Ana Sayfa Blog Sayfa 386

‘Gezi heyeti Erdoğan’a verdiği sözü tutmadı’ Fatih Vural’ın röportajı

Türkiye’nin önde gelen reklamcılarından Serdar Erener, ‘Gezi Parkı’ olayları için çarpıcı tespitlerde bulundu.

Serdar ErenerTürkiye‘nin önde gelen reklâmcılarından. Alametifarika olarak çektikleri THY reklam filmleri büyük ses getirdi. Ancak Gezi Olayları sonrasında, THY anlaşmayı feshetti. Akıllara hemen “Erener, Gezi’yi destekledi diye mi?” sorusu geldi. Ünlü reklâmcı, bu ithamdan rahatsız. Gazdan etkilenen insanlara kapılarını açtıklarını, ortada insani bir durum olduğunu düşünüyor. AK Parti’yi desteklediğini söylerken, Gezi için şu yorumu yapıyor: “Türkiye’de ana akım tutum ve davranışın dışında ne varsa, orada bir araya gelmişti.”

Gezi Olayları nedeniyle size haksızlık yapıldığını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle. Dertliyim çünkü. Bir akşam arabanızla yolda giderken, birine çarptığınız iddia ediliyor. Siz de “Ben arabamla eve gittim. Bir şey olmadı.” diyorsunuz. “Yok, yok sen birine çarptın.” diyorlar. Bir Kafka hikâyesi gibi. Ben siyasi, felsefi, vicdani nedenlerle, başından beri destek ve oy verdiğim bir siyasi hareketin karşılaştığı sert muhalefetin destekçisi, aranjörü gibi sıfatlarla anıldım. Birden bire bu nedenle ceza görüp, dünyanın takdir ettiği THY işinden tard edilmek kaderin garip bir cilvesidir.

Nasıl tard ettiler?

Bildirerek. Tek taraflı! Somut bir gerekçe yok. Beni çağırıp soran da yok. O kadar değersizleştirildik ki onuruma da dokunuyor, adalet duygumu da yaralıyor. Sessiz bir isyan içindeyim. Bu isyanın bir muhatabı da yok. Kırgınım ve üzgünüm.

Kendinizi anlatmak için gerekli yerlere ulaşmaya çalışmadınız mı?

Çalıştım; ama reklâmcı önemli birisi değildir. Hatta Hamdi Bey (Topçu), TV’de bir röportaj yapıyordu. Röportajı yapan, bizim yaptığımız işlerin ne kadar ses getirdiğini söyledikten sonra, “Kim yapıyor bu işleri?” diye sordu. “Bir ajansa yaptırıyoruz.” dedi, Hamdi Bey. İsmimizi bile telaffuz etmediler. Demek ki o kadar değersizdik! Aslını astarını araştırmadan, yanlış bir duyum üzerinden hüküm vermek… Dinen gıybet dedikleri şey de bu!

ERDOĞAN’I DESTEKLEMEMİ, ÇALIŞANLARIM ANLAMIYOR

Hakkınızda iki iddia var. Birincisi, kendinizi kamufle edip, Doğuş Holding’in önüne gidip protesto etmeniz. Diğeri de ajansın kapılarını Gezi eylemcilerine destek için açmanız.

Birincisi, tabii ki NTV’nin kapısına gitmedim. O, yalan haberdi. Nitekim Serhat Albayrak’la da konuştuk. Böyle haberlere devam etmeyeceklerini söyledi. Doğuş Gurubu’yla ticari ilişkimiz devam ediyor. İkincisi de, biz Başbakanlık ofisinden 100 metre uzaktayız. 1 Haziran gecesi, burada gerçekten polis ve göstericiler arasında büyük bir çatışma oldu. Bir kısım göstericiler, bizim dükkânımızın kapısına dayandı. Bekçimiz de bu insanları içeriye aldı. Hatta içlerinde hamile bir hanım da varmış. Benim bunlardan ertesi gün haberim oluyor. İçeride de o sırada çalışan bir kişi var. Bunlar kendilerince bir karar veriyor. Ne bana ne yöneticilerimize sormadan, Alametifarika’nın Twitter hesabından “Kapılarımız açıktır.” diye bir tweet atıyor.

O tweet’i atan arkadaşa bir yaptırımınız oldu mu?

Ben iki çocuk sahibi bir babayım. 20 yaşında bir kızım, 13 yaşında bir oğlum var. Ben bu insanların davranışını bir siyasi tutum olarak görmedim. Bizim dükkânlarımızda ekmek yiyenlerin politik duruşları, attıkları kişisel tweet’ler, giyim-kuşamları vs. konusunda herhangi bir yönlendirme yapamam. Bu yaşıma kadar azami derecede liberal ve hürriyetçi olmaya çalıştım. Ama şunu söyleyeyim, onlar için ben, hiç anlayamadıkları biçimde, hem alafranga olup hem de Tayyip Erdoğan’a büyük bir hayranlık besleyen, AKP’yi desteklemiş bir adamım. Gezi’den ötürü heyecanlanmış, oraya gitmiş, heyecanlı tweet’ler atmış bu genç kadroyla siyaset uzlaşmazlığım hep var. 

Yanlış anlaşıldığınızı anlatmak için aracılardan yardım istediniz mi?

Hem milletvekili, hem de partide üst düzey yöneticilik yapan dostlarıma sıkıntımı ifade ettim. Onlar da anlayışla yaklaştılar. Ama onlara göre, Türkiye’de oluşan bu suni yarıkta, ben onların karşısında duruyorum! Bunu talihsizlik olarak görüyorum. Ben hiçbir zaman bir siyasi partiye yanaşıp devletten iş almaya çalışan birisi olmadım. 13-14 yaşından beri bu memleketi anlamaya çalışan birisiyim. O yüzden bitaraf değilim, bir tarafım! Tuttuğum taraf da, halk koalisyonu olarak gördüğüm AKP’dir! Önemli olan bu partiyle birlikte, Türkiye’de yaşanan değişikliklerdir. Askeri-bürokratik elitin bu ülkeyi kontrol gayreti, şekil verme çabası bir ‘game’ (oyun) ise ‘game over’ (oyun bitti) !

AK PARTİ’YE KARŞI OLAN KÜLTÜREL ÖNYARGI AŞILAMAZ

Bu ülkeye kafa yoran Serdar Erener, Gezi Olayları’nı nasıl değerlendirdi?

Türkiye’de çok kabaca, iki ‘medeniyet dairesi’ var. Bir tarafta, ‘modern muhafazakârlar’; diğer yanda ‘endişeli modernler’. Bu endişenin gittiği son cümle şu… Ben bunu annemden de duydum, ajansta da… Şeriat rejimi korkusuyla endişeye kapılmış; ama buranın tarihini, resmi ideolojinin öğrettiği kadarıyla bilen bir ‘modernler grubu’ var. Onlar da büyük bir toplum. Diğer toplumun siyaseten iktidara gelmesiyle beraber, tatları kaçtı. Ama bu iktidarla, onların da cebindeki para arttı. Paraları arttığı için çok da canları sıkılmıyordu. 

Lastik nerede patladı?

O kadar büyük bir önyargı var ki! (Reklâmcı) Erol Olçak ile birkaç kere bunun sohbetini yaptık. Hatta sondan bir önceki seçimde bana, “Beyaz Türklerle AKP arasında bir köprü kurulabilir mi?” diye sordu. “Ticarette kuruluyor; ama kültür dairesine girildiğinde büyük bir önyargı duvarı var. Bana göre bu duvarı kıramazsınız.” dedim. Bunun iletişimle kırılabilir yanı olduğunu düşünmüyorum. Gezi’de, endişelerini geri çekmiş; ama hiçbir zaman da bırakmayan modernlerin, “Galiba korktuğumuz gibi olacak.” demelerine neden olan beyanlarla hafif gerildiklerini düşünüyorum. 

Neydi o beyanlar?

“Biz dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz.” cümlesi, mesela. “Bize burada hayat hakkı yok.” duygusu oluştu, sanırım. 

BATI, GEZİ’Yİ KENDİ DERDİ GİBİ GÖRDÜ!

“AK Parti gidiyor galiba.” algısı da oluştu mu?

Ben öyle bir şey olduğunu hiç düşünmedim. Taksim’e gidenler, havaya girdiler. Ama o havanın, toplumun tamamında bir karşılığı olduğunu hiç düşünmedim. Cumhurbaşkanı’nın söylediği şeyi de doğru buldum. Dünyanın bu olayla bu kadar ilgilenmesi, hükümetin komployla açıkladığı bir şey; ama bana göre, medeni âlemin ve demokrasinin içinde yer aldığımız için, kendilerinden birinin yaşadığı dert olarak gördüler. O yüzden bu kadar ilgilendiler. Afganistan’la, Mısır’la kimse bu kadar ilgilenmez. 

