Ana Sayfa Blog Sayfa 424

Eğitim Şart, ama Hangisi?

Tek bir kültürü merkeze alan bir eğitim sistemi, bünyesinde birçok sakıncayı barındırır. Birincisi, tek kültürlü bir eğitimin kısıtlayıcı olması. Tek kültürlü eğitimde, diğer kültürlerle ilişki, negatif bir karakter taşır. Zira bu tarz eğitim, ya öğrencileri başka kültürlerden haberdar etmez, ya bu kültürleri tamamen olumsuz bir içerikle aktarır veya her ikisini birden yapar. Sistemin olumsuz yaklaşımının sonucu olarak, öğrencilerde diğer kültürlere yönelik bir entelektüel merak oluşmaz ve öğrenciler diğer kültürle ilgilenme gereğini duymaz. 
İkincisi, tek kültürlü eğitimin eleştiri yeteneğinin gelişimini engellemesi. 

Garip ve değersiz 

Öğrenci tek bir dünyaya hapsedildiğinde kendi kültürel kodları içinde yer almayan veya bunlara aykırılık taşıyan her şeye karşı durmaya meyilli olur. Diğer kültürleri garip ve değersiz bulan öğrenci, kendi kültürüne karşı eleştirel bir tavır sergileyemez, onunla yüzleşemez. 


Üçüncüsü, tek kültürlü eğitim saldırganlığı, duyarsızlığı ve ırkçılığı besler. Bu eğitim sisteminde öğrenciden hayata tek bir pencereden bakması istenir, dolayısıyla öğrenci insanın muazzam çeşitliliğinin “doğal” bir hal olduğunun ayırdına varamaz. İnsanların inançlarındaki, yaşam biçimlerindeki ve değerlerindeki farklılıklarla karşılaştığında bunlarla nasıl diyaloga gireceğini ve başa çıkacağını bilemediği için kendini tehdit altında hisseder. Bu tehdit algısı diğer kültürlere karşı önyargılara ve baskılara dönüşebilir. Kendisi dışındaki toplumlar hakkında yeterli bilgisinin olmaması veya sığ bir bilgiye sahip olması nedeniyle, onlar hakkında yüzeysel genellemelere gider ve onlara büyük haksızlıklar yapabilir. (Araplar haindir, Yahudiler zengindir, eşcinseller ahlaksızdır, siyahlar tembeldir vb.) 

Ermeniler, Çerkesler vd. 

Türkiye ’de de tek kültürlü bir eğitim söz konusu. Hedef, öğrencileri Türk kültürünün umdeleri doğrultusunda yoğurmaktır. Okula adımı attığı ilk günden başlayarak öğrenciye yüksek dozda milliyetçilik, cinsiyetçilik ve militarizm yüklemesi yapılır. Derslerde kullanılan kitaplar ve dokümanlar, otoriteye koşulsuz boyun eğmeyi ve bazı değerleri tartışmaksızın kabullenmeyi salık verir; devletin kutsallığını ve millete sadakatin önceliğini öğretir, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını sıradanlaştırır. Bir bütün olarak müfredatta çeşitli etnik ve dini kimliklere olumsuz bir nazarla yaklaşılır, bunların insanlığa ve medeniyete katkılarından bahsedilmez. Farklı kimlikler, ya düşmanlaştırılır veya en iyi ihtimalle görmezden gelinir. Çerkesler, Çerkes Ethem’in ne kadar büyük bir hain olduğu bilgisiyle büyür. Ermeniler, yolda yürürken “telef” olmuşlardır. Araplar, Türkleri sırtından hançerlemenin utancını taşırlar. Ama Türklerin kati surette kimseye bir kötülüğü dokunmuş değildir. 

Milliyetçilik 

Bu eğitim, milliyetçiliğin toplumun hemen her kesimine sirayet etmesi sonucunu doğurur. KONDA’nın 2010 Aralık tarihli ‘Milliyetçilik ve Ulusal Gurur’ araştırması, bununla alakalı önemli veriler sunar. Araştırmaya göre, “Bu ülke için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” cümlesini MHP seçmeninin yüzde 72’si, AKP ve CHP seçmeninin yüzde 67’si “doğru” buluyor. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” cümlesini onaylayan seçmenler MHP’de yüzde 90, AKP’de yüzde 76 ve CHP’de ise yüzde 68. Benzer temayı işleyen 6 soruya verilen cevaplara dayanılarak yapılan ve 100 üzerinden hesaplanan milliyetçilik puanlamasında MHP seçmeninin milliyetçiliği 94, AKP seçmeninin milliyetçiliği 66 ve CHP seçmeninin milliyetçiliği de 61 puan çıkıyor. KONDA’nın 2010 Temmuz tarihli ‘Siyasal Kimlikler’ araştırmasında da toplumun yüzde 93’ü “vatanseverlik”i, yüzde 63’ü de “milliyetçilik”i, siyasal kimliğini ifade eden kavramlar olarak kullanıyor. (Bekir Ağırdır, http://t24.com.tr) 

Söz konusu rakamlar, sağda veya solda olsun, hemen her partinin tabanının benzer milliyetçi refleksleri taşıdığını ve milliyetçi duyguların toplumun genelinde ne denli yaygın olduğunu gösteriyor. Milliyetçi hassasiyeteler yaş, cinsiyet, demografik farklılıklar vb. aşan bir şekilde her toplumsal kümede yer etmiş durumda. Türkiye’de milliyetçiliğin bütün kesimleri ve partileri kesen bir ideoloji olmasında en önemli etken, eğitim. Ağırdır’ın sözleriyle, “Bu topraklarda milliyetçilik, eğitim sistemi üzerinden hepimizin beynine yerleştirilmiş ezberlerden ibarettir.” 

İyi vatandaş yeterli mi? 

Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek ve barış ortamının oluşmasını sağlamak için, ülkenin milliyetçilikten sıyrılması gerek. Bu ise, eğitimin bugüne kadar geçerli olanın tam tersi bir değerler dizisiyle ele alınmasını gerekli kılıyor. Bhikhu Parekh, bir öğrencinin başlıca üç kimliğinin olduğunu söyler: Öğrenci a) etnik ve kültürel toplulukların üyesi, b) politik toplulukların vatandaşı ve c) insanlığın üyesidir. İyi bir eğitim, her üç özelliğe de yönelmelidir. “Öğrencilerin kendilerini daha iyi anlayabilmesini ve bu topluluklar içinde gideceği yolu daha iyi bulabilmesini sağlamak için onların kültürel ve politik topluluklarının tarihini, toplumsal yapısını, kültürünü, dilini anlamasına yardımcı olmalıdır.” 

Parekh, eğitimin sadece toplumsallaşmayla değil, aynı zamanda insanlaşmayla da ilişkili olduğunu belirtir. Eğitimin yegâne görevi, öğrencilere yalnızca “iyi vatandaş” olmalarını öğretmek değildir. Bununla birlikte eğitim, öğrencilere gelişmiş ahlaki ve entelektüel beceri ve duyarlılıklara sahip, kendisinden farklı dünyalarda da rahat yaşayabilen insanlar olmaları için de yardımcı olmalı. Bu ise, anadilde eğitimi içeren, farklı kültürlere yer veren ve bunlar arasında verimli bir diyaloğun geliştirilmesini esas alan çokkültürlü bir eğitimle mümkün olabilir. (Bhikhu Parekh, Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek, s. 286-293) 

Tek kültürlü bir eğitim, kötü bir eğitimdir. Zira eğitimden beklenen, öğrencileri farklı “iyi” anlayışlarına, yaşam biçimlerine ve inanç sistemlerine açmak; öğrencilerde bağımsız düşünce, eleştiri ve inceleme yeteneğini geliştirmek; onların diğer kültürlerle diyaloga girmelerini, olaylara onların perspektifinden de bakmalarını, güçlü ve zayıf yönlerini kavramalarını sağlamaktır. Türkiye’de olduğu gibi tek kültüre dayanan bir eğitim bunları yapamaz. O halde eğitimi çok kültürlü bir tarzda yeniden düşünmek gerekir. Cem Yılmaz haklı: “Eğitim şart”, ama çok kültürlü olanı. 

Radikal 2, 25.11.2012

Erdoğan’ın İsrail politikası

Başbakan Erdoğan’ın Gazze saldırısı üzerine aldığı aşırı sert tutum her zamanki gibi geniş bir çevrede endişeyle karşılandı ve eleştirilere konu oldu.

Bilindiği gibi Başbakan bu olayda saldırı oklarını sadece İsrail’e değil; onun arkasında durarak İsrail’in şimdiye kadar işlediği bütün suçlardan birinci derecede sorumlu olan ABD’ye, Filistin meselesinde üç maymunu oynayan Avrupa’ya, orada da durmayıp BM Güvenlik Konseyi’nde sahip oldukları veto hakkı sayesinde dünya patronluğunu sürdüren Rusya’ya ve Çin’e de yöneltti. Son zamanlarda sıkça yaptığı gibi, bir kez daha BM Güvenlik Konseyi’nde uygulanan antidemokratik, eşitliğe aykırı ve dünya halklarına karşı büyük bir saygısızlığın sembolü olan veto hakkı uygulamasını da yerden yere vurdu.

