Ana Sayfa Blog Sayfa 385

Türkiye Hatalarını Düzeltmeyi de Biliyor

Al-Monitor için kaleme aldığım son yazının başlığı şöyleydi: “Selefiler Türk İlahiyatına mı Saldırıyor?” Yazıdaki “Selefi” ifadesini, felsefeyi ve diğer seküler ilimleri Müslümanlar için zararlı unsurlar olarak gören, dar görüşlü bir İslami yaklaşımı tanımlamak için, mecazi bir anlamda kullanmıştım. Zira, bu türden bir dogmatik düşünce Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinden felsefe derslerini kaldırmaya karar vermişti. Ben de bu fakülteler Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) yani hükümete bağlı olduğu için, kararın Türkiye’nin geleceği adına çok önemli bir sınav niteliğinde olduğunu düşünerek, şöyle yazmıştım:

About This Article

Summary :

Türkiye’deki liberallerin böylesine kafa karıştırıcı bir AKP karşısında takınacakları doğru liberal tutum, düşmancıl değil; eleştirel olmaktır.

Author: Mustafa Akyol
Posted on: Eylül 26 2013

Categories : Orijinal Makaleler Türkiye  

“Bu karar, AKP’nin oldukça başarılı geçen on yılının ardından gerçekten de ciddi bir yol ayrımında olduğunu gösteren muhtelif işaretlerden biri olabilir. AKP, ya demokrasinin (ve hatta aklın) evrensel kriterlerini benimseyerek, kendisini yenileyecek ya da bağlı olduğu siyasi geleneğin çekirdek kadrosunun 90’ların sonunda, daha liberal bir seyir izlemek için terk ettiği dar görüşlü İslamcılığa geri dönecek.”

Ne var ki, bu satırların ardından iyi gelişmeler yaşandı. Türkiye’deki İslami cenahtan çok sayıda kanaat önderi de YÖK’ün girişimine tepki gösterdi. Birçok köşe yazarı “felsefesiz bir ilahiyatın” eksik kalacağını savundu ve bu yazılar Yeni Şafak, Star ya da Zaman gibi muhafazakar gazetelerde  yer aldı.

Kendisi de bir ilahiyatçı olan Diyanet İşleri Başkanı Dr. Mehmet Görmez de konuya ilişkin açık konuştu. YÖK’ün “ülkedeki yüzlerce ilahiyatçı akademisyene danışmadan, oldu bittiyle” aldığı kararı eleştirmekle kalmayan Görmez, felsefe eğitimini de savundu. Bunu yaparken de Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesini, medreselerin felsefeye ve hikmete verdiği önemin azalmasına bağlayan 17. yüzyıl Osmanlı tarihçisi Evliya Katip Çelebi’ye atıf yaptı.

Hükümet de bu tepkileri gördü ve neyse ki olumlu karşılık verdi. 19 Eylül’de açıklama yapan YÖK, felsefeyle birlikte diğer sosyal bilimler derslerinin ilahiyat fakülteleri müfredatından çıkarılmasına ilişkin, 15 Ağustos 2013’te alınan kararın “yürürlükten kaldırıldığını” duyurdu. YÖK gerekçeyi ise “Kamuoyundan gelen görüş ve düşünceler üzerine” diyerek açıkladı. Bir diğer deyişle, toplumdan yükselen tepkiler devletin bir kurumuna geri adım attırmıştı.  

Bu sadece Türk eğitim sistemi açısından güzel bir haber değil, aynı zamanda Türkiye demokrasisi adına rahatlatıcı bir işarettir. Zira, son zamanlarda Türkiye’nin geleceğine ilişkin yoğun bir kaygı söz konusu. Öyle ki, pek çok köşe yazarı Türkiye’yi,  gittikçe derinleşen bir otoriterleşmenin (hatta “faşizmin”) beklediğini savunuyor. Lakin, Orhan Kemal Cengiz’in de Al-Monitor’a yazdığı güncel bir makalede güzelce açıkladığı gibi, her şey mükemmel olmasa da; durum o kadar da iç karartıcı değil. AKP’nin ilk yıllarındaki reformcu çizgisini kaybettiği ve iktidar sarhoşluğunun tüm belirtilerini gösterdiği açık. Gezi Parkı protestolarından sonra bu kibre bir de paranoya eklendi ve bu da hükümeti daha otoriter bir hale getirdi. Ancak, AKP’nin hala reformcu bir tarafı var ve hala hatalarını görüp, onları düzeltebiliyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 30 Eylül’de açıklaması beklenen yeni “demokratikleşme paketi” bu aydınlık tarafın iyi bir örneğidir.  Paketin ana dilde eğitim, camevlerinin ibadethane olarak tanınması ve Ekümenik Patrikhane’ye bağlı Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gibi uzun zamandır beklenen adımları içermesi bekleniyor. Bunlar Türkiye’deki liberallerin on yıllardır tahayyül ettiği; ancak şimdiye kadar hiç bir siyasi iradenin gerçekleştirmediği adımlar.

Dolayısıyla, aralarında Al-Monitor yazarları meslektaşların da bulunduğu liberaller AKP’yi nasıl görmeli? Türkiye’deki her muhalefeti susturmaya ve ülkeyi daha az özgür bir yere çevirmeye çalışan, gittikçe otoriterleşen İslamcı bir parti olarak mı? Hep otoriterce yönetilen bir cumhuriyetin, Hristiyanlar da dahil bütün ötekileştirilmiş kesimlerini özgürleştiren reformcu bir Müslüman parti olarak mı?

Tuhaf ve bazen de kafa karıştırıcı olan şu ki, bugünün Türkiye’sinde AKP’ye ilişkin bu iki anlatıyı da doğrulayacak pek çok realiteye rastlanabilir. Bir başka anlatımla, seçmece realitelere göre, iktidardaki partiye ilişkin tablo birileri için kapkara diğerleri için ise pespembe olabilir. Lakin, hakikat bu ikisinin ortasında bir yerdedir. AKP bir yandan demokratik ve özgürleştirici bir güçtür, öte yandan gittikçe otoriter ve hoşgörüsüz bir aktördür. (Benim, bu tutarsızmış gibi görünen tabloya ilişkin açıklamam, AKP’nin Kemalistlerin eski rejiminden kalan sorunları çözerken çok özgürlükçü, kendi iktidarının ürettiği sorunları çözerken ise çok otoriter olabildiği yönündedir.)

Sonuç olarak, bence bu kadar çetrefilli bir AKP karşısında takınılacak doğru liberal tutum partiye muhalif değil, eleştirel yaklaşmaktır. Bir diğer deyişle, AKP’yi kategorik olarak kınamak değil, sadece hata yaptığında kınamak, doğru bir adım attığında da desteklemektir. Maalesef, bugünlerde ülkedeki her liberal bunu yapamıyor. Bunun nedeni, belki “İslamcılara” karşı beslenen laik önyargılar ya da ülkedeki temel siyasi mücadelede belirleyici olan güçlü sosyal dinamiklerin herkesi taraf olmaya zorlaması olabilir. Ne var ki, ateşe daha fazla körükle gitmek kimseye yarar getirmez. Ve görünen o ki, AKP’nin demokrasiyi geliştirme konusundaki iradesi de halen sürüyor.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/opinion/2013/09/turkey-akp-opposition-mistakes-liberals.html#ixzz2g4rpEuVx

Bir de paketin içine bakın!

 Yok olmazmış… Olurmuş da böyle olmazmış… Hayır yöntemi bu olmamalıymış en başta… Hükümet kiminle görüşerek hazırlamış bu paketi? Kamuoyunda tartışılmış mı?.. Yok, içeriği kötü denemezmiş…  Tabii bunlar da önemliymiş, ama falanca sorun dururken… Ne bileyim bir şeyler yanlışmış işte!..

Karikatürize etmek için ilave bir çaba göstermiyorum. Ama bir tek “bu paket kayIsı üreticisinin sorununu çözüyor mu?” demedikleri kaldı.

Türkiye’deki siyasi olgunluk düzeyi ve tartışma adabı ile son dönemde siyasete egemen olan ruh hali bir araya gelince, “paket”e ilişkin eleştiriler aşağı yukarı böyle devam ediyor. 

***

Bu hükümetin varlığını hata görenleri anlıyorum. Onlar baştan beri “seninle demokratikleşme ölümdür bana, sensiz statüko bile cennet sayılır” psikolojisiyle hareket ettikleri için, bu hükümetin iyi bir şey yapması mümkün değil.

Ama paket, son dönemde hükümete karşı ciddi bir eleştirel tutum alan bazı demokratları da karışık duygular içine sokmuş görünüyor.

Bir yandan Erdoğan’ın yönetiminde gittikçe otoriter, baskıcı bir yöne doğru gittiğinden yakındıkları bir ülke var, bir yandan da yıllardır en fazla istedikleri demokratikleşme adımları atılıyor.

Siyasetin doğasını, toplumsal değişmenin ve demokratikleşmenin diyalektiğini anlamayanlar, onun düz bir çizgide ilerlemesini bekleyenler açısından hakikaten kafa karıştırıcı bütün bu yaşananlar.

