Ana Sayfa Blog Sayfa 423

Anadilde Savunma ve CHP

Adalet Bakanlığı, 4. Yargı Reformu Paketi kapsamında, sanığa -Türkçe bildiği halde- başka bir dilde savunma olanağı getiren bir düzenleme yapıyor. Düzenleme şöyle: 1. Sanık, derdini anlatabilecek derecede Türkçe bilse dahi, iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi aşamalarında, sözlü savunmasını “kendini daha iyi ifade edebileceği dil” ile yapabilecektir. 2. Tercüman bulundurma ve tercümanın ücretini ödeme yükümlülüğü, kendini daha iyi ifade edeceği başka bir dilde savunma yapmak isteyen sanığa yüklenecektir. 3. Türkçe dışında dil kullanılmasının yargılamanın sürüncemede bırakılması veya uzatılması amacına matuf olduğunu gördüğünde hâkim, bunu engelleyebilecektir. 

Görüldüğü üzere hükümetin tasarısı, “dört başı mamur” bir öneri niteliğini taşımıyor. Bu durumda, hükümetten daha demokrat ve özgürlükçü olduğunu iddia eden muhalefete düşen, eleştirilerle düzenlemedeki eksiklikleri gidermek ve daha iyi bir yasa yapımına katkıda bulunmak olmalı. Sözgelimi AKP’nin “ileri demokrasi” söylemiyle dalga geçen ve gerçek demokratın kendisi olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ne yapabilirdi bu konuda? Hemen birkaç husus geliyor aklıma: Mesela CHP, dil kullanımının sadece yargılamanın iki aşamasıyla ve sanıkla sınırlı tutulmasına karşı çıkabilir, hem yargılamanın aşamaları ve hem de kişiler bakımından daha özgürlükçü bir yaklaşım geliştirebilirdi. Yargılamanın bir bütün olduğunu, dolayısıyla kişilerin (sanık ve tanık, müdahil, vb.) yargılamanın tüm aşamalarında tercih ettikleri dili kullanabilmelerini savunabilirdi. 

CHP, faraza, tercüman bulundurma ve tercümanın ücretini ödeme yükümlülüğünün -derdini anlatacak düzeyde Türkçe bilmeyen sanıktan farklı olarak- sanığa yüklenmiş olmasının yanlışlığını öne sürebilirdi. Mali yükümlülüğün, hem kişilerin tercih ettikleri dili kullanmaları üzerinde caydırıcı bir etkide bulunacağını, hem de demokrasiye aykırı olduğunu anlatabilirdi. Yargılamada Türkçe kullanan vatandaşlardan herhangi bir ücret talep edilmezken, farklı bir dili kullanan vatandaşlara mali yük bindirilmesinin ayrımcılık içerdiğini, bu nedenle tercüman ücretinin kamu tarafından karşılanmasını gerektiğini belirtebilirdi. 

Misal, hâkime kısıtlama yetkisinin verilmesine lüzum olmadığını da açıklayabilirdi. Hakların kötüye kullanılamayacağının hem anayasada yer aldığını hem de hukukun genel ilkelerinden biri olduğunu hatırlatabilirdi. Taslakta bunun ayrıca zikredilmesinin -yargı pratiği dikkate alındığında- önemli bir tehlikeye yol açabileceğine ve hâkimlerin sıklıkla buna başvurarak hakkın kullanımını imkânsız kılabileceklerine dikkat çekebilirdi. 

Ama CHP, tabii ki, böyle yapmadı. Hükümetin önerisini ileri noktaya taşımak şöyle dursun, atılmış mahcup bir adımı da geriletmeye adadı kendini. Siyasi ve hukuki gerekçeler öne sürerek anadilde savunmaya topyekûn karşı duruşun bayraktarlığına soyundu. Adalet Komisyonu’na sunduğu muhalefet şerhinde, anadilde savunma hakkının “üniter devleti aşındırdığını” belirtti. CHP’ye göre: “Son dönemde kamu ve eğitimde resmi dil kavramı aşındırılarak, çift dillilik meşrulaştırılmakta, ikinci resmi dilin Kürtçe olması yolunda çok ciddi adımlar atılmaktadır. Oysaki Türkçe’nin resmi ve ortak dil olması Türkiye’nin üniter yapısının sigortasıdır. Türkçe’nin ortak ve resmi dil olması ülkemizde konuşulan diğer dillerin yok edilmesi, yok sayılması, yasaklanması, geliştirilmemesi anlamına hiçbir zaman gelmez.” 

Üniter devlet endişesi 

Neresinden tutsanız, elinizde kalacak bir açıklama bu. Bir kere, getirilen öneri, üniter yapıya zıtlık içermiyor. Üniter devlette esas, hukukun tek bir merkez tarafından üretiliyor olmasıdır. Bu hukukun farklı dillerde uygulanması üniter devleti ortadan kaldırmaz. Endişelenmeye mahal yok. 

Ayrıca bu üniterlik tapınmasından kurtulmakta da fayda var. “Üniter devlet” nihayetinde -federasyon, özerklik, bölgesel devlet, vb.- devletin yapılanma şekillerinden biridir. Önemli olan yönetimin demokratik olmasıdır ve bu modellerin hepsi de demokrasiyle bağdaşır. Hangisinin uygulanacağı, her ülkenin kendi dinamikleri ve sosyolojisi içinde belirlenir. Eğer bir yapılanma mevcut sorunlara cevap bulma yeteneğini kaybetmişse, başka bir modelin tartışılması veya mevcut modelde değişikliğe gidilmesi de doğaldır. CHP, üniter devletin bir kutsiyeti olmadığını görmelidir. 

Asgari düzey 

CHP, tasarının “uluslararası hukukta bir karşılığının bulunmadığını” belirtiyor. Zannederim burada AİHS md. 6 kastediliyor. Doğru, AİHS’te yok. Ancak AİHS konuyu sadece adil yargılama hakkı bağlamında ele aldığı ve dil haklarına gerekli önemi vermediği için eleştiriliyor zaten. Bu nedenle AKPM, 1201 sayılı kararla Bakanlar Komitesi’ne, dil ve kültürel haklarla ilgili ek bir protokol düzenlemesini tavsiye etti. Unutulmaması gereken bir husus da, AİHS’in asgari düzeyi ifade ettiğidir; bunun üzerine çıkacak düzenlemeler AİHS’e aykırılık teşkil etmez.

Kaldı ki, yargılamada dil kullanımına yer veren uluslararası sözleşmeler de yok değil. Türkiye’nin henüz imzalamadığı Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı’nın “Yargı Kurumları” başlığını taşıyan m. 9, bütün hukuksal süreçlerin elverdiği ölçüde taraflardan birinin talebi gereğince bölgesel veya azınlık dilinde yürütülmesi ve sanığa kendi dilini kullanma hakkını tanıması gerektiğini kayıt altına alır. Keza Uluslararası Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi m. 10/c’de ve Oslo Tavsiyeleri’nin 17, 18 ve 19. paragraflarında da, tarafların yargıda dil kullanımlarını düzenleyen hükümler var. 

Kısacası, hükümete dil haklarını konu edinen ve bugüne kadar imzalanmamış olan sözleşmeleri imzalamak için baskı oluşturacağına, bu sözleşmelere de gözünü kapatan bir ana muhalefeti var Türkiye’nin. Erdoğan, birçok kere “Bizim en büyük şansımız CHP gibi bir muhalefetin olması” demişti. Doğru ama onun için şans olan ülke için şansızlık oluyor. Demokraside hep iktidarın arkasında kalan bir muhalefetten memlekete pek bir hayır gelmez. Ve küçük bir merak: Anadile mutlak şekilde karşı duran CHP ve Kılıçdaroğlu, yarın mesela Kürtlerle bir araya geldiğinde ne diyecek? “Sizin diliniz iyi hoş da kusura bakmayın birliğimizi bozuyor, o nedenle yargıda kullanmaktan vazgeçin” mi? 

Radikal 2, 02.12.2012

İşaret dili bir insan hakkı talebidir

0

Dünya Sağlık Örgütü’nün daha önceki araştırmalarında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u engelli iken, 2011 Dünya Engellilik Raporu’na göre yüzde 15 olduğu varsayılmaktadır. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İstatistik Enstitüsü’ne yaptırılan “Türkiye Özürlüler Araştırması”ile ülkemizdeki engelli insan profili geniş kapsamlı olarak araştırılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, engelli bireylerin toplam nüfus içindeki oranı yüzde 12.29’dur. Ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel engellilerin oranı yüzde 2.58. Bu da nüfusun 75 milyon olduğu varsayılırsa yaklaşık olarak 1.935,000 kişidir. “İşitme” ve “dil ve konuşma” engellilerin oranı binde 75’dir.

