|
Liberals who supported the Justice and Development Party (AK Party) in the past have increasingly become critical of the party and its rule. This appears to the AK Party leadership as a case of disloyalty and to the opposition as a vindication of their stand against the AK Party. |
|
|
For those who really want to understand the liberal critiques of the AK Party, here is the clue. On Oct. 11, 2007, my column was titled “Limits of liberal support for the AK Party.” Let’s look at it again and we will start to understand the recent disenchantment of liberals with the AK Party. “Embracing liberal values has certainly gained sympathy and even support for the Justice and Development Party (AK Party) among liberal circles. Continuation of this, however, depends on the performance of the AK Party in some crucial policy areas. “Most important of all is the EU process. Liberals attach great importance to a speedy integration with the EU, viewing the process as a unique opportunity to establish and consolidate a working market economy, full democracy and a universal standard for human rights in Turkey. While the AK Party government was hailed as the starter of negotiations earned with courageous political reforms, it was also heavily criticized for slowing down the reform process afterwards. To see the continued commitment of the AK Party to the membership and its corollary political reforms is the key to the liberal support. What is expected from the AK Party in this post-election period and with the renewed mandate is to energize the reform process and press hard for concluding the negotiations. If the AK Party seems unenthusiastic about EU membership, the bases of the liberal-democrat-conservative coalition will crumble. Without an EU membership perspective that generates a broad progressive coalition, the AK Party will commit political suicide: It will either submit to or be defeated by the pro-status quo powers. “Protection and promotion of human rights for all is another key policy area on which the AK Party should perform well in order to keep the support of the liberals. This requires a notion of protection of the rights and liberties of all citizens without falling into the trap of ‘majoritarian’ democracy. Protection of minority views, lifestyles and beliefs is part and parcel of a liberal democracy. Any deviation from this will turn the liberals against the AK Party. “The AK Party cannot refrain from taking steps to materialize full democracy. If the AK Party looks ready to compromise on the principles of liberal democracy, including a proper form of civil-military relationship, it should forget about liberal support. The appearance of the AK Party negotiating with bureaucracy — with a result that sustains tutelage democracy — will certainly alienate the liberals. In this context, not to take a step back from making a new liberal constitution is a test case for the AK Party. “Another issue area that is important for liberals is the Kurdish question and the issues of ethnic and religious diversity. If the AK Party falls into the trap, as pushed by the state bureaucracy, of pursuing a homogenizing national policy toward the Kurds and other ethnic and religious identities, it cannot count on the support of the liberals. In order to make peace with the civilian and military bureaucracy the AK Party may be tempted to play ‘tough’ on the Kurdish issue and ‘soft’ on political reforms. Both will strip the AK Party off its reformist and civilian characteristics. “Another sine qua non of liberal sympathy for the AK Party is the expectation that the AK Party fight against radical nationalism, not only in Turkey but within itself. This is the soft belly of the AK Party. I think liberals are aware of the presence of the statist/nationalist pull within the party… The party leadership is capable of taming nationalism, but instead, if it falls victim to radical nationalism, it will lose its reformist stand. Once this happens the AK Party will dissolve into the state and status quo just like its opponents. This would be the end of a reformist party and the end of the liberal/democrat/conservative coalition. “It is clear that the AK Party will face its greatest opposition ever if it is seen as abandoning the objectives of building full democracy and pursuing the EU membership. These two broad objectives constitute the very basis of the liberal, democrat, conservative alliance…” Think of each and every issue I raised five years ago: the EU, a new constitution, the danger of majoritarian democracy, respect for minority views, values and lifestyles, the Kurdish question, tendency for radical nationalism… So, from a liberal point of view, why not now criticize the AK Party? Today’s Zaman, 30.12.2012 |
Why Turkey’s liberals criticize the AK Party
Gerekçeli kararda neler var?
Balyoz kararı, askerin darbe teşebbüsünün yargılanabildiğini ve cezalandırılabildiğini açıkça gösteriyor. Türkiye gibi defalarca darbeye maruz kalmış bir ülkede bu gelişme fevkalade ehemmiyetli bir eşiğin aşıldığını gösteriyor.
Balyoz Darbe davasındaki mahkumiyet kararından sonra, mahkemenin gerekçeli kararı da açıklandı. Böylece Türkiye’nin darbelerle hesaplaşmasında bir eşik daha aşıldı. Türkiye’nin darbelerle yüzleşmesi medyanın darbe ve darbe teşebbüslerini, bu dönemlerdeki insan hakları ve hukuk ihlallerini, kamuoyunu darbeye hazırlayacak suç tertiplerini, medyanın ve siyasetin yönlendirilmesini teşhir etmesiyle başlamıştı. Bu aşamayı 27 Nisan 2007’de Genelkurmayın Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve siyasete müdahaleyi amaçlayan e-muhtırasına, AK Parti Hükümetinin ertesi gün 28 Nisan 2007’de hayır demesi ve anayasal sistemi hatırlatmasıyla yeni bir aşama takip etti.
Medyanın ve iktidar partisinin darbe karşıtlığı, silahlı kuvvetler içinde zaten var olan görüş ayrılıklarını arttırdı. Ordu içindeki darbeci hiziplerin gücü azalırken, meşruiyetçi ve mesleklerini profesyonellikle yapmak isteyen askerin önü açıldı. Ordu içindeki görüş ayrılığı, aynı zamanda darbecilere karşı ordu içinden bilgi ve belgelerin basına, siyaset dünyasına ve mahkemelere akışını kolaylaştırdı. Bu gelişmeler, sivilleşen emniyet ve MİT sayesinde istihbarat bilgisine dönüşünce darbeye karşı mücadele eden hükümetin ve medyanın işi kolaylaştı. Balyoz Darbe Planı, bu vasatta önce Taraf gazetesine ulaştırılan bilgi ve belgelerin yayınlanmasıyla kamuoyuna mal oldu. Plana göre darbe beş aşamada tamamlanacaktı.
Birinci aşamada istihbarat faaliyetleri yer alıyordu ve bu aşama tamamlanmıştı. İkinci aşamada askeri müdahale için zemin hazırlama süreci öngörülmüştü. Bu aşamada tertiplenecek suikast, katliam ve bombalamalarla kaos ortamı meydana getirilerek sivil hükümetin toplumu yönetmede yetersiz kaldığı gösterilecekti. İddianamede bu istikamette planlamalar ve görevlendirme listeleri olduğu, hatta bazı eylemler için istihbarat çalışmaları dahi yapıldığı ifade ediliyor. Üçüncü aşamada askeri müdahalenin fiilen gerçekleşmesi yer alıyor. Dördüncü aşamada Milli Mutabakat Hükümeti’nin kurulması, beşinci ve son aşama ise sivil yönetime geçilmesi için ‘seçime’ gidilmesi hedefleniyor.
Medyanın etkisi
İddia edilen suç delillerinin ve faillerinin ortaya çıkmasıyla beraber konu, yargıya intikal etti. Böylece yargı, darbe teşebbüslerini ve bilahare de darbeleri soruşturmaya ve kovuşturmaya başladı. Bu bağlamda çığır açan dava, Ergenekon oldu. Ergenekon davası, halen devam eden dev bir davaya dönüştü. Daha sonra ortaya çıkan Balyoz davası, kısa zamanda Ergenekon kadar önemli bir davaya dönüştü. Balyoz davası, ulaşılan bilgi ve belgelerle şaşırtıcı bir hızda ilerledi. Emekli ve muvazzaf 365 sanıktan 325’ini “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildi, ancak “eksik teşebbüs” nedeniyle çeşitli cezaî indirimlere gidildi.
