Ana Sayfa Blog Sayfa 431

Diyalog ve temas köprüsü

Kürt meselesinde gerilim her geçen gün daha bir üst seviyeye çıkıyor. Giderek artan ve hedefine AKP iktidarını devirmeyi koyan PKK saldırıları, siyasetin tansiyonunu yükseltiyor. Meclis’teki iki parti AKP ve BDP birbirlerini “düşman” olarak konumlandırıyor. Başbakan, BDP ’nin adını kullanmaktan imtina ediyor, sürekli “uzantı” diyerek BDP ’yi aşağılıyor ve bazı milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılacağına işaret ediyor. BDP bunun altında kalmıyor, Başbakan’ın sinirini tepesine çıkaran bir söylem kullanıyor, artık bu Başbakan’a bir şey anlatmak veya onu ikna etmek gibi bir dertlerinin olmadığını ilan ediyor ve “nereden incelirse ordan kopsun” diyerek meydan okuyor. 

Hayra alamet olmayan bu durumdan ne bir çözüm çıkar, ne de bu durum ilelebet sürdürülebilir. Siyaset arenası birbirlerini yok etmeye yeminli AKP ve PKK / BDP ’ye terk edildiğinde, bu ölümcül karşıtlıktan olumlu bir sonuç doğmaz. Bu nedenle siyasi alana müdahale edecek aktörlere ihtiyaç var. Böyle bir aktör, tarafların freni boşalmış bir öfkeyle birbirlerine saldırmalarını önlemeye çalışabilir ve daha mutedil bir ortamın oluşmasına katkıda bulunabilir. 

Son günlerde bu ihtiyaca cevap vermeye aday iki girişim oldu. Birincisi, Diyarbakır kaynaklıydı. 

Farklı kesimler 

Diyarbakır Barosu, GÜNSİAD, İHD ve Mazlum-Der Diyarbakırşubelerinin öncülüğünde gazeteci, yazar ve akademisyenlerin katıldığı bir toplantı yapıldı ve bir “Diyalog ve Temas” grubu oluşturuldu. İkincisi ise CHP ’nin yetkili isimlerinin, Kürt meselesi üzerinde çalışan isimlerle yaptığı toplantıydı. Her iki girişim de, Kürt meselesinde farklı toplumsal/siyasi kesimlerin işin içine girmesini ve sürecin şiddetin boyunduruğundan kurtarılarak çözüme yönelmesini amaçlıyordu. Bu tarz girişimlerin üç açıdan son derece değerli olduğunu düşünüyorum. 

1. Türkiye ’de bugünlerde güvenlikçi politikalar revaçta; siyaset yoluyla çözüme duyulan güven ise dibe vurmuş bir halde. Şiddet ve ölüm toplumsal kutuplaşmayı ve bölünmeyi azdırdıkça siyasiler birbirlerine kapılarını daha sıkı kapatıyor ve sonuçta ortak bir sözün üretilmesi imkânsızlaşıyor. Temas ve diyaloğu esas alan girişimler, siyasete inançsızlığın had safhaya yükseldiği böylesi bir ortamda siyasi mekanizmaları harekete geçirebilir. Nitekim Diyarbakır orijinli grup, tam da bunu amaçlıyor. Grup öncelikle AKP , CHP ve BDP ile konuşmayı, alınan mesafeye bağlı olarak da Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nı da sürece dâhil etmeyi düşünüyor. Siyasi karar alımına doğrudan veya dolaylı olarak etkide bulunan herkesle bir diyalog-tartışma zemini oluşturmak, yaratıcılığı teşvik edebilir ve tıkanan siyasi kanalların önünü açabilir. 

2. Uzun süren bir anlaşmazlık, anlaşmazlığın taraflarının daha fazla radikalleşmelerine neden olur. Taraflar kendilerini iki ayrı uca koyarlar: “İyi” tarafta kendileri vardır; yaptıkları her şey, sarf ettikleri her kelime doğrudur ve topluma faydalıdır. “Kötü” tarafta ise karşıdakiler bulunur; onların bütün sözleri, eylemleri, yapıları ve amaçları berbattır, toplumun ve devletin aleyhinedir. Her bir taraf diğerini bu şekilde şeytanileştirdiğinde, çözümün de tek bir yolu kalır: Karşıdakini yok etmek. 

Ölümcül bir çatışmanın yaşandığı süreçte, her bir taraf kendi kabullerini bir sorgulamaya tabi tutmaz ve herkesten kendi doğrularına biat etmesini talep eder. Taraflar sürekli suçu diğerinin üzerine atarlar, hatayı hep karşıda bulurlar ama kendilerine yönelik en küçük eleştiriyi bile kabul etmezler. Eleştiriye tahammülsüzlük ve kapalılık, sorunun değişen dinamikleri üzerinde düşünmeyi engeller ve fırsatların heba edilmesine sebebiyet verir. Bekir Ağırdır’ın deyimiyle “her bir aktör, aynalar ve kameralar karşısında kendi kendine ürettiği siyasi şehvete teslim olur” ve bunun sonucunda toplumca ödenen fatura kabarır. 

Düşman siyaseti 

Bugün Türkiye siyasetinde çatışma egemen. AKP ’nin gözündePKK / BDP , PKK / BDP ’nin indinde AKP “düşman”a tekabül ediyor. Birbirlerinin varlığına katlanamadıklarından hukuki ve fiili olarak birbirlerini ezmeye çalışıyorlar. Bu düşman siyaseti, çok tehlikeli sonuçlara gebe. İşte diyalog ve teması sağlamaya dönük çalışmaların önemi burada devreye girer. Bu gruplar, kendilerince artık bir araya gelmeleri çok güç olan tarafları (AKP ve PKK / BDP ) –direkt veya endirekt- bir araya getirecek görüşmeleri tesis edebilirler. Farklı aktörleri ( CHP ’yi, Cumhurbaşkanı’nı) sahneye sokarak tarafların farklı görüş ve fikirler duymasına ve her bir tarafın kendi iddialarının haklılığına duydukları mutlak inancı sorgulamalarına kapı arayabilirler. Taraflara sadece kendi tabanlarının seslerine kulak vererek bir çözüme ulaşamayacaklarını, karşıdakilerin duygularının da dikkate alınması gereğini anlatabilirler. Maksimalist taleplerin çözümü dinamitlediğini göstererek, taleplerin kabul edilebilir bir düzeye çekilmesini sağlayabilirler. Diyalog üzerinden yürüyecek bir süreç, tarafların çatışmacı siyaset dillerine bir çeki düzen vermelerini sağlayabilir ve yangına körükle gidilmesinin önüne bir set çekebilir. 

3. Bugün Türkiye ’de “Hangi önleme başvurulacaksa başvurulsun, ancak yeter ki PKK bitirilsin” diye özetlenebilecek bir ruh hali var. Merkez medya da bu ruh halini besliyor. Mesela Vatan gazetesi “Biz daha fazla öldürdük” diye bağıran bir ölüm skor tablosunu manşete çekebiliyor. Ancak genele hâkim olan bu ruh halinden sağlıklı bir sonuç çıkmaz. Bu, hem yarayı daha fazla kanatır hem de ülkenin demokratik kazanımlarını ateşe atar. Dolayısıyla mümkün olan en kısa süre içinde bu halden kurtulmak ve toplumsal barışa varılabileceği düşüncesini tahkim etmek gerekiyor. Barışçıl çözüm alternatifleri üreten ve siyasileri bunun için cesaretlendiren grupların varlığı bu yönde işlev görebilir. Oluşan diyalog ve temas grupları farklı toplumsal kesimleri de harekete geçirebilir, farklı temsillere sahip demokrasi yanlısı grupların teşekkülünü tetikleyebilir ve hepimizi boğan bu havanın dağıtılmasını sağlayabilir. 

Demokrasi içinde daima bir yol bulunabilir. Tarafların iki aşırı kutba savrulduğu ortamlarda asıl ihtiyaç onların bir araya gelmelerini ve konuşabilmelerini sağlayacak köprüler inşa etmektir. Bu köprüler sayesinde, hem makul olanda uzlaşma arayışlarının “geri çekilme”, “korkaklık” veya “vatan hainliği” ile damgalanmasına karşı konulabilir, hem de süreci sabote etme girişimleri ve onların etkileri asgariye indirilebilir.Türkiye ’nin Kürt meselesinde bir bilgi sorunu yok, bir irade sorunu var. Barış ve diyalog köprüleri, bu irade sorunun aşılmasını sağlayabilir. 

Radikal İki, 16.09.2012

Müslümanların tepkisi

Biz bu kısır döngüyü daha önce de görmüştük.

Önce, İslam karşıtı bir grup, İslam’a hakaret eden, Müslümanları aşağılayan bir kitap veya film üretiyor. İslam’ı “şiddet dini”, Müslümanları da “barbarlar” olarak gösteriyor bilhassa.

Dünya Müslümanları buna haklı olarak kızıp tepki gösteriyor. Ama bazıları bununla kalmıyor, söz konusu pespayelikleri üreten İslam düşmanlarına saldırıyor. Hatta bırakın onları, karşılarında “Batı” olarak ne bulurlarsa (konsolosluk, elçilik, bayrak vs.) yakıp-yıkıyor, arada masum insanları öldürüyorlar.

Peki tüm bunlar üzerine ne mi oluyor?

Bu kargaşanın fitilini ateşlemiş olan İslam karşıtları, diğer tüm Batılılara şöyle diyor:

Gördünüz mü? Bu Müslümanlar böyle vahşi insanlar işte. Siz de daha hâlâ aptal aptal hoşgörü gösteriyorsunuz bunlara, Avrupa’nın ortasında cami açmalarına izin veriyorsunuz.”

