Ana Sayfa Blog Sayfa 432

AK Parti liberalleşmeli mi liberalleşmemeli mi?

Bu soru da nereden çıktı diyenler için hemen söyleyeyim…

Yazının başlığı, Ahmet Taşgetiren’in dünkü yazısına bir göndermedir.

Taşgetiren “AK Parti formatının önemi” başlıklı dünkü yazısında önce uzun uzun AK Parti’nin Türkiye’nin her bölgesinden, her insan grubundan oy alıyor olmasının öneminden, bu özelliği sayesinde Türkiye’nin “fay hattı”haline gelme riski taşıyan farklılıklarını kucaklayıcı bir faktör olabildiğinden bahsettikten sonra söz konusu kucaklayıcı karakterini koruyabilmek için:

-AK Parti MHP’leşmemeli.
-AK Parti BDP’leşmemeli.
-AK Parti CHP’leşmemeli.
-AK Parti liberalleşmemeli.
-AK Parti Sünnileşmemeli
diyor…

Bense Taşgetiren’in tam tersine, AK Parti’nin kucaklayıcı olabilmek için daha da liberalleşmesi gerektiğini düşünüyorum.

Zehirle panzehir aynı kefeye konur mu?

Taşgetiren temel hatasını liberalleşmeyi MHP’leşmekle, BDP’leşmekle, CHP’leşmekle ve Sünnileşmekle aynı kategori içine koyarak yapıyor. Elmayla armudu demeyeceğim, zehirle panzehiri aynı kefeye koyuyor Taşgetiren… Zira liberalleşme, Taşgetiren’in saydığı diğer tehlikelerin panzehiridir.

MHP’leşmekten kasıt, Türk milliyetçiliği dozunun yükselmesiyse, liberalizm bunun panzehiridir. BDP’leşmek Kürt milliyetçiliği dozunun yükselmesiyse, liberalleşme bunun da panzehiridir. Çünkü liberalizm herhangi tür bir milliyetçiliğe prim vermez.

CHP’leşme Kemalizm dozunun yükselmesiyse, liberalleşme bunun da panzehiridir. Çünkü liberalizm otoriterliğe, halkın iradesinin üstünde herhangi bir iradeye izin vermez.

Sünnileşme mezhepçilik dozunun yükselmesiyse, liberalizm bunun da panzehiridir. Çünkü liberalizm her din ve her mezhep için inanç ve ibadet özgürlüğünün ve elbette inanmama özgürlüğünün en kararlı savunucusudur.

Liberalleşmek kucaklayıcılığın yegane garantisidir

İnsanlık şimdiye kadar liberalizmden daha birleştirici bir dünya görüşü keşfedemedi. Bütün diğer “izm”ler, iktidarlarını kendi doğru bildiklerini başkalarına dayatma üzerinde inşa ederken, liberalizm temel tezini doğrunun göreceliği ve herkesin kendi doğrusunu yaşama özgürlüğü üzerine kurar.

Liberalleşmek, daha çok özgürlük, daha çok gönüllülük ve daha çok sivillik demektir ki, bu özellikler farklılıkların bir arada yaşayabilmesinin yegane garantisidir.

Şöyle bir bakın: Bugün AK Parti’nin kucaklayıcılığının yara aldığı her noktada liberalizmden uzaklaştığını görürsünüz. Tekrar toparlaması ise ancak yeniden liberal bir çizgiye gelmesi ile mümkün olmuştur.

AK Parti liberalleştiği ölçüde bugün sağladığı kucaklayıcılığı daha da pekiştirebilir. O yüzden de AK Parti’nin liberalleşmesinden korkmamak, aksine teşvik etmek gerekir. Eğer bu parti, 2023’te hâlâ Türkiye’nin en güçlü ve birleştirici partisi olacaksa, bugünkünden daha liberal bir parti haline gelebilmişse olacak.

Sanırım, Taşgetiren’in yanılgısında, liberalizmle ilgili genel değerlendirme hatasının yanı sıra, şu anda Türkiye’de önüne gelene liberal denmesinin; demokrat olmakla liberal olmanın aynı şey olmadığının kavranamamasının; kendini solcu hatta sosyalist olarak tanımlayanlar dahil, liberallikle ilgisi olmayan birçok insana liberallik yakıştırılıp sonra da onlar üzerinden liberalizm eleştirisi yapılmasının da payı var.

Bugün, 12.09.2012

Şahin Alpay – Orduda reform ihtiyacının boyutları

Son bir yılın gelişmeleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) reform ihtiyacını adeta kafalarımıza vura vura uyarıyor.

 

Geçen aralıkta Uludere’de 34 sivil yurttaşımızın savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürülmesinin nasıl bir gafletin sonucu olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Geçen haziranda düşürülen savaş uçağımızı Suriye hava sahasına kimin, niçin gönderdiği aydınlanmadı. Geçen ay Uludere’de kendilerini taşıyan sivil minibüsün uçuruma yuvarlanması sonucu 9 asker ve 1 korucunun şehit olduğu olay nasıl bir tedbirsizliğin sonucudur, belli değil. Geçen hafta Afyonkarahisar’da askeri cephaneliğin patlaması sonucu, çoğu yeni silah altına alınmış 25 askerin hangi yanlışlar ve ihmaller sonucu ölüme gönderildiği aydınlanmış değil. Afyonkarahisar Valisi’nin nasıl olup da, faciayı araştırmaya gelen Genelkurmay Başkanı’na “Hayat devam ediyor…” diyerek hediyeler verdiği; Genelkurmay Başkanı’nın da nasıl olup bu hediyeleri kabul edebildiği ise anlaşılır gibi değil.

Son olayların kafalarımıza vura vura uyardığı TSK’da reform ihtiyacının çeşitli boyutları var. Evet, darbe girişimcisi ve ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu olan kimi komutanlar yargılanıyor. Evet, TSK siyasi rolünün kendisine bir yarar sağlamadığını bir miktar anlamış görünüyor. Ama İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi dahil, TSK’ya vesayet yetkileri tanıyan anayasa ve yasa maddeleri yerinde duruyor. Subaylar nasıl eğitiliyor? TSK topluma ve medyaya hemen tamamen kapalı olduğu için, bu eğitimin insan haklarına dayalı demokratik düzenin gerekleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı hakkında en küçük bir fikrimiz yok.

Laiklik savunması gerekçesiyle üstlenilen siyasi rolün, ordunun mesleki görevlerini gereğince yerine getirmesini engellediği çoktandır ayan beyan ortada. Evet, PKK sivilleri de hedef alıyor, terör de uyguluyor, bunun için “terörist” nitelemesini hak ediyor. Ama PKK esas olarak gerilla savaşı yürütüyor. TSK’nın nasıl olup da yaklaşık 30 yıldır devam eden savaşta gerillaya karşı düzenli orduyla ve yetersiz eğitimli personelle mücadele ettiği üzerinde durulmuyor. Zorunlu askerlik sistemiyle silah altına alınan gençlerin canlarının korunmasına gerekli özenin gösterilmediği konusunda kuşkular artıyor. Afyonkarahisar’daki patlamada ölen askerlerden 17’sinin daha 3 günlük asker olmaları, askerlere eğitimini görmedikleri görevler verilmesinin en son ve acı örneği.