Balyoz Davasındaki bir çok bilgi ve belgeye rağmen, sanıklar baştan itibaren suçlamayı reddettiler ve belgelerin uydurma olduğunu iddia ettiler. Bu istikametteki yurt içinde ve yurt dışında yapılan lobi çalışmaları ürkütücüydü. Sadece bu lobi çalışmaları dahi, Balyoz Davasının ciddiyetini göstermeye yeter. Dava süresince yurt içinde ve yurt dışında dava aleyhine yürütülen çalışmalar, Balyoz Davası sanıkları arasındaki dayanışmayı ve yanlış savunma anlayışını gösteriyordu. Çünkü dava topyekün reddedilmek yerine, darbe planının 5-7 Mart 2003 tarihli seminer çalışmasındaki ses kaydı ve general Süha Tanyeri’nin notlarındaki teşebbüs kabul edilerek, teşebbüste bulunan üst komutanların nedamet göstermeleri alt düzeydeki askerlerin cezasını azaltabilir ve alt düzeydeki bazı askerlerin cezalandırılmasına yol açan bazı görevlendirme yazılarının tartışılmasına kapı aralayabilirdi.
Sanıkların ardındaki lobi, İstanbul Barosunun da yardımıyla ileride yanlışlığı daha iyi anlaşılacak bir savunma stratejisi geliştirdi. Dava uzuyor gerekçesi, zamanla savunma avukatlarının savunma vermemesiyle davayı uzatma gayretine dönüştü. Mahkeme karar verdikten sonra da, lobinin karar aleyhine medya başta olmak üzere faaliyetleri devam etti. Medyanın bir kısmının mahkeme kararlarına karşı muhalefeti, medyanın darbelerdeki rolünü bir kez daha kamuoyu gündemine taşıdı. Aynı tavır, mahkemenin “gerekçeli karar”ını açıklamasından sonra da devam etti. Bu sefer, yapılan dezenformasyonla mahkemenin kararlarına gölge düşürülmeye çalışıldı. Mahkeme kararının hilafına bütün delillerin aslı Genelkurmay’da mı sorusu sorularak, Genelkurmayın bütün delillerin aslı bizde değil mealindeki açıklaması çarpıtılarak bütün deliller itibarsızlaştırılmaya çalışıldı
Tartışmalar üzerine İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ömer Diken, Balyoz Davasının gerekçeli kararına ilişkin tartışmalar için Milliyet gazetesine bir açıklama yaptı. Diken “Gerekçeli kararda belirtilen hangi belgelerin asılları var?” soruna şu cevabı verdi: “Bunları deliller kısmında yazdık. Eskişehir’deki flash bellekten ve Gölcük’teki hard diskte ve CD’lerde bir takım ıslak imzalı belgeler vardı. Bunları Genelkurmay da doğruladı. Biz bunları yargılama konusu olmadığı için delil olarak almadık. Sadece yargılama konusu diğer dijital belgelerin varlığının ve sıhhatinin sağlamasını yapmak amacıyla değerlendirdik. Bunu karara net olarak yazdık. Ancak karar tam olarak okunmadığı için yanlış okunduğu ve doğru anlaşılmadığı için bu şekilde yazı ve değerlendirmeler çıkıyor.”
Davanın lobicileri
İçlerinde hukukçuların da yer aldığı Balyoz Davası sanıkları lehine lobi yapan heyet, tek tek delilleri ve sanıkların durumunu tartışmak yerine, bir tür siyasi savunma yaptı. Bu stratejinin amacı, sanıkların arasındaki anlaşmazlıkların önüne geçmektir. Fakat mahkemenin kararı ortada ve bu tür manipülasyonlarla çürütülemeyecek ölçüde net bir muhakemeye ve belgeye dayanıyor. Şimdi basının lobinin etkisiyle görmezden bu gerekçeli kararda neler var kısaca onalar bakalım.
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Balyoz Davası gerekçeli kararı, 6 bölümden oluşuyor. Birinci bölümünde, sanıklar hakkında düzenlenen iddianamelere, iddianamelerde sanıklara yöneltilen suçlamalara ve sonrasında da iddia makamının esas hakkındaki mütalaasına yer veriliyor. İkinci bölümde, sanıkların soruşturma ve yargılama esnasında yaptıkları savunmalar, üçüncü bölümde, sanıkların lehine ve aleyhine olan bütün deliller ele alınıyor. Dördüncü bölümde deliller değerlendiriliyor. Beşinci bölümde gerekçe ve kabul kısmında sanıklar ve müdafilerinin deliller ve yargılama aşamasıyla ilgili ileri sürdükleri itirazları tartışılıyor. Gerekçeli kararın altıncı ve son bölümünde sanıkların bireysel hukuki durumları ele anlıyor ve mahkemenin hüküm kararı yer alıyor.
Balyoz Davasının şimdi yayınlanan “gerekçeli kararı”, darbelerle hesaplaşmada yargının üzerine düşen hukuki rolü yerine getirmeye çalıştığını gösteriyor. Balyoz kararı, bu tür davalarda yol açan emsal bir karar olarak dikkat çekiyor. Dava, askerin darbe teşebbüsünün yargılanabildiğini ve cezalandırılabildiğini açıkça gösteriyor. Türkiye gibi defalarca darbeye maruz kalmış bir ülkede bu gelişme fevkalade ehemmiyetli bir eşiğin aşıldığını gösteriyor. Şimdiden sonra, Yargıtay davayı hukuki mecrasında ele alacak. Gerekçeli karar hukuken tartışılacak. TBMM’nin Darbeleri Araştırma Komisyonu marifetiyle yaptığı çalışmalar, yasamanın darbelerle hesaplaşmada rolünü yerine getireceğinin işaretidir. Bundan sonra yargının ve yasamanın yanında, yürütmenin de sürece dahil olarak darbelerin neşet ettiği ortamı ele alacağı bir reform paketini hayata geçirmesi elzemdir.
Açık Görüş, Star, 13.01.2013
Barış adına umutluyuz
Son gelişmeler barış umudumuzu bir kez daha arttırdı. Bilindiği gibi ulus devlet inşa etme sürecinde Kürtlere ve diğer farklı kesimlere yönelik çeşitli asimilasyon politikaları yürütüldü. Devlet adamları yıllarca asimilasyon raporlarlarıyla meşgul oldular. Tek tek Kürt illeri üzerinde çalıştılar. Yıllardır Kürt illerini nasıl Türkleştiririz planları yapıldı. Kürtlere Siz Türksünüz diyerek onlar için yeni bir Türk tarihi yazıldı. Ne var ki Kürt bölgelerinin Türkleştirilmesi projesinin tutmadığı görülmektedir. Gelinen noktada tek bir etnisiteye dayalı bir devlet inşa etmenin faturasını çok acı ödedi Türkiye. Çünkü hiçbir sistemin insanı atlayarak ve onun en temel varlık nedenlerini yok sayarak ayakta kalması mümkün değildir. Bu ülkede yıllardır kimliği Kürt olan insanlara karşı ciddi bir önyargı beslendi. Dilleri yasaklandı, köyleri boşaltıldı, Kürtçe türkü kasetlerine el konuldu, Kürtçe konuşanlara para cezası kesildi vs. Bütün bunların yanında Türk siyasi partilerinin -proje ve programlarıyla- Kürtleri de temsil etmedikleri görüldü. Bir çocuğun annesinden duyduğu ana dilini konuşamamasının ne denli vahim sonuçlar doğuracağını Türkiye geç de olsa anladı. Hakkını vermek gerek bunu ilk anlayan partilerden biri AK Parti olmuştur. Kürt sorununun siyasi zeminde çözümünün mümkün olamayacağını dillendirenlere karşın AK Parti hükümeti tüm engellemelere rağmen barış adına risk almış ve Kürt sorununa dönük barış umutlarını arttırmıştır.