ENGELLİLERİN DE ANA DİLİ VAR

Engellilerin, bugün dillendirdiği sorunlardan; erişilebilirlik, istihdam, eğitim, sağlık, birey olmak gibi, talepleri engelli olduklarından değil insan olmalarından kaynaklanan haklı ve yerine getirilmesi gereken taleplerdir. Son yıllarda dünyada engelli insanın onuruna saygının güçlendirilmesi ve temel hak ve özgürlüklerden özgür ve eşit yararlanması için politikalar geliştirilmesi hızlanmış ve bu yönde insan hakları sözleşmeleri çıkarılmıştır. Çıkarılan yasaların iade edilebilmesi en az yasaların bilinirliği kadar önemlidir. Haklarını bilmesine rağmen talep edemeyen engelliler içerisinde duyulmayan ve işitilmeyen gruplardan biri de “işitme”, “dil ve konuşma” engeli olan bireylerdir.

Ülkemizde engellilik genelde tekerlekli sandalye üzerinden yürümekte ve talepler bunun üzerinden şekillenmektedir. İşitme”, “dil ve konuşma” engelli bireyler, özellikle istihdam konusunda büyük sıkıntılar ve engeller ile karşılaşmaktadırlar. Engellilere yönelik iş taleplerinin; çağrı merkezi, sekreterlik gibi, konuşma ve işitmeye dayalı alan olması, bu gruba giren engelli bireylerin iş bulma konusunda sıkıntılarla karşılaşmasına ve dolaylı olarak ayrımcılığa uğramasına neden olmaktadır.

KAMUSAL ALANDA YOK

“İşitme”, “dil ve konuşma” engeli olan bireylerin mağdur olmalarının en büyük nedenlerinden biri de, iletişim kurabilecekleri kendini ifade edebilecekleri “işaret dilini” kamusal alanda bilen ve anlayan muhataplarının olmamasıdır. Bunda en büyük eksiklik kamuda ve kamusal alanda işaret dilinin resmi olarak kabul edilmemesidir. Başta BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi olmak üzere uluslararası insan hakları sözleşmeleri “ifade ve düşünce özgürlüğüne” ve “anadilde eğitim”e vurgu yapmış ve bunu en temel haklardan biri olarak kabul etmiştir.

SÖZLEŞMELER HAYATA GEÇSİN

21. yy’ın ilk ve en önemli insan hakları sözleşmesi olarak kabul edilen BM engelli İnsanın Hakları Sözleşmesi Madde 2. “Tanımlar” başlığı altında, “İletişim”, erişilebilir bilgi ve iletişim teknolojisi dahil dilleri, metin gösterimini, Braille alfabesi kullanarak ve dokunarak iletişimi, büyük harflerle baskıyı, yazılı, işitsel ve erişilebilir çoklu medyayı, sade dili, insan okuyucusunu, beden dilini, diğer tür ve biçemdeki ve farklı araçlarla gerçekleşen iletişimi içermektedir. “Dil” sözlü dili, işaret dilini ve sözlü olmayan diğer dilleri kapsar” demektedir. Bu maddeyle birlikte ilk defa ülkelerin kendi kullanmış oldukları alfabe ve dillerin dışında “Braille alfabe”si ve “işaret dilini ve sözlü olmayan ” diller vurgu yapması önemli bir devrim niteliğindedir.

Aynı sözleşmenin 21. Maddesi , “Taraf Devletler, engellilerin bu Sözleşme’nin 2. maddesinde tanımlanmış tüm iletişim araçlarını tercihlerine bağlı olarak kullanabilmesi, bilgi ve fikirleri araştırma, alma ve verme özgürlüğü dahil düşünce ve ifade özgürlüğünden diğerleriyle eşit bir şekilde yararlanabilmesi için uygun tüm tedbirleri almalıdır” demektedir. b) bendinde, “Engellilerin resmi temaslarda işaret dillerini, Braille alfabesini, beden dilini ve tercih ettikleri diğer tüm erişilebilir iletişim araçlarını ve biçimlerini kullanmalarının kabul edilmesi ve kolaylaştırılması”na vurgu yapmakta ve (e) bendinde; “İşaret dilinin kullanılmasının tanınması ve teşvik edilmesi”ne vurgu yapmaktadır. Buradan da görüldüğü gibi işaret dili bir haktır.

İŞARET DİLİ ANAYASADA OLSUN

Herkesin yaşamın her alanında ‘ana dili’ ile yaşama, hizmet alma ve hizmet verme hakkı olmalıdır. “İşitme”, “dil ve konuşma” engelli bireylerin, “anadil”i “işaret dili”dir. Kamusal /resmi ve özel alanda; istihdam, sağlık, adalet, bilgi, eğitim, erişim gibi, alanlarda anadilleri olan ‘işaret dili’ ile hizmet alma ve iletişim kurma hakkı vardır. İşitme, dil ve konuşma engelli bireylerin yaşama özgür ve eşit katılımı için ‘işaret dili’ni talep etmelidirler. Bir insan hakkı talebi olarak, “işaret dili”, “Yeni Anayasa” çalışmalarında resmi dil olarak yer almalıdır.

İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik “kültür”dür. İnsanlar kültürünü sözlü, yazılı ve görsel olarak ifade ederek sürdürür ve diğer nesillere aktarır. İletişim bir haktır, engelli insanlar, taleplerini karşıtlıklar üzerinden değil, hak ve hürriyetler açısından ele almalıdır. “Engelli” bireyin karşısına “engelsiz’ birey anlayışını koymak yerine, “engelli’ ve “engelsiz’ bireylerin birlikte özgür olabilecekleri eşit bir yaşamı talep etmelidirler. Farklı bedenlerin birlikte yaşayabileceği demokratik, açık toplumdan yana tavır almalıdırlar.

Yeni Şafak, 01.12.2012

Giyim serbestisi çocukların psikolojisini bozmaz

 

 Ulus devletçi sistemlerden kalma tek-tip üniforma dayatması -eksiklikleri olmasına rağmen-  kaldırıldı. Yeni düzenlemede bazı sınırlamalar olsa da öğrenciler kendi kıyafetlerini kendileri belirleyecekler. Ne var ki başörtüsünün sadece İHL’ler ile sınırlandırılması son derece yanlıştır. Keza serbestliğin öğretmenlere de tanınmamış olması ayrıca bir başka eksikliktir. Son günlerde serbestliğin öğrenciler üzerindeki olumsuz etkileri tartışılıyor. Bireysel özgürlüklerin yerleşmesinden duyulan bir kaygıyla olsa gerek tek tip kıyafet uygulaması meşru gösterilmeye çalışılıyor. Serbestliğin çocukların psikolojisini bozacağı yönünde ortaya atılan argümanların temelsiz olduğu görülmektedir. Çünkü serbestlik çocukların psikolojisini bozan bir uygulama değildir. Yıllardır okullarda çocukların psikolojini bozan militarist uygulamalar ortadadır. Örneğin kimse okullardaki savaş tablolarının, ders kitaplarındaki ” canını feda etmek” ifadelerinin, vatan sevgisini aşılamak uğruna anaokulu öğrencilerine yaptırılan silahlı müsamerelerin, askerlik sevgisini kazandırmaya dönük lise öğrencilerin kışlarda silahlarla tanıştırılmasının, ilkokul çocuklarına her gün çektirilen komutların ve varlıklarını Türk varlığına armağan ettirilmelerinin çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini dillendiremiyor. Oysa asıl bu tür uygulamalar çocukların iç dünyasında derin tahribata yol açmaz mı?

 

Zengin fakir ayrımı işin bahanesi:

 

Aynı elbiseleri giydirerek çocukların eşitlendikleri duygusu vermeye çalışmak onları bir bakıma yalanla yaşamaya mahkûm bırakmak demektir. O halde aileler çocuklarını AVM’lere götürmemeliler ya da onları zengin ailelerin yaşadığı mekânlardan uzak tutmalılar. Çocuklarımızı hayatın gerçekliğinden kopartmak gerekmiyor. Yoksulların durumların iyileşmesi yönünde iktidarlara gerekli ekonomik düzenlemeleri yapmaları konusunda uyarılarımızı yapmalıyız ancak bunun yolu tek tip kıyafetten geçmiyor. Dolayısıyla yeni düzenlemeye karşı çıkanların argümanları zayıf kalmaktadır. Çünkü bir kesim bu konuda hiçte samimi değil. Burada asıl amacın bireysel özgürlüklerin yerleşmesini engellemek ve eğitimin tek tip bireyler yetiştirmesini sağlamak olduğu apaçık ortadadır.10.yıl marşında da ifade edildiği gibi kaynaşmış, sınıfsız, homejen bir toplum arzu ediliyor. Geçenlerde katıldığım bir TV programında da ifade ettiğim gibi birilerin kalkıp diğerlerinin ne giyineceğine, ne inanacağına ve düşüneceğine hükmetmesi bir bakıma tanrılık iddiasıdır. Diğer taraftan kendi tercih ettiği rengi seçmekten mahrum bırakılan bir bireyin ülkesinde yaşayan diğer farklı renklerin anlam dünyasına nüfuz etmesi beklenebilir mi?