Kısacası, Müslüman dünyadaki ölçüsüz öfke, aynı dünyanın şikayetçisi olduğu “İslamofobi”nin en iyi propaganda malzemesi oluyor.

Provoke olmak ya da olmamak

Son bir haftadır Ortadoğu’yu kasıp kavuran olaylar, bu kısır döngüde yeni bir halka oldu.

Olay, “Müslümanların Masumiyeti” diye alaycı bir isim taşıyan aşağılık bir filmin internete konmasıyla başladı.

Filmin yapımcısı, ilk başta verdiği sahte imajın aksine, Sam Bacille isimli bir Yahudi değildi. Sonradan Protestanlığı seçen ve “Kur’an yakma” heveslisi fanatik rahip Terry Jones’un marjinal halkasına katılan Mısır kökenli bir Kıpti idi.

11 dakikalık amatör filmin içeriği ise dediğim gibi aşağılıktı, çünkü Peygamberimiz Hz. Muhammed’e karşı olabilecek her türlü çirkinliği içeriyordu.

Bu filmi lanetlemek de her Müslümanın en doğal hakkıydı. Ben de öyle yaptım ve yapıyorum.

Ancak bazı Müslümanların tepkisi, bununla kalmadı. Libya’daki ABD konsolosluğuna yapılan roketli saldırıyla başlayan bir dizi şiddet eylemi yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bu eylemleri de kınıyorum.

Bu eylemleri hoşgörmeye yatkın olanlara da şunları hatırlatıyorum:

Öncelikle, İslam’da sorumluluklar “şahsi”dir; cahiliyedeki gibi “komünal” değildir. Yani bir avuç Amerikalı İslam’a hakaret edince, bunun sorumlusu “tümAmerikalılar” veya “ABD devleti” olmaz; sadece söz konusu İslam karşıtları olur.

Dahası, İslamofobik yayınların Batı’da yapılabilmesi, bu yayınların Batılı devletler tarafından desteklendiği anlamına gelmez. (Bizim coğrafyada devletten icazet almadan adım atmak zor olduğu için Batı’yı da öyle sanıyoruz galiba.) Bu ülkelerde “ifade özgürlüğü” çok geniş bir kavramdır, hele de Amerika bu konuda en “mezhebi geniş” ülkedir. Nitekim “Haçlı zihniyeti” sebebiyle eleştirdiğimiz aynı Amerika’da Hz. İsa’ya çirkin cinsel imalar yapan bir film de (The Last Temptation of Christ) Hıristiyanlardan çok tepki görmüş, ama yasaklanmamıştı.

Kaldı ki, Amerikan yönetiminin söz konusu anti-İslami filme destek çıkmak şöyle dursun, “nerden çıktı başımıza bu bela” diye baktığı bence gün gibi ortada.

Türkiye farkı

Bu olay karşısında en doğru tepkileri veren Müslüman ülke ise galiba Türkiye oldu ve oluyor.

Çünkü protesto gösterileri yapıldı, ama hiç bir şiddet eylemi olmadı. Başbakan Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez veya Fethullah Gülen hocaefendi gibi kanaat önderleri, filmi kınayan, ama Müslümanları sükunete davet eden akl-ı selim açıklamalar yaptılar.

Doğrusu budur. Çünkü Müslümanlara düşen, tüm bu sinir harbi içinde, İslam karşıtlarına “tepki vermek” kadar, İslam’ı “hâl ile temsil etmek”tir.

Bilhassa da İslam’ı “şiddet dini” gibi gösterenlere karşı, onları haklı çıkaracak bir şiddet değil, onları tekzip edecek bir olgunluk sergilemektir.

Aksi halde bu kısır döngü büyüyerek devam eder.

Star, 17.09.2012

Duygudaşlık ne âlemde?

Aysel Tuğluk’un “Duygudaşlık bitti, bölünüyoruz biz” cümlesini kullandığı…

…”Yıldıray Oğur’a Açık Mektup“un yayınlanmasıyla, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (BİLGESAM) ‘Terörle Mücadelede Toplumsal Algılar’ başlıklı raporunun yayınlanması aşağı yukarı aynı zamana denk geldi.

Tuğluk’un “Duygusal olarak bölünüyoruz” tespitinin son zamanlarda bir kısım gazeteci-yazar tarafından da sık sık dile getirildiğini görüyoruz.

Doğruysa gerçekten de çok önemli bir tespit.
Ama doğru mu?

Tuğluk ve aynı şeyi söyleyen diğer kalemler tespitlerini daha çok kendi gözlemlerine, sübjektif değerlendirmelerine dayandırıyorlar; bize sunabildikleri somut bir ver yok. Buna karşılık, önümüzde Tuğluk’un tespitinin tam tersini ortaya koyan somut bir araştırma var.

Kürtler’in yüzde 90’ı ortak geleceğe inanıyor

BİLGESAM Araştırması Raporu, Türkiye’nin doğu ve batısında bulunan illerde, yaklaşık 3 bin gönüllünün katıldığı bir anket çalışmasının sonuçlarını özetliyor. Raporun, “Kürtler’le Türkler arasında duygudaşlık bitti mi, bitmedi mi” sorusuna doğrudan cevap teşkil edebilecek sonuçlarından başlayarak özetleyecek olursak:

– Anket sonuçlarına göre, Türkler’le Kürtler’in Türkiye toprakları üzerinde ortak bir geleceği olduğuna inananlar, Türkler arasında yüzde 70. Kürtler arasında bu oran yüzde 90’a çıkıyor.

– Demokratik Açılım sürecinde önemli gelişmeler sağlandı diyenlerin oranı Türkler ve Kürtler arasında yüzde 40 düzeyinde.

– Bu sürecin gerekliliğine inananlar Kürtler arasında yüzde 75’i bulurken aynı oran Türkler arasında yüzde 36’da seyrediyor.

– Devletin Kürt sorununu çözmek istediğine inananlar Kürtler’de yüzde 50, Türkler’de ise 44 düzeyinde kalıyor.

– Devletin Kürt sorununu çözebileceğine inananlar Kürtler’de yüzde 51 iken, Türkler’de bu oran yüzde 33’e geriliyor.

– PKK eylemlerinin bölgenin kalkınmasını engellediği görüşü Türkler arasında yüzde 95, Kürtler arasında yüzde 88 oranında destek buluyor.

– Eylemlerin Kürtler’in özgürlük alanlarını sınırladığı görüşü ise Türkler’de yüzde 85, Kürtler’de yüzde 83 oranında destek buluyor.

Bütün bu sonuçlara baktığımızda, Bilgesam Araştırması sonuçlarının Tuğluk’un tesbitini hiç de doğrulamadığını; Kürt ve Türk halklarının büyük oranda duygu ve fikir birliği içinde olduklarını görüyoruz. Her iki halk da hala büyük oranda bu topraklar üzerinde ortak bir gelecekleri olduğuna; PKK eylemlerinin hem Kürtler’in özgürlük alanını sınırladığına hem de bölgenin kalkınmasını engellediğine inanıyorlar. Kürt açılımıyla gelişmeler sağlandığına inanan Kürtler ve Türkler aynı oranda. Devletin Kürt sorununu çözebileceğine inanan Kürtler’in sayısı, Türkler’in sayısından daha fazla.

Bir başka deyişle, bu araştırmanın sonuçlarına bakacak olursak, bölünen bir Türkiye yok. Aysel Tuğluk, “Bölünüyoruz biz” derken kendisini ve arkadaşlarını kastediyor olmalı.

Daha özgür ortamda daha fazla araştırma

Elbette ki, BİLGESAM’ın araştırma sonuçları da sorgulanabilir, 3000 gönüllünün neye göre seçildiği sorulabilir; araştırmanın metodolojisine ilişkin çeşitli eleştiriler getirilebilir. Ama bu araştırmanın alternatifi, Aysel Tuğluk ya da başka birilerinin neye dayandığı belli olmayan afakî tespitleri değil; daha çok araştırma, daha çok inceleme yapmaktır.

Zira bugün Kürt sorununun çözümündeki en büyük tıkanıklık, Kürt çoğunluğunun temel taleplerinin tespitinde yaşanan güçlüklerdir. Kürtler’in özgür iradesinin bir türlü ortaya çıkamaması, seslendirilememesidir… Bu iradenin ortaya çıkmasını engelleyen birinci faktör PKK baskısı, ikincisi ise, azalmakla birlikte halen varolan devlet korkusudur.

Dolayısıyla, şu anda siyaset bilimcilerimizin, sosyal bilimcilerimizin ve araştırma uzmanlarımızın yapabilecekleri en hayırlı iş de bütün hünerlerini kullanıp bu iki baskının etkilerini minimuma indirecek yol ve yöntemleri bulup, bize Kürtler’in büyük çoğunluğunun gerçek duygu ve düşünceleri hakkında doğruya en yakın tabloyu sunabilmek olacaktır.

Bugün, 17.09.2012

Değer dayatması parçalayıcıdır

Ahmet Taşgetiren’le aramızda yürüyen polemiğin konusunu önemsiyorum.

O yüzden bugün de devam edeceğim. Tabii tartışmamızın, köşelerimizin okur kitlesinin ilgi alanı içinde kalmasına özen göstererek…

Önce, liberalizmin ne olup olmadığından başlayalım.

Taşgetiren liberalizmin bir dünya görüşü olmadığını, olsa olsa bir yöntem, bir tutum, bir özgürlük yorumu olduğunu söylüyor.