Başbakanın milliyetçi çıkışları
Bilindiği gibi Sayın Başbakan son zamanlarda yaptığı milliyetçi çıkışlarla yazarlara epeyce malzeme vermişti. Bu süreçte kimi yazarlar başbakanı milli şef ilan ederek ülkenin milli şef dönemine doğru gideceğini yazdı. Kimi yazarlar da başbakanın bilinçaltındaki milliyetçi canavarın hortladığını ifade etti. Birçok yazar ve aktivist ise bundan sonra ülkenin şeriat ilkeleriyle yönetilebileceği, dindar nesil projesinin bunun bir parçası olduğu bu durumda da laikliğin elden gidebileceği evhamlarını dilendirdiler. Kuşkusuz yazarların ve TV yorumcuların bazı eleştirilerini anlayışla karşılamamız gerekir. Neticede karşımızda bir iktidar var. Ve insanlık tarihinin bize öğrettiği tecrübelerden de bilmekteyiz ki iktidar tabiatı gereği yozlaşmaya meyillidir. Lord Acton’ın söylediği gibi, “İktidar yozlaşmaya meyillidir, mutlak güç ise kesinlikle yozlaştırır.” Bu bakımdan Russel neredeyse hayatını iktidarın yola getirilmesi tezine harcamıştır. Ve iktidarlar özgürlükçüler tarafından sıklıkla yola getirilmelidir.
Ancak ben başından beri başbakanın milliyetçi çıkışlarının altında Kürt sorunun çözümüne dönük bir hesabının olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü başbakan bu meselenin çözüme kavuşması için atılacak radikal adımların arifesinde bir bakıma direnç kırmaktaydı. Kapsamlı bir barış ortamı için bu türden direnç kırma söylemlerine ihtiyaç vardı. Kaldı ki daha evvel Kürtçe isim vermenin önündeki yasağı kaldıran, yerleşim birimlerine yerel kültür ve dil doğrultusunda isim verilmesinin önünü açan, farklı dil ve lehçelerde, o dillerin öğretilmesi amacıyla kurs açılmasını serbest bırakan, özel tv ve radyo yayınları dâhil olmak üzere Türkçe dışındaki dillerde yayınla ilgili sınırlamaları kaldıran, üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri ile Kürtçe enstitüleri kurulmasına izin veren, cezaevlerinde insanların yakınlarıyla anadillerinde konuşmasını yasak olmaktan çıkaran bir partinin birden milli şef dönemi uygulamalarına geri dönmesini beklemek ve diktatörleştiğini öne sürmek süreci doğru okuyamamaktan ileri gelen bir tutumdu.
Kürt sorunu mutlaka çözülecek
Seçmeli Kürtçe dersinin ardından Zana’nın Kürt sorununun çözümünde tek aktör olarak başbakanı göstermesi, ülkede barışın ve huzurun gelmesini arzu etmeyen ve sürekli Kürt sorunundan beslenen şiddet yanlısı kesimler tarafından karşılıksız kalmamıştı. Ne yazık ki her zaman olduğu gibi ne zaman Kürt sorununda olumlu bir hava oluşsa birtakım operasyonlara tanıklık ediyoruz. Hâlâ bu tür operasyonlarla Kürt sorunu üzerinden hükümetin düşürülmesi planları yapılmaktadır. Ancak sona gelinmiştir. Çözülmesini arzu etmedikleri Kürt sorunu mutlaka çözülecektir. Ve bu ülkede isteseler de istemeseler de Kürdüyle, Türküyle, Ermenisiyle, Alevisiyle, Sünnisiyle tüm farklılıklarımızla birlikte çatışmadan barış ve huzur içinde özgürce yaşamanın önündeki tüm engelleri aşacağız.
Türkiye, tüm kesimlerin rızası alınarak bu meseleyi çözüme kavuşturmak niyetindedir. Bunun iki nedeni var. İlki ve en önemlisi artık Türkiye gelinen noktada Kürt sorununu bünyesinde taşıyamayacak kadar dünyadaki gelişmelere açık bir ülke haline gelmiştir. Kaldı ki hayatın akışı da bu yöndedir. İkincisi de Ortadoğu dengeleri ve Türkiye’nin bölgede oynayacağı roldür. Kutuplaşmaları doğru okuyan ve politikalarını bu minvalde tanzim edenlerin kazanacağı önemli bir sürece girmekteyiz. Bu süreçte küçük düşünenler kaybeder.
Sivil anayasa
Başbakan’ın önceki yıllarda sivil anayasa ile ilgili olarak “meyvenin olgunlaşması gerektiğinden” bahsetmişti. Kürt sorunun çözümüyle meyve olgunlaşacaktır. Ve Türkiye tüm farklılıkları içine alan, onları özgür kılan yeni bir anayasayı yürürlüğe koymalıdır. Artık bizler tek tip uysal yurttaşlar yerine kendine güvenen, özgür, bilimle sanatla uğraşan, özgür bir devletin özgür bireyleri olmak istiyoruz. Yeni ve farklı düşüncelere kapalı, kendi ideolojileri içerisine hapsolmuş, bireyin hak ve özgürlükleri yerine kendi çıkarlarını koyan otoriter zihniyetlerin tüm çabalarına rağmen artık normalleşmemiz gerektiğini ve bu uğurda özgün projeler geliştirmemiz gerektiğini ifade ediyoruz. Barışa az kaldı. Umutlarımız yeniden arttı. Zaman barış sürecinin hızlanmasına ve yeni bir anayasa yazılmasına katkı sunma zamanıdır.
Taraf, 11.01.2013
Helva
Önce “eldeki malzeme”ye bakalım.
Oslo’dan farklı ve daha derin bir sürecin yaşandığı açık.
Bir kere görüşmeler, doğrudan yapılıyor. Arabulucu bir ülke yok; geçmişten farklı olarak daha fazla çözüm iradesine sahip oldukları sezilen taraflar taleplerini herhangi bir aracıya gerek duymadan birbirlerine iletme ve tartışma imkânına sahipler.
Görüşmelerin merkezinde Öcalan duruyor. Daha önce Öcalan’la yapılan görüşmelerde gaye, Öcalan üzerinden PKK’yi tasfiye etmekti. Sonuç alınamamasının önemli nedenlerinden biri de buydu. Bu kez Öcalan ile temas ederek PKK’yi sürece dâhil etme hedefleniyor; bunun başarıya ulaşma olasılığı daha yüksek.
İşin siyasi ayağı ihmal edilmemiş. BDP, daha baştan itibaren görüşme trafiğinin içinde yer alıyor. BDP’nin süreç içindeki varlığı; hem farklı aktörler arasında bağlantı kurulabilmesi, hem toplumun bilgilendirilip ikna edilmesi ve hem de olası kışkırtmaların boşa çıkarılması bakımından önemli.
Süreç, kısmi bir şeffaflıkla yürüyor. Şeffaflık; halkın bu görüşmelere tepki vermediğinin ve bunun kendisi için bir risk oluşturmadığının AKP tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. Keza bu defa sonuç alınabileceğine dair umudun yüksekliğini de. Ayrıca sürecin halkın gözü önünde işlemesinin bir işlevi daha var: O da, eğer görüşmeler bir şekilde kesilirse, bunun sorumlusunun kim olduğunun belirlenmesini sağlayacak olması.
Taraflar, azami beklenti yaratmamak adına sürekli bir ihtiyat uyarısında bulunuyor. Her ne kadar hükümete yakın ve hükümetin içinde bazı kalemler, demokratların ihtiyat çağrılarını bile “örgütün silahlı varlığını sürdürmesine örtülü bir destek” olarak yorumlasa da, ihtiyatlı olmakta yarar var.
Gerçekten de temkinli olmayı gerektirecek birçok husus da sözkonusu:
İlki, dünkü bir meseleden değil, uzun bir tarihsel arka planı ve çok çeşitli boyutları olan bir meseleden bahsediyoruz. Bunun bir çırpıda hemen hallolamayacağı hatırda tutulmalı.
İkincisi, PKK sadece dağdaki silahlı mensuplarından ibaret değil. Devasa bir örgüt. Etkin bir sivil topluma, geniş bir tabanı olan bir siyasi organizasyona ve güçlü bir medya ağına sahip. Kandil, cezaevi ve Avrupa, bu yapının farklı güç merkezlerini oluşturuyor. Tüm bu unsurların, zarar vermelerini engellemek ve onları sürecin bir parçası hâline getirmek güç bir iş.