 

 

 Öğretmenlerin giyim yönetmeliği daha vahim

 

Bireyin en tabii haklarından biri olan kılık-kıyafetini seçme ve istediği gibi giyinme hakkı bir dönemin sert atmosferinde ciddi bir ihlale dönüştüğü bir gerçektir. Bu anlayış uzun yıllar okullarda kendini göstermiş ve öğretmen ve öğrencilerin okula hangi kıyafetlerle geleceği yasa ve yönetmeliklerle belirlemiştir. Belirlenen tek-tip kıyafet uygulamasıyla hem öğrenciler hem de öğretmenler bir bakıma üniformalı hale getirilmiştir. Öğrenciler üzerinde olumsuz etkiler bırakan ve tercih hakkını yok sayan eski yönetmeliğin revize edilmesi şüphesiz sevindirici bir gelişme ancak memurların kılık kıyafetine dair uygulama hala devam etmektedir. Mevcut uygulamada özellikle ilgili maddede memurların bıyıklarını nasıl ve ne şekilde keseceğine varana kadar ayrıntılara yer verilmiştir.

 

Yönetmelik;

a)Kadınlar; Elbise, pantolon etek temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış, tırnaklar normal kesilmiş olur. Kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise ile strech, kot ve benzeri pantolonlar giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz.

 

b) Erkekler;

Elbiseler temiz, düzgün, ütülü ve sade; ayakkabılar kapalı, temiz ve boyalı giyilir. Bina içinde ve görev mahallinde baş daima açık bulundurulur. Kulak ortasından aşağıda favori bırakılmaz. Saçlar, kulağı kapatmayacak biçimde ve normal duruşta enseden gömlek yakasını aşmayacak şekilde uzatılabilir, temiz bakımlı ve taranmış olur. Her gün sakal tıraşı olunur ve sakal bırakılmaz. Bıyık tabiî olarak bırakılır, uzunluğu üst dudak boyunu geçemez, üstten alınmaz, yanlar üst dudak hizasında olur, alt uçları dudak hizasından kesilir. Kravat takılır, kravatı örtecek şekilde balıkçı yaka veya benzeri sü­veterler giyilmez.

Bu yönetmeliğin de revize edilmesi gerekmektir. Okullar artık eğitimcilerin ve öğrencilerin kendilerini özgür hissettiği mekânlar olmalıdır. Ancak o zaman kalite artışları olur.

Yenilikler devam etmelidir:

Türkiye’de eğitim eski yasa ve yönetmeliklerle bir zihniyet sorunu olarak hala güncelliğini korumasına rağmen yeni eğitim reformuyla birlikte olumlu adımlar da atılmıyor değil. Resmigeçit törenlerinde yapılan düzenleme, kılık kıyafet serbestliği gibi alanlarda yapılan yenilikler olumlu ancak daha atılması gereken ciddi adımlar bulunmaktadır. Bunlardan birisi her gün çocuklara askeri komutlarla ezberlettirilen “andımız” adlı yemin metninin kaldırılması olmalıdır. Bilindiği gibi yeni sistemde çocuklar 5,5-6 yaşında okula başlamaları kararlaştırıldı. Oysa bu durum pedagojik ilkelerle bağdaşmayan bir uygulamadır. İkinci olarak ders kitaplarının içeriği revize edilmelidir. En önemlisi de eğitim, gerek anlayış ve gerekse uygulama alanı olarak toplumun beklentilerine cevap verebilecek özgürlükçü bir çerçevede ele alınmalıdır. Kısacası eğitim ideolojik endoktrinasyon kurumu olmaktan artık çıkartılmalıdır..

 

01.12.2012 Taraf gazetesinde yayınlanan yazının tam metni
 

 

Ufuk COŞKUN

LDT Eğitim Politikaları Koordinatörü

ufukcoskunn@gmail.com

 

 

 

CHP darbeciliğini itiraf etti

0

Ne kadar inkar ederlerse etsinler, ‘CHP’ ve ‘Darbe’ söylemi birbiriyle özdeşleşmiş ve bütünleşmiş olarak tek bir yapıya bürünmüştür. CHP hem parti için de hem de ülkede darbe geleneğinin öncüsü parti olmaya devam etmektedir.

Cumhuriyet Halk Partisi, kendi deyimleriyle Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ve aynı zamanda da devletin yaşamasını önceleyen siyasi bir partidir. Ve bunun içinde her yolu meşru gören siyasi bir misyona sahiptir. Böyle bir misyonu yüklenmiş siyasi partinin kolay kolay demokratikleşmesi, yenileşmesi, değişmesi hatta dönüşmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Bu nedenle CHP’nin sık sık kurultaylar toplaması, bugün söylediğini yarın unutması böyle bir paradoksal anlayışın sonucudur. CHP bu haliyle ne iktidar umudu olabilir, nede sol/sosyal demokrat değerlere sahip yeni bir siyasi partinin, siyaset sahnesine çıkmasına imkan ve izin verir.

CHP’NİN DARBE İTİRAFI

CHP’nin kendi resmi web sitesin de yayınlamış olduğu ‘CHP Tarihi’ kitapçığının sayfa 17’de, 27 Mayıs 1960 yılında yapılan darbenin mimarı olduğunu bütün kamuoyuna farkına varmadan itiraf etmiştir. Aşağıda tırnak içerisinde okuyacağınız satırlar yoruma gerek bırakmayacak şekilde açıktır. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerinde, İstanbul İl Başkanı’nın çağrısı ve aşağıdaki ifadeler yan yana getirildiğinde CHP’nin, darbeler karşısında nerede durduğunu anlamak için ‘siyaset bilimci’ olmaya gerek olduğunu zannetmiyorum.

İşte o satırlar; ‘Vatan Cephesi, Tahkikat Komisyonu ve öğrenci olayları ile doruk noktasına ulaşan DP’nin baskı rejimine karşı çıkan CHP, halkla iyi ilişkiler kurmuştur. 27 Mayıs öncesinde CHP ile birlikte aydınlar, üniversite öğretim üyeleri, üniversite öğrencileri ve Ordu mensupları DP iktidarına karşı alenen tepki göstermeye başlamışlardır. Basına ve muhalefete baskı, iktidarın anti-demokratik uygulamaları, Vatan Cephesi, ekonominin kötüye gitmesi, enflasyon, fiyat artışları karşısında memurların gelir kaybı, yoksulluk ve dış politikada yapılan yanlışlar CHP’nin daha da güçlenmesini sağlamıştır. CHP’nin, İlk Hedefler Beyannamesindeki vaatleri ise, 1961 Anayasası ile önemli ölçüde gerçekleştirilmiştir.’.

Yazıda iki itiraf önemlidir. Bunlardan ilki, CHP’nin, ordu mensupları ile DP iktidarına karşı kurmuş oldukları ittifakı itiraf etmesi önemlidir. Bu ittifakın sonucunda siyasi tarihimiz, bir Başbakanın ve iki bakanın asılmasına şahit olacaktır. İkincisi ise 1961 Anayasası nın CHP’nin vaatlerini önemli ölçüde gerçekleştirmiş olmasıdır. CHP ve 1960 Darbesi arasındaki ilişki bütün açıklığıyla gözükmektedir. CHP, iktidar olmak yerine kendisini koruyucusu ve kollayıcısı olarak gördüğü rejim/devlet ile birlikte var olma mücadelesi vermektedir. CHP’yi değişiyor olarak görmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Büyük bir rüzgarı arkasına alarak Genel Başkan olan, Kılıçdaroğlu’nun da rüzgarı kesilmiş ve durulmuş gözükmektedir. Siyaset yorumcuları demokrasinin kökleşmesi ve güçlenmesi için güçlü bir muhalefet partisine ihtiyaç var derken CHP’yi muhalefetin adresi olarak göstermektedir. İşin ilginç yanı CHP’li seçmen ve siyasetçileri de bu niyetin etkisinde kalarak CHP’yi iktidar olamadıkları için değil iyi muhalefet yapamadıkları için eleştirerek aslında muhalefette kalmayı kanıksamışlardır.

