Ana Sayfa Blog Sayfa 444

Bekir Ağırdır – Dünün Çözümü Bugün Sorunun Ta Kendisi

0

20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanayileşmeye de paralel olarak Anadolu içindeki büyük göç başladı. Kırlardan kentlere doğru hareketlilik her yıl bir önceki yıldan daha hızlı olarak da hala devam ediyor.

Sanayiye iş gücü olarak gelmeye başlayanlara kentler, kent yönetimleri ve devlet, temel sorunlara çözüm modelleri sunmadan iç göç hayatın akışına bırakıldı. Başlangıçta en önemli sorun barınmaydı. Ne yönetim ne de kent insanları, ağırlıklı olarak feodal toplum ilişkilerinden çıkıp gelmiş, eğitimsiz, kentli değerler ve yaşam pratikleriyle ilk kez karşılaşan bu yeni insanları içine almaya gönüllü davrandı. Ama bir yandan da onların emeğine, kol gücüne ihtiyaç vardı. Onlar da barınma sorunlarını “gecekondu” ile çözmeye başladılar.

 

Yeni kentlilerin ilk çözümü olarak gecekondu

 

Daha başından kentleri ve göçü projelendirmek, arsa üretimini organize etmek, planlı mahalleler kurmak gibi politikalar üretilmedi. Tapu sahipliği ve kalite düşünmeksizin öncelikle kente tutunmaya çalışan bu insanların kendiliğinden ürettiği çözüm, giderek sorun haline dönüştü. Yerleşik kentliler ise kentin sorunlarının, asayişten ulaşıma, hemen hepsinin gecekondulardan ürediği gibi bir efsaneye inanmayı daha kolay ve işine gelir buldu. 1950-70 yılları arası yeni kentlilerin eski kentlilere rağmen kendi ürettikleri barınma çözümüydü gecekondulaşma.

Kentlere ilk gelen kuşak yerleşikleştikçe, sanayileşmenin tempo artırışına iç göç de tempo artırarak ayak uydurdu. Barınma ihtiyacı da artarak devam etti elbette. İlk 20 yıl kamu arazileri işgal edilerek gecekondular yapılmıştı. 70’lerden sonra kamu yönetimi ve siyaset kent planları, arsa üretimi ve tahsisi gibi kalıcı politikalar üretmedi. Bunun yerine ara ara gecekondulara af çıkarırken (ki çoğu seçim vaatlerine denk düşer) kendi arazilerini korumayı tercih etti.

 

Gecekondulardan yap-satçı müteahhitler eliyle apartmanlaşmaya

 

Yeni gelenlerin barınma ihtiyacını yine gecekondular ve ilk gelen gecekonducu kuşak üretti. Hayatın içinden üretilen yeni çözüm, ilk gecekonduların “yap-satçı müteahhitler” eliyle apartmanlara dönüştürülmesiydi. İlk kuşak yap-satçı müteahhitler de yine kendi içlerinden çıkmıştı, ilk kuşak göçerler ve hala tam olarak kentli değerleri ve yaşam pratiklerini benimsememiş olanlar. Kendi taşralı değerleriyle kentli değerleri, kendi yaşam pratikleriyle kentli pratikleri kendilerince sentezlemiş olanlardı.

1970-2000 yılları arasının yeni kentlilerinin barınma problemlerine ve hatta kentleşme süreçlerine dahil olabilmek için ürettikleri çözüm yap-satçı müteahhitlerin apartmanları oldu. Yerel yönetimler de devlet de hala bir vizyon geliştirmemekte, strateji planları ve programları hazırlamak gerektiğini anlamamakta kararlıydı ve yeni kentliler bir kez daha kendi çözümlerini üretmişlerdi.

Ama bu çözüm de sosyolojik ömrünü doldurdu ve giderek kendisi sorun haline dönüştü. Kayıt dışı ekonominin lokomotiflerinden birisi olma rolüyle, teknik ve estetik kalite sorunlarıyla,  hem yana doğru hem yukarıya doğru acımasız mekan kullanımı ihtirasıyla, kent planı olmayan coğrafyalarda gelecekte de plana izin vermeyecek aç gözlü büyümesiyle yap-satçı müteahhitler yoluyla yürüyen apartmanlaşmanın giderek kendisi soruna dönüşmüştü artık.

 

Yap-satçı  müteahhit apartmanlarından TOKİ mahallerine

 

İç göç sürerken, kentlere yeni gelenler eskisi kadar kolay iş de bulamıyorlardı artık. Sanayi de nitelik değiştirmeye başlamış, yeni sanayi ve gelişmekte olan hizmet sektörü daha nitelikli emek istiyordu. Yeni gelenler sanayinin ve hizmet sektörünün emek ihtiyacını karşılamak için değil, kendi umutlarının peşine düşmüşlerdi. Göç de nitelik değiştirmişti. Kentler de nitelik değiştirmişti.

Kentleşme, konut ve barınma sorunu ise yalnızca metropollerin değil, neredeyse Anadolu’nun tüm kentlerinin sorunu haline dönüşmüştü. Yap-satçı müteahhitler üzerinden apartmanlaşma sürecinin içinde çözümlerden birisi olarak düşünülmüş ve kurulmuş TOKİ, problemin yeni evresinde, yeni bir iktidar ve yeni bir anlayışla devreye girdi. TOKİ dokuz yılda 485 bin konut üretmeyi başardı. Nitelikten çok ekonomikliğin ve çabukluğun ağırlıklı ihtiyaç olduğu bir evrede bir çözüm de oldu.

Bir kamu kurumu olarak TOKİ’nin görevi, ekonomik gücü düşük yurttaşların barınma derdini çözmekti. Ne lüks konut yapmak, ne lüks konut yapan şirketlerle kar ortaklığı yapmak TOKİ’nin işi olmamalıydı. Hele kentlere, topluma ve hayata yön vermeye kalkışmak TOKİ’nin hiç mi hiç işi değildi.

2009 Yılından itibaren TOKİ’de kadim zihni sorunların duygusal sorunlara dönüşmesi, sorunun ve çözümünün dinamikleriyle değişiyor olmasının ıskalanması gibi hatalara esir oldu. Ak Parti devleti dönüştürmek için çıktığı yolda kendisi de devletleşirken, devletçi zihniyetin zirvelerinden birisi sayılacak TOKİ’nin kendisi çözüm olmaktan çıkıp, sorun haline dönüşmüştü artık.

 

Kimliksiz mahalleler, kimliksiz kentler

 

TOKİ sayesinde tam da Cumhuriyet projesinin tek tipli, kimliksiz toplum tasavvuruna uygun, tek tipli, kimliksiz mahalleler ve kentler üretiyor artık. Bugün TOKİ’nin yaptıklarına bakılınca Nevşehir’in bir mahallesiyle Ankara’nın bir mahallesi veya İstanbul’un bir mahallesi arasında estetik ve düzen olarak bile bir fark yok.. Üstelik TOKİ yaptıkları veya yapamadıkları için ne hesap veriyor ne de eleştirilebiliyor. Hatta çoğu uygulamasında yargıya bile gidebilmek olanağı yok. TOKİ’ye zihniyetiyle, projeleriyle baktığımızda devletin hala nasıl bir toplum tasavvurunda olduğu görülüyor.

Buna karşılık ise hayat ve toplum başka bir yerde. Ülkenin ekonomik olarak geldiği seviyede, toplumun sosyolojik olarak geldiği noktada konut yalnızca barınma, başımızın üstünde bir çatı olmaktan çıktı. Konut aynı zamanda hayat tarzımız, kimliğimiz, içinde bulunduğu sokakla, mahalleyle, kentle beraber bir hayat, bir aidiyet demek artık.

Ne Ak Parti ne de TOKİ değişen bu hayatın farkında. Onlar yeni bir versiyonla yeniden devletçi zihniyete ve kurallara teslim olarak, kendi kurallarını yeniden üreterek ve çoğaltarak 2012 Türkiye’sinde hayatı hala kurgulayabileceklerini sanıyorlar. 

Özetlediğimiz altmış yıllık bu sürecin ekonomisi, devlet eliyle rant üretimi ve dağıtımı gibi boyutlardan analizi, siyasetin, akademik dünyanın, aydınların başarısı-başarısızlığı, doğruları-yanlışları üzerinden siyasi okuması, göç-kentleşme-modernleşme üzerinden sosyolojik okuması ise ayrı meseleler elbette. 

12 Temmuz 2012, T24.com.tr

 

Orhan Miroğlu, Tarihe Kayıt Düşmek

Bir ülkenin aydınları, entelektüelleri, sanatçıları, bilim insanları o ülkenin vicdanıdır derler.

Bu doğruysa, en önemli, en hayati tarihî kavşak noktalarında, tarihe kayıt düşmek de onlardan beklenir.

Tevazuya gerek yok, bu yazıyı bu niyetle yazılmış bir yazı olarak da okuyabilirsiniz.

Kırkı yıldan fazla bir zamandır Kürt halkının talepleriyle, siyasetiyle iç içeyim.

Kürtlerin, 70’li yıllardan bu yana verdiği mücadelenin pasif bir izleyicisi olmadım hiç.

