Ana Sayfa Blog Sayfa 384

Özgür Eğitim Sen: Paketi kapı aralama olarak görüyoruz

Özgür Eğitim Sen’in demokratikleşme paketiyle ilgili olarak yaptığı açıklama:

DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ DEĞERLENDİRMEMİZ

 

Demokratik paket açıklandı. Bu paketle birlikte ülkemiz bir demokrasi ve özgürlük konusunda biradım daha ileri sıçradı. Pakette söz konusu edilen değişimlerin sosyal bir tabanının olması oldukça önemlidir. Toplumda karşılığını bulan konular ele alınmıştır. Toplumsal değişimin kalıcılığı ve tutarlılığı açısından bu durum oldukça önemlidir. Bu paket bir yandan da siyasi partilerimizin durumunu gözden geçirmeyi de sorun olarak ortaya çıkarttı. Siyasal hayatımızda iki etkin aktör var; Ak Parti ve bu partinin dönüştürmeye çalıştığı devlet. Maalesef onca siyasi partimizin olmasına rağmen siyasal hayatımız İktidar partisi ve dönüştürmeye çalıştığı devlet arasındaki ilişki üzerinden yürüyor. Akıl tutulması yaşayan diğer partiler Ak Parti’nin oluşturduğu gündeme ilişkin görüş açıklamaktan öte bir siyasal akıl ortaya koyamıyorlar. İktidar partisinin kensidisiyle yarışıyor olması hem siyaseti hem de kendini zenginleştirmesi, çıtayı yükseltmesi açısından ne kadar verimli olacağı tartışma götürür. Siyasal partilerin boşalttığı muhalefet alanını gücü yettiğince sivil toplum örgütlerinin doldurmaya çalıştığı bir gerçektir.

 

ANA DİLDE EĞİTİM HAKKI

 

Ana dilde özel okulların eğitim verebilmesinin önünün açılması önemli olmakla birlikte eksiktir. Bu paket Başbakan’ın ifadesiyle “bir kapı aralama” ise özel okulların ana dilde eğitim verebilmesi imkanın oluşması önemlidir. Ancak arkası gelmeyecekse iktidar devlet okulları düzeyinde bir düzenleme getirmemekle, Kürt sorunu açısından siyasal tartışma ve tavır alışların “kadim” hanesine yazmış oldu.

 

KIYAFET SORUNU

 

Yıllardır başörtüsü konusunda siyasal hayatımız mücadelelerle geçti. Siyaset yapıcalar bu konuyu zaman zaman siyasal yarışmanın ve kutuplaşmanın malzemesi haline dönüştürdüler. Kutuplaşmanın, ayrışmanın malzemesi olarak siyaset alanında kullandılar. Tüm kamu çalışanlarına yönelik başörtüsü özgürlüğünün tanınmış olması inanç özgürlüğü açısından ciddi bir ilerlemenin şüphesiz ki göstergesi olmuştur. Özgür Eğitim-Sen kuruluşundan beri başörtüsü konusundaki özgürlük mücadelesini sonuna kadar vermiştir. Bu sorunun çözümüne yönelik sendikal katkımızın öneminin farkındayız. TSK mensuplarının, emniyet mensuplarının ve yargıda hakim ve savcıların özgürlük kapsamı dışında tutulmaları kabul edilemez.

 

Kamu çalışanlarına yönelik kıyafet dayatması erkekler üzerinden (takım elbisi, kravat, ense tarşı, bıyık,saç şekli vs.) devam etmektedir. Özgür Eğitim-Sen olarak bu konudaki dayatmaların son bulması için halen okullara sivil kıyafetlerle giderek boykotumuza devam etmekteyiz.

 

ANDIMIZ DAYATMASI

 

Andımızın kaldırılmasını sendika olarak olumlu bulduk. Mevcut ant; totaliter devlet anlayışının faşizan uygulamalarından biriydi. Ancak Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitim sistemimizin temel bir sorunu olarak duruyor.

 

ALEVİ AÇILIMI

 

Alevi açılımı açısından paketi yetersiz bulduk. Bir üniversitenin adının Hacı Bektaş-ı Veli olarak değiştirilmiş olması hükümetin Alevi hakları konusunda, konuyu ciddiyet ve önem düzeyinde ele almadığını göstermiş olması açısından üzücüdür.

 

YASAK HARFLER

 

Başbakanın “klavye özgürlüğü” diye nitelediği bazı harflerin kullanımını yasak olmaktan çıkartması pratikte önemini yitirmiş bir yasağı kaldırması açısından önemlidir.

 

SİYASİ HAKLAR

 

Oy veren insanların taşıdıkları bir takım unvan ve işlerinden dolayı siyasi partilere üye olamamaları ve siyaset yapmalarının yasak oluşu demokrasinin gelişimi ve katılımı açısından oldukça sınırlayıcı ve engelleyici bir yasaktı. Bu yasağın kalkması siyasal hayatımıza zenginlik katacaktır.

 

Ayrıca yüzde 3 barajını aşan siyasi partilere devlet yardımının önünün açılması siyasal partilerin gelişimine destek sağlayacak ve daha renkli bir siyasi parti yelpazesi sağlayacaktır.

 

Farklı dillerde propaganda hakkı, eş genel başkanlık düzenlemesi, ilçe örgütlenmesi için belde örgütlenmesi zorunluluğunun kalkması yine önemsediğimiz ve önemli bulduğumuz değişikler arasındadır.

