Ana Sayfa Blog Sayfa 417

Röportaj – Vahap Coşkun: “Barış Süreci Bu Sefer Ciddi”

0

Röportaj: Bianet

“Barışa doğru atılan en küçük bir adamın bile” Diyarbakır’daki insanlara umut aşıladığını söyleyen Coşkun, İmralı görüşmeleriyle başlayan süreç için “Bu kez farklı” diyor.

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Yrd .Doç. Vahap Coşkun ile Paris’te öldürülen  üç Kürt kadın siyasetçi Sakine Canssız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in cenazesini bekleyen Diyarbakır’da barış sürecini konuştuk.

Diyarbakır’da umut ve umutsuzluk aynı anda hakim gibi görünüyor. Sizce de öyle mi?

İnsanların umutlu, iyimser olmalarının en önemli nedeni bu savaştan duydukları yorgunluk. Barışa en küçük adım bile umutla karşılanıyor. Bundan önceki görüşmeler akamete uğratıldı, sonuç alınamadı. Bu yüzden geçmişin yükünden kaynaklı endişe de söz konusu. Ancak bu sefer diğerlerinden daha ciddi bir sürecin olduğu konusunda herkes hemfikir. Bu da daha umutlu olmamızı sağlıyor.

Kandil’le de temas var

Geçmişten farkı ne?

Oslo’dan farkı, bu sefer kısmi bir şeffaflık var. Sürecin başlayacağı kamuoyuna duyuruldu. Şeffaflığın bir takım faydaları var. Tarafların ne tür pozisyon aldıklarını gösteriyor; süreç sekteye uğradığında kimden kaynaklanabileceğini bilebileceğiz. Sürecin kamuya açık yürümesi hükümetin bu süreçten endişe etmediğini, kendisi için bir tehlike oluşturmadığını da gösteriyor. Birinci farklılık bu.

İkincisi Öcalan merkezli bir görüşme olması. Daha önce amaç Öcalan’ı kullanarak örgütü tasfiye etmekti. Şimdi amaç Öcalan’ı kullanarak örgütü sürece dahil etmek. Bu da önemli bir strateji. Kandil ile temas olmadığı kanaatinde değilim. Öcalan ile doğrudan, Kandil ile dolaylı bir müzakere yürütülüyor. Talabani ve Barzani’nin dahli var, onlar üzerinde yürüyor. Zaten Kandil ile temas yapılmadan bir müzakere süreci olamaz. Devlet biliyor ki Kandil müzakerelere ikna edilmemişse bunu sürdürmenin imkanı yok. Müzakere devam ederken Kandil şehirde bomba patlatırsa, kimse müzakereyi yönetemez.

Daha önce hiç siyasal ayak işin içine katılmamıştı. Bu sefer BDP[Barış ve Demokrasi Partisi] işin başında sürecin içine sokuldu. Bu da üçüncü farklılık. Ayla Ata Akat görüşmeden sonra Asrın Hukuk Bürosu ile yani Öcalan’ın avukatları ile görüştü. Gültan Kışanak Brüksel’e giderek PKK’nin Avrupa sorumluları ile görüştü. BDP’nin rolü ve öneminin hükümet tarafından anlaşılması açısından da ayrıca önemli. Çünkü BDP meşru bir aktör. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Avrupa Birliği (AB), Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kandil, sorunun tüm kesimleri ile görüşme olanağı var.

Dördüncüsü, iki taraf da geçmişe oranla dillerine daha fazla dikkat ediyor, daha temkinli. Bu dil yumuşamasının ortaya çıkacak provokasyonları boşa çıkartmada önemli bir işlevi olacak.  Diğer süreçlerden daha derin ve hazırlıklı bir süreç.

Taraflar suikastın barış sürecini hedeflediğinde hemfikir 

Paris suikastında bu dil nasıl ortaya çıktı?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik‘in ilk açıklaması klasik devlet aklının bir yalpalamasıydı. Daha sonraki açıklamalarla hükümet toparladı. Başbakan Bülent Arınçüzüntülerini belirtti, dram olduğunu söyledi. Başbakan “örgüt içi hesaplaşma da olabilir ama barış sürecini provoke eden bir şey de olabilir” dedi. Daha sonraki konuşmalarda iç hesaplaşmadan ziyade barışa yönelik provokasyon üzerinde ilerledi.

Paris’teki eylemi kimin yaptığı konusunda ortada bir sürü tez var. Derin PKK, derin devlet, Suriye, İran, Irak, Rusya istihbaratı gibi. Ben bu komplo teorilerini anlamam. Ancak bu suikastın ortaya çıkardığı en önemli şey şu; olaydan hemen sonra bütün taraflar provokasyon uyarısı yaptı. Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) Yürütme Konseyi üyesiZübeyir Aydar, “Görüşmelere yönelik, dikkatli olalım” dedi. KCK de”baltalanmasına izin vermeyelim” dedi. PKK kınadı ancak “süreci baltalamamalı” dedi. BDP aynı dili kullandı. Hükümet de bunu söyledi.

Herkes bu eylemin sürece yönelik olduğunu söyledi. Bu eylemin amacı barış sürecini provoke etmek ise bu açığa çıkarılmış oldu. Etkisi olmamış oldu. Hatta Diyarbakır’da yarın cenazede olay çıkmaz  ve sakin geçerse o zaman süreç daha da güçlenecek.

Müzakereye silah bırakın diyerek başlanmaz

Demirtaş, “Elimizde somut bir yol haritası yok” dedi. Öyle mi?

Süreç içinde açığa çıkacak. Müzakerelerde temel amaç silah bıraktırmaksa başarıya ulaşamayacağını söyleyebiliriz. Hükümet de böyle düşünüyor. “İnin dağdan, silahları bırakın” anlayışı mümkün değil, dünyada da böyle bir şey olmadı. Çatışma çözümlerinde silahların bırakılması en son aşamadır, onu ön şart olarak ortaya koyarsanız zaten ilerleme şansı yoktur.

Ama hükümet öyle diyor? 

Bu toplumu hazırlamaya, gazı almaya yönelik. Son iki yıl içinde milliyetçiliği uyarılmış bir toplumsal kesimden bahsediyoruz. Hükümet “Oturup yol haritası hazırladım; pazarlık yapıyoruz” diyemez.

Hükümet şunu hesap ediyor, nihai silahsızlanması için bu planın mutlak anlamda siyasi ve hukuki reform planı ile desteklenmesi ve peyder pey ilerlemesi lazım. Mutlak anlamda anlaşılmış bir yol haritası yok. Sen bunu ben bunu yapayım ilişkisi değil. Süreç başladı karşılıklı adımları görüp tartarak ilerleyecek.

Müzakere dediğimiz de bu değil mi?

Tabii ki. İki tarafın isteklerinin yüzde yüz yerine getirileceği anlamı yok. Müzakere etmek ortada olan bir söze gelmek demek. Her birimizin kendi bulunduğumuz noktadan feragat etmesi demek. Açıkça söyleyeyim, iki tarafın da taviz vermesi demek. Bu da ayıp bir şey değil, müzakere bu demek zaten.

Kırmızı çizgi müzakere hukukuna aykırı

Kırmızı çizgiden bahsedebilir miyiz?

Siyaseti kırmızı çizgi üzerinden konuşmak doğru değil, Bütün çizgiler nihayetinde pembeleşir. Bugün atılan ya da atılması düşünülen adımlar geçmişte devlet için kırmızı olan çizgilerdir. PKK’nin de kırmızı çizgileri vardı. 1978 kuruluş manifestosunda PKK federalizm ve otonomi gibi yöntemleri asla kabule edilemez ve burjuvazinin yöntemleri olarak görür; tek yöntemi bağımsız devlet olarak görürdü.

Bundan tamamen vazgeçmiş bir PKK var bugün. Ancak PKK dışında da Kürt hareket içinde ortaklaşan talepler var. Yeni bir vatandaşlık ve kimlik tanımı istiyorlar. Yani Türkiye’de Kürtler kendilerinin Türk olarak lanse edilmesinden rahatsızlar. Dolayısıyla yeni bir vatandaşlık tasavvuruna ihtiyaç var. Anadilin eğitim ve kamusal ilişkilerde kullanılması, ademi merkeziyetçi bir yapının kurulması bu bağlamda önemli şeyler. Siyasal alanın genişlemesi, her türlü fikri savunabilecek partilerin kurulması, yüzde 10 barajın aşağıya çekilmesi…

Tüm bunlar Kürt siyasetinin üzerine mutabık olduğu noktalar. Kaçınılmaz olarak yeni anayasa yapım sürecinde bu taleplerin hepsi masaya konulacak ve hepsinin üzerinde görüşmeler yapılacak. BDP yüzde 3 baraj diyor; yüzde 3 olmaz başka bir şey olur. BDP özerklik öngörüyor, adı özerklik olmaz da ademi merkeziyetçi geniş bir yapı kurulur. Tüm bunlar siyasette müzakere edilecek konular. “Bu bizim kırmızı çizgimizdir, başka bir şey kabul etmeyiz” demek, zaten müzakerenin hukukuna aykırı.

Güven bunalımı nasıl aşılır?

Bu iki taraflı bir güven bunalımı. Güvensizliğin mutlak manada aşılmasını beklemek gerçekçi değil. Her müzakerede güvensizlik vardır. Taraflar güvenmeyebilir ama toplumun bu sürece güvenmesi ve yol aldığını görmesi için bazı şeyler lazım. PKK açısından fiili çatışmasızlık ortamı yaratılması devlet açısından operasyonun durmasıdır. PKK için üç aşamalı bir süreç olacak; çatışmasızlık, sınır dışı ve en son silah bırakma. Hükümet de bunun karşılığında siyasi ve hukuki değişikliklerle toplumsal güven inşasını sağlayacak.

CHP neredeyse devlet aklını temsil ediyor

CHP’nin süreçteki etkisi nedir?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) kendi sahip olduğu güçten daha önemli bir etkisi var; neredeyse devlet aklını temsil ediyor. O yüzden sürece destek vermesi son derece önemli ve olumlu. AKP’nin kendini güvende hissetmesini, bir kumpas olmadığını düşünmesini sağlar. Daha geniş bir toplumsal kesime yansımasını sağlar.