Doğrusunu isterseniz, liberalizmin ne olduğu liberaller içinde de tartışmalı bir konu. Bazı liberal düşünürler liberalizmin bir ideoloji olmadığını savunuyor. İdeoloji deyince kesin olarak sınırları belirlenmiş, donmuş, değişmeye ve ilerlemeye açık olmayan bir fikir veya fikirler demeti akla geliyor. Oysa liberaller, liberalizmin böyle “içtihat kapısı kapalı”, dogmalaşmış bir düşünce akımı olmadığını düşünüyorlar. Bazı teorisyenler ise liberalizmin sosyalizmle birlikte modern zamanların en etkili ideolojisi olduğu düşüncesinde. Liberalizmi bir ideoloji olarak kabul edip “sert ideoloji-yumuşak ideoloji” ayrımı yapanlar ve liberalizmi yumuşak ideoloji sınıfına sokanlar da var. Ama özgün bir teorisi, temel ilkeleri, felsefesi olan, kapsamlı iktisadi ve siyasi görüşleri bulunan liberal düşünceyi bir “yöntem” ya da “tutum”olarak niteleyen yok.

Ama ben bu terminoloji tartışmasını uzatmak niyetinde değilim. Benim için tartışmamızın can alıcı noktası hâlâ liberalizmin “fazlasının” da tıpkı milliyetçiliğin, mezhepçiliğin ya da jakobenliğin fazlası gibi parçalayıcı olup olmadığı…

“Azı karar çoğu zarar” mı?

Taşgetiren bir siyasi partinin iktidara geldiğinde ülkeyi kendi doğrularını önceleyerek yönetmesinin doğal ve kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Tek tek insanlar da, partiler de elbette değer taşıyan varlıklardır. Değerlerinden arınmış bir insan olamayacağı gibi ülkeyi yönetirken tüm değerlerinden arınan bir siyasi parti de olamaz. Kritik nokta, partinin o değerleri topluma dayatıp dayatmadığıdır. Zira değer dayatmanın başladığı yerde parçalanma da başlar.

Kimi değer sistemlerinde özellikle de keskin ve radikal olanlarında diğer değer sistemlerini tasfiye etme ve kendini bütün topluma egemen kılma arzusu potansiyel olarak vardır. Taşgetiren’in sıraladığı etnik milliyetçilik, otoriterlik ya da mezhepçilik böyle değer sistemleridir. O yüzden de bunların azı karar çoğu zarardır denemez.

Otoriterliğin, mezhepçiliğin birazı iyidir ama aşırıya kaçmamak gerek ya da etnik milliyetçiliğin de kararında kalmak kaydıyla faydası vardır gibi bir düşünce doğru değildir. Bu değer sistemlerinin azı da çoğu da parçalayıcıdır. Azı daha az, çoğu daha çok parçalar. Liberallik ise ne kadar çok olursa, partinin bütünleştirici vasfı o kadar artar. Çünkü liberalizm diğerlerinin tam tersine farklı değer sistemlerinin sivil toplum içinde özgürce bir arada var olabilmesini savunur. Onun “dayattığı” tek değer bireyin özgürlüğüdür.

Liberalliğin olmazsa olmazları

Ahmet Bey benim “liberallikle ilgisi olmayan birçok insana liberallik yakıştırılıp sonra da onlar üzerinden liberalizm eleştirisi yapıldığı” cümleme de takılmış. “Liberallikle ilgisi olmayan” tanımını yapmanın bile bir “doğru dayatmak” olduğunu ve çok da liberal bir davranış olarak görülemeyeceğini söylüyor.

Liberalizmi basit bir yöntem ya da içine ne koysan kaldırır bir torba gibi algılayınca bir çelişki varmış gibi görülebilir elbette. Oysa liberalizm (farklılıklar içerse de) temel ilkeleri olan bir düşünce akımıdır ve liberal olmanın olmazsa olmazları vardır. Örneğin, ekonomide serbest rekabeti savunmayan biri liberal olarak tanımlanamaz, o kendini öyle tanımlasa bile ya da temel hak ve özgürlüklerden bir kısmını savunup bir kısmını savunmayan kişiye liberal denmez.

Bir liberal, başkalarına liberal değerleri benimsemesini dayatmaz elbette ama liberal olmayana “liberal değil” demek nasıl bir dayatmadır, anlayamadım doğrusu…

Bugün, 15.09.2012

“Vatan da Sağolsun Ben de”: Hayat Hakkı, Ödev ve Rıza Üzerine

 

Yaşamayı bir güdü ya da iradi bir eylem olarak kabul edebilirsiniz. İnsanın güdüsel olarak hayatta kalmak için mücadele verdiğini ya da bu işin başka bir tartışmasına girip insanın hayatta kalma eylemini onun iradesiyle bağlantılandırıp ahlâki bir kategori yaratabilirsiniz. Tartışmayı hangi taraftan ele alırsanız alın, buna ister güdü, ister ahlaki bir eylem, ister bir hak deyin, bildiğimiz bir gerçek varsa o da her insanın yaşamak istemesidir. Hayatta kalmak, yani ölmemek en temel insani durumdur. 

Hayatın Tanrı tarafından bahşedildiğine ya da  biyolojik bir varlık olarak doğa kanunlarına göre hayata geldiğinize inanabilirsiniz. Neye inanırsanız inanın  bireyi yaratan ya da insanlık onuru denen değeri ortaya çıkaran ilk koşul hayattır. Yani hayata gelmiş olmanız kendi başına değerlidir. Dolayısıyla bir varlık olarak vucut bulmanız sizi kendiliğinden önemli kılar. Çünkü insan varlık bulurken yeryüzüne getirdiği tek şey hayatıdır. Bu nedenle de insan hayatı diğer hiçbir şeyin olmadığı kadar kutsaldır.

Bugün size birileri, örneğin bir imparator ya da bir kral, kendisi için ölmenizi emredemiyorsa bunun nedeni tarihsel olarak kul ve köle olmaktan birey olmaya geçen insanoğlunun verdiği mücadeledir. Ve bir zamanlar hayatı başka bir insanın iki dudağı arasında olan insanın verdiği bu mücadele aslında her insanın ahlâki olarak aynı değere sahip olduğunun keşfiyle başlamıştır. Böylelikle bir kralın hayatı kadar bir kölenin hayatının da değerli olduğu anlaşılmıştır. Sonuçta, herkesin hayatını korumak adına hayat, basit bir gerçeklik olmaktan ve başkalarına bağlı olmaktan öte hukuk sistemleri tarafından korunan ve bireyin kendi kendisine bağlı bir hak olmuştur.

İroni de o ki hayatın kutsal bir hak olduğunun zihinlerde yer etmeye başlaması ile aslında insan hayatına en fazla kast eden siyasal yapı olan modern devletin ortaya çıkması hemen hemen aynı döneme denk gelmiştir. Ve öyle ki daha önceki dönemlere göre modern devletler çağında insan hayatı hiç olmadığı kadar değersiz olmuştur. Modern devletin kuruluş mantığı zaten onun kutsallığı üzerinde şekillendiği için  bu siyasal yapı içindeki en önemli unsur soyut ulus ve onun devleti haline gelmiştir. Bu yapı için insan denilen şey yalnızca malzemedir ve varlığı ancak ulusun ve devletin varlığıyla anlamlıdır. Dolayısıyla devlet ve ulusun kutsallığı yanında insan hayatının kutsallığı nedir ki… İnsan dediğin gerektiğinde ulusu ve devleti için canını verebilmeli, yani varlığını onların varlığına armağan edebilmelidir. Yani hayat denilen gerçekliğin yanında kutsalllık atfının yönü yine değişmemiştir. Bir zamanlar imparatorları ya da kralları için canını vermek durumunda olan insan, egemenlik bunların bedeninden ayrılıp da devlet denilen yapının içine girdiğinde bu defa devleti için canını verir hale gelmiştir.

Peki hayat denilen gerçekliğin böylece ortada olmasına rağmen insan neden devlet için canını verir? Belki daha doğru bir soruyla, insan gerçekten de böyle bir şey için canını vermek ister mi? Hatta daha doğru bir soruyla insan ‘canını vermek’ ister mi? Ölmek için bence hiçbir rıza koşulu yoktur. Hiçbir neden, eğer cidden rıza yoksa, ölümü rızaya bağlayamaz. Yani kısaca, hiç kimse ölmeyi yürekten arzulamaz. Bu yüzden de nedeni, bahanesi, amacı ya da sonucu ne olursa olsun ölüm korkutucudur. Hayatı tehlike altında olanlara ya da hayır, yoldan geçen herhangi birine sorun bakalım; ölmeyi arzular mı ya da ölmekten korkar mı diye. Hatta imkanı olsa da ölenlere sorabilsek, ölmeyi istemişler midir acaba? Yanıtını şu an hepiniz tüm benliğinizle hissediyorsunuz bence. O halde olan şudur: Ölenlerin arkasından verdiğimiz bütün nutuklar bize aittir; bizi ilgilendirir. Onları biz uydurmuşuzdur ve törensel olmalarının dışında hiçbir işlevi yoktur. Yani ölen asla geri gelmez; dolayısıyla onu geri istemenin de bu törensellik içinde hiçbir mantığı yoktur. Öyleyse öleni geri getirmek yerine, ölüme methiyeler düzmek, onu sıfatlandırıp algılarımızda kutsamak en doğrusudur. Bugün ölen birinin arkasından verdiğimiz o nutukları yarın kendi arkamızdan duymanın ürperticiliği ise aslında bütün törenleri anlamsız kılar. Ve korkutucu olan ölüm değildir aslında; hayatta olamamaktır. Yani aslında hayat boyunca hiç tanıyamadığın, bilemediğin şeyler yüzünden (ölüm gibi)  ya da bunlar için (devlet ve ulus gibi) hayatın boyunca tanıdığın bir şeyi terketmektir. Yani insan, öyle savaşlarda, meydanlarda ya da tören alanlarında atıp tuttuğumuz kadar kolay vermek istemez canını. Ama o cenaze törenlerinde öyle konuşmalar duyarsınız ki sanki ölen, ölmek için can atmıştır da siz de onun cenazesinde değil, kutlama partisindesinizdir.

