve ilginç bir şekilde siz daha önce çok büyük para verip aldığını bir kutsal kitabı bugün 10 liraya alıp okuyabiliyorsunuz. Hepsi iç içe geçmiş şeylerdir.
Bu nedenle fakir insan da mutlu olur lafı saçma sapan bir laftır. Fakir insan mutlu olsaydı, bütün insanlar fakirlikten kurtulmamak için durmadan çaba sarf ederdi. Ama dünyanın her tarafında her insan, her aile istisnalar hariç hayatını iyileştirmeye çalışıyor. Ben fakir yaşayım diyen istisnalar da mutluluklarını kapitalizme borçludurlar. Çünkü herkes onlar gibi yaparsa hayatlarını barbar gibi yaşarlar. Diyelim ki dağda yaşayacak, tuza ihtiyacı olacak, şekere ihtiyacı olacak. Köylerde de öyle değil midir? Kendi üretmediğini başkasından alacaksın. Hiçbir şey almazsan sefalet içinde yaşar, gidersin. Onun için mutluluk konusunda hassas olmak iyi ama mutluluk ölçümü yapmak çok zor. Yani karşılaştırma yapmak çok zor.
Özellikle Frankfurt okuluyla beraber ortaya çıkan bir kavram var, “Tüketim Toplumu” denilen. Bu çerçevede tüketime yönelen insanın insani ilişkilerini de tüketmeye yöneldiği, hedonizme, hazcılığa yöneldiği ve insanın yalnızlaştığı, yabancılaştığı gibi iddialar mevcut…
Saçma sapan görüşler, deli saçması görüşler. Frankurt okulu o zaman kalkıp New York’a gitmeseydi. Orada kalmasalardı, gemilerle seyahat edemeselerdi… Saçma sapan şeyler bunlar. Bunlar uçuk fanteziler. Bir defa üretmeyen toplum olur mu? Sen genç insansın, her gün 3 öğün yemek yiyorsun. Her gün bir kilo yemek yiyorsan 3 kilo, 3 litre de su içiyorsun, etti 6 kilo. Aya vurduğun zaman 180 kilo, yıla vurduğun zaman 2 ton… Her yıl iki ton tüketiyorsun. Başka türlüsü olabilir mi? Başka türlüsü mümkün değil. Senin yapın o, tabiatın o. Dolayısıyla tüketmek mecburiyetindesin. Tüketim toplumuymuş, ne demek tüketim toplumu? Tüketmeyen toplum olur mu? Eğer tüketimin seviyesinden şikâyetçi isen o zaman hangi seviyenin normal olduğunu söylemek zorundasın. Hangi seviyede olmalı? Nerden bileceksin bunu? İnsanları kendi hallerine bıraktığın zaman insanlar zevklerine, tercihlerine, yaşlarına, genlerine bağlı olarak bir şeyden az tüketirler, bir şeyden çok tüketirler. Adam rakı hastasıdır, her akşam bir şişe rakı içer ama ekmek yememektedir mesela diyelim. Başka birisi kuru üzüm sevmektedir, hayatını kuru üzümle geçirmektedir. Birisi peynir ekmeğe talim ederken, birisi yağlı ballı yemektedir. Yani tüketmek mecburiyetindedir insan. Her toplum tüketir. Ayrıca bir toplumda tüketim varsa üretim de vardır. Şimdi bütün dünyayı bir ekonomi olarak düşün, bir yanda üretim var, bir yanda tüketim… Üretimle tüketim arasında bir fark var mı? Yok… Dünya ne kadar üretirse o kadar tüketiyor zaten. Dolayısıyla bunlar saçma sapan, deli saçması fantezilerdir.
Ama insanlar sorgulayıcı, ayaklarını bastıkları zemini kaydırıcı, bindiği dalı kesici şeyleri seviyorlar. Tüketim toplumu insanları yabancılaştırıyormuş, cep telefonu kullanmakla yabancılaştık mı birbirimize? Eskiden günde 3 kişiyle karşılaşıp konuşurken bugün 300 kişiyle konuşuyorsuz. Demek ki iletişimimiz artmış.
Ya da araba… İnsanın arabası olması kötü birşey mi? Adam köyünde kasabasında yaşamak zorundaydı ama şimdi iy ikötü arabasına atlıyor karşı köye gidiyor, kasabaya iniyor, düğün oluyor şehre gidiyor. İnsanlar sosyalleşiyor, çevresi genişliyor.
O nedenle soldan gelen filozoflar yanılıyor. Bir nasyonalizm eleştirisinde iyi taraf vardır onun dışında … tezleri falan saçma sapandır. Tüketim toplumu, insanlar yabancılaşmışmış… Nereden biliyorsun? Nereden bilebilirsin insanların yabancılaştığını? Bunlar hep karşılaştırmalı çalışmalarla anlaşılır. Mesela 19. yüzyıldaki sosyal şarlara bakarsınız, sonra da 20. yüzyıldakine bakarsın ve bunları karşılaştırırsın. Ama bunlar atıyorlar. Attıkları şeyleri test etme imkanı olmadığı için, “Vayy adamlar ne güzel konuşuyor” diye de insanların hoşuna gidiyor. Ben de bunları yüzüne çarptığımda da benden nefret ediyorlar. Gidin kardeşim Hayek okuyun, neden hep saçma şeyleri okuyorsunuz?
Neyse kızdırmayı başardınız beni, iyi gazetecilik taktiği.
Francis Fukuyama’nın tarihin sonu iddialarının ardından hâkim ideoloji konumu atfedilen liberalizmin “Wall Street’i İşgal Et” eylemleri ile bir krize girdiğini düşünüyor musnuz?
Wall Street eylemleriyle aslında devletçilik krize girdi ama kapitalizm krize girdi diyorlar. Bunlarla ilgili tartışmaları ne kadar izleyebildiniz, bilmiyorum. Krizi ben size şöyle anlatayim: Dördümüzün birer bankası olsun. Banka demek ne demek, para toplamak demektir. Sayıların büyüsünden dolayı 100 kişiden para toplarsak, bu parayı talep eden kişi sayısı 10 olduğu için bankacılık sistemi olarak bize para yatırmayan kişilere de kredi veririz. Bize parayı niye getiriyorlar, faiz için getiriyorlar. Biz bu faizi nasıl ödeyeceğiz onlara, masraflarımızı nasıl karşılayacağız? Biz de bu parayı faizle başka birilerine satarak kar edeceğiz.