Ama onların ruh haline teslim olamayacağımıza göre, gelin önce pakette olduğu söylenenler ne, ona bakalım:

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na çekinceler kalkıyor, yer isimlerinin iade edilmesinin yolu açılıyor, seçim barajı düşürülüyor, partilerin kapatılması rejimi değiştirilerek siyasi haklar alanı genişletiliyor, Heybeliada açılıyor, seçen ve seçilen arasındaki mesafe kısaltılıyor, dedelere maaş veriliyor, cemevlerine hukuki statü sağlanıyor, başörtülü kadınların kamuda çalışma hakkı iade ediliyor, TCK ve TMK’da ifade özgürlüğünün kapsamı genişletiliyor, polis izleme sistemi oluşturuluyor, Türkçeden başka dillerin eğitimine ilişkin özgürlük alanı genişliyor…

– Öncelikle bunlardan biri veya birkaçı bile yapılacak olsa değerli. Özellikle de haklarla ilgili hiçbir adımı küçümseyemeyiz. Her hak, ondan yararlanan açısından hayati öneme sahiptir. Heybeliada’nın değerini, dindar bir Rum Ortodoks vatandaşın gözüyle bakın, anlarsınız.

– Daha içeriği netleşmeden paketin “yetersiz” olduğunu söyleyenler, alternatifinin “hiçbir şey yapmamak” olduğunu unutmuş görünüyorlar.

– Paketi desteklemek, verilenle yetinmek değil elbette. Hak bireyin tapulu malıdır, onu alır, cebimize koyarken, evet ama yetmez diyerek, kalanını da istemekte tereddüt etmeyiz.

– Hükümete minnettar olmak gerekmez, ama takdir etmek gerekir. Özellikle de MHP’nin anadil ve yer isimlerinin iadesine, CHP’nin de başörtülü kadınların kamu görevlisi olma hakkına karşı çıktığını, yani muhalefetin paketi daha geri bir noktadan eleştirdiğini göz önüne alınca.

– Varsayalım ki MHP ve CHP haklı olsun, bu paket Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “PKK ile pazarlık sonucu” olsun, bu onun değerini azaltmaz. Hükümetin niyetine dair kehanetler de. Somut olarak paket ne getiriyor, neyi değişiyor ona bakmak gerek.

Pakete peşinen karşı çıkanlar, ona değil kendi inandırıcılıklarına zarar veriyorlar ve böylece belki içerik netleştiğinde yapacakları pek çok haklı eleştiriyi de peşinen değersizleştirmiş oluyorlar.

Ama bu onların sorunu.

Bize düşen, bu adımların atılmasını desteklerken, aynı zamanda onların daha doğru atılması için daha ileriden eleştirmek olmalı.

Sadece demokrasi değil, mantık da bunu gerektiriyor.

Bir de son zamanlarda ülke olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz akıl ve ruh sağlığı.

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Çarşı çarşıya karşı

0

Yazının başlığındaki ilk çarşı Beşiktaş’ın Çarşı adlı taraftar grubunu, ikinci çarşı ise bildiğimiz çarşıyı, pazarı ifade ediyor.

Pazarla aynı anlamdaki çarşı insanî hayatın mucizevî olgularındandır. İnsanlar çarşısız yaşayamaz. İnsan toplumları biraz kalabalıklaşmaya başlayınca, ilk ortaya çıkan kurumlardan biri çarşı olur. Çarşı insanların yoksulluğu aşmasının, hayatını yiyecekler başta olmak üzere her bakımdan çeşitliliğe ve zenginliğe kavuşturmasının, insan kardeşleriyle dostane etkileşime girmesinin vasatıdır. Çarşıda herkes ne ise o olarak yer alır. Kimse kimsenin diliyle, diniyle, inancıyla ilgilenmez. Çarşıda yer almanın tek şartı çarşının kendi kurallarına uymaktır. Çarşı saygıyı, söze sadakati, üretken olmayı, kaynakları iyi kullanmayı, gönüllü ilişkileri, başkalarına yararlı olma arzusunu teşvik eder ve ödüllendirir. Çarşıda muazzam bir değer ve amaç çeşitliliği vardır ve bu çeşitliliğin unsurları barış içinde bir arada yaşar ve yaşatılır.

Beşiktaş taraftar grubu Çarşı ise geniş anlamda çarşının varlığını mümkün ve sürdürülebilir kıldığı bir insan grubu. Mensuplarını bir araya getiren, Beşiktaş futbol takımına duydukları sevgi ve bağlılık. Hayatın değişik yollarından gelen insanlar grupta takımlarına destek olma ortak amacında buluşuyor ve beraberlik yaşıyor. Taraftar grubu Çarşı üyeleri takım taraftarlığında birleşiyor ama başka alanlarda aralarında doğal olarak muazzam bir farklılık yaşanıyor. Normal şartlar altında bu farklılıklar ya hiç gündeme gelmiyor ya da nadiren konuşulsa bile hep geri planda kalıyor. Daha doğrusu kalıyordu. Gezi olaylarında Çarşı’dan bazılarının başını çektiği sevimsiz olaylarla işler değişmeye başladı.

Gezi sürecinde ve dozu azalsa da sonrasında Çarşı siyasette açık bir taraf oldu. Bu yanlış, haksız ve zararlı bir tavır. Ne Beşiktaş’ın bütün taraftarları ne de Çarşı’nın tüm üyeleri aynı siyasî görüşü paylaşıyor olabilir. Bu yüzden, Çarşı’nın siyasette taraf olması, toplumsal hayatta ahlâkî tehlike denen şeyi yaratır. Takım sevgisiyle bir araya gelen farklı siyasî görüşlerden insanları sanki bir bütün hâlinde aynı politik çizgiyi savunuyormuş gibi gösterir. Ayrıca, bu algılama, kaçınılmaz olarak, karşıt grupların oluşturulmasını teşvik eder. Bazen bunu zorunlu kılar. Bu şekilde doğan taraftarlar arası ayrılıklar, daha çok genç insanların bu grupları doldurmasından dolayı, muhtemelen, çatışma üretir. Bunun işaretleri zaten görülmeye başladı. Beşiktaş – Galatasaray maçında yaşanan üzücü olaylar belki de bu sürecin bir parçasıydı.

Siyasetin doğasını iyi kavrayamamış bazı kimseler devamlı olarak siyaseti yüceltiyor ve her şeyi siyasileştirmek istiyor. Bu çözümsüz tartışmaları artırmaktan başka bir işe yaramaz. Demokratik siyaset bile her probleme çözüm üretemez, hatta bazı durumlarda kendisi problemlerin kaynağı olur. Siyaseti yüceltenlerin ve her problemin çözüm yolu olarak sunanların eksikliği bireysel tercihlerden anlamlı ve uygulanabilir kolektif tercihlerin çıkmayacağını bilmemeleridir. ‘Arrow teoremi’ veya ‘sosyal tercih teorisi’ denen yaklaşımlar bunu kesin olarak kanıtlamıştır. Bu yüzden siyaset sınırlı olmalı, toplumsal hayatın her alanını kapsamamalıdır. Sınırlı devlet dediğimiz de zaten budur. Devlet – hükümet sivil topluma ait olan alanları ne amaçla olursa olsun işgal etmemelidir. Ederse kaçınılmaz olarak siyasî süreçlerle kamusal karar alma mecburiyeti ortaya çıkar. Bu anlaşmazlık, çatışma ve bazı tercihlerin kaçınılmaz olarak başka tercihler aleyhine kamu zoruyla uygulanması sonucunu verir. Gezi’de kamu kararıyla park yaparsanız kışla isteyenlerin, kışla yaparsanız park isteyenlerin tercihlerini bastırmış olursunuz. Siyasetle aynı anda her iki talebi de karşılayan bir cevap üretemezsiniz. Daha az çatışma için siyasî alanın daraltılması, bireysel, gönüllü ve sivil alanın genişletilmesi gerekir.

Bir toplumun aşırı siyasileşmesi ve her konunun siyasî kavganın aracı ve ortamı hâline getirilmesi büyük bir felakettir. Çarşı’nın içine düştüğü durum bunun acı bir örneği. Çarşı grubu çarşının kurallarına uymalı ve siyasette taraf olmaktan vazgeçip takımını sportif olarak desteklemekle meşgul olmalı. Siyaseti seven ve yapmak isteyen grup üyeleri bunu başka ve daha uygun platformlarda gerçekleştirmeli. Çarşı bunu yapmazsa, yapamazsa, korkarım, itibar kaybına uğramaya, parçalanmaya ve ufalanmaya mahkûm olacaktır.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Beşiktaş’a Yazık Oldu

Siyaset yoluyla iktidar olmaktan ümidini kesen politikacılar, darbe ihtimali de ortadan kalkınca, yeni yollar, yeni yöntemler aramaya başladılar. Buldukları her imkânı politik amaçları için kullanmaktan çekinmeyen politikacılar şimdi de fanatik futbol seyircisini kullanmanın tadını çıkarmaya çalışıyor. 

Yöntemin ilk kurbanı Beşiktaş oldu. Halbuki her şey Beşiktaş için ne kadar da iyi gidiyordu…

 

Politika Holiganları Tribünlerde…

Beşiktaş mevsim başında pek iddialı görünmüyorlardı. Çok büyük paralar verip iddialı transferler yapmamışlardı, ama takımın başına fazla iddialı olmayan iyi bir teknik direktör getirmişlerdi. Takım güzel oynuyor ve bütün maçlarını da kazanıyordu.

 

Ligin beşinci haftasında Galatasaray’la oynayacaktı. Bu maçın da favorisi olarak görünüyordu, ama Galatasaray’ın da kazanması sürpriz olmayacaktı. Nitekim son 2 dakikaya girildiğinde de Galatasaray 2-1 öndeydi. Mağlubiyet Beşiktaş’ın sonu değildi, oynadığı iyi futbolla iddiasını sürdürecekti.

