Ana Sayfa Blog Sayfa 433

‘Yalnız ülkem’

Ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın ‘yalnız ülkem’ sözü doğru mu oluyor ne?

 

Türkiye bölgesel siyasette güney ve doğu komşularıyla ciddi sorunlar yaşarken Batılı müttefiklerinden de ‘beklediği’ desteği almakta zorlanıyor. Daha dört yıl önce BM Güvenlik Konseyi üyeliğine 151 ülkenin oyuyla seçilen Türkiye, nasıl bu kadar hızla yalnızlaşır ki?

Komşularla işbirliğine, diyaloğa, sorunların müzakereler yoluyla çözümüne dayanan; güç gösterisi yerine ‘yumuşak güç’ unsurlarını öne çıkaran dış politika anlayışının ne kadar değerli olduğu, Türkiye içinden ve dışından neden büyük takdir topladığı herhalde şimdi daha iyi anlaşılıyordur. Dış politikada ‘keskin sirke küpüne zarar’ verir. Devleti, gücü, çıkar maksimizasyonunu öne çıkarmak yerine ekonomik ve sivil unsurların desteklendiği, içerinin örnek bir şekilde yeniden yapılandırıldığı, toplumların ‘ortak çıkarları’nın gözetildiği ‘eski günler’ geride kaldı. Amerika’nın savaş ve işgalle Ortadoğu’da yapamadığını biz kendi başımıza yapmaya kalkıştık. İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan ‘Küçük Amerika’ olma tutkumuzla Osmanlı nostaljimizi harmanlayıp etrafımızda düzen kurabileceğimizi, rejimleri değiştirebileceğimizi sandık. Kendi sorunlarımızı çözmek, ‘yumuşak karnımız’ı tahkim etmek yerine ‘olduk, erdik, bildik’ deyip bırakın bölgesel liderliği ‘küresel liderlik’ hevesine kapıldık.

Yanıldık. Son yıllarda konuşulan, model gösterilen, takdir edilen, dostluğu kazanılmak istenen Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olduğunu unuttuk. Hem dolduruşa geldik, hem kendimizi doldurduk. Her alanda tam bir ‘kalkış’ (take off) aşamasında olan bir ülkeyi bölgede herkesle çatışır hale getirdik. Etrafımızı korkuttuk, ürküttük… Böyle bir durumda ‘yalnızlık’ kaçınılmazdır.

İşte BM’nin son Suriye toplantısı. Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin taleplerine kulaklarını tıkadı. Ne Suriye’de zirve yapan şiddet ne de etrafa taşan insanî kriz konusunda somut bir karar alınabildi. Sorun, Suriye’deki krizden birinci derecede etkilenen ülkelerin sırtında kaldı. Başta da Türkiye’nin…

Aslında başa dönersek Türkiye’nin bu yalnızlığı biraz da kendisinin istediğini söyleyebiliriz. Suriye krizi çıktığında Türkiye, Esad’ı ikna edebileceğini düşündü. Böylece dış müdahale önlenebilir, olmazsa da en azından Arap Birliği üzerinden bölge kendi sorununu kendisi çözebilirdi. Suriye’nin Libya’ya benzemesinden korkuldu. Batılı devletlerin ve özellikle de Fransa’nın başı çektiği, Türkiye’nin kendi bölgesindeki bir süreçten bile dışlandığı bir süreç yerine ‘bölgesel aktörler ve dinamikler’ tercih edildi.

Bu arada Sarkozy’nin Fransa’sı ile giriştiğimiz rekabet bizi hızla Suriye muhalefetine her türlü desteği vermeye, hatta muhalefeti örgütlemeye itti. Paris’in Suriye muhaliflerinin merkezi olması ihtimali karşısında Esad’ı ikna edemediğimizi düşündüğümüz noktada öte tarafa savrulduk.

Bir yandan da Suriye krizinin ‘bölge perspektifli’ çözümünün mümkün olduğuna inandık. Türkiye diplomasisi Arap Birliği üzerine yoğunlaştı. Beklenilen, Arap Birliği ülkeleri ve Türkiye’nin bu bölgesel sorunda inisiyatif alarak küresel güçleri meseleye fazla müdahil hale getirmeden krizi çözmekti.

Olmadı. Bugün Amerika, İngiltere ve Fransa’nın krizi çözmeye yönelik etkin faaliyetlerde bulunmadığını söylüyoruz. Hatta bunların Esad rejiminin yıkılmasına ilişkin artık tereddütlerinin olduğu bile ifade ediliyor. Öte yandan Arap Birliği’nin Suriye konusunda asla etkin bir platform olmadığını da anlamış olduk. Ne planları etkili oldu, ne tehditleri. Bugünlerde Arap Birliği’ni çözüm arayışlarında ciddiye alan kimse kalmadı.

Şimdi Mısır da farklı bir girişim başlatıyor. Devrim sonrası süreci yaşayan Arap dünyasının en önemli ülkesi devre dışıydı büyük ölçüde. Bir süre içe kapanan Mısır, şimdi Mursi’nin liderliğinde bölgesel siyasete yeniden dönüyor. Suriye krizi için önerdiği ‘dörtlü mekanizma (Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan ve İran) krizin başında Türkiye’nin bulmaya çalıştığı ‘bölgesel’ çözümün daha dar bir versiyonu. Her durumda Suriye’de diplomasiye inanan kalmadı zaten.

Suriye uzun süre bölgede kanayan bir yara olarak kalacak. Irak, İran ve Lübnan gibi ülkeler de bıçak sırtında. Böyle bir coğrafyada cazibe merkezi olmanın yolu demokrasiyi kurumsallaştırmak, açık toplumu tesis etmek ve ekonomik kalkınmayı sürdürmek. Biz hangi istikamete gideceğiz?

Zaman, 09.07.2012

Türk ve Kürt ezberleri

Türk ezberleri1. Kardeşiz; kardeşliğimiz bozulmasın. Bu anlamsız olduğu kadar ahlâksız ve akılsız bir söylem.

Bir kere, mesele kardeş olup olmamak değil, siyasî ve hukukî sistemde bireylere ve birey gruplarına nasıl muamele edildiği. Bu lafı kullananlar ataerkil bir zihniyeti yansıtarak, fiilî eşitsizliği retorikle perdelemeye çalışıyor. Ayrıca, eğer kardeşlik varsa, kardeşlerin birbirlerine insaniyetli ve hakkaniyetli muamele etmesi beklenir. Kardeşlerden biri “mağdurum, dertliyim” diyorsa, diğerinin “sus otur” demek yerine onu dinlemesi ve derdine çare olmaya çalışması lâzım gelir.

2. Birlik beraberliğimizi ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Birlik tutkusu abartılınca, azınlıkta olanlara baskı ve tahakküme dönüşür. Birlikten kasıt dil, din, etnisite, kültür birliği olursa, bu bizi otoriterizme, hatta totaliterizme sürükleyebilir. Demokraside birlik meşru şekilde yalnızca ahlâkî ve hukukî eşitliğe dayanan bir yargı bölgesinde yaşamak anlamına gelir. Huzur, statükoyu korumanın gerekçesi yapılırsa, tahakküm aracı olur. Huzur kendi başına bir değer değildir, özgürlük, eşitlik ve adâletin tesis edilmesinin sonucu ve göstergesidir.

3. Açılım, bağımsız devlet isteyen Kürtlerin oranını artırdı. Bunu geçenlerde bir akademisyen iddia etti. Dedi ki; açılım politikası başlamadan önce bağımsızlık isteyen Kürtlerin yüzde 6 olan oranı, 2011’de yüzde 22’ye çıktı. İlgili kamuoyu araştırmasının sıhhat derecesi ayrı bir konu, ama bu yorumda vahim bir bilimsel metot hatası yapıldığı kesin. İki şeyin bir arada olması, aralarında bir nedensellik bağı olduğunu göstermez. Böyle bir ilişkinin olup olmadığını bulmak için başka araştırmalara ihtiyaç var. Belki de iddianın tersi söz konusu; açılım politikaları olmasaydı bağımsızlık isteyenler yüzde 50’yi aşacaktı, ama bu politika sayesinde yüzde 22’de kaldı. Bu ifade de önceki gibi spekülasyon elbette. Demek istediğim, ciddî ve devamlı araştırmalar yapmadan kesin hüküm verilemeyeceği.