Bu sert ve kökten çıkıştan rahatsız olanlar, ateşkesin sağlanmasında Türkiye’nin değil de Mısır’ın (tabii aslında Clinton’ın) etkili olmasını da Erdoğan’ın izlediği “yanlış” politikanın ve üslubun bir sonucu olarak gördüler ve özetle şunu söylediler: Türkiye İsrail’le Arap dünyası arasında bir köprü olabilir, sorunlarda arabuluculuk rolü üstlenebilirdi. Bu pozisyon Türkiye’nin bir avantajı idi. Ama izlediği yanlış politika yüzünden (önce one minute, sonra Mavi Marmara) Erdoğan bu pozisyonunu kaybetti. İsrail’le bütün ilişkilerini bitirdi ve işte şu son krizde de görüldüğü gibi etkisiz faktör haline geldi…

Arabuluculuk satükonun sürdürülmesine hizmet ediyorsa…

Bu eleştirinin haklı olup olmadığına karar vermek için önce şu “arabuluculuk” rolünün matah bir rol olup olmadığına bakmak lazım.

Arabulucular, on yıllardır İsrail’le Filistinliler’in arasını bulmayı mı başardı, yoksa her saldırı dalgasından sonra zaten istediği noktaya ulaşmış olan İsrail’i sözde durdururken gerçekte onun yeni pozisyonunu kabullenip “kazanılmış mevzi”ye dönüştürerek statükoyu devam ettirmeye mi?

On yıllardır ne oldu Filistin’de? İsrail’in saldırı dalgalarıyla, emrivakilerle gitgide genişlemesi, Filistin halkını daha küçük bir alana sürmesi, sindirmesi ve giderek o bölgede yaşayamaz hale getirmesi… On yıllardır olan bu işte. Eğer arabuluculuk bu durumun sürüp gitmesine hizmet ediyorsa, varsın Türkiye bunu yapmasın…

İsrail zaten ilelebet bombalayacak değildi Gazze’yi, elbette duracaktı. Şaron’un oğlunun hayal ettiği gibi Nagazaki’de yapılanı tekrarlayıp bütün Filistinliler’i toptan yok etmeyecekti. Her zaman yaptığı gibi, bu defaki saldırısının hedefine ulaştığını düşündüğünde bitirecek, sonra yeni bir genişleme dalgası ya da yeni bir sindirme operasyonu için yeni bir bahane, uygun zaman ve zemin bekleyecekti.

Bu arada siz ne yapmış olacaktınız? Onun bu büyük planında piyon rolü oynamaktan başka? İsrail’i yapacağını yaptıktan sonra (ve üç gün sonra aynı şeyi yine yapacağını bile bile) durdurmak marifet midir? Böylesi bir arabuluculuk matah bir rol müdür?

O zaman bırakın bu işi siz değil, Clinton yapsın… Kendi pisliğini kendisi temizlemeye, yarattığı canavarı kendisi dizginlemeye çalışsın. Hem statükoyu koruyup hem de kutsal müttefikinin çizmeyi aşmasını engellemek onun işi olsun!

Geleceğin güç dengelerini hesaplamak

Bugün Filistin sorununu çözümsüz kılan olgulara bakalım: ABD’nin İsrail’in arkasında olması, Avrupa’nın sinameki tutumu ve Arap ülkelerinin İsrail saldırganlığı karşısında birlik olamayışı, Filistinliler’in bölünmüşlüğü…
Eğer bu koşulların hepsini de değişmez görüyorsanız, İsrail her saldırdığında araya girip onu bir an önce sakinleştirmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey kalmaz.

Ama eğer siz, önümüzde uzanan yılların, bugün Filistin sorununu çözülemez hale getiren güç dengelerinde çok önemli değişikliklere gebe olduğunu görüyorsanız, o zaman aldatmaca ateşkeslerde arabuluculuk rolü oynamak uğruna ilkesel tavır almaktan vazgeçmez; geleceğin güç dengeleri içinde kendinize bir rol biçer ve o rolü şimdiden oynamaya başlarsınız.

İşte Erdoğan bugün bunu yapıyor.
Yarın kaldığım yerden devam edeceğim…

Bugün, 23.11.2012

‘Cehennemin kapıları’ kapandı mı?

Hamas’ın komutanlarından Cabari’nin İsrail tarafından öldürülmesinin ardından ‘cehennemin kapılarını açtılar’ açıklaması gelmişti Filistin tarafından. Galiba bu kapılar hiç kapalı değil…

İsrail günlerce Gazze’yi bombaladıktan sonra nihayet ateşkes sağlandı. Geriye yine korkunç bir yıkım ve 100’ü aşkın ölü kaldı. Bölgede istikrarın da istikrarsızlığın da anahtarı Filistin. Kimse duyarsız kalmıyor, kalmamalı. Ama meselenin ‘kullanmaya’ açık olduğunu da bilmekte fayda var. İsrail’in hedefi sadece sivil Filistinlileri öldürmek değil. Arap Baharı, İsrail’de ‘stratejik panik’ yarattı. Mısır, 1948’den beri İsrail’e karşı mücadele yürüten Müslüman Kardeşler’in yönetimi altına girdi. Kuzey’indeki Suriye’de de Esed sonrası düzende benzer bir ihtimal uzak değil. Ürdün’de de Kral Abdullah’ın tahtı sallanıyor. Taht yıkılsa da yıkılmasa da Müslüman Kardeşler bloku güçleniyor. Dolayısıyla İsrail, Müslüman Kardeşler’in yönettiği ülkelerle çevrelenme korkusu yaşıyor. Gazze üzerinden Mısır’ın istikrarsızlandırılması ve yeni yönetimin zayıflatılması İsrail’i rahatlatır, Müslüman Kardeşler’in bölgedeki yükselen gücünü sınırlar. Gazze’nin vurulmasıyla hedeflenen de bu…

Hamas, Gazze’de yaptıkları ve yapmadıklarıyla Mısır’da devrimin geleceğini zora sokmaktan kaçınmalı. İsrail’in saldırılarına karşılık vermek hakkı, ama provokasyonlara karşı da dikkatli olmalı. Devrim sonrası Mısır’ın ‘dünya ile barışık’ olması şart. Gazze üzerinden topyekûn bir Batı karşıtlığının yeniden alevlendiği bir ortamda Mursi’nin ihtiyaç duyduğu uluslararası yatırımları ülkesine çekmesi ve dünya finans merkezlerinden destek alması zor. Yani devrimin ‘hizmet’ ve ‘istikrar’ üretir hale gelmesi için Filistin meselesinin alevlenmemesi lazım. Mısır’da devrimin demokrasiye ve kalkınmaya evrilmesi önemli. Bu, Filistin kaynarken olmaz. Bölgedeki bazı aktörler için bunun önemi olmayabilir. Örneğin İran, sorunu kışkırtmak niyetinde. İsrail’in ve ABD’nin kendine yönelmesini engellemek, en azından bunu geciktirmek için Gazze’de çıkan insanlık dramını sonlandırmak yerine alevlendirecek bir yaklaşım sergiliyor. Dahası, Filistin’in kaynaması ve ABD’nin yine İsrail’den yana tutum takınması Suriye üzerindeki baskıyı hafifletti. Esed rejimi yerel ve bölgesel dinamiklerle gönderilemeyecekse ABD’nin katkısı bekleniyor. İsrail’e verdiği destekle Müslüman Arap dünyasının öfkesini çeken bir Amerikan yönetiminin Suriye konusunda ön açıcı bir rol oynayacağına pek ihtimal vermiyorum.

Bir de Türkiye’nin oynadığı rol var. Krizi sonlandırmaya çalışıyor, Filistinlilere moral veriyor, yalnız olmadıklarını gösteriyor. Doğru işler… Ancak Türkiye, yapabileceğinden fazlasının sözünü vermemeli. Aksi Filistinlilere zarar verir. Türkiye’nin yaptırım gücünün sınırlarını bilmekte fayda var. Mesele elbette ‘duygusal’ bir boyut taşıyor, ancak duygusal tepkiler ne çözüme katkı sağlayabilir ne de Türkiye’nin elini güçlendirebilir. İsrail’le ilişkilerin neredeyse sıfır düzeyinde olması Türkiye’nin etkisini sınırlıyor. Müslüman Kardeşler’den Mursi’nin bile konuştuğu İsrail’le ilişkileri onarmanın zamanıdır. İsrail saldırılarını Batı’nın ‘mazur görmesi’ kabul edilmez. Ancak bunun üzerinden Batı karşıtlığını pompalamak, Batı’ya tümüyle bunu fatura etmek de doğru değil. Batı’da da Gazze için duyarlı insanların, siyasetçilerin bulunduğunu bilmeliyiz. İnsanlık kimsenin tekelinde değil; ‘bizim bile’! Dört yıl önce barış için otostopla İtalya’dan Filistin’e gelinlik kıyafetiyle giderken tecavüze uğrayıp öldürülen Pippa Bacca’yı hatırlamak lazım. Ölümüyle sonuçlanan o iğrenç şey Türkiye’de başına gelmişti Bacca’nın. Mavi Marmara ile Gazze’ye yardım götürenler arasında 150’ye yakın Batılı insan hakları aktivistinin olduğunu da biliyoruz. Bir yandan NATO’dan Patriot füzeleri istemek, öte yandan Batı karşıtlığını kaşımak olmaz.