Genellikle bilinçli tercihlerle, bazen de aklımdan dahi geçmeyen olayların gelip beni bulmasıyla, kendimi henüz tam olarak yazılmamış; sanatı, edebiyatı yapılmamış bir tarihin içine sürüklenmiş olarak buldum.

Binlerce, on binlerce insan gibi..

Dağda vurulan askere de ağladım, dağda vurulan gerillaya da.

Kırk yıldır bitmiyor ve bitecek gibi de görünmüyor bu savaş.

Dağlarda operasyon, ovada operasyon.

Cenazeler, tutuklamalar, cezaevi yangınları, ölümler.

Elli bin ölü var geride.

Onurları sonsuza kadar kırılmış insanlar var.

Büyük kentlerde, kriminal suçlar söz konusu olduğunda, ismi ilk akla gelen, ulusal gururu her defasında ayaklar altına alınmış bir halk var.

Parlamentoya girmek için yirmi yıl beklemiş, şimdi de sokak gösterilerinde tartaklanan, vurulan, yaralanan, hapishanelerde tutulan BDP’li vekiller var.

Bir tarafın şiddetini alabildiğine eleştirmek, ama bir tarafın şiddetini meşru görmek, tarihe kayıt düşmek isteyen insanların elini kolunu bağlıyor.

Kürt gençlerine dönüp, “Kürdistan saçınızın bir telinden bile daha değerli değildir” diyen Kürt aydınları hain sayılıyor, ama o gençlere, “savaşmaktan başka çareniz yok” diyenler Diyarbakır sokaklarında kahramanlar gibi dolaşıyor.

AK Parti ve Başbakan’ın Kürt sorununu çözme gayretini gören ve kendi siyasi oyun denklemlerini, bütünüyle Kürt sorununun çözümsüz kalması üzerine kuran iç-dış güç odakları, bana kalırsa önemli bir başarıya imza attılar:

Kürt siyasetini uzlaşma ve diyalog zemininde değil, çatışma ve muhalefet zemininde tutmak.

PKK ve BDP’yi yönetenlerin izlediği siyaset bu çevrelerin siyasetiyle çatışmadı ve uyum gösterdi.

Doğru, Oslo’yu da istedi bu siyaset ve hâlâ da istiyor gibi görünüyor.

Çünkü Öcalan’la ve Kandil’le müzakereler yürütmek gibi siyasi bir irade göstermiş bir hükümete kayıtsız kalmak, Kürt halkına ve bu sorunla alakalı kamuoyuna kolayca izah edilecek bir durum değildi.

Silvan’dan sonra hükümet güvenlik ağırlıklı bir anlayışı benimsedi, bu da doğru. Ama bu anlayışın benimsenmesi Silvan saldırısı nedeniyle oldu.

Bugün artık, hükümetin yeni bir stratejiye geçmesi, talep edildiği üzere “Oslo sürecine dönülmesi” önemli oranda PKK ve BDP’nin izleyeceği politikaya ve bu politikanın netleşmesine bağlı.

Maalesef kısa vadede bu politik tercihlerde herhangi bir değişim ihtimali görünmüyor.

“Sezgileriniz” onu anlamaya yeter veya yetmez, ama PKK bugün savaşmak istiyor.

Ve bu isteği “barış için bu kadar ihtimaller ve emareler varken, PKK’den aldığı tehditler nedeniyle özellikle PKK’yle barış olmasın diye çırpınıp duran Orhan Miroğlu” değil, Duran Kalkan ve bütün Kandil kadrosu hep beraber dile getiriyor.

Barış yapmak istediğiniz bir güç, müzakere sürecinde olunmadığını ilan ediyor ve sizi silah zoruyla ikna edeceğine veya “dize getireceğine” inanıyorsa, olacak hâl, şimdi içinde bulunduğumuz hâldir:

Kürtler ebediyen muhalefette kalsın.

Dağda ölsünler, öldürsünler, milletvekilleri polis darbeleri altında yerlerde sürüklensin..

Böylece, AK Parti “içinden çatlasın”, zaten Kürt ayaklanması da çok yakın, “Kürtlerin yarısı silahlı ayaklanmaya hazır!.”

Bütün mesele geri kalan Kürtleri ikna etmek ve Türk halkına da AKP zulmü altında olan bir halkın silahlı ayaklanmaya hakkı olduğunu göstermek!

Bu temel stratejiyi, ola ki kişisel birtakım tercihler ve öfkeyle veya sağlam bir İttihatçı gelecek tahayyülüyle hayata geçirenler bu tarz-ı siyaseti, AK Parti’den ve Başbakan Erdoğan’dan kurtulmanın yegâne yolu gibi görenler Türkiye’ye ve her iki halka haksızlık ediyorlar.

Bu fikrin ve stratejinin asıl mimarları şimdi Silivri’deler.

Ve biz Silivri’ye tıkılan ihanetin boyutlarını bütün çıplaklığıyla biliyoruz artık.

%58, % 50’nin safında olan herkes biliyor.

Ama birileri de, İttihatçıların değirmenine nasıl su taşıdı, taşımaya devam ediyor, bu tutumun 
sonuçları ne oldu onu da biliyoruz.

PKK şiddetine sırf AKP karşıtlığı nedeniyle hesapsız bir tolerans sunulmasaydı, Türkiye bu “hâl”de mi olurdu?

AKP’yi normal yollardan deviremeyenler, AKP’yi devirmek için şimdi de Kürt halkının topluca isyan etmesinden medet umanlar, bugün eğer CHP iktidarda olsa PKK’nin savaşma arzusunu bu kadar es geçerler miydi?

Bu savaş görüntülerinin, bu fikirsel kaosun ortasında, Kürt ve Türk aydınlarının biraz daha etkisiz kaldığını, görmemek mümkün değil.

Ama işte tam da bu zamanlarda değil midir, bir aydının inandığı şeyi söylemesi?

Tam da bu zamanlarda değil midir, bir aydının, “tarihe kayıt düşmesi”?

Tarihe kayıt düşmek, 21. yüzyılın Türkiye’sinde isyan çağrıları yapmaktan değil, Leyla Zana’nın aynen dediği gibi “PKK’nin silahlı mücadele konusunda yeni bir muhasebe yapmasını” talep etmekten geçiyor.

Ve yine Zana’nın söylediği gibi, AK Parti ve Başbakan’ın çözüm için bir şans olduğunu anlamaktan geçiyor.

Yeteri kadar mağdur olmuş, ödemediği bedel kalmamış bir halkı isyana çağıran yazılar yazmak kolay, bu yazılar şu ulusal psikolojilerin belirlediği etnik hınç ve nefret ortamında, muhtemelen elden ele de dolaşıyor olabilir ama cesaretiniz varsa, gelin de PKK’den kayıtsız şartsız silahlı mücadeleyi bırakmasını isteyin.

21. yüzyılın Türkiye’sinde, Kürt sorununun çözümünden yanaysanız, tarihe kayıt düşmenin başka yolu yok çünkü.

orhanmir@hotmail.com

Taraf, 16.7.2012

 

 

Eser Karakaş, “Türkiye’nin temel sorunu yargıçlardır”

Yargı, daha somuta inelim, yargıçlar bir hukuk devletinin kalbidirler.

Devlet dediğimiz yapı yasama, yürütme ve yargıdan ibarettir.

Yasama ve yargı erkleri hata yapabilirler.

Hataları da ikiye ayırmamız gerek.

Takdir hataları, kural hataları.

Yasama ve yürütme takdir hatası yaparlarsa bu hatanın cezalandırıldığı yer sandıktır.

Kural hatalarına ise sandıklar bakmazlar.

Yasamanın kural hatalarına Anayasa Mahkemesi bakar.

Yürütmenin kural hatalarıyla ise Danıştay ilgilenir.

Yasama kural hatası yapmaz diye bir vahim hataya da bizim düşmememiz gerekir; yasamayı hukukun genel ilkeleri ve sonra da Anayasa sınırlar, yasama da hukuki hatadan münezzeh değildir.

Demokrasi ve hukuk devletinin etkin işlemesi yasama ve yürütmenin takdir hatalarının sandıkta, kural hatalarının da Anayasa Mahkemesi’nde, Danıştay’da düzeltilmesine bağlıdır.

Türkiye’de sandık 1950’den günümüze yasama ve yürütmenin takdir hatalarını gerektiği gibi düzeltebilmiştir kanısındayım; 1950’den günümüze her seçim sonucu sağlıklı bir toplumsal karar alma sürecinin sonucudur.

Ancak ve maalesef yargı için yani yasama ve yürütmenin kural hatalarını düzeltmesi gereken yargı erki için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Yargı erki bizim memlekette yasamanın ve yürütmenin hatalarını düzeltirken (!) maalesef cetvel olarak hukukun genel ve evrensel ilkelerini değil, büyük ölçüde bizdeki bir yerel ideolojiyi kullanmıştır ve böylece sistemin, demokrasi ve hukuk devletinin oturmasında büyük engel oluşturmuştur.  

Tekraren ifade ediyorum, yargı diye de soyut bir erk düşünmeyin, hukuk fakültesi mezunu hakimlerden, savcılardan bahsediyoruz.