Üçüncüsü, geçmişin ağır bir yükü var. Daha önceki denemelerden başarıyla çıkılmaması, taraflar arasında bir güvensizliğe sebebiyet vermiş durumda; bu da temkinli olmayı zorunlu kılıyor.
Dördüncüsü, soruna bir çare bulunmasını istemeyen de çok sayıda aktör var. Türkiye ile ilişkilerinde problemler yaşayan Irak, İran ve Suriye’nin PKK kartının devreden çıkmasından hoşnut olmayacaklarını tahmin etmek zor değil. Keza gerek devlet, gerek PKK içindeki derin odakların da süreci sabote etme konusunda yüksek bir beceriye sahip oldukları da biliniyor.
Beşincisi, Öcalan’ın gücünden duyulan kuşku. Öcalan ile anlaşılsa dahi buna PKK’nin diğer odaklarının özellikle de Kandil’in ne kadar uyacağı konusunda gerek devlette, gerekse toplumda bir şüphe var. Öcalan’ın 14 yıl önceki pozisyonunda olmadığı su götürmez. Dolayısıyla Öcalan’ın bir karar verirken, Kandil’in hassasiyetlerini gözardı etmeyeceği, dengeleri gözeteceği kesin.
Ama kesin olan bir diğer husus da; PKK’deki hiç kimsenin doğrudan Öcalan’ı muhalefet edemeyeceğidir. Zira PKK gibi hareketlere asıl güç veren halk desteğidir; halk nezdinde ise karşılığı olan tek aktör Öcalan’dır. Diğer aktörler savaşabilir, emirlerinde silahlı birimler bulunabilir ama 1990’lardan beri bilinçli bir biçimde bir kült hâline getirilen Öcalan’a karşı çıkamaz. PKK tarihi, bir efsane iken Öcalan ile ters düştükten sonra bir hiç mesabesine indirilen isimlere dair örneklerle doludur.
Öcalan’ın bu konumu bir avantaj olarak değerlendirilmeli. Devlet, görüşmelere eşlik edecek bir siyasi reform programıyla Öcalan’ı daha da güçlü ve belirleyici kılabilir.
Süreç başarıya ulaşır mı?
Bunun bütün şartları var aslında: Tarafların silahla artık daha fazla yol alamayacakları noktasına gelmiş olmaları, güçlü bir siyasal iktidarın varlığı, tüm taraflarının sürece katılma olanaklarının bulunması ve toplumsal destek.
Ve bütün bu riskleri bugün kamusal olarak bütün açıklığıyla tartışıyor olmamız.
Yani malzeme hazır; iş helvayı yapmada.
Bu da aşçıların maharetine kalmış.
Taraf, 11.01.2013
Barış için dilimizi değiştirmeliyiz
Türkiye ve Ortadoğu’nun kritik bir dönemden geçtiği günümüzde Kürt sorunu coğrafyamızın en temel sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Otuz yıldır ülkemizde devam eden sıcak çatışma veya yoğunluk derecesi değişen savaş durumu, Kürt sorununun çözümünü özellikle Türkiye açısından acil bir zorunluluk haline getirmektedir.
Kürt sorunu gibi tek bir devletin sınırlarını aşan uluslararası nitelikteki ağır bir sorunu nihai bir çözüme kavuşturmak çok zordur. Türkiye, egemen statükonun Kürt sorununda çözümsüzlüğü çözüm olarak dayatan anlayışı nedeniyle uzun süre bu konuda yeni bir anlayış ve politika ortaya koyamadı. Ancak AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden sonra Kürt sorunu konusunda siyasi iktidar, klasik bürokratik çerçevenin dışında yeni söylemler ve politikalar geliştirmeye başladı.
AK PARTİ’NİN YAPTIKLARI
Başbakan’ın ‘Kürt sorunu, benim sorunumdur’ demesi, sivil ve demokratik bir hükümetin sorunu sahiplenmesini göstermesi açısından önemlidir. AK Parti iktidarı döneminde sağlık, eğitim ve altyapı alanlarında Kürt coğrafyasına önemli hizmetler götürüldü ve Kürt kimliği ve dili üzerindeki geleneksel baskılar ve yasaklamaların büyük bölümü ortadan kaldırıldı.
AK Parti’nin iktidar olduğu son on yıllık dönemde Kürt sorunu konusunda devlet anlayışında önemli değişmeler olmasına rağmen, şimdiye kadar Kürt sorunu nihai bir çözüme kavuşturulmuş değildir. Çok fazla karmaşık olan Kürt sorunu sonucunda ortaya çıkan bir örgütün, otuz yılı aşkın bir süre silahlı mücadele yürütmesi de sorunun normalleştirilmesini ve çözüme kavuşturulmasını zorlaştırmaktadır.
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Sorunun normalleştirilmesinin zorluğuna rağmen AK Parti döneminde Oslo Süreci denilen MİT-PKK temsilcileri arasında gerçekleşen ilişki ve diyalog gerçekleşti. Ancak Oslo süreci, istenen olumlu sonuçları doğurmadı ve bir daha başlamamak üzere bitti. Oslo süreci barış ve çözüm adına ortaya ciddi bir sonuç doğurmamasına rağmen, çatışmaların yoğunlaşması ve tarafların söylemlerinin radikalleşmesi şeklinde negatif bir tablonun ortaya çıkmasına neden oldu.
Yoğun olarak devam eden çatışma sürecinin devamının imkansızlığından dolayı hükümet, İmralı süreci denilen ikinci süreci başlatmış bulunmaktadır. İmralı sürecinin örgüt lideriyle resmi yetkililerin yaptığı görüş alışverişi şeklinde başlaması önemli ve olumlu bir gelişmedir. İmralı sürecinin Kürt sorununu normalleştirmesi ve barışı doğuracak bir sürece doğru evrilmesi için, herkesin ciddi, sahici ve derinlikli bir şekilde konuyu ele alması ve ortaya çıkan barış imkanına derinlik kazandırması gerekmektedir.
MUHATAP TOPLUMDUR
İmralı süreci resmi yetkililer ve örgüt lideri arasında yapılan görüşmelerle başlamış olmasına rağmen bu sürecin en önemli aktörü bütün Türkiye toplumudur. Görüşmelerin kamuoyuna duyurulduğu andan beri geniş toplum kesimleri, sürece desteklerini ifade etmişler ve barıştan yana bir tutum ortaya koymuşlardır. Yeni süreçte en büyük sermaye toplumsal destektir. Toplumun İmralı süreci karşısında ortaya koyduğu vakur ve yapıcı duruşun değeri çok iyi bilinmeli ve toplumun sürece desteği kökleştirilmelidir.
Son on yılda demokratikleşme konusunda çok ciddi atılımları gerçekleştirmiş olmasına rağmen Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük konusunda hala atması gereken birçok adım vardır. Devletin müdahaleci ve hiyerarşik merkeziyetçi yapısı yerine yerinden yönetimi esas alan yeni bir yönetim yapısının kurulması ve insan temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almak suretiyle devlet iktidarını sınırlayan özgürlükçü sivil bir anayasanın yapılması gerekmektedir. Türkiye’nin demokratikleşmesi için gerekli olan bu iki düzenleme bir an önce gerçekleştirilmeli ve ülke demokrasisi için olmazsa olmaz konular olarak İmralı sürecinde pazarlık konusu edilmemelidir.
DEMOKRATİKLEŞME SÜRSÜN
Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda atılması gerekli adımlar pazarlık konusu edildiğinde hem demokratikleşme sürecinin gecikmesi hem Kürt sorununun çözümsüzlüğe terk edilmesi şeklinde bir durum ortaya çıkabilmektedir. Yeni süreç, bütün toplum kesimleri arasında barış ümitlerinin yeniden filizlenmesine ve farklılıklar içinde bir arada yaşama iradesinin güçlenmesine psikolojik ve sosyolojik olarak önemli katkıda bulunmuştur. Ancak ada sürecinin yarattığı bu olumlu psiko-sosyal atmosfer abartılmamalı, insanların duygu ve düşünce dünyasında sorunun tamamen çözüldüğü şeklinde bir algı oluşturulmamalıdır.