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMENİN ÖNEMİ

CHP darbelere karşı tavır alacaksa ilk önce tarihi ile yüzleşmek ve hesaplaşmak cesaretini gösterebilmelidir. Sırtında taşıdığı bagajlarından kurtulmalıdır. CHP’nin geçmiş bagajlarından kurtulmadan ve geçmişiyle yüzleşmeden değişip/dönüşemez. ‘Kürt’lerden, ‘Türkler’lerden, ‘Alevi’lerden, ‘Sünni’lerden, ‘Azınlık’lardan, ‘darbe mağdurları’ndan sözün özü ‘Devletin’ mağdur etiği bütün kesimlerden özür dilemelidir. CHP kendini devletin kurucusu olarak gördüğüne göre bu görevde ona düşmektedir. İsminin başına ‘yeni’ kelimesi getirerek değişim olamaz.

Yeni Şafak, 26.11.2012

Devlet Kürtlerden ne istiyor?

BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmak, alevin üzerine benzin dökmekten farksız.

Üstelik bir yandan cezaevindeki ‘Öcalan’la görüşürüz’ derken öte yandan da hareketin siyasal kanadının temsilcilerine cezaevini göstermek tutarlı değil. Dahası, anadilde savunma hakkını ve kamu hizmeti sunumunu, Terörle Mücadele Yasası’nın değiştirilmesini gündemine alan bir hükümet için Kürt hareketinin siyasal temsilcilerini Meclis’ten uzaklaştıracak bir adım atmak anlaşılması zor bir tutum.

Açıkçası ben anlamakta zorlanıyorum, çünkü sürekli ‘karışık’ sinyaller gönderiliyor, birbiriyle çelişkili açıklamalar yapılıyor, adımlar atılıyor. Bilemiyorum, belki de bütün bu çelişkilerin gerisinde ‘tutarlı ve kapsamlı’ bir strateji vardır. Bazılarının inandıkları gibi, hükümet görünürde sert bir tutum sergileyerek ‘milliyetçi’ tabanının gazını alıyor, öte yandan da Kürtlerin kimlik taleplerini karşılayacak ciddi adımları atıyordur. Yani aslında hükümet ‘şahin’ görünümlü bir ‘güvercin’dir, barış isteyen… Ama bu gerçekte ne kadar mümkün? Kamuoyu önünde şahinleşen bir hükümet aslında barış için kendi manevra alanını da daraltmış olmuyor mu? Tabanda kabartılan tepkisel milliyetçiliğin bir süre sonra tavanı belirlemesi, sınırlaması muhtemeldir. Dahası, Başbakan Erdoğan’ın söylemsel tutumu tabanını etkiliyor ve dönüştürüyor. On yıldır bunun örneklerini görüyoruz. Kimse Başbakan’ın konuşmalarına bir ‘stratejik oyun’ olarak bakmıyor. İnandığı gerçeği söylediğini düşünüyor ve onun söylemi gibi kabarıyor, Kürt sorunu konusunda katılaşıyor.

Sonuçta hükümet Öcalan’la gerçekten de görüşse ve bir uzlaşıya ulaşsa bile milliyetçi-güvenlikçi söylemle kabartılan ve katılaşan topluma uzlaşılan çözümü kabul ettirebilmesi çok zor olacaktır. Siz her gün gazetelerinizde ‘PKK bitti, PKK’ya ağır darbe’ haberlerini manşet yaparsanız, sonrasında Öcalan’la bir çözüm üzerinde ‘anlaştığınızı’ izah edemezsiniz. ‘Biten, imha edilen, sayıları 400’e düşen’ bir örgütle masaya oturup anlaştığınızı nasıl anlatabilirsiniz kamuoyuna? Sormazlar mı, ‘hani bitmişti, biten örgütle neyin anlaşması bu’ diye?

Kısaca, ‘bir yandan kamuoyu önünde sertlik, öte yandan da çözüm için görüşme’ stratejisi pek akla yatkın gelmiyor.

Hükümetin çözüm arayışını terk ettiği, Başbakan’ın kendisinin ‘artık Kürt sorunu bitmiştir’ dediği, PKK’nın güvenlik tedbirleriyle, BDP’nin de yargısal yöntemlerle bitirileceği farklı bir strateji izlendiğini düşünenler de var. Bunlara göre hükümet, kontrolünde olan ordu ve yargıyla birlikte Kürt meselesinin silahlı ve siyasal unsurlarını imha etmeye çalışıyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması da bu stratejinin bir parçası. Peki imha mümkün mü? Bence hayır. BDP, sonuçta üç milyona yakın oy alan bir parti. Toplumsal bir olguyu yok edemezsiniz. Edebilseydiniz Cumhuriyet tarihiyle başlayan asimilasyon politikaları sonucu bugün Kürt kimliğinin kalmaması gerekirdi. Tıpkı yok edilemeyen İslamî hareketler gibi Kürt kimliği de sosyolojik bir gerçek…

Dolayısıyla bu realitenin askerî uzantısı olan PKK’yı da askerî olarak safdışı bırakmanız zor. Geçenlerde eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, ‘PKK başarılı olmuştur’ dedi. Kastettiği PKK’nın askerî olarak tüketilemediği… Öte yandan bölgedeki gelişmeler, Irak’ın kuzeyinde fiilî bir Kürt devletinin varlığı, Suriye’de beliren ve güçlenen Kürt unsurlar ve genelde yeni bölgesel dengeler, itiraf edelim, PKK’yı daha da güçlendirdi. Bunları yan yana koyduğumuzda kafaların karışmaması imkaânsız. Bir ara sık sık ‘Kürtler ne istiyor?’ sorusu yöneltilirdi. Kafalar karışıktı Kürtlerin ne istediklerine ilişkin; bağımsızlık mı, federasyon mu, demokratik bir cumhuriyet mi? Şimdi soru şu; hükümet ne istiyor gerçekten? Ne yapmaya çalışıyor? Sorunu derinleştirecek adımlar atmadan önce herkes, başta hükümet sormalı: ‘Kürtlerden ne istiyoruz? Çekip gitmelerini mi?’

Zaman, 30.11.2012

Konfüçyüs mü Mozi mi?

0

Çinli düşünür ve ahlâkçı Konfüçyüs’ün (M.Ö. 551-479) ismini hemen hemen herkes işitmiştir, Mozi’yi (M.Ö. 470-391) ise neredeyse hiç kimse bilmez.

Ben de bilmiyordum, ta ki, Evan Osborne’un son derece ilginç bir yazısını (“China’s First Liberal”, The Independent Review, c. 16. n. 4, Bahar 2012, s. 533-551) okuyana kadar. Birbirine zıt insan ve devlet felsefelerini savunan bu iki isimden birinin (Konfüçyüs’ün) diğerini (Mozi’yi) neredeyse düşünce tarihinden silecek kadar baskın hâle gelmesi elbette Çin açısından hayatî sonuçlara yol açmış olmalı. Ancak, bu vakıanın dünya düşünce tarihi ve özgürlükçü yaklaşımın teori ve pratiği açısından da sonuçları var. Bir başka deyişle, Çin fikir tarihinde Mozi’nin mevcudiyeti genel olarak insanlık ve özel olarak özgürlükçü felsefenin mahiyeti ve özellikleri açısından da, yazının sonunda işaret edeceğim üzere, çok anlamlı.

Konfüçyüs olarak bilinen önemli tarihî şahsiyetin asıl adı K’ung Fu-Tzu, felsefesine veya toplu düşüncelerine verilen isim ise Konfüçyanizm (Konfüçyüsçülük). Aslında Konfüçyanizm sadece Fu-Tzu’nun değil, Çin geleneğine uygun olarak, hem onun hem de aynı zamanda onun peşinden gelen diğer fikir sahiplerinin eseri olan ve gerek Çin’de gerekse Çin’in çevresinde büyük tesir icra eden-etmekte olan bir düşünce demeti. Zaman zaman bir ahlâk değerleri sistemi olarak görülen Konfüçyanizm’in temel vurgusu toplumsal düzenin hiyerarşi ve ritüeller (âdetler) ve itaat aracılığıyla korunması. Konfüçyüs, M.Ö. 6. asrın ortalarında, Zhou hanedanının egemenliği döneminde doğdu. Yaşadığı toplumda bozulmanın ve ülkesinde düzensizliğin hüküm sürdüğünü düşündü. Düzenin korunmasının temel gaye olduğuna ve bunun sağlanmasında erdemliliğin ve itaatin kilit roller oynayacağına inandı. Konfüçyüs’e göre bireylerin erdemli olması yalnızca diğer bireylerle ilişkilerinde ahlâklı davranmalarını kapsamıyordu, aynı zamanda, ritüellere ve kamu otoritesine itaat etmelerini, kendilerini itaat kalıplarına zihnen tam bağımlı hâle getirmelerini de içeriyordu. İtaatin temelleri tabiatta yatmaktaydı. Herkesin kendisinin doğal üstünlerine itaat etmesi gerekiyordu. Böylece, çocuklar-gençler yaşlılara, kadınlar erkeklere, feodal beyler mahallî krallara, mahallî krallar imparatorlara itaat etmeliydi. Bu felsefe, ekonomik bakımdan fakirliği kader gibi görüp kabullenmeyi, siyasî bakımdan ise devlete kesin itaati normalleştirmekteydi.