Bu hakimlerin kararlarıyla Türkiye çok daha demokratik bir ülke olabilecek iken maalesef bu süreç gerektiği gibi yürümemiştir.

Mesleki bir ilke ve hatta anayasal bir gerek olarak hakimler vicdanlarına göre de karar verebilecek iken etraf “verdiğim karar vicdanıma pek uymadı” diyen hakimlerle (?) doludur.

Bu hakim arkadaşlara önerimiz emeklilikleri gelmiş ise kahvede pişpirik oynamaları, emeklilikleri gelmemiş ise de başka bir göreve talep olmalarıdır.  

Bunları neden yazıyorum?

Basında, Anayasa Komisyonu’na, yanılmıyor isem AK Parti’li üyelerden intikal eden bir basın hürriyeti madde taslağı dolaşmaktadır.

Madde taslağı aynen aşağıdaki gibidir:

“Basın hürriyeti milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın, başkalarının haklarının, özel veya aile hayatının korunması, suçların önlenmesi, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanması, savaş kışkırtıcılığının, her türlü ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun engellenmesi amaçlarıyla sınırlanabilir”…

Bu madde taslağı/önerisi muhalefet sözcülerinin büyük eleştirisine konu olmuştur.

Oysa, madde taslağında/önerisinde kullanılan ifadeler uluslararası metinlerden alınmış, standart ifadelerdir.

Bu madde taslağı anayasalaşır ise, özgürlükçü hakimler elinde Türkiye abad olurken, devletçi, milliyetçi hakimlerin elinde aynı Türkiye rezil de olabilir.

“Kötü kanun yoktur, kötü yargıç vardır” sözü büyük ölçüde doğru bir ifadedir.

AİHM’in 1976 tarihli muhteşem Handyside kararını aynen anayasaya aktarma fikri de can simidi değildir, bu kararın 2004 senesinden yani Anayasa’nın 90. maddesine son paragrafın eklenmesinden beri yasalarımızın üzerinde hukuki değeri vardır ama kötü, berbat, devletçi, ulusalcı/ırkçı yargıçlar bu kararı, bırakın bu kararı, anayasa suçu işleme pahasına Anayasa’nın 90. Maddesi son paragrafını görmezden gelmektedirler.

Örnek isterseniz, bakınız Yargıtay Hrant Dink kararı.

Türkiye’de en önemli sorunların başında yargıç sorunu gelmektedir.

Çözüme de muhtemelen HSYK’dan değil, hukuk fakültelerinden başlamak gerekmektedir.     

Star, 17,7,2012

Hangi Sol, Hangi CHP?

0

2014 Yerel Yönetim ve Cumhurbaşkanlığı ile 2015’te yapılacak Genel Seçimlerin süreleri yaklaştıkça siyasette dengeler hızla değişmeye ve şekillenmeye başlamıştır. Has Parti’nin ve Genel Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un AK Parti ile birleşme görüşmeleri siyasi gündemi sarsmış gibi görünmektedir. AK Parti’nin bunun dışında diğer siyasi aktörlere de teklif götürebileceği ifade edilmektedir.

Ana muhalefet partisi CHP’de de, başta “parti program”ı olmak üzere “Yeni” adına bazı değişimleri gerçekleştirmesi ve hayata geçirmesi tartışılıyor. Bununla birlikte Kemal Derviş, Burhan Şenatalar gibi bazı siyasi ve akademik dünyadan insanlara teklifler götürüldüğü medyaya yansıdı.

CHP VE YENİ PROGRAM

CHP’nin yeni parti programı hazırlığı bir süredir kamuoyunun gündeminde. Yeni programın, ‘Sosyal Demokrat’, ‘Sosyal Liberal’, ‘Sosyalizm’ ve ‘Atatürkçülük’ gibi birbiri ile bira arada olması zor kavramlarla biraya getirmesi hayli ilginç.

CHP’nin tarihine bakıldığı zaman görülecektir ki; devleti önceleyen ve onun bekasını koruyan siyasi söyleminin dışında kalıcı ve tutarlı bir siyasi program ve yöntem geliştirememiş, günümüze kadar pragmatist bir siyasi söylem geliştirmiştir. CHP’nin geçirmiş olduğu söylem değişimlerine kısaca bir göz atmak gerekmektedir;

CHP, 1950 yılına kadar öncelikli olarak; devletçi, statükocu ve vesayetçi bir anlayışla siyaset yapmıştır veya yapmaya çalışmıştır. 1927 yılında CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası 1933 yılında Cumhuriyet Halk Partisi ismini almıştır.) 4. Kurultayın da, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da “Demokrat” ve “Liberal” Partilerin oluşturmuş olduğu (Mete Tunçay’a göre; bugünkü anlamda “ortanın solu” olarak bilinen görüşe yakın partilerin oluşturmuş oldukları) “Radikal Demokratlar Kongresi”‘ne katılımı Kurultay tarafından reddedilmiştir. Daha sonra 1933 yılın da Sofya da düzenlenen “9. Demokratlar Kongresi”ne, gözlemci statüsünde katılmışlardır. Dünya ülkeleri ile entegrasyon içinde olma çabalarının, CHP’nin ilerici, demokrat, sosyal demokrat, liberal bir çizgi de ve anlayışta olduğunun tek başına göstergesi olamaz.

CHP, 1950 seçimlerinden sonra iktidarı Demokrat Parti’ye (DP) kaptırması sonucunda, yeni anlayışlar ve yeni ittifak arayışlarına girmiştir. CHP, 1950 yılına yani iktidarı kaybedene kadar, bütün enerjisini kurmuş olduğu devleti korumaya ve olası rakiplerini tasfiye etmeye harcamıştır. CHP, iktidarı kaybedeceğini düşünmediği için; bugün sıkça duyduğumuz; ‘halkçı’, ‘ezilen’den yana, ’emek’, ‘özgürlük’, ‘iş’, ‘sosyal güvenlik’ gibi kavramların da yabancısıydı. 1950’de iktidarı kaybetmesinden sonra “yeni toplumsal taban” bulma arayışında emek, özgürlük, sosyal güvenlik, eşitlik gibi kavramları seslendirmeye başlamıştır.

ORTANIN SOLU ANLAYIŞI

CHP’nin ‘Parti Tarihi’ kitapçığında, “1950’ye kadar olan dönemde Devleti, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi kuran parti misyonunu başarıyla tamamlayan CHP, 1950 sonrası yeni dönemde yaygınlaşan yoksulları ve ezilen kesimleri koruyan ve böylelikle toplumsal muhalefet kimliği öne çıkan bir parti niteliğine dönüşmüştür” denilmektedir.

Bu söyleme bakıp da “yoksulların ve ezilenlerin” ortaya 1950 yılından sonra çıktıklarını varsaymak, sosyolojik olarak doğru olmaz. Ama CHP yeni toplumsal taban arayışı içerisin de bu kesimleri yeni fark etmiştir, yani bu fark etme daha çok bir değişimin yenileşmenin değil, DP’ye karşı yeni ittifak arayışının bir ihtiyacı olarak şekillenmiştir. CHP, kurulduğu günden bu güne sol/sosyal demokrat bir parti olmamıştır. Bugünkü söylemine “dünya”da esen rüzgara göre şekillendirmiş ve kendisini siyasi alanda rakiplerine göre konumlandırmıştır. 1950 ve 1960 yıllarında dünyada esen sosyalist/komünist rüzgar, Türkiye’yi de etkilemiştir. 1960 yılların başından itibaren ülkede sol bir dalga şekillenmeye başlamıştır. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP), kurulması ve özellikle CHP’nin 1950 yılının sonlarına doğru keşfetmeye başladığı “ezilenler ve yoksullar”a yönelik söylemleri, CHP’nin yeni bir pozisyon almasına sebep olmuştur. 1965 yılında ki genel seçimlerden önce CHP Genel Başkanı ve ‘Milli Şef’ İsmet İnönü “ortanın solu” söylemini ortaya atmıştır.

Daha önce kendisini, DP’nin solunda konumlandıran CHP, daha sonra “TİP sağında, ortanın solunda” olarak, kendisini siyasi arena da yeni den konumlandırmıştır. Görüleceği gibi, CHP’nin yeni pozisyonu, tabanının söylemleri ve beklentileri doğrultusunda değil, rakiplerin ve yeni ittifak arayışlarının çerçevesin de şekillenmiştir. CHP savunduğu değerler içerisinde siyaseti şekillendirmemiş, tam tersine esen rüzgara göre yeni değerleri siyasetine göre şekillendirmiştir.

“Ortanın Solu” açılımını, CHP’nin 3. Genel Başkanı olan Bülent Ecevit; “Toprak işleyenin, su kullananın”, “Bu düzen değişmelidir” söylemiyle sloganlaştırmış ve bunun sonucunda da 1973 ve 1977 seçimlerinde iktidar olma şansını yakalamıştır. Aslında bu söylem, sosyolojik olarak kent kültürüne hitap eden sosyal demokrat bir parti söyleminden daha çok, köylü eksenli siyaseti ön plana çıkarmaktaydı.