 

Ne var ki, Beşiktaş taraftarı aşırı motive edilmişti. Aslında her renkten futbolseverlerin sempati ile baktığı Çarşı Grubu Gezi olaylarının içine çekilmiş ve politize olmuştu. Maçın bitimine 2 dakika kala, aşırı kışkırtılmış Beşiktaş seyircisi sahaya girdi. İlk defa bir İstanbul derbisi tamamlanamadı.

 

Fanatik taraftarlar takımlarına yarardan çok zarar veriyorlar. Futbol takımlarının yöneticileri bunlara karşı çaresiz görünüyor; bunlara karşı tavır almak yerine, hakemleri, karşı takımı suçlayarak bunların davranışını adeta sahipleniyorlar. 

 

Artık Beşiktaş’ı kötü günler bekliyor. Para cezaları, saha kapatmalar… Olayda hiçbir kusuru olmayan Beşiktaş Kulübünün ticari güvenirliği yerle bir oldu, maç gelirleri bitti. İşini yapmak için Beşiktaş’a gelen, ekmeğini futboldan yiyen futbolcular da zor durumda kaldılar.

 

Futbolun ne olduğunu bilmeyen, belki de hayatında futbol maçı bile seyretmemiş olan, Lefter’i kaleci zanneden politikacılar durumdan çok memnunlar. Beşiktaş’ın alacağı ceza, Beşiktaş’ın ekonomik kayıpları, Beşiktaşlı futbolcuların kayıpları, gerçek taraftarların üzüntüsü onlar için önemli değil.

 

Çarşı Grubunu sorumsuzca politize edenler, seyirciyi “Her yer gezi, her yer Taksim” diye slogan atılması için hazırlayanlar, şimdi de başkalarını spora siyaset karıştırmakla suçluyorlar.

 

Melo’ya Linç

Televizyonlardaki futbol programları adeta futbol sahalarındaki terörün kışkırtıcısı… Oynanan oyunla ilgili adeta hiç görüntü vermeden yapılan bu programlarda seyircinin ilgisini çekmek için yalandan kavgalar yapılıyor, büyük takımların seyircileri kışkırtılıyor. Yayınlar taraflı, yorumlar büyük takımların seyircilerine göre yapılıyor. Hakemler insafsızca eleştiriliyor, hem de eski hakemler tarafından.

 

Olaylı gecede de bu programlarda Galatasaraylı oyuncu Felipe Melo adeta linç edilmeye çalışıldı, olayların sorumlusu olarak gösterildi. Düşünün bir kere: Galatasaraylı futbolcu kırmızı kart görüyor, Galatasaray 10 kişi kalıyor, Beşiktaşlı seyirci tahrik oluyor…

 

Televizyonda gördüğüm kadarıyla Melo topa müdahale etmişti, hareketi biraz sertti, hakem sarı kartta gösterebilirdi, kırmızıyı tercih etti. Melo’nun itirazı anlamsızdı. Araya giren Drogba’nın davranışı örnek bir hareketti, arkadaşını teskin etti ve kenara getirdi. Demek ki, boşuna Drogba olmuyorlar…

 

Daha sonra Melo’yu formasını kaldırıp gösterirken gördük. Güya Beşiktaş taraftarı Melo’nun bu hareketinden tahrik olarak sahaya girmiş. Melo’nun formasını tribünlere, ya da kameraya doğru tutmasında nasıl bir tahrik var anlayamadık.

 

İstenen galiba: Futbolcuya küfredilsin, hakaret edilsin, taş atılsın, futbolcunun kafası gözü yarılsın, futbolcu da hiç tepki vermesin…

 

Melo’nun maçtan sonra yaptığı açıklama çok düzgün ve inandırıcı: “Beşiktaş taraftarını tebrik ediyorum 80.00 kişi gelmişler şovları çok etkileyiciydi, tebrik ederim. Taraftarlar içinde kavgalar çıktı, kırmızı kart pozisyonu olmamalıydı ama oldu, hakem öyle yorumladı. Maçtan sonra olan olaylar tamamen bana bağlanmış, kesinlikle böyle bir şey yok, ben kırmızı kart görmeden önce olaylar başlamıştı. 60. dakikalarda olaylar başlamıştı.

 

“Beşiktaş taraftarı çok iyi, onlara karşı hiçbir şekilde bir hareket yapmadım. Onlara hayranım, bizim taraftarımız da mükemmel fakat Beşiktaş taraftarına da çok saygı duyuyorum. O formayı göstermem Beşiktaş taraftarına karşı değil, kendi taraftarımızın orda olmamasıdır.”

 

Lig Maçlarında Neden İstiklal Marşı Söylüyoruz?

On bir yılda futbol maçlarında “İstiklal Marşı söylenmesi” usulünü bile kaldıramayan iktidardan darbecilerin yaptığı Anayasayı değiştirmesini bekliyoruz.

 

Bilmiyorum dünyanın başka bir ülkesinde lig maçlarında istiklal marşı söyleniyor mu? 12 Eylül öncesi bizde de böyle bir usul yoktu, yani milli maçlar dışında futbol maçlarında İstiklal Marşı söylenmiyordu. Lig maçlarında İstiklal Marşı söylenmeye 12 Eylül generallerinden birinin emri ile başlandı. Sonra da bunu hiçbir iktidar değiştirmeyi düşünmedi.

 

Lig maçlarında İstiklal Marşı söyleme geleneğinin “teröre karşı duyulan öfkenin” bir sonucu olarak ortaya çıktığı iddiası asla doğru değil. Bu doğrudan İstiklal Marşı ile milleti terbiye etmeyi düşünen darbecilerin başlattığı bir gelenek. Hatta darbeden sonra üniversite öğretim üyeleri de hafta sonu ve hafta başında toplanarak topluca İstiklal Marşı söylemeye başlamışlardı.

Günümüz iktidarı da bunu değiştirmeye cesaret edemedi; belki de hoşlarına giden bir uygulama olarak sürdürüyorlar. Zaten değiştirmeye kalksalar da karşılarında muhalefeti bulacaklardır. Herkesten önce, Mamak’ta kendilerine İstiklal Marşı’nın bütün kıtaları zorla ezberlettirilen ve zorla İstiklal Marşı söylettirilen MHP’li politikacıları buna itiraz edecektir. Darbecilerin koyduğu bütün kurum ve kuralların savunucusu CHP’li politikacılar da maçlara gidip İstiklal Marşı söylemeye başlayacaktır.

 

Olaya aslında UEFA’nın müdahil olması gerekiyor. Yaptığımız iş spora siyaset katmanın tipik bir örneğidir.

 

Medeniyetizmden İnsani Medeniyete

0

Günümüzde medeniyet üzerinde en çok konuşulan kavramların başında gelmektedir. Medeniyet kavramı küresel düzeyde kişiler, uluslar ve devletler arası ilişkileri etkileyen en önemli değerlerden biridir. Ancak yapılan tartışmalardan medeniyetin yeniden dönüşü olarak bahsedebileceğimiz insani bir atılımdan söz edemiyoruz. Medeniyet kavramı etrafında yüzlerce yıllık önyargıların, klişelerin, çatışmaların ve düşmanlıkların yeniden formüle edilmesiyle yüz yüze bulunuyoruz. Medeniyet hakkında konuşmuyoruz, medeniyet maskesi altında daha çok karanlık bilinçaltımızı tezahür ettiriyoruz. Medeniyet adı altında medeniyet karşıtı bir yaklaşımın ortaya konması insanlığın sahici olarak medeniyet üzerinde tefekkür etmediğini göstermektedir.

Medeniyet kavramı ve olgusu üzerinde düşünmek, konuşmak ve tartışmak çok değerli bir çaba ve aktivitedir. Ancak günümüzde medeniyet hakkında konuşmak insanın bizzat kendisi hakkında konuşmak olduğu gerçeği unutulmuştur. Medeniyetin kökeni ve tarihi konusuna olan odaklaşma, medeniyet ve insan arasındaki ilişkinin koparıldığını yansıtmaktadır. Medeniyet, daha çok yüzeysel ideolojik ve özcü söylemlere meşruluk ve çekicilik kazandıran bir maskeye dönüştürülmüştür. Sadece insan hakkında yapılacak sahici bir konuşma, medeniyet hakkında olmayı hak etmektedir.

İdeolojilerin ve inançların sorgulandığı, temellerinin sarsıldığı günümüzde herhangi bir dinin veya ideolojinin tek başına yeterlilik iddiasında bulunarak kendisini insana dayatması mümkündür, ancak böyle bir tutumun çok ciddi bir karşılık görmesi çok zordur. İnanç ve ideolojilerin kendilerini insana dayatmak için medeniyetle kendilerini özdeşleştirmeye çabalarına şahitlik ediyoruz. Medeniyet, hiçbir inanç ve ideolojiyle sınırlanacak bir konu değildir. Medeniyet, dinler ve ideolojiler hakkında değil, insan hakkındadır. İnsanın merkezinde olmadığı bir medeniyet konuşması, ruhu çıkarılmış cansız bir beden gibidir.

Tarih boyunca insandan arındırılmış yapay medeniyet projeleriyle hep yüz yüze kalınmıştır. Medeniyet adına kutsallar ve tabular icat edilmiştir. Aslında medeniyet hiçbir şekilde kutsal değildir. Medeniyet tamamen insana ait olan bir alandır. Medeniyet insan faaliyetiyle oluşan bir yaşam alanıdır. Medeniyetin sahte kutsallıklarla donatılması medeniyetin insani faaliyet olmaktan çıkarılması demektir. Militanize ve militarize edilen medeniyet kavramının tamamen politik bir ideolojiye dönüşmüş olması büyük bir sapmadır. Kolektivizmle kuşatılan medeniyet kavramından insan dışlanmıştır. İdeoloji veya inanç medeniyetin bir parçası olabilir ancak tamamı olamaz. Medeniyetin başı, ortası ve sonu insandır, çünkü medeniyetin her şeyi bireydir.