YENİ BİR DİL İHTİYACI
İnsanların soğukkanlı ve bilinçli bir şekilde süreci takip etmelerine imkan veren sağlıklı bilgi akışı için bütün kanallar açık tutulmalıdır. Süreç, görüşmeler aşamasında olmasına rağmen şimdiden sürecin bütün takvimini ve basamaklarını detaylı bir şekilde ilan etme iddiasında olan yayınlar, barışın psiko-sosyal imkanlarını zayıflatmakta ve insanlarda abartılı beklentilerin doğmasına sebep olmaktadırlar.
Ada görüşmelerinin kamuoyuna açıklanmasından sonra, basında önümüzdeki süreçte tarafların planlarını, niyetlerini ve konuşmalarını detaylı bir şekilde kurgulayan ve bu kurguları mutlak gerçek olarak sunan yazılar okumaktayız. Özellikle insanları tahkir edici, insanların onur ve kimliklerine saygı duymayan kışkırtıcı ve yıkıcı söylemlerin geliştiği de görülmektedir. Ada görüşmeleri bazıları için komplo teorisi üretmek için çok bereketli bir fırsat olarak algılanmaktadır. Sürecin sağlıklı götürülmesi için komplo teorileriyle insanların barış umutlarını iğfal etmek yerine özgürlük, hukuk ve barış çerçevesinde yeni bir ülkenin nasıl inşa edileceği sorusuna cevap olacak ciddi bir emeğin sarf edilmesi gerekmektedir.Barış umutlarını istismar etmek yerine barışa desteği canlı tutacak perspektifler geliştirilmelidir.
ÇÖZÜM BARIŞ DİLİNDE
Barış, gerçekleştirilmesi zor ve ciddi bir iştir. Şark kurnazlığı oyunlarıyla barışın gerçekleştiğini şimdiye kadar tarih yazmamıştır. Ancak şark kurnazlığının nice çatışmaya ve savaşa neden olduğunu tarihsel tecrübe bize öğretmektedir.Birbirimize oyun oynamak veya kendi gizli gündemlerimizin peşinden gitmek yerine barışı, ilkeli ve tutarlı bir şekilde savunmamız gerekmektedir. Yeni süreç, barış için önümüze yeni bir imkan. sunmaktadır. Yaşam için barışın yeni bir imkanı olarak görülebilecek yeni süreci, onurlu ve özgür insanlar olarak bir arada yaşamanın fırsatı olarak değerlendirme fırsatımız vardır. Sürece bu açıdan bakıldığında sürecin sonunda kaybedenin olmayacağı görülecektir, çünkü çatışma herkese kaybettirirken, barış herkese kazandırtmaktadır.
11.01.2013
Devlet aşkı ve demokrasi ihtimali
Bu toplum için devlet vazgeçilmezdir. O her şeyimizdir; onsuz ne hayat olur, ne saadet. Ona ‘aşkın’ bir değer biçilir, el üstünde tutulur, söz söylenmez. En kötü anda bile ‘Allah devlete zeval vermesin’ adeta milli bir repliktir. Devleti merkeze alan, üstün gören bir ‘siyasal kültür’ bu ülkenin adeta genlerinde var.
Zaman zaman devleti yönetenlerin halka tepeden bakmasına, onu adeta ‘teba’ olarak görmesine öfkeleniriz. Ancak hatırlamamız gereken, bu sorunun aslında ‘toplumsal’ olduğudur. Memleket karanlık bir sürece girdiğinde insanlar; ‘devlet nasıl kurtulur?’ der. ‘Millet nasıl kurtulur?’ sorusu pek akla gelmez. Gelmez, çünkü devlet ‘kurtulduğunda’ zaten milletin de selamete ereceği varsayılır. Kurtarılan devleti yönetenlerin millete nasıl davrandığı ‘ikincil’ bir sorundur hep. Zaten ‘devlet olanlar’ da milleti hiçbir zaman ‘kurucu’ bir güç olarak görmezler. Devletin milleti kurduğu ve kurtardığı, dolayısıyla milletten önce geldiği kabul edilir. Son iki anayasada ifadesini bulan ‘Türkiye devleti, milleti ve ülkesiyle bölünmez bir bütündür’ fikri sadece anayasal değil, toplumsal bir ilkedir. Özetle bu toprakların siyasal kültürü ‘devlet merkezli’dir. Sorun, böylesine devlet merkezli bir siyasal iklimde ‘demokrasi’nin yaşayabilmesi, kökleşebilmesi sorunudur.
Elbette bu siyasal kültür uzaydan gelmemiştir. Temelinde bu ülkenin tarihi, o tarihteki acıları, trajedileri vardır. Varoluşsal korkular üreten bir tarihtir bu. Milletin bekâsı ile devletin varlığı ve gücü arasında doğrudan bir ilişki kurulmuştur. Milletin devletten bağımsız, ayrı, tek başına var olamayacağına ilişkin derin bir yargı yerleşmiştir toplumsal hafızaya. Taa Malazgirt’ten beri oluşan bir algı belki de bu. ‘Yaban’ ellerde, yeni bir ‘coğrafya’yı ‘vatanlaştırma’, oraya tutunma, ayakta kalma mücadelesi devletsiz olamazdı. Devletsiz kendini korunaksız, dayanaksız, yalnız hisseden bir halkız. Yakın dönemde bir ‘Balkan travması’, ancak kotarılan bir ‘Anadolu isyanı’ var. Sonuçta bu toplumda ‘kimin yönettiği’nden çok ‘yönetilecek bir devlet’in olması önemsendi. Devlet bir ‘kült’ oldu, kutsandı. Sağ, sol, dindar, İslamcı ve hatta liberaller için devlet hep ‘merkezî bir değer’ oldu. Devlet tarafından dışlananlar, ezilenler, zulüm görenler bile hem ‘devlet fikri’ne hem muhatapları olan ‘fiilî devlet’e hizmet için hep hazır beklediler.
Türkiye muhafazakârlarının devletle ilişkisi enteresandır örneğin. Cumhuriyet döneminde çok uzun süre dışlanmalarına, hor görülmelerine rağmen ‘devlet’ algıları hep pozitif oldu. Darbelere maruz kalsalar da, halk desteğiyle iktidara geldiklerinde ‘devletin koridorlarına’ sokulmasalar da ‘devletleri’ne hep sahip çıktılar. Geleneksel algıları pek sarsılmadı ve değişmedi. Devleti kendilerine ait görmediklerinde bile fazla sorgulamadılar devleti. Belki bu ilişkinin tek istisnası 28 Şubat sürecidir. Dindar, muhafazakâr kesimler ‘birinci tehdit’ ilan edildi, siyasal temsilcileri, ekonomik aktörleri ve sivil toplum uzantıları adeta imha edilmeye çalışıldı. İşte bu dönemde ordu, yargı ve diğer kurumlarıyla devlet ile Türkiye sağı arasında bir ‘yarılma’ yaşandı. Türkiye sağının dindar ve muhafazakâr unsurları devletin sınırlarını ve meşruiyetini sorgulamaya başladılar. O günlerden günümüze devletin dönüşmesini sağlayan da işte bu ‘sorgulama’dır. Devleti dokunulamaz bir kutsal değer ve kurum olarak görmek yerine onu sorgulamak yeni bir ‘devlet-toplum ilişkisi’ sistematiği oluşturdu ve devletin dönüşümünü mümkün kıldı.