1980 darbesinden sonra 1992 yılında yeniden açılan CHP, Deniz Baykal’ın Genel Başkanlığı’nda, dünyadaki ekonomik ve siyasi gelişmeleri de değerlendirerek “Yeni Sol”, “Anadolu Solu” gibi kavramları ortaya atılmış ama içleri doldurulamamıştır.

VE YENİ CHP

CHP, Toplumun beklentileri ve talepleri doğrultusunda kurulan ve şekillendirilen bir parti olmamıştır. CHP “Kurtuluş Savaşı” kadrolarının oluşturmuş olduğu “Asker/Sivil Bürokrat” bir kimliğe sahiptir. Bu kadroların öncelikleri, devletin ve rejimin bekası olmuştur. Ve bundan dolayı da tutarlı, sürekli ve kararlı toplumsal siyasi bir program ve söyleme sahip ol(a)mamıştır.

CHP’deki en son yaşanan Genel Başkan da dahil olmak üzere gerçekleşen değişimler parti tabanının ve seçmeninin olağan talebi içerisinde şekillenmemiştir.

CHP’nin yeni açılımını da bu şekilde değerlendirmek gerekmektedir. Her anlayışı ve eğilimi bünyenize katarak, iktidar olamama hastalığına karşın panzehir olmasını beklemek söz konusu olamaz. Panzehirin etkin ve etkili olabilmesi hastalığın teşhisiyle mümkündür.

CHP bugünkü söylemini değişen/gelişen küresel dünya siyasetine göre değil, AK Parti karşıtlığı üzerinden şekillendirmeye çalışmaktadır. Bu da söylemlerinin etkisini azaltmaktadır. CHP sosyal demokrat bir parti olacaksa ilk önce “temel hak ve özgürlükler”, “sermayenin serbest dolaşımı”, “herkesin kaderini tayin hakkı”, “düşüncenin serbest dolaşımı”,”bedenlerin serbest dolaşımı”, “bireyin özgürleşmesi”, “adalet”, “özgürlük”, gibi, konularda “Liberal” bir duruşa sahip olması ve bu anlayışı içselleştirmesi gerekmektedir. Sadece “sosyal liberalizim”i ön plana çıkarmak yeterli değildir. Siyasi, ekonomik ve felsefi anlamda liberal olmadan sosyal liberal olun(a)maz. Aksi takdirde günübirlik popülist ve pragmatist bir anlayıştan kurtulmak mümkün olmaz.

CHP, iktidar olmak istiyorsa, küresel dünya da; siyasal, ekonomik ve kültürel değişim ve gelişime uygun olarak 1923’ler de giymiş olduğu elbiseden kurtulması gerekmektedir. ‘Devletçilik’ ile ‘Serbest piyasa ekonomisi’, ‘Milliyetçilik’ ile ‘Çok Kültürlülük’ gibi kavramların nasıl bağdaştıracağını da açıklaması gerekmektedir. Bütün bunlara rağmen CHP’nin “Liberal” kelimesini telaffuz etmesi, Türkiye deki sol anlayışın liberal dünya görüşünün artık yok sayamayacağı anlamında bir paradigma değişimi olarak da algılamak gerekmektedir.

* LDT Üyesi

hkaya_58@hotmail.com

Gül, Erdoğan, Kurtulmuş

Son yıllarda ‘yeni Türkiye’nin en önemli özelliklerinden birisi siyasette belirsizlik döneminin kapanmış olmasıydı. İktidarı ve muhalefetiyle siyaset öngörülebilir bir hüviyete kavuşmuştu. Ancak Türkiye bu özelliğini kaybediyor. İstikrar ve devamlılıktan yeni bir ‘değişim eşiği’ne gelmiş gibiyiz.

 

Siyaset öngörülebilir olmaktan çıktı. Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün, önümüzdeki AK Parti kongresinde ‘son kez genel başkan adayı’ olacağını açıkladı. Bu, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığının ilanı anlamına da gelir. Seçilmesi de yüksek bir ihtimal.

Ancak Anayasa Mahkemesi, yeniden adaylık için mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de önünü açtı. Bu karardan sonra Gül’ün yeniden adaylık için yoğun baskı altında kalacağına kuşku yok. Seçilmesinin ardından polemiklerden kaçınan, her kesimden insanlarla diyalog kurmaya gayret eden yumuşak üslubuyla Gül, başarılı bir cumhurbaşkanı profili çizdi. O makamda kalmasını isteyenlerin hiç de az olmaması normal.

Soru şu: Abdullah Gül, 2007’de “Adayımız Abdullah Gül kardeşimiz.” diyerek önünü açan Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkar mı? Benim kanaatim çıkmayacağı yönünde, ama çıkarsa Türkiye siyaseti bambaşka bir yöne doğru evrilir. Erbakan-Erdoğan benzeri bir rekabet Erdoğan ile Gül arasında yaşanmaya başlar.

Ancak baskılara rağmen Abdullah Gül’ün yeniden cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan’ın karşısına çıkacağını sanmıyorum. Peki, ne yapar? Bilmiyorum, kendisinin de henüz bildiğini sanmıyorum. Ancak her durumda çokça konuşulan parti liderliğine ve başbakanlığa dönüş olmaz. Olmaz, çünkü, Çankaya’ya çıkan Erdoğan başbakanlıkta güçlü bir siyasal figür görmek istemez. Zaten Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkma arzusunun gerisinde ülkenin yetkili ve sorumlu ‘tek lideri’ olma arayışı yatıyor. Çankaya’da hükümet işlerine Özal’ın 1989 sonrası dönemde karıştığından daha fazla karışacak, adeta fiilî bir başkanlık modeli uygulayacaktır.

Bu modele de cumhurbaşkanlığı yapan bir Abdullah Gül razı olmaz.

Benzer bir analizi şu sıralar AK Parti’ye geçmesi konuşulan HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş için de yapmak mümkün. Kurtulmuş’un Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı sonrası AK Parti lideri ve başbakan yapılacağı konuşuluyor. Ben buna da ihtimal vermiyorum. Çankaya’da ülkeyi yönetmeye devam etmek isteyen Erdoğan’ın tercih etmeyeceği bir kişi Numan Kurtulmuş. Nedeni basit; Kurtulmuş ’emanetçi’ bir başbakan olmaz, Çankaya’dan yönetilmeyi kabul etmez. Dolayısıyla Erdoğan da böyle bir riske girmez.

Dahası, Erdoğan’ın Numan Kurtulmuş’u ‘başbakan yapmak için’ AK Parti’ye alacağını düşünenler yanılıyor. Türkiye siyaseten belirsizliğe yelken açmış durumda. Bu saatten sonra nerede ne olacağını kestirmek imkânsız. Erdoğan sonrası AK Parti’de çıkan bir kaos bambaşka noktalara gidebilir. Kurtulmuş, muhafazakâr sağın en ciddi lider adayı. Başbakan Erdoğan’ın da en çok çekindiği ‘muhalefet’ lideri. Yeni bir oluşum sürecinde etrafında toparlanmalar olabilir. AK Parti’ye transfer Kurtulmuş’u başbakan yapma değil, alternatif olmaktan çıkarma hamlesi.

Peki, Numan Kurtulmuş çok mu saf? Bilmiyor mu kendi potansiyelini, AK Parti’nin iç dinamiklerini ve Erdoğan’ın liderlik özelliklerini? Tabii ki biliyor ama daha fazla ‘rezerv’de kalmak istemiyor. Ayrıca bütün Türkiye’de aktif olarak siyaset yapacak bir partiyi finanse etmek ve insan kadrolarını bir arada tutmak zor. Üstelik AK Parti’ye karşı sert bir muhalefet yapmayı meşrulaştıracak ortam ve bunu mümkün kılacak araçların olmadığının da farkında.

Dolayısıyla Kurtulmuş farklı bir strateji izliyor, potansiyel bir lider adayı olarak AK Parti içinde olmayı uygun görüyor. Böylece AK Parti kadrolarına, teşkilatına ve tabanına nüfuz etme imkânına kavuşmayı, yarın bir gün AK Parti’de liderlik yarışı başladığında da rekabete hazır olmayı umuyor. En kötü senaryo; liderliği alamasa bile yüzde elli oy alan bir partiden kopacak unsurlarla en az yüzde 20’lik bir parti yaratmak olabilir.

Gül, Erdoğan, Kurtulmuş… Hem arkadaşlar hem de rakip. Tercihleri ve birbirleriyle ilişkileri, AK Parti denilen siyasal fenomenin geleceğini belirleyecek.

Zaman, 17 Temmuz 2012

Çalışma yaşamında Türkiye’nin zencileri: Engelli vatandaşlar

0

Egemen “beyaz adam”ın, dünyasın da farklı renkte/dilde/dinde/bedende olmak, aynı zamanda; baskı, yok sayılma, dışlanma, ayrımcılık, ötekileştirilme gibi uygulamaların da temelidir. Asırlar öncesinden günümüze, renklerinden, dinlerinden, dillerinden, fiziki görünürlükleri gibi nedenlerden dolayı katliamlara/ötekileştirilmelere maruz kalmışlardır. İktidarı elinde tutan egemen güç, kendisi gibi olmayan/benzemeyen, kendisi gibi düşünmeyen/yaşamayan herkese uygulamış olduğu bu muameleyi “Oryantalist” bir bakış ile meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu uygulamalar, “beyaz adam”ın tarihine “kara” lekeler olarak geçmiştir.