 

Nefret suçlarıyla etkin mücadele, ayrımcılıkla ve eşitlik kurulu düzenlemesi, eski köy isimlerinin iadesi, yardım toplamada kısıtlamaların kalkması, roman dil ve kültür enstitüsü kurulma kararı, Mor Gabriel arazisinin vakfa iadesi paketin olumlu kararları arasındadır.

 

Özgür Eğitim-Sen olarak paketi “bir kapı aralama” olarak okumak istiyoruz. Bu kapının ardı sıra gelecek paketlerler daha da açılmasını bekliyoruz ve mücadelesini sürdüreceğiz. Kazanımlarımızı artırarak çıtayı daha yükseğe taşıyacağız. Özgürlük mücadelesi sürdürücüleri, bisiklet sürücüleri gibidirler. Pedal çevirmeyi bırakırsanız düşersiniz. Daha çok özgürlük, daha çok insanca yaşam için hayatın her alanında arayışlarımızı ve mücadelemizi sürdürmeliyiz.

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN

GENEL BAŞKANI

YUSUF TANRIVERDİ

Yargıda ciddiyet ve vukuf sorunu

0

İstanbul’da Cumhuriyet Savcılığı’nca Gezi olaylarıyla ilgili olarak 23 kişi hakkında cezalandırma talebiyle hazırlanan bir iddianame 50. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından savcılığa iade edildi. Bu bir bakıma iddianamenin reddi anlamına geliyor. Bence bu durumda söz konusu kişilerle ilgili soruşturmanın bitmesi gerekirdi. Ancak, öyle anlaşılıyor ki, iddianame yenilenecek. Hukuka uygunluğu çok tartışmalı bir uygulama…

Mahkemenin iddianameyi iade gerekçeleri Türkiye’de yargının problemlerinden bazılarına ışık tutuyor. Mahkemenin genel eleştirisi iddianamenin soyut olması. Buna biz iddianamenin toptancı olmasını da ekleyebiliriz, zira çok sanıklı bir davada soyutluğun doğal sonucu herkesi gelişigüzel bir torbaya doldurmaktır. Oysa, insanlara suç isnat eden her iddianame kime hangi suçun atıldığını somut şekilde belirtmeli ve bu isnadı umumî yorumlar ve delilsiz kanaat açıklamalarıyla değil somut delillerle ispatlamaya çalışmalı. Yani delillerle sanık sandalyesine oturtulan kişiler arasındaki bağı maddî olarak ortaya sermeli. Tek tek hangi sanığın hangi suçu nasıl işlediğini belirtmeli. Ceza yargılamasının bu evrensel esası Türkiye’de de Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 170/3 ve 170/4. maddelerinde de pozitif hukukun parçası hâline getirilmiştir. Anlaşılıyor ki, iddianame bunu yapmıyor. 23 şüpheliye, kişiler arasında ayrım yapmadan, kişilerle deliller arasında somut bağlar kurmadan, topluca suç ithamlarında bulunuyor.

İddianamede suçun muğlaklığı yanında suç aleti olarak gösterilen şeylere bu statünün verilmesi de hukukun hâkimiyetine ve cari pozitif hukuka uymuyor. Savcı suç işlendi diyor ama arkasından suç aleti olarak kanunda geçmeyen şeyleri sayıyor. Bunların nasıl, hangi suçun aleti olduğu da gösterilmiyor. Maske, baret, deniz gözlüğü, motorcu kaskı, flama, solüsyon, sargı bezi suç aleti olarak sunuluyor. Şüphesiz, bunlar bazı durumlarda suç aleti olabilir. Kask ile birinin kafası parçalanabilir, sargı bezi bağı ile insanlar boğulabilir. Ancak böyle bir durum yalnızca somut suçların işlenmesi durumunda söz konusu olabilir. Yani ortada suç olan bir fiil yoksa bu şeyleri bulundurmak kendi başına suç olamaz. Polisin ve savcıların kafasında Gezi çatışmalarında bunların eylemcilerce kullanıldığı genel kanaatinin oluşmuş olması da, gerçeğe tekabül etse bile, suç işlendiğini göstermez. Aksi mantığı benimsersek o zaman neredeyse her şey suç aleti ve herkes şüpheli hâle gelir. Ayrıca, saydığım şeyleri taşımayı somut bir vakadan bağımsız olarak suç aleti saymak, sonunda kanunsuz suç ilan etme noktasına varır ki bu da tamamen hukukun hâkimiyetine aykırıdır. Kanunda suç olarak ilan edilmeyen hiçbir şey suç olamaz.

Mahkemenin ilgili savcılığı bir anlamda ciddiyete davet etmesi çok sevindirici, ama maalesef tekil bir örnek. Türkiye’de yargının büyük problemleri var. Bunların bir kısmı iddianamelerdeki özensizlikler ve hukuka aykırılıklarda yansıyor. İddianamelerde dil sorunları da ağır. Ender olmayacak şekilde ne dendiği anlaşılmıyor. Hatta bazen bozuk olmayan bir cümle bulmak bile zor oluyor. Böyle durumlarda iddianame okumak adeta bilmece çözmeye dönüşüyor. Bu yüzden, uzun iddianamelerin mahkemelerde TRT spikerleri tarafından okunması gibi, belki de, iddianameleri, kamuya açıklanmadan önce, Türkçe uzmanlarının kontrolünden geçirmek gerekiyor.