Zaman, 23.11.2012

Liberaller, siyaset ve siyasî partiler

0

 

AKP’ye  yönelik eleştirilerin artması, liberallerin siyasî partilere karşı tavrının yeniden tartışılmasını gerektiriyor. Bunun sadece iktidar partisi değil, bütün partiler açısından yapılması, problemi daha kuşatıcı olarak görmenin ön şartı.

Aksi takdirde, bir partiye yöneltilen eleştirinin diğer partilere destek vermek veya bir partiye verilen desteğin diğer partileri kategorik olarak dışlamak gibi görülmesi ihtimali kuvvetlenir. Konuya girmeden önce, liberal bireylerin bir kolektif bütün teşkil etmediğini, bu yüzden, bu satırların yazarı başta olmak üzere, hiçbir liberalin tüm liberaller adına konuşamayacağını belirtmek isterim. Çirkin ve temelsiz bir hitap tarzını kör bir inatla sürdüren Sabah Gazetesi köşe yazarı Engin Ardıç’ın daha iyi anlaması için öyle ifade etmem gerekirse, liberallerin bir “şefi” yoktur da olamaz da. Bundan dolayı, şimdiye kadar “liberal” olduğunu hiç beyan etmeyen, sosyalizmle demokrasi arasında muhtemelen bir çatışma görmeyen ve piyasa ekonomisi fikrini önemli ölçüde reddedeceğini sandığım Ahmet Altan’ın Ardıç tarafından ikide bir “liberal şef” diye anılması hem yanlıştır hem de yakışıksızdır. Taraf Gazetesi’nin de bütün olarak liberalleri temsil eden bir yayın organı olduğu söylenemez. Taraf çalışanlarının birçoğu sosyalist ve yazarları arasında liberalizme şu veya bu ölçüde sempati besleyenler yanında ondan rahatsızlık duyanlar da var. Açıkça “liberalim” diyen Hadi Uluengin ise Kemalizm’le bulanmış bir Amerikan liberalizmine yakın. Popüler medyada şahit olunan liberalizmin mahiyeti ve kimlerin liberal olduğu hakkındaki kafa karışıklığının bu yazıda ele alamayacağım birkaç sebebi var.  Bunların bir kısmı cehaletle, bir kısmı kolaycılıkla, bir kısmı meslekî taassupla ve bir kısmı da kötü niyetle bağlantılı…

Kimse tüm liberaller adına konuşamayacağına göre, ben, yazının mevzusuna bir klasik liberal olarak nasıl yaklaştığımı açıklamaya çalışayım. Partilere bakmadan önce klasik liberal çizginin siyasete bakışına kısaca değinmem lâzım. Otantik liberaller, diğer birçok ideolojik çizgi gibi, siyasetin ortada kaldırılamaz bir beşerî gerçeklik olduğunu kabul eder. Siyaseti ortak varoluştan kaynaklanan sorunların bazılarının çözülme yöntemlerinden biri olarak görür. Ancak, siyasetin tüm toplumsal hayatı kapsamasını istemez. Zira, siyaset, eninde sonunda, kamu zoruyla, yüzde yüz ittifakla alınmamış ve alınamayacak kararların uygulanması anlamına gelir. Siyasetin beşerî rolünün abartılması ve alanının rastgele genişletilmesi adım adım tüm sivil toplum alanlarının zora dayanan siyasetin işgali altına girmesine sebep olur. Burada siyasetin demokratik mi yoksa anti-demokratik mi olduğu problemin özünü değiştirmez. Meselâ, bir dinî azınlığın bir otoriter monarkın veya bir demokratik çoğunluğun siyasî kararıyla bazı haklarından mahrum bırakılması azınlık açısından bir şey değiştirmez. Bu yüzden, demokratik bile olsa siyasetin alanının sınırlı olması gerekir. “Liberal demokrasi” terimindeki liberal kelimesi bunu yaparak özgürlüğün siyasî iktidara (yani devlete) karşı korunmasına işaret etmektedir.

Çok kısaca özetlediğim bu kavrayış, onu benimseyen liberalleri siyasete ihtiyatla bakmaya iter. Bu yüzden, bir klasik liberalin siyaseti en yüce beşerî faaliyet ve siyasetin esas itibarıyla onlar aracılığıyla ve onlar içinde yapıldığı siyasî partileri en mühim beşerî organizasyonlar olarak görmesi beklenemez. Otantik çizgiye bağlı liberallerin siyasette fazla yer almamasının ve genel olarak liberallerin siyasette muhafazakârlardan ve sosyal demokratlardan daha az başarılı olmasının sebeplerinden biri budur. Ancak, liberaller sevmese de siyaset vardır ve siyasî süreçler işlemektedir. Siyaseti tamamen dışlamak liberali en azından kendine verilebilecek zararları önleme mücadelesinde dezavantajlı konuma düşürür. Bunun olmaması için siyaseti takip etmeye ve etkilemeye çalışmak gerekir, ki bu ister istemez liberaller ile siyasî partiler arasında doğrudan veya dolaylı, adı konulmuş veya konulmamış bir ilişkiye yol açar.

Benim anladığım ve gördüğüm kadarıyla, felsefî anlamda klasik liberal biri, bir partiye tümüyle gönül veremez, onun bir parçası veya uzantısı olamaz. O zaman, yukarıda açıkladığım sebeplerle, galiba en doğrusu, partilere kategorik olarak destek vermek veya karşı çıkmak yerine, konu, görüş, somut icraat bazlı tavır takınmak. Her partiyi izlemek ve “doğru” bir şey yaptığı zaman o çerçevede destek vermek, “yanlış” bir şey söylediği zaman yine o çerçevede karşı çıkmak ve eleştirmek. Ve de bu tavrı hem iktidar hem de muhalefet partilerine karşı takınmak. Şüphesiz, iktidar partilerine karşı daha dikkatli olmak lazım, zira, icraat makamında olmalarından dolayı, iktidar partileri hak ihlâli yapmaya her zaman daha yakındır. Ama bu, muhalefet partilerinin tarama menzili dışına alınmasını haklılaştırmaz.

On yılını dolduran AKP iktidarı boyunca şahsen hep bu pozisyonda oldum. İktidarı ne alkışlara boğdum ne de  kategorik olarak dışladım. Ne yaptıysa doğru olduğunu söylemedim. Her yaptığına karşı çıkmadım. Geri dönüşü olmayan bir “devrim” yaptığını, “yeni bir Türkiye” kurduğunu iddia etmedim. İktidara karşı her zaman ihtiyatlı bir iyimserlik içinde bulundum. Onu daha liberal bir çizgiye gelecek şekilde etkilemeye çalıştım. Bugün de aynı yerdeyim. AKP iktidarına kategorik olarak karşı olma veya şartsız destek verme durumunda değilim. AKP’nin, liderlik üslubu başta olmak üzere, eleştirdiğim birçok yönü ve icraatı var, ancak bu, onun yerinde icraatlarını ve ülkeye katkılarını inkâr etmemi gerektirmiyor. Muhalefet partilerine karşı da benzer bir konumdayım. Doğru olduğuna inandığım şeyler söyledikleri ve iyi icraatlara imza atıp destek verdikleri sürece konu bazında onlara destek vermeye hazırım. Yanlış şeyler söyledikleri veya yapılmasına destek oldukları sürece de eleştirmeye ve karşı çıkmaya kararlıyım. 

Zaman, 23.11.2012

 

Açlık grevleri

Kazananlar, kaybedenler…

Açlık grevleri sonrasında bir bilanço çıkaracaksak eğer; kazananlar ve kaybedenler tabloları yapacaksak, hiç kuşkusuz listenin en başına pisipisine hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan grevci mahkumları koymalıyız. Çünkü biz biliyoruz ki onlar PKK’nın “gözden çıkarttıkları”idi. Ölmeleri halinde terör örgütünün kılı kıpırdamayacaktı. Hatta kitlesel ölümlerin başlaması özellikle örgütün en şahin kanadının (bu işin uzmanları o kanada Ankara Grubu ya da Cemil Bayık grubu diyor) asıl istediği sonuçtu.

Kazananlar

Canını kurtaranları bir kenara koyacak olursak, bana göre bu olayın kazanan ve kaybedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

Olayın en net kazananının Öcalan olduğu inkar edilemeyecek bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Öyle ya, karşımızda bir tek sözüyle grevi bitiren bir lider var. Bu sonuç elbette ki onun örgüt üzerindeki etkisini ortaya koyan ve muhataplık iddiasını güçlendiren bir sonuçtur. Ne var ki, onun bu kazancının nasıl bir kazanç olduğuna daha yakından bakmakta yarar var.