4. TSK’ya Irak’ta ve özellikle Kandil’de operasyon yetkisi verilse PKK hemen yok edilir. TSK “Kuzey Irak”ta defalarca hem kara hem hava operasyonu yaptı. Ayrıca, uluslararası hukuka göre “sıcak takip” yapma, yani sınırı sınırlı amaçla aşma yetkisine ve imkânına sahip. Bütün operasyonlara rağmen PKK bitirilemedi, bitirildiyse yeniden canlandı. “Girelim”, “vuralım” diye bağıranlar elim cenaze törenlerinde provokatörlerin veya Eser Karakaş’ın dediği gibi Bağdat Caddesi kafelerinde ağır ve hafif faşist gazetelerin dolduruşuna gelip her olayda sanki problem yeni başlıyormuş gibi tepki göstermesinler, sorunu tarihî boyutlarıyla görmeye çalışsınlar. Ayrıca, garibanların üzerinden ucuz kahramanlık yapmayı bırakıp cepheye önce kendileri koşsunlar.

5. Kurucu felsefe asla bozulamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurucu felsefesi var mıydı, tartışılır. Vardıysa da 1950’de zaten tadil edildi. Toplumsal ihtiyaçlar ile zaman ve mekân aşan ilkeler ne gerektiriyorsa, o yapılır. Bugün yaşayanlar, 1920’lerde yaşayanların kölesi değil. Aslolan insana, insan haklarına ve insanların özgür tercihlerine saygıdır. Bir siyasî felsefe, bozulmasını bir yana bırakın, gerekirse tamamen terk edilebilir.

6. Kürt halkı PKK’yı desteklemiyor. Kürt halkının epeyce bir bölümü desteklemezse PKK var olamaz, yaşayamaz. Başka türlü olabilir mi? Türkler bir Mehmetçiği askere gönderirken nasıl hislenip heyecanlanıyorsa, çocuğunu dağa uğurlayan bazı Kürt aileler de aynı şeyi hissediyor olabilir. BDP milletvekilleriyle PKK’lıların samimi kucaklaşmasına niçin şaşırdınız? Bu, bütün mahallenin bildiği sır değil miydi? Devekuşu gibi başımızı kuma gömsek realite ortadan kalkacak mı? Bırakın BDP tabanını, o bölgedeki Kürtlerin neredeyse tümü, hangi partiye oy verirse versin, statükodan ve kendilerine yapılan muameleden rahatsız. Gönül gözü kör olmayan biri bunu, bölgeye yaptığı bir tek ziyaretle dahi anlayabilir.

Kürt ezberleri

1. Halksız devlet olmaz. Kürt halkının “silahlı mücadelesi” self-determinasyon ilkesi gereği haklıdır. Dünyada birçok devletsiz halk var. Her halkın devleti olsaydı, binlerce devlet olurdu. Önemli olan, içinde yaşanan siyasi yapının (polity) niteliğidir. Self determinasyon hakkı başka bazı ilkeler tarafından zayıflatılabilir ve hatta geçersizleştirilebilir. Demokratik, hak ve özgürlüklere saygı gösteren bir devlette insanlar ne iseler o olarak, kimlikleri inkâr edilmeden ve bastırılmadan yaşayabilir. O zaman, en acil ihtiyaç TC’nin demokratikleştirilmesidir.

2. PKK şiddeti haklı şiddettir, çünkü mağdurdan gelmektedir. Şiddet ancak ve ancak nefsi müdafaa durumunda haklı ve meşrudur. Bunun anlamı şudur: Bir silahlı güç bir insan grubunu fiziki olarak elimine etmek istiyorsa, bunun için o insanları öldürüyor ve evlerini, topraklarını (mülklerini) gasp ediyorsa, o grup kendini savunmak için silaha silahla mukabele edebilir. Bu yüzden, Dersim’deki direniş meşruydu. Ama PKK şiddeti meşru değil. Kültürel asimilasyona ve siyasî eşitsizliğe karşı mücadele demokratik yollarla, daha geniş bir çerçevede, sivil itaatsizlikle yapılabilir. Kürt hareketi bu yolla ilerleseydi, hem masumiyetini korur hem de daha çok mesafe kat etmiş ve Türkiye’nin demokratikleşmesine ciddî katkılarda bulunmuş olurdu.

3. Devleti olmayan halk ezilir, Kürtlerin, ezilmemek için, devlet kurması gerekir. Bir halkın devleti tarafından ezilmemesi, o devletin özgürlükçü, demokrat olmasına bağlıdır. Ama devletler, çoğu zaman, insanların en büyük katili olur. Yirminci yüzyılda devletler tarafından siyasi sebeplerle yüz milyonlarca insan öldürüldü. Devletler, katil olduğunda, seri katilleri bile mumla aratacak vahşetler sergiler. Bakın Suriye’ye. Bu yüzden, grupların anti-demokratik, insan hak ve hürriyetlerine saygı göstermeyen, ama kendi dil, din ve etnisitesinden kimselerin iktidar sahibi olduğu devletlerin vatandaşları olması zulmü önlemeyi garanti edemez.

4. PKK özgürlük mücadelesi veriyor, Kürt halkını özgürleştirecek. PKK’nın neyin mücadelesini verdiği belli değil, bazen bağımsızlıktan, bazen demokratik özerklikten söz ediyor. Bir kere Kürtler, Türkiye’de, kelimenin klasik anlamında köle değil. Ayrıma uğratıldıkları yanında uğratılmadıkları alanlar da var. Serbestçe seyahat edebilir, mülk edinebilir, istedikleri yere yerleşip yaşayabilirler. İş kurabilir, kamu görevlerine talip olabilirler. Vergilendirmede ve birçok kamu hizmetini almada eşitsiz muamele görmezler. Yetersiz genişlikte de olsa ifade hürriyetinden yararlanabilir ve siyaset yapabilirler. Ayrıca, bağımsızlık özgürlükle çakışmaz. Türkiye 1920’lerde bağımsızlığını kazandı ama daha önceki özgürlüklerin de gerisine giden bir diktatörlük kurdu. Bugün Azerbaycan ve Orta Asya Türk cumhuriyetleri de aynı durumda. Buralarda Sovyet dönemindekine göre en önemli değişiklik, efendilerin yerli olması. Biliyoruz ki, yerli efendilerin yabancı efendilerden daha vahşi ve acımasız olması istisnai bir durum değil. Bilinen ideolojik çizgisiyle PKK bir bağımsız Kürt devleti kurmayı başarsa, muhtemelen, Kürtler şimdiki özgürlüklerini bile hasretle anan köleler konumuna düşecektir.

Zaman, 07.09.2012

Günaha davet ediyorlar, gitmeyin!

Sanki bir çocuk oyunu gibi. ‘Akepe pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım’ diye bağırıyorlar adeta. Bugün Erdoğan’ın konuşmasını dinledim, o da çıkacak gibi konuşuyordu” diyor arkadaşım.

Artık özel olarak görmemeyi tercih edenler dışında herkes görebilir ki PKK çözüm istemiyor. Sadece ne kadar asker öldürse değil, ne kadar Kürt öldürülse onun kazanç hanesine yazılıyor. Çatışma sürecinde tabanını genişletiyor, elinin erdiği yerde alternatiflerini susturuyor, Kürtler taciz edildikçe, etnik hınç bilendikçe, ayrışma yaşandıkça, o canlı kalıyor.

Dünyanın neresinde “biz ayrılık değil, federasyon bile değil, üniter bütünlük içinde demokratik özerklik istiyoruz ve bunun için silah kullanıyoruz” deseniz, söylediğinizi tercüme hatası zannederler.

“Siyaset yapmanın, bunları talep etmenin, bu doğrultuda örgütlenmenin kanalları açık değil mi?” diye sorarlar.

Bugün BDP, milliyetçi öfkeyi alevlendirecek bir dil kullanıyor ve böylece paradoksal bir biçimde, Kürt Sorununun çözümü yönünde atılacak adımları güçleştiriyor.

“Demokrasi” ve “barış” söyleminin altında milliyetçi bir dil var ve bu dil eldeki barışı bile aşındırıyor.

***

E şimdi ne yapmalı? “Şu kadar kilometrekare PKK’nin kontrolünde” veya “Haydi gelsene, korktun değil mi?” çağrılarına kulak mı vermeli?

Sadece güvenlik politikalarına mı dönmeli?

Yoksa kendisiyle savaşanla hukuk içinde etkin biçimde mücadele ederken, aynı anda, inatla ve kararlılıkla, sivil ve siyasal haklar alanında atılması gereken adımları mı atmalı?

Alternatifleri koyuşumdan tercihim anlaşılmıştır.

Biliyorum, kolay değil bu. Bir yandan cenazeler gelirken, ulusalcılar hiç sıkılmadan bu ölümleri istismar ederken, diğer yandan PKK’nın talep ediyor göründüğü hakları iade etmek.

Ama elbette ikincisini seçmeli. Zor olanı seçmeli.