Yargı sorunlarımızın en ağırı, masumiyet karinesinin hiçe sayılması. Türkiye’de hakkında dava açılan biri hem yargı sistemi hem toplum nazarında otomatikman suçlu sayılıyor. Sanıkların suçunun iddia makamı tarafından ispat edilmesi yerine sanığın ve savunmanın sanığın suçsuz olduğunu ispat etmesi bekleniyor. Oysa, hukuk devletinin temeli, kişilerin, hangi suçla suçlanırlarsa suçlansınlar, suçlu oldukları ispatlanana kadar masum sayılmasıdır. Masumiyet karinesinin ihlâlinin kural hâline gelmiş olması kelimenin tam anlamıyla dehşet verici bir durum. Diğer taraftan bu vahim sorun sadece bize mahsus değil. Daha önce de bir vesileyle yazmıştım. Siyaset bilimci M. Roskin’in bir kitabında (Çağdaş Devlet Sistemleri, Adres Yayınları) dikkatimizi çektiği üzere tüm Kıta Avrupası hukuk sisteminin işleyişi böyle. Kısaca Avrupa’da yargı bağımsız değil, devletin uzantısı. Savcılar adâletten ziyade devletin temsilcisi. Mahkemeler ise bildiğimiz devlet dairesi. Bu mahkemelerde hâkimler mutlak egemen ve savunma etkisiz, göstermelik, hatta çoğu zaman süs.

Yargı sistemimizdeki bazı hataların Avrupa’da da var ve yaygın olması bizi rahatlatacak bir durum değil. Türkiye yargının ciddiyetini ve derinliğini geliştirmek ve hukukun gerçekten hâkim olmasını sağlamak için Anglo – Amerikan modelini örnek alarak iki ayak üzerinde büyük bir reform yapmak zorunda. İlk ayak, mevzuatın ve mahkeme yapılanmalarının, ikincisi, yargıda egemen olan zihniyetin ve toplumda yargı hakkındaki algılamanın değiştirilmesi. Tabiî ki bu çapta bir reformu yapmak kolay değil. Yola ne kadar erken çıkarsak o kadar iyi.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Emin adımlarla ilerliyoruz

Bu ülkede bir kesim -hem de sesi gücünden çok daha fazla çıkan bir kesim- aylardır canını dişine takmış bir halde, rejimin hızla otoriterleştiğini, AK Parti iktidarının tek parti diktatörlüğüne dönüştüğünü ispatlamaya çalışıyor; bu tezini ispatlamak için -sık sık yalan ve tahrifata da başvurarak- içeride ve dışarıda etkili bir propaganda kampanyası yürütüyordu.

Ben öncelikle AK Parti iktidarına 30 Eylül’ü bu kesim için“kara bir gün” haline getirdiğinden dolayı şükranlarımı sunuyorum.

Hükümet her biri birbirinden önemli olan 21 maddelik bu reform paketiyle bırakın otoriterleşmeyi reformcu karakterini olgunlaştırarak sürdürdüğünü ve Türkiye’yi -fevri çıkışlarla değil- emin adımlarla demokrasiye doğru ilerlettiğini bir kez daha ortaya koydu. Müzmin muhalifler, bu pakete ne kulp takmaya çalışırlarsa çalışsınlar bu gerçeği gözlerden gizleyemeyecekler.
 
Anadilde eğitim
 
Özel okullarda anadilde eğitime geçilmesi bu paketin hiç tartışmasız “flaş”ı, büyük müjdesidir.Paketi, iddiasız bir reform paketinden tarihi bir demokrasi atağına dönüştüren şey bu maddedir. 

Başbakan Erdoğan’ın bundan bir buçuk ay önce yaptığı “anadilde eğitim olmayacak, devlette de, özel okullarda da olmayacak” açıklamasının ardından pakete giren bu reform bize aynı zamanda hükümetin ne kadar esnek olabildiğini, kamuoyundan gelen tepkilere ne kadar duyarlı olduğunu da gösteriyor.

Ben bu maddenin şu anda “özel okullarda” kaydıyla çıkmasını, siyasetin “bugün için mümkün olanı yapmak, ötesi için kapı açmak ve zemin hazır olduğunda devam etmek” anlayışının bir uygulaması olarak görüyor ve hep yazdığım gibi bu anlayışı destekliyorum. Zaten yazımın başlığında “emin adımlarla ilerlemek” dediğim şey de bu…

Şimdi olacak olan şu:

Birtakım vakıflar, sivil toplum kuruluşları kolları sıvayacak ve Kürtçe eğitim yapan özel okullar açacaklar. Bu okullar muhtemelen kâr amacı gütmeyen, tam tersine büyük oranda vakıflar tarafından sübvanse edilen ve burslu öğrenci okutan okullar olacak. Kaldı ki, eğer Milli Eğitim Bakanlığı’nın epeydir gündeminde olan ama bir türlü uygulamaya geçemediği “özel okullardan hizmet satın alma” politikası gerçekleşirse, açılacak özel okulların pratikte parasız hale gelmesi de mümkün.

Sonuçta, bu okullar bir bakıma Kürtçe eğitim-öğretim deneyiminin pilot uygulaması olacaklar. ‘Bu okullar sayesinde Kürtçe eğitim yapan eğitim kurumlarına talep ne kadar; öğretmen ihtiyacı karşılanabiliyor mu; ders kitaplarının hazırlanmasında ne gibi zorluklar çıkıyor; Kürtçe eğitim dili olarak yetersiz kalıyor mu; kalıyorsa hangi alanlarda kalıyor; Eğitim dili Kürtçe olan okullardan mezun olan çocuklar üniversiteye girebiliyor mu; yoksa bu okullarda okumak Kürt gençler için bir handikap mı oluşturuyor’ gibi soruların cevabını bulacağız.