Öcalan koşullu olarak kazandı. Şu anda güçlenmiş görünen tek lider ve tek muhatap görüntüsü de koşullu olarak sağlanabilmiş bir görüntüdür. Bir başka deyişle Öcalan, devletin vermesini istediği “bitirin”mesajını değil de “sonuna kadar devam” mesajını verseydi, kazananlar listesinde yer almayacaktı. Bundan sonra da, Öcalan’ın liderlik gücü ve muhataplığı kayıtsız şartsız bir olgu değil, şiddetin bitmesinde oynağı role, verdiği mesaja bağlı olacaktır. Devlet tarafından ancak barışçı bir rol oynamaya razı olduğu zaman muhatap alınacak; şiddeti kışkırtan rol oynamaya kalktığı zaman da (tıpkı geçmiş bir yılda olduğu gibi) muhatap alınma şansını kaybedecektir.
Olayın ikinci derecede kazananı hükümet olmuştur. Ölümlerin başlaması kontrolü imkansız sonuçlara yol açabilir ve PKK’nın ana hedefi olan Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması sürecinde tehlikeli bir dönüm noktası olabilirdi. Bu açıdan, grevlerin ölümsüz bitmesi hükümet için başlı başına bir kazançtır.

Eylemin bitirilmesinde Öcalan’ın kapısının çalınmak zorunda kalınması, hükümet açısından bir zaaf görüntüsü oluşturduysa da, şu gerçeği unutmamak gerekir: Öcalan’ın bu rolü icazetli bir roldür; hükümetin izniyle oynanmıştır ve nasıl bir rol oynayacağı konusunda teminat verdiği için ona böyle bir izin verilmiştir. Bir başka deyişle, devlet bu olayda Öcalan kozunu iyi kullanmıştır. Zaten, devletin terörle mücadelede elinin altındaki terör örgütü liderinden yararlanması denilen şey de bundan başka bir şey değildir.

Ve kaybedenler

Bana göre açlık grevleri sürecinden “kaybeden” olarak çıkanların başında PKK’nın şahin kanadı ve BDP geliyor. BDP’nin bütün süreç boyunca PKK içindeki “ölüme oynayan” grubun kuyruğunda, gerilimi tırmandırmaya ve grevleri genişletmeye çalıştığı; açlık grevlerinin taleplerini elinden geldiğince genişleterek (Demirtaş’ın “Biz Mehmet Öcalan’ın İmralı’ya gitmesini değil, Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’a gelmesini istiyoruz” sözünü hatırlayın) çözümsüzlüğe oynadığı bütün kamuoyunca görüldü.

Evet, BDP de tıpkı PKK içinde Öcalan’dan rahatsız olan grup gibi, ölümlerle birlikte ortaya çıkacak olan büyük krize ve siyasi istikrarsızlığa bel bağladı. Bu istikrarsızlığın can düşmanı ve tek rakibi olarak gördüğü AK Parti’yi ülkeyi yönetemez hale getireceğini umdu. Hatta rivayet olur ki, açlık grevlerinin bitmesine yol açar korkusuyla Öcalan’ın kardeşiyle görüşmesini bile on gün kadar erteledi. Ama sonuç istediği gibi olmayınca, yangına benzinle giden bu tutumundan ötürü kaybedenler arasında yer aldı.

Sürecin ikinci kaybedeni ise çeşitli varyasyonlarıyla solcu cemaat oldu. Kendilerine bazen demokrat bazen solcu bazen de demokrat aydın demeyi seven bu cemaat, açlık grevlerinin ilk gününden itibaren PKK’nın mahkumların hayatı üzerinden yaptığı gayriahlaki siyasete destek vererek hem siyaseten hem de ahlaken çöküşün örneğini verdiler.

Bütün bu süreç boyunca “dava uğruna” ölümün yüceltilişiyle ilgili en pespaye edebiyatı dinledik kendilerinden. Hükümete hiç durmadan “ölümleri engelleyin, açlık grevini bitirin” diye seslenenler, bir kez bile yüzlerini asıl çevirmeleri gereken yere, Kandil’e çevirip “Böyle taleplerle açlık grevi olur mu, siz bu çocukları öldürmek mi istiyorsunuz” demediler. Sanki “ölüme yatırılan” kendi bedenleriymiş gibi akıl almaz bir umursamazlıkla “devam devam” diye tempo tuttular. Öyle ki, zaman zaman bitecek diye ödlerinin koptuğunu gördük. Hükümet Kürtçe savunma hakkıyla ilgili sorunu çözdüğünde “Sadece bununla olur mu, diğer talepler ne olacak” diye paniklediler.

Onlar sadece Kandil’in ölüm oyununa koltuk değneği olmakla kalmadılar, aynı zamanda hapisteki o çocukları kendi kronik AK Parti düşmanlıklarına da alet ettiler. Genişleyen eylemler sayesinde AK Parti’yi köşeye sıkıştırmayı ve zayıflatmayı umdular ki zaten uzun zamandır bütün siyasi tutumlarında aynı şeyi yapıyor, meselelere sadece ve sadece “AK Parti’yi zayıflatır mı, güçlendirir mi” diye bakıyorlar.

İşte, sol kültürden gelen şiddet hayranlığı ve ölümseverlik yeminli AK Parti düşmanlığıyla birleşince böyle bir çizgi çıkıyor ortaya. Ve bu çizginin savunucuları da, Öcalan devreye girip “bitirin” dediğinde fena halde kontrpiyede kalıp kaybedenlerden oluyorlar.

Bugün, 21.11.2012

Herkes bir parça Kemalist

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş , Kızıltepe’de Öcalan posteri asmaya çalışan gençlere sert bir şekilde müdahale eden polise tepki gösterirken kullandığı ifadeler yeni bir tartışma yarattı: “Kürtlerin katili olan Kenan Evren ’in posteri asılıyor da, Kürt halk önderi Öcalan’ın posteri niye asılmıyor? Bal gibi asarız. Buna alışsanız iyi olur. Biz daha Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini.

Demirtaş’ın sözleri, ilkin, zamanlama açısından sorunlu. Açlık grevlerinde kritik eşiğin aşıldığı bir dönemde, siyasi sorumluluk taşıyanlardan kullanacakları kelimeleri bir sarraf titizliğiyle seçmeleri beklenir. Ne var ki, bu sorunu öncelikli olarak çözmekle yükümlü AKP ve BDP’de böyle bir hassasiyet gözlenmiyor. Başbakan açlık grevlerine karşı akla ziyan bir tutum takınmış durumda; kullandığı dil “yıkıcı” bir işlev görüyor. BDP, Başbakan’ı milliyetçiliğin ve popülizmin sınırlarını zorlamakla eleştiriyor ama aynısını kendisi de yapıyor. BDP sözcüleri, kendi mahallelerinde çokça alkış almalarını sağlayan ajitatif bir söylem (“Mehmet Öcalan İmralı ’ya gitmesin Abdullah Öcalan Diyarbakır ’a gelsin”, “Kürt Halk Önderi Öcalan”, vb.) kullanıyor ve gerçekleşmesi an itibarıyla mümkün olmayan taleplerde bulunuyorlar. AKP ve BDP’nin kısır siyasi hesaplara dayanan bu pozisyonlarından bir çözüm çıkmaz, sadece daha fazla polemik üretilir. 

Kemalizm muhalifleri 

İkincisi, Demirtaş’ın bu sözleri, Kemalizmden mağdur olan ve Kemalizme muhalefet eden siyasi hareketlerdeki Kemalist zihniyeti de açığa çıkarıyor. Kemalizm, muhaliflerini kendisine dönüştürme konusunda son derece mahir ideoloji. Resmi ideoloji olduğundan, bu topraklarda gözünü açan herkes onun tezgâhından geçiyor, model olarak onu örnek alıyor, çoğu zaman ona öykünüyor. Kemalizm ile mücadele edenler, onun kodlarını kendi davranışlarında ve politikalarında tekrardan üretiyor. 

Türkiye ’de Kemalizme muhalefet eden ve toplumsal tabanı geniş olan iki siyasal hareket var. Biri “muhafazakâr”, “mütedeyyin” veya “dindar” olarak tanımlananlar, diğeri ise Kürtler. Elbette muhafazakârların ve Kürtlerin farklı partileri ve taleplerinin taşıyıcılığını üstlenen farklı siyasal hareketleri var. Ancak, kaba bir genelleme yapmak pahasına da olsa, mevcut halde muhafazakâr kesimdeki en önemli aktörün AKP, Kürt kesimindeki en önemli aktörün ise PKK /BDP olduğu söylenebilir. Kemalizme muhalif olduklarına göre, doğal olan, bu yapıların Kemalist siyaset tarzından uzak durmalarıdır. Lakin gerçekte durum tam tersi: Hem AKP’de hem de PKK/BDP’de Kemalist kodların ve davranış modellerinin ağırlığını gözlemek mümkün. Şöyle ki: Kemalizmin bazı asli özellikleri var. Bunlar otoriterlik, muhalefete tahammülsüzlük, homojen toplum tasavvuru, topluma biçim verme ve tek adam kültüdür. Bu bağlamda AKP ve PKK/BDP değerlendirildiğinde görülecek tablo şöyle. 