***

Emre Uslu, “Kürt sorununun çözülmesi ve demokrasinin güçlenmesi PKK’yı bitirmez, güçlendirir” diyor.

“Bitirmez” kısmına kesin bir itirazım olmaz. En azından tamamen bitirmeyebilir. Ama “güçlendirir” kısmına itirazım var. Yazısında söz ettiği tartışmada ben de Vahap Coşkun gibi düşünüyorum.

Uslu, ETA örneğini veriyor. Doğru, ETA’nın saldırılarını en fazla yoğunlaştırdığı dönem, İspanya’da “mutabakat anayasası”nın hazırlandığı, demokratik reformların yapıldığı dönemdi. Doğru, Frankist rejimin inkar ve devlet terörü sona ererken, ETA’nın saldırıları tavan yapmıştı.

Ama sonra ne oldu? Demokratikleşme konusunda ısrarla ve inatla yoluna devam eden sivil hükümet kazandı. ETA’nın taban desteği zayıfladı, örgütün ana kütlesi silah bıraktı. Tamam, ETA adlı bir örgüt saldırılarına daha yıllarca devam etti. Ama o ETA, artık o baştaki büyük ETA değildi. (Bu konuyu geniş biçimde ele aldığım bir yazım için bkz, “İspanya Bize Benzer mi?”, Star, 26.7.2011).

***

AK Parti Hükümeti, bütün eksikliklerine, Uludere’deki gibi sergilediği hatalara ve bazen kullandığı sorunlu dile rağmen, cumhuriyet tarihi boyunca yapılamayanı yaptı; sorunun iki ana dinamiğini, resmi inkar ve sistematik devlet terörünü bitirdi.

Kürt Sorunu henüz bitmedi; ama asıl zor dönemeç dönüldü. Şimdi sivil bir anayasa ve anadilde eğitim başta olmak üzere, kalan hakların iadesi kaldı.

Hükümet için Öcalan’la ve Kandil’le müzakereyi göze almak hiç kolay değildi.

Ama “çocuğun anası” olmayı seçmenin yüklediği çok daha ciddi bir sorumluluk vardı ve hala da öyle.

***

Türkiye toplumu aptal değil. Adil ve ahlaki olanı seçebilecek temyiz yeteneğini, diğer toplumlar kadar haiz. Dolayısıyla ondan yana kaygıya gerek yok.

Belki de geldiğimiz aşamada çözümün önündeki en büyük engel politik değil psikolojiktir; sadece kalan hakların iadesi meselesi değil, yaklaşım, perspektif ve dildir.

“Kürtler neden görmüyor” diye sormak da yanlış, çünkü ezici çoğunluğu görüyor.

Hükümet PKK ile mücadeleyi, hukuk içinde ve minimum can kaybıyla yürütmek için emrindeki ordu ve polisi ciddi biçimde denetlemeli.

BDP kapatılmamalı, dokunulmazlıklar sınırlandırılmamalı. Siyasetin alanı daha da genişletilmeli.

Eğer o parti, bir günde 30 eve ateş düşüren zalimlikle aralarına sınır koymuyorlarsa, siz bunu yasayla, mahkemeyle sağlayamazsınız.

Kavmiyetçiler sizi günaha çağırıyor. Kendi dillerinde konuşmanızı istiyorlar.

Gitmeyin.

Star, 06.09.2012

Eğitim Bakanı’ndan yeni bir ayrım

“Normal vatandaş-anormal vatandaş”

Bir tartışma, iki gaf…

İlki Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’den…

Bakan, 5 yaş çocuklarının okullu yapılması kararını eleştirenler için şöyle diyor:

“Normal vatandaşlarımızın çoğunluğu bizi destekliyor. Eleştirilerin bir kısmı PKK kaynaklı. Çocuklarımızı erken yaşta okula alıp Türkçe öğreteceğiz, onları hayata hazırlayacağız. ‘Rapor dahi almayın’ diyenler PKK yanlıları. Bunu önlemek istiyor. Bir de laikçi kesim bu reformdan rahatsız oluyor.”

Böylece, Dinçer’in ağzından vatandaşların ikiye ayrıldığını öğrenmiş bulunuyoruz: Normal vatandaşlar ve anormal vatandaşlar. Anormal vatandaş olarak anılanların içine PKK’lılar ve “laikçi kesim” giriyor.“Hükümet ne eylerse doğru eyler” diyenler de Dinçer’in nezdinde “normal vatandaş” sayılıyor anlaşılan…

Eğitim tartışmasını siyasi saflaşmaya çevirme gayreti

Bu lafın neresinden tutarsınız şimdi…

“Eleştirilerin bir kısmı PKK kaynaklı” derken kimleri PKK’lı sayıyorsunuz? “PKK’lı” damgası basarak eleştiriden kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz? “Laikçi kesim” dediğiniz kesim kimdir? Kimleri içerir? Sizin tabirinizle “laikçi” olmak anormal bir durum mudur; bir insanın normal vatandaş olma hakkını mı kaybettirir?

Türkiye’deki eğitim tartışmalarının birçoğunun ideolojik ya da siyasi bir saflaşmanın “yan ürünü” olarak yürüdüğü doğru. Ama bakıyorsunuz, uzun zamandır ilk defa, siyasi yönü ağır basmayan bir eğitim tartışması yapılırken, bu kez bizzat Eğitim Bakanı bunu siyasi bir saflaşma konusu haline getirmeye çalışıyor. Toplumun çok farklı kesimlerinden farklı farklı gerekçelerle yoğun eleştiri alan bir uygulamayı savunmak için, karşı çıkanları böyle abuk sabuk bir şekilde tasnif etmeye, boyunlarına birer yafta asmaya kalkıyor. Kahvehanede konuşan bir vatandaşın bile kullanmayacağı bir dille ülke vatandaşlarını ikiye bölüp bir kısmını normal, bir kısmını da anormal olarak niteleyebiliyor.

İşin kötüsü, ağzından çıkanı kulağı duymayan sadece o değil.

Hemen peşinden aynı konuda ikinci gaf geliyor.

Üstelik bu kez Başbakan’dan…

“Hain vatandaş”

Başbakan da çıkıp çocuğunu beş-beş buçuk yaşında okula göndermek istemeyen anne babaları çocuklarına ihanetle suçluyor. Hem onları 5 yaş emrivakisi ile açmaza sokuyor hem de o açmazdan kurtulmak için doktora koşanlara “Çocuklarına geri zekalı diye rapor alıyorlar” diye saldırıyor.

Böylece, “anormal vatandaş”ın yanı sıra yeni bir vatandaş kategorisi ile daha karşılaşıyoruz: Hain vatandaş!

Şimdi olacak olan belli…

Hükümetin ya da AK Parti’nin önde gelenlerinden biri ortaya atılıp Başbakan’ın ya da Dinçer’in bu laflarını düzeltmeye çalışacak. “Onu demek istememişti de, bunu demek istemişti” gevelemeleriyle bu sözleri tevil etmeye çalışacak ve bizler bir kez daha, duyduğunu anlamayan salaklar durumuna konuşumuza sinirleneceğiz.

Peki biz buna mecbur muyuz? Yöneticilerimizin gün aşırı yaptıkları gafları sineye çekmek, düzeltmeleri anlamsız bulsak da kabul etmiş gibi yapmak zorunda mıyız?

Siyasetçi olmanın birçok olmazsa olmazı vardır. Bunlardan biri de sözünü tartarak söylemek ve her sözünün sorumluluğunu taşımaktır.

Gözlerini elindeki metinden ayırdığı anda olmayacak gaflar yapan, sonra da “maksadını aşan” bu sözleri düzeltmek için adamlarını ortalığa salan siyasetçi tipi artık çok bıktırdı doğrusu.

Bugün, 05.09.2012

İslam bir ‘sistem’ midir?

Türkiye’nin sıcak ve trajik gündemine rağmen, “İslamcılık” konusundaki tartışma üzerine bir iki söz daha etmekte yarar var.

Bunun için de evvela Yeni Şafak yazarı Akif Emre’ye teşekkür etmeye ihtiyaç var. Çünkü kendisi, İslamcılık savunusu yapan son yazılarından birinde, meselenin özüne dair çok önemli bir iddiada bulundu:

İslam, hayatın bütün alanlarını kapsayan bir din/sistemdir” dedi.

Bu görüş, İslamcı ideolojinin özüdür aslında. Buna inananlar, saltanat, meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, liberalizm, kapitalizm vs. gibi bütün “beşeri sistemler”i reddeder, bunların yerine “İslami sistem” getirmek gerektiğini savunurlar.