Şimdi size yalnızca bir çelişkiden bahsedeyim: Hayatın kutsallığına saygı duyan (?) devlet ötenazi isteğinizi kabul etmez, kürtajı yasaklar, idam cezasını kaldırır ama yeri ve zamanı geldiğinde kendi rızanız olmadan onun varlığı için kendi varlığınızı feda etmenizi ister. Bugün olan da budur: Hiç istemediğiniz halde, korktuğunuz ve bunu siz de dahil herkes bildiği halde ve rıza göstermemenize rağmen yasa zoruyla ölümün ihtimaller dahilinde olduğu bir ödeve zorlanırsınız ve anlarsınız ki devlet denilen yapının hayatınıza kasttemesi için idam cezalarına, işkencelere vs. ihtiyacı yoktur. Size vermediği hayatı, sizden almak için egemenliğini ve birkaç yasal düzenlemeyi kullanması yeterlidir.

Bu noktada belki de tartışılması gereken husus ödev ve hak arasındaki ilişkinin egemenlikle bağlantısıdır. Aslında tartışmayı derinleştirmenin de bir anlamı yoktur; çünkü bazı hakların ödevlerle hiçbir alakası yoktur. Tıpkı hayat hakkı gibi… Bu hakkı hiçbir siyasal yapı size bahşetmemiştir. Bu hak, siz hayata gelir gelmez kendinizin yeryüzüne getirdiği bir haktır ve devlet de aslında bu hakkı korumak için insanoğlunun keşfettiği bir araçtır. Şimdi şunu soralım: Hayatınızı koruması için keşfettiğiniz bir mekanizmanın kendi siyasal amaçları için hayatınızı istemesi ne kadar mantıklıdır? Evet, hayat hakkınızın korunması için devletin sizden vergi talep etmesi ve bu vergiyi ödemeniz bir ölçüye kadar ödev kabul edilebilir ama hayatı bedenen ödenen bir vergi olarak görmek mümkün müdür?

Bugünün yaman çelişkisi hayat hakkının hiçbir şarta bağlı olmadan savunusu yapılmaksızın diğer hak ve özgürlükleri tartışmaktır. Bütün hak ve özgürlükler hayat hakkına sıkı sıkıya bağlıdır ve biliriz ki hayat hakkının güvence altında olmadığı bir toplumda mülkiyet hakkının, ifade özgürlüğünün ya da  vicdan özgürlüğünün çok da anlamı yoktur. Kaç insan savaşta ölmek üzereyken mülkiyet hakkını düşünmüştür acaba?

Hayat, insanın keşfettiği değil, kendiliğinden ve oldukça saf bir gerçekliktir. Devlet ya da ödev gibi siyasal kabuller ise insanoğlunun kendi eliyle keşfedip yarattıklarıdır. Ontolojik olarak kutsanması gereken bir şey varsa o da hayat hakkıdır ve hiçbir mülahaza hayat hakkından kutsal olamaz. Öyleyse, birilerinden hayatını talep etmeniz hiçbir ödevle açıklanamaz ve birilerinin hayatını feda etmesi ancak kendi rızasına bağlıdır. Hani Churchill demişti ya ‘Gençler savaşta ölmek için vardır.’, Churchill belki gerçekten kelimenin tam anlamını belki de bir ironiyi dile getirmiştir; ancak kimse kusura bakmasın, hiç kimse ölmek için var olmaz. Hele hele modern devlet mantığı öyle emrediyor diye hiç olmaz.

Bauman’a atıfla, modernite bağlamında hayat hakkının kutsallığına yapılan atfın yönü daha önceki dönemlere göre bir değişime uğramamıştır. Hatta, bahçıvan modern devlet modeli önceki modellere göre en fazla hayat talep eden model olmuştur, gerek öldürdükleri gerekse ölmesini talep ettikleriyle. Birileri devlet için cidden canını feda etmek isteyebilir ya da öldürmeyi göze alabilir. Bazıları ise bir ücret karşılığında bu işi isteyebilir. Bunlar bu işi yapmaya cidden rıza gösteriyorlarsa söylenecek pek bir şey yoktur. Birincisi ahlâki bir kabule, ikincisi ise profesyonelliğe referans yapar ve her ikisinde de rıza söz konusudur. Ancak bu işi ‘zorunlu’ olarak yaptırmak ne vicdanen, ne hakkaniyetle ne de mantıken kabul edilebilir. Hele hele bu işi beceremeyeceklerini bildiğiniz halde buna kalkışmak çok daha korkunçtur, öyle ki elinizde buna dair çözümler de varken…

Devlet, savunma ihtiyacını profesyonel bir orduyla görebilir. O zaman rıza gösterip bu işe girenler hem rızalarının hem de verdikleri hizmetin karşılığını daha iyi alır. Hem aralarından birine bir şey olduğunda bunun hesabını sormanız daha kolay olur. Öte yandan cenaze törenlerinde arkalarından verdiğiniz (samimi ?) nutuklar da daha anlamlı olacaktır.  O zaman ‘O ölümü bile bile ve isteye isteye bu işe korkmadan girişti ve hayatını hiçe sayarak bir kahramancasına öldü.’ diyebilirsiniz. Çünkü o zaman onun oraya kimse zorlamadan, kendi rızasıyla gittiğini ve bilinen riskleri göze aldığını hepimiz biliriz.

Yanlış anlaşılmasın; söylemeye çalıştığım, kendi rızası olmadan bu işin üstlerine yüklendiği insanların fedakârlığının daha büyük olduğudur. Hele hele ölmek istemediği ve kendine uzun bir gelecek planladığı halde umulmadık bir anda ve bütün planlarının dışında verilen bir hayatın değeri kim bilir ne kadar büyüktür. Kimse kimseyi kandırmasın; kahraman olmak için ölmek gerekmez; ayrıca kahramanlar da ölmeyi istemez. 

 

Libya

Libya’daki saldırının, İsrailli yönetmen Sam Bacile’in kimse tarafından ciddiye alınmayan, aylardır Youtube’da duran bir filmi yüzünden galeyana gelen halkın spontane tepkisi olduğunu düşünmek için çok saf olmak gerek.

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı bile saldırıdan sonra yaptığı açıklamada aynı şeyi söylüyor. Bunun halkın kendiliğinden bir tepkisi değil, örgütlü bir grup işi olduğunu vurguluyor.

Zamanlama birçok bakımdan manidar.

Bir: Saldırı 11 Eylül’ün yıldönümüne denk getiriliyor. Açık bir hatırlatma mesajı: 11 Eylüller bitmez!

İki: Saldırı Amerikan Başkanlık seçimlerine beş kala gerçekleştiriliyor ve son anketler Obama’nın birkaç puan öne geçtiğini gösteriyor. Yine açık bir mesaj: ABD’ye “şer güçler” ile kararlı mücadele edecek bir başkan lazım!
Romney ve adamları için şu günlerde tıpkı filmin iddia ettiği gibi Müslümanlar’ın dünyanın “kanseri” olduğunu Amerikan halkının gözüne sokmanın daha iyi bir yolu olabilir mi?

Bayat ama etkili bir tuzak bu… Neo-con’ın Ortadoğu’yu ve Müslüman alemini Batı dünyasının kabusu gibi göstermek için tezgahladıkları yeni bir provokasyon.

Zemin nasıl hazırlandı?

Ne var ki her provokasyon bir zemin gerektirir.

Peygambere söven bir film bu zeminin bir parçası olsa bile yeterli değildir. Zeminin asıl Kaddafi’nin dışarıdan müdahaleyle yıkılması sebebiyle yaratıldığını görmemiz lazım.

Libya’ya müdahale günlerinde şöyle yazmıştım:

“Evet, bu müdahale Kaddafi’yi götürebilir ama huzuru getiremez. Dış müdahalenin zaten doğru dürüst bir devlet yapısı olmayan, 20’den fazla aşiretin yönettiği bir ülke olan Libya’yı paramparça etmesi, bitmek tükenmek bilmeyen aşiret savaşlarını başlatması ve ülkenin derin bir kaosa yuvarlanması hiç de sürpriz olmaz. (…) On yıllardır Batı’nın desteğini almış yerli müstebitlerin yönetimi altında ezilen Arap halkları, tam da bu despotlara karşı başkaldırıya başladıkları bir zamanda, Batı’nın bu defa da “muhalefeti desteklemek” bahanesiyle yine işlerine burnunu sokması karşısında ne hissedecek? Yabancı müdahalesinin Batı düşmanlığını yeniden yükseltmesi ve Arap sokaklarında esen değişim rüzgarının yerini “yabancı müdahalesine karşı birlik” eğilimine bırakması ihtimali mi daha kötü; yoksa demokratik halk muhalefetinin ipleri elden kaçırıp Batı’nın müdahalesine bel bağlaması ve değişim sürecinin kontrolünü Batı’ya bırakması mı bilmiyorum…

Her iki ihtimalde de eğer Ortadoğu’nun mazlum halkları bir kez daha kendi hür iradeleri ile kendi seçtikleri rejimleri kuramazlarsa bu coğrafya bir kez daha Batılı ülkelerin siyasi mühendisliği ile dizayn edilirse, tarihi bir fırsat bir kez daha kaçırılmış olacak.”

Şimdi, Libya’da eşkıyalaşan aşiretleri izledikçe, ülke yönetiminin silahlanan kabileleri silahsızlandırmaktan aciz haline baktıkça, dış müdahale ile rejim değiştirmenin hayırdan çok şer getirdiği konusundaki kanaatim daha da pekişiyor.

