Bir yılan deliğinden iki kere ısırılmak

Medeniyet, insanlığın yapıp ettiklerinin (günahlarının ve sevaplarının) tarihidir, denilebilir. Medeniyet, birikimli bir süreçtir. Dünyanın farklı coğrafyaları bu sürece katkıda bulunmuştur. Buna biz de dâhiliz.

***

Yine bir sel felaketi yaşandı. Ölen çok sayıda insan var.

Oysa üzerinde yaşadığımız coğrafya yaklaşık on bin yıllık bir geçmişe sahip. Yani bu topraklarda ilk kurulan medeniyet, bizler tarafından kurulmamış. Bizler, bir hâsılanın üzerinde oturuyoruz.

Peki, bu hâsılanın farkında mıyız? Hiç sanmıyorum.

***

Bundan tam üç yıl önce, yine bu ayda, bir yazımda (Zaman, 30.07.2009) şunları söylemişim:

…Artvin, Ordu ve Sinop’ta meydana gelen sel felaketlerinde hayatını kaybedenlerin sayısı 8’e ulaştı, Bartın ve ilçelerinde ise 100 ev ile 30 işyeri su baskınlarına maruz kaldı. …Bugün de Giresun’un bir sel felaketiyle boğuştuğunu öğreniyoruz.

Sorulması gereken soru şu: Bırakalım bilimsel gelişmeleri, sadece yaşadığı coğrafyadaki eski medeniyetlerin kalıntılarına baksa bir insan, bundan daha iyi bir medeniyet kuramaz mıydı? Bir başka ifadeyle, “tecrübe”, bir bilgi kaynağı değil midir?

Geçmişte, bu coğrafyada, hangi medeniyet, derenin içine yol, ev, ibadethane, vb. şeyler yapmış da bunda başarılı olabilmiş? Biri, buna bir örnek gösterebilir mi? Aksine örnekler bulmak için örneğin Ege’nin vadi boylarına doğru bir tur almak, Van’ın geçmişine bakmak, İstanbul’un tarihi mekânlarının nerelerde olduğunu incelemek, hiçbir şey yapılamıyorsa, kendi yaşadığı yerdeki tarihi dokuda nelere dikkat edildiğine odaklanmak, oldukça öğretici olabilirdi. Olmadı.

***

Aradan üç sene geçmiş. Ben kâhin değilim. Çok zeki olduğum ise söylenemez. Orta zekâlı biri de bilir ki, derenin içine yapılan yapılar, ya bugün ya yarın yıkılır. 

Üç sene sonra Karadeniz tekrar sel felaketleriyle boğuşuyor. Bir yıl önce de –yukarıda işaret etmiş olduğumuz- Van’da bir deprem oldu, çok sayıda insan hayatını kaybetti. Van hayalet bir kente döndü. İstanbul’un neredeyse her yağmurda, karda insanlar için bir kâbusa dönüşüyor. Bu, bilinen bir şey.

***

Yukarıda bahsettiğim yazımı şu şekilde bitirmişim:

Uzun lafın kısası: Medeniyet, hatalarımızla sevaplarımızın toplamı. Ülkemiz, medeniyetin hâsılası sayılabilecek bir coğrafyada kurulmuş. Bu bir avantaj. Tecrübe bir öğrenme yöntemi. Bunun için okumak “şart” da değil. Zira yapılan yapılar, okuyanların elinden çıkıyor, her aşamasında onların denetiminden geçiyor.

Son üç yıldır, şehircilik ve çevre üzerine çalışan bir akademisyen olarak, ülkemi geziyorum. Kitaplardan öğrendiklerimi bizzat görme imkânına kavuşuyorum. Bu ülkeye, bu ülkenin şehircilik ve çevre konusundaki tarihî birikimine hayran kalıyorum. Ama yıl geçmiyor ki, ay geçmiyor ki, hafta geçmiyor ki, büyük-küçük yeni felaketlerle karşılaşıyoruz. Kahroluyorum.

***

Bu felaketlerin yaşanmaması için ne yapılabilir? Aspirin gibi bir çözüm yok, belki. Ama benim önerim şu: Mühendislik-Mimarlık Fakültelerinde okuyan öğrenciler, mutlaka, ülkenin her tarafındaki tarihî birikimi görebilecekleri ve üzerinde müzakere yapabilecekleri bir dersi almak zorunda bırakılmalı.

Buna rağmen yine de bugünlerde yaşadığımız türden kötü yapılaşma örnekleri olmaz mı? Olur, elbette. Ama inancım o ki, bu türden bir geziyle eğitim-öğretimini tamamlayanlar, eskisi kadar rahat olamayacaklar. Zira bizden daha kötü şartlarda insanların nasıl yapılar yaptıklarını görecekler ve yaptıklarımızdan dolayı utanacaklar.

 

Rota Haber, 05.07.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikDeğer dayatma merakımız
Sonraki İçerikSiyasetin finansmanı

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et