Tabii bir de özellikle Türk milliyetçilerinin çok büyük bir iddiayla öne sürdüğü “kötü sonuç”ların doğup doğmadığına bakacağız: Anadilinde eğitim yapmanın Kürt çocukları Türkçe konuşamaz hale getirip getirmediğini; Türkler’e ve Türkiye’ye karşı yabancılaşma yaratıp yaratmadığını; MHP’nin deyişiyle Türkiye’yi bölüp bölmediğini de göreceğiz.

Ve zamanı geldiğinde, yani pilot uygulamaların sonuçları ortaya çıkıp Milli Eğitim de gerekli hazırlıkları tamamladığında (bu arada, bölünmediğimizi görüp korkularımız da ortadan kalkmış olur inşallah) anadilde eğitimi devlet okullarına yaygınlaştıran adımı da atacağız.
 
Seçim sistemi
 
Elbette paketin her maddesi hakkında söylenecek çok şey var, ayrıca pakete girenler kadar girmeyenler üzerinde de tartışmak durumundayız ve önümüzdeki haftalarda bütün bunları bol bol yapacağız.

Ama şimdilik, bu ilk değerlendirmeyi paketin diğer önemli maddesi olan seçim sistemi değişikliğinin alternatifli olarak ve tartışmaya açık bir şekilde getirilmesini de son derece olumlu bulduğumu belirterek bitireyim. Zira bu madde, paketin kamuoyu önünde yeterince tartışılmamış olan tek maddesi… Böyle önemli bir değişikliğin toplum yeterince bilgilendirilmeden ve herkesin görüşü alınmadan bir oldubittiyle yapılması son derece yanlış olurdu.

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Demokrasi varsa doğruya doğru, eğriye eğri

Demokratikleşme paketinin içeriği önemli ama daha önemlisi toplumun ‘demokratikleşme talebi’nin hükümet tarafından anlaşılmış olması.

Demek ki hükümet mesajı almış, demokratikleşme ihtiyacının farkına varmış. Elbette pakette eksikler var; ancak bu, olanları görmezden gelmemizi gerektirmez.

Artık ilkokullarda çocuklarımız ‘Andımız’ı söylemeyecek. ‘Varlıklarını’ başka varlıklara feda etme yeminleri içmeyecek. Çocuk dimağlarına kimi kolektif kimliklere ‘kurban’ edilebilecekleri, bunun normal ve doğal olduğu fikri sokulmayacak. Çok güzel… Peki, bu yıl olduğu gibi gelecek ağustos‘larda da ölümü yücelten, militer bir kültürü ‘milli kültür’müş gibi sunan ‘gençlik şehitlerin izinde’ kampanyaları devam edecek mi?

Başörtüsü yasağının kalkması devrimdir. Yıllarca süren bir eşitsizlik, ayrımcılık ve haksızlık sonunda giderilmiştir. Bunun için AK Parti iktidarının 11 yıl beklemesi başka bir konu. Memleketin siyasi iklimi buna müsaade etmedi maalesef.  Başbakan, ‘gönül isterdi ki, 11 yıl önce’ derken ve ‘Türkiye siyasetinin buna müsait olmadığını’ vurgularken haklı.

Seçim sistemi önerisi, 12 Eylül yadigârı yüzde 10 barajının artık savunulamaz olduğunun bir ifadesi. AK Parti bunu düşürebilir. Sağda onu rahatsız edebilecek başka bir parti yok. MHP’nin % 10 üzerindeki performansı artık neredeyse yerleşik. BDP zaten Meclis’te. Ancak AK Parti bunu yaparken seçim sistemini değiştirerek Türkiye’yi ikibuçuk partili bir sisteme doğru götürmek niyetinde. Bir ucunda AK Parti’nin diğer ucunda da CHP’nin olduğu iki partili sistem. Elbette tartışılacak… Ancak her durumda birçok dar bölge seçim modeli % 10’luk barajdan daha demokratik olacaktır.

Nefret suçları çağımızın sorunu. Tüm dünya bu konuda hassas. Türkiye’de de hassasiyet düzeyinin artması sevindirici. Ermeni, Rum sözlerinin hakaret olarak söylendiği ve algılandığı bir ülkede ‘nefret konuşmaları’ konusunda duyarlık geliştirecek bir adım. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus var; yargı kararlarında nefret suçlarına ilişkin yaptırımları eski 312 ve 301 gibi ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı bir yoruma tabi tutmak mümkün. Nefret suçlarını cezalandırırken yargı ifade özgürlüğünü de arada harap etmeyecek bir içtihat geliştirebilecek mi?

Özel okullarda eğitim dilinin serbest bırakılması, tam bir ‘yetmez ama evet’ düzenlemesi. ‘Ne yani parası olanlara serbest, yoksullara yasak mı?’ denilmesi haklı ama yersiz. Bundan sonraki adımın ne olacağı artık belli. Anadilde eğitim hakkının teslimi kaçınılmaz. Keşke bu paketle devlet okullarında da pilot uygulamaların önü açılsaydı. Yarın iş başa düştüğünde bir tecrübe biriktirmeye başlamış olurlardı.