Mesele, CHP bu tavrını sonuna kadar sürdürecek mi sürdüremeyecek mi? CHP’de iki kanat var. Ulusalcı kodlarla hareket eden, sorunlara 1930’lardaki mantıkla çözüm arayan ve güncel konularda daha güncel çözüm üreten bir hat.

Aygün’ün taziyeye gitmesi tepki aldı?

Anlamlandırmak çok zor. Bir insanın taziyesini gitmesinden daha doğal ne var. Bunun bile CHP’de problem olması bu sürece CHP’de aktif karşı çıkan damarın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Ya MHP?

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kendi varlığını Kürt meselesinin varlığı üzerinden inşa eden bir parti. O yüzden MHP’nin Kürt meselesindeki en önemli tarafı ne söylediği değildir. Aslında ne yapmadığıdır. Bu noktada Bahçeli’nin kendi tabanını sokağa çıkmama konusunda dizginlemesinin de önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu süreçle Habur bağlantısı kurmak yanlış

Tören için Habur benzetmesi yapılması doğru mu?  

BDP kitlesine hakim olursa, güvenlik güçleri de meydana gelebilecek bir, iki küçük aksaklığı abartmaz, bunu kitlenin tabanına mal etmeye çalışmazlarsa ben yarının sakin geçeceğini düşünüyorum. Bu törenin Haburla karşılaştırılmasından rahatsızım. Habur bir günah keçisi haline getirilmeye çalışılıyor. Oysa Habur’da temel amaç insanların hayatlarını kaybetmen dağdan inmesi ve çocuklarına kavuşmalarının sağlanmasıydı.

Hem devlet, hem PKK bunu göstermek istedi. Başlangıçta her şey iyi de gitti. Ama daha sonra hem ana muhalefet partisi hem de merkez medya bunu maalesef bir “galibiyet-mağlubiyet” eksenine yerleştirdi. Yani “Türklerin mağlubiyeti, Kürtlerin zaferi” algısını yaratmayı başardılar. BDP de AKP de o dönemde algıları iyi yönetemedi. Ancak bugün ile Habur arasında bir bağlantı kurulması da doğru değil, Habur’da heyecan, sevinç patlaması söz konusuydu. Buradaysa ölüler var, bir üzüntü var. (NV/NK)

Bir bıyık, beş kural

Kamu personelinin kılık kıyafetine ilişkin yönetmeliğin varlığını hepimiz biliriz.
Kabaca içeriğini de… Ama pek azımız açıp da tam metni okumuştur. O yüzden önce ibret için şu metni okuyalım:

Kadınlar:

Elbise, pantolon, etek temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve-veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış, tırnak normal kesilmiş olur… Kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise ile strech, kot ve benzeri pantolonlar giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz. Terlik tipi (sandalet) ayakkabı giyilmez.

(Düzgün elbiseden kasıt nedir acaba? Şimdi moda olan şu asimetrik modeller yasak kapsamına girer herhalde. Sade ayakkabı dendiğine göre, fiyonklu ayakkabının yasak olduğu yorumunu da yapabiliriz. Ayrıca “normal topuk” kaç pond oluyor? Bence 7-9 arası normaldir. Ya normal kesilmiş tırnak? Ojeli tırnağın yasak olup olmadığının belirtilmemesi de büyük eksiklik.)

Erkekler: 

Elbiseler temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar kapalı temiz ve boyalı giyilir. Sandalet veya atkılı ayakkabı giyilmez. Bina içinde ve görev mahallinde baş daima açık bulundurulur. Kulak ortasından aşağıya favori bırakılamaz. Saçlar kulağı kapatmayacak biçimde ve normal duruşta enseden gömlek yakasını aşmayacak şekilde uzatılabilir, temiz, bakımlı ve taranmış olur. Her gün sakal tıraşı olunur ve sakal bırakılamaz. Bıyık tabii olarak bırakılır, uzunluğu üst dudak boyunu geçemez, üstten alınmaz, yanlar üst dudak hizasında olur, alt uçları dudak hizasından kesilir. Kravat takılır, kravatı örtecek şekilde balıkçı yaka veya benzeri süveterler giyilmez. Hizmet gereğine uygun olarak verilmişse tek tip elbise giyilir. Bina içinde gömleksiz, kravatsız ve çorapsız dolaşılmaz.

Hasta bir ruhun ürünü

Yönetmeliğin can alıcı noktasının “başlar açık” meselesi olduğunu biliyoruz. Yıllardır bu yönetmelikle ilgili tartışmaların odak noktasının bu olduğu da malum.

Ben kendi payıma şimdiye kadar kamu çalışanlarının “tarafsız” olabilmeleri için başlarının açık olması gerektiği argümanına karşı sayısız yazı yazdım. O yüzden meselenin bu yanını şimdilik bir yana bırakıyor ve soruyorum:
Devletin, erkek memurların sadece bıyığı ile ilgili beş ayrı kural getirmesi; bıyığın enini, boyunu, yüksekliğini ayrı ayrı ölçülendirmesi sağlıklı bir ruh halinin işareti midir Allah aşkına?

Kimdir bu yönetmeliği kaleme alan, kabul eden hasta ruh? 1982’den bu yana gelip geçen bunca siyasetçiden, bunca yüksek bürokrattan hiçbiri mi bu yönetmeliği baştan sona okumadı; hiçbirinin de mi tüyleri diken diken olmadı; “bu ne rezilliktir, kaldırın şu yönetmeliği” demedi? Nasıl oldu da milyonlarca insan bunca yıl bu kadar hasta bir ruhun sapkınlıklarına boyun eğerek çalışmak zorunda bırakıldı?

Bu yönetmeliği hazırlayanlar, memurları ilkokul çocuğu sanıyor desem, bu eza cefa ilkokul çocuklarına da yapılmaz. Memurları köle, kendisini de köle sahibi sanıyor desem, hayır… Köle sahipleri kölelerinin saçıyla başıyla uğraşmaz; işiyle, verimiyle ilgilenir.

Peki nedir bu; bu zihniyete ne denir? Yazamam, yazarsam suç olur. En iyisi geçelim ve haberi verelim:
Memur-Sen Konfederasyonu bu rezalete son vermek ve kamu çalışanlarının kılık-kıyafet özgürlüğünü geri almak için bir kampanya başlattı. “Özgürlük için 10 milyon imza” kampanyası…
Geç bile kalınmış, çoktan yapılması gereken bir kampanya bu.

Ben, kamuda çalışan-çalışmayan, kadın-erkek, örtülü-örtüsüz, bıyıklı-bıyıksız herkesi bu kampanyaya katılmaya çağırıyorum. 70 milyonluk bu ülkede böyle bir yönetmeliğe isyan edecek on milyon değil, onlarca milyon insan olduğuna eminim. Yeter ki ciddiye alınsın, sorumluluk duyulsun…

Bugün, 18.01.2012

Kürt Sorununa Barışçı Çözüm: Bari Bu Sefer “İyi Şeyler” Olsun…

Kürt sorununun barışçı yollardan çözümü konusunda hükümetin yeni bir girişim başlatması bütün kamuoyunda heyecan yarattı. Daha önce başlatılmış olan benzer girişimlerin yarı yolda akamete uğramış olması insanda belirli bir tedirginlik yaratıyor, ama olsun, barış umudunun yeniden doğması güzel. Cumhurbaşkanımız iki yıl kadar önce herkesin malumu sorunla ilgili “yakında iyi şeyler olacak..” demişti, ama maalesef o iyi şeylerin olması birileri tarafından hep engellendi. Bari bu sefer o iyi şeyler gerçekten olsun; bari bu sefer barış fırsatını kaçırmayalım; bu sefer milliyetçi hezeyandan korkmayalım, veya derin odakların sabotaj girişimlerine boyun eğmeyelim; masayı yarı yolda devirmeyelim; silahları susturalım, terörü sona erdirelim; Türkiye’yi barış, huzur ve istikrarın egemen olduğu bir dünya devleti haline getirelim.

Kürt sorunu ve ona bağlı olarak ortaya çıkan terör sorunu bugün, hiç kuşkusuz, ülkemizin en önemli sorunu. Bu sorunu kalıcı biçimde çözmeden bu ülkenin barışa ve huzura kavuşması da, bölgesel ve küresel güç olması da, zengin ve müreffeh bir ülke olması da imkansız. Bunun için yapılması gerekenler de, bunca yıllık tecrübeden sonra, üç aşağı beş yukarı belli: inkar ve asimilasyondan vazgeçmek, temel hak ve hürriyetleri garanti altına almak; anadilin kullanımı üzerindeki engelleri kaldırmak; anayasal vatandaşlık tanımı altında toplumun her kesimini kucaklayıp birinci sınıf vatandaş kabul etmek; devleti vatandaşa kimlik, din, mezhep, kıyafet ve yaşam tarzı dayatan bir aygıt olmaktan çıkarıp, herkese eşit mesafede duran, can ve mal güvenliğini sağlayan, altyapı hizmeti üretip adalet dağıtan bir hizmet aygıtı haline getirmek.