Olaylar sırasında Gezi Parkı’na gittiniz mi?

Gittim, baktım. Benim gibi bir insanın oraya gidip bakmamasını düşünebilir misin? Beşiktaş’tayım ve iki adım ötede ne olduğunu merak ettim tabii.

Neler gözlemlediniz?

Türkiye diye bir organizma, ruh hali varsa; bunun en uç ifadeleri, ana akım tutum ve davranışın dışında ne varsa, orada sembolik de olsa bir araya gelmişti. Çok garipti o açıdan.

Radikalliğin birleşmesi mi?

Evet, evet. Aslında ‘radikal’ onu karşılar mı bilmiyorum; ama ‘endişeli modernlerin’ ve ‘modern muhafazakârların’ dışında olan ne varsa oradaydı. Gezi, Türkiye ortalamasının bir hayli dışındaydı. Gezi’yi, Türkiye’nin temsil kabiliyeti olan bir yer olarak görmedim. 

Başbakan, Gezi’ye katılanların temsilcilerinden, parkı terk etmeleri için aracılık yapmalarını istediğini; ama kendisine verilen sözün tutulmadığını söyledi. Bu bir gösterge olabilir mi?

Bu olayı çok yakından izledim. Kardeşim Sertab (Erener), Başbakan’la görüşmeye giden gruptaydı. Bu göreve kendisini aşırı angaje etti. Başbakan’la da özel bir dostlukları var. Hem Sertab’ın müziğine ilgileri var, hem de aynı hastalıktan muzdaripler. Önemli insani paylaşımları var. O toplantıyı Sertab’dan ayrıntılı dinledim. Başbakan’la saatler süren konuşma yapıyorlar. Mesela deniyor ki, “Başbakan her birinize şu kadar dakika ayırmak istiyor. Katılımcıların sayısını şu kadarla sınırlı tutun.” Deniyor ki, “Hayır, biz filancaları da istiyoruz.” Sonunda o filancalar da geliyor salona. O gelenler, sadece dinleyici olarak katılsın isteniyor. “Tamam.” deniliyor. Her şey bitmişken, dinleyici olarak orada bulunan bir kişi, agresif biçimde bir şey söylüyor. Başbakan da bunun üzerine sinirleniyor. Ertesi gün de verdikleri sözü tutmuyorlar. Temsil kabiliyeti olan grup, temsil kabiliyeti yokmuş gibi davrandı. 
SERTAB, ENDİŞELİ MODERNDİR

Gezi’ye dair Sertab’la aynı paralelde mi düşünüyorsunuz?

Sertab bunu duyunca kızacak ama… Onunla biraz farklıyız.

Hangi anlamda?

Sertab bana kıyasla, çok çok daha endişeli bir moderndir. Ben daha ‘Zelig’im.

Woody Allen’ın filmindeki Zelig mi?

Evet. Zelig, kimin yanına giderse, onun şeklini alan adamdır.

Bukalemun gibi…

Ben siyasi bukalemun değilim. Gerçeği anlama çabasında, o yaşayan insanların hepsinin içine girip çıkabiliyorum. Böyle bir empati kabiliyetim var. Bu ceza da olabilir! Birinci gün, zarafetle belki çözülebilirdi isyan. Sonrasında şiddete başvurmayan her türlü protestonun ifade hakkı var. Ama yakıp yıkmak, vurup kırmak, ne iktidar sahibinin ne isyan edenin hakkıdır. Onu ben kabul edemem. 

Sertab’ın nasıl bir endişeli modernliği var?

Endişeli modern erkeklerle, endişeli modern kadınların problematikleri aynı değil. Endişeli modern kadınlar, modern muhafazakârlığı, kendileri için ciddi bir tehdit olarak görüyor. Şaşkınlıkla izliyorum. Kafalarında büyük bir tehdit algısı var. Bu algıda daha keskin oluyorlar. Sertab’ı da biraz o çerçeveye koyuyorum. Giyim-kuşam, kapanmak-kapanmamak, onlar için çok can alıcı. O yüzden de memleketin dindar ahalisi ile bir türlü barışamıyorlar. İki taraf da birbiriyle barışamıyor; ama endişeli modern-başı açık kadınların, modern muhafazakar-başı kapalı kadınlardan daha agresif olduğunu görüyorum. 

Bu yazı Türkiye Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Kimlik siyasetinden çatışma ve teröre

Toplumsal gerilimin kitlesel çatışmalara dönüşmesi işten bile değildir, bir kıvılcıma bakar.

Fizikî bir çatışma noktasına ulaştıktan sonra da durdurmak, geri çevirmek çok zordur. Gerilimin ve çatışmanın fay hatları genellikle etnik ve dinsel kimlikler veya ideolojik farklılıklardır. Kimlik savaşları modern dönemin ‘kan davaları’; herkesi kabilesinin etrafında toplanmaya, kabile reislerine itaat etmeye zorlar. Ne rasyonalite kalır çoğunlukta, ne hak ve hukuk ölçüsü. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün şu tasviri tam da böyle durumu anlatır: “Karıncayı ezmeyen insanlar öyle bir noktaya gelir ki karşılıklı vahşetin içine girerler. Bu böyle bir süreçtir. Başında birkaç yüz kişiyken, binlere on binlere çıkar.” Kimlikler savaşı bir cehennem, oradan çıkış yok. Cehenneme odun taşımaktan vazgeçecek miyiz?

Kimlikleri tanımak ve saygı duymak, farklı kimliklere karşı hiyerarşik değil kapsayıcı ve eşitlikçi bir ilişki geliştirmek şart ama yetmez; makro düzeyde kimlik odaklı bir siyaset anlayışından da kaçınmak gerek. Kimlik referanslı siyaset, toplumu kabileleştiriyor. Türkiye maalesef böyle bir tehlikeyle karşı karşıya. Birlikte yaşayan, birbirini anlamaya çalışan, diyalog içinde bir toplum olmaktan kendi kimliklerine çekilen bir kabileler ülkesine dönüşüyoruz.

Toplumun ‘soğumaya’ ihtiyacı var.  Yoksa toplumsal gerilimden kitlesel çatışmalara doğru evrilen eşiği aşmaya çok yakınız. Herkes sorumlu; gerilimi ve çatışmayı tahrik eden bir siyaset tarzı seçimlere doğru giderken bazılarına cazip gelebilir ama yanlış. Siyasal gerilimin zaten art arda seçimler nedeniyle yükseleceği bir döneme girerken toplumsal gerilimi düşürmek şart.

Başta hükümet, herkes toplumun hararetini düşürecek bir dil, yaklaşım, siyaset geliştirmekle sorumlu. Demokratik meşruiyete sahip bir iktidar haktır; bir o kadar hak olan da şiddete bulaşmayan muhalefettir. Meşru zeminde iktidar olmak da, iktidar mücadelesi vermek de, barış içinde yaşamak da zor değil; demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler rejimi… Evet, aksi bir cehennem. Birçok ülke bu cehennemde yaşıyor. Son günlerde yaşanan şiddet eylemlerine, toplu katliamlara bir bakın. Kenya’nın başkenti Nairobi’de bir alışveriş merkezine düzenlenen baskında 59 kişi öldürüldü, 175 kişi yaralı. Pakistan’da kiliseye intihar saldırısı yapıldı; 78 ölü, 130 yaralı. Irak’ın başkenti Bağdat’ta, taziye çadırını hedef alan bombalı saldırılarda 57 kişi öldü, 100’ün üzerinde kişi yaralandı. Bir ay önceye dönün; Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus kentinde selefîlerin camileri hedef alan bombalı saldırıda 42 kişi öldü, 300’ün üzerinde kişi yaralandı. Bu saldırıdan bir hafta önce Beyrut’un güneyinde, Hizbullah’ın kontrolündeki bir mahallede meydana gelen bir bombalı saldırıda 22 kişi öldü, 200’ü aşkın insan yaralandı. Bunlar ‘kimlik’ referanslı ‘terör’ eylemleri. Etrafta böyle bir tablo varken PKK terörünün durması ve barış sürecinin başlaması son zamanların en olumlu gelişmesi. Değeri çok iyi bilinmeli.