‘Kişilerin özel bilgileri ilgisiz kişiler tarafından kullanılamayacak, ilgisiz kişilerle paylaşılamayacak’ dedi Başbakan. Bu zaten anayasal bir güvence. Yalnız anlamadığım, ‘ilgisiz’ ibaresi. Peki ‘ilgili’ olanlar kimler? Örneğin MİT mi? Yapılan protokollerle vatandaşların tapu, okul, seyahat, banka bilgilerinin anında MİT tarafından da görülmesini anayasa önlemiyorsa başbakanın sözü veya yasa nasıl önleyecek?

Pakette başka olumlu adımlar da var.

Bir de itiraz edilecek önermeler, tespitler… Örneğin; ‘artık Türkiye’de, kimlik dayatan… bir devlet yoktur’ diyorsanız ‘muhafazakâr devlet refleksi’yle ve devlet eliyle şöyle veya böyle bir nesil yaratmayı kafanızdan çıkaracaksınız.

‘Makbul vatandaşı tanımlayan bir devlet yok’ diyorsanız, onların bir kısmına ‘başka devlet isteyenler çeksin gitsin,’ ağaçları kesmeyin diye direnenlere ‘gitsinler ormanda yaşasınlar’ demeyeceksiniz.

“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın…” diyorsanız sokakta polis şiddetiyle öldürülen gençlere de şefkat gösterecek, Hrant Dink cinayetini devlet marifetiyle karartmaya çalışanları durduracaksınız. ‘Bizim için herkes değerli’ diyorsanız, sizi eleştirenlere hain, iç düşman muamelesi yapmayacaksınız, onları fişlemeyeceksiniz.

 

 Demokrasi varsa biz de doğruya doğru, eğriye eğri diyeceğiz.

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bir paket demokrasi, iyi gelir…

Demokratikleşme paketi ile ilgili zirve tespiti Murat Yılmaz hoca yaptı:

Demokratikleşme Paketi Tartışılmıyor Diyenler, Paketin Daha Çıkmadan Cumhuriyetin İlanından Daha Uzun Süre Tartışıldığını Biliyorlar mı? — Murat Yilmaz (@myilmaz_67) September 27, 2013

Paket daha açıklanmadan Cumhuriyet’in ilanından fazla tartışıldı, açıklandıktan sonra da Cumhuriyet’in ilanından fazla tartışılmaya devam etti. O yüzden, söylenen şeyleri bir de ben tekrar etmek istemiyorum, söyleyeceklerim daha çok bundan sonrası için…

Unutulmaması gereken bir husus var: Bu paketin bir “niyet beyanı” ve “bir siyasi parti taahhüdü”… Yani, bu paket AKP‘nin bir siyasi parti, Erdoğan‘ın AKP Genel Başkanı olarak sunduğu bir dizi siyasi reform önerisi. Daha içeriği görmeden kestirip atanları kendilerinden başka dikkate alan yok ama paketin heyecanlandırdığı insanların ve iyi niyetle bekleyen fakat hayal kırıklığına uğrayanların işi asıl şimdi başlıyor, daha çok iş var. “Paket bize sorulmadı” argümanı saçmalığın daniskasıydı, AKP MKYK’sına CHP‘lileri mi davet edecekti? İşte buyrun, AKP kendi vizyonunu açıkladı, şimdi CHP’ninkini görelim… CHP de çıksın desin ki, eli gördüm ve artırıyorum, Aleviler için yapılacak düzenlemeler de bir an önce tamamlansın ve açıklansın… Böylece paketin eksiklerini tamamlayalım, eklemezse o da AKP’nin ayıbı olsun. (Yalnız böyle dedim ama içimde bir korku da yok değil hani; yani “bunları eklemezseniz onları da kabul etmeyiz” uyanıklığı yapmasın mümkünse aslan sosyal demokratlarımız, hatta eğer vizyonları buysa eksik kalsın, dinimiz amin.)

Unutmayın, bu ülkede kanunen hala parti kapatılabilir, bunun sorumlusu da 12 Eylül 2010 Referandumu maddeleri görüşülürken diğer maddelere destek veren BDP‘nin parti kapatma maddesi görüşülürken anlaşılamaz bir kararla bu maddeye destek vermemesi ve maddenin düşmesiydi. O zaman, BDP’ye kapatma davası açılırsa ben o dava üzerine tek kelime etmeyeceğime yemin etmiştim, hâlâ sözümdeyim, BDP kapatılırsa o vebal bana ait olmayacak zira. Şimdi de aynı şey söz konusu. AKP’nin verdiği sözlerin arkasında durmasını kamuoyu olarak sağlamamız gerekiyor. Yani “andımız” kaldırılacak dendi diye kaldırılmayacak, daha yasal düzenleme yapılacak ve o düzenlemenin başına bir iş gelmesi engellenecek. En basitinden, Meclis’ten geçmesi gereken bazı değişiklikler var, bunların başına bir iş gelmeden geçmesi gerekiyor. (CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne dosya yetiştirme alışkanlığı depreşebilir mesela) Dediğim gibi, iş asıl şimdi başlıyor.