Geri de tepebilir

Libya’daki saldırının muhtemel siyasi sonuçlarına baktığımızda iki ihtimal görünüyor:

Birincisi, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında “Arap Baharı’nda ipin ucunun kaçtığı; devrilen “laik” diktatörlerin yerini şeriatçı güçlerin doldurduğu, iş işten geçmeden bu gidişe dur denmesi gerektiği fikri, dolayısıyla daha müdahaleci bir tutum…

İkincisi de, tuzağın tersine tepmesi, özellikle ABD’de Neo-con’ların istediklerinin tam tersine, ABD kamuoyunda zaten yükselmekte olan “beladan uzak durma”, “başkalarının işlerine burnunu sokmama, kendi evine, kendi meselelerine kapanma” eğilimini güçlendirmesi… Zaten kendi krizi ile yeteri kadar zorda olan Amerikan kamuoyunun, saldırgandan çok saldırganı tahrik edip Libya’da, Mısır’da ve Yemen’de yeni bir anti-Amerikan dalgaya sebep olan tahrikçiye kızması…

Doğrusu ben ikinci ihtimalin daha ağır basacağını sanıyorum.

Bugün, 14.09.2012

Dershaneleri değil okulları kapatın

0

 

Kanun nedir? Doğa kanunlarına benzer beşerî kanunlar var mıdır? Kanunları kim yapar? Hukuk kanunları doğa kanunlarına benzer mi? Ya iktisadî kanunlar? İktisadî kanunlar hukuktaki kanunlar gibi zorla uygulanabilir mi? Hükümet-devlet-parlamento, kanunları istediği zaman dilediği şekilde değiştirilebilir mi?

Şüphe yok ki, tabiat kanunlarıyla sosyal hayatta zuhur eden ve bazen kanun adı verilen davranış kalıpları, birbirinin tıpkısının aynısı değil. Bu yüzden, belki de, her ikisinin de aynı terim kullanılarak “kanun” olarak adlandırılması hatalı. Tabiat kanunları beşerî hayat için bir veridir. İnsanlara dışlarından verilir. Başka bir şekilde ifade edilirse, insan kendini tabiat kanunlarının tanzim ettiği bir ortam içinde bulur ve bu kanunları keyfince tadil veya iptal etme gücünden mahrumdur. Tabiat kanunları insanın iradesinden bağımsızdır. Zayıf da şişman da, uzun da kısa da, fakir de zengin de yerçekimi kanununa aynı şekilde tabidir. Bu bakımdan insanlar arasında mutlak bir eşitlik bulunur.

Buna karşılık, beşeri dünyanın kanun adı verilebilecek davranış düzenlilik ve kalıpları, insanın eseridir. İnsanlar belli şekillerde davrandığı için veya bu sayede doğar ve yaşarlar. Ancak burada düşünce tarihi boyunca birçok filozofun -meselâ Rousseau’nun- gözden kaçırdığı mühim bir nokta var. Sosyal davranış kuralları insan davranışının eseri olmakla beraber, bilinçli ve amaçlı insan dizaynının ürünü değildir. Deneme yanılmayla ilerleyen; genel fayda kuralı tarafından rehberlik edilen; hiçbir somut tekil iradenin kontrol, denetim ve yönlendirmesinde olmayan; anonim olan ve davranışların milyonlarca defa tekrarına dayanan; başarıların doğmasıyla kurumsallaşan ve başarıların taklit edilmesiyle kurumsallaşmayı yayan bir beşerî akışın ürünüdür. Bu yönüyle sosyal kurallar kanun yapan otoritenin -parlamentonun veya monarkın- iradesinin ötesinde ve üstündedir. Kimileri bunu doğal hukuk kavramıyla açıklar. Benim bağlı olduğum felsefî gelenekse evrim, tekâmül, inkişaf, kendiliğinden doğan düzen terimlerini bu beşerî akış ve oluşumu izah etmek için kullanır.

Bu yaklaşımı iktisadî hayata uygularsak karşımıza ne çıkar? Kısaca cevap vereyim: İktisadî hayatın kendine mahsus kurallarının ve işleyişinin olduğu ve bunlara keyfî şekilde müdahale edilmeyeceği. Bir örnek vereyim: Bir malın fiyatı onun arzı ile talebinin buluştuğu noktada oluşur. Böyle olması, bir siyasî emrin veya pozitif hukuk kanununun sonucu değildir. Bundan dolayı da bir siyasî emir veya pozitif hukuk kanunuyla ortadan kaldırılamaz, değiştirilemez. Bu, bazı kimselere insanın acizliği gibi görünür, ama uzun vadeli incelendiğinde uygarlığın ve özgürlüğün temeli olduğu anlaşılır. Bir başka iktisadî hayat kuralı, bir mala veya hizmete ihtiyaç-talep varsa piyasa aktörlerinin mutlaka onu üretmenin ve sunmanın bir yolunu bulacak olmasıdır.

ZENGİN-FAKİR-EĞİTİM

Dershaneler de bu çerçevede görülebilir. Üniversitelileşme oranı nispeten düşük olan ülkemizde üniversite eğitimine büyük bir talep var. Buna karşılık, arz sınırlı. Sebep, eğitimde piyasanın işlemesine müsaade edilmemesi, devletin bu alanda katı bir tekel olmayı on yıllardır sürdürmesi. Arz ile talep arasındaki dengesizlik ister istemez sınav yaparak üniversiteye girmek isteyen öğrenciler arasında bir eleme yapılması mecburiyetini doğuruyor. Bu yüzden lise öğrencileri neredeyse daha ilk yıllarından itibaren çılgın bir sınav kazanma yarışına başlıyor. Dershaneler, işte bu eğitim sisteminin ürünü. Her öğrenci yarışta daha avantajlı konuma gelmek için formel eğitim sisteminin dışında bilgi ve ders kaynağı aramaya başlayınca, ilave ve formel yapı dışı ders almanın kurumsallaşmış ve ticarileşmiş yapılanması olarak dershaneler ortaya çıktı. Ve dershaneler toplumdan çok ilgi gördü, çok da iyi işler yaptı. Bunu nereden anlıyoruz? Ayakta kalmalarından, gelişmelerinden ve devamlı “müşteri” bulabilmelerinden. Üniversitede okumuş ve okuyan pek çok öğrencinin yolunun dershanelerden geçmiş olmasından.

Son açıklamalarına bakılırsa Başbakan, dershanelere kötü bakışı sanki kafasında sabit fikir hâline getirmiş. Üslubu da yakışıksız, kırıcı ve otoriteryen tınılı. “Dershaneler kapanacak!” diyor. Niye? Dershanelerden insanlar ne zarar gördü? Dershanelere gidenler kendileri için, dershanelere çocuklarını gönderenler çocukları için neyin iyi olduğunu bilmiyorlar mı? Dershaneleri kapatmak fakire yararlı olur zannediyorsanız tamamıyla yanılıyorsunuz. Devlet tekelini kırıp yükseköğretim piyasasını serbestleştirsek ve böylece arz ile talebi dengelesek bile, özel-ek-formel eğitim sistemi dışı ders ihtiyacı ortadan kalkmaz. Bazı okullar her zaman daha çok ilgi göreceği için yarış sürer. Zengin çocukları, en pahalı hocalar kiralanarak sınavlara hazırlanırken fakir çocukları ilave dersin maliyetlerini kendileri gibi fakirlerle paylaşarak karşılanabilir miktara indiremeyeceği için, yarışta geri kalmaya mahkûm olur. Bana sorarsanız, dershaneleri değil Milli Eğitim okullarını kapatmak daha doğru ve faydalı. Baksanıza, okulların 10 senede kazandıramadığını dershaneler bir senede kazandırıyor. Bu başarının izahı da gayet basit. Herkes MEB okullarına zorla gidiyor. Yani okula gidiş gönüllülüğe dayanmıyor. Öğretmenler, iş garantisine sahip. İşe hangi donanımla başladılarsa onunla, hatta daha azıyla, emekli olabilirler. Rekabet yok denecek kadar az. Öğrenciler ve veliler eğitimin maliyetini hissetmiyor ve üstlenmiyor. Böyle bir sistem etkin ve verimli olabilir mi? Dershanelerde bunların tam tersi söz konusu. Gönüllülük esas. Maliyeti müşteri ödüyor. Her bakımdan rekabet müthiş. Kaynaklar çok daha etkin kullanılıyor. MEB kaynakları dershanelere aktarılsa, dershaneler eğitim sistemini uçurur.

 

Başbakan’ın dershanelere karşı anlaşılmaz tavrının başka implikasyonları da var. Dershanecilik, bir özel teşebbüs işi. Dershaneleri siyasî güçle ve hukuku araçsallaştırarak budama, girişim özgürlüğüne darbe indirir. Kâr etmeye çalışmak ahlâklı ve meşru, elde edilen kâr da müteşebbisin anasının ak sütü kadar helâldir. Ayrıca müesseselerin kâr etmesi topluma çok faydalıdır. Kâr eden kurumlar kaynakları etkin şekilde kullanıyor ve topluma arzu edilen bir hizmet veya mal arz ediyor demektir. Keşke, kamu kurumlarının çalışmalarını ve performanslarını da kâr açısından düzenlemek ve denetlemek mümkün olsaydı.

Dershanelerle uğraşmak, sanal bir probleme zaman ve enerji harcamaktır. Bir sürü ağır ve acil problemi olan bir ülkede bunu yapmanın ne lüzumu, ne gereği ne de yararı var.

Zaman, 14.09.2012

 

 

Dindarlık Okulda Öğretilebilir mi?