AKP Kemalizmi 

AKP, “tek adam”a dayanıyor ve muhalefetten hiç hazzetmiyor. Erdoğan, her muhalif unsuru neredeyse bir “düşman” olarak kodluyor, icraatlarına karşı yapılan makul eleştirilere bile azarlayan bir dille cevap veriyor. AKP, emniyetin ve yargının muhalif kesimlerin üzerine çok gaddarca ve pervasızca gitmesini destekliyor, teşvik ediyor. Kendisinden herhangi bir talepte bulunulması, Erdoğan’ı sinir küpüne çeviriyor, bunu bir “saygısızlık”, “had bilmezlik” olarak algılıyor. Zira toplum için en iyi olanın zaten kendisi tarafından bilindiğini düşünüyor ve vakti geldiğinde bunları -kendi belirlediği ölçüde ve tarzda- “vermekten” hoşlanıyor. 

Bu, bir nevi “muhafazakâr Nevzat Tandoğan” durumudur. AKP, “Kimse herhangi bir talepte bulunmasın. Kürt meselesini çözmek gerekiyorsa, ben bunu kendi bildiğim yöntemle çözerim” diyor. Kürt meselesinin çıkmaza girmesinde AKP’deki bu Kemalist zihniyetin önemli bir payı var. AKP, bir taraftan önemli bir Kürt temsiline sahip olan BDP’ye karşı hırçın ve kıyıcı bir politika yürütürken, diğer taraftan da kısmi demokratik iyileşmeleri Kürtlere hak ihsan eden bir edayla sunuyor. Devlete egemen oldukça, AKP’deki Kemalist siyaset hattı daha bir belirginleşiyor. Buna bir de merkez sağdaki içkin hastalıklar -milli irade efsanesini, çoğunluğun kibri ve hatta Mithat Sancar’ın deyimiyle “çoğunluğun küstahlığı”- eklendiğinde, sorun daha da karmaşıklaşıyor. 

BDP Kemalizmi 

PKK/BDP cenahında da Kemalist tarz çok etkili. Muhalefete tahammülsüzlük ve homojen bir toplum tasavvuru, burada da kendini çok açık bir şekilde belli ediyor. Topluma biçim verme, toplumu yönlendirme ve toplumu kendi istediği eksende belirleme, buna karşılık kendisi dışında kalanları kötü şekilde nitelendirme ve ötekileştirme düşüncesi burada da var. Kemalistlerin “Bugün camilerde ezan okunuyorsa bizim sayemizde. Bugün isminiz Türkçeyse, İngiliz isimleri taşımıyorsanız, bunu bize borçlusunuz” demeleri gibi, PKK de Kürtler adına her türlü kazanımı kendi hesabına yazıyor. Bedeli kendisi ödediğinden bahisle herkesin buyruklarına itaat etmesini istiyor. 

Kemalizm’in Mustafa Kemal için istediği biat, PKK/BDP’de Öcalan için istenen biata dönüşür. Bu, Kemalistlerin istediği biatten daha az değil. Zira herkesten talep edilen, tüm bir yaşamın Öcalan’ın fikirleri doğrultusunda düzenlenmesini itirazsız kabul etmesidir. Kemalizm, Atatürk ’ü “ebedi şef” kabul eder ve ülkenin dört bir yanını onun heykelleriyle donatır. PKK/BDP ise, benzer şekilde Öcalan için son derece totaliter “Kürt Halk Önderi” sıfatını kullanır ve onun heykellerini dikmeyi amaçlar. 

İhsan Yılmaz, bir toplantıda, “Hepimiz Kemalistan’ın çocuklarıyız” demişti. Bu çocukların her birinin bir gün heykelini dikme arzusuyla yanıp tutuştuğu bir siyasal putu var. Bu nedenle onların siyasetlerini belirleyen de -var olan heykelleri ortadan kaldırmak veya heykele ihtiyaç duymayan bir toplum düşüncesi değil- yarın öbür gün iktidar olduklarında kendi siyasal putlarının heykelini dikme hayali oluyor. Buradan demokratik bir siyaset çıkmaz. Demokratik bir siyaset için her birimizin içimizdeki Kemalistlerle yüzleşmeye ihtiyacı var. 

Radikal İki, 18.11.2012

Öcalan’a biçilen yeni misyon ne?

İster beğenin ister beğenmeyin Türkiye siyasetinin iki temel aktörü var; bunlar Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan. Erdoğan’ın Türkiye siyasetindeki merkezî konumu zaten tartışma götürmez.

 Halkın yarısının oyunu alan, 10 yıldır iktidarda bulunan bir partinin lideri. Ülkenin kaderinin kilitlendiği isim. Her türlü sorunun çözümünün de çözümsüzlüğünün de adresi. Erdoğan’ın Kürt meselesinin çözümüne yaklaşımı Öcalan’ın ismini de kilit bir öneme taşıyor. PKK’ya karşı en kapsamlı ve sert operasyonlara izin veren, KCK’ya nefes aldırmayan, BDP ile müzakereden uzak duran Başbakan, meselenin çözümü için ‘gerekirse İmralı’yla görüşürüz’ dedikçe Öcalan’ın aktörlüğünü de inşa etmiş oluyor.

Ortaya çıkan tabloya bakınca devletin ‘muhatap’ olarak Öcalan’ı görmek istediğini düşünüyor, herhangi bir çözüm modelini konuşmak için Öcalan’ın ‘en makul’ isim olduğu kanaatinin devlete hâkim olduğunu sanıyoruz. Dolayısıyla açlık grevlerinin Öcalan’ın çağrısı doğrultusunda durdurulmuş olması ‘muhatap’ın gücünü ve alana hâkimiyetini göstermesi bakımından anlamlı bulunuyor. Açlık grevlerinin sona erdiriliş biçiminden Öcalan’ın örgüte hakim olduğu tespitine varılması birçok kişiyi rahatlatmış gibi. Belki de verilmek istenilen asıl fotoğraf buydu; krizin derinleştiği bir anda Öcalan’ın devreye sokulması ve onun bir sözüyle krizin sona ermesi. Acaba bütün bunlar, ‘devletin Öcalan’dan örgüte hakim bir lider yaratmak stratejisi’nin ilk adımı mıydı?

Bu önemli; çünkü devletin Öcalan’la müzakere yapmaya niyeti varsa öncelikle onun örgüt üzerindeki hakimiyetini görmek, yoksa bu hakimiyetin tesisine yardımcı olmak isteyecektir. Açlık grevinin sona erdiriliş biçimi Öcalan’ın son dönemde ‘sorgulanan liderlik’ sorununu görünürde çözmüş gibi. Her durumda, eğer böyle bir strateji varsa bu, devletin sorunu çözme iradesini ve tercihini yansıtır; dolayısıyla anlamlıdır. Ancak başka bir ‘politik oyun’ da olabilir karşımızda sergilenen. Başa dönüp AK Parti ve PKK-BDP çizgisinin siyasal rekabeti meselesine bakalım. Uzun zamandır ben dâhil bazı gözlemciler AK Parti’nin asıl rakibinin PKK-BDP hattı, yani Kürt siyasal hareketi olduğunu söylüyor. Ne CHP ne de MHP iktidarı sıkıştıracak işler yapabiliyor. Geriye Kürt siyasal hareketi kalıyor. PKK-BDP hattı AK Parti’yi rahatsız edebilecek, sıkıştırabilecek, başarısız gösterebilecek araçlara sahip. Bu araçların arasında şiddetin olduğu da doğru. Bir yılı aşkın bir süredir PKK yaptığı eylemlerle hükümete ‘Kürt meselesi’nin yönetilebilir ve katlanılabilir bir mesele olmadığını göstermeye çalışıyor. PKK şiddetin dozunu artırdıkça AK Parti de PKK’yı ve siyasal uzantılarını ‘imha’ girişimlerini yoğunlaştırıyor.

Bütün bunlar Kürt meselesini Türkiye siyasetinin üzerinde cereyan ettiği, temel kırılmaların yaşandığı, yeni ittifakların ve karşı ittifakların kurulduğu ana zemin haline getirdi. Ancak Öcalan’sız bu tablo eksik. Siyaset Kürt meselesi üzerinde cereyan ettikçe PKK-BDP blokuna karşı Türkleri temsil eden temek aktör olmaya dönük bir siyaset izliyor. Dün CHP’ye ve CHP’nin militer laikliğine karşı oluşturulan ‘demokrat blok’un siyasal temsilciliğini üstlenen AK Parti, bugün Kürt siyasal hareketine karşı oluşturulan ‘milliyetçi-devletçi hassasiyetler cephesi’nin temsiline talip gibi görülüyor. Öcalan gibi Türk siyasetinde ‘şeytanileştirilen’ bir figürün ‘sahneye sürülmesi’ çözüm için muhatap arayışından ziyade bu bağlamda anlam taşıyabilir. Kısaca, Öcalan çözümün mü aktörü olacak, yoksa ‘bu taraf’ta yeni bir blokun inşasının çimentosu mu olacak, yakında anlaşılacaktır. Ama her durumda, siyasetin Erdoğan ve Öcalan arasında kilitlendiği bir Türkiye’de galip bellidir; Erdoğan.