Şimdi dördümüzün de orta büyüklükte bankalarımız var. Ben bir karar verdim ve dedim ki diğer üç bankayı sollayacağım ben. Ne yapmam gerekiyor, daha çok müşteri bulmam gerekiyor. Dolayısıyla kredi verirken aramızdaki kredi verme standartlarını genişletirim ben. Şimdi siz kredi verirken, şurada gezen baldırı çıplak adama kredi verir misiniz? Tabii ki vermezsiniz. İşi olacak, bodrosunu göreceksiniz, evi arabası varsa bunlara bakacaksınız. Ben ya tutarsa diye biraz risk alırsam ve sokakta gezen herkese kredi vermeye başlasam ne olur, büyük ihtimalle batarım. Peki ben kredi verir miyim, sokaktaki adama? Belki bir delilik yapar veririm. Peki bankam batarsa siz ne yaparsınız, acaba bizde de böyle bir sorun olur mu diye kendinize bakarsınız.
Bankacılık sistemi kısaca böyle çalışır. Peki Wall Street’teki bankalar nasıl çalıştılar, aynen böyle çalıştılar. Wall Street’teki bankalar ya da Mortgage kuruluşları kredi veriyorlar. Kime kredi veriyorlar, ayda 500 dolar kazanan adama kredi verir mi? Tabii ki vermez. 2000 dolar geri ödemesi varsa adamın 5000 dolar kazanması lazım. Öbür türlü banka batar. Bankalardan bir kısmı böyle batarsa, diğer bankalar bunlara bakar ve sektör hemen uyanır. Peki devlet hiç endişe etmeyin 500 dolar kazanan adama da kredi verin, birşey olursa ben arkanızdayım derse ne olur? Hepimiz saldırırız, ben değil sizler de saldırırsınız çünkü hepimiz para kazanmak istiyoruz. Sokakta gezen adamlara kredi verdik, bunlar da ödeyememeye başlarsa ne olur? Sistem çöker. Amerika’da olan bu işte. Amerika’da bankacılık sistemi devlet tarafından manipüle edildiği için, devlet tarafından müdahale edildiği için, aşırı bir kredi genişmesi yaşandığı için bu krediler evlere gitti. Ev fiyatları 10 senede sürekli yukarı çıkınca herkes eve saldırdı. Sonra bir baktınız krediler ödenmemeye başlayınca sizin 1 milyon dolar kredi aldığınız ev 500 bin dolar ediyor. 500 bin dolarlık ev için 1 milyon dolar kredi ödemesi yapmak ister misiniz? İstemezsiniz. İşte kriz bundan çıktı. Kim çıkarttı bu krizi piyasa mı, yok devlet çıkarttı. Eğer devlet güvence vermeseydi, bankalar riskli müşterilere kredi vermezdi.Sistem devletin müdahaleleriyle kaçınılmaz olarak iflas etti.
Sonra başladı millet kapitalizmin krizi diye. Kardeşim, kapitalizm kendi haline bırakılmadığı için kriz çıktı. Çünkü kapitalizm kendi haline bırakılsaydı kredi şirketleri asla riskli kredi vermezlerdi. Ama Amerikan devleti sosyal devlet ve vatandaşlarının ev sahibi olmasını istiyor, bunun iyi birşey olduğunu sanıyor falan filan. Ekonomi öyle birşey ki emir komuta zinciriyle gitmez.
Kriz piyasada mı çıkmıştır, evet piyasada çıkmıştır. Çünkü suni bir talep yaratılmıştır. İşte Keynes’in kafası budur, Keynes çok tuhaf bir adamdır. Talep yaratın diyor, işte talep yaratıldı… Ne oldu, sistem çöktü. Ama suni bir talepti bu, piyasa da çöktü. Çünkü ev alamayacaklar da girdi veyahutta evi olduğu halde ikinci yatırım diye düşünenler girdi ve nihayetinde çöktü bu piyasa.
Peki, bu kriz nasıl düzeltilecek? İşte şimdi devlet kurtarma paketleri hazırlıyor, bir şeyler yapıyor vs.. vs.. Bu kriz böyle çözülmez ki. Bu kriz bireysel ekonomik aktörlerin kendi durumlarını düzeltmesiyle düzelecek. Nasıl düzeltecekler? Ben bir an önce bu evden kurtulayım, 500 bin dolara da olsa bu evi satıp kurtulayım diyecek. Bankayla anlaşacak, böyle çözecek. Milyonlarca insan böyle çözünce kriz tamamen çözülecek. Kriz böyle çözülünce de devlet diyecek ki ben müdahale edince böyle oldu. Büyük depresyon da böyle olmuştu. Bunu çözen de devlet falan değildi ki, piyasanın kendisidir. Ama tüm bunların bir faturası vardır, acı bir faturası vardır. Kime kesilir bu fatura, patronlara kesilmez. Bakın, bir sürü bankayı kurtardılar. Fatura kime çıkar, ev alan garibanlara çıkar. Çünkü güçlüler her zaman kendi üstlerine düşen maliyeti yansıtırlar başka tarafa.
Atilla Yayla: “Allah bizi kapitalizmden uzak düşürmesin, kapitalizmden uzak düşersek sefalete düşeriz ve birbirimize gireriz.”
Dolayısıyla Amerika’daki kriz kapitalizmin krizi değil, kapitalizmin disiplinini reddetmenin krizidir. Wall Street’i işgal edenler de bunu bilmedikleri için, algılayamadıkları için protesto ediyorlar. Neyi protesto ediyorsun? Amerikan hükümetini protesto etmen lazım. Efendim, oradaki CEO’lar aç gözlü, bilmem kaç milyon dolar maaş alıyorlar diyorlar. Toplam bütçe içinde bu adamların aldığı maaşa bakarsanız, bunlar devede kulak zaten. Bunun bir önemi yok yani, sembolik bir önemi var. Bunun psikolojik bir rahatsızlığa sebep olabileceği doğrudur ama krizi çıkartan bu değildir. Biz trilyon dolarlardan bahsediyoruz, CEO’lar milyon dolarlar seviyesindeler. Trilyon dolar nerede, milyon dolar nerede? Ayrıca CEO’lar da bu maaşı alabilir çünkü bunlar az bulunan elemanlar.
Bundan dolayı Wall Street’i işgal et eylemi, bazı doğru tespitleri olmakla beraber hiçbir önerisi olmayan, çözüm ortaya koymayan, şunlar şunlar yapılsın diyecek bir durumda olmayan hissi reaksiyonlardır.
Yunanistan’da da bu böyle. Sağ solu yıkıyorlar, binaları basıp camları kırıyorlar. Aslında kendi faturaları kabarıyor, kim ödeyecek bunları kendileri ödeyecek. Güzel bir söz var: “Neye karşı olduğunuz değil, neye taraftar olduğunuz önemli.”
Arap Baharı’nda da bunu görüyoruz. Neye karşı olduklarını biliyoruz ancak neye taraftarlar ve taraftar oldukları şeyi nasıl inşa edecekler? O yüzden Allah bizi kapitalizmden uzak düşürmesin, kapitalizmden uzak düşersek sefalete düşeriz ve birbirimize gireriz.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye için gittiği Paris yolunda gazetecilere önemli şeyler söyledi. Bilhassa hükümetin Suriye politikasını yerenlere cevap verdi. Ve sadece “solcu” ve “liberal”leri değil, “bazı İslamcılar”ı da eleştirdi.