Kürt sorunu Cumhuriyet tarihi boyunca uzun süre inkar edildikten, görmezden gelindikten sonra nihayet 1980’li yıllarda, sorunun teröre evrilmesinden sonra, varlığı kabul edildi; çözüm için cesur bazı girişimlerilk kez rahmetli Özal tarafından başlatıldı. Ancak dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi okuyamayan o zamanki devlet zihniyetinin, derin odakların ve menfaat şebekelerinin engellemesiyle karşılaştı; 1990’lı yıllar bu şekilde heba edildi. Cehaletten veya kasten, sorun yalnızca teröre indirgendi; askeri yöntemlerle, faili meçhul cinayetlerle, köy boşaltmalarla, tarla yakmalarla, eziyet ve işkencelerle sorunun bastırılacağı sanıldı. Sorun çözülmediği gibi, giderek daha da büyüdü, kangren halini aldı. Şehit cenazeleri yürekleri dağladı; aileleri parçaladı; kutuplaşmaları artırdı; barış umutlarını suya düşürdü; gerginlikten ve kandan beslenen, uyuşturucu-insan-silah kaçakçılığından nemalananların ekmeğine yağ sürdü. Türkiye ekonomik kalkınmaya harcayabileceği yüzmilyarlarca doları terör belası için harcamak zorunda kaldı; ömrünün baharında 40 bin can kaybettik…

Nihayet 2000’li yıllarda Erdoğan liderliğinde Türkiye asırlık sorunlarıyla yüzleşip bölge ve dünya ile entegrasyon doğrultusunda yeni bir kulvara girdi. Demokratik açılım, Kürt açılımı ve milli birlik ve kardeşlik projesi adları altında, soruna barışçı bir çözüm bulunması konusunda Sayın Erdoğan ve ekibi risk aldı, yeni bir girişim başlattı.Sivil toplum kuruluşlarıyla, medya ile, akademisyenlerle görüşüldü; dünya örnekleri incelenmeye, bir yol haritası çizilmeye çalışıldı. Artık çatışma ve kavgadan yorgun düşmüş toplumdan da bu girişimler büyük bir destek görüyordu. Habur sürecine böyle gelindi. Ancak ne olduysa Habur’daki buluşma merasiminde oldu. Bizler Habur’daki buluşmanın barış sürecinin daha da hızlanmasını sağlayacak, fiilen silah bırakma sürecini başlatacak bir dönüm noktası olmasını beklerken, derin odaklar devreye girdi; sınıra silahsız ve sivil gelmeye hazırlanan gençler ellerine silahlar verilerek, militan kıyafetleriyle ve gövde gösterisi yapar bir edayla Habur’a getirildi. Milliyetçi hezeyanlar yükselmeye, hamaset nutukları atılmaya, “bölünme, parçalanma” sendromualevlendirilmeye başlandı. Bu hamasetin etkisiyle Ak Partinin oy oranı da düşmeye başlayınca, olan oldu: Başbakan geri adım attı; barış girişimlerini askıya aldı; söylem değiştirdi, süreç tıkandı.

Bana göre bu, ölümcül bir hataydı, o gün esasen tam tersi yapılmalı, “kimse yanlış hesap yapmasın; derin devlete rağmen, derin PKK’ya rağmen, derin dış karanlık odaklara rağmen bu süreçten dönüş yoktur; bu memleket terör belasına yeterince kurban vermiştir; bu dakikadan sonra verecek tek bir kurbanımız bile yoktur; Kürt sorunu demokratik-barışçı yollarla çözülecektir” denmeliydi. O gün bu kararlı duruş sergilenseydi, samimi kanaatim odur ki, ne Silvan faciası olurdu, ne Uludere faciası olurdu, ne de o günden beri ortaya çıkan öteki talihsiz, acı olaylar olurdu. Habur’dan sonra hükümetin çark etmesiyle ne oldu? İki tarafın da şahinleri ortaya çıktılar, vurup kırmak, efelenmek, kesip biçmek, yakıp yıkmak, öldürüp bitirmek söylemiyle ortalığı gerdiler; Suriye’deki gelişmelerden heyecanlanıp “alan hakimiyeti” rüyası görenler, “devrimci halk savaşı” umanlar oldu; çatışmalar, yüzlerce can kaybı,çok sayıda şehit cenazesi, yeni acılar, yeni gözyaşlarına gark olduktan sonra, bugün tekrar aynı noktaya geldik. Bence bu noktaya gelmek için bütün bunlar yaşanmak zorunda değildi; Habur süreci daha iyi yönetilebilirdi. Bunu şunun için söylüyorum: eminim birileri karanlık mahfillerde bugün onca kan ve gözyaşı döktükten sonra içine yeniden girdiğimiz son barış sürecini de sabote etmek için planlar yapıyorlardır; yolun bir yerinde Habur ve Silvan benzeri bir kaza yaptırmak isteyeceklerdir.Bunlara karşı uyanık ve kararlı olalım, saman alevinin en parlak göründüğü an sönüşün de başlangıcıdır; geçici bir milliyetçi hezeyandan ürküp yarı yoldan dönmeyelim.

Soğukkanlı olarak düşündüğümüzde, Türk tarafı için de, Kürt tarafı için de bu sorunu barışçı yoldan çözmek dışında, daha tercihe değer bir çözüm yolu yoktur. Aklın, mantığın, sağduyunun, ekonomik ve siyasi menfaatlerin, barış ve istikrarın gereği budur. En başta, ilke olarak, en sade barış, en şatafatlı savaştan iyidir. Kaynakları paylaşmanın ve birarada yaşamanın en az maliyetli, en kârlı, en insani, en ahlâki ve en İslâmi yolu barıştır. Savaş ise tam aksine kaynakları paylaşmanın en vahşi, en gaddar, en maliyetli, en gayri ahlâki ve gayri insani yoludur. İkincisi, bu coğrafyada bin yıldır birlikte yaşayan, Anadolu’nun her tarafına yayılmış, evliliklerle birbirine karışmış iki halkı bu saatten sonra birbirine düşman edip ayırmanın hiçbir mümkünatı, savunulabilir tarafı yoktur. Üçüncüsü, Soğuk Savaş bitmiştir, ulus-devletleri birbirine kırdırarak hükümranlığını sürdürme, diktatörlükleri destekleyip halkları ihmal etme devri de sona ermiştir; merkezden kumandalı sosyalist sistem ciddi bir sosyo-ekonomik alternatif olmaktan çıkmıştır, Marksist-Leninist diktatörlüklerin kurulma şansı da, halktan destek görme şansı da sıfırdır. Dördüncüsü, onlarca yıldan sonra nihayet bugün Türkiye’de devlet, hatalarını görmüş, inkâr ve asimilasyondan vazgeçmiş, temel hak ve özgürlükleri tanımaya ve garanti etmeye hazır bir noktaya gelmiştir. Bu noktadan sonra Kürt halkını “devlet sizin varlığınızı, kimliğinizi, anadilinizi tanımıyor, kurtuluşunuz bizim elimizde” diye motive etmenin imkânı yoktur. Nitekim Şemdinli’den başlatılmak istenen “devrimci halk savaşı” girişimi sonuçsuz kalmıştır. Beşincisi, askeri vesayet rejimini geriledikçe, TSK, MİT, Emniyet ve Jandarma gibi güvenlik ve istihbarat birimleriyle Hükümet arasında daha etkin bir uyum ve eşgüdüm sağlanmakta, “şikeli çatışma” olasılığı azalmakta ve terör örgütüne büyük kayıplar verdirilmektedir. Altıncısı, Esed sonrasında Suriye, Irak ve Türkiye’nin ilişkileri bambaşka bir kulvarda ilerleyecek; Mısır, Tunus, Libya ve Kuzey Irak’la gayet iyileşen ilişkiler öteki ülkelerin de bu halkaya eklenmesiyle devam edecektir.

Yedincisi, Dünya Enerji Ajansı’nın raporlarına göre 2020 yılından itibaren dünya petrol arz ve talebi arasındaki boşluğu doldurabilecek tek ülkenin Irak olduğuna, dolayısıyla bundan sonra enerji güvenliği konusunda Irak’ın kilit bir ülke olacağına işaret etmektedir. Bu bakımdan bölgenin barış ve istikrarı, Türkiye’nin güvenli bir enerji koridoru olması dış dünyanın menfaatine de uygundur. Bölge ile iyi ilişkiler kurup Irak petrolünün önemli bir kısmını Ceyhan’dan dünya pazarlarına sunmak Türkiye’yi de petrol fiyatlarının belirlenmesinde ve enerji dağıtımında kilit bir ülke haline getirecektir.

Bütün bu anlatılanlar çerçevesinde gerek Türkiye, gerekse bölge Kürtlerinin iyiliği, menfaati ve refahı Türkiye devleti ile düşmanlıktan değil, dostluk, barış ve entegrasyondan geçmektedir. Şu anda bölgede zaten başlamış olan ekonomik entegrasyon sürecini hızlandırmak hem Türkiye’nin, hem Kürtlerin ve hem de öteki bölge halklarının menfaatinedir. Bugün Kuzey Irak’la dış ticaretimiz 10 milyar doları aşmıştır; Irak Türkiye’nin dördüncü en büyük ticaret ortağıdır; Kuzey Irak’taki alışveriş merkezlerindeki mağazaların yarısı Türk mağazalarıdır; çarşıda pazarda satılan malların epey bir kısmı Türkiye’den gitmektedir; Türkiye’den giden işadamları ve ziyaretçileri insanlar bağırlarına basmaktadırlar. Ticaretin terbiye edici özelliğiburada da devreye girmekte, yıllarca düşman bellediğimiz insanların hiç de öyle olmadıklarını bize hatırlatmaktadırlar.

Bu satırların yazarının hayali, orta vadede Türkiye’nin Orta Doğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkasya bölgesi ile aradaki vizeleri kaldırması, kapıları açması, sınır ticaretini teşvik etmesi, işadamları ve yatırımcıların işini kolaylaştırması, sınır boylarındaki mayınları temizlemesi, dikenli telleri kaldırması ve komşularla sıfır sorun politikasını sürdürmesidir. Malların, hizmetlerin, paranın, sermayenin, yatırımların, teknolojinin, insanların ve fikirlerin serbest dolaşımı bölgedeki siyasi gerginlikleri minimum düzeye indirecek, bütünleşmeyi sağlayacak, bölgeyi zenginleştirecek, barışı ve refahı getirecektir.FredericBastiat’nın “malların geçmesine izin verilmeyen sınırlardan askerler geçer” uyarısı kulağımıza küpe olmalı, iktisadi bütünleşmeye giden bütün yollar açılmalıdır. Yaşadığımız bunca acıdan ve uğradığımız kayıplardan sonra artık daha fazla hata yapma lüksümüz yoktur. Barış girişimini bütün gücümüzle desteklemeli, siyasi iradeye bu konuda ihtiyaç duyduğu bütün toplumsal ve entellektüel desteği vermeliyiz. Sayın Erdoğan’ın elinde altın bir fırsat vardır; kişisel karizması ve toplumsal desteğiyle kendisi bu sorunu çözecek güce sahiptir. Şayet bu sorunu çözerse, Nobel Barış Ödülü’ne layık görülür mü bilmem (muhtemeldir); ama kıyamete kadar bu topraklarda barış ve huzurun tadını çıkaracak milyonlarca insanın hayır duasını alacağından ve Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük devlet adamları arasında sonsuza kadar gönlümüzün tahtında yer alacağından kuşkum yoktur. Kendisine, ekibine, barış sürecine katkı ve destek veren herkese teşekkür ediyor, kalıcı bir barış yolunda başarılar diliyorum. Artık iyi şeyler olsun; çok acı çektik; şairin “güzel günler göreceğiz çocuklar” dediği günleri görelim, çok görmeyin ne olur…

(Not. Bu yazı İmralı ile yeniden görüşmelere başlandığı haberi ajanslara düşer düşmez, henüz Paris katliamı ve benzeri sabotaj girişimlerinin ortaya çıkmadığı, son iki haftadır basında çıkan yorumlar henüz ortada yokken yazılmıştı. Elde olmayan nedenlerle -Gazete editörlerini aşmak kolay olmuyor- yayımlanması gecikti. Şu ana kadarki gelişmeler umut verici; son olarak Diyarbakır’daki cenaze töreninin sakin geçmesi hayra alamet. İnşallah bu defa bu sorunun hakkından geleceğiz; ben umudumu koruyorum.)