Bugüne gelindiğinde milyonlarca insan; ırkından, dilinden, dininden, renginden farklı bir şekilde, fiziki görünümünden dolayı da yok sayılmakta, ayrımcılığa uğramakta, ötekileştirilmektedir. Elleri/kolları/bacakları olmayan, görmeyen, konuşamayan, duymayan, algılamakta zorlanan; “yeni dünyanın zencileri”; kimi kavramlarla ifade edildiği gibi “sakatlar”, “özürlüler”, engelliler”dir.

Bir insan hakkı olarak “Çalışma Hakkı”

BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin madde 2, “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir”. diyerek hiç kimsenin ayrımcılığa uğrayamayacağını söylemektedir. Bildirgede “engelli”likten bahsedilmemesine rağmen, “başka bir statü” diyerek engelliliği de kapsadığını söyleyebiliriz. Yine Bildirgenin 7. maddesi, “Herkes yasa önünde eşittir ve herkesin ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır” ve devletler bu hakkı hayata geçirmekle yükümlüdür. Bu çerçevede T.C. Anayasa’sının ‘Kanun Önünde Eşitlik’ başlığı altında madde. 10, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz”. Böylece temel hak ve özgürlükler açısından herkesin yasalar karşısında eşit olduğu vurgulamakta ve “engellilere” yönelik alınacak tedbirleri de pozitif ayrımcılık çerçevesinde değerlendirmektedir.

Çalışma hakkı ulusal ve uluslararası hukuk acısından korunan ve kabul edilen bir insan hakkıdır. BMEİHB madde 23, “1- Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır”, burada da görüleceği gibi “herkes” diyerek “engelli”lerin de çalışma hakkına vurgu yapmaktadır. Aynı zamanda “işini özgürce seçme” hakkından da bahsedilmektedir. BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin madde 6. “çalışma hakkı” başlığı altında da aynı vurguyu yapmaktadır. Bu maddeleri, ülkemizde “engelliler” ile ilgili ayrı sınavların yapılması ve sadece engellilere yönelik pozisyonların açılması/yaratılması çerçevesin de düşünüldüğünde “engelli bireyin” işini özgürce seçtiğini söyleyemeyiz.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (İLO) 1951 yılında kabul ettiği 100 nolu “Eşit Ücret Sözleşmesi” her ne kadar kadın/erkek arasındaki ücret eşitliğine vurgu yapıyor olsa da temel hak ve özgürlükler açısından geldiğimiz noktada engellilere çalışma yaşamında farklı ücret ödenmesi gerektiğini düşünemeyiz. BMEİHB madde 23. 2. paragrafı, “Herkesin herhangi bir ayrım gözetilmeksizin eşit iş için eşit ücret hakkı vardır” diyerek, herkesin, kadın/erkek, engelli/engelsiz gibi, hiçbir statü, cinsiyet ve fiziki ayrıma tabii tutulmadan eşit ücret alması gerektiğini söylemektedir. T.C Anayasa’sının madde 48. herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme yapma, Madde 49. çalışma hakkından, madde 50. ücret adaletinden bahsetmektedir.

Engellinin çalışma hakkı ve etik

Uluslararası Sözleşmeler ve Ulusal hukuk ve insan hakları açısından “herkes” gibi “engelli” bireyin de çalışma, işini seçme, eşit ücret alma hakkı olduğunu söylemekte/güvence altına almaktadır. Ve aynı zamanda da çalışmayı bir insan hakkı olarak görmektedir.

Ülkemizde çalışma yaşamına engelliler açısından bakacak olursak, yukarda sayılan yasaların sorunsuz ve eksiksiz uygulandığını söyleyemeyiz. 4857 sayılı İş Kanunu madde 30. kotadan bahsetmekte, 50 kişi ve üzerinde kişi çalıştıran kamu da %4 ve özel kurumların %3 engelli istihdam etme zorunluluğu, uygulama açısından bir dolaylı ayrımcılığa dönüşmekte, engelli bir bireyin yalnızca engelli iş taleplerine başvurmak zorunda olmaları, yüzde 97’lik istihdamın dışında kalmalarına neden olmaktadır.

Engelliler çalıştıkları kurumlarda, hizmetli, destek elemanı/görevlisi, çağrı elemanı, santral görevlisi gibi pozisyonlar ile işe alınmaktadırlar. Buna rağmen “engelli”ler bu pozisyonların dışında, muhasebe, idari işler, teknisyen, tekniker gibi uzmanlık gerektiren işlerde çalıştırılmaktadır. Genellikle “Kurumlar”ın ücret politikalarını yapılan iş üzerinden değil “pozisyon”lar üzerinden belirlemektedir. Engelliler, “engelli olmayan” çalışanlarla “eşit iş” yapmalarına rağmen, pozisyonları “uzman”lık içermemesi nedeniyle “eşit ücret” haklarından yoksun kalmakta ve daha düşük ücret ile çalışmaktadırlar.

BMESKHS nin madde 7. ‘Eşit ve Uygun İşte Çalışma İlkeleri’ başlığı altında “Bu Sözleşmeye Taraf Devletler herkese adil ve elverişli şartlarda çalışma hakkı tanır”, diyerek, c fıkrası’nda “Herkesin işinde daha yüksek mevkilere atanma sırasında, kıdem ve ehliyetten başka bir ölçüye tabii olmaksızın”na atıfta yaparak, herkesin eşit ve adil bir şekilde pozisyonlarında yükselme hakkını korumaktadır. Ayrıca, 21. yy. en önemli ve ilk insan hakları sözleşmesi sayılan, BM Engelli İnsanın Hakları Sözleşmesi madde 27 “(a) İşe alım ve istihdam edilme koşullarında, istihdam sürerken, kariyer gelişimi ve sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları dahil olmak üzere, istihdama ilişkin her hususta, engelliliğe dayalı ayrımcılığı yasaklar” diyerek, işe alımdan başlayarak “engelli insanın” hiçbir şekilde engelliliğinden dolayı ayrımcılığa tabii tutulamayacağını koruma altına almıştır. “Engelliliğin” terfi edememenin, daha düşük pozisyonda/maaşla çalışmanın nedeni/gerekçesi olamaz. Engellilere yönelik uygulamaların ne engellinin insan hakları açısından ne de “engelli etik”i açısından savunulur hiçbir yanı yoktur.

Sonuç

Engellilerin işe alınırken eğitim seviyeleri, iş tecrübeleri, yetenekleri, bilgileri yok sayılmaktadır. Engellilerin İş bulmada yaşadıkları zorluklar düşünüldüğünde, iş ve pozisyon seçme haklarını kullanamadıklarını söyleyebiliriz. İşverenlerin de genelde engelli çalıştırmada isteksiz olmaları ve engelliyi yasal zorunluluk nedeniyle çalıştırmak zorunda olması, engelli bireyin kendi kaderini belirlemesini engellemektedir.

Engelli bireyin “eşit ve adil” koşullarda çalışıp ekonomik özgürlüğünü kazanması, eşit bireyler olarak topluma katılmasına ve bağımlılıktan da kurtulmasına neden olacaktır. Aynı zamanda çalışma sadece para kazanmamın bir aracı değil, sosyalleşmenin ve sosyalleşerek insanileşmenin de bir aracıdır. Çalışan birey toplumsal hayata dahil olur ve diğer insanlarla iletişim kurar.

Bu çerçevede, İnsan hakları savunucularına, sendikalara ve yetkililere büyük görevler düşmektedir. “İnsan haklarını için politikayı” savunmak, engellilerin “ülkenin zencileri” olmaktan çıkarılmasından ve engelli ayrımcılığına karşı olmaktan geçmektedir. Ayrımcı bakış acısı aslında bedenler üzerinden yürütülen bir iktidar savaşıdır. Diğerinin ötekileştirilmesi ırkçılık anlayışının farklı bir yansımasıdır. Gerçek özgürlük farklılıkların tanınmasından/eşitliğinden geçmektedir.

hkaya_58@hotmail.com

 

Taraf, 17 Temmuz 2012

Özgürleşen Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenleri Ne Yapacak?

19 Mayıs, 23 Nisan, Cumhuriyet ve Zafer Bayramlarının statlarda yapılmayacak olması beden eğitimi ve spor dersi öğretmenlerini özgürleştirmiştir. (Yazımda “beden eğitimi ve spor” dersine ‘spor dersi’ öğretmenine de ‘spor öğretmeni’ denilecektir. Neredeyse bir asırdır spor öğretmenlerinin temel görevi bayram kutlamak için kışla eğitimi yapmaktı. Ulusal bayramlar, askerlik yapanların çok iyi bildiği gibi,  uygun adımla yürüme, sağa-sola dönme, dizleri çekme kolları sallama talimlerinin statlarda uygulanmasıydı. Bu, tuhaf, sporla alâkası olmayan çağ dışı kutlama merasimleri nihayet son buldu. Bilmiyorum, spor öğretmenlerimiz Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’e müteşekkirler mi? Şimdi spor dersleri ve spor eğitimi makûs talihini yenme fırsatı bulmuştur. 