Star genel yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun köşesinden öğrendiğimize göre, Davutoğlu’nun bu yöndeki eleştirisinin hedefinde, zulme ancak gayrı-Müslimlerden gelince karşı çıkan, ama Müslümanlardan gelince sessiz kalanlar vardı. Şöyle soruyordu sayın bakan:
“Suriye yönetimin yaptıkları adalet adına hoş görülebilir mi? Zalim Müslümansa onu masum mu göreceğiz. Miloseviç’in yaptıklarını Esad yapınca umursamayacak mıyız? Adı, Esadoviç değil diye sessiz mi kalacağız?”
Bunlar gerçekten önemli sorular. Ve hakikaten de “bazı İslamcılar”ı yakından ilgilendiriyor.
Çünkü söz konusu çevreler, İslam dünyasının maruz kaldığı “dış kaynaklı zulüm”lere karşı haklı bir hassasiyet gösteriyorlar. Ancak aynı dünyadaki “iç kaynaklı zulüm”lere karşı nedense pek ses çıkarmıyorlar.
Örneğin İsrail Gazze’yi bombalayıp da yüzlerce sivili öldürdüğünde bu çevreler çok aktif. (Ve bunda haklılar elbette.) Ama Esad rejimi Suriye kentlerini bombalayıp da binlerce sivil öldürdüğünde verdikleri tepki pek cılız.
Ya da “NATO Libya’yı bombaladı” diye öfkeleniyorlar da, kızdıkları Libya operasyonunun gerekçesini oluşturan “Kaddafi’nin kendi halkını bombalaması”nı pek umursamıyorlar.
Öldüren kim?
Bu tuhaf durumu teşhis eden bir Batılı, biraz alaycı bir tonda şöyle demişti bana:
“Siz, Müslümanların öldürülmesine kızmıyorsunuz. Müslümanların, Müslüman olmayanlarca öldürülmesine kızıyorsunuz sadece.”
Bu eleştiriyi tümüyle reddetmek mümkün değil ne yazık ki…
Çünkü gerçekten de çağdaş İslami hafızada Filistin, Keşmir veya Bosna trajedileri gibi, “Müslümanların, Müslüman olmayanlarca öldürülmesi” örnekleri hep canlı. (Tabii ki haklı olarak.) Ama “Müslümanların birbirlerini öldürmesi” örneklerinden, örneğin Pakistan-Bangladeş savaşından ya da Darfur kıyımlarından pek bahis geçmiyor.
Geçerse de ancak “hainBatı saf Müslümanları nasıl birbirine düşürdü” sorusu üzerinden üretilen komplo teorileriyle geçiyor.
Yani Müslümanlara yapılan kötülüklerin hepsinin mutlaka dışardan geldiği varsayılıyor.
Müslüman milliyetçiliği
Tarif ettiğim bu zihniyet, kaba bir “Müslüman milliyetçiliği”ne karşılık gelmektedir. “İlke” değil “taraf” tutmaya tekabül etmektedir. Ve Müslümanlar için ne doğru ne de hayırlıdır.
Çünkü, öncelikle, bu zihniyet bize doğru bir dünya algısı sunmaz. Müslüman sıfatını taşıyan herkesçe Müslümanca davranmadığı için, Müslümanlar-arası çatışma ve zulümler tarihte çokça olduğu gibi halen de olmaktadır. (Hatta bu problemin Kur’an-ı Kerim’de öngörüldüğü dahi söylenebilir; Hucurat Suresi 9. ayetteki “Mü’minlerden iki topluluktan biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın” hükmünü hatırlayalım.)
Dahası, her türlü kötülüğün sadece dışardan geldiğine inanan topluluklar, kendi içlerindeki gerçek sorunları göremez ve dolayısıyla düzeltemezler. “Dört tarafı düşmanlarla çevrili” olan “Eski Türkiye”de olduğu gibi, sadece durumu muhafaza etmeye çalışırlar.
Bu zihniyetin doğal sonucu, dışardan gelen demokrasi, hak ve hukuk teşviklerini bile “komplo” sanarak reddetmek ve lanetlemektir. “Küresel sistem dışında kalalım” tutkusuyla, yerli malı diktaların yolunu döşemektir.
Patenti ulusalcılara ait olan bu zihniyeti “İslamcılık” sananlar, gerçekten yanılıyorlar. Bunu da en iyi Suriye’de gördük ve görüyoruz.
2002 seçimleri büyük bir siyasi tasfiyeyle sonuçlandı ve Türkiye genelinde iktidarda AKP’nin, muhalefette ise CHP’nin yer aldığı yeni bir siyasal durum ortaya çıktı. Aynı şekilde Güneydoğu ve Doğu Anadolu ’da da iki partili bir siyasi yapı oluştu ama burada aktörlerden biri farklıydı: AKP’nin karşısında bugün itibarıyla BDP ’de temsil edilen siyasi hareket duruyordu.
Aradan 10 yıllık bir süre geçti. Türkiye genelinde siyaset 2002’ye oranla renklendi, Meclis’te grubu bulunan partilerin sayısı arttı ve muhalefet çeşitlendi. Lakin bölgede AKP ve -artık- BDP ’ye karşı alternatif olabilecek bir siyasi güç ortaya çıkmadı, CHP de bölgede etkin olamadı ve dolayısıyla bölgenin siyasi dengeleri -ana hatlarıyla- devam edegeldi.