Ordunun siyasi rolüne son verecek olanlar kadar, profesyonel görevlerini ehliyetle yerine getirmesini sağlayacak reformlara da ihtiyacımız var. Hükümet, savunma harcamalarını artırıyor; yeni silahlara yatırım yapıyor. Ama ordunun mesleki açıdan yeterli olup olmadığı konusunda kuşkular büyüyor. Profesyonel orduya duyulan ihtiyaç kapıya dayandı. TSK’da reform üzerine tartışmanın öncelikle TBMM’de, ama kamuoyunda ve medyada yürütülmesi şart.

Oysa hükümet bu tartışmayı bastırma çabasında. Başbakan işi, ordudaki uygulamalar konusunda eleştirel görüşler ifade eden emekli subayları “geldikleri ocağa ihanet” ile suçlamaya kadar vardırdı. Bu konuda yapılan tartışmaları, ordunun “motivasyonunu kırmaya, milleti galeyana getirmeye yönelik sorumsuzluk ve alçaklık” olarak niteliyor… Orman Bakanı, Afyonkarahisar faciasının nedenini buldu: “Takdiri ilahi…” Enerji Bakanı “sorumsuz açıklamaları ibretle izliyor”muş… Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a göre, “Acıların üzerinden istismar yapmak fevkalade yanlış”mış… Muhalefet milletvekillerinin Afyonkarahisar’daki patlamada yaralanan askerleri GATA’da ziyaretlerine izin verilmemesi ise, olayın aydınlanmasının engellenmeye çalışıldığı izlenimini uyandırıyor.

Ahmet Altan geçen gün şöyle yazıyordu: “Ordunun mutlaka yeniden yapılandırılması gerektiği gerçeği apaçık duruyor ortada… Meclis tarafından denetlenmeyen, yaptığı hataların bedelini ödemeyen, halkına hesap vermeyen bir ordu çürür; orduyu diri tutacak olan sürekli gözetim altında olduğunu bilmektir.” (Taraf, 8 Eylül) Yerden göğe haklı.

Zaman, 11.09.2012

Yeni dönemin şifreleri

On yılın ardından iktidar partisinin hâlâ bir alternatifi yok. Dolayısıyla ülkenin nereye doğru gittiğini anlamak için AK Parti’ye bakmak gerek.

 

Partinin kimliği, söylemi ve icraatları istikamet hakkında belli bir fikir veriyor. On yıllık değişim sürecinde değiştirdiği kadar değişti de AK Parti. Artık ne 2002’nin ne de 2007’nin partisi.

Hikâyenin başına dönersek… Menşeinden geldiği partilerin dördü kapatılmış, genel başkanı bir konuşmasından dolayı hapse atılmış bir parti, seçimleri kazansa bile ‘iktidar’ yapılmayacağını biliyordu. Karşısında neredeyse yüz yıllık bir ‘sivil-asker bürokratik oligarşi’ vardı. Ellerinde de istemediklerini ‘anayasal yollarla’ durduracakları mekanizmalar; hem laiklik gibi söylemsel bir mekanizma hem de MGK, Anayasa Mahkemesi, YÖK gibi kurumlar. AK Parti iktidar olabilmek için bu ‘vesayet rejimini’ yenmek zorundaydı. Otoriter, bürokratik, çağdaş dinamiklerden ve gelişmelerden bihaber bu yapıyla mücadelenin yolu demokrasiydi. Demokrasi adına mücadeleyle hem toplumun hem dünyanın desteği alınabilir, çağ dışı kalmış Kemalist bürokratik rejim tasfiye edilebilirdi.

Öyle de oldu; AK Parti kendini askerî vesayet ve onun resmi-sivil uzantılarına karşı konumlandırdı; ana rakibi oydu çünkü. Böyle bir konumlandırmayla hem partinin ‘demokrat’ kimliği inşa edildi hem de ‘milli görüş’ dışında kalan geniş toplumsal kesimlerle ‘stratejik bir koalisyon’ oluştu. 27 Nisan ve kapatma davası badireleri atlatıldıktan sonra ‘muhafazakâr-liberal-demokrat’ blok 12 Eylül referandumuyla ‘askerî-Kemalist vesayeti’ kesin bozguna uğrattı. 11 Haziran seçimleriyle de AK Parti tam anlamıyla iktidar oldu. Vesayetin siyasal uzantısı rolünü oynayan CHP’yi her seçimde yenmişti ve artık CHP karşısında her seçimi kazanacaklarına inanıyorlardı. Kısaca CHP de, ordu da, Anayasa Mahkemesi de AK Parti’nin rakibi değildi. Vesayet yapısı demokratik bir süreçte, demokratlarla ve demokrat bir söylemle dağıtılmıştı.

Kendisinin ve rakiplerinin anladığı gibi geriye sadece ‘Kürt hareketi’ kalmıştı. Parti bu sorunu da pasifize etmeye çalışmış, ancak görüşmelerden bir çözüm çıkmamıştı. Dolayısıyla içteki ve dıştaki rakipleri AK Parti’ye ‘Kürt meselesi’ üzerinden zarar verme stratejisine yöneldiler. Buna karşı iktidar partisi de pozisyon aldı; Kürt meselesinin çıkartabileceği sorunlara karşı en etkili panzehir olarak düşündükleri ‘devletçi-milliyetçi’ bir pozisyona doğru yöneldiler. Bugün AK Parti kendini PKK ve BDP’ye karşı konumlandırıyor. Bu noktada da artık demokrat bir kimliğe ihtiyaç duymuyor. İhtiyaç duyduğu kimlik milliyetçilik, buluşmak istediği kitleler milliyetçiler. Bu hatta da yaslanacakları yeni koalisyon ‘devletçi-milliyetçi’ blok olacak. Parti sözcülerinden sıklıkla duyduğumuz ‘devletçi dil’ bir tesadüf değil.

Son zamanlarda içinde ‘ihanet’ kelimesi geçmeyen cümle kurmuyor hükümet çevreleri. AK Parti’nin reformist olduğu dönemlerde bu ‘ihanet dili’ni kimlerin, kimlere karşı kullandıklarını hatırlıyor musunuz? Şimdilerde 4+4+4 sistemine karşı çıkanlar bile ‘hainlik’le suçlanıyor. AK Parti lideri eskiden CHP’yi “Sivas’ın Doğu’suna gidemiyor!” diye eleştiriyordu. Bugün ise BDP ve PKK ile ‘müşterek çalışmak’la suçluyor. Bu tür ithamları “reformist AK Parti”ye CHP ve ulusalcı kesimler yapardı. AK Parti’nin açılım siyasetini o günlerde ihanet olarak niteleyen CHP şimdilerde AK Parti tarafından ‘öte tarafa geçmek’le suçlanıyor. Ne oldu? Siyasette partilerin ‘pozisyon değişikliği’nin işaretleri var.

AK Parti artan PKK saldırılarına ve provokatif BDP siyasetine karşı ‘milliyetçi-devletçi’ bir zemine kayarak ‘kazanacağını’ düşünüyor; dün vesayet rejimine karşı ‘demokrat’ bir kimlikle kazandıkları gibi. Dün ‘demokrat merkez’ boştu. CHP laikçi, statükocu ve devletçi kimliğiyle, merkez sağ partiler de 28 Şubat ve 27 Nisan sınavlarında askerle iş tutarak ‘demokrat merkez’i boşaltmışlardı. Bu boşluğu AK Parti gördü ve doldurdu. Bugün AK Parti ‘demokrat merkez’den çekiliyor, ‘milliyetçi-devletçi’ bir kimliğe gömülüyor.