Bu paketin içeriği eksik fakat bizatihi paketin kendisi umutlu olmak ve daha çok şey talep etmek için en büyük neden…

***

Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) IMDB listesinde hala bir numaralı film. Muhtemelen de o tahttan inmeyecek. Film üzerine ayrıca konuşuruz ama bir sahneyi hatırlayın. Andy Dufresne kaldığı hapishaneye bir kütüphane kurmak için her hafta bir mektup yazıyor. Uzun süre mektuplarına cevap gelmiyor. Bir gün mektubuna birkaç kitapla birlikte bir cevap geliyor, cevapta artık mektup yazmamasını istiyor ve kendisine birkaç kitap gönderdiklerini söylüyorlar. Andy artık karşı tarafta biri olduğunu ve sesinin bir yere ulaştığını biliyor. Yazmak için ilkinden daha iyi bir neden bu; ve Andy mektup sayısını haftada ikiye çıkarıyor… Sonunda kamyonlarca kitap hapishanenin kapısına dayanıyor…

***

Paketin içeriği ve eksikler aslında sivil topluma bir istikamet çiziyor çünkü içerik başlı başına bir sivil toplum başarısı. Paket öncesinde süren tartışmaları bu gözle dikkate aldığınızda birkaç yıl içinde memleketin nasıl bir yer olduğunu hayal edebilirsiniz. Mesela, “andımız” denen faşist metin birkaç yıl önce tartışılmaya başlandı. Liberaller bu gündemin peşini bırakmadı, sadece liberaller değil birçok kişi ara ara yazıp çizdi. Paket için son düzlüğe gelindiğinde Ufuk Coşkun öncülüğünde bir imza kampanyası başlatıldı, birkaç gazetede haber oldu (bolca küfür yedik filan) ve paketten “andımızın kaldırılması” çıktı. Bu şunu gösterir, sesimiz hükumet koridorlarına kadar gidiyor ve kamuoyunu dikkate alan bir hükumet var. (Diktatör Tayyip’çiler şuraya lütfen, burda mevzu başka) Demek ki pakette olmadığını görünce hayal kırıklığına uğradığımız Ruhban Okulu meselesinde yeterince ses çıkaramamışız.

Ben bu paket işini sevdim.

Şimdi mektup sayısını haftada ikiye çıkarmanın vaktidir.

Brüksel’de ‘Gezi’ havası

0

Avrupa’da Gezi’nin bir siyasi oluşuma dönüşmesinin mümkün olup olmayacağı ve -başta yerel olmak üzere- seçimlerde oy dengesini değiştirip değiştirmeyeceği merak ediliyor

TESEV ve Friedrich Ebert Stiftung’un (FES) organize ettiği bir çalışma için geçen hafta bir grup akademisyen ve yazarla Brüksel’deydik. Üç günlük süre zarfında “ Türkiye ’de iç siyasi gelişmeler” başlıklı bir yuvarlak masa toplantısına katıldık ve Avrupa Parlamentosu’ndaki çeşitli grupların yetkilileriyle görüşme imkânı bulduk. Yoğun olarak dört konu tartışıldı: Kürt meselesi ve barış süreci, Türkiye’nin AB ’ye katılımı, düşünce/ifade özgürlüğü ve Gezi olayları. 
Brüksel’e gitmeden önce, Avrupa’da Türkiye’ye dair havanın olumsuz yönde değiştiğine dair bir kanaatim vardı. Ancak yapılan görüşmelerden sonra tahmin ettiğimin ötesinde bir negatif durumun olduğunu gördüm. Vardığım sonucu Türkiye’yi temsil eden bir yetkiliyle paylaştım, bana verdiği cevap düşüncemi teyit eder nitelikteydi: “Burada Türkiye karşıtı çok güçlü bir rüzgâr var. Karşısına çıkanı önüne katıp sürükleyen bu rüzgâra karşı durmak çok güç.”

Gezi: Bir milat

Kürt meselesi, Avrupa’nın gündemini eskisi kadar işgal etmiyor. Evet, Avrupalılar çözüm sürecini desteklediklerini ve Türkiye’nin Kürt meselesini bir yola koymadan AB’ye giremeyeceğini belirtiyorlar ama çok da üzerinde durmuyorlar. AB üyeliği noktasında, hem Türkiye hem de AB motivasyonunu kaybetmiş. Bu konu tarafları heyecanlandırmıyor bile. Ama Avrupalılar hararetle Gezi’yi konuşmak istiyor. Tartışma masasında duran Türkiye’nin önemli sorunlarını -Kürt meselesi, ifade hürriyeti, AB’ye katılım- Gezi bağlamında ele almayı tercih ediyorlar. Gezi bir milat adeta; öyle ki bazı yetkililer AB’de Türkiye’ye dair değerlendirmelerin Mayıs öncesinde olumlu bir seyir izlediğini ama Mayıs’tan sonra havanın ters döndüğünü belirtiler. 
Gezi’nin böyle bir sonuç doğurmasında başlıca faktör, polis şiddeti ve hükümetin kullandığı dil. Protestolarda altı kişinin hayatını kaybetmesi, çok sayıda insanın yaralanması ve polisin yoğun biber gazı kullanımı, tepkinin büyümesinde önemli nedenler. Hükümetin uzlaşmaya kapı aralamayan ve çoğu kez dışlayıcı dili de buna eklendiğinde Avrupa’daki Türkiye karşıtı algı derinleşiyor. Başbakan’ın Gezi’nin altında komplo araması ve Batılı ülkeleri itham etmesi, yaklaşan seçimlere bağlanıyor. Ama bu tür ifadelerin, Türkiye’nin Avrupalı olamayacağının bir kanıtı olarak gösteren Türkiye karşıtı grupların eline büyük bir koz verdiğinin ve buna mukabil Türkiye’yi destekleyenleri güçsüzleştirdiğinin altı çiziliyor. 
Temaslardan anlayabildiğim kadarıyla Avrupa’nın Gezi’ye dair kaynakları çoğunlukla tek taraflı olmuş. Gezi’ye doğrudan katılan ve destek veren kişi ve gruplar tarafından bilgilendirilmiş. AP’nin toplantı salonları ve koridorları, Türkiye’nin otoriterleştiğine, demokrasinin giderek zemin kaybettiğine, Türkiye’nin AB’den vazgeçtiğine, Erdoğan’ın diktatörleştiğine ve hatta Erdoğan’ınEsad ’laştığına dair tezlere çokça ev sahipliği yapmış. Ekseriyetle Gezi’ye aktif katılan ve dolayısıyla olayları sağlıklı analiz etmesi için gereken mesafeyi yitiren kişilerce bilgilendirildiği için Avrupa’nın Gezi’ye dair değerlendirmeleri iki noktada sıkıntılı.