            Türkiye’de gerek insan kaynağı yetiştirmede, gerekse eğitim sisteminin bireyleri hayata hazırlama misyonunda önemli problemler bulunmaktadır. Eğitim sistemi tek seçeneği olan bir torna gibidir. Milyonlarca genç, vasıfsız, niteliksiz devlet memuru olmak için ömürlerinin üçte birini okullarda harcamaktadır. Spor gibi, önemli bir çalışma alanı Türkiye’de sonsuz kış uykusundadır. Bu tabloda Türkiye’deki spor dersinin ve spor öğretmenlerinin katkısı yadsınamaz. “Beden Eğitimi” ve “Bedenci” (öğretmenin kısa adı),  başta, ders adı olmak üzere, içeriği amaçları, kökten değiştirilmelidir. “Beden eğitimi…” kulağa hiç hoş gelmeyen nahoş bir ders ismidir. Milli Eğitim Bakanlığı YÖK ile işbirliği halinde söz konusu ders ismini ve öğretmenlerin “branş” isimlerini değiştirmelidir.

            4+4+4 Eğitim Reformu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte; ilk ve ortaokulların ders programları bakanlıkça belirlendi. Programa baktığımızda, spor dersi, zorunlu dersler arasında 5. sınıftan itibaren haftada 2 saat olarak düzenlenmiş. Ayrıca, yine 5. Sınıftan itibaren “Spor ve Fizikî Etkinlikler” dersleri seçmeli olarak, haftada 2 veya 4 ders saat olarak alabilecek. Bu seçenek, önemli bir adım durumundadır, bu fırsatı değerlendirmek spor öğretmenlerimize kalmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayınlanan “Beden Eğitimi ve Spor” dersinin amaçları: “Atatürk’ün ve düşünürlerin spor konusundaki sözlerini açıklayabilme, sinir ve kas dengesi sağlama, spor bilgisi … vb.” Böylesi amaçlarla yola çıkan bir dersin sonuçları ne olabilir ki ?

            Spor eğitimi, bir sektör olarak spor Türkiye’de etkisizdir. Henüz ikincisi yapılan  “Uluslararası Beden Eğitimi ve Sporda Sosyal Alanlar” Kongresi 31 Mayıs – 2 Haziran tarihlerinde Gazi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Ankara’da toplanmış. Kongrede, “spor pedagojisi” tartışma konusu olarak kendine yer bulmuş. Bu kongrenin henüz ikincisinin icra ediliyor olması anlatmaya çalıştığımız kötü tablonun göstergesi durumundadır. 2008 Pekin Olimpiyatlarında Türkiye’nin sportif performansı son derece kötüydü, ben o günlerde spor öğretmenlerimizin, bu durumu değerlendiren bir toplantı, bir organizasyon yaptıklarımı görmedim. Olimpiyatların temeli atletizm dalıdır, oysa okullarda atletizm hiç önemsenmez, çünkü spor öğretmenleri bayram kutlamakla meşguldürler.  2012 Londra Olimpiyatlarına sayılı günler kaldı, Londra’ya kalabalık bir sporcu kitlesi ile gidiyoruz. Ancak, 17 milyon genci olan ülkemizde Londra’da çok daha etkili olabilirdik. Spor yapmak, modern dünyada bir yaşam biçimi olmak ile birlikte, bir endüstridir. Bu endüstriye yeterli yatırım yapmadığımız gün gibi ortadadır.

            Spor öğretmenliği, diğer öğretmenlik branşlarında olduğu gibi, “devlet memurluğu” anlayışı ve pratiği ile vücut bulmaktadır. Dersler, sıraya geçme, rahat-hazırol komutları ile başlamaktadır. Böylece kışla eğitimi ilk dersini okullarda yaptırmaktadır. Sonraki dakikalarda, sembolik bir spor eğitimi daha sonra da serbest oyun oynanarak ders sona erdirilmektedir. Kimse oyuna karşı olduğuz anlamı çıkarmasın, spor dersinin en iyi bölümü oyun bölümüdür. Spor dersleri, ailelerin pek ilgisini çekmez, spor ile uğraşan çocukların haylazlık yapacağı, derslerine çalışmayacağı endişesi aileleri korkutur. Spor öğretmenleri de ailelerin korkularını bertaraf etmek için bir çaba sarf etmezler. Okullardaki spor dersleri, spor aktiviteleri formalite halini almıştır. Okullar, spor kulüpleri, spor organizatörleri ile temasa geçmemektedirler. Aslında, eğitimin tüm aşamaları ve etkinliklerinde toplum dışı bir yapı hâkimdir. “Gardiyan okul” diyebileceğimiz bu anlayış değişmedikçe eğitim sistemi sorunları devam edecektir.

            Türkiye’de spor endüstrisinin gelişmesi, sporcu sayısının artması, başarılı sporcuların yetişmesi,  spor öğretmenlerimize bağlıdır. Spor öğretmenleri kendilerini bağlayan, militarist prangadan kurtulmuşlardır. “Spor için tesis lazım, spor araç-gereçleri yok” gibi gerekçeler, bahane olamaz. Spor eğitimi için bazı özel alanların (tartan pist, olimpik yüzme havuzu vb.) olması gerektiği muhakkaktır. Anadolu’nun küçük bir ilçesinde söz konusu alanlar bulunamayabilir. Spor eğitimi için gerekli olan bazı alanlar ve araç-gereçler hem bulması kolay hem de düşük maliyetli araç-gereçlerdir. Örneğin, maraton için yol, diğer atletizm dalları için ise, disk, çekiç, koşu ayakkabısı, küçük bir kum havuzu, engel vb. bulmak kolaydır. Spor öğretmenleri, seçmeli spor derslerinin tercih edilmesi için oturup beklememeliler, sporu, spor endüstrisini tanıtıcı çalışmalar yapmalılar. Aksi takdirde, geleneksel olarak “önemli” kabul edilen, derslere (matematik, İngilizce, Türkçe vb.)  karşı şansları yoktur. Spor eğitimi için spor öğretmenlerinin sağlık kuruluşları, yerel kuruluşlar (belediyeler) spor kulüpleri ile işbirliği halinde olmaları gerekir. Spor eğitimi, akademik dünyanın daha çok üzerinde durması gereken bir konudur. Modern dünya, üretimi ve üretimde çeşitliliği artırmak ile uğraşmaktadır, Türkiye çağın gerisinde kalmamalıdır. Türkiye’nin rejim koruyucusu gençlere değil, hayatın her alanında üreten bireylere ihtiyacımız vardır.

maliilkaya@hotmail.com  

AK Parti’nin yeni ittifak stratejisi ve HAS Parti ile bütünleşme

AK Parti, kurulduğu günden itibaren Türkiye’deki değişim ve demokrasi isteyen cephenin siyasi aktörü olmaya çalışıyor. Bunu başarabilmesinin yolu, AK Parti’nin bu cephenin siyasi ittifakına dayanmasıdır. AK Parti kuruluşu ve sonrasında bu ittifak sistemini genişletmeye çalıştı. Bunun zirvesi, 12 Eylül 2010 anayasa referandumunda yakalanan %58 kabul oyudur. 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde, bu oyun ancak %50 nispetinde AK Parti oyuna dönüşmüş olması, bir yandan genişleme stratejisinin büyük ölçüde başarıldığını gösterirken, öte yandan AK Parti’ye gelmeyen %8’lik oy da genişleme potansiyelinin varlığını işaret etmektedir.

Bu vadide AK Parti’nin, Numan Kurtulmuş ve HAS Parti’yle bütünleşme daveti ve eski DP Genel Başkanı Süleyman Soylu’ya yönelik böyle bir davetten bahsedilmesi ne anlama gelmektedir?

Bütünleşmenin bağlamı

Önümüzdeki dönemde, AK Parti’nin Türkiye siyasetindeki istikbali üzerinde doğrudan etkide bulunacak üç seçimin varlığı (yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler), siyasetin üzerinde muazzam bir baskı oluşturmaya başladı. Özellikle Cumhurbaşkanlığında ilk ve/ya ikinci turda %50 çoğunluk şartının mevcudiyeti, siyasi ittifakları hayati hale getiriyor. Bu bakımdan küçük ama etkin siyasi aktörlerle ittifakların kalıcı hale getirilmesi önem kazanıyor. Eğer bu ittifaklar bugünden temin edilmezse, karşı cephenin hareket alanı büyüyebilir. Bu bağlamda AK Parti açısından özellikle referandumda %58’lik oy oranının muhafaza edilerek muhalefetin %42’lik alana hapsedilmesi öncelikli hale geliyor.