Hizbullah
İki partili siyasi yapının derinleşerek sürmesi kendisini bu iki partiye de ait hissetmeyen bazı gruplarda yeni arayışlar doğuruyor. Bilhassa İslami kesimlerde hareketlilik var. Siyasetin AKP ve BDP patronajında yürütülmesinden rahatsız olan İslami gruplar, kendilerine yeni bir yol açmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda ilk akla gelen grup, Hizbullah .Hizbullah ’a yakınlığıyla bilinen (ve kısa bir süre önce kapatılan) Mustazaf-Der’in Genel Başkanı Hüseyin Yılmaz’a göre “ AK Parti ’de ve BDP ’de temsil edilen bir kitle var ama İslami hassasiyetleri olan Kürtleri temsil eden bir yapı yok”. Yılmaz, AKP’nin bölgede var olacak İslami bir partiden olumsuz yönde etkileneceğini belirtiyor. Çünkü “ AK Parti başörtüsü üzerinden üç seçim kazandı ama sorunu çözmedi. Bu, ciddi tepkiye yol açıyor”. Yılmaz, siyasi bir İslami oluşumun meydana gelmesi halinde, dini hassasiyetleri yoğun olan BDP seçmeninden de bu yöne doğru bir kaymanın olabileceğini düşünüyor. Bu nedenle Yılmaz, “siyasi bir hareket olarak Mustazaflar Hareketini başlattıklarını ve Hizbullah’ın siyaset yapmasını savunduklarını” açıklıyor. (AGOS, 15 Haziran 2012) Azadî
Siyasal alana dâhil olan bir diğer İslami eğilimli hareket ise -Haziran’ın başında kuruluşunu ilan eden- Azadî İnisiyatifi’dir. İki yıllık bir hazırlık sürecinin ardından deklare edilen bu inisiyatifin tam adı “Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslami İnisiyatifi”. Azadî isminin kullanılmasının tarihi ve sembolik bir değeri var. Zira Azadî 1920’lerdeki en etkili milliyetçi Kürt örgütüydü ve Şeyh Said Hareketinin de merkezindeydi. Böylelikle inisiyatif, Azadî örgütünün ve Şeyh Said’in tarihsel mirasının takipçisi olduğuna işaret ediyor. İnisiyatifi böyle bir süreçte ortaya çıkaran üç nedenden bahsedilebilir:
İlki, Türkiye ’deki muhafazakâr/mütedeyyinlerin, Kürt meselesinin çözümü için gerekli olan İslami bir perspektife sahip olmadıkları düşüncesidir. İnisiyatif içinde yer alan bazı isimlerle görüştüm. Özetle, Türkiye ’deki muhafazakâr/mütedeyyinlerin dünyanın herhangi bir köşesindeki Müslümanların dertleriyle dertlendiklerini ama aynı duyarlılığı Kürtlere karşı göstermediklerini söylediler. Azadî İnisiyatifinde, Kürt meselesi ve talepleri söz konusu olduğunda muhafazakâr/mütedeyyinlerin İslami olmaktan ziyade milliyetçi reflekslerle hareket ettiklerine dair genel bir kanının olduğu söylenebilir.
İkincisi, AKP’nin son dönemde izlediği politikalardan duyulan memnuniyetsizlik. AKP ’ye yönelik eleştirilerin temelinde, bu partinin Kürtlerin haklarını tanımakta yeterince istekli davranmaması ve hakları en alt düzeyde ve zamana yayarak tanımayı bir alışkanlık haline getirmesi yatıyor. Bununla birlikte AKP’li bazı yöneticilerin kibirli ve üst perdeden konuşan bir dile sahip olmaları, atılan yetersiz adımları dahi hak bahşeder bir edayla sunmaları da rahatsızlıkların artmasına neden oluyor.
Üçüncüsü, BDP ’ye yönelik güvensizlik ve korku. BDP’nin (ve tabii PKK’nin) dini taleplere karşı gereken özeni göstermemesi ve Kürt toplumuna uymayan siyasi projelerin savunusunu yapması, eleştirilerin başında geliyor. Keza özellikle PKK’nin büyük bir silahlı gücünün bulunması ve bu gücü muhalif olarak gördüklerine karşı kullanmaktan imtina etmemesi de bu kesim için ciddi bir sorun. Zira bu hem güvensizliğe ve hem de tedirginliğe sebebiyet veriyor.
Kısacası Azadî, AKP ve BDP’yi yeterince İslami ve Kürdi bulmuyor. Kuruluşu ilan eden basın bildirisinde yer alan talepler, bu hareketin Kürdi ve İslami bir kimliği hedeflediğini gösteriyor. Bildiride öne çıkan husus, Türkiye ’de ve Ortadoğu’da kalıcı bir barışın sağlanması için Kürtlerin uluslararası hukuktan ve İslam hukukundan kaynaklanan haklarının tanınması gereğinin belirtilmesi. Bu bağlamda Azadî, “Kürdistan halkının geleceğine ilişkin söz sahibi olma ve kendi kendini idare etme isteğini, İslam hukuku ve uluslararası hukuk açısından meşru bir talep” olarak kabul ediyor.
Azadî, Kürt meselesinin çözümünde iki yönlü bir politikayı savunuyor. Buna göre, bir yandan yeni anayasa sürecinde anadilde eğitim, Kürtçenin resmi dil olması, yönetime katılma ve inandığı gibi yaşama haklarının garanti altına alınması, diğer yandan ise, “onurlu bir barış için gerekli adımların atılması” gerekiyor.
Azadî, bu taleplerini gerçekleştirmek üzere yürüteceği siyasetini de iki sütun üzerine oturtuyor: Biri, bütün çalışmalarında istişare yönteminin esas alınması ve açık ve meşru kanalların kullanılması. Diğeri ise, pozitif bir siyasetin izlenmesi ve hak ve özgürlüklerin tanınmasına katkı sağlayacak her türlü adımın desteklenmesi.
Üçüncü yol
Ne Hizbullah ne de Azadî şu anda aktif bir partileşme sürecinde. Partileşmeye ilişkin bir niyet belirtildi ama bu niyet henüz bir iradeye dönüşmedi. Bir platform/inisiyatif olarak da devam edebilirler, sonradan bir siyasi partiye dönüşebilirler de. Burada soru şu: Bu siyasi arayışlardan üçüncü bir yol çıkar mı? Partileşmeleri halinde bu hareketler, BDP ve AKP ’ye karşı bölgede yeni bir siyasi merkez oluşturabilirler mi?
Hâlihazırda, birkaç sebepten ötürü, bunun pek mümkün olduğunu düşünmüyorum. Bir kere Hizbullah’ın sorunlu bir geçmişi var. “ Hizbullah ” ismi insanların kafasında olumlu çağrışımlar bırakmıyor, aksine kanlı fotoğrafları ve kötü hatıraları akla getiriyor. Hizbullah’ın bu negatif tarihi mirası pozitife çevirmesi ve kitleleri buna ikna etmesi çok zor.
Azadî ise, geçmişlerinde farklı siyasi mensubiyetleri olan insanların bir araya gelmesinden oluşan bir yapı. Bu farklılıklardan bütüncül bir siyasi kimliği inşa etmek, bunu halka indirmek ve halkı bu kimlik etrafında toplamak -mevcut siyasi konjonktürde- imkânsız denecek kadar güç. Şu aşamada ne Hizbullah , ne de Azadî, AKP ve BDP’nin kemikleşen tabanlarının oy verme davranışlarını değiştirebilirler. Dolayısıyla bölgede siyaset bir müddet daha iki parti üzerinden yürüyecek gibi görünüyor.
Artık bir deyim olarak kullanılsa da klişeden kaçış yok, “Türkiye’nin asıl sorunu” konulu bir yazıya “Türkiye’nin asıl sorunu muhalefet sorunudur” diye başlamak zorundayım. Ana muhalefet partisi CHP, diğer muhalefet partileri BDP ve MHP’nin siyaseti muhalefet değil “AK Parti karşıtlığı” ve bu bir “siyaset” değil. Sırf bunun için kurulmuş dernekler var, sadece seçimlere katılmıyorlar yoksa söylemlerinden eylemlerine kadar aynı işi yapıyorlar. O derneklerden tek farkı mecliste olmaları, bu da bir tabela partisinin illa milletvekili olmayan, üye sayısı az olması gerekmediğini gösteriyor, mecliste olan ama siyaset yapmayan tabela partisi de olabilir.