Ancak Türkiye PKK’sız da bir terör sorunuyla karşı karşıya. Ankara Emniyet’e yapılan saldırı bunun küçük bir işareti. Etrafımızda olup bitenler, bunlara karşı Türkiye’nin izlediği politikalar bizi ciddi bir terör riskinin içine çekiyor. Irak ve Suriye’de yaşananların Türkiye’ye yansımaları çok sarsıcı olabiliyor. Bunun örneğini Reyhanlı’da gördük. Karşı karşıya olduğumuz ‘yeni terör’ dalgası böyle bir şey. Örnekleri Suriye, Irak ve Lübnan’da her gün yaşanıyor. Bizden çok uzakta değiller. Sınırlarımızda El-Kaide ve Hizbullah savaşıyor. Varlıkları Türkiye’deki unsurları da radikalleştirip aktive edebilir. Bu örgütlerin tarzları çok acımasız. Dinî sloganlar atıp cumada cami bombalayabilen örgütlerden söz ediyoruz. Allah muhafaza bu tür eylemlerin Türkiye’ye taşınması bütün kimyamızı, toplumsal barışımızı bozabilir. Terörün ateşini yüzümüzde hissediyorken ‘kimlik fay hattı’ üzerinde siyaset yapmak akıl kârı değil.

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Kimlik siyasetinden çatışma ve teröre

Toplumsal gerilimin kitlesel çatışmalara dönüşmesi işten bile değildir, bir kıvılcıma bakar.

Fizikî bir çatışma noktasına ulaştıktan sonra da durdurmak, geri çevirmek çok zordur. Gerilimin ve çatışmanın fay hatları genellikle etnik ve dinsel kimlikler veya ideolojik farklılıklardır. Kimlik savaşları modern dönemin ‘kan davaları’; herkesi kabilesinin etrafında toplanmaya, kabile reislerine itaat etmeye zorlar. Ne rasyonalite kalır çoğunlukta, ne hak ve hukuk ölçüsü. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün şu tasviri tam da böyle durumu anlatır: “Karıncayı ezmeyen insanlar öyle bir noktaya gelir ki karşılıklı vahşetin içine girerler. Bu böyle bir süreçtir. Başında birkaç yüz kişiyken, binlere on binlere çıkar.” Kimlikler savaşı bir cehennem, oradan çıkış yok. Cehenneme odun taşımaktan vazgeçecek miyiz?

Kimlikleri tanımak ve saygı duymak, farklı kimliklere karşı hiyerarşik değil kapsayıcı ve eşitlikçi bir ilişki geliştirmek şart ama yetmez; makro düzeyde kimlik odaklı bir siyaset anlayışından da kaçınmak gerek. Kimlik referanslı siyaset, toplumu kabileleştiriyor. Türkiye maalesef böyle bir tehlikeyle karşı karşıya. Birlikte yaşayan, birbirini anlamaya çalışan, diyalog içinde bir toplum olmaktan kendi kimliklerine çekilen bir kabileler ülkesine dönüşüyoruz.

Toplumun ‘soğumaya’ ihtiyacı var.  Yoksa toplumsal gerilimden kitlesel çatışmalara doğru evrilen eşiği aşmaya çok yakınız. Herkes sorumlu; gerilimi ve çatışmayı tahrik eden bir siyaset tarzı seçimlere doğru giderken bazılarına cazip gelebilir ama yanlış. Siyasal gerilimin zaten art arda seçimler nedeniyle yükseleceği bir döneme girerken toplumsal gerilimi düşürmek şart.

Başta hükümet, herkes toplumun hararetini düşürecek bir dil, yaklaşım, siyaset geliştirmekle sorumlu. Demokratik meşruiyete sahip bir iktidar haktır; bir o kadar hak olan da şiddete bulaşmayan muhalefettir. Meşru zeminde iktidar olmak da, iktidar mücadelesi vermek de, barış içinde yaşamak da zor değil; demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler rejimi… Evet, aksi bir cehennem. Birçok ülke bu cehennemde yaşıyor. Son günlerde yaşanan şiddet eylemlerine, toplu katliamlara bir bakın. Kenya’nın başkenti Nairobi’de bir alışveriş merkezine düzenlenen baskında 59 kişi öldürüldü, 175 kişi yaralı. Pakistan’da kiliseye intihar saldırısı yapıldı; 78 ölü, 130 yaralı. Irak’ın başkenti Bağdat’ta, taziye çadırını hedef alan bombalı saldırılarda 57 kişi öldü, 100’ün üzerinde kişi yaralandı. Bir ay önceye dönün; Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus kentinde selefîlerin camileri hedef alan bombalı saldırıda 42 kişi öldü, 300’ün üzerinde kişi yaralandı. Bu saldırıdan bir hafta önce Beyrut’un güneyinde, Hizbullah’ın kontrolündeki bir mahallede meydana gelen bir bombalı saldırıda 22 kişi öldü, 200’ü aşkın insan yaralandı. Bunlar ‘kimlik’ referanslı ‘terör’ eylemleri. Etrafta böyle bir tablo varken PKK terörünün durması ve barış sürecinin başlaması son zamanların en olumlu gelişmesi. Değeri çok iyi bilinmeli.

Ancak Türkiye PKK’sız da bir terör sorunuyla karşı karşıya. Ankara Emniyet’e yapılan saldırı bunun küçük bir işareti. Etrafımızda olup bitenler, bunlara karşı Türkiye’nin izlediği politikalar bizi ciddi bir terör riskinin içine çekiyor. Irak ve Suriye’de yaşananların Türkiye’ye yansımaları çok sarsıcı olabiliyor. Bunun örneğini Reyhanlı’da gördük. Karşı karşıya olduğumuz ‘yeni terör’ dalgası böyle bir şey. Örnekleri Suriye, Irak ve Lübnan’da her gün yaşanıyor. Bizden çok uzakta değiller. Sınırlarımızda El-Kaide ve Hizbullah savaşıyor. Varlıkları Türkiye’deki unsurları da radikalleştirip aktive edebilir. Bu örgütlerin tarzları çok acımasız. Dinî sloganlar atıp cumada cami bombalayabilen örgütlerden söz ediyoruz. Allah muhafaza bu tür eylemlerin Türkiye’ye taşınması bütün kimyamızı, toplumsal barışımızı bozabilir. Terörün ateşini yüzümüzde hissediyorken ‘kimlik fay hattı’ üzerinde siyaset yapmak akıl kârı değil.

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

İfade özgürlüğü ve ‘marjinal’ görüşler

İfade özgürlüğü uygar toplumun temel değerleri ve kurumları arasında en başta geleni. Aynen genel özgürlük gibi araç olarak da amaç olarak da bir değere sahip. Dolayısıyla hem deontolojik hem sonuçsalcı zeminlerde temellendirilmesi ve savunulması mümkün.

İfade özgürlüğü insanların tek tek veya gruplar hâlinde kamusal meselelerle ilgili görüşlerini söz, yazı ve davranışlarıyla açıkça dışa vurabilmeleri anlamına gelir. Özgür toplumda büyük bir değer ve gaye çeşitliliği vardır. Bu, insanların hemen her konuda farklı görüşler ve yaklaşımlar geliştirmesine sebep olur. Her hususta tıpkısının aynısını düşünen iki kişi olması hemen hemen imkânsızdır. Birbirine çok yakın duran, neredeyse hep aynı duygu ve fikirleri paylaşıyor görünümü veren iki zatı inceleme altına alsak, mutlaka, onlar arasında bile farklılıklar olduğunu buluruz.

İnsanlar arasında farklılıklar olması iyi midir kötü mü? Bu soruya cevap vermeden önce farklılıkların doğal olduğunu, bir sapma teşkil etmeyip normali yansıttığını vurgulamamız gerekir. Bu olgu aslında yukardaki soruyu geçersizleştirir. Biz yine de bir cevap bulmaya çalışalım. Farklılıklar, elbette, özellikle kamusal kararlar konusunda insanlar arasında gerginlik ve çatışmalara sebep olabilir. Beraber yaşama kurallarını geliştirememiş veya uygulayamayan toplumlarda ise şiddet kullanımına yahut grupların birbirinden ayrılmasına yol açabilir. Bunun tarihte birçok örneği var. Ancak, gerekli kuralları geliştirmiş ve mensupları arasında kurala uyma davranışı yaygınlaşmış toplumlarda farklılıklar toplum için bir nimete dönüşür.