AK Parti nasıl kendi etrafındaki ittifakı genişletmeye çalışıyorsa, AK Parti karşıtı cephe de bu ittifakı bozmaya çalışıyor. Nitekim 12 Haziran 2011 sonrasında muhalefet, AK Parti’nin etrafındaki cephenin hatta AK Parti’nin içinin dağıtılmasını stratejik öncelik haline getirdi. Reform sürecinin hız ve yöntemindeki farklılıklardan dolayı önce liberallerle, Kürt sorununun tam anlamıyla çözülememesi ve Uludere hadisesi dolayısıyla AK Parti’nin Kürt seçmeniyle ve yargıdaki anlaşmazlık dolayısıyla cemaatle AK Parti’nin ittifakının bozulduğu iddia edildi. Ancak yapılan kamuoyu yoklamaları, bu problemlerin bir kopuşa yol açmadığını ve AK Parti’nin, 12 Haziran seçimlerinde aldığı oy oranının azalmadığını gösterdi.

Erdoğan’ın stratejisi

Başbakan Erdoğan, siyasi yelpazenin bugünkü haliyle de Cumhurbaşkanı olabilir. Ancak Erdoğan, Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığından ayrılmasının yaratabileceği boşluğu dikkate alarak arkasında güçlü bir parti bırakmak istiyor. Ayrıca AK Parti’nin gücü ve Erdoğan’ın %50’nin üstünde bir oyla ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmesi de, başkanlık ve yarı-başkanlık sisteminin kapılarını fiilen aralayabilir. AK Parti tüzüğündeki üç dönemin aşılmaması şartı da, bir yandan AK Parti’nin yeni ittifaklara girerek nitelikli kadro devşirmesini mümkün hale getiriyor, diğer yandan da AK Parti’nin üç dönemlik iktidar yıpranması karşısında kendisini yenilemesine imkân veriyor.

Erdoğan, bu yenilenmeyi kendisinden sonraya bırakmıyor. Kendi kontrolünde bir yenilenmeyle, AK Parti içinde Özal sonrası Anavatan Partisi’nde yaşanan problemlerin yaşanmasına izin vermeyeceğini gösteriyor. Erdoğan aynı zamanda beraber siyaset yaptığı ve referandumda kendisini destekleyen çevrelere jestler yaparak lider olarak vefasını da gösteriyor.

AK Parti’nin Numan Kurtulmuş ve HAS Parti ile başlayan yeni ittifak stratejisi, AK Parti’nin yorulduğu, reformcu kimliğinden vazgeçtiği ve AK Parti etrafındaki ittifakın dağıldığına ilişkin iddialara verilen yerinde bir siyasi cevaptır. Aynı zamanda 2014 seçim kampanyasına güçlü bir hamleyle başlandığının ilanıdır. Numan Kurtulmuş’la yapılan bütünleşme görüşmesinin ana ekseni budur. Bu çerçevede, gündeme getirilen liderlik iddiaları, kafaları karıştırmaya yönelik tedavüle sokulan bir muhalefet stratejisidir. AK Parti karşıtı cephenin bu siyasi hamleye ne cevap vereceği, önümüzdeki 10 yılı tayin edecek ehemmiyettedir. Ancak karşı cephenin bunu algılayabilecek halde olup olmadığı tartışmalıdır.

 

Sabah, 14.07.2012

Devrim Özkan – Birey ve Cemaatler Karşında Mahçup Bir Demokratlık

Yeni anayasanın yapımı sürecinde düşünce dünyasının, şu anda olduğundan, çok daha hareketli olması gerekir. Bundan sonraki kuşakların nasıl yaşayacaklarını etkileyecek olan yeni anayasanın, zengin bir düşünce dünyası üzerinde yükselmesi zaruridir. Toplumumuzun ideal yaşam standartlarına ulaşabilmesi ve siyasal alanın geçerlilik ve meşruluk problemlerinin yaşanmadığı bir işlevselliğe kavuşabilmesi, her türlü siyasal meselenin etraflıca tartışılmasını gerektirmektedir.

Bu çerçevede, “demokrat zihniyet” olarak adlandırılan yaklaşıma yönelik eleştirilerime yeni katkılarda bulunmanın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki, Etyen Mahçupyan 8 Temmuz tarihli Zaman gazetesindeki yazısında, “demokrat zihniyet”ine yönelik merkezi eleştirimi görmezden gelmeyi tercih etti. Hâlbuki, savunmaya çalıştığı yaklaşımın temel hatasına dikkat çekmiştim. Bu temel hatayla hesaplaşmadan, herhangi bir siyasal olgu ya da olay karşısında, kendi içinde tutarlı bir düşünceyi savunabilmesi mümkün değil. Mahçupyan, modernliği demokratik bir perspektiften eleştirerek, yeni bir sürecin inşa edilebileceğini iddia etmekte. Ancak, ilk sınıftaki herhangi bir siyasal bilgiler öğrencisi bile, temsil ettiği ‘sosyal sözleşmeci demokrasi modeli’yle modernliğin 1789’dan beri el ele gelişimlerini sürdürdüklerini, rahatlıkla söyleyebilir. Gelgelelim, bu realite dikkate alınmadığında, siyasal problemlerin çözümü için, ortaya çeşitli ‘oksimoron’lar atılabiliyor.

Yazısının sonunda, yaklaşımlarını geliştirirken herhangi bir yazınsal ya da tarihsel-insani deneyime başvurmadan, adeta ‘kendinden menkul’ bir tarzda düşündüğünü ima eden Mahçupyan’nın bilgi ve düşünceden anladığı şeyin yeryüzünde bir eşi daha olmasa gerek. Hatırlatmak gerekir ki, insani deneyimler, aynı hata ve icatların defalarca tekrarlanmaması için başvurulan bilgi nesneleridir. Aksi takdirde, “Amerika’nın yeni kâşifleri”yle her gün karşılaşmamız kaçınılmaz hale gelir.

Mahçupyan, ısrarla “demokrat zihniyet”ini modernlik eleştirisiyle harmanlayarak sunmakta. Bu, giderek yaygınlaşan postmodern yaklaşımların etkisinden kaynaklanmakta. Galiba, önümüzdeki süreçte, bu tip ‘oksimoronlar’la defalarca karşılaşacağız. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra, “demokrat zihniyet”in ahlaki alt yapısını sorgulamak isterim. Gerçekten de, diğer demokrasi modelleriyle karşılaştırıldığında, ‘karşılıklı iknaya dayalı sosyal sözleşmeci demokrasi modeli’nin meşruluk ve geçerlilik problemlerinin yanı sıra ahlaki krizlere de yol açması kaçınılmazdır. Zira, referans kaynağının müzakereye indirgenmesi, insanların yaşamlarını biçimlendirmekte kullandıkları ‘evrensel referans kaynakları’nın bir kenara bırakılmasını gerektirir. Bu, Kuran, İncil ve Tevrat gibi temel referanslarla yaşamlarını şekillendiren birey ve cemaatleri merkeze tabi olmaya zorlar. Böylece, merkezdeki ortaklaşma süreçlerinde, evrensel referansları ortadan kaldırarak taraflardan çeşitli ödünler koparan devlet, iktidarını sürekli pekiştirir.

Mahçupyan’nın ideolojiden ne anladığı da son derece problemli görünmekte. Modernlikle ideolojiler arasında sınırları belirli bir ayrım yapamamış görünüyor. İdeolojiler, esasında, Fransız Devrimi’nin neden olduğu dönüşüm süreçlerine karşı alınan farklı tepkiler olarak ortaya çıktılar. Sosyalistler modern dönüşümlerin hızlandırılması; muhafazakârlarsa kontrollü bir biçimde sürdürülmesi, gerektiğini düşündüler. Bu süreçte siyasal referansın insani deneyimlere ya da Tanrı’ya değil, fakat mekanik bir tarzda işlediğine inanılan doğaya yapılması, sosyal ve kültürel hayatı derinden sarstı. Bu, Hobbes’un temsil ettiği sosyal sözleşmeciliğin doğal sonucuydu. Montesquieu’den Tocqueville’e uzanan Fransız liberal geleneğiyse, esas olarak, dizginlerinden boşalmış bir biçimde önüne gelen her şeyi kasıp kavuran ‘genel irade’ ve ‘sosyal sözleşmecilik’e (ki bunlar ‘demokrat zihniyette’ damıtılmış bir biçimde temsil edilmektedir)  karşı modernliği zapturapt altına alma çabasıdır.

Siyasetin, karşılıklı empatiyle yaşamın kurallarını sürekli yeniden üreten bireylerin eşgüdüm ve müzakeresine indirgenmesi, son derece sempatik bir yaklaşımmış gibi görünse de, sonuçları tahrip edicidir. Modern hayat, giderek artan bir biçimde, farklı zaman ve mekânları birbirleriyle etkileşime zorlamaktadır. Kişilerin hayatları diğer mekânların çeşitli etkilerine karşı savunmasız hale gelmektedir. Bu durum karşısında, çözüm olarak birbirinden farklı ilgi, çıkar ve ihtiyaçlar tarafından biçimlendirilen ‘yerellik’leri merkezi bir eşgüdüme ve ‘genel irade’ye uymaya zorlamanın, yeni tarz totalitarizmlerle neticelenmesi kaçınılmazdır. Mahçupyan, kendinden menkul düşüncelerle yol almaya çalıştığından, modernlik deneyiminin düştüğü hatalara yeniden takılmamıza neden olacak argümanlar sunmakta. Fransız Devrimi’nde Paris’teki merkezi ‘genel irade’ye rıza göstermeyen Lion’un yaşadığı yıkımı, savunduğu “demokrat zihniyet”te hangi birey, grup ya da cemaatin yaşayacağını nasıl bileceğiz?