Türkiye’nin muhalefet sorunu deyince sadece meclisteki üç parti üzerinden gitmek de yanlış olur. Muhalefet sadece meclis içinde yapılan bir şey değildir, hatta çoğunlukla “etkili muhalefet” meclis içinden yapılamayabilir, meclis dışından yapılan muhalefet çok daha belirleyici olabilir genel siyaset üzerinde.
Bu kadar soyut laftan sonra, mevcut duruma bakarsak, AK Parti’nin her yaptığına “vatanı satıyorlar, emperyalistlere çalışıyorlar” gibi çağdışı komplocu laflarla siyaset yapan partilerin muhalefetinden medet beklemenin manası yok, memlekete kendi gündemini yaratacak ve o gündem doğrultusunda, aldığı oy ne olursa olsun ilkeleri doğrultusunda siyaset sahnesinde bulunacak bir muhalefete ihtiyaç var. Bir doğru yok ve bir parti bütün doğruları temsil edemez, başka partiler de çıkıp başka doğruları söylemeli ki, iktidardaki parti de kendine çeki düzen verme ihtiyacı hissetsin ve kendi doğrularını herkesin doğrusu olmadığını anlasın. Bunun fragmanını izledik mesela, CHP “benim fikrim geldi, Kürt sorununu çözebiliriz” dedi, sonra yeniden eski yerine döndü ama sırf bu çıkış bile siyaset iklimini nasıl değiştirdi hepimiz gördük; fakat o kadar, CHP’nin muhalefet vizyonu bu açılımı devam ettirmeye yetmedi, yeniden “vur AKP’ye” siyasetine döndük.
Benim için anamuhalefet partisi Hayvan Partisi’dir. Kendi gündemini oluşturan ve gündemi etrafında gerçek manada siyaset yapan, siyaseti belirlemeye, ilkeleri doğrultusunda dönüştürmeye çalışan bir siyaset yapıyorlar. Açıkçası bir hayvansever sayılmam, hiç hayvan beslemedim. Hayvanseverliğin tanımı tabii ki sadece hayvan beslemek değil, okşayıp dokunmak, onlarla oynamak gibi adetlerim de yok, bazısından korkarım, bazısını da bildiğin sevmem, o manada da hayvansever sayılmam. Fakat hayvanlara edilen eziyete, canlarının yakılmasına tahammül edemiyorum. Canı acıyan her canlı ile empati kurabilen bir “tür”üm, hayvan veya insan fark etmiyor, canı yanan her tür çığlık atıyor ve o çığlık beni sarsıyor. Yani ne vejetaryenim, ne hayvan hakkı savunucu… Hatta bu konularda Hayvan Partisi yöneticileri ile muhtemelen çok derin fikir ayrılıklarımız vardır… Bütün bunlara rağmen Hayvan Partisi’nin siyaset tarzını çok beğeniyorum; bunun için illa hayvansever olmak gerekmiyor. Zaten partinin metinlerinde de böyle bir zorunluluk olmadığı belirtiliyor, meselenin dünyada sizden başka canlıların da olduğunu idrak edebilmeyi öne çıkarıyorlar. Bu manada Hayvan Parti’li olmamın önünde bir engel yok.
Hayvan Parti’si muhalefet namına meclis içi ve meclis dışı partilerin birçoğundan daha cesur bir siyaset izliyor. Hayvan Partisi’nin Anayasa çalışmalarına katkı niteliğinde başlattığı “Bu anayasaya kuyruk lazım!” kampanyasının ilk cümlesi şöyle: “Hayvan Partisi olarak yeni anayasa sürecini Türkiye için bir milat kabul ediyor ve destekliyoruz.” Bu kadar samimiyetle ve cesurca “ama”lara boğmadan hiçbir “insan partisi” bu lafı edemedi. “AK Parti kendi anayasasını yapıyor” diye yaygara yapan değil, “anayasada şunlar olmalı, şunlar olmamalı” gibi süreci destekleyen veya eleştiren bir siyaset izleyen muhalefet gerekiyor, bunu da “adam akıllı” bir tek Hayvan Partisi yapıyor; pardon “kedi akıllı” diyecektim.
AK Parti iktidar. İktidar “kalmak” için ne gerekiyorsa başarıyla yerine getiriyor; yanlışlar yapıyor doğrular yapıyor ama iktidarda kalmayı başarıyor. Kendine karşı oluşan aklı başında muhalefeti dahi içine alarak muhalefetini de kendi içinde yapacak hale geliyor. Muhalefet partilerimiz ise başbakan hastalandığında panikleyecek kadar AK Parti’ye bel bağlamış durumda. Bu sağlıklı değil.
AK Parti muhalefetsiz siyaset meydanında %50 alıp anketlerde %60’ları zorlarken, muhalefetin AK Parti karşıtlığı olmadığını anlayan ve “kedi akıllı” muhalefet yapan bir parti olduğu için mutluyum. İnsan partilerinin muhalefetinin fersah fersah önünde bir vizyonla muhalefet ediyor Hayvan Partisi. Muhalefet mevcut iktidarın varlığına kastetmek değil, iktidarı ele geçirmek için çabalamak, eğer iktidara gelemediyse de bir dahaki seçime kadar siyaseti ilkeleri doğrultusunda etkilemek için elinden geleni yapmaktır. Hayvan Partisi bunu yapıyor. Seçimlere giremeyecek muhtemelen, şimdiye kadar politik olarak oy kullanmayan biri olarak gönül rahatlığı ile verdiğim ilk oyumu pusulanın sonuna bir eşek kafası çizip altına “evet” mührünü basacağım.
Bu tür sorulara alışığız. Biz de bir aralar İran olacaktık. Sonra Malezya’yı keşfettiler; Malezyalılaşmaktan korkmaya başladık. Sonuçta ne İran olduk, ne Malezya. Türkiye’yi başka bir şeye dönüştürmenin mümkünatı var mı? Boşuna dememişiz ‘biz bize benzeriz’ diye.
Bu ‘eşsiz’liğimizi bilmeyenler bize benzemeye çalışıyor; mesela Mısır. Arap Baharı’ndan sonra ‘Türkiye modeli’ rüzgârı fena etkilemiş Mısır’ın iktidar odaklarını. Türkiye’nin ‘Arap Baharı’ ülkeleri için bir ilham kaynağı olduğunu hem biz anlattık uzun uzun hem de dünya. Siyasette demokrasi, toplumda çoğulculuk ve ekonomide refah üreten bir modelin Müslüman coğrafyada da mümkün olduğunun örneğiydi Türkiye. Bizi izleyecekler ve İslam’la demokrasinin uyuşmadığını iddia eden oryantalist tezi tarihin çöp sepetine atacaklardı.