Gerçek hiç kimsenin ve hiçbir görüşün yanılmaz tekelinde değildir. Farklı görüşlerin birbiriyle rekabeti insan zekâsını geliştirir. Alışılmış duruşların sorgulanmasına yol açar. Yeni ve heyecan verici fikirlerin ve tarzların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İnsan toplumlarının uzun vadede ilerlemesinin en iyi yolu budur. Hiç tereddütsüz söyleyebiliriz ki, ifade özgürlüğüne daha fazla yer veren toplumlar öyle yapmayan toplumlardan hemen her bakımdan daha başarılı olmaktadır. Hepsinden önce ve öte, kendisini ifade edemeyen insanların onurlu ve değerli bir hayat yaşaması zorlaşır. İfade özgürlüğü ortamı insanları erdem bakımından da geliştirir.

İfade özgürlüğü devletin resmî görüşlerine veya toplumda yaygın biçimde benimsenen, büyük kitlelerin doğruluğundan şüphe etmediği fikir ve inançlara aykırı görüş ve davranışların tezahür etmesine sebep olabilir. Bu yüzden devletler ‘aykırı’, ‘marjinal’ veya ‘radikal’ gördükleri görüşleri yasaklamaya ve toplumsal çoğunluklar bu yasakları desteklemeye meyillidir. Bu büyük bir hatadır. Yasaklama ne yasaklanan fikrin yanlışlığını ne de adına yasak uygulanan fikrin doğruluğunu ispatlar veya kuvvetlendirir. Tam tersini yapar. Ayrıca, ifade özgürlüğünü tanımayan toplumlar durağanlaşır ve dogmatikleşir. Yenilik yapma ve kendini yenileme gücünü kaybeder. İfade özgürlüğüne en çok aykırı fikirlere sahip olanlar ihtiyaç duyar. Fikir hayatı marjinal görüşlerin açıklanabildiği yerlerde zenginleşir. Bu yüzden, bir yerde ifade özgürlüğünün bulunup bulunmadığının başlıca ölçütü radikal ve marjinal görünen fikirlerin ifade edilmesine izin verilip verilmediğidir.

Türkiye’de ifade özgürlüğünün önünde çeşitli engeller var. Bunların bir kısmı siyasî – hukukî, bir kısmı toplumsal. Son zamanlarda hükümetten ifade özgürlüğü açısından uygun olmayan bazı beyanlar geldi. Daha ziyade Kürt problemi bağlamında, federal sistem ve Kürtçe eğitim talep edilemeyeceği, istemeyenin başka yerlere gidip yaşaması gerektiği ve teklerden vazgeçilemeyeceği sert, öfkeli üsluplarla söylendi. Neyden vazgeçilip neyden vazgeçilemeyeceğine sonunda toplumun kendisi karar verecektir. Bunun olabilmesi için her türlü görüşün kendisini ifade etmesine izin vermek ve kırmızı çizgilerle yolu kapamamak gerekir. Zira bir kesim kendince ifade özgürlüğünün önüne aşılmaz çizgiler çekerse başkaları da o kesime engel olacak ayrı çizgiler çekebilir. Bu süreç sonunda ifade özgürlüğü iyice budanmış olur ve bundan tüm toplum zarar görür. Bir diğer önemli mesele, gittikçe popülerleşen ‘nefret söylemi’ anlayışı. Yakında yasal düzenlemelere tabi tutulması muhtemel nefret suçu ve nefret söylemi yaklaşımları ifade özgürlüğüne ağır darbeler indirme potansiyeline sahip. (Bu konuyu bir başka yazıda ele alacağım).

Bırakın her talep ve görüş -ama her talep ve görüş- kendisini serbestçe ifade etsin. Bunların yanlış olduğuna inananlar aynı düzlemde ve aynı tarzda onlara cevap versin. Uygar toplum budur, uygarlık böyle gelişir.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Yerel seçimler ve Gezi

“Gezi süreci” denen sürecin yerel seçim sonuçları üzerindeki muhtemel etkisi üzerinde çok spekülasyon yapılıyor.

Bazı analizlerde, bu sürecin AK Parti’yi ciddi biçimde düşüşe geçirdiği ve bu yüzden de İstanbul dahil birçok yerde sürpriz sonuçlar çıkabileceği ifade edilirken; bazı analistler de tam tersine, Gezi sürecinin AK Parti’nin oylarına hiçbir etkisi olmadığını, hatta artırdığını savunuyor.

Bana kalırsa ikili bir etkiden söz edebiliriz.

Gezi süreci AK Parti’ye hem kazandırdı hem kaybettirdi; daha
doğrusu bir kesimi kazandırdı, bir kesimi de kaybettirdi.
 
“AK Parti’yi sarsmak lazım” fikri
 
Önce kaybettirdiği oylardan başlayalım.

Bunun için Gezi olaylarının biraz öncesine gitmemiz gerekecek. Gezi’nin ilk günlerinde, daha olaylara şiddet karışmamışken, bir anda büyük kalabalıkların Taksim’e koşmasının ardında birikmiş bir tepki ve endişe vardı. Başbakan’ın hemen her konuda tek yetkili, tek karar sahibi gibi davranması, her eleştiriyi “sen kimsin”, “sen işine bak” diye püskürtmeyi, her karşı çıkanı“kasıtlı, kötü niyetli, karanlık hesaplar içinde” göstermeyi alışkanlık haline getirmesi, farklı olanla en ufak bir empati yapmadan yeni köprüye Yavuz Sultan Selim adını koyması, “Kafası kıyak gençlik-Fatih gençliği” ayırımı yapması, her lafın başında “biz” ve “onlar” diyerek kendisine oy vermeyenleri ötekileştirmesi, bütün bunlar AK Partili olmadığı halde, on yıldır AK Parti’nin yaptığı işleri takdir eden ve hükümete karşı hayırhah bir tutum içinde olan kesimlerde ciddi bir endişe ve uzaklaşma yarattı. Gezi sırasında da devam eden bu üslup “Türk usulü Başkanlık Sistemi” denemeleriyle ve İçki Yasası’nın ilk halinde getirilmek istenen kısıtlamalarla da birleşince, bu kesimde şöyle düşünce doğdu: “AK Parti’nin kaybetmesini göze alamam ama nasılsa böyle bir tehlike yok. Buna karşılık eğer belli bir miktar oy düşmesi yaşanırsa; bu otoriter eğilimler, bu tepeden bakan üslup törpülenebilir; AK Parti kendine çekidüzen verebilir.”

Önümüzdeki altı ay ne getirir, çıkacak reform paketi bu düşünceyi ne kadar değiştirir bilmem ama ben düşüncenin AK Parti’ye daha önce oy vermiş demokrat kesimde belli bir oy kaybına yol açacağını düşünüyorum.
 
“Bizi yaşatmazlar” duygusu
 
Gelelim Gezi sürecinin AK Parti’ye kazandırdığına…

Burada da AK Parti’ye karşı tarafsız bir tutum içinde olan, fazla politize olmamış, geçmiş seçimlerde sandığa bile gitmemiş ya da daha önce oy verdiyse bile, son dönemde yaptığı bazı işler nedeniyle soğumuş olan mütedeyyin bir kesimden söz ediyoruz.

Gezi süreci boyunca alanlarda ortaya çıkan o nefret ve düşmanlık işte bu kitleyi terörize etti. Günlerce korkudan evlerinden çıkamadılar. Pankartlarda, sloganlarda, tweetlerde ortaya çıkan düşmanlık ve aşağılamanın sadece AK Parti’ye ya da Erdoğan’a değil kendilerine de yönelik olduğunu hissettiler. Sokaklardaki düşmanlık ve “iktidarı yıkma azmi”, aynı günlerde Mısır’da olup bitenlerle birleşince, Gezi eylemlerini doğrudan doğruya AK Parti’yi sokakta boğma harekatı olarak algıladılar. Ve bu noktada kaderlerinin AK Parti’yle birleştiğini fark ettiler. “Eğer bu kitle AK Parti’yi yıkmayı başarırsa, bizi de yaşatmaz. Sokağa çıkamaz hale geliriz, ne yapıp edip AK Parti’yi korumalıyız” duygusuna kapıldılar. İşte bu sebeple ben bu kitlenin daha önce takındığı tarafsız ve pasif tutumu bırakıp AK Parti’ye sahip çıkmak üzere sandığa gideceğini; hükümete karşı eleştirileri varsa bile, o eleştirileri bir yana koyup, Türkiye’nin bir geri dönüş yaşamaması için; kendi hayatlarını ve hayat tarzlarını güvence altına almak için AK Parti’ye oy vereceklerini düşünüyorum. İşte bu da Gezi’nin AK Parti’ye kazandırdığı…

***

Sonuçta bütün mesele, sözünü ettiğim bu iki kesimin hangisinin daha büyük olduğu… AK Parti’nin Gezi olaylarından kayıpla mı kazançla mı çıkacağı işte buna bağlı.