Birey, temel aktör olarak medeniyet tecrübesinin her şeyinde vardır. Ancak insanı inkâr eden kolektivizm, sınıf, ırk, mezhep, ulus gibi hayali kimlikler icat etmiştir. Kolektivizmin kurguları, hayali olmalarına rağmen bireyi etkisizleştiren olağanüstü bir nüfuz gücüne sahiptirler. Kolektivizm, hiçbir şekilde medeniyet tecrübesini zenginleştirmemekte, bilakis medeniyeti yok etmekte ve tüketmektedir. Kolektivizmin en ileri biçimleri olan vahşi sosyalizmin ve nasyonalizmin yirminci yüzyılda ortaya çıkardığı yıkım bize şunu söylemektedir: Kolektivizm ve sosyalizm barbarlıktır. İnsana karşı olan her şey medeniyet değil, barbarlık ve emperyalizm üretmektedir. İnsanı maddi, manevi ve ahlaki olarak geliştirmeyen kolektivizm, gelişmeyi ve olgunlaşmayı değil çocuksuluğu ve primitifliği temsil etmektedir.

İdeal bir durumu ve ütopyayı tasvir etme anlamında medeniyet kavramı kullanılmasına rağmen, insanlık tecrübesinde ideal ve mükemmel medeniyet yoktur. İnsanlık tecrübesi eksiklikler, başarısızlıklar ve yetersizliklerle doludur. İnsan mükemmel olmadığı gibi tecrübesinin ürünü olan medeniyette mükemmel değildir. Bir medeniyet tecrübesinin içindeki eksiklikleri, başarısızlıkları ve yetersizlikleri görmezden gelmek, onu ideal tek bir model olarak insanlığa dayatmak medeniyet tekelciliği ve medeniyet fetişizmidir. Biz bu durumu ‘medeniyetizm” olarak ifade ediyoruz. Tekelcilik ve fetişizm medeniyeti patolojikleştirmektedir.

Medeniyet fetişizmi veya medeniyetizm kendisini en çok tarihin sonu gibi bir tezde ortaya koymaktadır. Batı medeniyetinin bütün insanlık için en ideal global medeniyet olduğunu ve bu medeniyetin ortaya koyduğu değerlerin insanlığın vardığı nihai aşama olduğu varsayımıyla tarihin sonunun geldiğini iddia etmek bir medeniyet fetişizmi ve medeniyetizm örneğidir. Aynı şekilde medeniyetler arası çatışma tezi de medeniyetizmin bir başka ürünüdür. Batı medeniyetinin tek, biricik ve üstün medeniyet olduğunu iddia eden çatışmacı medeniyet tezi –daha doğrusu çatışmacı barbarlık- diğer medeniyetlere mensup insanların yirmi birinci yüzyılda medeniyet bilinçlerinin ve kimliklerinin farkına varmasıyla biricik olan Batının varlığını tehdit edecekleri illüzyonunu kurumsallaştırarak medeniyet fetişizmini tehlikeli bir şekilde tezahür ettirmektedir. ‘Medeniyet’ ve ‘medeniyetizmin’ birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Medeniyetizm, bir medeniyeti yüceltirken diğer insani tecrübeleri küçümsemekte ve dışlamaktadır. Başka bir ifade ile medeniyet fetişizmi, üstün ve biricik olarak görülen medeniyetin diğer medeniyet bölgelerinden öğrenecek hiçbir şeyi olmadığını ve aşağı görülen medeniyetlerin tek çıkar yolunun üstün olan medeniyete teslim olmak olduğunu ifade etmektedir. Medeniyet fetişizmi, medeniyet bölgelerini kapalı ve homojen olarak tasarlamaktadır. İletişim, etkileşim ve ilişki mümkün olduğunca ortadan kaldırılmaktadır. Örneğin çatışmacı medeniyet fetişizmine göre, “kanlı sınırları olan” İslam dünyasıyla Batı medeniyetinin ilişkide olması için hiçbir neden bulunmamaktadır, çünkü oradan Batıya tehditten başka bir şey gelmeyeceği öngörülmektedir. Medeniyetleri açık ve çoğulcu olmaktan çıkarıp kapalı ve tehdit haline getiren medeniyetizmdir.

Medeniyet, insan tecrübesinin bütüncül bir ürünü olmasına rağmen, medeniyet fetişizmi daha çok devletler tarafından sistematik ve kasıtlı olarak oluşturulan bir kurgudur. Bugün medeniyet, insan hakları, demokrasi ve özgürlük değerleriyle devletleri kontrol etmemektedir. Ancak devletler, medeniyete ait değerleri araçsallaştırarak kullanmakta ve medeniyeti tekellerine alabilmektedirler. Örneğin Batı medeniyetini kontrol eden güç, bugün Amerika Birleşik Devletleri’dir. Demokrasi, özgürlük ve terörle mücadele sloganlarını kullanarak Irak ve Afganistan’ı işgal eden ABD, yüz binlerce insanın yok olmasından sorumludur. Devletlerin medeniyeti kontrol etmesi, insanlık için büyük tehdittir. Medeniyet ve devletin birbirinden ayrılması gerekmektedir. Devletin, medeniyet kurmak gibi bir görevi yoktur. Devlet, medeniyet kuran aktör olmadığı gibi insan hayatındaki en önemli biricik kurum da değildir. Devleti tek aktör kurum olarak düşünmek medeniyet fikriyle bağdaşmamaktadır. Medeniyet düşüncesi, devletin insan hayatında var olan birçok kurumdan sadece biri olduğunu öngörmektedir.

Bir realite olarak medeniyet ve bir kavram olarak medeniyet arasında bugün yıkıcı ve olumsuz bir ilişki bulunmaktadır. Medeniyet kavramı politikacılar başta olmak üzere herkesin dilinde olmasına rağmen, medeniyet kavramının kullanımı medeniyeti bir realiteye dönüştürmeye katkıda bulunmamaktadır. Sürekli olarak verilen medeniyet vaazları medeniyeti geliştirmemekte medeniyeti yok etmektedir. Medeniyet vaazıyla medeniyetin yok edilmesi günümüzün trajik durumudur. Bir şeyi vazetmek aslında o şeyden vazgeçmek ve ondan uzaklaşmak anlamına gelmektedir. İnsanlık bugün medeniyet vaazına ihtiyaç duymamaktadır, insanlığın ihtiyaç duyduğu medeniyeti yok etmeyen insani yaşamın imkân ve koşullarının gerçekleştirilmesidir.

İnsani durumu anlatmak için kullandığımız anahtar niteliğindeki birçok kavram, bize bir olguyu anlamamıza yardım ettiği gibi, o olguyu daha karmaşık ve anlaşılmaz hale de getirebilmektedir. Benzer şekilde medeniyet kavramı, insan tecrübesinin derinliğini ve çeşitliliğini anlaşılmaz kılabilmektedir. İslam, Asya ve Batı medeniyetleri dediğimizde çoğu zaman medeniyet kavramına Müslümanların, Asyalıların ve Batılıların katı ve değişmez bir hayat yapısına sahip oldukları şeklinde özcü bir anlam yüklenebilmektedir. İnsan tecrübesine en yabancı olan şey homojenlik ve arılıktır. Çoğulculuk, farklılık ve ‘kirlenme’ insani tecrübenin en temel karakteristiğidir. Saf ve homojen bir medeniyet yoktur. Medeniyet kavramı, insani çeşitliliği ve kirlenmeyi yok saymamalıdır. Çeşitlilik anlamında kirlenme, negatif değil olumlu ve doğal bir durumdur. Medeniyette ‘arılık’ değil, ‘kirlenme’ güzeldir.

Medeniyetler arası diyalogun öneminin vurgulandığı günümüzde değişik medeniyetlere mensup insanlar arasında gerçekleşmesi arzulanan diyalogun önünde engel bir durum vardır. İnsanlığın medeniyet bölgelerinde ciddi bir psiko-sosyal kaos ve karışıklık bulunmaktadır. Batı medeniyetti bölgesinde kaydedilen sosyal, bilimsel, ekonomik ve teknolojik gelişmeler, diğer medeniyet bölgelerinde büyük bir özgüvensizlik ve çaresizliğe neden olmuştur. Bu medeniyet bölgeleri, içine girdikleri güven bunalımı ve kimlik krizinden çıkmak için Batıyı taklit etme seçeneğine sarılmışlardır. Batıyı taklit seçeneği krizden ve bunalımdan çıkışı sağlamadığı gibi, medeniyetler arasında diyalojik bir ilişkinin geliştirilmesinin önünde de engel oluşturmaktadır. Taklit, medeniyetlerin hem kendi içinde hem kendi aralarında sürdürülebilir bir ilişki biçimi değildir. Taklit yerine yaratıcılık diyebileceğimiz yeni bir ilişki modeline ihtiyaç vardır.

Hiçbir medeniyet, tarih boyunca değişmeyen değerlere veya çizgiye sahip olmamıştır. Örneğin insan hakları, bütün tarih boyunca Avrupa medeniyet bölgesinin değeri olmamıştır. Kolektivizm ve ataerkillik, Doğu medeniyetlerinde hep hâkim olmamıştır. Müslüman medeniyeti bütün tarihi boyunca geri kalmış, akıl ve bilimi reddeden bir medeniyet değildir. Tarihin değişik dönemlerinde her medeniyet birçok farklı şeyi bünyesinde barındırmıştır. Medeniyete relativizm ve evrenselcilik ikilemine sıkışarak bakılamaz. Medeniyetlerin tecrübelerine, durum ve tarihin gelişim aşamaları dikkate alınarak bakılmalıdır. Durumsal ve gelişimsel bir çerçeveden bakıldığında hiçbir değerin veya ilerlemenin tek bir medeniyetin tekelinde olmadığı görülecektir.