Zaman, 20.11.2012

Dershane meselesine dair

0

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Dershanecilik olayını kaldıracağız” açıklamasında bulundu ve sistemin 2014’te devreye gireceğini ifade etti. Türkiye’de ekonomi, eğitim ve sosyal eksenli yürütülen dershane tartışmaları yeni değildir tartışmaların başlangıcı 1970’li yıllara kadar uzanır. Hatta ihtilal hükümetinin 1983 yılında dershanelerin kapatılmasına yönelik bir yasa tasarısı hazırladığı bilinmektedir.

SETA’nın 2011 yılında sunduğu bir raporda da ifade edildiği gibi ilginçtir aynı tarihlerde Güney Kore’de de dershanelerin ihtilal hükümeti tarafından yasaklandığını görmekteyiz. Güney Kore düşük ücretli özel ders veren ulusal bir eğitim kanalı kurarak bir dizi reform gerçekleştirmesine rağmen yasaklama sonuç vermemiş bilakis dershanecilik merdiven altına inerek bu sefer daha yüklü ücretlerle ve yoğunlukla yürütülmeye başlanmıştır. Sonuçta Kore’de dershanelerin önü bir süre sonra açılmıştır. Bugün özel dershaneciliğin en yaygın kullanıldığı ülkelerin başında gelen Güney Kore, özellikle Matematik ve Fen bilimleri alanında uluslararası düzeyde ölçme yapan TIMSS ve OECD tarafından yapılan PISA raporlarında en iyi performansı sergileyen ülkelerin başında gelmektedir.

Dershaneler ve yoksul aileler

Türkiye’de dershanelerin özellikle geliri yüksek aileler tarafından daha kolay erişilebilir olduğu gerçeğinden yola çıkılarak yoksul aile çocuklarının bundan mahrum olduğu dolayısıyla bu durumun gittikçe bir mağduriyete dönüştüğü algısı hâkimdir. Oysa yapılan araştırmalar dershanelerin yoksul ailelerin lehine bir avantaj oluşturduğunu göstermektedir. Dolayısıyla dar gelirli ailelerin çocukları dershanelerin kapatılmasını doğru bulmuyorlar. Örneğin veri analiz ve araştırma kuruluşu İKSara’nın Mayıs 2012 yılı itibariyle üniversiteye hazırlanan öğrenciler üzerinde yaptığı bir ankette özellikle dar gelirli ailelerden gelen adayların yüzde 60’ının dershaneleri gerekli bulduğu ifade ediliyordu. Dar gelirli adaylar da dâhil tüm gelir gruplarında adayların ezici bir çoğunluğu dershaneyi okuldan daha kaliteli buluyor. Keza SETA’nın Dershaneler: Gölge Eğitim Sistemiyle Yüzleşmek adlı sunduğu raporda verilen rakamlarda bundan farklı değildir. Raporda 2005 yılında yapılan bir akademik araştırmaya yer verilmiştir. Buna göre 2002 yılında sınava giren 1,5 milyon öğrenci arasından rastgele seçilen 120 bin öğrenciden 53 bin 240 kişinin dershaneye katıldığı ve gelir düzeyi 750 TL ve altında olan ailelerin çocukları dershanelere katılan öğrencilerin yaklaşık %85’ni oluşturduğu gözlenmiştir.

En yeni istatistik ise daha yakın bir zamanda twitterde başlatılan #dershanemolmasaydı etkinliğidir. Bu da bize her yıl kolejlere milyarlarca para ödeyemeyen dar gelirli ailelerin çocuklarının istikbali için fedakârlık yaptıklarını göstermektedir. Buna mecburlar çünkü aileler dershaneleri kamu okullarının eğitimin gerek yapısal ve gerekse yerleşik finansman sorunlarından kaynaklı problemlerin doğurduğu kalitesizliğin birer telafisi olarak görmektedirler. Haklıdırlar çünkü bugün devlet tekelinde faaliyet yürüten kamu okulları ne finansman olarak artık bu yükü kaldırabilmektedir ne de dünyayla rekabet edebilecek bir kalite standardına sahiptirler.

Farklı çözümlere odaklanmak

Dershanelerin kapatılma fikrinin bir nedeni; kamu okullarının yükünün gittikçe ağırlaşması dolayısıyla bu yükün daha çok yoksullar yararına hafifletilmesi olabilir. Neticede bugün karşımızda 25 milyon öğrencisi, 1 milyona yakın personeli ve 60 bine yakın devlet okuluyla tek merkezden kumanda edilen dev bir sektör var. Ve bu yapı vergilerlerle finanse edildiğinden ekonomik olarak ülkeyi zorlamaktadır. Bilindiği gibi ülkemizde eğitim, devlet tarafından ücretsiz bir hizmetmiş gibi sunulmakta ve denetlenmektedir. Diğer taraftan eğitim mevcut finansman modeli marifetiyle de daha çok üst gelirli ailelere dönük ayrıcalıklı bir duruma da dönüşmektedir. Bu bakımdan devlet okullarının kötü performansının dershaneler aracılığıyla kapatılmak istenmesi birazda bu yüzdendir. Bu durumda yapılacak en doğru şey dershaneleri kaldırmak değil bilakis gündeme eğitimin büyük ölçüde özelleştirilmesini almaktır. Ya da dershanelerden arzu edenlere bir örneği ABD’de uygulanan “kiralık okul” sistemi teklif edilebilir. Bu sayede rekabetçi ve birbiriyle yarışan okul ortamları yaratarak kamu okul sistemini geliştirmek amaçlanabilir.

Diğer taraftan hür teşebbüs anayasal bir haktır. Bugün nasıl lastik üreticisinin ya da otomobil sektörünün önünü kesmek doğru değilse eğitim sektörünün de önünü kesmek aynı şekilde doğru bir yaklaşım değildir. Bunun yerine “serbest eğitim piyasası” teşvik edilmeli. Ve bu piyasada dershaneler de olmalıdır. Neticede talep bulan dershane ya da okul yoluna devam eder bulamayan ise kapanır. Devlet, ‘serbest eğitim piyasasında’ oluşacak olan eğitim türlerinden birini seçen yoksul ailelere sırf burada harcanması şartıyla mali destek imkânı sunabilir. Kaldı ki dershaneler kamu okullarına göre çocuklara daha sivil ortamlar sunmaktadır. Örneğin dershaneler öğrencilerine belirli bir kılık kıyafet dayatması yapmadıkları gibi, öğretmen öğrenci ilişkisi de otoriter bir ilişki türü değildir. Bu bakımdan kamu okullarında disipline dayalı birtakım uygulamaların çocukların beceri kazanmasında olumsuz rol oynadığı bir gerçektir. Kısacası dershanelere duyulan bir başka talebin de dershanelerin sivil ve özgür ortamlarda öğretim metotları geliştirdikleri gözden kaçırılmamalıdır. Devlet öncelikle kendi eğitim kurumları üzerinde derli toplu bir revizyona gitmelidir. Şu halde dershaneleri kapatmak bir çare olarak gözükmüyor.

Taraf, 20.11.2012

Tamer Çetin – Dershane kapatmanın iktisadî anlamı

Türkiye’de, dershanecilik piyasasında rekabet, kurumsallaştığı ve yerleşik hale geldiği halde, hükümet, bu piyasayı kaldırmayı hedefliyor. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in ifade ettiği gibi bu politik tercihin iktisat, hukuk ve eğitim açısından farklı boyutları bulunmaktadır.

Aynı açıklamada Bakan Dinçer, bunun bir arz-talep meselesi olduğunu, talebin daraltılması halinde, zımnen bu hizmete ihtiyaç kalmayacağı için arzın da kendiliğinden kalkacağını söyledi. Bu yaklaşımdan hükümetin önceliğinin iktisadi boyutlar olduğunu anlıyoruz. Bunun dışında süreç içinde hükümet, dershane hizmetine ihtiyaç olmadığını farklı argümanlarla da açıklamıştı. İlk açıklamalarda, okulların mevcut sistem içinde üniversiteye giriş için yeterli eğitim olanağı sunduğunu,  bu nedenle dershanelere ihtiyaç olmadığını ileri sürmekteydi. Bir diğer iddia, düşük gelir düzeyine sahip hane halklarının dershanecilik nedeniyle mağdur olduğu idi. Dolayısıyla dershanecilik piyasasını kaldırmaktaki açık amacın, dershanecilik hizmetine ihtiyaç olmadığı ve zımnen var olduğu kabul edilen fırsat eşitsizliğinin kaldırılması gibi görünmektedir. Bu politika gütme tarzının sorun ve açıklarını ele alarak, dershanecilik piyasasının niçin serbest piyasa mekanizması içinde meşru ve olması gereken bir sonuç olduğunu açıklamaya çalışalım.