 Bunu da ben değil alanda çalışan araştırma şirketleri bilecek artık…
 

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Yeni Anayasaya gerek var mı?

0

Anayasa uzlaşma komisyonunun pek uzlaşamadığı ortada iken ve yeni anayasa bir fetiş haline gelmişken, yeni anayasadan muradımız nedir, bunu yeniden bir sorgulasak iyi olacak gibi geliyor bana. Yok ne uğraşacağım filan diyorsanız, hazır ben sorguladım, buyrun, bi bakın derim.

***

Bekir Hoca yazdı, geçiş anayasasına doğru gidiyoruz ve bu iyi bir şey dedi. Ben farklı düşünüyorum. Bence geçiş anayasısına da gerek yok, noter sözleşmesiyle bile idare edebiliriz. Yüz yıllık vahşi vesayet düzeni kırılmış demokratikleşme yolunda fersah fersah yol alınmışken kafayı anayasaya takıp demokratikleşme hamlelerini ıskalamak bence tam da yeni bir anayasadan beklediğimiz şeyi ıskalamamıza neden olacak. (Bizi AKP demokratikleştirmesin, pakette de zaten dünya barışı da yok, hem AKP diktatörlük bi kere diyenleri şöyle alalım; burada mevzu başka.)

Sık sık kullanıldığı gibi “bu bir devrim” ya da gezi jargonundaki gibi “ay resmen devrim” fantezilerine kapılmadan, demokratikleşme gündemimizi kaybetmemiz hayati önemde. Anayasa hukuku dersi sonrası kantin tartışmalarda popüler örnek olarak verilir, “İngiltere’nin yazılı anayasası bile yok oğlum!” diye, meselenin anayasaya bile ihtiyaç duymayan bir zihni olgunluk olduğunu fark edip sistemin demokratikleştirilmesine odaklanmamız lazım. Zira “eski rejim” bir şeyi keşfetti: Yeni anayasada ısrar et, uzlaşma vurgusuna tavan yaptır, CHP’liler uzlaşmasın, demokratikleşme paketlerini itibarsızlaştır, başa dön, yeni anayasada ısrar et, uzlaşma vurgusuna tavan yaptır vs… Bu formülde CHP var, sonsuz döngü garantisi yani.

Yeni anayasa askeri vesayetin çemberinden kurtulmak için iyi bir gündemdi, işe de yaradı ama mevcut durum “uzlaşma” formülü ile demokratikleşme adımlarının önüne “engel” olarak çıkarılıyor, demokratikleşme tartışmalarında “daha sivil bir anayasa bile yapamadık” bahaneleriyle anayasa ile alakası bile olmayan tartışmalarda önümüze konuyor. CHP’nin komisyon üyesinin Süheyl Batum olduğunu düşününce, “uzlaşma” dayatmasının “CHP’nin istediği” manasına geldiğini herhalde söylemeye gerek yok, hatta son toplantıda CHP üyeleri arasındaki tartışma meselenin “CHP’nin istediği” olmadığını da ortaya çıkardı, mesele “eski rejim’in istediği”, zira Batum onu temsil ediyor. Artık “sivil anayasa” “hükumetin hanesine yazılacak eksi” olduğu için “kıymetli”.

Teyit etmesi basit, derdi “anadil” olan biri için, bunun anayasa ile mi geldiği yoksa bir noter sözleşmesi ile mi verildiğinin önemi olmaması lazım. Anadil sorunu demokratikleşme paketi ile çözülmüşken sivil anayasa türküsü söyleniyorsa ondaki makamın başka olduğu aşikardır. Nitekim bir demokratikleşme paketiyle iş çözülebilir ama “anayasada uzlaşılsın” dediğiniz zaman bu şu demek oluyor: BDP ve MHP aynı madde üzerinde uzlaşacak, ki bu maddede BDP’nin tarif ettiği şekliyle Kürt kimliği tanınacak ve MHP’nin kırmızı çizgileri korunarak Kürt kimliği tanınmayacak; CHP de bunu kabul edecek, ki Süheyl Batum’un ikna edilmesi, mevzunun Atilla Kart’a anlatılması, Rıza Türmen’in okey vermesi filan… Bilmem anlatabildim mi? 

Hasılı uzlaşma dediğiniz bir fıkradan ibaret: İdam mahkumu Temel son istek olarak annesini görmek istiyor, öbür idam mahkumu Dursun son istek olarak Temel’in annesini görmemesini istiyor. Buyrun uzlaşın.

***

Sivil anayasa yapsak fena mı olur? Güzel olur tabii ama olmuyorsa ısrar etmenin manası da yok. Zira eğer demokratikleşme gündemimizi kaybetmezsek o hayalini kurduğumuz anayasa zaten kendiliğinden ortaya çıkar. Tarihi ve resmi ideolojisi ile yüzleşmiş, geçmişini temize çekmiş demokratik bir ülkede böyle uzlaşma maçlarıyla filan uğraşmadan, sakin kafayla, valla kız gibi bir anayasa yaparız.

Kim bilir belki gerek bile kalmaz, mevcut darbe artığını toptan tasfiye eder, tek cümlelik bir anayasa ile iktifa ederiz, nitekim benim favorim Amerikan anayasası, o da tamamı bile değil, tek maddesi “Her bireyin mutluluğu arama hakkı vardır.” Bu kadar basit, bence yeter de artar bile.

Anlayana tek fıkra yeter, anlamayana kazuistik anayasa az…

Teklifim şudur, mevcut anayasa uzlaşma komisyonunun uzlaştığı kadarıyla değiştirilsin (ki büyük aşama olur), işimize gücümüze bakalım. 10 yıl sonra oturup bir daha deneriz, bakarsın anayasaya bile gerek kalmaz, başta dediğim gibi, noter sözleşmesi bile işimizi görebilir, mesele zihniyette.

Bence mantıklı.

Türkiye’nin yeniden formatlanmaya ihtiyacı var!

0

Türkiye’de en çok heyecan uyandıran kavram yenidir. Toplum olarak yeni olana ve taze başlangıçlara susamış durumdayız. Yenileşme vaadinde bulunan programlara Türkiye toplumu hep destek oldu. Geniş toplum kesimleri, geçmişte sözün millete ait olduğunu söyleyen, düzenin değişmesini savunan, nurlu yarınlar ve aydınlık Türkiye vadeden siyasi partilere oy verdi ve iktidara getirdi. Türkiye’nin sosyal ve siyasi hayatında yeni olanı vaat etmenin hep ciddi bir karşılığı bulunmaktadır.

Yeninin Türkiye toplumundaki ciddi karşılığının farkında olan gazeteler, yeni olmak iddiasıyla kendilerini formatladılar. Bazı gazeteler Yeni Türkiye’nin Gazetesi sloganıyla veya Yeni Türkiye ismiyle yeniden ortaya çıktılar. Geçmişte Yeni Türkiye Partisi ismiyle partiler kuruldu.

Ak Parti, Yeni Türkiye vaadiyle iktidara geldi. Ak Parti, 2002 sonrasını Yeni Türkiye olarak nitelerken ondan öncesini Eski Türkiye olarak nitelemektedir. Kamu Güvenliği ve Müsteşarlığı tarafından yayınlanan kitapta son on yıl, “Sessiz Devrim” kavramsallaştırmasıyla Yeni Türkiye’yi Ak Parti’nin nasıl gerçekleştirdiği anlatılmaya çalışılmaktadır.

Türkiye toplumunda yeni kavramının bu kadar ciddi bir karşılığı olması üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır. Toplumun yeniye ve değişime olan açlığını iyi okumak lazımdır. Türkiye toplumu, demokrasiye, hukuka, barışa ve özgürlüğe aç durumdadır. Toplumun yeni olana desteğini, aslında demokrasiye, barışa, adalete ve özgürlüğe olan destek olarak okumak ve anlamak lazımdır.

Yeni Türkiye kavramı uzun süreden beri kullanımda olmasına rağmen, Yeni Türkiye’nin bir realite mi yoksa bir efsane mi olduğu sorusu önümüzde cevapsız olarak durmaktadır. Demokrasi, barış, özgürlük ve hukuk standartları açısından bu sorunun cevaplandırılması ve sürekli olarak test edilmesi gerekmektedir.