Medeniyet bölgelerinin birbirine düşmanca yaklaşması veya çatışmacı bir durumu benimsemesi, içinde bulunulan krizi örtmektedir. Diğer medeniyet bölgelerini kendisine düşman olarak gören çatışmacı anlayış, aslında kendi iç sorunlarını çözmedeki başarısızlığını örtmek için çatışmayı tek seçenek kabul etmektedir. Müslüman ve Batı medeniyet bölgeleri arasındaki çatışma söylemlerini bu bağlamda örnek olarak verebiliriz. Batı medeniyeti emperyalizm ve şiddeti organize etme problemini aşamadığı için Müslüman dünyayı kendisine düşman olarak kurgulamaktadır. Müslüman dünyada kendisinin insan hakları, kadın sorunları, bireysel özgürlükler, otoriteryanizm ve totaliteryanizm, sığ gelenekçilik gibi sorunları çözmediği için Batı karşıtı düşmanca tutum ve düşünceler ortaya koyabilmektedir. Geçmişin koruyucusu kimliğiyle mevcut duruma karşı çıkmak ve diğeriyle çatışmayı esas almak çözüm değildir.

İnsanların geçmişleri hikâyelerinde önemli bir yer tutar. Ancak hikâyenin sadece geçmişe dayandırılması sağlıklı değildir. İnsan sadece geçmişten ibaret değildir. İnsanı asıl insan yapan sahip olduğu gelecek perspektifidir. İnsan tecrübesinin ürünü olan medeniyet, sadece geçmişe ait olan bir konu değildir. Medeniyet, gelecek hakkındadır. Geçmişte kaydedilmiş büyük başarı ve ilerlemelerle övünmek günümüz insanının insani ve medeniyet ölçütü değildir. Geçmişi değil geleceği esas alan bir perspektif, hem insanı hem medeniyeti dinamik kılmaktadır.

Medeniyet kavramına, bugün insani problemlere sahici anlamda insani bir yaşam ortamı oluşturmanın çerçevesi olarak yaklaşılmamaktadır. Batıda egemen olan medeniyet anlayışı, sadece Batı medeniyetini çözümün yolu olarak görürken insanlığın diğer medeniyet çevrelerine sorun olarak bakmaktadır. Özellikle Müslüman dünyası medeniyet düşmanı olarak düşünülmektedir. İnsanlığa ait hiçbir medeniyet sorun değildir. Sorun bugün Batı medeniyetinin tek medeniyet olarak kendini dayatmasıdır. Başka bir ifade ile sorun medeniyet değil, medeniyetizmdir. Medeniyetin Batının tekelinden çıkarılarak, insanlık medeniyeti etrafında bütün insani kültürleri sorun ve problem olarak görmeyen, onları farklı tecrübeler ve çözüm perspektifleri olarak değerlendiren kapsayıcı bir yenilenme bugünün olmazsa olmazıdır.

Her toplumda birçok inanç kültür, din, dil, folklor, gelenek, kimlik ve değer bulunmaktadır. Medeniyet kavramı bir toplumun tecrübesinin üstünde olan bir durum değildir. Daha da önemlisi medeniyet bir toplumda yaşayan kültür, geleneğe ve inanca düşman değildir. Modern dönemin en büyük yanılgılarından birisi gelenek ile medeniyeti çatıştırmaktır. Toplumun geleneklerini, inançlarını ve kimliğini beğenmeyenlerin kendilerini bir medeniyet misyoneri konumunda görmesi çok tehlikeli bir durumdur. Medenileştirmenin totaliter bir toplum projesi olarak uygulanması, modern dönemin en tehlikeli kölelik yollarından birisidir.

İnsanlığın bugünkü durumu en hafif tabirle kriz olarak ifade edilmektedir. Mevcut durum intihar öncesi kriz ve açmaz durumuna benzemektedir. İnsanın krizi medeniyetin krizidir. Kendini tüketmeye yönelen insan, aynı zamanda medeniyeti de tüketecek bir sürecin içine girmiş bulunmaktadır. Modern dönemin en önemli kavramı ilerlemeydi. Ancak kişi günümüzde gerçek anlamda insan olmayı başarmadığı gibi medeni olmayı da başarmamıştır. İnsan, hem insan olmayı hem medeni olmayı gerçekleştirememiştir.

İnsan olmak, bireyin büyük ölçüde önyargılarından sıyrılıp hem kendisiyle hem diğer insanlarla daha insani ilişkiler kurmasına bağlıdır. Mevcut insanlık durumunda medeniyet, önyargılardan arınmayı ve ayrılmayı temsil eden bir durum değildir. Medeniyeti önyargılardan arındırmak yerine medeniyet önyargılarımız tarafından kuşatılmış durumdadır. Irk, din, dil, cinsiyet, kültür, sınıf ve coğrafya etrafında inşa edilen önyargılar medeniyet etiketiyle ambalajlanarak yeniden üretilmektedir. Medeniyetin önyargılardan arındırılması insanlığın önündeki en temel meydan okumadır.

İnsanlık medeniyetine en büyük tehdit emperyalizm ve kolektivizmdir. Emperyalizm geçmişe ait bir şey değil, günümüzde bütün dünyada yaşanan canlı bir realitedir. Ancak emperyalizm canlı bir realite olmasına rağmen bu olgu gündemden çıkarılmaya ve karartılmaya çalışılmaktadır. Emperyalizmin Afganistan ve Irak gibi dünyanın değişik ülkelerinde uyguladığı şiddet ve terörizm göz ardı edilmeye hatta emperyalizmin şiddeti ahlaki açıdan meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Emperyalizm, medeniyetin zıddı olan barbarlığın adıdır. Emperyalizmi üreten dinamik kolektivizmdir. İnsanı onur ve özgürlük sahibi olarak görmeyen, insanın üstünde ve ötesinde ulus, sınıf, din, mezhep gibi kurgular temelinde hayali entiteler icat eden kolektivizm, insanlığın azınlık bir grup insan tarafından sömürülmesine imkân sağlamaktadır. Medeniyet düşüncesi, en çok emperyalizmle ve kolektivizmle nasıl mücadele edileceğini kendisine esas soru almalıdır.

Emperyalizm ve kolektivizm, kullandığı şiddet ve zorbalıkla insanlık medeniyetini tehdit etmektedir. Medeniyet ve zorbalık hiçbir şekilde birbiriyle bağdaşmamaktadır. Zorbalığın olduğu yerde medeniyet yoktur. İnsan, şimdiye kadar hayatını zor ve zorbalıktan arındırma konusunda başarısız olmuştur. Savaş ve şiddetin minimize edilerek barış ve özgürlüğün yeniden tesisi gereklidir. Medeniyet, pratik olarak barışın her insanın hakkı olduğunu insanların kaygı ve korku duymadan hayatlarını özgürce yaşamaları gerektiğini öngörmektedir. İnsan hayatına müdahale etmeyen, insanın birey ve toplum olarak nasıl yaşaması gerektiğini irrasyonel olarak dizayn etmeye kalkmayan kurucu irrasyonalizmin her çeşidinden kendisini arındırması medeniyetizmden kurtulup insani bir medeniyete geçmenin olmazsa olmazıdır.

Medeniyet insanı en yüce değer gördüğü gibi onun fikirlerine de değer ve önem vermektedir. Fikre sahip olma ve düşündüğünü ifade etme sadece insana ait olan bir durumdur. Her insanın düşüncelerini ve değerlerini özgürce ve korkusuzca ifade etmesi ahlaki, medeni ve insani açılardan vazgeçilmez bir gerekliliktir. Fikirleri yasak ve baskılarla kısıtlamak yerine fikirlerin özgürce birbiriyle rekabet etmesi sağlanmalıdır. Fikirlerin özgürce birbiriyle rekabet etmediği ve yarışmadığı bir ortamda insani bir medeniyet gelişemez. Medeniyet, çoğunluğa ait ve genel kabul gören fikirlere değil, aynı zamanda sayıca küçük olan kişi ve grupların da benimsediği düşüncelere, inançlara ve yaşam tarzlarına kendilerini ifade hakkı vermektedir. Çoğunluk, azınlığa kendisini dayatamayacağı gibi azınlık ta çoğunluğu takip etmek zorunda değildir. Medeni bir insan hayat, fikirlerin özgürce dolaşımıyla mümkündür. Medeniyetin gelişimi, düşünce ve ifade özgürlüğüne, ekonomik özgürlüğe, din ve vicdan özgürlüğüne, girişim özgürlüğüne ve özel mülkiyetin korunmasına bağlıdır. Medeniyetin özdeşleştirilebildiği tek kavram özgürlüktür, çünkü medeniyet özgürlükten başka bir şey değildir.