Bu tablo, siyasette aslında yeni bir fırsat yaratıyor; ‘milliyetçi-devletçi’ cephede saflar dolu, hatta AK Parti’nin de geçmesiyle haddinden fazla kalabalık. Dolayısıyla AK Parti’nin geldiği ‘yeni zemin’de rekabete girişmek yerine, boşalttığı yere yönelmek siyaseten bir fırsattır. Bakalım bunu görenler olacak mı?

Zaman, 11.09.2012

‘Milli’ değil ‘demokratik’ mutabakat

Meclis Başkanı Cemil Çiçek , “terörle mücadeleyi” konu edinen 11 maddelik bir “milli mutabakat” çağrısı yayınladı. Çiçek’in kritik bir süreçte gündeme müdahale etmesine ilişkin farklı değerlendirmeler yapıldı. Kimileri siyasi partilerden bir rol çalma, kimileri ise Cumhurbaşkanlığı adaylığına bir hazırlık olarak gördü bu çabayı. Ama bana kalırsa Çiçek’in bu çıkışının bir başka anlamı daha var. Bu da, mümeyyiz vasfı devletçiliği olan Çiçek’in Kürt meselesinde çok tehlikeli bir noktaya doğru yol alındığını görmesi. Şiddetin artarak devam etmesi toplumu bir arada tutan bağları zayıflatıyor ve devletin gücünü zaafa uğratıyor. İktidar ve muhalefetin politika üretmekte zorlandıkları böylesi bir ortamda Çiçek bir yol öneriyor: Kürt meselesini toplumsallaştırmak. Çiçek, herkesi sorumluluk almaya ve siyasi partileri ortaklaşmaya davet ediyor. Böylelikle hem iktidarın üzerindeki “çöz bu sorunu artık” baskısını hafifletmeyi, hem de ortaya çıkacak maliyetin herkese pay edilmesini sağlamaya çalışıyor. 

Çiçek, endişelerinde haklı. Gerçekten de toplumsal çatlakların büyüdüğü günlerden geçiyoruz. Ancak önerileri bu endişeleri giderecek türden değil. Metnin ilk bakışta göze çarpan üç özelliği var: İlki, herhangi yeni bir husus içermemesidir. Metnin adı ve içeriği, devlet aklının Kürt meselesine genel yaklaşımını yansıtıyor. Özünde bir “terör” sorunu ile karşı karşıya olduğunu düşünen bu yaklaşımın çözüm için ilk aklına gelen güvenliktir. Çiçek’in metninde de yeni anayasa , idari yapılanma ve ekonomik kalkınma gibi konulara değinilmiş olmasına rağmen asıl vurgu güvenliğedir. 

Gerçekçi değil ve tehlikeli 

İkincisi, gerçekçi olmamasıdır. Çiçek tüm siyasi partilerin, siyaset üstü bir tavır göstermelerini talep ediyor. Oysa siyasi partilerin, tabanlarının taleplerini ve genel politikalarını gözardı ederek davranmaları beklenemez. Sorunun nasıl tanımlanacağı konusunda dahi birbirine tamamen zıt duran siyasi partiler var. Bunların içerikte uzlaşmaları ve aynı paralelde hareket etmelerinin son derece güç olduğu aşikâr. Nitekim Çiçek’in önerilerine verilen tepkiler de, siyasi partilerin bir işbirliğine gitmelerinin ne kadar güç olduğunu gösterir nitelikte. 

Üçüncüsü, ciddi tehlikelere kapı aralamasıdır. Tehlike iki taraflıdır. Bir taraftan, bu tür bir milli mutabakat, demokratik siyasetin baskılanması neticesini verir. Böyle dönemlerde herkes mutabakat dahilinde davranmaya davet edilir, bunun dışına çıkanlara ise iyi gözle bakılmaz. Genel kabulün dışında kalan öneriler sindirilir ve farklı ses çıkaranlara karşı sert önlemler alınır. Otoriter görüşler itibar görür, elde edilen demokratik kazanımlardan vazgeçilmesine uygun bir ortam yaratılır ve siyasi saha topyekûn daralmaya uğrar. 

Diğer taraftan ise, tüm toplumun belirlenmiş politikalar etrafında kenetlenmesi ve hareket etmesi çağrısı, rahatlıkla sorunun kaynağı olarak görülen kesimlere karşı bir lince ve baskıya dönüşebilir. Çiçek, yurttaşların sokağa çıkıp sesini yükseltmelerini talep ediyor (m. 4). Fakat bu tür gösterilerin demokratik hakları da hedef alma ihtimali yüksek. Şiddeti protesto etmek için sokağa inenlerin gösterileri kolayca Kürt karşıtı bir boyut kazanabilir. Kürtleri PKK ile özdeşleştiren ve sokağa hâkim olan milliyetçi siyasi grupların gösterilere antidemokratik/ırkçı bir muhteva kazandırması, Kürtleri ve Kürtlerin demokratik taleplerini de hedef tahtasına oturtması sürpriz olmaz. Dolayısıyla Çiçek’in önerisi, toplumsal kutuplaşmayı artıran bir işlev görme tehlikesini barındırıyor. 

İspanya deneyimi 

Çiçek’in toplumsal tartışmaya açtığı reçetesinden Kürt meselesini çözecek demokratik bir çerçeve çıkarmak mümkün değil. Bunun yerine, yine Çiçek’in referans verdiği İspanyadeneyimine bakmakta fayda var. Franco rejiminden sonraİspanya 1978’de demokratik bir anayasa yaptı ve özerklikleri esas alan âdem-i merkeziyetçi bir yapılanma oluşturdu. Ancak bu statü ETA’yı tatmin etmedi, ETA eylemlerine devam etti. 1987’de hükümet ETA ile görüşme sürecine girdiğinde tüm Bask partilerini bir araya getiren bir anlaşmaya ihtiyaç duydu ve 1988’de Ajuria Enea Paktı’nı imzaladı. Pakt, uzun bir giriş bölümü ve 17 maddeden oluşuyordu. Giriş bölümünde özetle,İspanya ’nın demokratik düzeninin ve özerklik statüsünün Bask’a önemli kazanımlar sağladığını, bütün sorunların henüz çözümlenmediğini ama çözümlenmemiş sorunların terörü ve şiddeti haklı kılmadığı belirtilmişti. 

Pakt, “silah bırakma karşılığı demokratik yollardan siyasi mücadele yapma” düşüncesi temeline dayanır. Bunun iki anlamı vardır: İlki, silah bırakmanın gerçekleşebilmesi için örgütle müzakere yapılmasını doğal karşılanmasıdır. İkincisi ise, siyaset mücadele alanının mümkün mertebe genişletilmesidir. Bunun için paktın 8. maddesi, özerk parlamentonun çalışmalarına katılmayan Herri Batasuna’ya –ismini zikretmeden- bir çağrı yapar; her türlü düşüncenin parlamentoda savunulabileceğini ve geniş bir örgütlenme özgürlüğünü savunur. 