Çin’de Konfüçyanizm’in ana rakibi Mozi çizgisi oldu. Mozi, hayatı Konfüçyüs’ünki kadar iyi kaydedilmemiş olan Mo Di ve takipçilerinin görüşlerinin toplu ifadesi. Mo Di (Latin alfabesiyle Mo-zi: Usta-Efendi), şimdiki Shandon’da yaşadı. Mozi bugünkü anlamda Batılı özgürlükçü filozoflar gibi bir filozof değildi. O, siyasî yönetim işinin, güçlü, Tanrı tarafından seçilmiş imparatorlardan krallara ve feodal beylere doğru gerçekleştirilmesini veri almaktaydı ve dönemin Çin’inde siyasî katılım ve siyasî iktidarın yönetilenlerce denetlenmesi fikri yoktu. Buna rağmen Mozi, Konfüçyanizm’e yönelik eleştirileriyle özgürlükçü ekonomik ve siyasî felsefenin bazı işaretlerini verdi. Geleneksel hiyerarşik topluma bakışta Konfüçyüs’ten farklılaşmadı, fakat, bilinenlerle-tanıdıklarla sınırlı olan insanî sevgiyi evrensel bir insan sevgisine doğru genişletti. Ona göre, Tanrı’nın isteği insanlar arasında karşılıklı sevgi ve karşılıklı yarardı. Buna paralel olarak, insan davranışlarının dayandığı ahlâk kuralları da genel olmalıydı. Konfüçyanizm’de de mevcut olan, sonraları “Altın kural” olarak adlandırılan, “Başkalarına sana nasıl muamele edilmesini istiyorsan öyle muamele et” ilkesini, Konfüçyüs’ten farklı olarak, “başkalarının babana veya ülkene yapmasını istemediğin şeyi başkalarının babasına ve başka ülkelere yapma”ya çevirerek, barışçı dış politikaya ve dünya barışına temel attı. İyi yönetimi önemsedi ve evrenselleştirilebilirliği iyi yönetimin temel kuralı hâline getirdi. Bunun pratik anlamı, geniş ailelerde yaşayanların küçük ailelere, büyük devletlerde yaşayanların ufak devletlere saldırmamasıydı.

Mozi, ekonomik hayatta da dürüstlük, aldatmama, yağmalamama ilkelerinin geçerli olması gerektiğini düşündü. Devlet harcamalarının devletin ortak iyi için yapması gereken şeylerle sınırlı olması gerektiğini, böyle olursa mahdut vergileme yapılacağını ve insanların strese girmeyeceğini vurguladı. Büyük kralların böyle yaptığına işaret etti. Devletin sınırlı ve mutedil olması durumunda refaha ulaşılacağını vurguladı. Mozi’ye göre devletin yapacağı en büyük israf askerî emperyal harcamalardı. Bu fikre paralel olarak, saldırı savaşlarını şiddetle eleştirdi. Savaşı, basitçe, çapı büyütülmüş hırsızlık ve zulüm olarak tasvir etti. Konfüçyüs Mozi farklılığı ve rekabeti bugünkü Çin’de olan biteni anlamamıza da yardımcı oluyor. Çin’de Komünizm’le mutlu bir birleşme gerçekleştiren Konfüçyanizm ile liberal kapitalizmle birleşen Mozi felsefesi sıkı bir kavga veriyor. Çok uzak olmayan bir gelecekte sonucu göreceğiz. Umarım bu sefer Mozi çizgisi kazanır.

Mozi’nin görüşlerini daha ayrıntılı olarak öğrenmek isteyenler Evan Osborne’un yazısına müracaat etmeli. Ben Türkçede Mozi hakkındaki muhtemelen ilk olan bu yazıyı, Mozi’nin varlığının özgürlükçü liberal felsefe açısından neye işaret ettiğiyle ilgili bir yorumla bitirmek istiyorum. Bazı Batılı liberaller, liberalizmin Batı kültürünün ve “uygarlığının” bir ürünü olduğunu, Judaizm’le Hıristiyanlığın birleşmesi sayesinde doğduğunu iddia etmeyi seviyorlar. Başka bazıları da, meselâ kimi Türk milliyetçileri ve İslamcılar, bu iddiayı liberalizmi kategorik olarak reddetmek için destekliyorlar. Mozi’nin görüşleri, 25 asır öncesinden günümüze uzanarak, bu tezi çürütüyor. Mozi’yi okuyunca bir defa daha görüyoruz ki, her toplumda-kültürde özgürlükçü ve anti-özgürlükçü damarlar var. Özgürlükçü felsefe hiçbir kültürün, toplumun veya dinin tapulu malı değil, bütün insanlığa ait.

Zaman, 30.11.2012

Kıyafet serbestisi çocukları özgürleştirir

0

Milli Eğitim Bakanlığı yönetmelikte yaptığı değişiklikle sadece kılık kıyafetin özgürleşmesi, okullarda tek tipin sona ermesi değil aynı zamanda özgür ve sivil birey yetişmesi yolunda attığı ilk büyük adımdır.

 

27 Kasım’da yürürlüğe konulan yönetmelikle önümüzdeki yıldan itibaren okullarda kılık kıyafet serbest oldu. Yeni Şafak’ta birkaç kez üniformacılığın öğrencileri okuldan soğuttuğunu bu anlamda eski yönetmeliğin mutlaka değiştirilmesi gerektiğinin altını çizmiştik. MEB Bakanı Sayın Ömer Dinçer göreve geldiği günden bu yana yerinde bir kararlılıkla eğitim alanında özgürlükçü adımlar atıyor. Epeydir çocukları mağdur eden yönetmelik -eksiklikleri olmasına rağmen- resmi gazetede yayımlandı ve önümüzdeki yıldan itibaren de yürürlüğe sokulacak.

YENİ YÖNETMELİK NE GETİRİYOR

Resmi Gazetede yayımlanan yönetmeliğe göre; ‘Okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde kılık ve kıyafet serbesttir. Öğrenciler, okul, sınıf ve şubelerde tek tip kıyafet giymeye zorlanamaz. Ancak, velilerin en az yüzde altmışının muvafakatiyle, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı özel kurumlara ait okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde 4üncü maddede yer alan sınırlamalara uyulmak kaydıyla, okul yönetimlerince okul kıyafeti belirlenebilir. Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir’ deniliyor. 4. Maddede ise Kılık kıyafet sınırlamaları getiriliyor buna göre;

Öğrenciler; öğrenim gördükleri okulun arması ve rozeti dışında nişan, arma, sembol, rozet ve benzeri takılar takamayacak. Yırtık veya delikli kıyafetler ile şeffaf kıyafetler, vücut hatlarını belli eden şort, tayt gibi kıyafetler ile diz üstü etek, derin yırtmaçlı etek, kısa pantolon, kolsuz tişört ve kolsuz gömlek giyemeyecekler ve ayrıca siyasî sembol içeren simge, şekil ve yazıların yer aldığı fular, bere, şapka, çanta ve benzeri materyalleri kullanamayacak ve giyemeyecekler. Yönetmelik öğrencilere eskiye oranla bir hayli serbestlik getirmekte ne var ki başörtüsünün sadece İHL’ler ile sınırlandırılması bir eksiklik olarak görülmelidir. Keza gündeme gelmişken öğretmenlere de bu serbestliğin tanınmamış olması da ayrıca bir başka eksikliktir.

Kıyafet özgürlüğünün okullarda zengin fakir ayrımını tetikleyeceği bahanesiyle tek tip üniforma dayatmasını meşru göstermeye çalışanlar var. Oysa çocukları aynı elbiseleri giydirerek eşitlendikleri duygusu vermeye çalışmak onları hayatın gerçekliğinden kopartmak demektir. Aslında çocuklar bir bakıma kandırılıyor. Çünkü aynı elbiseler onların aynı sınıfa ait olduklarını göstermiyor çünkü diğer okul araç gereçleri, pahalı çanta çeşitleri, kalem, beslenme ve babaların arabaları gibi daha birçok konuda onlar zaten dışarıda var olan hayatın gerçeklerinden haberdarlar.