Tarih boyunca insanlığın medeniyet çevreleri farklı zamanlarda hem gelişmeyi hem gerilemeyi yaşamışlardır. Çin medeniyet bölgesi tarihte uzun bir süre bilim ve teknolojinin merkezi iken Müslüman dünyasının bilim, düşünce refah alanlarında altın çağını yaşadığı dönemler olmuştur. Batı medeniyeti bugün askeri, teknolojik, bilimsel, ekonomik, akademik ve kültürel alanlarda zirvede bulunmaktadır. Batı medeniyet bölgesi zirvede olmasına rağmen insanlık medeniyeti bir krizin içindedir. Batı, içinde bulunulan medeniyet krizini sağlıklı bir şekilde anlamaya çalışacağına Çin ve Müslüman medeniyet bölgelerini kendisine düşman yapmakla enerjisini harcamaktadır. Bugün yaşanılan medeniyet krizinin nedeni medeniyet düşüncesinin ve medeniyetin dayandığı insan, barış, adalet, hürriyet ve çoğulculuk değerlerinin unutulmuş olması ve ihmal edilmesidir. Medeniyet düşüncesinin insan için yeniden anlamlı hale gelmesi ve ona umut vermesi için medeniyet değerleri olarak barışın, adaletin, özgürlüğün ve her şeyden önemlisi bireyin yeniden keşfedilmesi gerekmektedir. İçi boş bir kuyu haline getirilen medeniyetin insanla ve insani değerlerle doldurulması insanlığın önünde büyük bir meydan okuma olarak durmaktadır.

Gelenekten Geleceğe Dergisi

 

Müslüman dünyada fanatizm sorunu

İki ay önce Somali’deki Türk elçiliğine saldıran El Şebab militanları, bu kez Kenya’da kan akıttı. Nairobi’deki bir alışveriş merkezini bastılar ve 60’tan fazla masum sivili öldürdüler. Ama açıklama da yaptılar, “merak etmeyin, hiç Müslüman öldürmedik, sadece gayrımüslimleri öldürdük” mealinde.

Bu korkunç olayın manşetlere düştüğü gün, bir de Pakistan’dan feci bir haber geldi. Peşaver’deki bir kiliseye düzenlenen bir intihar saldırısında 80 kadar Hıristiyan öldü. Kadınlar, bebekler, paramparça oldu. Saldırıyı Pakistan Talibanı’na bağlı Cundullah örgütü üstlendi. “İslam’ın düşmanlarına karşı saldırılarımız” sürecek dediler.

Aynı gün, Irak’tan da bir haber geldi: Bir Şii camiine karşı yeni bir intihar saldırısı daha düzenlenmişti. Yani sadece “İslam’ın düşmanları” değil, farklı bir İslam mezhebi de teröre hedef olmuştu…

Dış haberleri takip edenler, daha bunun gibi nice vehametin hemen her gün yaşandığını görebilir. Başta Suriye, Irak ve Pakistan olmak üzere, Müslüman dünyanın pek çok köşesinde şiddet kol geziyor. Hem de sadece silahlı gruplar arasında sınırlı kalmayan, sivilleri de vuran bir şiddet…

Niçin acaba?

‘Yeni Hariciler’

Bu gibi siyasi sorunların basit açıklamaları yoktur. Doğru açıklamaların çoğu da “siyasi”dir. Yani, Müslüman dünyada bu kadar çok çatışma olmasının sebebi, Batı emperyalizmi, yerel diktatörler, aşiret kavgaları gibi faktörlerdir. Dinle doğrudan alakası olmayan meselelerdir bunlar.

Ama karşımızdaki bu vahim tablonun dinle alakalı bir boyutu da var. Çünkü söz konusu terör eylemlerini gerçekleştiren gruplar, “cihad” ettikleri, yani İslam adına ve İslam hukukuna göre savaştıkları iddiasındalar. Bu ise, “terörün dini, milliyeti olmaz” gibi genel-geçer yorumlarımızı biraz havada bırakıyor.

Gerçekte İslam’daki cihad doktrini, terörizmi, yani sivillere karşı şiddeti meşru kılmaz. Çünkü İslam hukukunda sivilasker ayrımı vardır ve siviller meşru hedef sayılmaz. Gelgelelim, El Kaide ve benzeri gruplar, bazı hile-i şeriyeler kullanarak bu ayrımı çoktan ortadan kaldılar; sivil de olsa Batılıları topluca öldürmeye fetva verdiler. Hatta gayrımüslimler şöyle dursun, Şiileri bile katletmeyi caiz saydılar.

Dolayısıyla, karşımızdaki sorunun dini bir boyutu da olduğunu görmek lazım. Daha doğrusu (Sedat Laçiner’in dünkü yazısındaki isabetli tanımla) bir “Yeni Hariciler” sorunumuz olduğunu teslim etmek lazım.

İki suskun tutum

Korkarım biz Müslümanlar, bu “Yeni Hariciler” problemini yeterince tartışmıyor ve dolayısıyla da karşısında yeterince duramıyoruz.

Bunun kanımca iki temel sebebi var. Birincisi, bazı Müslümanların, “mağduriyet” duygusuyla PKK’yı destekleyen bazı Kürtler gibi, söz konusu terörü “haklı” bulması. İkincisi ise, daha geniş bir kesimin, terörü haksız bulması, ama gerçek failin aslında Batı olduğuna inanması. (El Şebab’ın, El Kaide’nin ezbere “taşeron” sayılması.)

Zıt gibi görünen bu iki farklı tutumun ortak bir sonucu var: “İslam adına terör” karşısında suskun kalmak. Bu suskunluğun Batı’daki tercümesi ise, “bu adamların hepsi terörü destekliyor aslında” şeklinde oluyor. İslamofobi dediğimiz sorun, en çok bundan besleniyor.

Dolayısıyla, bence, asıl Müslüman dünyayı savunmak için karşı çıkmak lazım “Yeni Hariciler”e.

Kaldı ki, bu fanatizm dalgası, sadece gayrımüslimleri değil, Müslümanları da vuruyor. Birbirini “tekfir” eden (kafir ilan eden) gruplar, birbirlerinin camilerini bombalıyor, kanlarını akıtıyorlar.

Buna karşı İslam’ın özündeki barış, çoğulculuk, hürriyet gibi esasları savunmak ise, hepimize, ama en çok da akl-ı selim sahibi alimlere ve kanaat önderlerine düşüyor.

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Niyetleri değil olguları yargılamak

Türkiye gözlerimizin önünde tehlikeli bir kutuplaşma yaşıyor ve kutuplaştırma faaliyetinin ana aktörü de basın…

Ben epey zamandır bazı yayın organlarının muhalefet adı altında yalan ve iftiraya dayanan bir yayın yapması karşısında eli kolu bağlı kalmamak gerektiğini yazıp duruyorum.

Tam tersine, bu propaganda makinesine karşı doğruları savunmak için etkili bir mücadele verilmeli. Her yalan haber, her çarpıtma anında deşifre ve teşhir edilmeli. Kişi haklarına yönelik her saldırıya anında cevap verilmeli.

Geçtiğimiz günlerde Birgün Gazetesi’nin manşetten verdiği“Ambülans çağırsak Aleviyiz diye gelmez” haberi üzerine Sağlık Bakanlığı Acil Servis Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün bir gün içinde, yalan haberi somut verilerle çökertmesi ne yapılması gerektiğinin en iyi örneğiydi.

Tabii bununla da yetinilmeyebilir. Yalan haberin bir bedeli vardır bizim hukukumuzda. Yalanı ortaya çıkardıktan sonra, bedelini ödetmek için yargıda da hesaplaşabilirsiniz.
 
Tehlikeli sular
 
Ne var ki bu hesaplaşma tek tek somut olaylar, tek tek haberler üzerinden yapılmalıdır. Bu temel kıstası bir yana bırakıp genel suçlamalar yaptığınız vakit tehlikeli sulara dalmış olursunuz.

Ben, Hukukun Üstünlüğü Platformu’na üye bir grup avukatın bazı gazeteler hakkında yaptığı suç duyurusuyla, bu tehlikeli sulara girdiğini düşünüyorum.

Avukatlar, söz konusu gazeteleri “kaos ortamı oluşturmaya yönelik bir strateji izlemekle” ve“darbe ortamına zemin hazırlamakla” itham ediyor.

Bunlar son derece soyut, yoruma bağlı suçlamalar… Zira, herhangi bir gazetenin iktidara karşı yapılan kitle gösterilerini geniş bir şekilde vermesi, ön plana çıkarması, ajitatif dil kullanması“kaos ortamı oluşturmaya yönelik bir strateji izlemek” ya da “darbe ortamına zemin hazırlamak” olarak yorumlanabileceği gibi, “demokratik muhalefet hakkını kullanmak”olarak da yorumlanabilir. Kaldı ki “kaos” da tartışmalı bir kelimedir. Mevcut statükonun devamından yana olanlar açısından, statükoyu tehlikeye sokacak her yayının, her davranışın “kaos” olarak suçlanması doğaldır.

Dolayısıyla, şu anda basında sürmekte olan dezenformasyon kampanyasıyla mücadele etmek isteyenlerin böyle soyut, tartışmalı ve yoruma açık kavramlara başvurmak yerine, çok daha tartışmasız, çok daha sağlam bir zemine dayanmaları gerekir.

Bu zemin, niyetler değil, olgulardır.

Örnek olarak avukatların yukarıdaki suçlamayı dayandırdıkları “delil”lere bakalım: Cumhuriyet Gazetesi Ahmet Atakan’ın ölümü ile ilgili olarak “Uyanın! Ahmet’i de öldürdüler” diye manşet atmış. Sözcü ise “İleri demokrasi bir can daha aldı” demiş.

Bunun karşısında yapılması gereken, bu gazeteleri “kaos yaratmakla” ya da “darbeye zemin hazırlamakla” suçlamak yerine, herhangi bir delile dayanmadan hükümete ağır ithamda bulunmakla suçlamaktır.