Paktın 10. maddesi, siyasal konuların her zaman demokrasinin bir gereği olarak, halk iradesinin temsilcileri ile görüşüleceğini hükme bağlar. Bunun sonucu, silah kullananlar ile siyasi konuların konuşulamayacağı ve onlarla ancak silah bırakmanın ve demokratik siyasete girme imkânlarının müzakere edileceğidir. 

Pakt, bütüncül bir demokratik mücadeleyi öngörür: Bir kere her şeyden önce önüne tam demokrasi hedefini koyan bir anayasal düzen söz konusudur. Bu anayasada, hak ve özgürlükleri tanınmış, hukuk devleti ilkeleri sağlamlaştırılmış ve özerk yapılanmalara yer verilmiştir. Diğer taraftan silah bırakanlara -ayrılma, bağımsızlık dahil- her fikri siyasi yolla savunma imkânı vardır. Paktın mantığına göre, ancak bu tür demokratik ve özgürlükçü bir yapının varlığı halinde alınacak güvenlik tedbirleri işe yarayabilir ve buna rağmen şiddete başvuran olursa toplum buna tepki gösterir. (Akın Özçer, Çoğul İspanya , s. 251-261) 
Eğer İspanya tecrübesinden ders çıkartılacaksa, 90’ları anımsatan milli mutabakatlar üzerinde değil, demokratik bir mutabakat üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Fakat ne yazık ki Türkiye ’deki cari siyaset bundan çok uzak gözüküyor. Demokratik anayasa vaadi rafa kaldırılıyor, onun yerine kaç kilometrede egemenlik kimde tartışmaları, yargıya parti kapatma için verilen talimatlar, dokunulmazlık kaldırma tehditleri ve vekilleri Kandil ’e davet eden çağrılar gündemi kaplıyor. Siyaset giderek hırçınlaşıyor ve şahin bir milliyetçiliğe esir düşüyor. Bundan hayırlı bir sonuç çıkmayacağını görmek için, çok gerilere değil, 90’lara bakmak yeter.

Radikal İki, 09.09.2012

Yine dershaneler…

Bu, dershanelerin kaldırılmasıyla ilgili ikinci yazım.

Baştan söyleyeyim de kimsenin aklına kurt düşmesin: Dershanecilik yapan herhangi bir yakınım yok.

Dershaneye giden çocuğum yok. Dershaneye kiraya verdiğim mülküm yok. Dershanelerin kapanması ya da açık kalması meselesiyle en ufak bir çıkar ilişkim yok…

Çocukların haftada beş gün okuldan sonra hafta sonunu da dershane sıralarında geçirmelerinin ne demek olduğunu; onların o sınav maratonunda neler çektiklerini bire bir yaşamış biriyim.

Evimize temizlik için gelen yardımcımız, büyük kızından sonra şimdi küçük kızını da dershaneye yazdırdığını; bu yıl toplam bilmem kaç bin liralık senet imzaladıklarını söylediğinde ve benden boş olan tek günü için, tek dinlenme günü için gündelikçi arayan birini bulmamı rica ettiğinde, içim Sayın Başbakan’dan daha az daralmıyor.
Peki o zaman ben bu meseleye neden taktım? Çünkü bu bir ilke meselesi, bir özgürlük sorunu da ondan…

Dershaneleri kaldırmak rekabeti kaldırmaz

Başbakan Erdoğan dünkü AK Parti İl Başkanları Toplantısı’nda bu konudaki kararlılığını bir kez daha ortaya koymuş. “Dershanecilik olayını kaldıracağız. Biz dershanelere diyoruz ki, okullaşın, biz sizin yanınızdayız. Ama bunu istemiyorlar çünkü para tatlı geliyor. Bunun adımını atacağız, 2013 ve 2014’e o sistemle girmiş olacağız” demiş.

Milli Eğitimin Bakanlığı’nın özel okullardan hizmet satın alması fikrini, ilk ortaya atıldığı 2003 yılından beri şiddetle destekliyorum. Bu konudaki yazılarım ortada. Şu anda kontenjanını dolduramayan birçok özel okul var. Milli Eğitim, gerekli düzenlemeleri yapıp hemen bu okullardan hizmet satın almaya başlayabilir. Ayrıca dershaneciliğe yatırım yapanlardan isteyenler de fizibilite hesaplarını yapar ve uygun görürlerse dershanelerini okula dönüştürebilirler. Hükümet de böyle bir dönüşümün gerçekleşmesini istiyorsa, bunu ekonomik olarak cazip hale getirmek için elindeki çeşitli iktisadi araçları, teşvikleri, kredi sistemlerini vs. devreye sokabilir.

Ama bu dönüşümü dershaneleri okullaşmaya mecbur bırakarak yapamaz. Ekonomide zoru devreye sokamaz. Girişim özgürlüğünü ortadan kaldıramaz. “Dar gelirli ailelerin dershanelere para akıtmasının önüne geçmek” gibi halisane bir amacı bile olsa yapamaz bunu…

Kaldı ki, eğer Başbakan üniversite sınavlarını kaldırınca otomatik olarak dershanelere olan talebin de ortadan kalkacağını sanıyorsa yine yanılır.

Üniversite okuma talebi ile toplam kontenjan sayısı arasındaki büyük fark olduğu sürece, bir eleme yapılması kaçınılmazdır. Eğer bu eleme merkezi bir sınavla yapılmayacaksa, üniversite öncesi okul başarısı üzerinden yapılacak demektir. (Ben bunun korkunç sonuçlara yol açabilecek büyük bir hata olduğunu defalarca yazdım, ama bu başka bir konu.) Bu da değişen bir şey olmaması, rekabetin aynen sürmesi, eskiden üniversite giriş sınavları için girilen yarışa, yeni durumda okul başarısı için girişilmesi demektir. Öğrenciler üniversite giriş sınavı için değil, ders notlarını yükseltmek için özel takviye almaya çalışırlar. Bu ihtiyaç ortadan kalkmadıkça da siz dershaneleri kapatırsanız, bu defa özel ders piyasası patlar. Üstelik de o piyasa, kollamaya çalıştığınız o yoksul ailelerin asla ulaşamayacağı bir piyasa olur. Bugün Anadolu’nun en ücra köşesine kadar yaygınlaşmış dershane ağı sayesinde bir ölçüde sağlanmış olan fırsat eşitliğini de tarumar etmiş olursunuz.

“Para tatlı geliyor”

Son olarak, Erdoğan’ın dershanecilere yönelttiği “Para tatlı geliyor” suçlamasıyla ilgili de birkaç şey söyleyip bitirelim.

Bu cümlesiyle dershanecileri “toplum karşıtı” bir pozisyonda göstermeye çalışan Başbakan, şu anda kendisinin yönettiği bu ülkede kapitalist bir sistemin yürürlükte olduğunu da kapitalist sistemin işlemesinin temele motivasyonunun “paranın tatlı gelmesi” olduğunu da unutmuş görünüyor.

Evet, para tatlı gelir. Sermaye hep tatlı parayı arar. Girişimci tatlı paranın kokusu peşinde koşar. Kapitalist sistem de böyle yürür. Bu suç değildir; düşük ahlaklı olmak da değildir. Tam tersine yatırımcının yüksek kâr peşinde koşması, ülke kaynaklarının en verimli kullanımı için şimdiye kadar bulunabilmiş en iyi yoldur; dolayısıyla ekonominin bütünü ve toplumun genel çıkarı için en rasyonel kaynak dağılımı bu sayede yapılabilir.