Kaldı ki bugün kayıtlar adrese dayalı sistemine göre yapıldığından muhitler aşağı yukarı aynı durumdadır. Serbestlik her zaman olduğu gibi her yıl en az iki üniforma almak zorunda kalan fakir ailelerin işine yarayacaktır. Dolayısıyla yeni düzenlemeye karşı çıkanların argümanları zayıf kalmaktadır. Burada asıl amacın bireysel özgürlüklerin yerleşmesini engellemek olduğu apaçık ortadadır.

Görüldüğü gibi memurların nasıl ve ne şekilde giyineceği ilgili kanun gereği belirlenmiştir. Oysa bugün öğretmenler de kendi kıyafetlerini kendileri belirleyebilmelidir. Okullar, gelinen noktada artık demokrasinin, özgürlüğün ve bireysel tercihlerin yer ve imkân verildiği mekânlar olmalıdır. Çünkü eğitimcilerin ve öğrencilerin özgürleştirildiği, bireysel tercihlerine saygı duyulduğu bir ülkede eğitimin kalitesi de artacaktır.Yıllardır tek tip kıyafet dayatmasıyla disiplinli birer vatandaş olmaları beklendi insanlardan.

ÖĞRETMENLERE DE SERBESTLİK

Oysa bu tür bir üniformacılık anlayışı bireysel özgürlüklerin gelişmesini ciddi manada engelledi. Militarist eğitim anlayışının en somut örneklerinden biri olan bu uygulamaların bireye ciddi bir itaat kültürü empoze etmeye çalıştığı aşikârdır Dolayısıyla öğrencileri zengin ve çeşitli düşünme tarzlarından hep yoksun bırakmıştır.

Bu yüzden eğer bireyi ve değerlerini önceleyen bir eğitim anlayışının yerleşmesini arzu ediyorsak, tek-tip kıyafet dayatmasına, militarist başka türlü uygulamalara da karşı olmamız gerekmektedir. Ne yazık ki bazı eğitim sendikaları bu tür yeniliklere ve bireyin tercihlerine saygı duyan bazı uygulamalara karşı anlamsız bir tutum ve tavır geliştirmektedirler. Oysa bir eğitim sendikasından beklenen tam tersi olmalıdır. Eğitimin tercihlere açık, yenilikçi ve özgür olması bir eğitim sendikasını neden rahatsız eder? Oysa bu bakış açısı bireyi tamamen kontrol edilebilir, itaatkâr bir konuma indirgeyen bir bakış açısıdır.

* LDT Eğitim Politikaları Koordinatörü

(ufukcoskunn@gmail.com)

Yeni Şafak, 29 Kasım 2012 

Peki, ecdadın İstanbul’u bu muydu?

Muhteşem Yüzyıl’daki Süleyman bizim bildiğimiz ‘ecdadımız’ Kanuni değilse, köprülerle, gökdelenlerle silueti bozulan bu İstanbul bize ‘ecdad’ın bıraktığı İstanbul mu?

Hatta bu siluet 1994’te Tayyip Erdoğan’ın devraldığı İstanbul’un mu silueti? İslam ile coğrafyanın bu denli iç içe geçtiği, birbirini gergef gibi işlediği bir başka mekân bilmiyorum. İslam ve İslam’ın cami mimarisi bir şehre bu kadar mı yakışır, o şehre bu kadar mı kimlik verir? Ben İslam’ın bir şehre bu kadar ‘oturduğuna’ başka bir yerde tanık olmadım. Tepelerindeki camileriyle oluşan İstanbul silueti ‘ecdadımız’ın en değerli miraslarından. Şimdi bu miras hovardaca harcanıyor, hem de muhafazakâr bir partinin iktidarında, hem de bu partinin yirmi yıldır yönettiği bir şehirde. Kim, nasıl İstanbul’un siluetiyle oynamaya cüret edebilir, buna izin verebilir? Sanırım İstanbul’u ve Türkiye’yi yönetenlerin ‘muhafazakâr kimliği’ İstanbul’a müdahaleyi kolaylaştırıyor. Bir tür ‘sahiplik’ duygusu; ‘İstanbul Osmanlı’nın mirası, biz de onun meşru mirasçılarıyız, dolayısıyla bu mirası harcama beratımız var,’ havasındalar. Fatih’in, Kanuni’nin mirasçıları olarak kendilerinde İstanbul üzerinde tasarrufta bulunma hakkını görüyorlar sanki… Öyleyse çok yanılıyorlar demektir. Zeytinburnu’na yapılan üç gökdelenin Sultanahmet ve Süleymaniye üzerine bir hayalet gibi çöküşüne tanık olduk. Kimse engellemedi gökdelenler İstanbul’un tarihî mirasını ifsad edene kadar. Sanki İstanbul’u yönetenlerin izniyle ve onların gözlerinin önünde o gökdelenler yükselmemiş gibi geçen yıl bir gazete haberiyle duydular bu gökdelenlerin varlığını… Şimdi de Haliç’te yapılan metro köprüsü. Uzun süredir gazetelerde yakınmaları, itirazları okuyordum. Geçenlerde gözlerimle görünce olayın vahametini daha iyi kavradım. Bir köprüyle Haliç’in, Süleymaniye’nin, Eyüp’ün tarihî görüntüsü, silueti imha ediliyor. Kimsenin de sesi çıkmıyor, çıksa da ‘muhafazakâr parti’nin hükümeti ve belediyesi aldırmıyor.

Başbakan’ın İstanbul’a büyük değer verdiği biliniyor. ‘Ecdadı’na gerçekten sahip çıkacaksa ecdadın bıraktığı İstanbul’un siluetini bozan gökdelenleri ve köprüleri durdurmalı. 1994 yılından beri, yani 20 yıldır İstanbul’a büyük hizmetler yapıldı. Ama İstanbul’un tarihî siluetinin bozulması yapılan bütün hizmetleri ‘tarih’ ve ‘muhafazakârlık’ adına geçersiz kılar. Muhafazakârlığın tarihe, geleneğe ve mirasa bakışları Taksim’de içi alışveriş merkezi ve buz pateni alanı olarak tasarlanan Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etmek düzeyinde olamaz. Bu düzeyde tarih, bizzatihi tarih olduğu için değil, bize verdiği kimlik için önemli. Biz kimliğimizi edinmiş isek gerisi dert değil. Birisinin önünü kapatır, ötekinin arkasına bir hayalet diker, sonra da kimliğimizin köklerini teşhir etmek için başka bir yere taklidini yaparız!

Bir yandan İstanbul’un tarihî siluetini boz, öte yandan da kabahatini örtmek için Çamlıca’ya daha büyüğünü dik! Olmaz… Geçenlerde Taraf’tan Andrew Finkel çok çarpıcı bir gözlemde bulunuyordu; ‘Gerçek bir Sinan camisinin manzarasını imha edip sonra da karşısına onun taklidini diken bir şehir,’ daha doğrusu bu şehri yöneten ‘muhafazakârlık’ nasıl bir şeydir? UNESCO çırpınıyor. Belki de İstanbul’u ‘dünya miras listesi’nden çıkaracak. Temel kaygısı da tarihî siluetin korunması. ‘Elin UNESCO’sunun’ İstanbul için gösterdiği hassasiyeti bu şehri yirmi yıldır yöneten ‘muhafazakârlar’ göstermiyorsa, göstermemiş ve silueti bozmuşlarsa söylenecek söz yoktur. ‘Muhafazakârlar’ değilse kim ‘muhafaza’ edecekti İstanbul’un siluetini? Ya muhafazakârlık kavramında bir sorun var veya İstanbul’da çok ‘rant var’. İstanbul’un bozulan siluetinin kefareti Çamlıca’da ‘çakma’ bir tarih inşa etmek olamaz.

Zaman, 27.11.2012

Dershanecilik ve gizli el

0

Başbakanımız, yakın bir zamanda, dershanelerin kaldırılacağını ifade etti. Buralara fakirlerinçocuklarının gidemediklerini söyledi. Buna katılmıyorum. Dershanelerin olmadığı bir sistem güzel olurdu. Ama bugünkü şartlarda dershaneleri kaldırmak, ne yazık ki, mümkün değil.