21 Mart 2013 Newroz’undan beri Türkiye, barış süreci denilen bir dönemden geçmektedir. Marttan beri silahlar susmuş, PKK mensupları sınır dışına çekilmeye başlamış, Öcalan’la ile hükümet yetkilileri arasında gizli görüşmeler ve mutabakatlar yapılmaktadır. BDP heyetleri, aralıklarla Öcalan’la İmralı’da görüşmeler yapmaktadır. Varılan mutabakata göre PKK mensuplarının Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı sınır ötesi bölgeye çekilmesinden sonra hükümet yol temizliği denilen demokratik reformları ve politikaları gerçekleştirmek üzere adımlar atacaktı. Ancak gelinen durumda hükümet, örgütün tam olarak sınır dışına çekilmediğini söylerken, örgütte hükümetin demokratikleşme konusunda yapması gerekenleri yapmadığını ifade etmektedir. Bunun üzerine KCK, sınır dışına çekilmenin durduğunu açıklamıştır. Demokratikleşme ve geri çekilme konusunda tarafların ifade ettiği tutumlar, barış sürecinin tıkandığını göstermektedir. Meydana gelen bu gelişmeler üzerine bir BDP heyeti, İmralı’da Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşme sonucunda BDP heyeti, Öcalan’ın sürecin formatının yenilenerek bir müzakere aşamasına evrilmesi gerektiği şeklindeki mesajını kamuoyuyla paylaştı. Bu çağrı, doğal olarak sürecin formatının yenilenmesinin ne anlama geldiğine dair tartışmaların kamuoyunda yapılmasına neden olmaktadır.

Barış süreci üzerinden yapılan format tartışması, aslında tek bir konuyla sınırlı bir tartışma değildir. Tartışma, bütün Türkiye bağlamında yürütülmesi gereken bir yenilenme ve inşa süreci tartışması olarak sürdürülmelidir. Ancak barış sürecindeki format tartışması bile, Öcalan’ın sürece daha etkin katılabilmesi için iletişim ve görüşme imkanlarının sağlanmasıyla sınırlı kalacak şekilde yapılmaktadır.

Türkiye’nin mevcut formatı, darbeciler tarafından hazırlanan 1982 anayasasıdır. Son on yılda yeni sivil ve demokratik anayasa sözü Türkiye toplumuna verilmiş olmasına rağmen, bu hala gerçekleştirilmiş değildir. Meclis’te kurulan anayasa yapım komisyonu, elli madde üzerinde anlaşmış, ama yeni sayılabilecek bir anayasa metni ortaya koyamamıştır. Şu anda yeni sivil ve demokratik bir anayasa hedefinden vazgeçilmiştir. Yapılacak düzenlemelerle mevcut eski anayasaya bir geçiş anayasası formatı verilmeye çalışılmaktadır. Geçici yapılmaya çalışıldığı iddia edilen aslında kalıcı hale gelen mevcut anayasanın değişmez maddelerine ve ruhuna hiçbir şekilde dokunulmamaktadır. Türkiye’ye verilen formatın özü, değişmez maddeler olarak ifade edilen başlangıç hükümlerinde ifadesini bulmaktadır. Aslında bu maddelere dokunmamakla, Türkiye toplumuna ve devlete verilen formatın yenilenmeyeceği net olarak ortaya konmuş olmaktadır.

Format olarak anayasasını değiştiremeyen Türkiye’de siyaset ve toplumsal ilişkiler hala eski Türkiye’nin temelleri üzerinden yapılmaktadır. Türkiye’de siyaset din, etnisite ve mezhep üzerinden yapılmaktadır. Şu anda Meclis’te bulunan siyasi partiler, inanç, milliyet ve mezhep üzerinden siyaset yapmanın sonucu olarak var olan yapılar olarak algılanmaktadırlar. Siyasetin hukuk, özgürlük, barış ve refah temelinde yapılması olgunluğuna hala ulaşılmış değildir. Etnisite ve inanç üzerinden siyaset yapıldığı için kurucu formatın yarattığı Kürt ve Alevi sorunları bütün yakıcılıkları ve çözümsüzlükleriyle ülkemizin en ciddi sorunları olarak var olmaya devam etmektedirler. Anadilde eğitim hakkı ve Cem evinin ibadethane olup olmadığına dair kısır tartışmalar ve polemiklerle enerji ve vakit harcanmaktadır.

Eski formatın belirleyici olduğu günümüz Türkiye’sinde yenilik ve değişim ihtiyacı ve açlığı demokratikleşme denilen paketlerle tatmin edilmeye çalışılmaktadır. Daha önce de açılım denilen girişimlerle yenilenme ihtiyacı giderilmek istenmişti. Şu an açılımların yerini paket girişimleri almış bulunmaktadır. Demokratikleşme denilen paketten ne çıkacağına dair hiç kimsenin bir fikri bulunmamakta, sadece paketten sürprizler çıkacağı ifade edilmektedir. Demokratikleşmeye dair hiçbir toplumsal tartışma ve katılım gerçekleştirilmeden demokratikleşme paketi hazırlamak, eski düzen anlayışını tezahür ettirmektedir.

Türkiye’nin yeniden formatlanması PR niteliği taşıyan açılım ve paket girişimleriyle gerçekleşemez. Format kavramı, sadece formda değil aynı zamanda muhtevada köklü bir değişimi ve yenilenmeyi gerektirmektedir. Türkiye, hukuk, demokrasi, özgürlük ve barış ekseninde kendisini radikal bir şekilde yeniden formatlamalıdır. İktidar aktörlerini değiştirmek, hiçbir şekilde yeni Türkiye anlamına gelmemektedir. Sözde yeni Türkiye, sadece özde eski Türkiye’yi maskeleyen bir slogan olarak hepimizi tuzağa düşürebilir ve kandırabilir. Anayasasını, hukukunu, devlet kurumlarını, sivil-asker ilişkilerini, eğitim sistemini, uluslar arası ilişkilerini çoğulculuk, özgürlük ve hukuk çerçevesinde yeniden inşa etmesi durumunda Türkiye, ancak sahici anlamda yeni sıfatına sahip olabilir. Sahici bir yeni Türkiye, sahici anlamda barışı gerçekleştirebilir, sivil bir anayasa yapabilir, hukukun üstünlüğüne göre devleti inşa edebilir, Kürt ve Alevi sorunlarını çözebilir, en önemlisi insanların değişim ihtiyacını tatmin edebilir.

‘Darbeye ortam hazırlama’ meselesi

Hukukun Üstünlüğü Platformu”na üye bir grup avukat, Sözcü, Cumhuriyet ve hatta Taraf gibi bazı gazeteler hakkında suç duyurusunda bulunmuş. İthamlarına göre, bu gazeteler, “kaos ortamı oluşturmaya yönelik bir strateji” izliyor ve “darbe ortamına zemin hazırlıyor” imiş çünkü.

Kanaatimi hemen söyleyeyim: Umarım, bu suç duyurusu savcılar tarafından ciddiye alınmaz. Çünkü aksi halde Türkiye’deki özgürlük ortamına darbe vurulmuş olur.

Neden mi? Çünkü burada “darbe ortamı hazırlamak” denen şey, aslında “hükümet aleyhinde propaganda”dan ibaret.

Gösterilen “delil”ler, Ahmet Atakan’ın ölümü üzerine söz konusu gazetelerde hükümet aleyhine atılan manşetler: “İleri demokrasi bir can daha aldı” demiş mesela Sözcü. Cumhuriyet ise “Uyanın! Ahmet’i de öldürdüler” diye manşet atmış.

Şimdi, bu manşetlerin epey provokatif olduğuna kuşku yok. Ahmet Atakan’ın ölümünün, bu gazetelerin iddia ettiği gibi polis kapsülü ile olmadığı, sebebi tam bilinmese de “çatıdan düşme”ye bağlı olduğu da sonradan ortaya çıkan görüntülerle anlaşıldı sanırım. Bu anlamda, söz konusu gazeteler, hiç de objektif olmadıkları, ideolojik bağnazlık içinde AK Parti karşıtı yaygara kopardıkları için pekâlâ eleştirilebilir. Eleştirilmelidir de.

İyi de, hükümete fanatikçe karşı olmak suç değildir ki! Özgürlük, herkes için olduğu gibi fanatikler için de vardır.

‘Hitler Obama’

ABD’den bir örnek vereyim: Barack Obama ilk döneminde büyük bir sağlık reformu yaptı ve milyonlarca fakir Amerikalı’ya sağlık sigortası sağladı. Bundan daha makul ne olabilirdi, değil mi?

Ama delilik parayla değil ya… Cumhuriyetçi Parti’nin fanatikleri, bilhassa da Çay Partisi denen aşırı sağ akım, bu reformun devleti büyütüp “totaliterleştirdiğini” savundu. Dev mitingler ve sokak gösterileri düzenleyip Obama’yı Stalin ve Hitler’e benzettiler. “Amerika’yı diktatörden kurtarmak için mücadele” çağrıları bile yaptılar.