Hatta Akif Emre’nin ifadesine bakarsak, söz konusu “İslami sistem”in siyaseti de aşıp “hayatın bütün alanlarını” kapsaması lazımdır. Eğitimden trafiğe, tarımdan sanayiye kadar, herhalde…

Peki ama hakikaten var mıdır böyle bir “sistem”?

Mesela, politik düzeyde, “İslami sistem” nedir?

İran gibi bir cumhuriyet mi, Suudi Arabistan gibi bir monarşi mi? İlk dönem Medine gibi bir şehir devleti mi? Osmanlı gibi bir imparatorluk mu?

Dahası bu “İslami sistem”de yöneticiler nasıl başa gelir? Babadan oğula mı? Seçimle mi?

Seçimleyse, bu seçimler hayatta bir kere mi yapılır, dört yılda bir mi? Tek dereceli midir, çok dereceli mi? Yerel yönetimler ayrı mı seçilir? Merkeziyet mi esastır, adem-i merkeziyet mi?

Sorular neredeyse sonsuz sayıda artırılabilir. Ama benim vereceğim cevap aynıdır:

İslami sistem” diye bir şey yoktur. “İslam’ın siyasete bakan ilke ve hedefleri” vardır; adalet, güvenlik veya meşveret gibi.

Müslüman toplumlar, bu ilke ve hedefleri tarih içinde farklı biçimlerde hayata geçirmeye çalışırlar. Bunu yaparken de, kendi “örf”lerini devreye soktukları gibi, başka medeniyetlerin birikimlerinden de yararlanabilirler. Bizim son iki yüzyıldır, anayasa, yasama meclisi, milletvekili seçimi gibi demokratik kurumları Batı’dan aldığımız gibi…  

Açılan makas

Buradaki kısır döngü şu ki, biz bunları dediğimizde, İslam’ın “hayatın bütün alanlarını kapsayan bir sistem” olduğuna inanan İslamcılar, bunu “dinin bir kısmını terk etme” teklifi olarak anlıyorlar. Hatta Kemalizm’i andırır bir “din ve dünyayı karıştırmama” dayatması zannediyorlar. (“Alternatif sistem kurmak”tan başka bir “dünyaya karışma” biçimi akıllarına gelmediği için, herhalde.)

Öyle ki, Ali Bulaç, İslamcılığı savunurken, İslamcılık eleştirisini “Allah’tan bağımsız alanlar yaratma” gibi anlıyor. Bu yüzden “Allah’ın müdahil olmadığı toplu iğne ucu kadar alan yoktur” diyerek itiraz ediyor.

Oysa Allah’ın ilmi ve kudreti tabii ki her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir mümin tartışmaz bunu.) Ama Allah, hayatın her alanını tüm detaylarıyla açıklayan bir “sistem” mi indirmiştir insanlığa? Yoksa, belli meseleleri hükme bağlamış, diğer meseleri ise genel ilkelerle yol gösterdiği ve kendisine “akıl” bahşettiği kullarının tecrübesine (ve imtihanına) mi bırakmıştır?

Ben ikinci cevaptan yanayım. Bunun İslam’a sadakat konusunda bir zaaf ve eksiklik olduğunu ise düşünmüyorum.

Dahası, bir “İslami sistem” olduğunu ve bunu “bildiklerini” ileri süren İslamcıların, bu mevhum “bilgi”den doğan bir iktidar tutkusu içinde olmalarından şüpheleniyorum.

Ama bence daha da büyük sorun şu:

İslamcıların Müslümanlara kısmen kabul ettirdikleri bu “İslami sistem” tutkusu, içinde yaşadığımız mevcut sistemlere Müslümanca dahil olmayı zorlaştırıyor.

Hayali bir “İslam sistem” ütopyası bir kenarda dururken, demokrasi ve piyasa ekonomisi gibi evrensel sistemlere İslami değerler katmak akla gelmiyor.

Açılan bu makas da, hiçbirimizin istemediği bir sonucu doğuruyor: “Sekülerleşme”, yani dinden uzaklaşma.

Star, 05.09.2012

Türkiye siyasetinin cenderesi

Kürt meselesinin büyümesinin en önemli etkenlerinden biri olan şiddet , iki taraflı düşünülmeli: Biri, devletin şiddeti. Devlet, Kürtlerin taleplerini hep bir “bölünme” sebebi olarak ele aldı ve bunları “ülkenin birliğini ve bütünlüğünü korumak” adına şiddetle bastırdı. Diğeri ise PKK ’nin şiddeti. PKK , “devrimci şiddet ” diyerek haklılaştırdığı şiddeti, hem muhalif gördüğü diğer Kürt siyasi hareketlerine hem de devlete karşı kullandı. Muhaliflere yönelik şiddetin gayesi, alanda tek kalmak ve hegemonik bir konum elde etmekti. Devlete yönelik şiddettin altında ise, Türk devletinin şiddet dışı bir araçla yola gelmeyeceği düşüncesi yatıyordu. Bu iki yönlü şiddet , hem Türkiye hem de Kürt siyaseti üzerinde kalıcı hasarlar bıraktı. 

Şiddet , bir taraftan, Türkiye ’de bir vesayet düzenini tahkim etti ve ordunun sistem içindeki ağırlığını artırdı. PKK ile çatışan ordu, bunun üzerinden kendine bir meşruiyet devşirdi, siyasi/hukuki alandaki nüfuzunu artırdı. Diğer taraftan ise şiddet , milliyetçiliği her daim siyasette geçer akçe kıldı. Toplumun sinir uçlarına dokunan her şiddet eylemi, bütün siyasi partileri milliyetçi bir hizaya çekti, demokratik çabaları sekteye uğrattı. Bu meyanda PKK ’nin Türkiye ’de siyasal gündemi belirleyen en etkin güç olduğu söylenebilir. PKK şiddeti yükselttiğinde, binbir zorlukla elde edilmiş demokratik kazanımlardan hemen vazgeçilmesini talep eden sesler yükseliyor. 

Şiddetin vesayeti 

Şiddet , Kürt siyasetini de vesayet altına sokuyor. Bu vesayet Kürtler arasında çoğulculuğun ve demokrasinin gelişmesini engelliyor. Kemalistlerin kullandığına benzer bir söylemle PKK de, Kürtlerin bütün kazanımlarının arkasında kendi imzasının olduğunu belirtiyor ve bütün siyasal yapıları kendine tabi kılmaya çalışıyor. PKK ’nin bir çizgisi var; kişi ve gruplar bu çizgi içinde kaldıkları müddetçe bu PKK açısından bir sorun teşkil etmiyor. Ancak çizgiyi ihlal ettiklerinde, PKK hemen onlara karşı tavır/eylem koyuyor ve onları çizginin içinde davranmaya mecbur bırakıyor. 

Söz konusu vesayetin devamını sağlayan en önemli etmen, silahı elinde tutan gücün kendi egemenliğini koruma arzusudur. PKK silahla elde ettiği iktidarı korumak ve sağlamlaştırmak için sivil ve siyasal alanı denetim altında tutmaya azami gayret sarf ediyor. Kendi bilgisi dışında gelişen her olaya şüphe ile bakan PKK , siyasetçilerin kendi başlarına politik bir duruş sergilemelerine müsamaha göstermiyor. Örneğin PKK yöneticileri kullandığında sorun oluşturmayan bir söz, bir siyasetçi tarafından kullanıldığında sınır ihlali olarak değerlendirilir. Kısacası PKK kendi lafının üzerinde laf kabul etmeyen tavrı, siyasi alanda olanları daha güçsüz hale getiriyor. 

Siyasetçilerdeki “güven” sorunu da, vesayetin değirmenine su taşır. Kürt siyasi hareketi içinde yer alanların önemli bir kısmı, devlete hiçbir şekilde güvenmiyor. Kürtlerin tarihi hafızlarında devlete ilişkin hoş anılar yok, aksine son bir asırda Kürtler, devletin çok çeşitli baskı ve zulüm pratiklerine maruz kaldı. Bu, Kürtlerde büyük bir yok edilme/tasfiye endişesinin yerleşmesine neden oldu. Silah, aşağılanmaya ve yok edilmeye/tasfiyeye karşı bir güvence olarak görülüyor. Bundan bir süre önce Leyla Zana “Silah, Kürtlerin sigortasıdır” derken anlatmak istediği, devletin Kürtleri hedef alacak muhtemel bir saldırısına karşı cevap verecek bir mekanizma olarak silah kullanacak bir yapılanmaya ihtiyaç duyulduğuydu. 