Her lafın başında “serbest piyasa ekonomisine inandığını” söyleyen bir Başbakan’a bunları hatırlatmak zorunda olmamalıydık aslında. Ama inanmak başka, anlamak başka bir şey anlaşılan…

Bugün, 10.09.2012

‘İslamî trafik kuralları’ olmalı mı?

Bir önceki yazımda, “İslam’ın hayatın bütün alanlarını kapsayan bir sistem olduğu” fikrini eleştirmiştim. İslam’ın her alana dair “sistem” değil “ilke” getirdiğini savunmuştum.

Bu mevzuyu bugün biraz daha açalım. Bunu da bir örnek üzerinden yapalım: Modern dünyadaki hemen her ülkede uygulanan trafik kuralları. Yani yeşil yanınca geçmek, kırmızı yanınca durmak, yaya geçidinde yol vermek gibi kaideler.

Ben bugüne dek bu kurallara karşı çıkan İslamcı görmedim. Ama kendi koydukları kriterlere göre karşı çıkmaları gerekir aslında. Çünkü:

1) Trafik kuralları, vahyin ve sünnetin değil, “insan aklı”nın ürünüdür. Dolayısıyla, her “beşeri sistem” gibi “tağutî” (şeytanî) sayılmalıdır.

2) Dahası, trafik kuralları, Müslümanların baş belası olan “seküler Batı medeniyeti”nin ürünüdür. Bunları içselleştirmek, “kültür emperyalizmine teslim olmak” ve “İslam’ındünyaya nizam verme iddiasından vazgeçmek” olur.

Buna karşılık, bir Müslümanın şöyle bakması da pekâlâ mümkün trafik kurallarına:

İslam’a aykırı olmayan her şey, Müslümanlar için mübahtır. Trafik kuralları da öyle. Bunların dini geleneğimizde yeri yoktur, çünkü ‘trafik’ denen mefhum modern bir şeydir. Trafik kurallarını Batılıların geliştirmiş olması da tabiidir; çünkü motorlu taşıtları icad edenler bu adamlardır. (Niye önce biz icad edememişiz, bu da önemli bir soru.) Eğer araba kullanıyorsak, bunun kuralına da elbette uyacağız. 

 

Ben, işte tam böyle düşünüyorum. Dahası, ilk bakışta absürd ve komik gibi gelebilecek bu trafik kuralları örneğinin aslında pek çok şeyi açıkladığını da sanıyorum.

Sistem ve anlam

Çünkü biz Müslümanlar, Tanzimat Fermanı’ndan bu yana, ticaret kanunundan tutun da seçim sistemlerine kadar bir çok “Batılı sistem” ithal ettik ve ediyoruz. AB sürecinde yapılan düzenlemelerle devam ediyor bu süreç.

İslamcılar ise bu “beşeri sistemler”i ithal etmekle gaflete düştüğümüzü savunuyor. Bizi, “İslamî trafik kuralları” inşa etmek gibi projelere, yani dışarıdan gelen her şeyi reddedip, onların “İslamî” alternatiflerini üretmeye çağırıyorlar.

Tam zıt uçtaki seküleristler (örneğin Kemalistler) de, bu süreci “İslam’ı terk etmek” olarak anlıyorlar. Sürecin niteliği konusunda İslamcılarla anlaşıyorlar yani; sadece ona karşı farklı pozisyonlar alıyorlar.

Oysa bir üçüncü yol daha vardır: Evrensel “sistemler” ile İslamî “ilkeler”i sentezlemek. Batı kaynaklı bir sistem olan “demokrasi”yi İslamî bir ilke olan “meşveret”e uygun bularak savunan Namık Kemal’in yaptığı gibi.

Aslında bu üçüncü yolu Müslümanlar farkında olmadan tutuyor sık sık. Bunun bir örneğini geçenlerde Twitter üzerinde gördüm. “İslam hayatın her alanına dair bir sistem getiriyorsa, o zaman İslamî trafik kuralları da mı olacak” diye sorunca şöyle cevaplar aldım:

Elbette! Mesela kırmızı ışıkta geçmek, kul hakkını çiğnemektir. Alın size İslami trafik sistemi!

 

Bunu söyleyen kişi farkında değildi ki, aslında bir “İslamî sistem” önermiyor, sadece var olan evrensel bir sisteme “İslamî niyet ve anlam” katıyordu.

Bu ise bence hem çok doğru, hem de çok gerekli bir şeydi.

Çünkü günümüz Müslüman dünyasındaki büyük bir sorun, ithal edilmiş modern sistem ve kurumlara İslamî bir anlam verilememesi, bunun sonucunda da ahlâk anlayışının sadece geleneksel alanlara sıkışmasıdır.

Öyle ya, eğer trafik kuralları hakikaten “kul hakkı” üzerinden yorumlanıp benimsense, bunların en çok çiğnendiği ülkeler arasında Müslüman coğrafya önde gider miydi mesela?

Yahut “basın ahlâkı” İslamîleştirilerek içselleştirilse, kendini çok Müslüman ve ahlâkçı sayan bir gazetemiz, şu günlerde üzülerek gördüğümüz gibi, bir “iftira makinası” gibi davranır mıydı?

Star, 10.09.2012

Bu kez öğrenebilecek miyiz?

 

Savaşta değil, terörle mücadelede değil, anlamsız bir kazada, pisi pisine kaybettik 25 gencimizi.

 

Yüreğimiz resimlerine bakmaya bile dayanamıyor. Siz bu olaya nasıl dayanıyorsunuz Sayın Genelkurmay Başkanımız?

Biz onları size emanet ettik Sayın Özel… Beş günlük acemi askerlere gece karanlığında kamyon farının ışığında el bombası istif ettirin diye yollamadı anneleri çocuklarını size.

O anneler ki, çocuğunun eline çatapat bile vermeden büyüttü. Meyvesini soyup eline verdi, kazara elini bıçakla kesmesin diye… Deniz kenarında oynarken belinden derin yerlere gitmesin diye gözünü bir dakika üstünden ayırmadan güneşin altında bekledi. Öyle büyüttü onları. Sınavlara hazırladı, üniversitelerde okuttu, mezuniyet töreninde sevincinden ağladı. Sonra onu size emanet etti.

Siz ne yaptınız?

Onları ayaklarının tozuyla cephaneliğe yolladınız. Bir aylık, bir haftalık askerlere, yataklarında olmaları gereken saatte, bütün bir günün yorgunluğunun üstüne el bombası sayımı yaptırdınız.

Aceleniz neydi? Gün ışığını bekleyemediniz mi? Daha deneyimli eleman bulamadınız mı?

Neden bu kadar çok kaza?

Hayır… “Kazadır” denip geçiştirilecek bir şey değil bu. Neden orduda bu kadar çok kaza oluyor? Neden el bebek gül bebek büyüttüğümüz çocuklarımızın canlarını hiçe sayıyorsunuz?

Ben söyleyeyim: Çünkü şimdiye kadar hesap vermek diye bir kaygınız olmadı. Bu halk hiçbir şey için sizden hesap soramadı. Hesap sorulamadıkça “kaza”larınız da, yalanlarınız da arttı.