Boşuna mı?

Birincisi, Gezi’yi bütüncül olarak ele alan, yani onun hem artılarını hem de eksilerini gören, bir bakışa rastlamadım. Tüm görüşmelerde Gezi’ye dönük eleştirel bir analize tanık olmadım. Gezi’nin sadece “daha fazla demokrasi” talep eden gruplarca yürütülen ve toplumun tüm katmanlarınca desteklenen bir hareket olduğu düşünülüyor. Oysa bunun gerçeğe tekabül etmediği açık. Zira Gezi’yi destekleyenler arasında meşru hükümete karşı bir demokrasi dışı harekâtı arzulayanlar olduğu biliniyor. Keza, Gezi’nin Kürtlerin, dindarların, muhafazakârların ekseriyetince desteklenmeyen bir hareket olduğu da. 
İkincisi, bilgilendirenlerin mahareti olsa gerek, Avrupa’da Gezi’ye siyasi açıdan atfedilen anlam çok büyük. Gezi’nin bir siyasi oluşuma dönüşmesinin mümkün olup olmayacağı, Gezi’den AKP ’ye bir alternatifin çıkıp çıkmayacağı veya Gezi’nin -başta yerel olmak üzere- seçimlerde oy dengesini değiştirip değiştirmeyeceği merak ediliyor. Hatta bu noktalarda merakla karışık bir umudun olduğunu söylemek de mümkün. Bu konuların tartışıldığı bir akşam yemeğinde, Gezi’nin, partilerin -özellikle AKP’nin- bazı konulardaki politikalarını gözden geçirmesine vesile olacağına ama Gezi’den bir siyasi hareketin doğmasının mümkün olmadığına dair kanaatimi dillendirince muhatabımın yüzünde bir hayret ifadesi belirdi: “Ne yani biz boşuna mı ümitlendik? Türkiye’de siyasi tablonun değişebileceğine dair boş hayallere mi kapıldık?”

İç kutuplaşmanın aksi

Avrupa’da siyasi kulislerde atacağınız küçük bir tur, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın tüm sertliğiyle Avrupa’ya yansımış olduğunu tespit etmenize yetiyor. Erdoğan’ın kırıcı söylemine muhatap olanlar imkân buldukları platformlarda aynı dozda Erdoğan’a mukabele ediyorlar. İktidar ve muhalefet yanlılarının birbirlerini düşmanlaştırma ve şeytanlaştırma faaliyetleri, Avrupa’da tam gaz devam ediyor. Avrupa’nın içteki siyasi karşıtlığın ve mücadelenin yansıdığı bir arenaya dönüşmesi, hem gerçekçi bir Türkiye fotoğrafının çekilmesini, hem de AB’nin sorumluluklarının üzerine gidilmesini engelliyor. Öyle ki bir AP uzmanı, “Bazen AB’nin hatalarını ve yapması gerekenleri biz hatırlatmak zorunda kalıyoruz” diyerek ekliyor: “Taraflar daima birbirlerini eleştiriyorlar, AB’nin mükellefiyetlerine dair söz etmiyorlar. Oysa AB’ye düşen çok görev var. Mesela üyelik perspektifinin açıklığa kavuşturulması konusunda AB’yi zorlayabilirsiniz. Mesela insan hakları ve hukuk devleti standartlarını içeren 23. ve 24. fasılların açılması için ısrarcı olabilirsiniz. Kaldı ki bunlar, sadece hükümete düşen görevler değil, muhalefet de bunları talep edebilir. Sürekli bir biçimde didişmek size hiçbir fayda sağlamaz, aksine sizi üye yapmamak için türlü bahaneler üretenlerin işlerini kolaylaştırır.” 
Avrupa’da şu andaki genel manzara nahoş. Ama bu, manzaranın değişmeyeceği anlamına gelmez. Nitekim Avrupa’da demokratikleşme paketine dönük bir beklenti de mevcut. Eylül’ün sonunda açılacak olan paket, Ekim’in ortasında açıklanacak olan İlerleme Raporu’nu olumlu yönde etkileyebilir. Ciddi bir reform siyaseti kara bulutların dağılmasını sağlayabilir.

“İkinci el araba satıcısı”

Bitirirken AB Bakanı Egemen Bağış’a ayrı bir paragraf açmak lazım. Türkiye’nin yanında veya karşısında yer alsın hemen hemen tüm Avrupalılar, Bağış’ın çok yanlış bir isim olduğu konusunda hemfikirler. Tek bir kişiden Bağış’a dair olumlu bir cümle duymak nasip olmadı. Tavırları ve üslubuyla Bağış, Avrupalılar için bir nefret objesine dönüşmüş. “İnsan ancak AB’ye üye olmak istemezse gider Türkiye-Avrupa ilişkilerini Bağış’a teslim eder” diyen bir yetkilinin Bağış tanımı, tüm tabloyu özetliyor aslında: “Bağış, güven vermeyen bir ikinci el araba satıcısı gibi. Katiyen ondan bir araba satın almam.” 