‘Savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz’

Dün Diyarbakır’daki cenaze töreninde taşınan pankartlarından birinde bu yazıyordu.

 Otuz yıla yakın süren savaşın bitmesinin şartı bu hakikati hepimizin anlaması. Kolay değil tabii ki bu. Zaferlerini savaşta, hezimetlerini barış masasında arayan siyasal kültürümüz var. ‘Barışta kazanmak’ fikrine yabancıyız. Bize hep savaşta yenerek kazanacağımız öğretildi. Sanırım bu ezberi bozmanın zamanı geldi. Bu toplumun iki parçası ‘savaşarak kazanmak’ için çok kan döktü. On binlerce çocuğunu kaybetti kazanmak için. Sadece toprağa verdiklerimizden ibaret değil kayıplarımız. Geride kalan acılar, kaybolan gelecekler, kabaran öfke ve hatta nefret, katlanmak zorunda kaldığımız baskı rejimi, feda edilen demokrasi, insan hakları, hukuk…

Hem barışı konuşmak hem de ‘öteki taraf’a yenilmiş muamelesi yapmak doğru değil. Önce ‘diz çöktürmek,’ ‘teslim almak,’ ‘boyun eğdirmek,’ gibi ifadeleri kafamızdan silmeli, sonra da hem tek tek hem de birlikte barışı kutlayabilmeliyiz. Barışta kaybedeceklerini düşünen kişilerin, partilerin, grupların sayısı arttıkça barışa direniş de artar. Kazançların ve risklerin herkese mümkün olduğunca eşit dağılımını sağlayacak bir mekanizmaya ihtiyaç var. Sadece AK Parti’nin veya BDP’nin veya ikisinin siyaseten kazançlı çıkacakları anlaşılan bir sürece, CHP’nin ve MHP’nin desteği nasıl sağlanacak? Bunların desteği olmaksızın yürüyen bir süreçte artan riskler nasıl giderilecek? 2009’dan farklı olarak CHP’nin yeni sürece destek vermesi çok önemliydi. Anlaşılan Kılıçdaroğlu partisini sürecin paydaşlarından birisi yapmak niyetindeydi. Başbakan’ın CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun desteğini çöpe atması yukarıda izah ettiğim ‘kim kazanacak, kim kaybedecek’ sorunsalıyla alakalı. Başbakan bu sürecin kazanımlarını tek başına kendi partisinin hanesine yazdırmak isterse yanlış yapar. Herkesin bu işin bir ucundan tutmasına açık olmalı ki direnişleri azaltabilsin. CHP’nin de kendi tutarsızlıklarından kurtulması şart. Tunceli Milletvekili Aygün, Paris’te hayatını kaybeden PKK’nın kurucularından Sakine Cansız’ın Tunceli’deki ailesine başsağlığına gittiği için yerden yere vuruluyor. Partinin ‘şahinleri’ Aygün’e yükleniyorlar ve Aygün’ün hemşehrisi ve de genel başkanı Kılıçdaroğlu, şahinlerle saf tutuyor. Hükümetin PKK lideri Öcalan’la görüşmesine destek veren CHP ve onun lideri, öldürülen PKK’lı bir hemşehrisinin ailesine başsağlığına giden milletvekiline sahip çıkamıyor. Üstelik, PKK’nın lideriyle görüşmeler yaptırarak yeni bir süreç başlatan Başbakan, bu süreci durdurmak isteyenlerin öldürdüğü bir PKK’lının yaslı ailesine taziyeye giden bir milletvekiline CHP’li ulusalcılar gibi saydırıyor… Bunlar anlaşılacak şeyler değil. Her şeye rağmen umutları artıran işaretler de var. BDP-Öcalan çizgisi, barış sürecine bağlılığını dün Diyarbakır’da gösterdi. Üç PKK’lının öldürüldüğü bir provokasyon, barışa kararlılığın ifade edildiği fırsata dönüştürüldü. Bu önemli; BDP oynadığı bu rolle ‘kişilik’ kazanıyor ve aktörleştiriyor. Böyle bir BDP’ye ihtiyaç var çünkü PKK’nın tabanını temsil eden bir siyasal parti olmaksızın çözüm ilerleyemez. Bir başka işaret Başbakan’ın konuşmalarında ‘acıların ortak’ olduğu vurgusunu yapması. Acıların paylaşımı, ‘analar ağlamasın’ sözü empati kurucu bir yaklaşım. Bu süreçte Başbakan’a önerimiz, bir süre anketlere bakmaması. Doğru bildiğini yapması ve barışın herkesin kazanacağı bir sonuca dönüşmesinden korkmaması.

Zaman, 18.01.2013

James Buchanan’ın ardından

9 Ocak’ta bir yıldız dünyadan kaydı. Büyük iktisatçı, düşünür, akademisyen, özgürlük sevdalısı James Buchanan (1919-2013) vefat etti.

Buchanan, iyi bir akademisyen olduğu kadar iyi bir insandı da. Kendisiyle 1992’nin Eylül ayı başında Kanada’nın Vancouver şehrinde yapılan Mont Pelerin Cemiyeti genel toplantısında tanıştım. Sakin, soğukkanlı, özgüvenli bir duruşu vardı. 70’i aşan yaşına rağmen canlı bakışlara ve keskin bir zekâya sahipti. Sonraki yıllarda onunla başka toplantılarda da karşılaştım. 1996-97 akademik yılında Fulbright bursuyla Virginia’daki George Mason Üniversitesi’ne gittiğimde de ana bağlantım Buchanan’ın kurucusu ve idarecisi olduğu Kamu Tercihi Merkezi’yleydi.

Buchanan’ın canlı ve verimli akademik hayatının ilk adımı doktora yapmak üzere Şikago Üniversitesi’ne gitmesiydi. 1948’de iktisat doktorasını tamamladı. Şikago’da derslere devam etmeye başladığında Buchanan, kendisini “liberteryen sosyalist” olarak görmekteydi. Benzer bir ideolojik pozisyonda olan Hayek’in hocası Mises’ten etkilenerek sosyalizmden vazgeçmesi gibi, Buchanan da hocası Frank Knight’tan ders almaya başlayınca sosyalizme veda etti; fakat liberteryenliğini korudu. Bugün ABD’de liberteryen terimi hem klasik liberaller hem de anarko–kapitalistler için kullanılabiliyor, ancak Buchanan kendisini hep bir klasik liberal olarak gördü ve tanıttı. Fikir dünyasını kendilerinden ve Amerikan muhafazakârlarından ibaret gören devletçi Amerikan liberallerinin bazıları klasik liberalleri muhafazakâr zanneder. Nitekim Buchanan’ın ölümünün ardından Amerikan liberali, solcu The New York Times’ta yayımlanan bir “ölünün ardından” (obituary) yazısında Buchanan’dan “muhafazakâr” sıfatıyla bahsedildi. Oysa, yine ilginç şekilde, Buchanan, muhtemelen Hayek’in “Niçin muhafazakâr değilim?” adlı ünlü makalesinden ilham alarak, “Niçin ben de muhafazakâr değilim: Bir normatif klasik liberalizm görüşü” adlı bir kitapçık yazdı. Buchanan, esaslı bir iktisatçıydı. Knut Wicksell’den aldığı ilk ilhamı arkadaşı ve fikirdaşı Mancur Olson’la birlikte daha ileriye taşıyıp sistematize ederek, Kamu Tercihi Okulu’nun baş lideri oldu. İktisattaki çalışmaları ona 1986’da Nobel ödülünü kazandırdı. Ancak Buchanan çok-disiplinli bir yaklaşıma sahipti ve çalışmaları diğer dallara, özellikle anayasacılık ve siyaset bilimine de kaydı veya etkide bulundu. Sosyal-siyasal teoriye yaklaşımı (Hobbes geleneğine yakınlık anlamında) sözleşmeci ve, elbette toplumu sırf akla dayanarak yeniden kurma küstah teşebbüsü olan kurucu rasyonalizme ulaşmayacak şekilde, rasyonalistti. Son yılların en önemli politik ekonomi çalışmasına (“Gürbüz Politik Ekonomi”, 2012) imza attığı kabul edilen Mark Pennington’a göre, 20. yüzyılda iki isim klasik liberalizmi çağdaş problemlere cevap verecek tarzda yeniledi ve zamanımızın üstün yaklaşımı hâline getirdi. Hayek, bilginin koordinasyonu ve Buchanan müşevvik sorunu üzerinden bunu yaptı.

Buchanan’ın iktisada, anayasacılığa ve siyaset bilimine katkılarını böyle küçük bir yazıda hakkıyla özetlemek imkânsız. Bu yüzden, satır başlarıyla ilerleyeceğim. Büyük iktisatçı, çoğu zaman Pigou ile başladığı düşünülen “piyasa başarısızlığı” ve çözüm yolları tartışmalarında Hukuk ve Ekonomi ekolünün öncülerinden R.Coase’a (diğeri R.Posner) yakın durdu. Piyasa başarısızlığı gibi bir “hükümet (devlet) başarısızlığı”nın da bulunduğunu vurguladı. Piyasadaki eksiklik ve kusurların aynısının (meselâ eksik ve asimetrik bilginin), hatta daha fazlasıyla, devletçi sistemlerde de, merkezî planlamalı ekonomilerde de olduğunu söyledi. Buchanan’ın bu yaklaşımı, Pennington’ın işaret ettiği üzere, neo-klasik iktisadın, insanları adeta iki ayrı türe ayıran, insanın tabiatını çatallaştırıcı yaklaşımını tashih etti. Kısaca, kişisel menfaatinin peşinden koşma güdüsünün sadece piyasada işlem yapan bireysel aktörlere mahsus olmadığını, kamu görevlilerinde de bulunduğunu hatırlattı.