Yıl 1990. O zamanlar henüz dershanecilik bugünkü kadar gelişmiş değildi. Meselâ bizim orada iki tane dershane vardı, üçüncüsü ise o sene açılmıştı. Bizim okuldan da, bizim sınıftan da dershaneye giden çok sayıda arkadaş vardı. Dershaneye giden öğrencilere imrendiğimi, “Keşke ben de gidebilseydim” dediğimi hatırlıyorum.

***

Yatılı olarak okuyordum. Sınava girecek olduğumuz dönemin ortasında, yatılıda kalan ama aynı zamanda dershaneye gidenarkadaşlar, gittikleri dershanede bir deneme sınavı yapılacağını belirttiler. Bu benim de ilgimi çekti.

Bir Cumartesi günüydü. O zamanlar bugünkü gibi “sürekli sınav” durumu yoktu. İlk defa optik okuyucuların okuyacağı tarzda sınava giriyordum. Sınavın ilk on dakikasında heyecanımı bir türlü yenemedim. İşaretlemelerde kalem bir o yana, bir bu yana gidiyordu. Buna mani olmak için diğer elimi kalemin dibine koyuyor, kalemin oynamasını engellemeye çalışıyordum.

***

Sınav bitti. Ve il bazında yapılan o sınavda il dokuzuncusu oldum. Daha sonra, söz konusu dershane bana bir davette bulundu. Görüşmeye gittiğimde, karşımda dershanenin sosyal bilgiler öğretmeni Selim Beyi buldum. Bana, “Niçin dershaneye gelmiyorsun?” diye sordu. Ben de, esasında gelmek istediğimi ama imkânım olmadığı için gelemediğimi belirttim. O da, “Her hocanın bir öğrenciyi bedava okutma hakkı var, bu hakkımı sizden yana kullanabilir miyim?” diye sordu. Ben de, “Niye olmasın, çok memnunolurum” dedim. Selim Bey, daha sonra beni üst kattaki bir sınıfa yönlendirdi.

***

İlk ders Geometri dersiydi. Dersin Hocası, hiç not tutturmuyor, sürekli soru çözüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, bir derste yirmi sekiz soru çözmüştük. Konu, çemberlerdi. O soruyor, ben cevaplıyordum. Bir süre sonra dikkatini çekti, “Sen de kimsin?” diye sordu. Ben de bu sınıfa yeni geldiğimi anlattım. “Dersten sonra görüşelim” dedi.

Ara olunca geometrici benimle tanıştı. Ben de onu tanımış oldum. Bu kişi dershanenin sahibiydi. Yani iyi bir başlangıç yapmıştım. Ben dershaneyi sevmiştim, dershanenin sahibi de beni.

***

O sınıfta 36 kişi vardı ve hepsi de parayla kaydını yaptırmışlardı. Ben otuz yedinci kişiydim. Parasız olarak o sınıftaki derslere katılan tek kişi bendim.

Bu sınıftan dört yıllık bölüm kazanan tek kişi ben oldum. Onlar benimle hep gurur duydular. Reklam afişlerinde bana da yer verdiler ama ben de onların da katkısıyla üniversiteyi kazanmıştım ve bu yüzden onlarla hep gurur duydum. Bu dershanenin müdürünü fırsat bulduğumda ziyaret etmeye çalıştım. O da beni sürekli ayakta karşıladı. Onlara büyük bir minnettarlık duyuyorum. (Bu vesileyle, T. Cinel Hocama saygılarımı iletmek isterim.)

***

Daha sonraki yıllarda dershanecilik epey gelişti ve neredeyse mevcut eğitim sistemine paralel bir eğitim sistemi haline geldi. Bugün artık üniversiteye veya başka sınavlara hazırlık, ancak dershaneler yardımıylayapılabilir hale geldi. Hatta  öyle bir noktaya geldi ki: Çocuklarımız, ev, okul ve dershane üçgeninde sıkışıp kaldı. Daha önce bir yazımda da ifade ettiğim gibi: Adeta çıldırdık ve sanki yakın bir gelecekte anaokullarına hazırlık derslerinin verildiği dershanelerin açılması an meselesi.

Dershaneler, çocukların da annelerin de psikolojisini etkiler hale geldi. Aileler, dershaneye gitmeyeçocukların başarılı olamayacağına inanmaya başladılar. Bu yüzden, varını yoğunu çocukları için seferber etmekteler.

Kabul edelim ki, eğitim hâlâ bu toplumdaki sınıf değiştirmenin en önemli aracıdır. Bu da ailelerin eğitim için her şeyini feda etmelerinde etkili oluyor.

***

Başbakanımız, yakın bir zamanda, dershanelerin kaldırılacağını ifade etti. Buralara fakirlerin çocuklarının gidemediklerini söyledi. Buna katılmıyorum. Dershanelerin olmadığı bir sistem güzel olurdu. Ama bugünkü şartlarda dershaneleri kaldırmak, ne yazık ki, mümkün değil.

Fakirleri korumak ve kollamak adına dershaneleri kapatmak ise gerçekleri görmemek anlamına gelir. Hem kendimden hem de daha sonra değişik dershanelere yazdırdığım yakınlarımdan hareketle, şunu söyleyebilirim: Dershaneler, bir ışık gördükleri fakir çocukların elinden tutuyorlar.

Bunu, evet, çoğu kere reklâm için yapıyorlar. Ama piyasa ekonomisi zaten böyle bir şey değil mi? Gece ekmek pişirmek için kalkan fırıncı, bizim kaşımızı, gözümüzü sevdiği için mi ekmek yapıyor? Öğlen yemek yemeye gittiğimiz lokantanın sahibi, “Ben bir hazırlık yapmazsan müşterilerim açlıktan ölür” diye mi masaları donatıyor? Aynı şey dershaneler için de geçerli. Onlar, “Bakın ilin şampiyonlarını biz çıkardık” demek için fakirleri dershanelerine kaydettiriyorlar ama gizli bir el, buradan kamusal bir yararın doğmasına yol açıyor.

Bunu hatırlatmak istedim.

RotaHaber.com

Öğretmenler günü ve ideolojik öğretmen kurgusu

 

Bugün öğretmenler 12 Eylül askerî darbesinin yapıldığı dönemde askerî yönetimin başında bulunan Kenan Evren’in, Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, “24 Kasım’ın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdığı” bir günü kutlayacaklar. Dolayısıyla eğitimciler her yıl bir bakıma 12 Eylül ürünü olan bir günü kutlamaktadırlar. Geçen yıl öğretmenler günü dolayısıyla bu minvalde yazdığım bir yazıya çok sayıda eğitimciden eleştiri almıştım. Eğitimciler, Kenan Evren’in olumsuz uygulamalarını eleştirmekle birlikte 24 Kasım’ı öğretmenlere özel bir gün olarak tahsis etmesini Evren’in olumlu tek bir uygulaması olarak görüyorlardı. Türkiye’deki eğitimcilerin mesleki anlamda verdikleri emek inkâr edilemez. Ne var ki birçoğunun gündeminde hala eğitimin temel sorunlarına dönük eleştirel bir bakış yer etmemiştir. Dolayısıyla yeniliklere açık özgürlükçü bir eğitim ve eğitimci anlayışından da bir hayli uzaktalar. Çünkü kendilerine yıllardır devrimlerin bekçileri ve eğitim ordusunun subayları olarak görülmüş ve bu doğrultuda eğitim almaları sağlanmıştır.

Tek parti dönemi eğitimi ve eğitimcileri araç olarak görmüştür

Yıllardır asker devlet geleneğine bağlı bir eğitim anlayışının yer ettiği bir ülkede kuşkusuz farklılıklara saygı, özgürlük, eleştirel bakış, değişim, yenilik ve yeni değer kalıpları her zaman bir tehdit olarak algılanmış ve merkezi otorite ve/veya egemen ideoloji tarafından sürekli dışlanmıştır. Daha çok devleti koruyan bir anlayışta itaatkâr vatandaş yetiştirme yolu benimsenmiştir. Tek parti dönemi zihniyetinin doğurduğu bu egemen zihniyet gerek okulları ve gerekse eğitimcileri yeni bir ulus yaratma aracı olarak görmüştür Bu bakımdan resmi ideolojinin toplumun tüm kesimlerine ayrımsız dayatılması ve tek bir renkten, inançtan, dilden ve ırktan müteşekkil bir toplumun yaratılması için resmi ideolojinin kurguladığı ve onlara statükonun bekçiliği gibi kutsal bir vazifeyi yüklediği bir öğretmen tipolojisi gerekiyordu. Yani resmi ideolojinin okul ve öğretmenler aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine eksiksiz verilebilmesi için eğitim ve eğitimcilere kutsallık atfedilmeleri gerekiyordu. Böylesi bir zihniyette doğal olarak her şeyin okulla halledilebileceğine dair yaygın bir kanaat üretilmiştir. Bu kanaatin belirli kesimler tarafından bugün bile geçerliliğini koruduğunu ifade edebiliriz. “Eğitim şart” tabirinin altında yatan bir neden de budur. Bu bakımdan Türkiye’de “eğitim ordusunun” ülke için askerî ordudan daha önemli olduğu, yarınlarımızın çağdaş, ilerici, öğretmenlere emanet edildiği/edileceği, bilimin, aklın ve aydınlığın öncüsü öğretmenler olduğu gibi ifadeler yıllardır dillendirilir. 