Doğruyu gizlemeye, gerçeği çarptırmaya yalan denir. Ama biz bu kelimeyi herkes için kullanamayız Türkiye’de. Bu ülkede “yalancı” demenin serbest olduğu kişi ve kurumlar vardır; yasak olduğu kişi ve kurumlar… TSK, hesap sormanın da, suçlama yapmanın da yasaklandığı kurumların başında geldi şimdiye kadar.

Aktütün’de, bize yalan söylendi.

Çukurca’daki mayın patlaması ile ilgili yalan söylendi.

Eline pimi çekilmiş el bombası tutuşturulan askerler hakkında da yalan söylendi.

Toprak altından çıkan LAV silahları konusunda, ıslak imza konusunda, Balyoz soruşturması konusunda da öyle…

Şimdiye kadar ortaya çıkan bütün darbe planları, andıçlar, layikalar hakkında sayısız yalan dinledik. Ama yalan bile diyemedik.

Uzağa gitmeye gerek yok; Uludere daha dün yaşandı. 35 insanın kendi ordusunun uçakları tarafından paramparça edildiği o olayla ilgili tek bir açıklama bile çok görüldü bu halka. 35 insanın hayatı kopkoyu bir sır perdesinin altına gömüldü.

Şimdi, bu olayda nerede ne hata yapıldığını; hata yapanların, ihmali olanların, hatalı emir verenin ve uygulayanların isimlerini öğrenip öğrenemeyeceğimizi bilmiyoruz. Bu olayın da Uludere gibi esrarengiz bir sessizlik içinde boğulup boğulmayacağından emin değiliz.

Yalan kapalı toplumda yuva yapar

Her bir olayda yalanların hangi kademede, kimler tarafından üretildiğini ve hangi yollardan geçerek, kimler kandırılarak bizlere kadar geldiğini bilemeyiz elbette ama ortada bu kadar çok yalan olmasının nedenini biliyoruz.

Yalan kapalı toplumlarda yuva yapar. Kapalı toplumların en kapalı, en karanlık noktalarını sever, oralarda ürer. Çünkü kapalı toplumlarda denetim yoktur, eleştiri yoktur, muhasebe yoktur. Hesap sorma ve hesap verme yoktur. Hatanın bedelini ödeme yoktur. Ve tabii ki, bu keyfilik ve denetimsizlik ortamının en dürüst insanları bile baştan çıkarmasında şaşılacak bir şey yoktur.

Ama artık bu değişmek zorunda. Eğer TSK yönetimi bu berbat geleneği bir an önce ve gönüllü olarak değiştirmezse, değişim sancılı bir biçimde gerçekleşecek. Ve o zaman, şu anda zaten yaşanmakta olan güven erozyonunu tamir etmek çok daha güç olacak.

Bugün, 08.09.2012

İnkılâp tarihi değil, insanlık tarihi okutulsun!

0

İktidar elitlerinin kurguladığı inkılâp tarihi dersleri, insanların geleceğe yönelmelerine ve olgunlaşmalarına katkı sunmamakta. İnsanları aynılaştıran, çoğulculuğu kaldıran, geçmişe bağımlı gelecek anlayışına dayalı bu derslere günümüzde ihtiyaç duyulması için bir neden yok. Onun yerine gençlerimizi, insanlığın tecrübesiyle tanıştıran insanlık tarihi dersine ihtiyaç var.

Türkiye’de öteden beri zorunlu din dersi problemi vardır, çünkü 1982 Anayasası’na göre din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin okullarda okutulması bir zorunluluktur. Benzer bir şekilde 2547 sayılı YÖK Yasası, üniversitelerin bütün bölümlerinde Atatürk ilkeleri ve inkılâp tarihi dersinin okutulmasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’de sadece zorunlu din dersi sorunu yoktur, aynı zamanda zorunlu inkılâp tarihi dersi sorunu vardır. Ancak şimdiye kadar zorunlu din dersi hep gündemde tutulmasına rağmen aynı oranda zorunlu inkılâp tarihi sorunu üzerinde durulmamıştır. Anayasal veya yasal düzenlemeler yoluyla özel bir dersin zorunlu hale getirilmesi, sadece eğitime yapılan bir müdahale değildir. Bu, eğitim ve okul üzerinden insana ve topluma yapılan bir müdahale anlamına gelmektedir. İnkılâp tarihi dersinin yasal olarak zorunlu statüde olması, bir müdahale durumunu ifade etmektedir. İnkılâp tarihi dersi yasal olarak nitelenmemekte, zorunlu, dokunulmaz ve kaldırılmaz gibi sıfatlarla nitelenmektedir. Bu nitelemeler, aslında malum ders yoluyla yapılan müdahaleciliği ve dayatmacılığı ifade etmektedir. Dersin yasal yolla zorunlu kılınması, inkılâp tarihini ‘sorunlu ders’ haline getirmektedir.

Atatürk ilkeleri ve inkılâp tarihi dersi uygulamasına benzer uygulamaları geçmişte ve günümüzde farklı ülkelerde görmek mümkündür. Devlet gücünü kullanarak kendisini topluma dayatmak isteyen ideolojilerin yaptığı en önemli ve öncelikli iş, eğitimi ideolojik bir araca dönüştürmek yoluyla bütün toplumu o ideolojinin sadık takipçileri haline getirmektir. Eski Sovyetler Birliği’nde devrimci eğitim, devrimci ahlak, devrimci toplum, Sovyet insanı gibi totaliter ve kolektivist yanılsamaları gerçekleştirmek, insanı ve toplumu komünist illüzyonlar doğrultusunda dizayn etmek için katı bir ideolojik eğitim uygulanıyordu. Eğitim, bu uygulamada saf bir endoktrinasyondan başka bir şey değildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kendisini tanrısallaştıran otoriter liderlerden ve öğretilerinden insanlar kurtulmuş değillerdir.

Tek parti ideolojisini ve tarih kurgusunu topluma dayatmak için, inkılâp tarihi dersinin üniversitelerde okutulması zorunlu hale getirilmiştir. 12 Eylül darbesinin ihdas ettiği bir kurum olan YÖK’ün yasasında bu ders zorunlu kılınarak dokunulmaz bir statüye kavuşturulmuştur. İnsanlığa ait her türlü bilginin ve düşüncenin özgürce tartışılması ve değerlendirilmesi için kurulan üniversitelerde, bir ideolojik endoktrinasyon aracı olarak böyle bir dersin varlığı, üniversitenin var oluş nedenine yapılan bir müdahaledir. Üniversite ‘evrensel şehir’ demektir. Sahici anlamda evrensel şehir olması için üniversitenin hiçbir ideolojinin, devrimin, ilkenin ve öğretinin ideolojik merkezi olmaması gerekmektedir. İnkılâp tarihi dersinin üniversitenin bütün birimlerinde zorunlu olarak okutulması, üniversitenin evrensel şehir olma niteliğini ortadan kaldırmakta ve üniversiteyi ideolojik merkez haline getirmektedir.