Bu yaklaşımı siyasî olguları ve süreçleri analizde kullanınca son derece ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Birçok yazar tarafından kullanılan çok güzel bir ifadeyle, politikaya romantik bakışı realist temellere oturttu. Buchanan, sivil bireyler gibi kamu işleriyle görevli kimselerin de çıkarlarını maksimize etmek istediğine dikkat çekti. Bu çerçevede, seçmenlerin zahmetsiz kişisel kazanç elde etme, politikacıların yeniden seçilme, bürokratların ofis ve bütçe maksimizasyonu yapma ve çıkar gruplarının rant sağlama peşinde koştuğunu vurguladı. Siyasete bir piyasa gibi bakıp buna göre tahliller yapılabileceğini kanıtladı. Ayrıca, başka yazarlarla birlikte, kişisel çıkar arayışının piyasada faydalı olurken devlet icraatlarında büyük zararlar doğurduğunu gösterdi. Buna dayanarak, anayasaya, anayasal kuralların yapılmasına, onlar yoluyla devlet iktidarının sınırlanmasına kafa yordu. Ona göre kurallar iki seviyededir. İlki, oyunun kurallarıyla ilgilidir. Bir başka deyişle, kurallar hakkındaki kurallardır. İkincisi, ilk seviye kurallarının belirlediği çerçeve içinde bireylerin ve kurumların hedeflerinin peşinde koşmalarıyla ilgili kurallardır. Buchanan, bazı eserlerinde yoğun şekilde matematiksel araçlar kullanmış olmasına rağmen, iktisadın aşırı-matematikleştirilmesine karşıydı. Neo-klasik yaklaşımın matematiksel kesinlik uğruna realiteyi kulak ardı eden denge nosyonuna ve teorisine de pek itibar etmedi. Son olarak, tahmin edilebileceği gibi, devletçi iktisatçılarca piyasaya devlet müdahalesini meşrulaştırma aracı olarak kullanılan tam rekabet modelini de reddetti.

Buchanan, ne yazık ki, Türkiye’de hiçbir zaman hak ettiği ve sağlam bir iktisat-siyaset literatürünün doğması için olması gereken ölçüde tanınmadı. Bu, onu, yaklaşımları iskambil kâğıtlarından kulelere benzeyen J.Stiglitz’in ve (üstelik Türkiye’de bir gazetede köşe verilen) P.Krugman’ın tanınma derecesiyle karşılaştırırsak, bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Coşkun Can Aktan, Buchanan’ın fikirlerinin ve ekolünün Türkiye’ye taşınması için çok çaba sarf etti (canaktan.org). Bu yüzden takdiri ve teşekkürü hak ediyor. Son olarak, Ünsal Çetin’e katılarak sormak istiyorum: Nerede bu Türkiye’deki “neo-liberal” fikirsel ve akademik hegemonya? Bu nasıl bir hegemonyadır ki, en önemli ve en mühim öncülerinden birinin, bir dev bilim ve fikir insanının ölümü üzerine bir tek satır bile yazılmadı ve iki çift olsun lâf edilmedi.

Zaman, 18.01.2013

Çevik Bir’in Suçu Ne?

 

15 yıl önce, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında başlayan sürecin ne olduğunu, bugün olanlara bakarak genç kuşaklar yanlış anlayabilirler. Gençler, askerlerin devleti yönetenlere silah zoruyla bir şeyler yaptırmak istediklerini,  devleti yöneten sivillerin de, bugün söylenenlere ve yazılanlara bakarak, kahramanca direndiklerini düşünebilirler.

 

Böyle bir şey olmadı. Doğru, askerler sivil hükümete bir şeyler dayattılar, ülkeyi doğrudan MGK kararlarıyla yönetmeye çalıştılar… Ama bunun için asla silah çekmelerine gerek olmadı, Genelkurmay’ın ışıklarını birkaç gün gece yarısına kadar açık tutmaları yetti. Hükümetler askerlerin istediklerini adeta gönüllü olarak yerine getirdiler.

 

Bu süreçte devletin belli başlı kurumları ve sivil toplum kuruluşları da askerleri asla yalnız bırakmadılar. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay, HSYK, YÖK, üniversite rektörleri, Üniversitelerarası Kurul, Cumhurbaşkanları, medya, sivil toplum ve meslek kuruluşları, sendikalar, muhalefet partileri askerlere açıkça destek verdiler.

Askerlere karşı direnen çok az insan vardı. Durumdan, Hasan Celal Güzel, Besim Tibuk, Muhsin Yazıcıoğlu, Hüseyin Ergün ve bugün de tanıdığınız birkaç liberal aydın ve bir kaç düzgün solcu dışında herkes memnun görünüyordu.

 

 

Askerlerin, İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanını kulağından tutup askeri mahkeme önüne çıkarıp yargılamasına tek itiraz eden olmadı. Bu mahkeme karşısında tek dik durmasını bilen de bir onbaşı, Onbaşı Sarmusak oldu…

 

 Hükümet Ordunun Tam Hizmetinde

 28 Şubat 1997’de MGK usulüne göre toplandı ve irticaya karşı eylem planını da usulüne göre kabul etti. 13 Mart 1997’deki Bakanlar Kurulu toplantısında da Hükümet bu kararları görüştü ve onayladı. Kararların uygulamasını takip için de Başbakanlıkta bir İrticayla mücadeleyi izlemek amacıyla Başbakanlık Takip Kurulu oluşturuldu.

 Başbakan Erbakan verdiği bir beyanatta,  “Hükümet olarak her zaman ordumuzun tam hizmetindeyiz” diyordu. Koalisyon ortağı, DYP’nin Genel Başkanı Tansu Çiller de, alınan kararlar için, “Virgülüne kadar uygulanacaktır” diyordu. O zamanki Milli Savunma Bakanı, şimdi CHP milletvekili Turhan Tayan da, “Devletimiz TSK’nın emrine tahsislidir” diyerek olanları savunuyordu.

 Başbakan Erbakan’ın, “MGK’da kararları TSK’yla uyum içinde aldık” demesine Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak sinirlenmiş, “TSK Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyetin temel ilkelerini bayata geçirmeye inananlar ve buna gönül verenlerle uyum içindedir. Bunlar dışında kimseyle uyum içinde değildir.” diyerek cevap vermişti.

 Org. Çevik Bir ’in “Balans ayarı”nı DYP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Gölhan, “Bir, yasalar çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetlerine verilen görevleri dile getirmiştir. Türkiye’de her zaman Silahlı Kuvvetlerimiz rejimin, cumhuriyetin, Atatürk ilke ve  inkılaplarının koruyucusu bekçisidir” diyerek gayet olağan karşılamıştı.

 REFAHYOL hükümetinin başardığı en önemli işlerden biri de “Başbakanlık Kriz Yönetim Kurulu” kurup, “Başbakan tarafından MGK Genel Sekreterine, bakanlıkları, kamu dairelerini ve yerel yönetimleri denetleme yetkisi veren” kararları alması olmuştur

 Ordunun bir generalinin herkesin önünde Başbakan için “13 senedir PKK ile dövüşüyorum, … bunlarla da dövüşürüm” demesi karşısında DYP Genel Başkan Yardımcısı Necmettin Cevheri, “Demokrasilerde herkes konuşur. Askerler de düşüncelerini ifade edebilirler” diyerek cevap vermişti.

 

  Devlet Şeref Madalyası

 Kendini savunmak için, “Ben Devlet Şeref Madalyası sahibiyim” diyen eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı haksız mı? Sahi, İsmail Hakkı Karadayı’ya  ve diğer bütün Genelkurmay Başkanlarına bu şeref madalyaları ne için verilmişti?   

 “Orduyu yeniden yapılandırıp modernleştirerek dünyanın sayılı silahlı gücü hâline mi getirdi? Sınır boylarından üç beş şehrimizi düşman istila etti de gidip onları mı kurtardı? Barış zamanında bir genelkurmay başkanı ye yaparsa İsmail Hakkı Paşa da aynısını yaptı.. Maaşını sayarak aldı..

 Makamında oturup güne gazete okuyarak başladı..

 Önüne gelen evrakları imzaladı..

 Bazen birilerini ziyarete gitti, bazen birileri onu ziyarete geldi..

Görev gereği rutin teftişleri yoksa, yani Ankara dışına çıkmak icap etmiyorsa; makam aracına binip konutuna gitti..

 Varsa geceleri bir iki davete de katılmıştır..

 Süleyman Bey o paha biçilmez ‘Devlet Şeref Madalyasını..’ Paşa Hazretleri’ne niye verdi acaba?

 Katıldığı resmi davetlerde eline tutuşturulan içkiyi, üzerine başına damlatmadan içtiği için mi?

Üniformasının pantolonu her daim jilet gibi ütülü olduğundan mı?

 Sakal tıraşı olmadan makamına gelmediğinden mi? Maaşını at yarışında çarçur etmediğinden mi?

 Neden yahu? Biri söylesin..

 Sıradan bir devlet memuru gibi emeklilik gününe kadar işini aksatmadan çalışmaktan başka özelliği olmayan birine o madalya niye verilir..

 Ona verilir de işini aynı düzende yapan bir başka bürokrata, misal Tapu Kadastro Genel Müdürleri’nden birine neden verilmez..”

 (Selahattin Duman, Vatan, 08.01.2013)

 Bu “Devlet Şeref Madalyası” emekli olan hemen bütün Genelkurmay başkanlarına verildi. Başbakan Erdoğan da kendi zamanında emekli olan Genelkurmay başkanlarına bu madalyayı verdi.