Sorun şudur; bugün devletle dindar-muhafazakâr kesimler arasındaki ‘eleştirel mesafe’ yeniden ortadan kalkmıştır. Devlet, muhafazakâr değerlerin ve kimliğin taşıyıcısı olarak ‘yeni bir meşruiyet’ zemini kazanmıştır. Türkiye sağı ‘devlet-toplum kaynaşması’ olarak değerlendirilen bu yeni zeminde tarihte hiç olmadık düzeyde ‘devletçi’ refleksler gösterebilir.
Zaman, 11.01.2013
Çözüme doğru mu gidiyoruz?
Ne kadar tekrar edilse az gelir: Türkiye’nin en ağır sorunu Kürt meselesidir. Bu sorun on yıllardır Türkiye’yi içten içe yiyor. Maddî ve manevî kaynaklarını tüketiyor. Enerjisini emiyor. Gelecekle ilgili umutlarını tüketiyor.
Askerlik çağında çocuğu bulunan aileleri endişeye sevk ediyor. Gençlerin hayat planlarını altüst ediyor. Vatandaşları birbirine yabancılaştırıyor. Her ülkenin birlik ve dirliğinin temeli olan gönüllü beraberlik arzusunu azaltıyor. Hızla gelişme ve zenginlik yaratma potansiyeline sahip ekonominin ayaklarına pranga gibi asılıyor. İşsizlik, fakirlik, yolsuzluk üretiyor. Sadece bu kadar da değil, ülkeyi uğraştıran başka birçok problemin de tam ortasında oturuyor. Türkiye’nin en vahim insan hakları ihlâllerini doğuruyor. Demokrasinin gelişme sürecinin önünde engel oluşturuyor. Askerî-bürokratik vesayete payanda teşkil ediyor. Irkçı siyasî kültürü besliyor. Kısaca, Kürt sorunu Türkiye’nin her toplumsal problemiyle bir şekilde ilişkili ve ilintili. Bu yüzden, acilen çözülmesi gerekiyor.
Her problem gibi bu problem de ona taraf olanlarca çözülecek. Tek taraflı bir çözüm hayal dahi edilemez. Bunun çeşitli anlamları var. En önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin veya PKK’nın hedefine ulaşma şansı olmadığı. Daha da açık söylenirse, siyasî statükoda hiçbir değişiklik yapılmadan Kürt sorunu çözülemez ve PKK ne yaparsa yapsın Türkiye Cumhuriyeti’ni kayıtsız şartsız bir tek taraflı çözüm noktasına sürükleyemez. Aslında bu gerçek daha önce de defalarca kendi kendisini ispatladı ama ne yazık ki görülemedi ve anlaşılamadı. Bu yüzden acılar ve kayıplar arttı. Şimdi problemin siyasî yöntemlerle çözümü yolunda yeni bir umut doğmuş gibi görünüyor. Devlet adına MİT, Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapıyor ve silahların susması için kanallar aranıyor. Her selim akıl sahibinin bunu sevinçle karşılaması ve çözüm için ne yapabilecekse yapmaya çalışması bir insanlık görevi. Bu çerçevede zaman zaman lüzumsuz yere sert ve köprüleri atıcı söylemlere kaymasına rağmen diyalog ve müzakere kapılarını asla kapatmayan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı tebrik etmek gerekiyor. Onun iradesi ve desteği olmadan bunun yapılması imkânsız. Bu problem çözülürse, şüphesiz, en büyük şeref ona ait olacak ve elbette bunun siyasî süreçlerde etkileri de ortaya çıkacak. Anamuhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu da, yanlış üslubuna rağmen, takdir ve teşekkürü hak ediyor. Hükümete destek vermesi çok şık oldu ve hiç şüphesi olmasın kendisinin itibarını artırdı. Böylece, problemin çözümü yolunda güçlü bir siyasî irade doğdu. Bu tek başına çözümü sağlayamaz ama onsuz bir tek adım dahi atılamaz.
Geçmişte yaşanan tecrübeler çözüm sürecinde ilerlerken dikkat edilmesi gereken şeylere ışık tutuyor. Herkes kabul edecektir ki, başarılması gereken iş kolay değil; bu yüzden, çözüme arzulu her kesimin dikkatli olması gerekiyor. En mühimi kullanılan dile dikkat etmek ve çok konuşmamak. Sınırlardan ve sınırsız taleplerden bahsederek toplumu tahrik etmemek. Başbakan’ın “af yok”, “ev hapsi yok” gibi sözleri şimdi telaffuz edilmesi gereken ifadeler değildi. Zaman suçlama, kınama, siyasî retorik zamanı değil, samimiyet ve yapıcı dil zamanı. Dolayısıyla, Türkiye’nin resmî temelli Kürt sorunu jargonu da PKK’nın radikal ve savaşçı söylemi de kullanılmamalı. Özellikle faşist medyanın kışkırtmalarına karşı hassas olunmalı. Doğan Grubu sahibinin, grubundaki yayın organlarını ikazı bu bakımdan çok faydalı oldu. Bu ikazdan daha birkaç gün önce neo-faşizmin sözcüsü bir köşe yazarı ahlâksız bir yazıyla sanki çözüm Türklere bir zarar verecekmiş, onlara ait olan bir hakkı haksız yere ellerinden alacakmış gibi “Türklerin haysiyeti”nden dem vurarak sürece ilk torpili göndermişti. İnsanlık haysiyetini çiğneyen bir vicdansızlığı “Türk’ün haysiyeti” diye sunmuştu. Oysa, en büyük haysiyetlilik bizimle aynı olmayan insanların haklarının ihlâllerine karşı çıkmaktır. Bunu yapmamış olanlar haysiyetten bahsedip insanı güldürmesin. Belki de Aydın Doğan bu yüzden söz konusu açıklamayı yapmak mecburiyetini hissetti. Daha doğrudan faşistler ise hep geçmişi kanatarak, intikam çığlıkları atarak, sırf AK Parti’yi zayıflatmak uğruna, çözümsüzlüğü pompalıyor. Geçmişin hesabını görerek bu tür problemler çözülemez. Ne yazık ki olan olmuş, binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bu ne kadar üzücü olursa olsun geleceğe rehber olamaz. Geriye bakmak yerine ileriye bakmak gerekir. Cevabını bulmamız gereken soru, ölenlerin intikamının nasıl alınacağı değil, başka insanların ölümünün nasıl engellenebileceğidir. Hiçbir şey bundan daha önemli değildir. Her türlü siyasî düzenleme, değişen şartlara ve ihtiyaçlara uygun olarak revize edilebilir. Ama kaybedilen canlar geri getirilemez. Savaşa çok hevesli olanlar başkalarının çocuklarının sırtından şahinlik taslamasın. Çok istiyorlarsa kendileri savaşmaya gitsin.
Dil sanıldığından çok şey ifade eder. Türkiye devletinin PKK ile mücadele için geliştirdiği, zamanla sivil kesimlerde de yerleşen resmî dil “bölücülük” kelimesi etrafında örülü. Bu dil meseleyi anlamaya hizmet etmiyor, aksine, kavrama gücümüzü zayıflatıyor. Uluslararası literatürde de kullanılmıyor. Doğrusu “ayrılıkçılık”. En bariz şekilde bölücülük kelimesinde tezahür eden resmî dil düşünce ufkumuzu daraltıyor. Bu yüzden gözden geçirilmesi lâzım. Diğer taraftan, bana, ille de bu kelimeyi kullanacak olursak, Kürtlerden çok yukarıda sözünü ettiğim türden, Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin tanınmasını engelleyen, hak ihlâllerine karşı ses yükseltmeyen Türkler bölücü gibi görünüyor. Bir toplumun dilini ve kimliğini inkâr ederek veya buna destek vererek bir ülkenin “birlik ve beraberliği”ni sağlayamazsınız, olsa olsa o insanları kendi yollarında gitmeye teşvik edersiniz. Yani ülkeyi “bölersiniz”. Popüler deyişle “bölücü” olursunuz.
İnşallah bu sefer umutlar boşa çıkmaz.