İnkılap tarihi, pedagojik ihtiyaçların sonucunda yükseköğretim müfredatına sokulmuş bir ders değildir. Bu dersin müfredata sokulmasının arkasında resmî ideoloji ve iktidar elitleri bulunmaktadır. Resmî ideolojinin iktidar elitleri, tek parti idaresinin olduğu geçen yüzyılın ilk yarılık bölümünü yeniden kurgulamış ve bu kurgunun inkılâp tarihi formunda eğitimin bütün aşamalarında insanlara empoze edilmesi gerektiğini düşünmüşlerdir. Bu derste aslında tarih öğretilmediği gibi, devrim de öğretilmemektedir. Endoktrine edilen sadece bürokratik iktidar elitlerinin yakın tarihin kısa bir dönemi üzerinden tasarlamak istedikleri insan ve toplum modelidir. Belirli bir tarihi dönemi devrim adı altında bütün nesillere empoze etmek insani ve ahlaki değildir. Her neslin, içinde bulunduğu zamanın koşullarına göre nasıl yaşayacağına karar verme hakkı vardır. İnsanların nasıl yaşayacaklarını sadece geçmişin bir kurgusuyla sınırlamak, büyük bir akıl, duygu ve davranış tutulmasına sebep olmaktadır. Sürekli geçmişe bağımlı olan kişi ve toplumlar, hiçbir zaman çocuksuluktan kurtulamazlar. İnsanların olgunlaşmaları için geleceğe ve önlerine bakmaları gerekmektedir. Yükseköğretim müfredatının insanları geçmişe bağımlı kılan ve çocuksuluğa mahkûm eden bütün anlayışlardan ayıklanması gerekmektedir.

İktidar elitlerinin kurguladığı inkılâp tarihi dersleri, insanların geleceğe yönelmelerine ve olgunlaşmalarına katkı sunmamaktadır. İnsanları aynılaştıran, çoğulculuğu ortadan kaldıran, geçmişe bağımlı bir gelecek anlayışının olduğu bu derslere günümüzde ihtiyaç duyulması için hiçbir neden yoktur. Bilakis bu tarz dersler, kişilerin, insanlıkla ilişkilerini kopartmakta ve onları resmi nasyonalizmin sınırlarında yaşamaya mahkûm ettirmektedir. İnkılâp tarihi yerine gençlerimizi, insanlığın tecrübesiyle tanıştıran doyurucu ve derinlikli bir ‘insanlık tarihi’ dersine ihtiyaç vardır.

Zaman, 08.09.2012

Bir siyasi mevta üzerine tartışmalar

Bilelim ki, bugün üzerinde “dokunulsun mu, dokunulmasın mı”, “kapatılsın mı kapatılmasın mı” diye tartışmalar yapılan BDP, aslında bir siyasi mevtadan başka bir şey değil.

Bilelim ki, bugün üzerinde “dokunulsun mu, dokunulmasın mı”, “kapatılsın mı kapatılmasın mı” diye tartışmalar yapılan BDP, aslında bir siyasi mevtadan başka bir şey değil.

Ölümü yavaş yavaş oldu. PKK’dan ciddi bir şekilde “terör”mikrobu kapmış olduğunu baştan beri biliyorduk. Ama uzun yıllar elbirliğiyle, anlayışla ve empatiyle onu mikroptan arındırmaya, iyileştirmeye çalıştık. Terör mikrobundan ne kadar arınabilirse, Kürt sorununun parlamentoda temsilini o kadar üstlenebilir; Kürtler’i temsil niteliği o kadar yükselebilir, sorunun çözümüne o kadar çok katkıda bulunabilirdi…

Kürtler’i değil PKK’yı temsil etmek

Ama artık çok iyi biliyoruz ki, onun istediği hiçbir zaman bu değildi. BDP, parlamentoda Kürtler’i değil PKK’yı temsil etmek istiyordu. Parlamentodaki bütün faaliyetini “sorunun demokratik siyasetle çözümünün mümkün olmadığını ispatlamak” üzerine kurdu. Demokratik çözüm yolundaki adımları kösteklemek, köstekleyemiyorsa küçümsemek ve gözden düşürmeye çalışmak baş faaliyetiydi. Çözümden anladığı Kürtler’in eşit yurttaşlar haline getirilmesi değil PKK’ya statü verilmesiydi. Kendi misyonunu PKK’nın meşrulaştırılması ve tek muhatap alınması üzerine kurmuştu. Bu uğurda kendi meşruiyetini kaybetmeyi göze almıştı. Biz bir bakıma onun “tabiatını” zorluyor; onu temel misyonundan kopartmaya çalışıyorduk.

Malum “kucaklaşma” görüntüleri BDP’den imkansızı istediğimizi kafamıza dank ettiren nokta oldu. Ve o nokta aynı zamanda, BDP’nin siyasi bir mevta haline geldiği noktaydı. O noktadan sonra BDP artık bütün siyasi önemini, işlevini kaybetmiş; aslına bakarsanız, siyasi bir parti olarak telakki edilmesi bile zor bir grup haline gelmişti.

Artık bugün hiç kimse BDP’den yeni anayasa için olumlu bir katkı beklemiyor. Hiç kimse onun seçmeli Kürtçe derslerinin bir an önce başlaması için çaba sarf etmesini ya da yerel yönetim reformu için AK Parti ve CHP’yle el ele vermesini ummuyor. Nitekim bugün Başbakan Erdoğan yerel seçimlerin erkene alınması için MHP ve CHP ile görüşürken BDP ile görüşmeyi aklına bile getirmiyor ve hiç kimse de onu yadırgamıyor.

Dokunulmazlıklar siyasetin değil hukukun konusu

Sonuç olarak, BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ya da partinin kapatılmasının siyaseten önemini kaybettiği bir yere gelmiş bulunuyoruz. Kucaklaşan BDP’lilerin dokunulmazlıkları kaldırıldığında muhtemelen diğerleri de “O zaman biz de Meclis’i terk ediyoruz” diyecekler ama bunun da bir önemi olmayacak. Zira aklı başında hiç kimse BDP’nin Meclis’i terk etmesiyle “siyasi mücadele kanalının kapandığını” düşünmeyecek çünkü BDP’nin Meclis’teyken de zaten o kanalı kullanmadığını biliyor olacak.

Bu durumda, dokunulmazlıkların kaldırılması konusu, siyasetin değil sadece ve sadece hukukun konusu olarak çıkacak karşımıza. Dokunulmazlık konusu önlerine geldiğinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri oylarını kullanırken herhangi bir siyasi kaygıdan arınmış bir biçimde şu sorunun cevabını arayacaklar:

Bir hukuk devleti bir milletvekilinin eli kanlı bir terör örgütü üyesi ile kucaklaşmasını kaldırabilir mi? Terörü meşrulaştırma amacıyla yapılmış bu meydan okumayı, hukuku gözden çıkarmadan sineye çekebilir mi?

Bu sorulara verilecek cevap, rejimimizin temel karakteriyle ilgilidir, dolayısıyla her türlü siyasi mülahazadan daha önemlidir.