Bu belki Tunus’ta olabilir eğer en-Nahda ‘doktriner’ bir hareketten ‘pragmatik’ bir politik partiye doğru evrilebilirse. Bunun için de AK Parti örneğini iyi incelemeleri şart, özellikle de 2002 ve 2007 seçimlerinin AK Parti’sini… Yani siyasal dogmasını bir yana bırakan, toplumun çeşitliliğini veri alan ve ona yaslanan AK Parti’yi. Yok, kitabı sondan okumaya başlarlarsa ve ustalık dönemini örnek alırlarsa sonunda eski Türkiye modeline ulaşabilirler.
‘Eski Türkiye’yi şimdiden keşfedenler ise Mısır’ın yeni muktedirleri. Ordusu ve yargısıyla devrimin üzerine oturan Mübarek’in yeni düzendeki uzantıları Mısır’ın demokrasi tecrübesini iğdiş ediyorlar. Dünya Mısır’da demokrasi kuruluyor sanırken, onlar eski Türkiye modeli vesayet düzeninin Mısır versiyonunu inşa etmekle meşguller. Vesayet çok zekice kurgulanan bir sistemdir. İçinde demokratik unsurlar, mekanizmalar ve aktörler bulunur. Bu yüzden itiraz etmek, ona karşı mücadele etmek zordur.
Bakın; ilk bakışta Mısır’da devrim sonrası büyük bir demokratik tecrübe yaşanıyor. Parlamento seçimleri yapıldı, parlamento oluştu. Ardından başkanlık seçimleri yapıldı. Müslüman Kardeşler’in (MK) adayı Mursi kazandı. Herkes mutlu, Mısır demokrasi, öyle mi?
Tamam, başkanlık seçimi yapıldı, ama aynı anda Yüksek Askerî Konsey, başkanın yetkilerini bir bildiriyle elinden aldı. Başkan seçilmeden hemen önce Anayasa Mahkemesi Meclis’i yasa dışı ilan etti. Askerî Konsey de güç kullanarak Meclis’in toplanmasını engellemeye başladı.
Demokratik yollarla seçilen ilk Mısır Başkanı Mursi demokratik olmayan bir şekilde asker ve yüksek yargı tarafından adeta kuşatılmış halde. Meclis feshedildiği için Mursi göreve başlama yeminini nerede içti biliyor musunuz? Meclis’i kapatan Anayasa Mahkemesi’nin önünde… Tipik bir vesayet rejimi bu; bir yandan silahlı gücüyle siyaseti sınırlayan bir ordu, öte yandan da buna kılıf hazırlayan, meşruiyet üreten bir yargı. Ne kadar tanıdık değil mi?
Yüksek Askerî Konsey, sistemin temelinde, gözetleyici, denetleyici ve tabii ki de yeniden dağıtıcı bir rolde. Hükümet etmeyen ama hükmeden bir konumda. Yani arabanın direksiyonu askerin elinde ama şoför koltuğunda siyasetçiler oturuyor.
1961 Anayasası’ndan sonraki Türkiye değil mi karşımızdaki?
Sorumluluk halkın seçtiği liderde ama güç asker-yargı bürokrasisinde. Siyasetçiler yol, su, elektrik temin etmekle yükümlüdür, siyasetin alanı adeta siyasetin dışına çekilmiştir. Temel siyasal, anayasal mevzular onları aşar. Onlar sistemin vâsisi olan askerden ve yüksek yargıdan sorulur. Vesayet sisteminde siyasetçinin ve seçimlerin temel bir işlevi vardır; vesayet sistemine demokratik meşruiyet sağlamak.
Mısır’da demokrasinin geleceğini MK belirleyecek. Ya askerî vesayeti meşrulaştırıcı bir rol oynayacaklar tıpkı Türkiye’nin merkez sağ siyaseti gibi ya da askerin oyununu bozup tam demokrasiyi dayatacaklar. Birincisi kolay; Müslüman Kardeşler asker ve yüksek yargıyla uzlaşıp iktidara ortak olabilir. Kazanımlarını korumak saikiyle hareket eden MK sadece askerî vesayet düzenini meşrulaştırmış olur.
İkincisi bence daha kolay ve kestirme; askerle işbirliği yapmaz, devrimin ruhuna sahip çıkar da MK bizim gibi elli yıl vesayet rejimini demokrasi sanıp oyalanmaz. Ancak bunun için önce MK’nın kendisinin, demokrasi konusunda samimi bir kararının olması gerek.
Ülkemizde bölgesel yönetim kademesi gerek “mülki”, gerekse “yerel” yönetim anlamında bulunmamaktadır. Mevcut Anayasa Türkiye’de merkezle il kademesi arasında yeni bir mülki yönetim kademesi getirmeyi engellemektedir. Hali hazırdaki bölgesel kuruluşlarımız (Serbest Bölgeler, Kalkınma Ajansları, Bölge Müdürlükleri, GAP Bölge İdaresi Başkanlığı) bu kapsamın dışındadır.
Türkiye bölgesel yönetim uygulamasına geçecek mi? Geçecekse bu hangi modele göre olacak? Geçmeyecekse bu konudaki talepler nasıl karşılanacak? Bu durumda yerel yönetimler nasıl ele alınacak? Büyükşehirlerin il mülki sınırlarıyla örtüşecek şekilde büyütülmesi neler getirecek? Bu durumda İl Özel İdarelerinin görev, yetki ve statüleri ne olacak? Kalkınma Ajansları etkin ve icrai bir bölgesel yönetim kuruluşu haline getirilebilir mi? Bu tür soruların cevaplarının verilmiş olması, demokratik, sivil ruhlu, adem-merkeziyetçi ve ülke ihtiyaçlarını karşılayacak evrensel ilke ve gerçeklere uygun bir Anayasa ve vatandaş odaklı, verimli ve çağdaş bir kamu yönetimi için elzem görülmektedir.
“Bölge” (region), her şeyden önce yönetsel bir birimdir. Ülkelerin yönetim kademelenmesinde merkezi yönetimden sonra gelen ve yerel kademeyle merkez arasında konumlanan bir idari bölümdür. Bu kademe sadece mülki bir kademe olabileceği gibi (nadiren böyledir), hem mülki hem de yerel yönetim kademesi (il ve belediye yerel yönetimlerinin üstünde yer alacak şekilde) yapılandırılmış olabilir. Bölge, bazen mülki yönetim kademesi olarak düşünülmeden salt yerinden yönetim kademesi (üst bir yerel yönetim ) olarak ta uygulanabilmektedir. Dünyadaki pratikler daha çok ikinci ve üçüncü modelin hayata geçirilmiş şekillerini içerir.