Zaman, 11.01.2013
Üç çağrı
Aydın Doğan, grubundaki gazetecilere “barış dilini koruma” çağrısı yapmış.
Gerçi Ertuğrul Özkök patronunu dinlememiş ama neyse.
Onun şimdilik sureti haktan görünüp, “fit”ini en kritik anda vermesi beklenirken kendisini tutamaması, sürecin ne kadar önemli olduğunu göstermesi bakımından önemli.
Ama konumuz bu değil.
Aydın Doğan eğer gerçekten Kafkaesk bir dönüşüm yaşamış ve demokratlaşmışsa, bu sürecin zehirlenmesini istemiyorsa, adı çıkmış köşe yazarlarına değil, gazete ve TV’lerinin mutfağına bakmalı.
Çünkü bütün o zehir orada üretiliyor; asıl dezenformasyon, asıl linç operasyonları ve fitne fesat işleri “haber” formu altında orada kotarılıyor. Hem de siyasal iletişim konusunda uzman kişilerin denetiminde, öteki medyanın “parmağım gözüne” türünden yayınlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde sofistike ve hiç şüphesiz ondan çok daha etkili biçimde.
Eğer Aydın Doğan süreci samimi olarak desteklemek istiyorsa, bakması gereken yer, manşetleri ve altyazılarıyla “haber daireleri”dir. Unutmayın ki, Habur Sürecinde o medya başka bir dil kullanmış olsaydı, bugün her şey çok daha farklı olabilirdi.
Özetle, önemli olan Hürriyet’in bugün ne dediği değildir; yarın yeni bir Habur sınavı yaşandığında nerede duracağıdır; bunu nasıl “haber”leştireceğidir.
Ama Aydın Doğan sürece sahiden katkı yapmak istiyorsa, aslında yapacağı en iyi şey Hürriyet’i kapatmaktır.
**
Bu süreçte anlamlı bir çağrı CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi.
CHP liderinin sürece “açık çek” verdiğini açıklaması bence çok değerli. Başbakan Erdoğan’ın ona yönelik “kendi muhtaç himmete” yaklaşımını onaylamak mümkün değil. Özellikle de bu süreçte yapılacak her katkının, hatta bir iyi niyet beyanının bile, en azından yasakçı söylemin aşınmasına hizmet etmesi bakımından bir kıymeti olduğunu göz önüne aldığımızda.
Gerçi Kılıçdaroğlu, ne zaman kendisiyle ilgili olumlu bir izlenim belirse, derin devlet ve darbe sanıklarına yürek burkan destek açıklamalarıyla veya “Atatürk’e karşı çıkmak vatan hainliğidir” gibi sözleriyle demokratları hayal kırıklığına uğratıyor. Ama onun, bu ülkeyi yıllar boyunca bir gerilim filminin içinde yaşatan Baykal CHP’sinin “istemezük”çü çizgisini -söylem düzeyinde dahi olsa- terk etme yönündeki çabası önemli.
Özellikle de partisinde, ulusalcı faşizan tezleri ürkütücü bir soğukkanlılıkla ve onu tekzip edercesine savunan unsurların varlığını göz önüne aldığımızda.
**
Bu süreçteki en önemli çağrılardan biri de Fethullah Hoca’dan geldi.
Onun “sulh hayırdır, hayır sulhtadır” başlıklı açıklamasıyla sürece verdiği destek, bu ülkede demokrasinin en önemli kader anlarından biri olan “2010 Referandumu”ndaki hayati desteği kadar değerli ve bütün umutlarını Hükümet ile Gülen Cemaati arasındaki çatışmaya bağlayan çevreleri hayal kırıklığına uğratıcı nitelikte.
Fethullah Hoca’nın “gerekirse kan kusulması ama kızılcık şerbeti içmiştim denilmesi” yönündeki tavsiyesi veya “huzurun temini adına katlanılabilecek her şeye katlanmak gerek” şeklindeki sözleri, siyaseten yapılmış bir açıklama olarak değerlendirilemeyecek ölçüde güçlü bir vurguyu ve çok açık bir desteği ifade ediyor.
Evet, “sulh hayırdır.”
Star, 10.01.2013
Yükseköğretim ‘engellileri’ nihayet görmeye başladı
Yükseköğretim Kurumu Yeni Yasa Tasarısı çerçevesinde 10 Aralık 2012 tarihinde bu sayfada yayımlanan yazımda (Yükseköğretimde engellilere yer var mı?), 2005 yılında çıkarılan, ‘5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 15. Maddesi kapsamında kurulması öngörülen ‘Yükseköğretim Kurumları Özürlüler Danışma ve Koordinasyon Yönetmeliği’nin işleyişi bakımından sıkıntılara değinmiştim. Birimin ‘mediko-sosyal sağlık, kültür ve spor işleri daire başkanlığına’ bağlı olarak kurulmasının engelli bireye hasta/sağlıklı, sağlam/sakat bakışın bir yansıması olarak görülmesi gerektiğine değinmiş ve birimin direk olarak ‘Rektör/Rektör Yardımcısı’na bağlı olarak kurulması gerektiğini ve birimin başında engellilik konusunda bilgili ve saha deneyimi olan hatta kurum içerisinde varsa bu konuda gerekli donanıma sahip engelli birey tarafından idare edilmesi gerektiğine vurgu yapmıştım.
YÖNETMELİK DEĞİŞTİ
Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı tarafından değiştirilerek 3 Ocak 2013 tarih ve 28517 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Yükseköğretim Kurumları Özürlüler Danışma ve Koordinasyon Yönetmeliği’nin 11. maddesinin birinci fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir. ‘(1) Yükseköğretim kurumları tarafından eğitim öğretim işlerinden sorumlu bir rektör yardımcısı başkanlığında ve sorumluluğunda, engelliler alanında uzmanlaşmış veya özel eğitim alanına yakın alanda uzmanlaşmış koordinatör öğretim elemanları veya yardımcıları ile ilgili daire başkanlıkları, fakülte, yüksekokullar ve enstitülerin görevlendireceği yönetici veya akademik kişilerden seçilmiş temsilcilerden oluşan, özürlü öğrencilerin idari, fiziksel, barınma ihtiyaçları ile sosyal ve akademik alanlarla ilgili ihtiyaçlarını tespit etmek ve bu ihtiyaçların karşılanması için yapılması gerekenleri belirleyip, yapılacak çalışmaları planlamak, uygulamak, geliştirmek ve yapılan çalışmaların sonuçlarını değerlendirmek üzere, doğrudan rektörlüğe bağlı özürlü öğrenci birimleri oluşturulur.
Yükseköğretim kurumları bu birimlerin amaçlarını gerçekleştirebilmeleri için gerekli olan kaynağı bütçelerinden tahsis ederler. Birimlerin çalışma usul ve esasları yükseköğretim kurumlarınca belirlenir.’ olarak değişmiştir.
Burada bir önemli konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Yeni yasa sürecinde bir insan hakkı diline ihtiyaç bulunmaktadır. Yasa ve yönetmeliklerde ‘özürlü’ yerine ‘engelli’ kelimesini kullanmak bunun için bir başlangıç olacaktır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin bu konuda önemli bir adım atarak Yasa, Yönetmelik ve Kurum isimlerinden ‘özürlü’ kavramının ve isminin ‘engelli’ değişeceğini bildirmiştir.
Yönetmeliğin değişmesinin yanısıra diğer önemli bir yanı ise, yetkililerin kamuoyunun sesine kulak vermeleri bir diğer takdir edilmesi gereken durumdur. Ayrıca bir teşekkür de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Aylin Çiftçi’ye etmek gerekiyor. Kendisi mesaj atarak katkılarımızdan dolayı teşekkür etti.
Bu davranış ‘bürokrasi’ ile ‘halk’ arasındaki iletişim bakımından bir paradigma değişiminin olduğunun da göstergesidir.