 Dün madalya verdiğimiz bu adamları bugün niye yargılıyoruz?

 

Süleyman Demirel Bu Sefer Doğru Söylüyor

 Süleyman Demirel, Fikret Bila’ya yatığı açıklamada, “Şimdi 28 Şubat’a darbe diyorlar. Neresi darbe? Ne olmuş 28 Şubat’ta? Parlamento fesh mi edilmiş? Hükümet alaşağı mı edilmiş? Siyasi partiler mi kapatılmış? Milletvekilleri mi tutuklanıp götürülmüş? Ne yapılmış? Bunlar yapılmamış, 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu toplanmış, kararlar almış. Bunları herkes imzalamış ve sonra da uygulanmış. Hükümet görevinin başında kalmış. 3,5-4 ay sonra istifa etmiş. Anayasaya göre yenisi kurulmuş. Buna darbe denilmez.

 Evet, o dönemde gerginlik vardı. Bu gerginlik anayasa ve demokratik süreç içinde aşılmıştır. Anayasaya aykırı hiçbir şey olmamıştır. Kamuoyunda da bu süreçte bir darbenin önlendiği algısı mevcuttur. Nitekim, asker bana nizamiyeden döndük, demiştir. Bu doğrudur. Böyle bir ortamda, MGK’da kararlar alınmış ve uygulanmıştır. Ve esasen bu kararlar 1997 yılından 2009 yılına kadar da uygulanmıştır. Yani bugün işbaşında olan hükümetin döneminde de yine 28 Şubat kararları uygulanmıştır. 11 yıllık kesintisiz eğitim de dahil olmak üzere. 2009 yılında bu kararlar kaldırıldı, denilmiştir. Dolayısıyla orta yerde darbe diye nitelendirecek bir durum yoktur.” diyor (Fikret Bila, 08.01.2013, Milliyet).

 Süleyman Demirel, darbecilerin yargılanması konusunda tutarlı bir tavır sergiliyor: o gün engelleyemediği askeri müdahaleleri bugün de meşruymuş gibi göstermeye çalışıyor.

 Süleyman Demirel’in, her şey usulüne göre yapıldı iddiası, epeyce doğru… Bunu nerden biliyoruz: ne askeri ne de sivil olanlar hakkında o zaman hiçbir soruşturma açılmadı. Sivil yöneticiler emrindeki devlet görevlileri hakkında hiçbir idari işlem yapmadılar, zamanın Genelkurmay Başkanlarına “Devlet Şeref Madalyası” verdiler. Bu uygulama AKP iktidarı döneminde de devam etmiştir. Süleyman Demirel’in de dediği gibi 28 Şubat 1997’de alınan kararlar, 2009 yılına kadar da aynen uygulanmıştır. Bazıları halen de uygulanmaktadır.

 28 Şubat’ın hesabı sorulacaksa, hesap sormaya bu kararların altında imzası bulunan başbakanlardan başlanması gerekir. Sıra ondan sonra, emir komuta zinciri altında görev yapan askerlere gelir…

 Yaşar Büyükanıt’ı Genelkurmay Başkanlığına AKP Hükümeti getirdi. Yaşar Büyükanıt’a kadar YAŞ toplantısında  ordudan atılanlar irtica ile suçlanmıyorlar, disiplinsizlik diyerek ordudan atılıyorlardı. Yaşar Büyükanıt’ın olağanüstü bir yöntemle GKB atanmasından sonra, ilk defa AKP  iktidarı döneminde, irtica suçlaması açıkça gerekçe olarak vurgulanmaya başlandı.

 Ordudan atılan subaylar ve astsubayların hesabı sorulacaksa, hesap sormaya bu kararların altında imzası bulunan başbakanlardan başlanması gerekir. Kazanılmış sosyal hakları da elinden alınarak sokağa atılan bu insanların hesabı Çevik Bir’den önce Süleyman Demirel’den, Necmettin Erbakan’dan, Mesut Yılmaz’dan, Bülent Ecevit’ten, Abdullah Gül’den, Tayyip Erdoğan’dan sorulmalıdır. Bu kararların altında Çevik Bir ‘in değil, bunların ıslak imzası var…  

afozgur@hotmail.com

 

 

Kürt sorununda ışık göründü mü?

Kürt sorununun, Türkiye’nin halihazırdaki en büyük ve acil çözüm bekleyen sorunu olduğunda kuşku yok. Bu sorun eğer makul bir süre içinde hakkaniyete uygun bir çözüme kavuşturulabilirse, bu, Türkiye’de toplumsal barışın tesisi bakımından olduğu kadar, insan hakları ve demokrasi bakımından da bir kazanç olacaktır. Ne yazık ki, Türkiye bu meselede şimdiye kadar çok zaman kaybetti.

Terör sorunu mu?
Kabul edelim ki, Kürt sorununun çözümü konusunda AKP iktidarına gelinceye kadar ciddi bir adım atılmadı, atılamadı. Esasen, devlet elitleri uzun süre bu sorunun varlığını inkâr ettiler. Karşı karşıya olunan şeyin bir “terör sorunu” olduğunda ısrar ettiler ve “çözüm”ü de bununla tutarlı olarak “güvenlikçi” tedbirlerde aradılar.
Meselenin terör ve şiddetten ibaret olmadığını fark ettiklerinde bile, aslında sosyo-politik, kültürel ve hukuki boyutları olan esaslı bir sorunla karşı karşıya olunduğunu itiraf etmekten yine kaçındılar ve bu sefer “Güneydoğu sorunu”ndan, “ekonomik geri kalmışlık sorunu”ndan dem vurdular. Merhum Turgut Özal’ın ve daha sonra Süleyman Demirel’in Kürt sorununun varlığını kabul eden açıklamalarının ise arkası gelmedi veya getirilemedi.

Gelgitler yaşandı
Aslında AKP iktidarı da şimdiye kadar bu meselede kararlı ve tutarlı bir çizgi izleyemedi; zaman zaman tereddüt etti, bocaladı, gelgitler yaşadı. Başlangıçta bu çekingenlik ve tereddüdün anlaşılabilir nedenleri vardı. Nitekim, AKP hükümeti ancak iktidarını güvende hissetmeye başladığında bir “Kürt Açılımı” başlatıp bu yolda bilinen müsbet adımları atabildi. Ne var ki, hükümet kısa bir süre sonra tepkilerden ürkerek geri adım attı, “Açılım”dan vazgeçti ve ardından bir süre neredeyse tamamen güvenlikçi perspektife teslim oldu. Hükümet nihayet geçenlerde sorunun çözümü için bu sefer kararlı olduğunu gösteren yeni bir girişim başlattı. Bu girişimin Başbakan’ın partisine mensup Kürt milletvekilleriyle yaptığı toplantıdan aşağı yukarı iki hafta sonra açıklanması da anlamlıdır.

Kalıcı bir barış
Bu son hamle Kürt sorununun çözümünde asıl muhatap olarak Abdullah Öcalan’ı görmektedir. Bu hem hükümet çevrelerinden yapılan açıklamalardan, hem de BDP’nin kimi resmi sözcülerinin bu süreçte devre dışı bırakılacaklarından endişe ettiklerini gösteren açıklamalarından anlaşılmaktadır. Her ne hal ise, hükümetin muhatap seçimini elindeki verilerin doğru bir değerlendirmesinin sonunda verdiğini umut edelim.
Bu sefer gerçekten sonuç almak istiyorsa, bu önemlidir. Ancak, bu büyük toplumsal sorunu sadece Öcalan’la müzakere ederek çözmenin mümkün olmadığının herhalde hükümet de farkındadır. Sahici bir çözüm, PKK (‘Kandil’ ve Avrupa kanadı), BDP ve KCK’nın da sürece dahil edilmesini gerektirmektedir. Daha da önemlisi, Kürt toplumunun ‘BDP-KCK’ çizgisi dışında kalan diğer sivil unsurlarını hesaba katmayan bir çözüm arayışı kalıcı bir barışı getiremez.

Devlet politikası
Ayrıca, önceki benzerinden (Oslo süreci) farklı olarak, bu sürecin daha şeffaf bir şekilde yürütüleceği anlaşılmaktadır. Nitekim ilgililer kamu oyunu bilgilendirmek üzere zaman zaman bayağı “açık sözlü” açıklamalar yapıyor; bu amaçla medyayı da cömertçe kullanıyor, kullanabiliyorlar. Medyanın “kamuoyunu aydınlatma” işine dahil edilmesi ve esasen bu işi gönüllü denebilecek bir biçimde yapması “işin rengi”nin bu sefer gerçekten farklı olduğunu düşündürmektedir.
Açıkçası, hükümetin inisiyatifinde yürütülse ve siyasi sorumluluğu ona ait olsa da, bu seferki sürecin “Devlet” içindeki bir uzlaşmanın sonucu olduğu, yani bildik deyimiyle bunun bir “devlet politikası” olduğu söylenebilir.
Fakat kafa karıştıran bazı noktalar da yok değil. Bunlardan biri, hükümet sözcüleri tarafından ısrarla, sürecin amacının “PKK’nın silah bırakması”nı sağlamak olduğunun söylenmesidir. Bu açıklamalarda meselenin kültürel haklar ve demokrasi boyutuna hiç değinilmemesi, bu yönde yeni bazı adımlar atılacağına dair bazı ipuçlarının verilmemesi gerçekten şaşırtıcıdır. Çünkü, bırakınız Kürt sorununu, “terör sorunu”nu çözmek için bile tek başına PKK’nın silâh bırakması veya yurtdışına çekilmesi yeterli değildir.