Ahlaki siyaset, insanları, evrensel referanslarını bir kenara bırakmaya, eşgüdüm ve harmoniye katılmaya zorlamamalıdır. Farklı mekânların sürekli birbirini kültürel ve ekonomik olarak çeşitli şekillerde etkilediği günümüz modern dünyasında yapılması gereken, liberal özgürlükler çerçevesinde kişilerin mekânlarını ve özgünlüklerini, dış dünyanın etkilerine karşı güvence altına almaktır. Empati ve müzakereyle taraflardan çeşitli ödünler kopartarak, her kesimi uzun süreçte kimliksiz, kültürsüz ve geleneksiz bırakacak olan “demokrat zihniyet”e karşı tüm birey, grup ve cemaatlerin kendi özgünlüklerini koruyabilecekleri alanların muhafaza edilebilmesi, sadece liberal özgürlükler vasıtasıyla sağlanabilir. Bu nedenle, ahlaki söylemlerin arkasını sığınıp ‘ahlak vaizliği’ne soyunuyor olsa da, Mahçupyan’nın sunduğu “demokrat zihniyet” kişilerin mekân ve mahremiyetlerini, müzakereyle her türlü dış etkiye açarak, siyasal ahlaksızlıklara kapı aralamaktadır.

Mahçupyan’nın yazılarını ‘hınç’ duygusu şekillendiriyormuş gibi görünmekte. Bu yüzden kendi “demokrat zihniyet”inin temel argümanlarını yazı tarzına yansıtamayan yazar, her şeyin, herkesin ortaklaşması ve eşgüdümüyle biçimlendirildiği bir sistemde, işleticisi kendisi olsa dahi, güvencede olamayacağımız gerçeğiyle bizleri baş başa bırakmakta. Daha başında, çözümü imkânsız karşıtlıkları hem düşüncelerinde hem de yazı tarzında sergileyen Mahçupyan, özgürlüğün, istikrarın, refahın ve çeşitliliğin, ahlaki ve siyasal güvenceye kavuşabilmesi için, insana, dış etkilerden bağımsız bir biçimde özgünlüğünü gerçekleştirebileceği ya da isterse geleneğini devam ettirebileceği, otonom bir sahanın sağlanması gerektiğini bilmeli. Aksi takdirde, siyasal sistem her defasında meşruluk krizleriyle boğuşarak istikrarsızlığa gömülme tehlikesiyle karşılaşır. “Demokrat zihniyet”, böylesi riskleri fazlasıyla barındırmaktadır. Zira, müzakere süreçlerinde kimden ne kadar ödün koparıldığı her zaman göreceli kalmaya mahkumdur. Teraziyi Mahçupyan taşırsa, böylesi bir tehlike çok daha fazladır.

Tüm bu nedenlerden dolayı, Mahçupyan’a, Antik Babil ütopyasını kendisine saklamasını, modernlik koşullarında mekânda ve zamanda yerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış her türlü farklılığın yerelliğini güvence altına alacak liberal özgürlükleri daha dikkatli ve orijinal kaynaklarına başvurarak incelemesini tavsiye ederim. Böylece, hem üslubundaki öfke patlamalarından hem de “demokrat zihniyet”indeki çelişkilerden kurtularak sağlıklı ve tutarlı düşünüşün ne olduğunu deneyimleme olanağına kavuşabilir.

ozkandev@hotmail.com

16.07.2012

2014 senaryoları ve dış politika

AK Parti’nin en başarılı olduğu alanlardan birisi dış politikaydı. Hem iç kamuoyu hem de dünya Türkiye’nin bölgesiyle entegrasyonunu ve bölgesel sorunları ortak akılla çözme girişimlerini ilgiyle, hayranlıkla izliyordu.

Bölgeyi bir barış, istikrar ve ekonomik işbirliği alanı haline getirmek gibi bir misyonla çok önemli adımlar atıldı. Komşularla sıfır sorun cumhuriyet dönemi dış politikasında bir paradigma değişimi anlamına geliyordu.

Şimdi risk, demokrasiyi ve ekonomik kalkınmayı destekleyen bir dış politika pratiğinden demokrasiyi ve ekonomik kalkınmayı baltalayacak bir dış politika noktasına gelmemiz.

Hep söylemişimdir; dış politika sadece dışa yönelik bir eylem değildir; dış politikanın önemli işlevlerinden biri, ‘iç’i kurması, ‘iç düzen’i tahkim etmesi ve meşrulaştırmasıdır. Bu nedenle dış politikanın, bazen iç politik amaçlarla araçsallaştırılması bildik, yaygın bir uygulamadır.

Dış politika algıları, tercihleri ve yönelimi belli bir düzeni pekiştirir. Biliyoruz ki dış politika yıllarca, komşuları ‘düşman’ olarak niteleyen ‘kuşatılmışlık’ zihniyetini meşrulaştırmak ve toplumsallaştırılmak için kullanıldı. Sonuçta özgüvenden yoksun, herkese korku ve kuşkuyla bakan bir toplum yaratıldı.

Her yandan gelen tehdit, içerde önemli bir işlev gördü; otoriter yapı meşru ve de gerekli görülmeye başladı. Otoriterlik dış politika yoluyla oluşturulan korku ve kuşkularla pekiştirildi. Güvenliğin temel ihtiyaç ve temel öncelik olduğu bir ülkede elbette ‘güvenlik bürokrasisi’ sistem üzerinde vesayet sahibi olacaktı. Liberal bir demokrasi, çoğulculuk ve hukuk devleti ‘dört yanı düşmanlarla çevrili bir ülke için lükstü.

Bu yapı 1999 sonrası değişmeye başladı. Bir yandan demokratikleşme reformları öte yandan da ekonomik kalkınma ve refah üretme gereği, dış politikada tehdit ve korku üretme, tehdit ve korkuyu içerinin otoriterleşmesi için kullanma imkânlarını ortadan kaldırdı.

Sonuçta çatışma ve gerginlik yerine işbirliği ve diyaloğu merkeze alan, askeri tehdit yerine dış politika hedeflerine ulaşmak için ‘yumuşak güç’ünü kullanan bir dış politika anlayışı uygulanmaya başlandı. Komşularla sıfır sorun politikası bu anlayış üzerine inşa edildi. Devlet ve diplomasi kadar iş dünyasının, düşünce kuruluşlarının ve sivil toplumun da rol aldığı, dışarıyla derin ilişkiler kurduğu bu dönemde Türkiye’nin hem prestiji hem etkinliği küresel ve bölgesel düzeyde arttı.

Paradoksal biçimde Arap Baharı Türkiye’nin dış politikasının kimyasını bozdu. Devrimler Arap halkının demokrasi ve özgürlük taleplerinden çok, Ortadoğu’da ‘Batı düzeni’ne Arap halklarının bir isyanı olarak okundu.

Ortadoğu’yu Batı boşaltıyorsa Türkiye doldurmalıydı ortaya çıkan boşluğu. Tarihi ve kültürel ‘ortaklıklar’ böyle bir misyona mahkûm ediyordu Türkiye’yi.

‘Yeni Ortadoğu’yu biz kuracağız’ iddiası böyle bir zihin dünyasının eseri. ‘İlham kaynağı’ olmak yerine ‘kurucu’ bir güç olma iddiası çok ileri bir noktaya işaret eder. Hegemonik unsurlar içeren ‘ağabey’ tutumunu bile aşan ’emperyal’ bir hava içerir. Dolayısıyla böyle bir misyona bölgeden paydaşlar bulamazsınız. Kimse kendi ülkesini emperyal bir projenin parçası haline getirecek bir sürece destek vermez. Sonuçta kurduğunuz ‘yumuşak güç’ unsurlarını da kaybedersiniz. Elinizde sadece ‘katı güç’, yani ‘bilek gücü’nüz kalır. Bugünün dünyasında da bilek gücünüzü kullanmanız zordur.

Paradoks budur; ne ‘katı-askeri gücünüzü’ kullanabiliyorsunuz, ne de ‘yumuşak gücünüz’ artık bir anlam ifade ediyor. Çünkü güç kullanma tehdidinde bulunduğunuz anda yumuşak gücünüzün etkinliğini de bitirmiş olursunuz. Suriye ve Irak’ta yaşadığımız açmaz budur. Artık ne önceki ‘işbirliği’ paradigmasına dönebiliriz ne de ‘çatışma’ paradigmasının vazgeçilmezi olan tek taraflı güç kullanma imkânına sahibiz.

Dolayısıyla başa dönüyoruz; Türkiye’nin dış politikası ‘iç politika’daki iktidar projeksiyonlarının bir uzantısı haline geliyor. Suriye, Irak ve İran’la yaşadığımız sorunlar, ABD ile ilişkilerin gelinen noktası ve AB krizi bu aktörlerin iç gelişmeleri kadar bizim 2014 senaryolarıyla da alakalı. Sakın Suriye 2014 sonrası için bir ‘son adım’ olmasın?

 

Zaman, 13.07.2012