Şiddet siyaseti yok ediyor 

Silahın bu şekilde bir “garanti” olarak görülmesi, silahı kullananlara karşı eleştirel bir tavır alınmasını imkansızlaştırır. Mesela, PKK ’nin hedefi ile kullandığı metodun uyumlu olmadığı açık. Eğer amaç ile araç örtüşmüyorsa -demokratik mekanizmaları kullanarak varılabilecek bir hedefe şiddet yoluyla ulaşmaya çalışılıyorsa- siyasetten bunu sorun edinmesi ve bundan çıkış yollarını göstermesi beklenir. Ancak şiddet , siyasetçilerin bu tür bir inisiyatif kullanmalarına izin vermez. Nitekim dağdaki PKK ’liler Hüseyin Aygün ’e savaşmanın gereksizliğini açık bir şekilde dillendirir ama siyasi alandakilerde bu açıklıkta bir karşı çıkış görülmez. 

Şiddet kullanımı, sivil alanda yer alan Kürt siyasetçilerin gerçek manada siyaset üretmelerinin önüne bariyer örüyor. Siyaset, her şeyden önce, alternatifler içinden seçim yapabilmeyi ve herhangi bir korku duymadan düşündüğü gibi konuşabilmeyi gerektirir. Fakat PKK ’nin varlığı, politikanın varlık koşullarından olan bağımsız düşünce geliştirmeyi imkansızlaştırıyor. 

Kürt siyaseti, hem içten hem de dıştan sorunlarla çevrelenmiş durumda. İçerideki demokrasi sorunu, tek sesliliği baskın hale getiriyor. Dışarıda ise, devletin sürekli baskısı karşısında Kürt siyaseti daha da kenetleniyor ve kendini gözden geçirme ihtiyacı azalıyor. Bunun sonucunda, temel problem alanları üzerinde değişik öneriler geliştirilemiyor ve genelgeçer doğrulara teslim olunuyor.

Siyasetin daralması 

Şiddet , Kürt siyasetinin demokratik ülkeler ile daha yoğun ilişkiler geliştirebilmesini önlüyor. Öteden beri Kürt siyasetinin gelişmesinde önemli bir dinamik olan Avrupa’da şiddet örgütleriyle bir şekilde ilişkili olan siyasi yapılara tahammül giderek daralıyor. Bu, üzerinde durulması gereken bir sorun. Zira hiçbir siyasal hareketin dünya kamuoyunu hiçe sayma gibi bir şansı yok. Bir hareket, ancak talepleri ve yöntemleri meşru görülürse, uluslararası kamuoyunun desteğini alabilir. Ama eğer dünyanın tepkisini çeken bir yöntem kullanırsanız, demokratik desteği arkanızda bulamazsınız. 

Bugün şiddet bir yandan Kürtlerin haklı taleplerini suç konusu haline getiriyor ve bu taleplerin geniş toplumsal kesimlerce kabul görmesini sağlayacak elverişli bir ortamın oluşmasına mani oluyor. Diğer taraftan ise şiddet eylemlerinin varlığı, devlete hak ve özgürlükleri sınırlaması için aradığı fırsatı veriyor. Her şiddet eylemi, hem devletin hak ve özgürlükleri kısıtlamasına bir dayanak oluşturuyor, hem de uluslararası kamuoyunun bu kısıtlamaları anlayışla karşılamasını sağlıyor. Dünya kamuoyu, şiddet eylemlerine maruz kalan devletlerin demokratik alanı daraltan uygulamalarına doğrudan karşı çıkmıyor, bu da devletin elini rahatlatıyor. 

Şiddet özelde Kürt, genelde ise tüm Türkiye siyasetini güdükleştiren bir cendere. Bu cenderenin toplumun geleceğini esir almamasını sağlamanın tek yolu, demokrasiye güvenmek, siyasetin sonuç alıcı olmasını sağlayacak kanalları açmak ve tümüyle demokratik bir siyasi hayatı oluşturmaktan geçiyor. Toplumsal sorunların barışçıl çözümleri için silahların belirleyiciliğinden kurtulmak lazım.

Radikal, 02.09.2012

Dindar seçmen CHP’ye oy verir mi?

CHP, arada bir mütedeyyin kesimlere yönelik açılımlardan, mütedeyyin kimselerin de CHP’ye oy vermesinden, bu kesimlerle barışmaktan söz eder, ama bunun bir türlü ardı arkası gelmez.

Peki, bu açılımların fiili sonuçları olabilir mi? Burada bunu tahlil etmek istiyorum.

Demokrasilerde siyasî partiler, genellikle toplumda birbirinin aynısı veya birbirine yakın görünen belli bazı görüş ya da görüşlere mensup kişiler tarafından kurulurlar. İdeolojik düşünceler zemininde kurulan siyasî partilerin ana düşünce ve ilkeleri homojenlik arz eder; genellikle belli bir ideolojiye ya da dünya görüşüne mensup kişiler bu partinin çatısı altında yer alırlar. Bu tür partiler tabanlarını ne kadar genişletmek isteseler de, diğer düşünce ve inanç mensuplarını bünyelerine dâhil edemezler. Çünkü bu tür partiler, kendi ideolojik düşünceleri haricindekiler için kucaklayıcı değil, dışlayıcı bir özelliğe sahiptirler. İdeolojik partilerin genişleyebilmeleri, ancak kendi ideolojik tercihlerini benimseyenlerin sayılarının artmasına bağlıdır. Bu da, söz konusu ideolojik tercihin güncelliği ve toplumda kabul görmesi ile alakalı bir meseledir. Toplumda tasvip görmedikleri ya da kendileri haricindekiler için reel çözümler ve açılımlar gerçekleştiremedikleri sürece, bu tür siyasî partilerin tabanını genişletebilmeleri pek mümkün ve muhtemel görünmemektedir.

Kitle partilerinin tüzük ve programları, kendi içinde bir nevi çoğulculuk arz eder. Kısmen farklı olan bazı düşünceler, belli ana umdeler zemininde bir araya gelirler. Burada esasen yumuşak bir düşünce, inanç ve hayat tarzı koalisyonu söz konusudur. Bu tür partilerin, hitap ettiği tabana yönelik reel çözümler geliştirebildikleri, tüzük ve programlarında ifadesini bulan ve fiili yansımaları da olan düşünce ve ilkeler itibarıyla kapsayıcı ve esnek bir yapıya sahip oldukları ölçüde, gelişip büyüyebilmeleri mümkün ve muhtemel hale gelmektedir.

Siyasî partiler tarafından benimsenen ve savunulan düşünce ve anlayışlar, bir yandan onların tüzük ve programlarında ifadesini bulurken, diğer yandan da, parti adına ya da parti mensuplarınca dillendirilen düşünce, tutum ve tavırlar, genellikle o partinin dünya görüşünü ve benimsediği zihniyeti yansıtır. İdeolojik partilerde bu yansıma çok daha belirgindir.

Bazen siyasî partiler, esas düşüncelerini muhafaza etmekle birlikte, temsil ettikleri temel düşünce ve dünya görüşü ile uyumlu olmayan kesimlere tabiri caizse “gülücükler” atar; onların oylarına da talip olmak isterler. Ama çoğu kereler bunda başarılı olamazlar. Çünkü bu tür manevralar seçmen tarafından pek tasvip görmez. Bu gerçekliğe rağmen, bazı partiler bu tür tutumları ara ara tekrarlarlar. Fakat bunlar siyasî olarak neticesi olmayan manevralardır.

Benzer durumun ülkemizde CHP için de geçerli olduğu söylenebilir. CHP, sürekli kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olarak Cumhuriyet’le özdeş görür. Hatta Cumhuriyet’e sahibiyet ve özdeşleşme sebebiyledir ki, hep kendisi haricindeki siyasî partilerin Cumhuriyet için tehlikeli unsurlar olduğuna inanır. Cumhuriyet’le özdeşleşen bu parti, ne hikmetse demokrasiye geçildikten sonra halk tarafından bir türlü iktidara getirilmez. CHP, bu girdaptan kurtulabilmek için arada bir kendisine yabancı olan mütedeyyin kesimlere yönelik manevralar yapsa da bunda başarılı olamaz. Bunun sebebi, bu partinin ideolojik kimliği ile kurulduğu günden beri sahip olduğu ideolojik değerlerle uyumlu olan icraat ve tutumlarıdır.

chp ALTERNATİF PARTİ olabilir mi?