Ayrıca şunun altını da çizmek gerekir. Bölge yönetimlerini federal devletlerdeki “eyalet”lerden ayırmak gerekir. Bilindiği gibi eyaletler “siyasi yerinden yönetime” göre bir “devlet” niteliğinde yapılanmış federe yönetim bütünlüğünü ifade ederler. Oysa bölge yönetimleri veya bölgesel yerinden yönetim birimleri “idari yerinden yönetim” anlayışla örgütlenen devlet veya alt devlet olma niteliği bulunmayan, ayrı yasama ve yürütme organları olmayan “yerel yönetim biçimleri”dir. Bu açıdan bakıldığında genellikle üniter devletlerde uygulandıkları, bununla beraber bazı federal devletlerde de eyalet yönetimi kapsamında farklı yapı ve işlevleriyle tatbikat sahası buldukları görülür. Federal bir devlet olan ABD’deki “Special District”ler yani belli kamu hizmetlerini (okul yönetimi, orman, çevre, su havzası yönetimi ve hizmetleri gibi) yürütmek amacıyla kurulmuş bulunan, diğer yönetim sınırlarını aşan ya da bu sınırlara uymayan bölgesel ölçekli irili ufaklı yerel yönetim birimleri buna örnek verilebilir. Üniter devletlerdeki bölge yönetimleri çok farklı modeller sergilemektedirler. Ülkelerin karakteristik özellikleri idari ve siyasi yapılanmalarını da belirlemektedir.
“Geniş bir tanımla bölge”, merkezi yönetimin denetimine tabi bir alt kademe olarak tarif edilebilir. “Dar tanımı” ise anayasal statüsüne bağlı olarak farklılık göstermekle birlikte “bölgesel yerel yönetim birimi”dir.
ölgeciliğin dayandığı bölge fikri ise insani, kültürel, dilbilimsel ve diğer özellikler bütününün bir arada bulunmasının, az çok özerkliğe sahip bir siyasi varlığı meşru kıldığı fikrini savunur. Günümüzde bölgeler küresel ekonomik ve teknolojik güçlerin ve ulusal realitenin kesişme noktalarında biçimlenmektedir.
Bölge çalışmalarında kullanılan analiz düzeyleri ve fiziksel-işlevsel ayrımı anahtar role sahiptir. “Fiziksel bölgeler” temel olarak devlet tarafından denetlenen “topraksal (territorial)”, “askeri” ve “ekonomik” alanlara gönderme yaparlar. “İşlevsel bölgelerse” “kültür” ve “pazar” gibi topraksal olmayan ve sıklıkla devlet dışı aktörelerin denetim alanında olan faktörler tarafından tanımlanırlar. Örneğin, etnik bir grup kültürel bir bölge oluşturmak isteyebilir ve bunu bağımsız bir siyasi topluluğu destekleme için kullanabilir (Vayrynen, 2003). Her şeyden önce bölge bir alandır (space intermediaire), yerel ilişkilerden daha geniş bir coğrafyayı tarif eder. Bölge tanımı ölçü alınan kıstasa göre değişmekle birlikte, farklı değişkenlerin (doğal, sosyal, kültürel, ekonomik, güvenlik, seçim çevresi, belli kamu hizmeti alanı) az çok üst üste çakıştığı bir alanı tarif eder ki bu olgu da bu tür alanların uzun dönemde bölge olarak tanımlanmalarını meşrulaştırır (Conseil de l’Europe, 1998).
Bölgeselleşme (regionalization) ve bölgecilik (regionalism) kavramlarını da net bir şekilde ortaya koymak gerekir. Çünkü bunlara farklı anlamlar yüklenebilmektedir. “Bölgeselleşme” kavramı yaygın olarak kurumsal anlamda kullanılmakta, buna karşın “bölgecilik” siyasi ya da ideolojik bir akımı ifade etmektedir (Conseil de l’Europe, 1998). Kısacası bölge, her şeyden önce bir “idari yapı”dır. Ama onu belirleyen “sosyal sistem”dir. İnsan grupları arasında “yerel-ötesi ilişkiler”den oluşmuş, yerleşmiş ağların varlığına işaret eder. Bölgeleri önce coğrafya belirler, az ya da çok sayıdaki fiziki engeller, gözle görülür sınırları oluşturur. Yani “yer” belirleyicidir. Diğer taraftan bölge olma ölçüsü kendine özgü bir “sivil toplumu” da beraberinde getirir. Bu sivil toplum örgütsel çerçevenin sosyal iletişimi ile birlikte bir ortak değerler bütününün oluşumunu da teşvik etmesiyle şekillenir. Son ve en önemli olarak ta kendine ait bir kimlik, kurumsal kapasite ile iç ve dış meşruiyet, bölge olma niteliğini getirir (Hettne, 1999). Adem-i merkezi yönetimler
Türkiye yeni anayasasını yaparken bölge yönetimi konusunun çok iyi tartışılması ve netleştirilmesi gerekir. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde farklı yapı ve işlevlere sahip bölge yönetimi modelleri uygulanmaktadır. Bir taşra yönetimi ve üst ölçekli bir idari yerinden yönetim pratiği olarak bölgesel yönetimlerin, önemli fonksiyonlar gördüğü, birçok kamu hizmetini üstlendiği, bölgesel kalkınmayı desteklediği, bölge altı idari birimler arasında eşgüdümü sağladığı, sembolik yetkilerden çok somut yetkilere sahip oldukları, merkezle yerel arasında sağlam köprüler kurdukları, bölgesel katılım ve siyaseti realize ettikleri ve bütün bunların yanı sıra bölgesel kimliklerin korunması, ifade edilmesi, geliştirilmesi ve bölge ölçeğinde yönetimin diğer kademelerle entegrasyonu sağlanarak ulusal bütünlüğe hizmet edilmesi söz konusudur.
Bölge yönetimi bir “yerinden yönetim birimi” olarak düzenlenebilir. Yerel yönetim seçimleriyle iş başına gelen organlara sahip olacak bu üst ölçekli yerel yönetim, seçilmiş bir Meclis eliyle Anayasa ve yasalara uygun kararlar alarak, kendi içinden seçtiği bir ve yürütme organı sıfatını taşıyan Meclis Başkanı eliyle bunları yürütebilir. Temel fonksiyonları başta ekonomik kalkınma, idareler arası koordinasyon, denetim ve mali ilişkiler, kültürel bütünleşmeye hizmet, kamusal görev ve hizmetlerde etkinliğin sağlanması, sosyal gelişmenin temini ve merkez-yerel arasında köprü kurma konuları olabilecek Bölge Yönetimi bünyesinde ayrıca yürütmeye yardımcı bir Encümen de görev yapabilir. Bölge dahilindeki belediyelerin belediye başkanları ve meclislerinden seçilen üyelerin yanı sıra Bölge Meclisi için seçilmiş üyelerin meydana getirdiği bu Meclis, Bölge Yönetiminin genel karar organı olacaktır. Encümen, hem Bölge Meclisinin kendi üyeleri arasında seçtiği kişilerden hem de Bölge Yönetimi teşkilatının ana birimlerinin yöneticilerinden kurulur. Bölge, bölge üstü ( supra-regional) ve bölge altı (sub-regional) görev ve yetki paylaşımı bir yasa ile açık ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenebilir. Bu durumda Türkiye, en az 10-12, en çok 20-25 bölge yönetimi çerçevesinde yönetimsel alanını yeniden tanzim edebilir. Ayrıca bölge yönetimlerinin yetki ve özerklik derecelerini yeknesak yapma zorunluluğu da yoktur. Bir kısım ülkeler (Fransa, İtalya, İspanya v.d.) bölge yönetimlerine tek düze bir konum belirlemek yerine bölgenin özelliği gereği farklı statüler tanımışlardır.