Öncelikle Türkiye örneğinde dershanecilik, tam olarak piyasa mekanizmasının işlediği bir sistemde, rekabetin ne türden bir etkinlik sağladığının açık göstergesidir. Zira rekabet, bir ekonomide keşif süreçleriyle birlikte ortaya çıkar. Eğer, rekabet önünde suni ve yasal engeller bulunmuyorsa ve piyasa süreçleri de rekabetin işleyişi önünde kendiliğinden bir engel oluşturmuyorsa, ekonomide girişimcilik ve üretken zeka, keşif süreçleri yoluyla inovatif yöntemler keşfederek, rekabetçi ve eşitlikçi bir sonucu getiren bir dizi olumlu gelişmeyi tetikleyecektir. Üreticiler veya girişimciler açısından yeni üretim alanlarının varlığı, yeni kazanç ve kâr alanlarına neden olacaktır. Bu noktada bir kıtlık rantı söz konusu ise de bu rant, piyasa süreçlerinde ortaya çıktığı için, keşif süreçlerini teşvik eden olumlu bir motivasyon olacaktır. Ayrıca bu kıtlık rantı, rekabetin etkisiyle zaman içinde ortadan kalkıp, rekabetçi normal kâr düzeyine gelerek, çok sayıda piyasa aktörünün bu kâr alanından kazanç sağlamasını temin edecektir. Nitekim Türkiye’de dershanecilik yapan çok sayıda farklı firmanın varlığı, bu türden bir rekabetin gelişimine ve toplum için refah kazanımlarına işaret etmektedir. Bu anlamda ülke açısından değerlendirildiğinde makro planda, yeni istihdam olanakları, sermaye varlıklarının tam kapasite kullanım oranında üretime koşulması ve dolayısıyla yeni üretim alanlarının açılması nedeniyle ülke açısından daha yüksek milli gelire neden olmaktadır.

Ancak daha önemli etki, mikro planda dershane hizmetinin talep edicileri üzerinde ortaya çıkmakta ve bu anlamda, ilgili politikanın açıklanan amacının tersine bir yapı ortaya çıkardığı için dershane kapatmaya ilişkin politik tercihi anlamsız kılmaktadır. Zira rekabetçi koşullar altında olmak şartıyla her bir ilgili hizmet tüketicisinin, bu mal veya hizmete erişimi, tüketiciler açısından refahta bir artış anlamına gelecektir. Türkiye’de bunu anlamak oldukça kolay. Zira önceki sistemde Türkiye’nin seçkin üniversitelerine giren öğrencilerin ailelerinin refah düzeyleri açısından profilleriyle, dershanecilik hizmetiyle birlikte aynı üniversitelere giren aile profilleri kıyaslandığında bu durum net bir şekilde anlaşılacaktır. Dershaneciliğin yaygın hale gelmesi, ilgili hizmete erişimin düşük gelir grubuna sahip hane halklarınca da gerçekleşmesini sağlayarak, bir yandan herkesin daha nitelikli bir üniversite eğitimi almasını mümkün hale getirirken, diğer yandan sadece yüksek fiyatlı, fakat nitelikli liselerde eğitim alan bir azınlık grubu yerine, her tabandan tüm ülke insanının ilgili hizmete erişimini kolaylaştırarak, beyin gücümüzün etkin kullanımına neden olmaktadır. Böylelikle dershanelerin varlığı bir yandan fırsat eşitliğini getirip, eğitim süreçlerine katılımı toplumun tabanına ve geneline yayarken, diğer yandan ülke kaynaklarını, daha verimli kullanılır hale getirmektedir. Eğitimde bu türden bir fırsat eşitliği, nihayet, ortaya çıkan gelirin bölüşümünün de aksi duruma göre daha adil dağılımı anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu anlamda da iktisadi olarak dershanecilik faaliyetinin, hem kaynakların hem de gelirin etkin dağılımına neden olan bir süreci tetiklediğini söyleyebiliriz.

Bir önemli sorun, eğitim hizmetinin kamusal mal olması ve hükümetin, bu nedenle özel mal/hizmet statüsünde ve pahalı bir hizmet olarak düşündüğü bu piyasayı kaldırma ve ilgili işin devlet okullarınca karşılanmasını istemesidir. Eğer eğitim, pür kamusal mal olarak düşünülüyorsa, bu, açıkça piyasa ekonomisinden geri dönüş anlamına gelmektedir ki, AK Parti’nin parti programına aykırıdır. Eğitim hizmeti tam kamusal değildir. Yani savunma ve adalet hizmeti gibi değildir. Eğitim hizmetinin yarı kamusal mal olması, ilgili hizmetin hem devlet hem de özel sektör tarafından verilmesini mümkün kılmaktadır. Bu uygulama modern dünya sisteminin de tercih ettiği bir sistemdir. Eğitim, özel sektör tarafından sunulur. Bunun iktisadi rasyoneli, ilgili hizmetin doğasında mevcuttur. Buna rağmen ilgili faaliyetin özel sektör elinden alınıp devlet okullarınca verilmesi, özel okulların neden olduğu aynı durumdan dolayı, onların da kapatılıp kapatılmayacağı sorusunu getirmelidir. Eğer hükümet, eğitimi, kamusal mal olarak alıp, özel sektörün dışında sadece kamu tarafından sunumunu hedefliyorsa, bu durumda özel sektör tarafından sunumuna devam edilen diğer eğitim hizmetlerini de ya kamulaştırmalı veya bu durumu açıklamalıdır. Değilse, sadece dershanecilik üzerine bu politik tercih, meşru ol(a)mayacaktır.

Dershanecilik piyasasının başka bir ülkede olmaması, bu piyasanın meşru olmadığı anlamına gelmez. Bilakis, Türkiye gibi kendine has koşulları bulunan bir ülkede üretken keşif süreçlerinin, geliştirdiği çok önemli bir buluş olarak düşünülmelidir. Zira neredeyse 1990’lara kadar, Türkiye’nin seçkin üniversitelerine öğrenci gönderen liseler ve buralara öğrenci gönderebilen ailelerin profilleri incelenirse, hangi sistemin daha eşitlikçi olduğu görülebilecektir. Dershanelerle birlikte, Türkiye’nin seçkin üniversitelerine, büyük illerin eğitim-öğretim hizmeti nitelikli ve köklü, ama az sayıdaki özel lisesinden öğrenciler yanında Konya, Hakkari, Diyarbakır vs. gibi pek çok kentten öğrenciler, yüksek oranlarda gidebilir hale gelmiştir. Bu durumun ima ettiği sonuç, dershanelerin, eğitimde fırsat eşitliğini getirmiş olmasıdır. Şüphesiz bu durumda tek etki dershanelere ait değildir, ama etkisi görmezden gelinemeyecek kadar yüksektir. O halde sadece imtiyazlı belli başlı gruplara ait liselerin ilgili hizmete erişiminin, eğitimde ne tür bir eşitsizliği getirdiği düşünüldüğünde, Türkiye’ye özgü bu alanda piyasanın kendiliğinden rekabetçi doğasının keşif süreçleri üzerindeki etkisinin, bu olumsuz etkiyi nasıl kaldırdığı ve ne türden bir kamu yararına neden olduğu açıkça anlaşılacaktır.

ir başka sorun olarak, bir kez ortaya çıkmış, kurumsallaşmış ve meşru bir piyasanın, yasalar yoluyla kaldırılıp kaldırılamayacağı meselesine bakalım. Piyasaları, yasalar yoluyla kadük bırakabilirsiniz, ama girişimciliği yok edemezsiniz. Keşif süreçleri, talebi olan yeni piyasaların oluşumunu tetiklemeye devam edecektir. Bu tür süreçleri piyasadan dışlamak için güdümlü bir iktisadi sistem tesis etmeniz gerekir. Bu da mümkün olmadığına göre bir piyasayı kaldırmanın tek ve doğrudan etkisi, eski piyasaya karşılık gelen yeni ve en azından kısa dönemde karaborsa ve kayıt dışı bir piyasa oluşmasıdır. Piyasa boşluk bırakmayacaktır. Bu tür yeni bir piyasanın tüketici açısından en önemli özelliği de, ilgili mal veya hizmetin, normal fiyatın üzerinde satılması ve tüketici refahında kayıp olacaktır. Dershanecilik kalktığında, yerine, özel ders teknikleri içeren yeni bir piyasanın oluşacağı gün gibi aşikârdır. Ancak sorun sadece bununla kalmaz, daha da derinleşir. Zira bir kez böyle bir piyasa, devletin suni giriş engelleri yoluyla tetiklendiğinde, imtiyazlı yeni bir zümre oluşacaktır. Özellikle eğitim piyasasında bu mekanizmanın işlerliği ve etkisinin sonuçları çok daha maliyetli olabilir. Dershanecilik öncesi piyasa yapısının, bu defa illegal bir versiyonu tesis edilebilir. Bu anlamda dershaneye olan talep, piyasa süreçleri içinde kendiliğinden yok olmadıkça, talebi daraltıcı, ama tamamen kaldıramayan herhangi bir politika etkisiz kalacaktır.