Çözüm paketi!
Çözüm için esaslı tedbirleri içeren ciddi bir “çözüm paketi”ne ihtiyaç vardır. Devletin tanımına, yurttaşlığa, temel haklara, devletin siyasi ve idari örgütlenmesine ilişkin anayasal değişiklikler bu paketin zorunlu bir parçası olmak durumundadır. Ayrıca, “bir kere silâh bırakılsın, çözüm paketini ondan sonra düşünürüz (veya açıklarız)” yaklaşımı da doğru değildir. Ufukta bir “ışık” görmeyen Kürt tarafının sırf sizin iyi niyetinize güvenerek silâh bırakacağını beklemek sadece safdillik olmaz, aynı zamanda bir çözüm fırsatının daha hoyratça heba edilmesi anlamına gelir.
Başka bir kafa karıştıran noktaya Kürşat Bumin ısrarla işaret ediyor:
Bir ara medyada, sorunun çözümünü “İmralı”yla MİT müsteşarının “müzakere” edeceği ve bu konuda onun bir plan hazırlayacağı yolunda haberler yer almıştı. Bu haberlerde, hükümetin adeta bu işi MİT müsteşarına havale ettiği gibi bir hava hakimdi. Oysa, açıktır ki, Kürt sorununun çözümü bürokratik değil siyasi bir iştir. Nelerin müzakere edileceği ve nasıl bir çözüm planı geliştirileceği konusunda yetkili ve sorumlu olan elbette hükümettir. Neyse ki, hükümet ve AKP adına daha sonra ardı ardına yapılan açıklamalar bu hatanın farkına varıldığının işareti sayılabilir. 

Destek olmalıyız
Kısaca, hükümetin Kürt sorununun çözümünü nihayet ciddi olarak gündemine almış olması ve şu ana kadar bu konuda sergilediği kararlılık son derece sevindiricidir. Şu var ki, bu gibi girişimlerin başarısız olması halinde büyük bir hayal kırıklığına yol açma ve meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirme tehlikesi de vardır. Bu sefer de öyle olursa, inanınız, bu sorunu yakın hatta orta vadede barışçı biçimde çözme şansımızı büsbütün yitirebiliriz. Öyle olmasını istemiyorsak,hepimizin bu konuda hükümete destek olmamız gerekir.

Milliyet, 16.01.2013

İngilizce eğitimi yeniden ele alınmalı

What is this? This is a pencil.

Eğitimin zorunlu olması, büyük bir sorun. Bunu daha önce yazdım. Hadi, zorunlu bir eğitim var. Bunu 8 yıldan 12 yıla çıkarmak, bu daha büyük bir sorun. Bunu da yazdım. Geçmişte, işin “zorunlu” olmasının yanı sıra, başka yönlerden de eğitim sistemimizi eleştiriye tuttum. Bunlardan biri de dil eğitimiydi.

Şu kadar yıl İngilizce dersi verdiğimiz öğrenciler, üniversiteye de geldiğinde hâlâ “What is this?”, “This is a pencil” düzeyinde ilerliyor. Tek kelimeyle, yazık, demiştim.

***

Yıllardır, bazı üniversitelerimizde programların bir kısmında %30 yabancı dille eğitim diye bir şey var. Tam bir komedi.

Buna göre, %30 İngilizce eğitim verilen bölümü kazanan öğrenciler, önce bir yıl hazırlık okuyorlar. Sonra, bu öğrencilerin bazı dersleri İngilizce alması bekleniyor.

Peki, hazırlıktan sonra dil bilgimiz İngilizce ders almaya yeterli hale geliyor mu? Hayır. Diyelim ki, öğrenci yeterli; bu öğrencilere ders verecek hocamız var mı? Genellikle, bu nitelikleri haiz hocamız da yok.

Şu halde bu sistem niçin sürdürülmek isteniyor? Bu, ancak psikologların karar verebilecekleri bir durum. İd, ego, süperego gibi bir takım kavramlar devreye sokulmalı, belki. Yani burası, anlayabildiğim ve kavrayabildiğim bir alan değil.

Programlarında %30 İngilizce ders anlatılan bölümler olmasının hiç mi yararı yok? Var. O da, bu bölümlere gelen öğrencilerin giriş puanlarının diğerlerinden birkaç puan daha yüksek olması. Ama o kadar, daha fazlası değil.

***

Bir de tabii ki ODTÜ, Boğaziçi ve Bilkent gibi öteden beri tamamen İngilizce eğitim veren yükseköğretim kurumları var. Bir de, son zamanlarda, bunlara özenenler.

Ben, lisans eğitimim esnasında, ikinci sınıfta –yedi yıllık İngilizce eğitiminden sonra- İngilizceden kalan ve ondan sonra bu dili öğrenmeye karar veren biriyim. Bu dile ne kadar hâkim olduğum, tartışmalı. Yüksek lisansımı ODTÜ’de yaptım. Amacım, dilimi biraz daha ilerletmekti. Türkiye şartlarında fena sayılmayacak nitelikte bir de tez yazdım. Üstelik de İngilizce. 

1998 yılında da İngilizceden çeviri yapmaya başladım. Bugüne kadar tek başıma üç kitap (L. von Mises, Anti Kapitalist Zihniyet, Ankara: Liberte Yayınları, 2004; L. von Mises, Sosyalizm, Ankara: Liberte Yayınları, 2007; L. von Mises, Kadir-i Mutlak Devlet: Totaliter Devlet ve Topyekûn Savaşın Yükselişi, Ankara: LiberteYayınları, 2010), Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Hocamla ortaklaşa bir kitap (N. P. Barry, Modern Siyaset Teorisi,Ankara: Liberte Yayınları, 2013) ve otuza yakın da makale çevirdim. (Bu çevirilerde Prof. Dr. Atilla Yayla Hocamın moral desteklerini belirtmem gerekir.)

***

Dil, bir uygarlığın sahip olduğu birikime nüfuz edebilmek için oldukça önemli, bunu burada tartışacak değilim. Bu açıdan, meselâ, çeviri faaliyetleri uygarlıkların sıçramalı olarak ilerlemesi bakımından kayda değer çabalar, bunu biliyorum. Yani, özetle, dilin, dil öğrenmenin önemsiz olmadığını biliyorum. Bunu bugüne kadar yapıp ettiklerimle de ortaya koydum zaten.

Bilemediğim ve anlayamadığım şey, dilin, hemen her aşamada bu toplumun geleceğini inşa edecek kuşaklarının önüne, bir engel olarak koyulması.Bunun geçmişte yapılmasını anlayabiliyorum. Zira İngilizce (veya başka bir dil) Anadolu’dan gelen geniş kitlelerin daha baştan sistemin dışına itilmesi için önemli bir gerekçe oluşturuyordu. Ya bugün?

Mehmet Sağlam, kendisiyle yapılan bir röportajda, yıllar önce, -mealen- şunları diyordu: Eğer yurt dışına gönderilecek öğrencilerde dil şartını arasaydık, Anadolu’dan kimse yurt dışına gidemezdi.

Eskiden yabancı dil duvarını örenler, tek parti döneminin elitleriydi. Şimdilerde ise bunu çevreden merkeze bir şekilde gelebilmeyi başaranlar yapıyor.

İnsan üzülüyor.

***

Devlet, dille ilgili illa bir şey yapmak istiyorsa bence şunu yapması daha hayırlı olur: Üniversitelerin hazırlık programları için ayrılan kaynakları kendini ispat etmiş yayınevlerine teşvik olarak verebilir ve Hasan Âli Yücel’in başlattığı ama yarım kalan tercüme faaliyetlerini devam ettirebilir.

***

Bir de tabii ki üniversitelerde yükselmek için İngilizce yayın şartı var. Evet, artık pek çok akademisyenimizin İngilizcesi var; ortalık da İngilizce yayından geçilmiyor. Ama bir de bu yayınların “niteliği” diye bir sorun var. Zira artık üniversitelerimizde iş –amiyane tabirle- “Yürü, kaç yabancı yayının var, onu görelim”e dönüşmüş durumda.

Bu yayınların kaçı sadra şifa yayınlar? Kimse bunu sorgulamıyor.

Birileri bu İngilizce saplantısına “Dur” desin, lütfen.

RotaHaber, 15.01.2013

Çözüm mü, tasfiye mi?

Kürt sorunu bu defa çözülebilecek mi? Uzun zamandır bu meselenin siyasal bir zeminde çözülebileceği, çözülmesi gerektiği görüşünde olanlar yeni sürece de heyecanla ve umutla bakıyorlar.

 Neden olmasın ki? Kamuoyunda, PKK’yı besleyen Kürt sorununun silahlı yöntemlerle bitirilemeyeceği yönünde bir kanaat yerleşmiş durumda. Artık silahların susmasını, kanın durmasını isteyen büyük bir kitle var. Bunun için de görüşmeler yapılması ve siyasal bir anlaşmaya varılması fikri eskilerde olduğu kadar tepki yaratmıyor. ‘Gerekirse Öcalan’la bile görüşülür’ bir fikir değil, artık sıradan bir pratik.

Ancak bir sorun var: Yeni Şafak’tan Yasin Aktay’ın işaret ettiği gibi kamuoyu aşırı uyarılmış milliyetçi bir duygusallıkla da yüklü. Hükümetin de son yıllarda, ‘biz olsak asardık’, ‘Kürt sorunu bitmiştir’ söylemiyle kışkırttığı bir duygu bu. PKK’lı militanlarla poz verdikleri için bazı BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılacağını söyleyen hükümet şimdi PKK’nın lideriyle ‘çözüm’ konuştuğunda uyarılan ve kabartılan duygular hemen ortadan kalkmıyor. Bu belki ‘öteki taraf’ın taleplerini frenleyici bir işlev görüyor, ama aynı biçimde hükümetin de elini bağlıyor. Hatta görüşmeler ilerlediğinde ve bir sonuca yaklaşıldığında hükümeti ‘geri adım’ bile atmaya zorlayabilir.

Dolayısıyla hükümetin bir yandan sert milliyetçi bir söylemle Türk kamuoyunun gazını alıp, aynı anda da Kürt sorununu çözücü girişimler yapabileceği teorisi süreci tıkar, çünkü hükümet kendi oluşturduğu kamuoyunun tutsağı haline gelir, manevra kabiliyetini kaybeder. Vurgunun PKK’nın silah bırakmasına yapılması, sürece Türk kamuoyunun desteğini almak bakımından anlamlı. Basına yansıyan ‘strateji’ye ve bunu tamamlayan Başbakan’ın açıklamalarına göre hedef, PKK’nın silah bırakmasını sağlamak; önce ateşkes, sonra Irak Kürdistan’ına çekilme ve ardından silahsızlanma. Bu yaklaşımda ‘Kürt sorunu’na ilişkin siyasal bir çözüm modeli yok, bırakın Öcalan’ın durumu ve af gibi daha pratik konuları. Başbakan’ın kendi iktidarları döneminde bu iki konuda bir değişiklik olmayacağını kesin bir dille ifade etmesi de kafaları karıştırdı.