Fakat ne Obama yönetiminin ne de herhangi bir Amerikan savcısının aklına Çay Partisi’ne dava açmak gelmedi. Kimse “kaos ortamı oluşturma” suçlamasıyla yargılanmadı. Obama taraftarları da, “seçilmiş hükümeti yıpratmaya çalışmanın” demokrasiye aykırı olduğunu savunmadılar. Karşı tarafın fanatizminden yakındılar sadece, haklı olarak.

Vebal ve suç

Bizde “darbecilik” konusunda son dönemde iyice gelişen hassasiyet ve teyakkuzun elbette haklı ve anlaşılır sebepleri var: Hakikaten de darbelerle dolu karanlık bir geçmişten geliyoruz. Ve hakikaten de “darbeci medya” bu geçmişte önemli bir vebal taşıyor.

Ama bu, özünde, entelektüel ve ahlaki bir vebaldir. Suç kapsamında ele alınabilmesi için, ancak darbeci generaller ile onlara yakın duran medya arasında somut bir koordinasyon ve işbirliğinin ispatlanması gerekir. (Örneğin, muhtemel 28 Şubat yargılamalarında elzemdir bu.)

Bugünkü şartlarda ise, ortada bir cunta oluşumu ve hatta vesayet mekanizması olmadığı için, “darbeye zemin hazırlama” suçlamaları yersizdir. Hükümeti eleştirenlerin “vesayet”le (mesela “liberal vesayet”le) suçlanmasının da yersiz olması gibi. (Çünkü bir hükümetin seçilmiş olması, onu kuşkusuz yetkili kılar; ama eleştiriden, muhalif propagandadan, protestodan muaf kılmaz. Aksi halde “muhaliflerin susturulduğu” görüşü hakim olur ki, bu da başka herkesten çok o hükümete zarardır.)

Diyeceğim o ki, aman dikkat edelim de, bu “darbeye zemin hazırlama” ithamları, eski rejimin “irticayı cesaretlendirme” ithamları gibi, her yöne çekilmeye ve herkesi suçlamaya yönelik torbalara dönüşmesin. Darbecilik ciddi bir meseledir; sulandırılmasın.

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Biz hâlâ Esed’e bakarken…

Türkiye kamuoyu, Suriye meselesinde gözlerini hâlâ Türkiye’nin düşürdüğü helikoptere, kimyasal silahların teslimiyle ilgili sürece, Esed’in cezalandırılıp cezalandırılmayacağına ya da ne kadar ömrü kaldığı gibi konulara kitlemişken, aslında Suriye krizinin içinden öyle bir “yan ürün” çıktı ki, bu “yan ürün” Suriye’yi de, Esed’i de önemsizleştirip dünyanın bütün güç dengelerini, Ortadoğu’nun çehresini değiştirmeye aday haline geldi.

Olan şu: Suriye krizinin arkasındaki güç olan İran, bu krizden çıkış çabalarını dünya çapındaki izole edilmişliğini kırmak için bir fırsat olarak değerlendiriyor ve ABD’yle ilişkilerinde yeni bir perde açıyor.

Evet; hiç olmayacak sanılan şey oluyor; Amerikan-İran ilişkilerinde mucizevi gelişmeler yaşanıyor. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Yahudiler’in Roş Aşana’sını kutlayan tweet atıyor örneğin… Yine Ruhani, Washington Post Gazetesi’ne yazdığı makalede ABD’ye radikal İslamcı teröristlere karşı işbirliği mesajı veriyor. Obama Ruhani ile mektuplaştıklarını açıklıyor. Yakın bir gelecekte karşılıklı görüşecekleri yönünde beklentiler var…

Görünen o ki, bu çift taraflı bir çaba. Obama yönetimi, Ruhani’nin gelişini ABD-İran ilişkilerinde yeni bir başlangıç yapmak için bir fırsat olarak değerlendirirken, yeni İran yönetimi de art arda bu umudu güçlendirecek mesajlar veriyor. İran’dan gelen “Suriye’de kimyasal silah kullanımının şiddetle kınandığı” açıklaması ve şimdiye kadar izlenen Esed’e koşulsuz destek politikasında bir değişikliğin ifadesi olarak “Suriye’nin geleceği hakkında Suriye halkının özgür iradesiyle vereceği karara saygılı olacakları” yolundaki demeçler bu açıdan anlamlı…
 
İç politikada da değişim sinyalleri

 
ABD için Suriye’deki iç savaşın hiçbir zaman sadece Suriye’den ibaret olmadığı; Suriye’yi Washington için önemli kılan temel faktörün İran olduğu ve Suriye krizinin İran dışlanarak çözülemeyeceği zaten hep vurgulanan bir noktaydı. İşte şimdi her iki tarafın da bu tespit doğrultusunda birbirine doğru adımlar attığı yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Ruhani ve eski Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin başını çektiği liberal kanat, sadece dış politika açılımları yapmakla yetinmiyor; ayrıca rejimin niteliği konusunda da önemli değişimlere hazırlanıyor.

Amerikan NBC televizyonuna konuşan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin İran’da internete getirilen kısıtlamalar hakkında söylediği “Halkım özgürce düşünebilmeli, konuşabilmeli ve internet yoluyla bilgi edinebilmeli. İnsanlar özel yaşamlarında tamamen özgür olsunlar istiyoruz” cümlelerini ve “Yakın zamanda vatandaşların haklarının korunması için bir komite kurulacak” şeklindeki açıklamasını dünyayla ilişkilerini normalleştirmeye çalışan İran’ın buna paralel olarak iç politikada da önemli adımlar atacağının işareti olarak okumak mümkün.
 
Sünni-Şii çatışması nasıl etkilenir?

 
Ruhani liderliğinin dünya çapındaki izolasyonu kırmaya çalışırken, bölgeyle ilişkilerinde de yeni bir döneme girme çabası göstermesini beklemeliyiz.

Bu konuda birbirinin zıddı analizlerle karşı karşıyayız:

Birinci analize göre, İran önümüzdeki dönemde sadece ABD ile ilişkilerini düzeltmeye çalışmayacak, buna paralel olarak Sünni dünya ile ilişkilerini de normalleştirmeye gayret edecek.

Bir başka görüşe göre ise, ABD-İran ilişkilerinin yumuşamaya girmesi sürecinde, bu iki ülke arasında Sünni İslami hareketlere karşı bir ittifak oluşması muhtemel. Bu analize göre, ABD açısından Sünni İslami hareketler Şiiler’den daha büyük tehdittir ve ABD özellikle Afganistan’dan çekildikten sonra, Taliban’ı durdurmak ve radikal Sünni akımları dizginlemek için İran’a ihtiyaç duyacaktır. Bu da bu iki ülke arasında ortak tehdide karşı bir ortaklık oluşturacaktır.

Görüldüğü gibi, Suriye Krizinin içinden yeşeren bu yeni konjonktür, Ortadoğu’da bütün kartların yeniden karıldığı, yeni ittifakların, yeni saflaşmaların ortaya çıktığı yepyeni bir tablo yaratmaya aday…

Peki yaşanan bu yeni süreç, Türkiye’yi nasıl etkiler? Arap Baharı’nı nasıl etkiler? Türkiye-İran ilişkileri, Türkiye ABD ilişkileri ne olur? Yeni durum, Türkiye’nin Suriye politikasında ne gibi değişiklikleri gerektirir? Ortadoğu’daki Sünni ve Şii toplumlar arasındaki fay hattında gerilim düşer mi, artar mı?

Bence artık Suriye tartışmalarında hâlâ eskiyi deşeleyip durmayı bir yana bırakıp düşünsel planda yeni bir faza geçmenin ve güncel soruları tartışmanın zamanıdır.
 