CHP, zahiren bakıldığı zaman, kendi içinde bir siyasî çoğulculuğa sahip imiş gibi görünse de, ideolojik kimliğinin bir adım öne çıktığı söylenebilir. Bu kimliğin özünü, otoriter nitelikli Cumhuriyetçilik telakkisi oluşturmaktadır. Bu Cumhuriyet’in en temel kavramlarından birincisi, Türkiye’de ciddi manada sorunların ve travmaların yaşanmasına sebep olan “militan laiklik”tir. Kısaca “laikçilik” olarak da ifade edilen bu telakkinin Türkiye’deki en önemli temsilcisi ve tatbik edicisi CHP’dir. Türkiye’de bir zamanlar ezanın zorla Türkçe okutulması, aksi tutumlara yönelik sıkı zecrî uygulamaların yapılması, dinî düşüncelerin ifade edilmesinin “dini siyasete alet etme” bahanesi ile ağır yaptırımlara maruz bırakılması bu partinin iktidarı zamanında olmuştur. CHP, bu kimliğini hâlâ muhafaza etme çabası içerisindedir. Bu partinin, yeni anayasa yapım çalışmaları kapsamında, militan laikliğin en temel dayanağını teşkil eden “dini siyasete alet etme” gerekçeli yasaklama düşüncesinde hâlâ ısrarcı olduğu görülmektedir.

Otoriter Cumhuriyetçi ve militan laikçi düşünce ve tutumlarını muhafaza ettiği, mütedeyyin kesimleri de kucaklayacak şekilde sahici bir çoğulcu yapıya bürünmediği sürece, CHP’nin bu kesimlerden kendisini belirgin bir şekilde büyütebilecek düzeyde oy alabilmesi pek mümkün ve muhtemel görünmemektedir. CHP, bu sahici açılımı yapamadığı için bir türlü iktidara alternatif de olamamaktadır. Ne garip tecellidir ki bu hal yarım asırdan fazla süredir devam ettiği halde bu partinin tabanında ciddi manada bir rahatsızlık ve farklı arayışlara sebep olmamaktadır. Yani “fiilen iktidar olamasam da bu halimle yola devam” anlayışı hâkim olmaktadır. Bu fiili durumun demokrasi açısından olumlu olduğunu ifade edebilmek mümkün değildir. Çünkü demokrasilerin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi, bir yandan muhalefetin iktidara gelebilmesi için hukuki zeminin müsait olmasına, diğer yandan da muhalefetin fiilen iktidar olabilmek için lüzumlu donanıma sahip olmasına bağlı bulunmaktadır. Muhalefet partilerinin, hukuki zeminle uyumlu olarak fiilen iktidara gelebilmelerini sağlayacak politikalar geliştiremedikleri ölçüde, o ülkede demokratik sistem sağlıklı bir şekilde işlemez. Şayet bu ülkede askeri yönetim ve askerlerin siyasete ilgi duyması gibi anti-demokratik bir alışkanlık da mevcut ise orada muhalefetin acziyeti ile de bağlantılı olarak arada bir askerî müdahale dönemleri ortaya çıkar. Askerlerin siyaset içerisinde etkili olduğu bir ülkede demokrasi gelişip kökleşemez. Bunun en bariz misali Türkiye’dir.

CHP, mütedeyyin kesimlerden de ciddi manada oy almak, bu yolla iktidara alternatif bir parti haline gelmek istiyorsa, önce militan laikçi politika ve uygulamaları terk etmesi, demokrasi ile uyumlu bir laiklik politikasını benimsemesi gerekiyor. Aksi halde kendi kendini aldatmış olur. Bundan Türkiye’de cari olan demokrasi düzeni de zarar görür. Muhalefet partilerinin uzunca bir süre iktidara alternatif haline gelemediği bir ortamda, demokrasi dışı eğilimler depreşmeye başlar. Bu vesileyle, CHP’nin katı ideolojik bir kimliğe sahip laikçi otoriter Cumhuriyetçi kimliğini esneterek demokratik laiklik eksenine konuşlanması, hem bu partinin sahici bir şekilde büyümesini sağlayacak hem de ülkemizdeki demokratik hayat çok daha sağlıklı bir zemine kavuşmuş olabilecektir. İşte ancak bu durumda CHP’nin mütedeyyin kesimlere yönelik açılımları anlamlı hale gelir; bu tür politikalar neticesinde iktidara alternatif olabilecek şekilde bir büyüme gerçekleştirebilir.

Zaman, 04.09.2012

‘PKK’yı neyle ve nasıl bitirirseniz bitirin’

Mesele, ne Kürt meselesi ne de PKK; nasıl bir Türkiye’de yaşayacağımız meselesi. Elbette elinde silah olan bir örgütle silahlı mücadele yapılır, yapılmalı.

 

Buna kimsenin itirazı yok. Ancak şu soruyu da göz ardı etmeyelim; bu mücadelenin sonunda nasıl bir Türkiye doğacak?

Tecrübeyle sabit; PKK ile mücadele devletin de toplumun da kimyasını bozuyor. Mücadelenin süresi, araçları, psikolojisi herkesi derinden etkiliyor. Bizi başkalaştırıyor. Demokrasiyi zayıflatıyor, hukuku zedeliyor, çoğulculuğu öldürüyor. Yani yaşadığımız ‘çevre’yi boğucu hale getiriyor. Milliyetçilikler yükseliyor, hoşgörüsüzlük ve güvensizlik artıyor. Sonunda iş gelip bizim ‘nasıl yaşadığımız’a dayanıyor. Bu nedenle, sorun ne PKK ne de Kürt meselesi olarak kalıyor; bizim, hepimizin sorununa dönüşüyor.

PKK saldırdıkça özgürlükler vazgeçilebilir, hukuk esnetilebilir görülüyor insanlara. Devlet de, toplum da sertleşiyor.

Dün ‘açılım’ politikasına destek verenlerin büyük bir kısmı bugün ‘açılımın yanlış olduğu’ kanısında. Kimse de sormuyor; iyi de ‘açılım’ denilen proje yürütüldü mü ki? Habur ve Tokat’ın ardından açılım adına ne yapıldı?

Toplumsal ve siyasal zeminde ‘açılım’ yapmanın siyasal riskleri ortaya çıkınca, devlet bu işi ‘tepeden’ Öcalan’la görüşerek halletmeye çalıştı. O da olmadı. Bakın, Öcalan-MİT görüşmesi geçen yıl deşifre olduğunda ‘ne olmuş yani, devlet terörü bitirmek, PKK’yı silahsızlandırmak için elbette örgütle görüşebilir’ diyenlerden eser kalmadı şu günlerde. Meselenin güvenlik tedbirleriyle çözülemeyeceğini söyleyenler hemen ‘müzakereci’ sıfatıyla PKK’ya yapıştırılmaya çalışılıyor.

Kısaca, Türkiye daha ‘sert’ bir iklime doğru gidiyor, ağır bir kış yaşayacağız…

Bunun siyasal uzantısı BDP’li milletvekillerinin ‘dokunulmazlıklarının kaldırılmasına’ varacak gibi. Bir adım sonrası da BDP’nin AYM tarafından kapatılmasıdır. BDP’nin terörle, şiddetle, PKK ile arasına mesafe koymadığı sır değil. Bu durum kuşkusuz partinin demokratik meşruiyetini ciddi olarak zedeliyor. Kapatılması kimseyi şaşırtmaz. Peki, iki milyona aşkın seçmenini ne yapacağız?

Bir diğer soru PKK ile alakalı; PKK nasıl bitirilecek? PKK’nın artan saldırganlığına tepkiler hakikaten çığ gibi büyüyor. Haksız da değil bu tepkiler; siyasetin imkânlarının sınandığı ve de tükendiği düşünülüyor. Tek kalan seçenek olarak da PKK’yı silahla bitirmek görülüyor.

Tamam da bu, denenmemiş bir yöntem değil ki! Devlet PKK’yı silah yoluyla bitirme stratejisini zaten hiç bırakmadı. Şimdiye kadar 30 binin üzerinde PKK’lı öldürüldü. Hatta eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ‘PKK’yı beş defa bitirdik’lerini ilan etti. Ama PKK terör eylemlerine hâlâ devam edebiliyor.

Bu ortamda söylemesi kolay değil, ama gerçekçi olmak adına sormak zorundayız; PKK şimdiye kadar silah yoluyla bitirilemediyse bundan sonra nasıl bitirilecek? Niyetim elbette moral bozmak falan değil; mücadele edilecekse de gerçekçi bir zeminde yapmak lazım bunu. Şunu bilmek gerek; PKK son yıllarda mevcut konjonktürde olduğu gibi uygun bir bölgesel ortamı hiç bulmamıştı. Dün, Profesör Sedat Laçiner dile getirdi; ‘Türkiye bugün dört devletle savaşıyor’: Suriye, İran, Irak ve İsrail.