Diğer yandan mevcut yapısıyla dershanecilik piyasası, uzun yılların ardından rekabetçi bir yapıya kavuşmuştur. Bu haliyle tekelci imtiyaz ve rant durumundan söz edilemez. Piyasaya giriş maliyetlerinin düşüklüğü, isteyen her küçük ölçekli girişimcinin/firmanın, piyasada eşit koşullar altında faaliyetini mümkün kılmaktadır. Ancak dershanecilik kaldırıldığında, yerine geçecek olan özel ders piyasası, piyasa süreçleri iş görüp de rekabetçi koşullara gelene kadar, belli bir gruba önemli imtiyazlar sağlayacaktır. Piyasaya ilk giren(ler) belli bir süre, yüksek ve suni bir tekel rantını her anlamda ele geçireceklerdir. Bu imtiyazlı çıkar grupları, politika yapıcılar üzerinde baskın hale gelip bu suni tekel statüsünün devamını tesis ettiği sürece -ki bu çok muhtemel bir senaryodur- piyasa, hiçbir zaman rekabetçi seviyeye kavuşmayabilecektir. Eğitim piyasası için bunun daha önemli anlamı, fırsat eşitsizliği olacaktır. Aksi durumda ise dershanecilik piyasası yerine geçen özel ders piyasası, uzun dönemde mutlaka rekabetçi koşullar altında ve formel bir piyasa olarak faaliyet gösterecektir. Ancak bu defa, dershaneciliği kaldırmayı hedefleyen politika, kadük kalacaktır. Piyasadaki girişimcilik ruhu ve keşif süreci, inovasyonu ve nihayet rekabetçi süreçleri tesis ederek, dershaneciliğe alternatif bir piyasa geliştirecektir. Sonuç olarak politika, zamanla tutarsız ve böylece etkinsiz olacaktır. Son olarak, bu yaklaşım, ilgili politik tercihe ilişkin iktisadi bir perspektif içermektedir. Şüphesiz, bu politik tercihin açıklanmayan ve var olduğu söylenen başka politik hedefleri hakkında politik olarak farklı şeyler söylenebilir. Ancak bu yazıdaki perspektiften anlaşılacağı gibi dershanecilik piyasasına ilişkin politikanın temelleri, özünde iktisadidir. Bu nedenle dershanecilik piyasasında bu argümanları içeren iktisadi perspektiften yoksun bir politika, meşru ve rasyonel olmaktan mahrum kalacaktır.

Zaman, 19.11.2012

Bay Tuvalet (Jack Sim) ve Dünya Tuvalet Günü

0

Jack Sim. Bay tuvaletolarak da bilinen Sim, Dünya Tuvalet Organizasyonu kurucusu. Geçtiğimiz yıl Asya’da yılın girişimcisi seçildi. Ona göre, hijyen için harcanan her 1 dolar, insanların sağlıklı kalmasını sağlayarak 5 dolarlık iş gücü olarak geri dönüyor.

Namaz, bir Müslüman için en önemli ibadetlerden biri. Namazın farzları arasında temizliğin ayrı bir yeri var. Bu yüzden, İslâm medeniyeti temizliğe büyük önem vermiştir. Peygamberimiz (SAV), bir hadisinde, temizliği imandan saymıştır. Biz, temizliğe verdiğimiz önemle haklı olarak hep övünmüşüz.

Namaz deyince ilk akla gelen mekânlar camilerimizdir. Camilerin ayrılmaz unsurlarından biri de namaza hazırlık yaptığımız tuvaletler ve şadırvanlardır. Ama camilerimizin tuvaletlerinin pek çoğu bugün hiç de övünülecek ölçülerde değil.

Bu tuvaletlerin genel olarak temizlik sorunları var. Tuvaletlerin bir kısmı özürlülerin kullanımına uygun değil. Çocuklu kadınların cami tuvaletlerinden yararlanması neredeyse imkânsız durumdadır. Tuvaletlerin giriş ve çıkış merdivenleri, yaşlıların kullanımını zorlaştırıyor. Ve cami tuvaletlerimiz daha pek çok sorunla malul.

***

Jack Sim. Bay tuvaletolarak da bilinen Sim, Dünya Tuvalet Organizasyonu kurucusu. Geçtiğimiz yıl Asya’da yılın girişimcisi seçildi. Ona göre, hijyen için harcanan her 1 dolar, insanların sağlıklı kalmasını sağlayarak 5 dolarlık iş gücü olarak geri dönüyor.

Dünya nüfusunun % 40’nın hijyenik tuvalet kullanmadığını belirten Sim, Türkiye’ye yaptığı bir ziyarette, “İnsanların hastalanarak işlerinden ayrı kalmasına neden olan pek çok bulaşıcı hastalık hijyenik olmayan tuvaletler yüzünden yayılıyor.

Hijyenik tuvaletler icat edildiğinden bu yana, insan hayatı 20 yıl uzadı. Doktorlar, son 200 yılda en önemli medikal buluşun hijyenik tuvalet olduğunu, hiç bir buluşun insan hayatını bu kadar uzatmadığını söylüyor.” (bkz. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/21926670.asp) diye konuştu.

***

2000 yılında, kalkınmanın önündeki en önemli sorunlardan biri olan tuvalet sorununu çözmek için uluslararası topluluk tarafından bir teşkilâtlanmaya gidildi: Dünya Tuvalet Teşkilâtı (bkz. http://www.worldtoilet.org).  Ama bu Teşkilât, henüz, dünyanın dikkatini bu konuya çekebilmek konusunda başarılı olabilmiş değil.

Yine de bu konuya dikkat çekecek bazı faaliyetler yapılıyor. Meselâ, her yıl, 19 Kasımtarihinde, Dünya Tuvalet Gününedeniyle çeşitli etkinlikler düzenlenmekte, en temel ihtiyaçlardan biri olan tuvaletten yoksun ülkeler için yardım toplanmakta, insanlar tuvalet temizliği konusunda bilinçlendirilmeye çalışılmaktadır (Dünya Tuvalet Teşkilâtı’nın tanıtım filmleri için bkz.: http://www.youtube.com/channel/UCcHvMjOpWw-tf7F8p6B7O_Q).

***

Türkiye, geliştikçe şehirleşiyor. Şehirleştikçe kamusal tuvaletlerin önemi bir kat daha artıyor.

Kamusal tuvaletler, bir sistem olarak düşünülmelidir. Bu sistem, pek çok noktayı dikkate alınarak yeniden kurgulanmalıdır. Buna camilerin etrafından tuvaletler de dâhildir. Artık insanlar kendilerini tuvaletlerin içinde güvende hissetmelidir.

Tuvaletlere yapılan ödemeler makul olmalıdır. Tuvaletlerdeki temizlik sorunu acilen çözülmelidir. Tuvaletler, özürlülerin, yaşlıların, kadınların ve çocukların yararlanmasına uygun bir şekilde yeniden tasarlanmalıdır. Dışarıdan bakıldığında ise tuvaletler, fark edilebilir işaretlerle kolayca bulunabilmelidir. Tuvaletlere erişim kolay olmalıdır. Tuvaletlerin şehirdeki konumları insanların yoğun olarak bulundukları yerler olmalıdır. Ayrıca tuvaletler, dış görünümü itibariyle de itici bulunmamalıdır.

***

Daha sağlıklı bir dünyada yaşamak için başta şehir idarelerimiz olmak üzere kamusal tuvaletleri inşa eden ve işletenlerin dünya standartlarında bu hizmeti sunabilmeleri, biraz da bizim duyarlılıklarımızdaki değişime bağlı.

Yarın, 19 Kasım: Dünya Tuvalet Günü. Adlandırma itici bulunabilir. Ama sorun; yaşlılar, kadınlar, özürlüler ve özellikle tuvalete sık gitmeyi gerektiren hastalıklardan muzdarip olanlar için çok yakıcı bir sorundur.

Türkiye, hemen her gün devasa sorunları tartışır, konuşur. Genel olarak kamusal ve özelde de camilerin etrafındaki tuvaletlerin durumu, hayata dair önemli bir sorun olmasına rağmen, tartışma konularımızın arasında yer almaz. Oysa sıkışan ve tuvalet arayan biri için, meselâ, Esed sonrası veya önümüzdeki seçimleri kimin kazanacağı veyahut da idam cezasının gerekip gerekmediği hiç de önemli olmayacaktır. Bunu da biliyoruz.

Konu mide bulandırıcı ama kesinlikle önemsiz değil. Meramım, bu konudaki duyarlılıklarımızı gözden geçirmek ve hassaten özürlülerin bir başka sorununa daha dikkat çekmek.

Evinden çıkamayan, çıksa bile şehirde rahatça dolaşamayan, dolaşsa bile tuvalet ihtiyacını karşılayamayan ve ibadetini yapamayan özürlüler var.

Ve son söz:

Bütün yetkililere; Özürlüler Kanunu’yla ilgili yükümlülüklerinizi yerine getirmeniz için sekiz ayınız kaldığını bir kez daha hatırlatmak istiyorum.Dünya Tuvalet Günü, en azından, kamusal tuvaletlerle ilgili sorumluluklarını hatırlatan bir gün olur, diye temenni ediyorum.

RotaHaber.com