28 Şubat generallerinin amacı devlet ideolojisine nefer yetiştirmede bir arıza olarak gördükleri İmam-Hatip okullarından kurtulmaktı.  AKP iktidarının getirdiği 4+4+4 sisteminin amacı da, belli ki bütün okulların İmam-Hatip okullarına çevrilmesi…

Bundan böyle çocuklarımız orta öğretimde 4 yıl, her yıl 72 saatten 288 saat Kuran-ı Kerim ve yine 4 yıl, her yıl 72 saatten 288 saat de Hazreti Muhammed’in Hayatı derslerini alacaklar. İktidarın beklediği bu kadar yoğun din tedrisatından sonra gelecek nesillerin daha dindar olması…

Çocuklarımızın anaokulundan itibaren üniversite bitene kadar yoğun bir Kemalist eğitimden de geçtiği düşünülürse, gelecek nesillerin tümüyle Kemalist-dindarlardan oluşacağını düşünebiliriz.

Laik Devletten Din Dersleri

Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatının okullarda bir gece yarısı önergesi ile seçmeli ders olarak konulmasını AKP’liler gibi MHP’liler de, “Bugün tarihi bir gün, onur ve gurur günü” diyerek kutlamışlardı.

MHP’liler, 8 yıllık eğitime de hararetle destek vermiş, kuran kurslarının çocuklara kapatılmasını ve İmam-Hatiplerin orta kısımlarının kapatılmasını desteklemişti. Belli ki, MHP’liler, günah çıkarmaya çalışıyorlar…

Bu işten  MHP’lilerin kazancının ne olacağını bilmiyorum ama, siyasi iktidar bu derslerin verilmesi için kullanacağı kadrolarla çok sayıda taraftarını memnun edebilir.

Laik devletin okullarında “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Peygamberimizin Hayatı”nın ders olarak okutulması çeşitli bakımlardan sorunludur.

Birincisi, laik devlet okullarında “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Peygamberimizin hayatı” dersleri veriliyorsa, diğer bütün dinler kutsal kitaplarının ve peygamberlerinin hayatının da seçmeli ders olarak verilmesi gerekir.

Esas sorun ise, Müslümanlığın değişik mezheplerinin Kuran-ı Kerim’i ve Peygamberin hayatını aynı şekilde yorumlamamasıdır. Derslerin içeriği bu yorum farklarından dolayı önemli sorunlar yaratacaktır.

Diğer bir sorun da, laik devletin bir dini tarif etmesi ve o dinin ilkelerini belirlemesidir. Bunun sonucu olarak da “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Peygamberimizin Hayatı” derslerinin içeriğinin, diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi laik Milli Eğitim Bakanlığı tarafından değil dini cemaatleri temsil eden sivil toplum kuruluşları tarafından belirlenmesi gerekir. Ayrıca bu dersleri veren öğretmenlerin de dini cemaatler tarafından belirlenmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin okullarında din dersleri ilk defa verilmiyor. Devlet, laiklik iddiasında olmasına, her konuda dini toplumsal hayattan dışlamaya çalışmasına rağmen, din eğitiminde kontrolü elde tutmak için, din ve din adamı eğitimini de üzerine almıştır. Yalnız, diğer laik ülkelerden farklı olarak, Türkiye din eğitimine dini cemaatleri karıştırmamakta, bu iş tümüyle Milli Eğitim Bakanlığının kontrolünde sürdürülmektedir. Türkiye’de de bu işi bir devlet kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı da yapabilirdi. Devlet, bu işe Diyanet İşleri Başkanlığını dahi karıştırmamakta, din derslerinin içeriğini tamamen seküler bir kuruluş olan Milli Eğitim Bakanlığı belirlemektedir. Laik devlet Müslümanlığı kendine göre yorumlayıp, bu yorumunu din diye öğretmektedir. Şimdiki iktidar, Milli Eğitim Bakanlığı şu anda kendi kontrolünde olduğu için durumdan memnun görünmektedir.

Okullarda verilen din derslerinin içeriğinin ne olduğunu eski bir Milli Eğitim Bakanının açıklamasından çıkarabiliriz. Milli Eğitim Bakanı Nevzat Ayaz, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde Atatürk’ün ilke ve inkılapları öğretilecek. Öğrencilere laiklik ilkesi benimsetilerek, dini istismar ve taassup konularında Atatürk’ün düşünceleri anlatılacak / Yeni uygulamaya göre din derslerinde öğrencilere Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehditler konusundaki sorumlulukları anlatılacak./ … Derslerde öğrencilere, Atatürk’ün din ve vicdan hürriyeti, diğer din, örf ve adetlere hoşgörü, laikliğin Türk toplumuna sağladığı faydalar ve insan sevgisi konularındaki düşünceleri anlatılacak. / Atatürk öğrencilere aynı zamanda Türkçe, Sosyal Bilgiler, Hayat Bilgisi, Din kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde de öğretilecek. Bu derslerde öğrencilere Atatürk sevgisinin aşılanması öngörülüyor.” (Milliyet, 28.06.1995) demişti.

Okul Din Eğitimi İçin Uygun Bir Yer mi?

Aslında okullarda verilen din bilgisi derslerinde çocuklar pek bir şey öğrenemiyorlar. Bunun sebebi okullarda ortamın uygun olmayışı, derslerin zoraki olması, derslerin yaşanan hayattan kopuk olması, derslerin pratiğinin yapılmaması ve tamamen teorik olarak verilmesidir.  Adı ders olan her şey öğrenciler için iticidir; çocuklar bazı şeyleri zoraki öğrenirler, fakat kolay unuturlar.

Muhtemelen, Kuran-ı Kerim dersinde Kuran öğretilmeyecek, Kuran’ın içinde yazanlar, Tanrının bize vermek istediği mesaj öğretilmeyecek. Şimdiye kadar Kuran kurslarında ne öğretildiyse bu derslerde de bunlar öğretilmeye çalışılacak. Bu kurslarda öğretilen, Kuran’ı Arapçasından anlamadan okumak, bazı ayetleri de anlamadan ezberlemekti…

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer,  bir televizyon programında, “Biz Türkçe gibi Kuran okumayı öğreteceğiz.  . … Yani çocuk Arap harfleriyle bir kelimeyi okumayı öğrenecek ama okuduğu şey Kuran olacak. Bir müfredat oluşturacağız. Okuyacak ama anlamayacak. Zaten Kuran okuyanların büyük bölümü anlamazlar onu bir kutsal bir kitap olarak okurlar” diyor.

Sayın Dinçer’in söyledikleri beni şaşırtmadı, sayın Dinçer şimdiye kadar din eğitimi diye yapılan şeyin ne olduğunu da açıklamış oldu: Dini metinleri anlamadan ezberlemek veya tekrarlamak…

Aslında bu sorunu dindarların kendi arsında tartışması gerekir. Bir kısım Müslümanlar, içeriğini öğrenmeden, verilen mesajı anlamadan çocuklarının Kuran okumasını veya bazı Kuran surelerini ezberlemesini dini eğitim olarak önemseyebilirler, bazıları da Kuran’ın verdiği mesajın doğru dürüst anlaşılmasını ve içselleştirmesini daha anlamlı bulabilirler. Bu sorunlar bir dini cemaat içerisinde tartışılması gereken sorunlardır, laik devleti ilgilendirmez. Laik devlet, mümkün olduğu kadar dinden uzak durmalıdır.

AKP’lilerin yaptığını benzer bir eğitim reformu 12 Eylül döneminde de olmuştu.12 Eylülcüler okullarda Atatürkçülük eğitimini olabildiğince yoğunlaştırmışlardı; matematik, kimya, fizik, beden eğitimi derslerinde de Atatürkçülün işlenmesini emretmişlerdi. Üniversitelerde de haftada 2 saat bir yıl okutulan Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi bütün sınıflarda zorunlu olmuştu. Birinci sınıflarda haftada 4 saat, diğer sınıflarda haftada 2 saat okutuluyordu. Üniversite öğrencileri meslek derslerinden çok Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi okuyorlardı. En fazla ek ders ücretini de bu dersi veren okutmanlar alıyorlardı. Öğrenciler çok mutlu idi, çünkü bu dersler geçme garantisi olan derslerdi. Zaten ilkokulda, ortaokulda, lisede tekrar tekrar öğrendikleri şeyler tekrarlanıyordu. Matematik öğretmeninin, daha askeri ortaokulda Atatürk’ün dehasını nasıl keşfettiği bir kere daha anlatılıyordu.

Sonuçta bu dersleri alan öğrenciler, hiç de askerlerin beklediği gibi daha Atatürkçü olmadılar. Daha çok Atatürkçülük dersi alan öğrenciler daha ilgisiz Atatürkçü oldular. Atatürkçülük daha çok yaşlı insanların tutkusu olarak kaldı. Muazzez İlmiye Çığ’dan sonra da ne olacağı belli değil…

Ortaokul ve liselerde “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Peygamberimizin Hayatı”nın okutulması da muhtemelen benzer sonucu verecektir. Okulda verilen zoraki derslerle ne iyi Atatürkçü yetiştirilebilir, ne de iyi Müslüman. İyi Müslüman olmak için eşyayı nesnel olarak algılayabilen, olayları nesnel olarak değerlendirebilen, insana ve çevresin saygılı insanların yetiştirilmesi gerekir.

İyi bir Müslüman, düzgün bir insan nasıl olur, nerede yetiştirilir, bilmiyorum. Ama bunun orta öğretimde verilen derslerle olmayacağından eminim. Bu laik devletin okullarında da olmaz, şeriat devletinin okullarında da… Din kültürü evde verilebilir, mahallede verilebilir, camide verilebilir… Okulda militan yetiştirilebilir, ama düzgün ve ahlaklı insan yetiştirmenin yeri okul değildir.