Savaş belki abartılı bir ifade, ama bu dört ülkeyle çok derin sorunlar yaşadığımız, siyasal ve diplomatik çatışma içinde olduğumuz kuşkusuz. Peki, doğrudan fiilî bir çatışmaya girmeden bu ülkelerin bize karşı yürütecekleri yıpratıcı strateji neye dayanır? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz; PKK.

Sonuç şudur; PKK tarihinde görmediği bölgesel desteğe şu sıralar sahip. Hep çatışma içinde olduğu İran bile arkasında. Ne yaparsak yapalım terör maalesef kısa vadede bitmeyecek. Türkiye 1990’ların psikolojik ortamına geri döndü; ‘PKK’yı neyle ve nasıl bitirirseniz bitirin’ noktasındayız. Bunun sonuçlarını eminim hatırlayanlar vardır.

Ne PKK biter ne Kürt sorunu çözülebilir mevcut koşullarda. Korkum, son on yıllık demokratik kazanımların da feda edileceği bir noktaya doğru kaymak. Devlet buna hazır, toplum da hazır hale geliyor…

Zaman, 04.09.2012

4+4+4: model yeni, anlayış eski

0

Eğitim şu iki şeyi gerçekleştirmek üzere tanzim edilmelidir. Birincisi eğitim, bireyin kendini bilmesine, yaşamı derin bir kavrayışla ve sevgiyle bir bütün olarak algılamasına başka bir deyişle bireyde özgür, özgün ve bağımsız düşünme kanallarını açmasına ikincisi ise bireyin yeteneklerini keşfetme, zekâsını en verimli biçimde sadece insanlık adına kullanmasına katkı sunmalıdır. Bakıldığında mevcut klasik eğitim sisteminin bireyi başlı başına bir değer olarak ele almadığını aksine bireyleri grup psikolojisi içerisinde standartlaştırdığını tanıklık ediyoruz. Modern devletlerin özgür ve bağımsız düşünen, eleştiren, sorgulayan ve kendi yaşam haritalarını özgürce ve sevgiyle çizen barışçıl bireylerden korktuklarını biliyoruz. Onlar daha çok başarıya tapınan, sevgiden uzak, kendi yaşamı üzerinde bile kontrolü olmayan dağınık, itaatkâr vatandaşlar isterler. Ve sonra kurnazca duygu ortaklığından bahsederler. Otoriter, her şeyi tepeden kumanda eden, güçlü bir kitle ile bu güce bağımlı, itaatkâr bir toplum arasında nasıl bir duygu birlikteliği olabilir ki?

Özgür/organik eğitim anlayışı şart

İdeolojik bir çerçevede tanzim edilen eğitimin bireyin içsel dünyasını tahrip ettiğini biliyoruz. Bu aynı zamanda bireyin kendini bilme, insanlığını gerçekleştirme kanallarını tıkar. Devletler hiç hakları olmadığı halde bireyi belirli bir kalıba sokmaya çalıştılar. Eğitimi de bu doğrultuda kurguladılar. Oysa belirli bir kalıba sokmaya çalışan klasik eğitim anlayışı insanları karmaşık ve merhametsiz yapıyor. Bu da farklı inançlara, mezheplere, ırklara, dillere ve düşüncelere karşı merhametsiz bireylerin yetişmesine imkân tanıyor. 13 yaşındayken dünya öğretmeni seçilen J. Krishnamurti devletlerin eğitim kanalıyla bireylere milliyetçilik aşıladığını bunun da tüm savaşların nedeni olduğunu ifade eder. Krishnamurti; “Ebeveynler çocuklarını seviyorlarsa milliyetçi olmazlar, kendilerini herhangi bir ülkeyle özdeşleştirmezler çünkü ülkeye tapınma savaşı getirir ve savaş oğullarını öldürür ya da sakat bırakır” der. Oysa çocuklarda sınıf bilinci yoktur. Onlar için okul bahçesinde oyun arkadaşlarının bir Kürt, Alevi, Roman, Ermeni, Mihellemi, olmasının önemi yoktur. Bunu okulda ya da evde öğreniyorlar. Bu bakımdan bizler kendi korkularımız, hazlarımız ve önyargılarımız üzerinden çocuklarımıza bir yaşam anlayışı dayatmamalıyız.

Bu yüzden eğitimde “organik eğitim” anlayışını devreye sokmamız gerekecektir. Nasıl bir bahçıvan bitkisini kimyasal bir takım ilaçlarla erken yetişmesini sağladığında toplum sağlığına zararlı ürünler yetiştirmiş oluyorsa aynı şekilde çocukların tabiatına, doğal gelişim özelliklerine aykırı bir takım üsten kumanda edilen, kanun ve yönetmeliklerle, militarist uygulamalarla ve eğitim anlayışıyla insanlığa zararlı bireyler yetiştirmiş oluruz. Epeydir yeni eğitim reformu çerçevesinde yapılan tartışmalara baktığımda ne yazık ki kimsenin meselenin özüne dönük ciddi bir öneri sunmadığını görmekteyim. Oysa eğitim adına asıl tartışmamız gereken alan teknik bir takım değişiklikler değil eğitimin anlayış ve uygulama olarak hâlâ eski yasa ve yönetmeliklerin tahakkümü altında olması meselesidir. MEB Teşkilat Kanunu’nda yapılan önemli değişikliği saymazsak eğitim hâlâ eski anlayış ile şekillenmektedir. Bu bakımdan yeni eğitim reformunu kısaca değindikten sonra yapılması gerekenleri kısaca değinmek istiyorum.

Eğitim reformu ne getiriyor

Eğitimde köklü bir değişiklik olarak takdim edilen eğitim reformunun ilk gündeme geldiği günden bu yana bir dizi değişiklikten geçmesine rağmen hala tartışmalar devam ediyor. Çünkü bu yıl 60-66 aylık çocuklarında sisteme dâhil edilmesiyle okullar bir hayli sorun yaşayacak gibi. Oysa ebeveyn eğitimine öncelik verilerek çocukları daha fazla aile ortamında tutmak gerekirdi. Ya da bu yığılmayı önlemek için Finlandiya örneğinde olduğu gibi ilköğretim için derslerin günlük 4 saate çekilmesi planlanabilirdi. Hatırlarsanız tasarıda 4 yılın sonunda evde eğitimin yolunu açacak bir düzenleme vardı. Bu özellikle kız çocuklarını eve kapatacağı ve ilk sekiz yıl okula gitmenin eskiden olduğu gibi devam edeceği gibi endişelerle kaldırıldı. Şimdi ikinci 4 yıldan sonra evde eğitim imkânı sunuluyor ama bu imkândan da dileyen herkes yararlanamayacak. Yeni modelin ilk 4 yıldan sonra eğitimi okul dışına taşıyacak olması olumlu bir gelişmeydi. Bu uygulama zamanla evde eğitim (homescooling) modelinin işlerlik kazanmasına yol açacak dolayısıyla diğer farklı alternatif eğitim modellerinin de hayat bulmasını kolaylaştıracaktı. Serbest eğitim piyasanın önündeki engel olan Tevhid-i Tedrisat kanunun da yol açtığı bu tıkanma başından giderilebilirdi.

Şimdi yeni sisteme göre eğitim, üç kademede gerçekleştirilecek. Birinci kademe ilköğretimin ilk 4 yılını oluşturacak. İkinci kademe ise ‘ortaokul’ evresi… Yani 5’inci sınıfla beraber öğrencilere kendilerinin belirleyeceği alanlarda eğitim yapma imkânı sunulacak. Bu aşamada öğrenciler, ortaöğretim programlarına hazırlanmalarını sağlayacak dersler alacak. Temel derslerin yanı sıra öğrenciler, seçmeli dersler tercih edebilecek. Seçmeli dersleri ve içeriklerini Milli Eğitim Bakanlığı, yönetmelikle belirleyecek. Öğrenciler 5, 6, 7 ve 8. sınıfta seçmeli derslerde ister sosyal ister sayısal alanda veya mesleki yoğunluklu eğitim alabilecek. Seçmeli ders saati, ilerleyen sınıflarda artacak. Bu dersler, öğrencilerin seçecekleri lise türlerini etkileyecek.

Sistem reforme edilmezse yeni model tıkanır

2012 model bir eğitim sistemi olmasına rağmen bakıldığında eğitim hayatını tanzim eden bazı kanunların kabul tarihinin çok eski olduğunu görmekteyiz eğer bu alanda reforma gidilmezse yeni modelin ileriki yıllarda tıkanması gecikmeyecektir. Örneğin 1973 tarihli MEB Temel Kanunun Madde 10’u “Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasa’da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır” diyerek devam eder. Demokrasi ilkesinde “ancak” diye başlayan ve eleştirmeyi fırsat tanımayan cümleler yer almaktadır. Diğer taraftan kabul tarihi 1930 olan ilk ve orta tedrisat muallimlerinin terfi ve tecziyeleri hakkındaki kanun var. Ayrıca andımız, kılık kıyafet ve nöbetçi öğrencilik gibi birtakım uygulamalar da devam etmektedir.