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Cami-cemevi ve asimilasyon

Cami-cemevi girişimindeki gaye, Cemaat’in farklılıklara saygı duyan bir yapı olduğunun altını çizmek. Özellikle hükümetin hayat tarzlarına müdahale etmekle suçlandığı bir dönemde Cemaat bu adımla, kendini bu konuda hükümetten farklı konuma yerleştirdi

Fikir Fethullah Gülen’den geldi, İzzettin Doğan da destek verdi ve böylece aynı mekânda cami ve cemevi inşa etme projesi hayata geçirildi. Ancak Ankara/Mamak-Tuzluçayır’da ilk harcın karıldığı andan itibaren tepkiler yükselmeye başladı. Hem Sünniler hem de Alevilerden. 
Aslında Sünni kesimin büyük kısmının bu projeden rahatsızlık duyduğu söylenemez; tabanda hoşnutsuzluk ifade eden bir davranış sergilenmedi. Ancak fikri düzeyde itirazlar dile getirildi. Mesela Hayretin Karaman, cami ve cemevi birlikteliğine aynı dinin mensuplarını iki mabed arasında böleceğinden ve bir ayrışmaya yol açacağından bahisle karşı çıktı. Ona göre: “Bir dinin iki mabedi olmaz. Mabed, mezhebleri ve tarikatleri farklı da olsa bir dine mensup olan bütün müminlerin ortak ibadethanesidir. Bu ibadethane dışında kalan ve içinde bir dine mensup grupların bazı ibadetler ile ayinler vb. icra ettikleri yerlere ‘mabed’ denmez, ‘tekke, dergâh, cemevi, dernek evi’ gibi isimler verilir.” Karaman, bu uygulamanın değiştirilmesi halinde müminlerin mabedlerinin ikiye ayrılacağını ve bunun da birleştirmeye değil bölmeye hizmet edeceğini savunuyor. (Yeni Şafak, 13.09.2013)
Karaman’ın itirazının teolojik kısmını değerlendirecek durumda değilim. Ancak Karaman’ın cami ve cemevinin aynı alanda barınmasının sosyal açıdan yarılmalara sebebiyet vereceği kanaatini paylaşmıyorum. Söz konusu girişim, sembolik düzeyde olsa dahi, bilhassa Türkiye ’de Sünnilerin cemevlerine olan yabancılığını azaltma ve Alevilere dair önyargılarını kırma noktasında bir işlev görebilir. Dolayısıyla cami-cemevi, Sünni ve Aleviler arasındaki ayrımın kökleşmesine değil, birlikte yaşamanın gelişmesine katkıda bulunabilir.

Alevilerin tepkileri

Alevi kesimdeki tepkiler ise çok sertti. Bazı Alevi gruplar, bunun bir asimilasyon projesi olduğunu söyleyip tümden karşı çıktılar. Onlara göre bu proje farklı mezhep mensupları arasında bir tanışma ve yakınlaşma yaratmak amaçlı olarak sunulsa da, gerçekte gaye Aleviliği Sünnilik içinde eritmektir. Alevilerin talebi, cemevlerine ibadethane statüsünün tanınması, yoksa caminin yanında bir cemevinin yapılması değil. Alevilerin bu denli açık bir talebini karşılamak yerine cami-cemevi inşa etmek, aslında Aleviliğin ne olduğuna Alevilerin dışında karar vermek ve Aleviliği kendi durduğu yere göre konumlandırmak anlamına gelir. Sonuçta meydana çıkacak olan, Sünnilik ve Alevilik arasında bir yakınlaşma değildir, aksine olacak olan Aleviliğin Sünniliğe yakınlaştırılmasıdır. (Ruşen Çakır, Vatan, 9-12-13.09.2013)
Alevi kesimdeki tepkiler sokağa da yansıdı. Özellikle Tuzluçayır’da şiddetli çatışmalar yaşandı. Projeyi destekleyen İzzetttin Doğan’a karşı çok sert bir tavır takınıldı. Doğan, Alevilikteki en ağır tabirlerden biriyle (“yol düşkünü”) itham edildi. Doğan’ın kontrolündeki Cem TV ve Cem Radyo’ya karşı, sahipleri Alevi olan birkaç müzik firması boykot kararı aldı. 
Bazı Alevi grupların dillendirdikleri, Alevilerin bu şekilde asimile edilecekleri düşüncesine katılmıyorum. Bir kere bu, sembolik bir adım. Artık bütün cemevlerinin yanında bir cami olmayacak. Muhtemelen birkaç yerde daha cami ve cemevinin yan yana durduğu yapılar inşa edilecek, diğer bütün camiler ve cemevleri birbirinden ayrı olarak durmaya devam edecek. Dolayısıyla sınırlı potansiyeli olan bir yapıdan bahsediyoruz. Alevilerde kimlik bilinci çok yüksek. Gerek devletten gerek sivil toplumdan Alevi kimliğini tehdit eden veya tehlike altına soktuğu düşünülen bir görüş serdedildiğinde veya bir eylem yapıldığında, Aleviler buna dair tepkilerini ortaya koymaktan imtina etmiyorlar. Ayrıca Aleviler arasında örgütlülük de gelişkin. Alevi kültürünü geliştirmeyi ve korumayı amaçlayan çok sayıda sivil toplum örgütü var. Bu gerçek ortadayken, yapılacak 5 veya 6 cami-cemevinin Alevileri asimile edebileceği veya etme potansiyeli taşıdığı söylenemez.

Katkı sağlar

Cami-cemeviyle Alevilerin başkalarınca tanımlanmaya çalışıldığı iddiasını da doğru bulmuyorum. Aleviler, diğer toplumsal gruplar gibi, tek bir parça değil. Alevilik çeşitli gruplarca farklı yorumlanıyor; onu İslam’ın içinde gören de var, görmeyen de. Aleviliği İslam içinde yorumlayanlar, cami-cemevi birlikteliğinden hoşnut olabilir; diğer eğilimde olanların ise yapması gereken buna saygı göstermek olmalı. İsteyen caminin yanındaki cemevine gider, dileyen diğerine. Keza cami-cemevi, Alevilerin haklı taleplerinin önünü kesen bir işlev de görmüyor. Bu projeye destek veren Aleviler dahil hiçbir Alevi, cemevinin ibadethane statüsünden vazgeçmiş değil. Hem ibadethane statüsündeki ısrarı korumak, hem de iki farklı mezhebin barışçıl birlikteliğini simgeleyen bir yapıya destek vermek mümkün. 
Cami-cemevi projesi, bir asimilasyon aracı olarak değil de, tersi bir şekilde okunabilir. Kültürlerin ve inançların etkileşim içine girebilecekleri, mensuplarının birbiriyle görüşüp tanışabilecekleri ortak yerlerin inşa edilmesinin, toplumsal barış için önemi açık. Bu tür karşılaşmaları sağlayan mekânlar, zihni kalıpların yıkılmasında önemli bir rol oynayabilir. Bu bağlamda sivil toplumun önayak olduğu bu girişim, hem de farklı mezhebi inanışların kamusal alanda kendine daha fazla yer bulmasına, hem de cemevinin de cami kadar meşru bir ibadethane olarak görülmesine katkı sağladığı için değerlidir.

Neden şimdi?

Bu tartışmada öne çıkan sorulardan biri de, Gülen Cemaati’nin neden bu dönemde böyle bir işe giriştiğiydi. Gülen Cemaati son dönemde iki önemli girişimde bulundu: Önce, anadilde eğitimin temel bir hak olduğunu ve bir kimsenin anadilini kullanmasını engellemenin hiçbir haklı temelinin olamayacağını açıkladıl. Sonra da, cemevi-cami projesini başlattı. Kanımca Cemaat, anadil açıklamasıyla “Cemaat, çözüme karşı çıkıyor” şeklindeki algının doğru olmadığını göstermeye çalıştı. Nitekim Cemaat’e yakın bazı kalemler, bütün Kürtlerin ortaklaştığı anadil talebinin Cemaat tarafından tanındığını, zaten Cemaat’in çözüme veya Kürtlerin haklarının tanınmasına değil, PKK’ya karşı olduğunu ifade eden bazı yazılar kaleme aldılar. Cami-cemevi girişimindeki gaye ise, Cemaat’in farklılıklara saygı duyan bir yapı olduğunun altını çizmek olabilir. Özellikle hükümetin hayat tarzlarına müdahale etmekle suçlandığı bir dönemde Cemaat bu adımla, kendini bu konuda hükümetten farklı konuma yerleştirdi. 
Malum anadil ve cemevi, Kürtlerin ve Alevilerin hassasiyetle üzerinde durdukları ama hükümetin de mütereddit davrandığı iki önemli alan. Cemaat’in son dönemlerde bu alanlardaki faaliyetlerindeki niyetleri farklı olabilir. Ama siyaset niyetler üzerinden değil, süreçler üzerinden yürür. Gerek anadil ve gerek cemevine ilişkin faaliyetler, AKP ’nin tabanını oluşturan Sünni kesimlerde bir itirazın olmadığını gösterdi ve olumlu bir süreç başlattı. Hükümete düşen, bunu görmek, Alevilerin ve Kürtlerin taleplerini karşılamak olmalı. 

Bu yazı Radikal Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.