Özgürlükçü, değişimden ve yeniliklerden yana olması gereken eğitimciler yıllardır dar bir çerçevede tutulduğundan bugün ne yazık ki büyük bir kesimi hala farklı inançların, mezheplerin, ırkların, dinlerin, dillerin ve görüşlerin yaşadığı çok kültürlü bir ülkede, dünyaya dar bir milliyetçilik penceresinden bakmak durumunda bırakılmışlardır. Çünkü mevcut eğitim sisteminin tezgâhından geçen eğitimcilere evrensel değerlere açık, insan hak ve özgürlüklerine sahip çıkan, ülkesinin itibarını ve kalitesini her alanda yükseltmeyi çabalayan insanlar olmak yerine resmi ideolojinin kendilerine biçtiği misyonu sürdürmeleri istenmiştir.

Eğitime eleştirel ve özgürlükçü bakamıyorlar

Bu yüzden olsa gerek bugün eğitimcilerin büyük bir çoğunluğu eğitimin temel sorunlarına dönük eleştirel bir bakış açısı geliştiremedikleri gibi eğitimin özgürleştirilmesine dönük farklı öneriler ve modeller sunamamaktadırlar. Aynı zamanda darbeci zihniyetin eğitime ve eğitimcilere verdiği zarar- ziyanın farkına varamamaktadırlar. Bu bakımdan eğitim bireysel insan gerçekliği çerçevesinden bakıldığında bir özgürlük ve insan hakları meselesi olarak karşımızda hala bir sorun olarak durmaktadır.  Oysa eğitim her şeyden evvel bir özgürlük sorunu olarak ele alınmak durumundadır. Dolayısıyla eğitim; “eğitim özgürlüğü” çerçevesinde ele alınmayı hak ediyor. Ancak Türkiye’de eğitim özgürlüğünün önünde hala ciddi engeller bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi bireyi devlete karşı vazifelerini öğreten başka bir deyişle bireyi değil devleti koruyan, resmi ideolojiye bağlı, itaatkâr tektip vatandaşlar yetiştirmeyi hedefleyen eğitim anlayışının 1924 yılında yürürlüğe sokulan Tevhidi Tedrisat yasası, Mevcut 1982 anayasasının 42.maddesi ve 1973 yılında yürürlüğe sokulan 1739 sayılı MEB Temel Kanunu, kılık kıyafet yönetmelikleri diğer taraftan rahat hazırol komutları eşliğinde her gün küçük çocuklara ezberlettirilen “andımız” türü uygulamalarla devam ettirilmek istenmesidir. Yani eski yasa ve uygulamaların eğitim özgürlüğünün önünde ciddi birer engel olarak varlığını devam ettirdiğini ifade edebiliriz.

Bu bakımdan Türkiye’de başörtüsü, Kürt, Ermeni, Laik, Alevi, gayrimüslimler vs gibi bir yığın meselenin çözülemeyişinin bir başka nedeni de, eğitim kurumlarından “tek tip” yetişen bireylerin özgürlükçü bir bakış açısı üretememelerinden dolayısıyla farklılıklara karşı önyargılı bir biçimde eğitilmelerinden dolayıdır. Türkiye’nin Cumhuriyet devri modernleşme sürecinin yeni bir millet/ulus yaratma idealine dayandığı bir vakıadır. Aynı zamanda hayal edilen yeni Türk ulusunun yaratılması projesidir bu. O dönem devrimlerin içselleştirilmesi için okul ve öğretmenler bu bakımdan çok önemliydi.  Giyim-kuşamıyla, konuşacağı kendini özgü diliyle, laik yaşam anlayışıyla ve devlet kontrolünde verilen inanç biçimiyle yaratılacak ulusun, çağdaşlaşma yolunda durmadan ilerleyeceği düşünülüyordu.

Eski anlayışlar geride kaldı, bugün dünya çok farklı

Oysa bugün dünya çok değişti, eski usul yönetim anlayışlarının ve ideolojilerin bugün geçerliliği kalmadı. Bugün dünya daha demokratik, evrensel hukuk kurallarının ve insan haklarının geçerli sayıldığı ve rekabetçi ekonomik piyasanın hüküm sürdüğü, teknolojinin bir hayli geliştiği, sosyal paylaşım ağlarıyla ve insan ilişkileriyle bambaşka bir yönde ilerlemekte. Artık bugün insanları eskiden olduğu gibi kolayca tektipleştirmek bir hayli zor. Çünkü insanlar sanalda olsa ülkeler arasındaki sınırları çoktan kaldırdılar bile.

Türkiye’de tüm bu gelişmelerden payına düşeni aldı. Bugün Türkiye artık eski Türkiye değil. Devlet toplum ilişkilerinde ciddi normalleşme yaşandı. AK Parti hükümeti döneminde birçok alanda ciddi reformlar yaşandı. Ne var ki bu yeniliklerden en az etkilenen alan eğitim oldu. Eskiye bakınca eğitim alanında da devrim sayılabilecek adımlar atılmadı değil. Ancak eğitimin özüne dönük, temel sorunlarına dönük hala atılması gereken ciddi adımlar atılmadı. Bu yüzden eğitim, ülkenin kadim sorunlarının çözülemeyişinde militarist bir takım uygulamalarla ve eskiden kalma yasalarla katkı sağlamaktadır. Keza bunda öğretmenlerin ve örgütlenmelerinin kendilerini kutsal birer varlıkmış gibi hissetmeleri ve özgürlükçü bir bakış açısından yoksun olmaları da etkindir. Çünkü okul duvarları içerisine hapsolan eğitimciler dâhil öğrencilerin değişik renklere, görüşlere, mezheplere ve inançlara açık olmalarını beklemek bir hayli zor. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan farklı inanç, kültür ve anlayışa sahip bireyleri bir arada tutabilecek, her kesime, düşünceye, mezhebe, dile ve inanca hitap edebilecek özgürlükçü, demokratik dünyayla bütünleşmiş bir eğitim anlayışına ihtiyacımız olduğu aşikârdır.

Eğitimciler dâhil tüm yapı özgürleştirilmeli

Bu çerçeveden bakıldığında bugün 1924 yılında yürürlüğe sokulan ve eğitimde tektipçiliğin tohumlarının atıldığı –İnönü’nün  yasayla ilgili olarak muallimlere dini terbiye değil milli terbiye verin diye telkin ettiği- Tevhidi Tedrisat adlı bir yasanın hala geçerliğini devam ettirdiği, uluslar arası ölçme değerlendirme kuruluşlarında eğitim kalitesinin düşük çıktığı,ders kitaplarında resmi ideolojinin varlığının hissedildiği örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları ders kitaplarında 60 darbesinin naif cümlelerle ifade edildiği ve tek parti döneminin gerekliliğin vurgulandığı ayrıca ilkokul öğrencilerine hala rahat hazırol komutları eşliğinde andımız ezberlettirildiği, okul önlerinde nöbet tutturulduğu kısacası eğitimin hala bir takım  ciddi sorunlarının olduğu bir ülkede öğretmenlerin bu günü neşe içinde kutlayacak olmalarında bir sorun olmalı.Diğer taraftan darbe ürünü olan bugünü kutlamak yerine bilakis bürokratik kutlama biçimiyle de  kaldırılmasını teklif etmek ve öğretmenler günü olarak dünya öğretmenler gününün kutlanması önermek daha yerinde olacaktır.

Türkiye eğitim reformu çerçevesinde ideolojik eğitim sisteminden, eğitimcilerine varana kadar bütün yapıyı ciddi bir reforma tabi tutmak zorundadır. Bu bakımdan eğitimcilerin maaş sorunundan daha önemlisi özgürlük seviyelerinin yükseltilmesidir. Eğitim yapısının, eğitimcilerinin dolayısıyla öğrencilerin özgürleştirildiği bir ülke şüphesiz sosyal, siyasal, ekonomik ve bilim alanlarında gelişmeye açık zengin ve huzurlu bir ülke olacaktır. Bugünün eğitimin temel sorunlarıyla hesaplaşacağımız bir gün olması temennisiyle.