Bırakın Çocuklar Çocukluklarını Yaşasın

Yıllardır Türkiye’de çocuklar çocukluklarını yaşayamıyor. Anlamsız ve bitmeyen bir yarışın içindeler. İyi bir ilkokula kaydolma, iddialı bir öğretmen seçme ile yarış başlıyor. Sonra bir Anadolu lisesini kazanma, bir fen lisesini kazanma, iyi bir özel okula kaydolma çabaları ile yarış devam ediyor. Arkasından bir üniversiteye girme yarışı geliyor. Üniversiteyi bitiriyorsun ama yarış bitmiyor. Bu seferde bir devlet memurluğu elde etmek için yarış başlıyor. Bu yarışın her aşamasında hazırlıklı ve iddialı olacaksın, bir aşamasını bile ihmal edersen, yarışı kaybedersin. Bu yarışı kazanmak için dünya ile ilişkini keseceksin, ders kitaplarının dışında kitap okumayacaksın, televizyon seyretmeyeceksin, oyun oynamayacaksın, çocukluğunu yaşamayacaksın, gençliğini yaşamayacaksın…

4+4+4’ün asıl amacının İmam-Hatipleri tekrar ihya etmek olduğu anlıyoruz, ama şu beş yaşındaki çocukları neden okula sürüklediklerini anlamış değiliz. Liseyi 4 yıla çıkararak gençlerin hayatından bir yılı çalmışlardı, şimdi de 5 yaşındaki çocukları okula alarak çocukluklarından da bir yılı çalıyorlar.

Kaygılarının çocukların daha iyi eğitilmesi olduğu çok kuşkulu… Ahmet Altan 8 yıl kesintisiz eğitimi dayatanlar için, “Eğitim için kavga ettiklerini söylüyorlarsa, emin olun yalandır./ Çocukların eğitimi umurlarında bile değildir./ Bırakın eğitimi, çocuklar bile umurlarında değildir.” (8.8.1997, Yeni Yüzyıl) diye yazmıştı. Ahmet Altan’ın tespitinin 5 yaşındaki çocukları okula sürüklemek isteyenler için de doğru olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar da çocuğu ne kadar erken devletin denetimine alırsak o kadar iyi olur diye düşünüyorlar şüphesiz. Kendiler iktidarda ya… Devletin yönetimi kendi gibi düşünmeyenlerin eline geçince de, devletin baskısından, insan hakları yokluğundan yakınmaya başlıyorlar.

Kemalistler ellerine geçen imkânları çok kötü kullandılar, eğitimi tümüyle kafalarındaki saplantılara göre yönlendirmeye çalıştılar. İmam-Hatiplilerin de onlardan farkı yok gibi, ellerine geçen fırsat geçince Kemalistlerden farklı olmadıklarını gösteriyorlar.

Dershaneler ‘sözleşmeli okul’a dönüştürülebilir

0

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dershaneleri kapatma önerisi birçok yönden tartışılmaya başlandı. Meseleye veri analiz ve araştırma kuruluşu İKSara’nın Mayıs 2012 yılı itibariyle üniversiteye hazırlanan 11 ve 12. sınıftan 1.209 öğrenci arasında yaptığı anket sonuçlarıyla başlamakta yarar görüyorum. Anket sonuçlarına göre öğrencilerin yüzde 40’nın dershanelerin özel liseye dönüştürülmesi fikrini olumlu baktıkları görülüyor. Yüzde 68’i üniversite giriş sınavının kaldırılmasını istiyor ancak merkezi sistemin yerine geçecek sisteme de güven duymuyor. Adayların yüzde 44’ü gelişmiş ülkelerde dershane olmadığını düşünüyor. Dershaneye devam eden öğrencilere okul ya da dershane eşit koşullarda bir seçenek olarak sunulduğunda adayların büyük çoğunluğu dershaneyi okula tercih ediyor. Her 3 adaydan 2’si sınavda başarılı olmak için dershanelerin gerekli olduğuna inanıyor. Dershaneye gitmeyen adayların yarıdan fazlası başarılı olabilmek için dershanenin gerekli olduğunu düşünüyor. Bu oran dershaneye gidenlerde yüzde 78. Özellikle dar gelirli ailelerden gelen adayların yüzde 60’ı dershaneleri gerekli buluyor. Dar gelirli adaylar da dâhil tüm gelir gruplarında adayların ezici bir çoğunluğu dershaneyi okuldan daha kaliteli buluyor.

FARKLI ÇÖZÜMLER MÜMKÜN MÜ?

Türkiye’de dershanelerin sıklıkla tartışma konusu yapıldığı bir gerçektir. Kimi dershaneleri ticari birer kurum olarak değerlendirirken kimileri de dershaneleri devlet okulların gerek finansman yetersizliğinden kaynaklı donanım, derslik ve öğretmen sıkıntısı yüzünden ve gerekse müfredat sorunlarının oluşturduğu kalite-sizliğin bir telafisi olarak değerlendirmektedir. Türkiye’de eğitime ayrılan bütçe her yıl katlanarak artmasına rağmen okulların bir-den fazla sorunu her geçen gün artmakta ve buda kalitesiz sınıf ortamları yaratmaktadır. Devlet okullarında okuyan özellikle dar gelirli ailelerin çocukları eğitimin ileriki safhalarında yarıştan kopmaktadırlar. Bu aileler çocuklarının geleceği için dershane-lerden eğitim satın almak durumunda kalmaktadırlar. İKSara’nın araştırmasında da olduğu gibi dar gelirli ailelerden gelen adayların yüzde 60’ı dershaneleri bu yüzden gerekli bulmaktadır.

Bakıldığında mevcut sistemde dershanelerin tümden kaldırılması çok zor bir iştir. Çünkü sınavlar olduğu sürece özellikle iyi okullara yerleşebilmek adına başarılı öğrenciler arasında dahi bu rekabet önlemez bir biçimde devam edecektir. Çünkü bir tek soru bile sıralamada binlerce öğrencinin öne geçmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden dershaneleri kapatmak yerine özellikle dar gelirli ailelerin de lehine olacak şekilde devlet okullarının yükünü hafifletecek dolayısıyla kalitesini arttıracak bir takım alternatif okul arayışlarına gidilmelidir. Ya da Almanya’da olduğu gibi Abitur adı verilen merkezi sınava alternatif farklı sınav sistemleri üzerinde çalışmamız gerekmektedir.

CHARTER SCHOOL NEDİR?

TÖDER (Tüm Özel Öğretim Kurumları Derneği) Genel Başkanı Enver Yücel’in ve-rilerine göre MEB’in valiliklere gönderdiği yazıların ardından gerekli ön tespitler yapıldı. Sadece İstanbul’da 700 dershanenin ancak 54’ünün okul olarak kullanılabileceği belirlendi. Enver Yücel yeni modelde derslik sıkıntısı göz önünde bulundurulduğunda devletin hizmet satın alması gerektiğini ifade ediyor. Ve Amerika’da uygulanan Charter School sistemini örnek gösteriyor. Charter School bilindiği gibi sözleşmeli okul demek yani özel işletmeyle idare edilen devlet okul sistemi. “Sözleşmeli okul (charter school)” hareketi 1992’de Amerika’da başlamış “Sözleşme (charter)” kavramını ise 1970’lerde İngiltere’de eğitimci Ray Budde ortaya atmıştır. Ancak Albert Shanker 1974-1997’ye kadar, Amerikan Öğretmenler Federasyonu Başkanı iken kiralık okullar fikrini geliştirmiştir. Konuyla ilgili Nihan Salar’ın araştırmasına göre sözleşmeli okul hareketi, 1992’de Minnesota’da bir okulda başlayıp, 2003’de Columbia ve Puerto Rico bölgesinde 36 eyalette 300 kadar okula yayılmıştır. 1991 yılında, Minnesota ilk Charter okulu açtı. 1992 yılında bunu Kaliforniya izledi. Ocak 2007 itibariyle, 1 milyondan fazla öğrenci ile 3.600’den fazla Charter okulların faaliyet gösterdiği ve bu sayının giderek arttığı görülmektedir.

Charter School sistemi rekabetçi ve birbiriyle yarışan okul ortamları yaratarak kamu okul sistemini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Sözleşmeli okul olan bölgelerde, aileler çocuklarını bölge kamu okullarına ya da sözleşmeli bir okula gönderme seçeneğine sahipler. Rekabet ortamında nitelikli eğitim sağlayamayan ve istenilen standartları yakalayamayan okulların devlet tarafından sözleşmesi feshedilebiliyor. ABD, her öğrenci için ilkokul 6.043 ortaokul için 7.764 dolar civarında belli bir miktar maliyet ayırıyor. Charter sisteminde bu paranın yüzde seksenini Charter School açmak isteyen şirketlere aktarıyor. Bu okulları açmak isteyenlerde mesleki tecrübe, profesyonel yönetim, güvenilirlik gibi vasıflar aranıyor. Para aylık olarak öğrenci sayısınca aktarılıyor ve devlet sürekli okulları denetliyor. 3-3,5 yıllık süreyle sözleşmeler yinelenebiliyor.

TÜRKİYE İÇİN UYGUN BİR MODEL

Ailelerin sözleşmeli okulları seçme nedenlerin başında kaliteli eğitim gelmektedir. Buna neden olan da mevcudu az sınıflar, yenilikçi eğitim yaklaşımları ve eğitim modellerinin ailelerle ortaklaşa hazırlanması vs. Hitit Üniversitesi’nden Doç Dr. Hasan Yücel Başdemir’e göre de Charter School sistemi eğitimin yapısal sorunları da dikkate alındığında en uygun çıkış yolu. Başdemir “özel dershanelerin yıllık bütçesinin 17 milyar olduğu düşünülürse devlet sözleşmeli okullara öğrenci başına yüzde 70 oranlarında destek verebilir” diyor. Uygun olan dershanelerin sözleşmeli okullar olarak eğitimin bir parçası haline getirmek mümkün. Charter okulların kendi müfredatlarını, yol ve yöntemlerini kendilerinin belirlemesine müsaade edilip eğitimde ciddi bir rekabet ortamı oluşturulmalıdır. Öğretmenlerin maaşları da performanslarına göre belirlenmelidir. Dolayısıyla bu ortamda öğretmenlerde kendi aralarında rekabet edebilmelidirler.