Ahmet Atakan’ın ölümünün iddia edildiği gibi polis kapsülü ile olmadığını, sebebi tam bilinmese de çatıdan düşmeye bağlı olduğunu ortaya çıkarır, sonra da bu gazeteleri iftira atmaktan, yalan haber yapmaktan dava edersiniz. Ayrıca, bu yayın politikasının amacının ne olduğunu, neden bu başlıkların kullanıldığını da siyaset platformunda yorumlar, deşifre eder ve tecrit etmeye çalışırsınız.

Ama bu artık fikir-siyaset mücadelesinin alanıdır; hukukun değil…

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İfade özgürlüğü ve ‘marjinal’ görüşler

0

İfade özgürlüğü uygar toplumun temel değerleri ve kurumları arasında en başta geleni. Aynen genel özgürlük gibi araç olarak da amaç olarak da bir değere sahip. Dolayısıyla hem deontolojik hem sonuçsalcı zeminlerde temellendirilmesi ve savunulması mümkün.

İfade özgürlüğü insanların tek tek veya gruplar hâlinde kamusal meselelerle ilgili görüşlerini söz, yazı ve davranışlarıyla açıkça dışa vurabilmeleri anlamına gelir. Özgür toplumda büyük bir değer ve gaye çeşitliliği vardır. Bu, insanların hemen her konuda farklı görüşler ve yaklaşımlar geliştirmesine sebep olur. Her hususta tıpkısının aynısını düşünen iki kişi olması hemen hemen imkânsızdır. Birbirine çok yakın duran, neredeyse hep aynı duygu ve fikirleri paylaşıyor görünümü veren iki zatı inceleme altına alsak, mutlaka, onlar arasında bile farklılıklar olduğunu buluruz.

İnsanlar arasında farklılıklar olması iyi midir kötü mü? Bu soruya cevap vermeden önce farklılıkların doğal olduğunu, bir sapma teşkil etmeyip normali yansıttığını vurgulamamız gerekir. Bu olgu aslında yukardaki soruyu geçersizleştirir. Biz yine de bir cevap bulmaya çalışalım. Farklılıklar, elbette, özellikle kamusal kararlar konusunda insanlar arasında gerginlik ve çatışmalara sebep olabilir. Beraber yaşama kurallarını geliştirememiş veya uygulayamayan toplumlarda ise şiddet kullanımına yahut grupların birbirinden ayrılmasına yol açabilir. Bunun tarihte birçok örneği var. Ancak, gerekli kuralları geliştirmiş ve mensupları arasında kurala uyma davranışı yaygınlaşmış toplumlarda farklılıklar toplum için bir nimete dönüşür.

Gerçek hiç kimsenin ve hiçbir görüşün yanılmaz tekelinde değildir. Farklı görüşlerin birbiriyle rekabeti insan zekâsını geliştirir. Alışılmış duruşların sorgulanmasına yol açar. Yeni ve heyecan verici fikirlerin ve tarzların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İnsan toplumlarının uzun vadede ilerlemesinin en iyi yolu budur. Hiç tereddütsüz söyleyebiliriz ki, ifade özgürlüğüne daha fazla yer veren toplumlar öyle yapmayan toplumlardan hemen her bakımdan daha başarılı olmaktadır. Hepsinden önce ve öte, kendisini ifade edemeyen insanların onurlu ve değerli bir hayat yaşaması zorlaşır. İfade özgürlüğü ortamı insanları erdem bakımından da geliştirir.

İfade özgürlüğü devletin resmî görüşlerine veya toplumda yaygın biçimde benimsenen, büyük kitlelerin doğruluğundan şüphe etmediği fikir ve inançlara aykırı görüş ve davranışların tezahür etmesine sebep olabilir. Bu yüzden devletler ‘aykırı’, ‘marjinal’ veya ‘radikal’ gördükleri görüşleri yasaklamaya ve toplumsal çoğunluklar bu yasakları desteklemeye meyillidir. Bu büyük bir hatadır. Yasaklama ne yasaklanan fikrin yanlışlığını ne de adına yasak uygulanan fikrin doğruluğunu ispatlar veya kuvvetlendirir. Tam tersini yapar. Ayrıca, ifade özgürlüğünü tanımayan toplumlar durağanlaşır ve dogmatikleşir. Yenilik yapma ve kendini yenileme gücünü kaybeder. İfade özgürlüğüne en çok aykırı fikirlere sahip olanlar ihtiyaç duyar. Fikir hayatı marjinal görüşlerin açıklanabildiği yerlerde zenginleşir. Bu yüzden, bir yerde ifade özgürlüğünün bulunup bulunmadığının başlıca ölçütü radikal ve marjinal görünen fikirlerin ifade edilmesine izin verilip verilmediğidir.

Türkiye’de ifade özgürlüğünün önünde çeşitli engeller var. Bunların bir kısmı siyasî – hukukî, bir kısmı toplumsal. Son zamanlarda hükümetten ifade özgürlüğü açısından uygun olmayan bazı beyanlar geldi. Daha ziyade Kürt problemi bağlamında, federal sistem ve Kürtçe eğitim talep edilemeyeceği, istemeyenin başka yerlere gidip yaşaması gerektiği ve teklerden vazgeçilemeyeceği sert, öfkeli üsluplarla söylendi. Neyden vazgeçilip neyden vazgeçilemeyeceğine sonunda toplumun kendisi karar verecektir. Bunun olabilmesi için her türlü görüşün kendisini ifade etmesine izin vermek ve kırmızı çizgilerle yolu kapamamak gerekir. Zira bir kesim kendince ifade özgürlüğünün önüne aşılmaz çizgiler çekerse başkaları da o kesime engel olacak ayrı çizgiler çekebilir. Bu süreç sonunda ifade özgürlüğü iyice budanmış olur ve bundan tüm toplum zarar görür. Bir diğer önemli mesele, gittikçe popülerleşen ‘nefret söylemi’ anlayışı. Yakında yasal düzenlemelere tabi tutulması muhtemel nefret suçu ve nefret söylemi yaklaşımları ifade özgürlüğüne ağır darbeler indirme potansiyeline sahip. (Bu konuyu bir başka yazıda ele alacağım).

Bırakın her talep ve görüş -ama her talep ve görüş- kendisini serbestçe ifade etsin. Bunların yanlış olduğuna inananlar aynı düzlemde ve aynı tarzda onlara cevap versin. Uygar toplum budur, uygarlık böyle gelişir.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Merkel’in ‘tüketen öpücüğü’ ve ‘Butik partiler’

Almanya Başbakanı Angela Merkel ile koalisyon yapan SPD’nin ardından FDP’nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Mihail Gorbaçov’u gibi, kimi “öpse” deviriyor!

Geleneklerin kolay değişmediği Almanya, şaşırtıcı bir seçimi geride bıraktı. Bu seçimde az kalsın A.Merkel liderliğindeki Hırıstiyan Demokratlar (CDU/CSU) tek başına iktidara geliyordu. 630 milletvekili olan Federal Alman Meclisi Bundestag’da CDU/CSU sadece 5 oy eksikle 311 milletvekilliği ile mutlak çoğunluğu ve tek başına iktidarı kaçırdı. SPD (192), Sol (64) ve Yeşiller (63) ise toplamda CDU/CSU’dan ancak 8 milletvekilliği daha fazla kazanabildiler. 
Seçime katılım, hem Almanya hem de bütün Avrupa’da her geçen gün daha da alt seviyeye düşerken, Almanya inanılmaz heyecansız ve renksiz geçen seçimlerde % 71,5 gibi gayet yüksek bir seviyede gerçekleşti. 2009 seçimlerine göre oylarını artıran üç parti var: CDU/CSU (+ % 7,7), SPD (+ % 2,7) ve 7 ay önce kurulan ve olağanüstü bir başarı ile 4,7 oya ulaşan AfD (Almanya için Alternatif) . Meclise girseler de Sol Parti % 3.3, Yeşiller ise % 2,3 oranında geriledi. Kuşkusuz en vahim sonucu Liberaller/Hür Demokratlar aldı. Bir önceki seçimdeki % 14,6’dan % 9,8’ini kaybeden ve sadece % 4,8 oy alan FDP, sadece seçimi değil, ilk kez Bundestag’ı da kaybetti. Almanya siyasetinin geleneksel olarak küçük koalisyon ortağı olan ve CDU/CSU ya da SPD ile koalisyonlar yapan liberallerin bu düşüşünde, CDU/CSU’nun seçim desteklerinin olmaması önemli ölçüde rol oynadı.