Bugün, 07.09.2012

Eğitim Modelleri ve Milli Eğitim

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın üstlendiği eğitim sistemi esoes (SOS) veriyor. Eğitim sistemindeki problemler, daha çok personel yetersizliği, sınıf derslik sayısı gibi veriler üzerinden değerlendiriliyor. Bu tabloda alternatif eğitim modellerini hatırlatan, iki değerli arkadaşım: Yusuf Tanrıverdi ve Ufuk Coşkun oldular. Eğitim dünyasındaki sessizliği, alanda çalışan iki değerli öğretmenin önerileri bozdu. Tanrıverdi, “Montessori Okulları” önerisi ile, Coşkun’da “organik eğitim”  ile alternatif eğitim modeli önerilerini sundular. Her iki model kısaca, “doğal eğitim”, “öğrenmenin doğal yol” ile sağlanması temeline dayanıyor. Ben ise alternatif eğitim modelleri –modellerin kendisini eleştirmiyorum- konusunda karamsarım. İki tane olgu beni negatif düşünmeye itiyor, Birincisi, devlet ile milli eğitim ilişkisi. İkincisi ise, zaman zaman denenen eğitim reform girişimlerinin başarısızlığa uğramasıdır.

Milli Eğitim – Devlet İlişkisi

Devletin ne olduğu, neden gerekli olduğu veya gerekli olup olmadığı yönetim felsefesinin önemli tartışma konusudur. Türkiye’de devletin gerekliliği tartışma konusu bile değildir. İnsan hayatındaki etkilerini mülahaza edebilmek devletin rolüne eğilmek gerekir. Devletin hayatımızın her alanına müdahil olmasından memnun olanları bir kenara bırakalım, diğerleri için sorgulama, irdeleme vaktidir.

Devletler, eğitim hayatına müdahil olmak konusunda isteklidirler. Bunda eğitimin misyonuna yapılan abartılı yüklemler, eğitimin tüm bireysel ve toplumsal sorunları çözebileceği inancı etkenlerden sadece bazılarıdır. Milli eğitim – devlet ilişkisini değerlendiren Prusyalı düşünür, W. von Humboldt (1903) devletlerin millî eğitime olan ilgisine dikkat çekmiştir, ona göre, devletler millî eğitime müdahil olarak belli bir vatandaş biçimini benimsemiş insan yetiştirmek istemektedirler. Humboldt: “Demek ki, düzenlemenin özünün hükmettiği bütün millî eğitim sistemleri, özel bir vatandaşlık biçiminin yapısını telkin edecektir.”  Yüzyıldan önce yazılmış bu ifadeye rahatlıkla fazlasını ekleyebiliriz.  Yine Humboldt, devletin eğitim ile ilgili rolünü de sınırlandırma gereği duymaktadır: “Eğer onun [devletin] niyeti yalnızca, eğitim verilmemiş çocukların kalması ihtimalini önlemek ise, ebeveynlerin ihmalci yerlerde vasiler tayin etmek veya yoksul iseler onlara para yardımı yapmak çok daha uygun ve daha az zararlıdır.” Humboldt, eğitimin modern misyonunu şöyle ifade etmektedir:  “Kısacası eğer eğitim, insan doğasına, özel bir yurttaşlık karakteri vermeksizin, yalnızca onun yeteneklerini geliştirmek ise, bunun için devletin müdahalesine ihtiyaç yoktur. Gerçekten özgür olan insanların içinde, her türlü faaliyet daha hızlı bir şekilde gelişir.”  Bu değerlendirmelere katılmamak mümkün mü? Çocuklarımız, milli eğitim sisteminde yeteneklerini geliştiriyor mu yoksa yetenekleri sonsuza değin unutturuluyor mu? Humboldt, çalışmasında; devletin eğitime her ne gerekçe olursa olsun müdahil olmasını “zararlı” kabul etmektedir ve sonunda eğitimde devletin yerinin olmaması sonucuna varmaktadır.

Bireyin özgürlüğünü kısıtlayan devlet müdahalesi çağımızda da bu özelliğini koruyor. “Kamu yararı”, “toplumun iyiliği”, gibi gerekçelerle bireyler özgür bir eğitim yaşantısından koparılıyor. Devletin eğitime müdahalesi özgürlüğü yok etmekle kalmıyor, aynı zamanda eşitsizliklere yol açıyor ve adaleti de zedeliyor. Eğitimde devletin rolü, etkisi azaltılmalıdır. Doğru olan yol dün de bu idi, bugün de budur.

Eğitim Reformları Başarısızlığa Uğruyor

Burada bireyin seçim özgürlüğünü arttıran reform girişimleri değerlendirilmektedir. Bu kapsamda; 1991-1992 Eğitim-Öğretim yılında uygulamaya konan “Kredili Sistem” 1995-1996 Eğitim- Öğretim yılında rafa kaldırıldı. Yine çeşitli dönemlerde uygulamaya konan bazı girişimler (seçmeli dersler, okul türlerine girişin kolaylaşması vb.) uygulama örnekleri incelenmiştir.

Kredili sistemin amaçları: DGKS uygulamasında, her öğrenci kendi ilgi, istek ve yeteneğine göre yönlendirilir ve geliştirilir. Başarısızlığın değil, başarının değerlendirilmesi yapılır… Okul, öğrenci için daha demokratik ve çağdaş bir ortam olarak hazırlanır. Öğrenci merkezli eğitim esastır. Yine; Araştırmacılar, DGKS’nin öğrencilerin yeteneklerine uygun alanlarda eğitim almaları, ders ve öğretmen seçimlerine kendilerinin karar verebilmeleri, gösterdikleri başarı ve çabalarının ödüllendirilmesi gibi sistemin ön plana çıkan güçlü yönleri, onların karar verme yetenekleri ve sorumluluk duygularının artmasına sebep olduğu için kişilik gelişmelerini olumlu yönde etkiledikleri görüşündedirler. (İltan,2004) Kredili sistem dünyanın medenî toplumlarında kabul görmüş bir eğitim sistemi idi. Ne var ki ülkemizde, okul şiddeti, öğrencilerin boş kalmaması gibi gerekçelerle tarihe gömüldü. Dönem dönem denenen “eğitim reformu” girişimleri uygulamada başarısızlığa uğradılar. Sonuçların negatif olmasının sebepleri tartışılabilir. Benim görüşüm ise, reformların devlet tarafından gündeme getirilmesinin sorunun kaynağını teşkil etmesidir. Kamu bürokrasisi kendini reform girişimlerinde göstermektedir: “benim onayım olmadan olmaz” mesajını vermektedir. Kamu bürokrasisi değişimden, yenilikten hoşlanmaz. Kendi varlığını statükoya borçludur. En yetkilisinden en sıradan memuruna kadar, amaçlar, ilkeler ters yüz edilir. Öyle bir uygulama yapılır ki; murad edilen amaçla, varılan yer taban tabana zıt olur.

Eğitim dünyasını etkileyen son eğitim reformu 2011’de başladı. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, kararlı bir duruş sergiliyor. Dinçer, temel eğitim felsefemizi, ilkeleri, eğitimin amaçlarını, eğitimin yapısını değiştirmek ve dünya ile bütünleşmiş bir sistem kurmak istiyor. Ancak, eğitim sistemlerinin uygulayıcısı devlet olduğu için diğer reform girişimlerine benzer bir akıbet bizleri bekliyor olabilir. İçinde bulunduğumuz eğitim reformu girişimi ve alternatif eğitim modelleri ancak devletin eğitim dünyasından çekilmesi ile hayat bulur. Devletin, eğitim sisteminden kısmî bir çekilmesi bile önemli bir adımdır. Bu bağlamda, özel eğitim kurumlarından hizmet satın alınması, ailelere özel okula göndermek kaydı ile maddi destek verilmesi en kısa ve en adil olan yollardır.

maliilkaya@hotmail.com