PARADİGMA DEĞİŞİMİ
2013 yılının ilk günlerinde engellilerin eğitim hakkı bakımından böyle önemli bir değişiklik yapılması önemlidir. Başta YÖK Yönetim Kurulu Başkanı olmak üzere emeği geçen herekse teşekkür ederiz.
Yeni Yükseköğretim Yasa Tasarı kapsamında 45. Madde ‘Sosyal Hizmetler’ başlığı altında 3. Fıkrada, ‘Yükseköğretim kurumları, engelli öğrencilerin eğitim-öğretim ve sosyal yaşam ortamlarını yükseköğretime erişimi kolaylaştıracak biçimde iyileştirmek, farklı engelli gruplar için ders malzemelerini erişilir kılmak için gerekli tedbirleri alırlar’. denilmektedir. Bu söylem tek başına engelli bireylerin Yükseköğretim sistemi içerisinde yaşayacakları, karşılaşacakları sorunların çözümü noktasında yeterli değildir. Engelli bireylerin yükseköğretim sistemi içerisine girene kadar ve girdikten sonra yaşadıkları bir çok sorun vardır.
Özellikle engelli bireylerin yükseköğretimde yaşayacağı sıkıntıların çözümü noktasında daha güçlü ve daha aktif işleve sahip bir merkeze gereksinimleri bulunmaktadır. Yeni YÖK Yasa Tasarısı yapımı iradesini gösteren siyasi ve akademik irade engellilerin karşılaşacakları sorunların çözümü için tasarısı kapsamında bir ‘Yükseköğretim Kurumları Engelliler Danışma ve Koordinasyon Merkezi’ kurmalıdır. Ve bu merkezin işleyişi, yetkisi, alanları, sorumluluğu yönetmelik ile değil Yasa ile güvence altına alınmalıdır. Hayatın her alanında büyük zorluklar yaşayan engelli bireylerin sorunlarının çözümü Yasa tasarısı çerçevesinde güvenceye kavuşturulduktan sonra çıkarılacak yönetmeliklerle daha güçlü hale gelebilir.
AÇIK ÖĞRETİMDEKİLERİN DURUMU DA DÜZELMELİ
Mevcut ‘5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’ kapsamında oluşturulması öngörülen ‘Özürlüler Danışma ve Koordinasyon Merkezi’ ve bu çercevede oluşturulan yönetmelik, yükseköğretim de eğitim gören engelli bireyleri kapsamına almamakta ve örgün eğitimin dışında kalan engelli öğrencileri sistemin dışında bırakarak ayrımcı bir uygulamaya dönüşmektedir.
Yükseköğretimde engelli öğrenci sayılarına bakıldığında yaklaşık olarak yüzde 50’si Açık Öğretim sistemi ile eğitim veren kurumlara devam etmektedirler. Üniversitelerde kurulan ‘Engelli Öğrenci Birimleri’ ne o üniversitelerin öğrencileri başvurabilmekte ve destek almaktadırlar. Ama ‘Açık Öğretim’ sistemi içerisindeki engelli öğrencilerin yaşadıkları sıkıntı için nereye başvuracağı, teknik ve psikolojik desteğe nasıl erişeceği noktasında belirsizlik ve bilgisizlik bulunmaktadır.
Yeni Yükseköğretim Yasa Tasarısı çalışması yapılırken , engelli bireylerin eğitim hakkını önceleyen ve koruyan bir bakış açısı yasaya yansıtılmalı, Örgün, Açık ve Uzaktan Eğitim hizmeti alan engelli bireylerin, engelliler ile ilgili öngörülen haklardan nasıl ve nerede yararlanabilecekleri netleştirilmelidir.
Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’na; engellilerin eğitim hakkını önceleyen, engellinin insan onurunu güçlendiren, fırsat eşitliğini savunan yeni yükseköğretim yasasının hazırlanma sürecinde büyük görev ve tarihi bir sorumluluk düşmektedir.
Yeni Şafak, 10.01.2013
“Geleneğin kurbanları”
Bir başka deyişle inkarın sökmediği bir noktaya gelindi.
Aslına bakarsanız, ben o sanıkların avukatı olsam, daha baştan savunma stratejisini inkar değil pişmanlık üzerine kurardım. Darbeci komutanları “bir geleneğin kurbanları” olarak tanımlar, savunmayı da bu temelde yürütürdüm.
Şöyle bir şey yani:
Trafikte kırmızı ışıkta geçmenin sıradan bir şey haline geldiği; sürücülerin hiçbirinin kırmızı ışıkta durma kuralını tanımadığı, gücü yetenin kendine yol açtığı, bu yüzden meydana gelen kazalarda ölenlerin de kim vurduya gittiği bir ülke düşünün…
Günün birinde işi sıkıya almaya karar veren bir trafik müdürü geliyor; yolluyor bütün trafik polislerini sokaklara ve kırmızı ışıkta durmayan ne kadar sürücü varsa durdurup cezayı basmalarını söylüyor.
Sürücüler şaşkın… O zamana kadar normal olan bir davranışın birdenbire suç haline gelmesine anlam veremiyor, kendisini haksızlığa uğramış hissediyor. Yeni uygulamayı yaya kaldırımından seyreden yayalar da şaşkın. Bir kısmı “iyi oldu, artık bu rezalete bir son verilmesi gerekiyordu” diye sevinirken, bir kısmı da eski köye gelen bu yeni adete adapte olamıyor, ceza yiyen sürücülere haksızlık yapıldığını düşünüyor.
İşte böyle bir durumda, yeni uygulamanın ilk kurbanı olan sürücünün yapması gereken şey, kırmızı ışıkta geçmenin yanlış olduğunu ama böyle kötü bir gelenek oluştuğu için kendisinin de aynı şekilde davrandığını, şimdi ise pişman olduğunu söyleyip bu defalık af talep etmektir. Umutsuz bir şekilde “ben kırmızı ışıkta geçmedim” diye tutturmak değil!
Tek hafifletici sebep
Ne yazık ki, darbe davalarından yargılanan TSK mensupları şimdiye kadar hep inkar yolunu seçti.
Oysa, tıpkı kırmızı ışıkta geçmeye alışmış sürücüler gibi onlar da, ordunun siyaseti kontrol etmesinin, kontrol edemediğinde de müdahale etmesinin bu ülkede gelenek haline geldiğini; kendilerinin de harp okullarına girdikleri andan itibaren bu gelenek içinde yetiştirildiklerini, bunun bir suç değil misyon olarak öğretildiğini söyleselerdi, çok daha etkili bir savunma yapmış olurlardı.
Ayrıca, bu kötü geleneğin sadece TSK içinde değil, bütün toplumda egemen olduğunu; toplumun azımsanamayacak bir kesiminin de onlara “kurtarıcı” gibi davranarak; müdahale için kışkırtarak suç işlemeye teşvik ettiklerini de ekleyebilirlerdi ki bu da bir hafifletici sebep olurdu.
Ancak böyle bir savunma stratejisi kamuoyunda etki yaratabilir, affetme ve yeni bir sayfa açma eğilimi doğurabilirdi.
Ne var ki, Balyoz, Ergenekon gibi darbe teşebbüsü davalarından yargılananlar kendilerinin tamamen masum olduğunu; ABD-AK Parti-Gülen hareketi ittifakı tarafından ortaklaşa planlanan bir tasfiye operasyonuna kurban gittiklerini öne sürüyorlar. 12 Eylül ve 28 Şubat gibi “başarılı” darbelerin sanıkları ise hâlâ Anayasa’nın kendilerine böyle bir görev verdiğini; yapılanın darbe olmadığını; her şeyin yasal sınırlar içinde cereyan ettiğini iddia etmeye devam ediyor.
Böyle bir tablo, bu hesaplaşmanın bitmediğini; darbeciliğin Türkiye’de hâlâ mahkum edilmediğini; darbecilerin nadim olmadığını gösteren bir tablodur. Bu tablo sürdükçe de bir af ikliminin oluşması söz konusu olmayacaktır.
Bugün, 09.01.2013