PKK’nın silah bırakması için masaya sürülen bir teklif yok mu? PKK’nın silah bırakmaya ikna olmasını ne sağlayacak? Onların silahlarını isterken biz onlara ne vereceğiz? Yoksa kırk yıllık örgüt şimdi durduk yere ‘teslim’ mi olacak? Gerçekçi olalım, dünyanın hiçbir yerinde silahlı bir örgüt durduk yere silah bırakmaz; ya yenmeniz gerek onu, ya da bir anlaşmaya varmanız. Şimdi anlaşma sürecindeyiz.

Ancak bu sürecin de adını ve amacını Kürt sorununu çözmek yerine ‘PKK’ya silah bıraktırmak’ olarak koyduğunuzda bu defa da ‘öte taraf’ın ikna edilmesi zorlaşacak. Eğer mesele daha genel bir ‘çözüm modeli’ çerçevesine oturtulmazsa hükümetin hedefinin sadece PKK’yı tasfiye etmek olduğuna ilişkin zaten var olan algı  güçlenecektir. 2009 açılım sürecinde de bu endişe Kürt siyasal hareketinde hükümetin niyetine ilişkin ciddi bir ‘güven bunalımı’na neden olmuştu.

Hükümetin asıl hedefi Kürt sorununu çözmek mi? Yoksa, seçim yılı olan 2014 öncesi PKK’yı ‘eylemsizleştirmek’ mi? Bu sorulara verilen cevaplar Kürt siyasal hareketini tatmin etmeden ve onlarda güven duygusu oluşmadan sürecin ilerleyebileceğini sanmıyorum. 2011 seçimlerinin ardından ateşkesi bitiren PKK hükümetin seçim öncesi kendilerini oyaladıklarını, hatta aldattıklarını iddia etmişti, hatırlayalım… Yeni süreçte de ‘kendi talepleri’nin kısmen de olsa karşılandığını görmeden Türkiye dışına çekilmelerini ve silah bırakmalarını beklemek fazla iyimserlik olur. Çözüm için anlaşabilirsiniz, ama tasfiyeye razı olmazlar. Hükümetin hedefi ne? PKK ve Öcalan neyin peşinde? Orta bir yerde buluşabilirler mi? Ben henüz emin değilim.

Zaman, 15.01.2013

6. yılında Hrant Dink ve ötekileştirilen Ermeniler

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Hrant Dink suikastı için “Olay sıradan bir cinayet değil, planlı ve örgüt işi.. Beraat kararı bozulsun..” diyerek sanıkların örgüt suçundan cezalandırılması gerektiğini açıkladı. Markar Esayan’ın da ifade ettiği gibi Dink cinayeti tüm derin devleti çıplak bırakacak tarihî bir özelliğe sahip bu bakımdan umarız bu süreçte siyasi irade kararlı ve net bir tutum sergiler. Geçenlerde Taraf ’ta da çıkan bir habere göre TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gönderilen bir MİT raporunda Rahip Santoro, Hrant Dink, Malatya Zirve Yayınevi cinayetlerinin Özel Harp Dairesi’nin işi olduğu iddia ediliyor. Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun raporunda yer alan bu bilgiler kuşkusuz malumun ilanından ibaret. Çünkü özgürlükçüler olarak zaten bu tür suikastların derin yapılanmalar tarafından yapıldığını biliyorduk bu bakımdan bir taraftan öldürülen insanların faillerinin bulunması adına gayret sarf ederken diğer taraftan da ülkede özgürlüklerin, evrensel hukukun, insani değerlerin ve demokrasinin tesisi adına gayret göstermekteyiz.

Farklılıklara karşı oluşan önyargının bir nedeni de eğitim

Derin yapılanmaların işlediği cinayetlerin ortaya çıkarılması için kuşkusuz ciddi gayretler sarf edilmeli ancak Hrant Dink cinayeti ve altı yıllık geçen sürede yaşananlar bizlere bir şey daha gösterdi ki, o da; ötekine karşı hala ciddi bir önyargının varlığını devam ettirmesidir. Eğitimin -en başında- milliyetçi, ulus devletçi ve Türk ırkının yüceltilmesi esasına göre kurgulandığı bir ülkede Hrant Dink nezdinde Ermenilerin hala düşman ve tehdit olduğu algısının varlığını devam ettirdiğini görmekteyiz. Bilindiği gibi tek-tipçi eğitim sistemlerinde öğrencilere devletin istemediği hiçbir bilgi ve değer aktarılmaz. Dolayısıyla öğrenciler otonom bir kişilik elde edemediklerinden ötürü neyin doğru, neyin yanlış ve kimin dost, kimin düşman olduğunu ve olacağını ancak ve ancak devletin belirlediği kriterlerle anlarlar ve bu doğrultuda bir anlayışla hayatlarını sürdürürler. Bu tür eğitim istemlerinde bireylere aşılanan, İç ve dış tehditler üzerinden oluşturulan bir kişilikle bireylerde vatanı için her şeyi göze alabilme gerekirse bu uğurda ölüme bile gitme istek ve duygusu kazındırılır. Ders kitapları bu türden endoktrinasyon örnekleriyle doludur. Ders kitaplarında işlenen konulara bakıldığında cemaatler, tarikatlar ya da farklı inanışa ve görüşe sahip olanlar iç tehdit, örneğin içimizde yaşayan Ermeniler ve diğer farklı ülkeler de dış tehdit olarak sunulur.

Ders kitaplarında Ermeniler

Milli Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu’nun 08.12.2011 gün ve 261sayılı kararı ile ders kitabı olarak kabul edilen ve birinci defada 152.459 adet basılan, MEB Yayınları; Ortaöğretim İnkılâp Tarihi Ders Kitabı’ndan 1915 Ermeni Olayları adlı konuyla başlayalım: “Aslında Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasını fırsat olarak görmüşlerdi. Hınçak ve Taşnak komitelerinin öncülüğünde Anadolu’nun birçok yerinde isyan başlattılar ve Rusların işgal ettiği bölgelerde masum halka karşı katliama giriştiler. Kendilerine katılmayan Ermenileri bile öldürmekten çekinmediler. Ermeni komitelerinin ‘Kurtulmak istiyorsan önce komşunu yok et’ talimatı üzerine isyancı Ermeniler, eli silah tutan Türk erkeklerinin cephelerde bulunması ile savunmasız kalan Türk köylerine saldırarak katliam yaptılar. Van’ın Zeve köyünde olduğu gibi birçok köyün halkını çoluk çocuk demeden katlettiler. Kayseri’de, Maraş’ta, Muş’ta, Bitlis’te, Diyarbakır’da, Elazığ’da ve Van’da isyan ederek katliamda bulundular. Ayrıca Osmanlı kuvvetlerini arkadan vuran Ermeniler, Osmanlı birliklerinin harekatını engellemiş, ikmal yollarını kesmiş, köprü ve yolları imha etmiş, Rusya’ya casusluk yapmış ve bulundukları şehirlerde isyan ederek Rus işgalini dek olaylaştırmışlardır.”

Ermenilerin ders kitaplarında bu şekilde aktarıldığı ve akabinde sıklıkla dar bir milliyetçilik anlayışının verildiği bir eğitim anlayışında pek tabiidir ki bir öğretmen Hrant Dink’in öldürüldüğü sıralarda şu mısraları yazacaktır; “Vatan benim, adı Türkiye. Sahibi benim, adım Türk biline. Sakın yan bakmayın Türk iline. Söz söylenirse Türklüğüme, gözüm karadır benzerim şahine. Bu millet kıymaz bildiğin gibi bülbüle de ürkek güvercine de. Türklüğüm söz konusu olunca, dayanamam kara karga sesine…”

Oysa eğitim farklılıkların birer zenginlik olduğu gerçeğinden hareketle bireyin çevresinde başka renklerin, dillerin, görüşlerin, inançların ve hayatların da olabileceği ve bunların da birer tehdit değil zenginlik olduğu gerçeğinden yola çıkarak özgürlükçü bir anlayışla dizayn edilmiş olsaydı, belki de bu türden ötekileştirici, dışlayıcı ve diğerlerine düşman gözüyle bakan anlayışların pek yer etmediğine tanıklık edecektik. Oysa -Allah rahmet etsin- Hrant Dink her defasında Türklüğe hakaret etmediğini, bilakis Türklerle yaşamayı kendisi için bir şans saydığını ifade etmekteydi ve Ermenilerin ve Türklerin içindeki önyargıların ancak birarada yaşamakla geçebileceğini ifade ediyordu. Bu yüzden her defasında ısrarla“biz birbirimizin ilacıyız” demekteydi. Ne var ki içimize atılan nefret tohumları yüzünden bu bilge insan anlaşılamadı.

Eğitimde reformlar devam etmeli

J. Krishnamurti; “Milliyetçilik bir hastalıktır ve hiçbir zaman dünyada barışı tesis etmeyecektir. Hastalıkla sağlıklı olamayız. Bu yüzden önce kendimizi hastalıktan kurtarmalıyız” der. Bu bakımdan farklı ideolojilere, görüşlere, inançlara, ırklara ve mezheplere karşı ciddi bir hoşgörü kültürünün yerleşemediği dar, kısıtlı ve içe kapalı siyasi ortamlarda mutlaka bir zihin kırılmasına ihtiyaç vardır. Söylemleri, bakış açıları her kesimden insanı kucaklayan, farklı görüş ve inançlara saygılı, evrensel ahlak anlayışı üzerine bina edilen yeni ve farklı bir toplumsal bakış açısı üretme zorunluluğu söz konusudur. Eğitim buna bir katkı sunabilir. Son yıllarda gerek ders kitapların içeriği ve gerekse eğitim anlayışı üzerinde ciddiyetle eğilen başta MEB Bakanı’na büyük sorumluluklar düşmektedir. Her fırsatta eğitimde tek-tipçiliği eleştiren ve önerilerini sunan bir bakanın olması kuşkusuz sevindirici. Ne var ki eğitimin bu hassas süreçte ivedilikle reforma ihtiyacı vardır.

Taraf, 15.01.2013