Türkiye eğitim alanında her yıl artan girdisiyle ihtiyaçlarını gidermekte zorlanmaktadır. Bu devlet okullarında şişkinliğe dolayısıyla kalite düşüşlerini de beraberinde getirmektedir. Eğitimde artık alternatif çözüm arayışlarına gidilmelidir. Ve sağlık alanında olduğu gibi eğitim sektörü de rahatlatılmalıdır. Devlet daha çok versin demek ne yazık ki sorunları çözmüyor. Eğitim günümüzün en önemli meselelerinden biri haline geldi. Demokratik dünya, eğitim alanında alternatif çözüm yolları aramakla meşgul. Devlet, eğitim hizmetlerini büyük ölçüde özel sektöre bırakırken, dar gelirli ailelerin eğitim satın alabilmesi için de ayrıca özel finans kaynakları bulmakla meşgul. Eğitimde özel sektör teşvik edildiğinde bunun en çok dar gelirli ailelerin lehine olacağı unutulmamalıdır. En önemlisi de farklı okul anlayışlarının, alternatif eğitim modellerin oluşturulduğu serbest eğitim piyasasında eğitim kalitesi gittikçe artacak bu da en çok Türkiye’nin 2023 vizyonunu gerçekleştirmesine katkı sunacaktır. Bu bakımdan eğitimin yapısal sorunlarına öncelik verilmelidir. Ve günümüz dünyasının gelişmelerine ters düşen eski yasa ve yönetmeliklerin de artık kaldırılması gereklidir. Eğitim yeni Türkiye’nin önünü açacak şekilde yani özgürlükçü ve serbest piyasa şartlarına uygun bir biçimde yeniden dizayn edilmelidir.

Yeni Şafak, 13.09.2012

Sorun çözülürse PKK biter mi?

Aslında bugün hükümetin dershaneleri bitirmek istemesinin neden yanlış olduğunu yazacaktım ama Emre Uslu ile tartışma araya girdi.

Özetleyeyim, Emre Uslu, “Kürt sorununun çözülmesi ve demokrasinin güçlenmesi PKK’yı bitirmez, güçlendirir” demişti, ben de “bitirmez”e tamam, ama “güçlendirir”e itirazım var demiştim. İkimizin de örneği İspanya’ydı. Ben orada sivil hükümetin ısrarla ve inatla demokratikleşme sürecini tamamlamasının ETA’ya taban desteğini zayıflattığını ifade etmiştim.

**

Uslu, son yazısında, demokratik anayasadan sonra ETA’nın daha 30 yıl varlığını sürdürdüğünü belirtiyor ve soruyor:

“ETA’nın gücünün zayıflaması neden demokratik anayasanın kabulünden sonraki 15-20 yıl gibi uzun bir süre içinde gündeme gelmedi de 2001 yılından sonra oldu bu? Cevabını ben vereyim: ETA’nın desteğini yitirmesinin nedeni 2001 yılındaki kritik 9/11 saldırılarıdır.”

ETA, aslında demokrasiye geçiş süreciyle birlikte zayıflamaya başladı. Belki de en agresif saldırıları o dönemde yapması tam da bundandı. Doğru, 30 yıl varlığını sürdürdü, ama aynı ETA olarak değil. Bu örgüt, 1974’te ikiye bölündü. Ana kütlesi, Siyasi/Askeri ETA demokratikleşmenin ardından siyaseti tercih ederek kendini feshetti (1982), diğer kısmı (Askeri ETA) silahlı mücadeleye devam kararı aldı. Bu nedenle “ETA 30 yıl daha varlığını sürdürdü” denebilir tabii, ama niteliksel olarak artık bambaşka bir durumdan ve örgütten söz edildiği unutulmadan. Çünkü siyasete giren ETA Bask Solu (EE) partisi olarak 90’larda Bask sosyalistleri (PSE) ile birleşti. 

Uslu’nun 11 Eylül saldırılarının etkisiyle ilgili tespitine kısmen katılıyorum. Ama ben olsaydım cümleyi şöyle kurardım: ETA’nın silahlı mücadelesinin meşruluğunu tüketen son büyük darbe budur. Ama tek başına bu değildir ve eğer demokratikleşme olmasaydı çok muhtemeldir ki 11 Eylül’e duyulan küresel tepki de bu sonucu doğurmaya yetmeyecekti.

**

Uslu analizine ETA ile PKK arasındaki kıyaslamayla devam ediyor ve demokratikleşmenin PKK’nın zeminini tahrip etmeyeceğini, çünkü bu örgütün ETA’dan farklı olarak diğer hiçbir sivil veya siyasi oluşuma izin vermediğini ifade ediyor. Buradan hareketle, demokratikleşmeden gelecek olan çeşitlilik ve çoğulculuk atmosferinde barışçıl aktörlerin ortaya çıkmasını beklemiyor.

Önemli bir argüman bu. Gerçekten de PKK kendisi gibi olmayana hayat hakkı tanımıyor. Tek başına demokratikleşmenin onu kan dökmekten caydıracağını beklemek de saflık olur.

Ama bu demokratikleşmenin çözüm açısından hayati önemini dışlamaz. Demokratikleşme kan döken unsurları melek yapmaz, bu bakımdan çözümün yeterli şartı değildir, ama gerekli şartıdır.

Unutmamak gerek ki, uzunca bir süre etnik çatışma yaşayan toplumlarda Daryush Shayegan’ın kavramıyla “yaralı bilinç”in tedavisi zaman alabilir. İspanya’nın Frankist, Türkiye’nin Kemalist tahribatı aşması için demokrasiye ihtiyacımız var. Bunun otomatik olarak PKK’nın kan dökmekten vazgeçmesini beraberinde getireceği beklentisiyle değil, sadece cinayet işleyeni elinde silahla yalnız bırakmak için de değil, Kürt sorunundan bağımsız olarak zaten buna ihtiyacımız olduğu için ve uzun vadede kan dökmenin kötülüğünü de çok daha net biçimde gösterebileceği için.

Romantik değilim, etkili bir güvenlik mekanizmasının önemini reddetmiyorum. İspanya da reddetmemişti. Tam da bu yüzden güvenlik faaliyetinin bomba saydırılırken hayatları harcanan veya üç aylık eğitimle dağlara salınan yoksulların “asker” adı verilen çocukları tarafından değil, onu profesyonel olarak yapanlar tarafından yürütülmesini istiyorum.

**

Güvenlik önemli, ama sorunu çözmenin veya katlanılabilir düzeye indirmenin güvenlikle ilgili olmayan boyutları unutulmadan.

Tamam, PKK ve BDP, Kürt Sorunu kapsamında atılan hiçbir adıma önemli dememiştir; yarın Kemalist dönemde gasp edilen anadilde eğitim hakkı iade edilse, anında onu da anlamsızlaştırmaya ve küçümsemeye çalışacaktır; ama bunu yaparken bir önceki halde olduğu ölçüde inandırıcı olmayacaktır.

Kuşkusuz her durumda ona inanacak bir kitle olacaktır; bunu geçmişte birlikte insan hakları savunuculuğu yaptığımız ama bugün kırkından sonra milliyetçi hale gelen ve PKK’nın cinayetlerini kınamaya dili varmayan bazı tanıdıklardan biliyorum. Tıpkı ulusalcılaşan ve Kürtlere karşı önyargı geliştiren diğer bazı tanıdıklar gibi onlar da etnik zaaflarıyla hareket ediyorlar ve farkında değiller.

Ama neyse ki toplum, ezici çoğunluğu itibarıyla onlardan oluşmuyor. Gerçi oluşsaydı da, etnik önyargıları gidermek ve doğru ile yanlışı en dar görüşlü insanlar için dahi görünür kılmak için yine gidilmesi gereken yol demokrasiden geçerdi.

Akın Özçer de “Demokratik hukuk devleti ve terör” başlıklı yazısında PKK’nın gücünü, algıları manipüle eden “network”ünden aldığını söyleyen Uslu’yu bu noktadan hareketle eleştiriyor ve söz konusu manipülasyonun başarıya ulaşmasının, demokrasi ve insan hakları sicilimizin kötü olması sayesinde mümkün olabildiğine işaret ediyor.

Demokrasinin meyvesini vermesi zaman alıyor. Özçer de buna işaret ediyor; “İspanya’nın demokratikleşme adımları bizimkinden çok daha hızlı olmasına ve bir buçuk yılda yeni anayasayla taçlanmasına karşın Franco rejimiyle erozyona uğrayan imajını düzeltmesi çok zaman aldı” diyor.

**

Uslu’nun bu konudaki yazılarının özellikle ilki önemli, örnekleri tartışmaya  davet ediciydi. Ama bu eleştirilerin sadece asayiş politikalarına hapsolmayı gerektirdiğini her halde kendisi de söylemeyecektir.

Ortalama insanın makul bir varlık olduğuna inanmak, onun ahlakına ve vicdanına güvenmek, evrensel tecrübeye itibar etmek zorundayız.

Ama elimizden geleni yaptık, bütün teoriler iflas etti, yine de olmadı diyelim. Böyle bir durumda, şairin dediği gibi, “ne gelir elimizden, insan olmaktan başka?”

Star, 13.09.2012