AB sürecinde yerel idareler
Bölge yönetimi, merkezi yönetim yapılanması içine mülki bir kademe olarak ve/veya yerel yönetim yapılanmasının içine dahil edilebilir. Eğer bölge, öncelikli olarak “bölge valiliği” biçiminde bir mülki kademe olarak tasarlanacaksa, bu taktirde aynı ölçekte bir de bölge yerel yönetimi kurulabilir. Bu durumda iki şekilde bölge ölçeğinde mülki yönetim kurmak mümkündür. “Bölge Valiliği” veya “Koordinasyon Valilik”. İlkinde il yönetiminin üst ölçeğinde birden fazla ili içine alan bir yönetim bölgesi meydana getirilir ve bu birim merkezi yönetimin taşra idaresine ait her türlü kamu hizmetinden sorumlu olur. İl ile merkez arasında yeni bir kademe oluşur. İkincisinde ise, işlevleri sınırlı daha ziyade eşgüdüm sağlayan ve iller arasında koordinasyon merkezi olarak çalışan bir yönetim birimi söz konusudur. Bu durumda yeni bir kademe oluşturulmadan bölge merkezindeki vali bölge valisi olarak görev yapar. Ancak bölgenin salt bir mülki birim olarak da değil de aynı zamanda veya münhasıran bir yerel yönetim birimi olarak kurulması, bir yanda demokratikleşme, yerinden yönetim, idari adem-i merkeziyet ve bölgesel kimliğin tanınması gibi talep ve beklentileri karşılayacağı gibi, diğer yandan bir bölgesel yönetimler alanı olan AB’ye uyum açısından pozitif etki ve katkıları olabilecektir.
STAR’ın “Beyinsiz Adam” rumuzlu latif köşesinde dün gayet hoş bir yazı vardı: “SMS Çilesi”. Saygıdeğer yazarımız, yok falanca belediyeden yok filanca şirketten cep telefonuna yağan mesajlardan ne kadar bunaldığını anlatıyordu. İşin kötüsü bu mesajları durdurmak için gösterdiği gayretler de boşa çıkmış, en sonunda yılıp “ne haliniz varsa görün” deme noktasına gelmişti.
Yazıyı büyük bir duygudaşlık içinde okurken “çok doğru, sadece biraz eksik” dedim kendime. “Yalnızca SMS değil, devasa bir e-mail çilesi de var memleketimizde.”
Bu sorunun payıma düşen kısmını izninizle biraz anlatayım: Bilgisayarımın “elektronik posta kutusu”na her gün sürüyle mesaj geliyor. Ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz tane. Bunların bir kısmı, “gerçek insan”lardan ve doğrudan şahsıma gelen mesajlar. Ama daha büyük bir kısmı, otomatiğe bağlanmış “e-mail listeleri”nin mesaj bombardımanları…
Kim mi bu bombardımancılar?
Saymakla bitecek gibi değil, dolayısıyla bir iki örnek:
Mesela ne yaptığını ve benle ne alakası olduğunu hiç bilemediğim “Antalya ilan Gazetesi”…
Veya meraklısına İngilizce öğreten “Akademi Dil Egitim Merkezi”…
Yahut “Kentliler” diye bir e-mail grubu… Veya Türkiye’nin dört bir yanından bilumum belediyeler…
Ya da koşu bantları ve spor ayakkabıları satan şirketler, çeşitli haber sitelerinin özetleri, kültür merkezleri, çöpçatanlık siteleri ve daha neler neler…
Gelen mesajların bazılarında bu beladan nasıl kurtulacağınıza dair hiçbir bilgi yok. Dolayısıyla “Allah müstahakınızı versin, bilgisayarınız sönsün, ‘server’ınız kurusun” diye beddua etmekten başka yapacak bir şey de yok…
Diğerlerinde ise “listemizden çıkmak isterseniz şuraya tıklayın” diye bir mesaj yazıyor. Tıklayınca da bir internet sayfası açılıyor:
“Niçin üyelikten ayrıldığınızı bizle paylaşmak için aşağıdaki seçeneklerden birini işaretleyiniz.”
“Huzur istiyorum kardeşim, düşün yakamdan!” diye bir seçenek yok ne yazık ki, hislerimi açıkça ifade eden…
Makina ve kural
Evet, tüm bu otomatik mesajlardan kurtulmak istiyorum, çünkü her gün bunları ayıklayıp silmek veya “üyeliklerinden ayrılmak” benim için büyük bir vakit ve enerji kaybı.
Bana ve eminim daha onbinlerce insana bu vakit ve enerjiyi harcatanların yaptığı da büyük bir saygısızlık ve görgüsüzlük.
Bu durum, kıyas yapınca daha iyi anlaşılıyor.
Söz konusu mefhumu icad eden ABD’den örnek vereyim: Orada birisine istemediği bir e-mail yollamak, hem ayıptır hem de suç.
O yüzden de bir Amerikalı kurum veya şirket, sizden onay almadan kesinlikle listesine eklemez sizi. Yani, Türkiye’de olduğu gibi, birisine nezaketen kartınızı verip ertesi gün kendinizi o kişinin e-mail listesinde bulmazsınız.
Peki neden böyle bir hassasiyet var Amerikalılarda?
İnterneti kuranlar bu adamlar olduğu için “unsolicited e-mail” (istenmeyen eposta) sorunuyla da ilk onlar karşılaşmış. O yüzden de buna karşı toplumsal bilinç ve hukuki yaptırım geliştirmişler.
Şimdi siz onlardan sadece “makina” (bilgisayar) alıp da, onun etrafında gelişen “kurallar”a bigane kalırsanız, sonuç işte böyle oluyor. Batı’dan bolca “araba” satın alırken, “trafik kuralları ve kültürü”nü umursamamak gibi bir şey bu. (Tam da aynı sebepten, dünyada en çok araba Batı’da varken, en çok trafik kazasının Afrika ve Ortadoğu’da yaşandığı belirteyim.)
Diyeceğim o ki, interneti adabıyla kullanmayı öğrenmemiz lazım.
Benim için en kritik olan edep kuralını da hemen açıklayayım:
İşbu yazının tepesinde görünen e-mail adresi, değerli yorum ve eleştirilerini paylaşmak isteyen sayın okurlar içindir. Listelerine eklemek için kurban arayan e-mail bombardımancıları için değil.