Bu bakımdan yeni sistemle ilk yapılacak değişiklik; her gün çocuklara askerî komutlarla ezberlettirilen “andımız” adlı yemin metninin kaldırılması olmalıdır. Bu yıl 5,5 yaşında çocukların okul bahçesinde hizaya sokulup sokulmayacağı, rahat hazır ol komutlarıyla onlara andımızın okutturulup okutturulmayacağı konusunda bakanlık bir açıklama yapmak durumundadır. 5,5 yaşındaki çocukların hizaya sokulmaların ne pedagojik ilkelerle ne de evrensel hukukla bağdaşmayacağı da ayrıca bilinmelidir. Eğitim, gerek anlayış ve gerekse uygulama alanı olarak toplumun beklentilerine cevap verebilecek özgürlükçü bir çerçevede ele alınmalıdır. Kısaca eğitim ideolojik endoktrinasyon kurumu olmaktan artık çıkartılmalıdır. Başındaki “Milli” sıfatı kaldırılıp genel ifadeyle “Eğitim Bakanlığı”na dönüşmelidir. Eğitim gibi evrensel bir alanın ulusal sınırlar içerisine hapsedilmemesi daha doğru bir yaklaşım değil midir?

Diğer taraftan “Nöbetçi öğrencilik” uygulamasına da son verilmelidir. Miadını dolduran, yüksek teknolojiyi, gelişen yaşam anlayışlarını ve yenilikleri artık kaldıramayan Tevhidi Tedrisat yasası da kaldırılmalıdır. Eğitimde özel sektör teşvik edilmeli, toplum ihtiaç hissettiği din adamını ve meslek adamını kendi kuracağı özel okullar kanalıyla yetiştirebilmelidir. Devlet, özel finans seçenekleriyle yoksul ailelerin çocukları için kaliteli eğitim öğretim ortamları sunmalıdır. Ve mümkün olduğunca eğitimi topluma bırakmalıdır. Müdürler torpille değil seçimle iş başına gelmeli, modern demokratik ülkelerde olduğu gibi okullara özerklik tanınmalı ve kamusal eğitim yerel yönetimlere devredilmelidir.

Diğer taraftan kılık kıyafet yönetmeliği de kaldırılmalıdır, öğretmen ve öğrencilerin istedikleri kıyafeti giyebilmelerinin yolu açılmalıdır. “Evde Eğitim” ya da bundan farklı olarak “Sanal Kamu ve Özel Okul” uygulamasının yasal çerçevesi çizilmeli ve serbest olmalıdır. Ders kitaplarının içeriği militarist unsurlardan tamamen ayıklanmalıdır. Yeni kitaplar daha özgürlükçü ve farklılıklara açık olmalıdır. Eğer eğitim özü itibariyle bir değişime uğramaz ve hâlâ tek parti zihniyetinin bir ürünü olarak işlev görmeye devam edecek olursa gelecek Türkiye adına sunacağı hiç bir katkı olmayacaktır. Aksine korku, nefret ve tek bir anlayışı nesilden nesile aktarma aracı olmaya devam edecektir. En önemlisi de başında da ifade ettiğimiz gibi hayata sevgi ve merhametle bakan özgür, ahlak, vicdan ve erdem sahibi bireylerden yoksun kalacağız. Bu aynı zamanda insanlık adına da büyük bir kayıptır.

Taraf, 02.09.2012

Zorunluluk geri tepince…

Böyle olacağı belliydi. Çünkü her zaman böyle olur.

Önce bir zorunluluk koyarsın, sonra o zorunluluğu uygulatamadığını görünce, kendi koyduğun kuralı esnetmek için binbir türlü takiyenin yolunu açarsın.

Beş buçuk yaşında bebeleri okullu yapma sevdasının yol açtığı kargaşadan söz ediyorum.

Malum, önce 66 aylık çocuklarını okula göndermek istemeyenler için doktor raporu kapısı açıldı. Tabii hem velileri hem de doktorları son derece zor duruma sokan bir uygulamaydı bu. Hiçbir anne baba çocuğunu okuldan kurtarmak için “geri” raporu almak istemez. Doktorlar için de zordu, zira önüne gelen çocuklar “problemli” değil, sadece yaşları küçük olduğu için ailenin okula göndermek istemediği çocuklardı.

Zoraki formüller

Rapor işi son derece antipatik bulunduğu için yürümedi anlaşılan. Bunun üzerine Bakanlık, kendi çıkardığı yasayı esnetmek için yeni formüller geliştirmeye koyuldu. 66 ayını tamamlamasına rağmen yaşıtlarından fiziksel olarak küçük olan çocukların okula başlamasının okulda müdür, sınıf ve rehber öğretmenlerinin katılımıyla kurulacak kayıt komisyonu tarafından bir yıl ertelenmesi formülü bunlardan bir tanesi. Ayrıca 66 ayı dolduran çocukların 1. sınıfa başladıktan sonra 1-2 ay içerisinde uyum sağlayamazsa öğretmenin raporu ve velinin de yazılı taahhüdü ile anasınıfına geçirilmesi gibi bir esneklik de sağlanmaya çalışılıyor. Bütün bu formüllerin “Cezası neyse öderim, göndermem” diyen velilerin sayısının hayli kabarık olması yüzünden geliştirilmiş formüller olduğu besbelli. Bakanlık koyduğu kuralı işletememe durumuna düşmektense böyle yapay çözümlerle durumu kurtarmaya çalışıyor.

Peki bütün bunlara ne gerek vardı? Önce zorunluluk koyup sonra da o zorunluluğu esnetmek için formüller arayacağınıza bu işe hiç kalkışmasaydınız olmaz mıydı?

Çocuk okula ne kadar erken başlarsa o kadar iyi olurmuş. Dünyada da böyleymiş. Araştırmalar, okula beş yaşında başlayan çocukların gelişimi ile yedi yaşında başlayanların gelişimi arasında büyük fark olduğunu ortaya koyuyormuş.

Peki gelişim dediğiniz şey nedir? Bütün çocuklar aynı mıdır? Aceleniz nedir? Sürüye ne kadar erken katılırsa o kadar iyi vatandaş olacak…
Mesele bu mudur?

Zorunluluk değil özgürlük

Size şaşmaz bir ölçü vereceğim:

Bir ülkenin ne kadar “ileri” ne kadar “çağdaş” olduğunu anlamak istiyorsanız, zorunlulukların listesini çıkaracaksınız. Ne kadar az şey zorunlu ne kadar çok şey gönüllü ise o ülkenin o kadar uygar olduğuna karar vereceksiniz. İnsan mutluluğunun bir bakıma “zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına geçiş” demek olduğunu kavrayacaksınız.

Bizde maşallah, zorunlu askerlik, zorunlu eğitim, zorunlu sosyal güvenlik, zorunlu din dersi, zorunlu oy kullanma, zorunlu kıyafet, zorunlu deprem sigortası ve hatta zorunlu Atatürkçülük’le (Anayasamıza göre) liste uzayıp gidiyor… Çünkü bizim devlet herhangi bir şeyin kendince doğru ve halkın iyiliğine olduğuna inanmışsa, onu hayata geçirmenin tek yolunun zorunlu kılmak olduğuna inanıyor.

İşte zorunlu eğitim yaşının hem yukarı hem de aşağı doğru boyuna çekiştirilip durulmasının arka planında da devletin bu müzmin huyu yatıyor. Çocukları anne babaların “ellerine” terk ederlerse ya üfürükçü ya satanist yapacaklarını sanıyorlar!

Oysa ideolojik bağnazlık gözleri bu kadar körleştirmemiş olsa, bu halkın en büyük tutkusunun çocuğuna iyi bir eğitim vermek olduğunu; hatta bunu hayatının en büyük ideali olarak algıladığını; çocuğunu okula göndermek için hapis tehdidine ya da para cezasına hiç de ihtiyacı olmadığını görecekler.

Aile çocuğu için en iyisini bilir. Bütün uluslararası metinlerde çocuk reşit oluncaya kadar, onunla ilgili kararları almada aileyi yetkili kılmasının gerisinde yatan kabul de budur. Ve her türlü zorunlu eğitim kararı bu genel kabulü ihlaldir.

Biz bunu yıllar yılı Kemalist yöneticilere anlatmaya çalıştık. Şimdi de AK Parti’ye anlatmaya çalışıyoruz.

Bugün, 03.09.2012