En belirgin sürpriz

Ama Almanya’da bu seçimlerde en belirgin sürprizi Almanya için Alternatif (AfD) gerçekleştirdi. ABkonusunda son derece eleştirel olan ve temel olarak EURO’dan çıkıp Alman Markına (DM) dönüşü sloganlaştıran AfD aynı zamanda milliyetçi-muhafazakar, göçmen karşıtı radikal bir söyleme sahip. Avrupa’da son yıllarda sıklıkla örneklerini görülen ve tarafımdan “Butik Partileşme” olarak nitelendirilen bu siyasi gelişmenin son versiyonu olan AfD’nin sadece 7 ay önce kurulduğunu unutmamak gerekiyor. AfD aslında, AB politikası hariç, diğer politikalarında önemli ölçüde benzerlik bulunan geleneksel olarak CDU/CSU seçmenine yöneldi. Buradan hareketle AfD devreye girmeseydi, Merkel’in liderliğindeki CDU/CSU’nun % 45’in üzerine çıkma ve böylece de kolaylıkla tek parti iktidarını gerçekleştirme ihtimalinin de epeyce yüksek düzeyde olduğu söylenebilir. 
Avrupa’da siyasetten uzaklaşma ve seçimlere ilgi göstermeme konusunda ciddi bir eğilim gözleniyor. Son Alman seçimleri bu konuda umut ışığı olsa da bu eğilimin devam edeceği beklenebilir. Bu ilgisizlik aslında genel sorunların büyük ölçüde çözülmüş olması ve siyasal partiler arasında politik ayrımların da oldukça azalmasından kaynaklanıyor. İşte tam bu noktada daha spesifik konulara ilgi gösteren ve ülkenin eğitim, ekonomi , dış politika, güvenlik, çevre, eğitim gibi bütün politikalarına “bütüncül” reçete sunmak yerine özel bir alana temas eden partilerin hem de teknolojinin de verdiği imkanlar kolayca kurulduğu ve geliştiği gözlenebiliyor. Aslında bunun başlangıcı 68’lerde başlayan 70’lerde olgunlaşan ve 80’li yıllarda aktif siyasette yer alan Yeşiller oldular. Ama sonrasında pek çok “butik parti” siyaset sahnesinde yer aldı. AfD EURO konusuna odaklandı. Almanya’nın son yıllarına damgasını vuran Korsanlar (Piraten) da bu tür partilerden ve çok önemli ölçüde internet özgürlükleri ve kullanımı konusuna yoğunlaşmış durumdalar. Çoğunlukla gençlerin ve protest oyların adresi haline gelen bu partilerin ülkenin genel politikaları konusunda söylem geliştirmesi de beklenmiyor. Bunların ömürleri çok uzun olmayabiliyor ama genel siyasi dengeleri aldıkları oylarla diğer yerleşik partiler aleyhine değiştirebiliyorlar. Örneğin 2009’da % 2, bu seçimde ise % 2,2 oy alan Korsanlar’ın büyük ölçüde Yeşil seçmen tabanına hitap ettiği ve oradan oy “çaldığı” söylenebilir. Batı demokrasileri bu tür yeni bir siyasi gelişime doğru yol alıyor. AfD ve Korsanlar bir sonraki seçimde ne yapar bilinmez ama AfD’nin 2 milyonun üzerinde, Korsanların ise 1 milyona varan oy almaları, yılların Liberallerinin ise AfD’nin gerisinde kalmaları artık bütün siyasi hesaplarda dikkate alınmak durumunda. 
Şimdi ne olacak: Merkel ile koalisyon yapanı kendi cezalandırıyor!
Merkel bütün zamanların en güçlü Avrupa’lı politikacılarından birisi olarak tescillendi. Güven ve gurur içindeki Merkel’in gönlünde, vergiler konusundaki anlaşmazlık dışında genelde hemen her konuda uzlaşabileceği SPD’nin olduğu açık. Ama SPD, 2005 büyük koalisyonundan büyük zararla çıktı. Şimdi de böyle olma ihtimali daha da yüksek çünkü Merkel çok güçlendi ve pazarlıklarda eli çok daha güçlü. Merkel ile koalisyon yapan önce SPD’nin ardından FDP’nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Gorbaçov’u gibi, kimi “öpse”, deviriyor! Merkel ile koalisyon yapan, kendi seçmeni gözünde kaybediyor, iktidarda olmak için iktidardalar imajı veriyor. Onun için bu sefer bütün partiler daha dikkatli olacak ve daha çok pazarlık yapmaya çalışacak görünüyor. Aslında bu zafere rağmen hala teorik olarak Merkel’in şansölyeliği kaybetmesi mümkün. SPD, Yeşiller ve Sol Parti uzlaşabilirlerse koalisyon yapabilirler. Siyasetin kapısı her zaman açık olsa da Almanya’da bu konuda genelde bir ilkelilik olduğu, bu çerçevede de özellikle SPD’nin –seçim sürecinde çok net ifade ettikleri gibi- Sol Parti ile koalisyona yanaşmayacağı bekleniyor. Zira bu tür bir koalisyon sadece CDU/CSU karşıtı bir iktidar olacak ve pek çok konuda uyumsuzluk yaşanacak, bu da bütün iktidar partilerin yıpranmasına yol açacaktır. Dolayısı ile CDU/CSU’nun muhtemelen Yeşiller ile koalisyon yapma ihtimali şu aşamada yüksek görünüyor. 
Gelelim Türkiye kökenlilere. 11 Türkiye kökenli Bundestag’a girdi. Bunun en güzel tarafı sayının artmasından daha çok artık bütün partilerde Türkiye kökenlilerin en üst düzeyde siyaset yapabilmeleridir. Almanya’da aktif politikada son derece yüksek gayret ve başarı dikkati çekerken, bu politikacılarla içinden geldikleri Türkiye kökenler arasındaki bağın çok güçlü olduğunu söylemek oldukça zor görünüyor. Almanya’da 700 bin civarında Türkiye kökenli seçmen bulunsa da, bu seçmenlerin sandığa gitme oranları konusunda ciddi sorunlar yaşandığı biliniyor. Son seçimlerle ilgili olarak da Türkiye kökenlilerin seçime katılımının son derece alt seviyelerde kaldığını iddia etmek mümkündür. Bundan Alman partilerinin Türkiye kökenlileri kucaklayamamasından, Alman devletine duyulan güvensizlikten kaynaklanan sorunlar kadar; bu kitlenin Almanya siyasetinden çok daha fazla Türkiye siyasetine ilgi duymalarının ve bir de hem Almanya’daki çıkarlarını hem de ilgili partinin Türkiye politikasını aynı anda destekleyebilecekleri partilerin olmaması da etkili olmaktadır. 
Seçimler, Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde çok fazla iyimserlik imkanı tanımıyor. Eğer SPD koalisyon ortağı olursa, bu Türkiye için daha uygun politikalar belirlenmesinde etkili olabilir. Ama olası bir CDU/CSU-Yeşiller koalisyonunun Türkiye politikası neredeyse mutlak biçimde Merkel politikaları biçiminde şekillenecektir gibi görünüyor. Türkiye zor bir döneme hazır olmalı. 
*Doç. Dr.; Hacettepe Üniversitesi

Bu yazı Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Liberalizm – El Kitabı, Editör: Cennet Uslu

Cennet Uslu’nun editörlüğünü yaptığı ve Kadim Yayınlarından çıkanLiberalizm El Kitabı, liberalizm üzerine yazılmış temel ve belli başlı yazıların derlendiği bir çalışma olarak kitapçılarda yerini aldı. 

Liberalizm Türkiye’nin son on yıldır içinden geçmekte olduğu dönüşüm sürecinde liberallerin az olan sayısı ile ters orantılı bir öneme sahip görünüyor. Bunun başlıca sebeplerinden biri hiç kuşku yok ki liberalizmin sahip olduğu köklü ve sağlam fikriyattır. Diğer bir sebep ise Türkiye’de ideolojik ve zorba devlet pratiğinin küçük bir cumhuriyet eliti dışında neredeyse her toplumsal kesimde açtığı derin tahribat ve mağduriyete deva olacak tek merhemin adının özgürlük olmasıdır. Liberalizm nasıl ki, Cumhuriyetin totaliter-otoriter söylemlerinin ve oligarşik yapılarının-kurumlarının çözülmesi ve gayri-meşruiyete düşürülmesinde temel fikrî-felsefî referansları sağladıysa, bundan sonrası için de, yeni oluşturmakta olduğumuz veya oluşturmaya niyet ettiğimiz sosyal-siyasal sözleşmenin ana rehber çizgileri olmak durumundadır. Aksi halde özgür ve demokratik bir toplumun ancak hayalini kurmakla yetiniriz.

İşte tam da böyle bir dönemde liberalizmin ne olduğunu öğrenmek ve liberalizm hakkında daha teferruatlı bir bilgi ve kanata sahip olmak için başvurulabilecek bir el kitabı piyasaya çıktı. Cennet Uslu’nun editörlüğünü yaptığı ve Kadim Yayınlarından çıkan Liberalizm El Kitabı, liberalizm üzerine yazılmış temel ve belli başlı yazıların derlendiği bir çalışma olarak kitapçılarda yerini aldı. Liberalizm El Kitabı sadece akademik camiaya değil, sosyal-siyasal meselelere ilgi duyan ve bu konularda söyleyecek sözü olan herkese hitap edecek bir çalışma olma özelliğine sahip.

 

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ / 1

Cennet Uslu

LİBERALİZM / 11

Friedrich August von Hayek

LİBERALİZME YENİDEN BAKIŞ: TARİHÎ ve FELSEFÎ TEMELLERİ /51

Mustafa Erdoğan

LİBERALİZM / 85

Alan Ryan

KLASİK LİBERALİZM VE LİBERTERYENİZM: ÖZGÜRLÜK GELENEĞİ / 121

Eric Mack ve Gerald F. Gaus

LİBERALİZMİN KURAMSAL TEMELLERİ / 161

Jeremy Waldron

İKİ LİBERALİZM ANLAYIŞI / 195

Loren E. Lomasky

LİBERTERYENİZM / 235

Jan Narveson

YENİ LİBERALİZM / 265

Norman P. Barry

MODERN LİBERTERYENİZMİN AHLÂKÎ TEMELLERİ / 311

Randy E. Barnett

SİYASÎ VE KAPSAMLI LİBERALİZM / 335

Jeremy Waldron

SİYASÎ LİBERALİZM / 363

Charles Larmore

LİBERALİZMİ SAVUNMAK / 393

William Galston

LİBERAL TAKIMADALARI / 419

Chandran Kukathas