Bu yazı Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Hükümet krizi fırsata çevirebilir

0

Krize girdiğinde, her şirketin önünde iki yol belirir. Birincisi, krizle sınırlanan bir zihin ve icraat yapısıyla, krizi önleme amacıyla dar alanda çırpınarak batmaya götürür. İkincisi, o zamana kadar gerisinde kalınan bariyerleri yıkarak zihniyet değiştirmeye, ilave riskler göze almaya, yeni şeyler yapmaya ve krizden güçlenerek çıkmaya götürür.

Bu kuralın siyasette de geçerli olduğu söylenebilir. Bir siyasî kriz anında alışıldık sınırlar içinde kalıp bocalamak yerine sınırları aşmak krizden çıkmanın belki de en iyi yoludur. Buna, başka bir ifadeyle, en iyi savunma taarruzdur da denebilir. Sanırım bu kural AK Parti açısından içinde bulunduğumuz dönemde gayet anlamlı.

Siyasî merkezini CHP’nin teşkil ettiği bir koalisyon, hükümeti hangi yolla olursa olsun mutlaka alaşağı etmek istiyor. Eski mutlu günlerde bunun bilinen yolu, askeri kışkırtarak, askerin kışkırtmasına kapılarak, darbeye giden süreci başlatmaktı. Bu yol, en azından şimdilik, devre dışı. Bu yüzden yeni yollar bulması gerekiyor söz konusu koalisyonun.

Mayıs sonundan beridir başka bir yöntem deneniyor. Bu, Gülay Göktürk’ün son yazılarında altını çizdiği gibi, yaygın biçimde sivil şiddet kullanarak sokakları kontrol edilemez hâle getirmek. Bu şekilde kaotik bir ortam oluşturmak. Umuluyor ki, sokak şiddeti bir taraftan hükümetin normal fonksiyonlarını ifa etmekte yetersiz olduğu intibaını uyandırsın, diğer taraftan hükümeti aşırı şiddet kullanmaya ve mevzuatı sıkılaştırmaya iterek kaos arayıcıların tabanını ve meşruiyetini genişletsin. Böylece hükümeti yıkılmaya götürecek bir süreç başlasın.

Bu çevrelerin sokak eylemlerini meşrulaştırmada başlıca argümanı, hayat tarzlarına müdahale edildiği veya edileceği. Korkunç dezenformasyon ortamında buna inanmaya hazır kitleleri etkilemek zor değil. Nitekim, bazılarının sözlerine ve tavırlarına bakınca, adeta hipnotize edilmiş gibi, sorgusuz sualsiz, korkunç müdahalelerin vuku bulduğuna inandıklarını anlıyoruz.

Bu durumda, yapılacak en iyi şey, özgürlük ve demokrasi istiyoruz diyenlere, hayal dahi edemeyecekleri genişlikte bir özgürlük ve demokratikleşme paketiyle cevap vermek. Ak Parti bunu yapabilir. Kemalist devletin sacayaklarını, sütunlarını, mevzilerini korumak Ak Parti’ye mi kaldı? Madem özgürlük ve demokrasi isteniyor, hükümet ‘hodri meydan’ deyip kimsenin beklemediği hamleler yapmalı.

Bazı adımlar zaten atılıyor. Gelecek hafta başında bir demokratikleşme paketi açıklanacak. Medyaya sızan haberlere göre pakette gayet yerinde reformlar yer alıyor. Ancak, daha fazlası yapılabilir, en azından hedef olarak ilan edilebilir. Nihayetinde paket açıklanınca hemen hayat bulmayacak, kanunlarla gerçekleştirilmesi gerekecek. Dolayısıyla, bu aşamada çekingen olmak için bir sebep yok. İşte birkaç öneri: Kürtlerin tüm kültürel hakları tanınabilir. Adı değiştirilmiş bütün Kürt yerleşim yerlerine orijinal adları iade edilebilir. Alfabeye q,w, x harfleri eklenebilir. Kürtçe eğitimin tamamen serbest bırakılacağı açıklanabilir. Şehir parlamentolarının oluşturulacağı, şehirlerin kendi kendilerini idare etmesine izin verileceği ilan edilebilir. Şehir polisleri belediyelere bağlanabilir. Mahallî sorunların tamamen mahalde karara bağlanması sağlanabilir. Seçim barajı kaldırılabilir. Siyasî partiler kanunu iptal edilebilir. Öcalan ev hapsine alınabilir. Tekke ve zaviyeleri kapatan devrim kanunu başta olmak üzere tüm devrim kanunları kaldırılabilir. İbadethane statüsünün devlet tarafından tanınması uygulaması terk edilebilir. Üçüncü köprünün adı Pir Sultan Abdal olarak değiştirilebilir. Diyanet kaldırılabilir ya da tüm inançların temsil edilebildiği bir yapılanmaya dönüştürülebilir. Üniter sistemden federal sisteme geçilebilir ve her federe devlet resmî dilini veya dillerini kendisi belirleyebilir. Eğitimde devlet tekeli kaldırılabilir. Andımız çöpe atılabilir. Müfredatı MEB’nın belirlemesi uygulaması terk edilebilir. Kemalizm resmî ideoloji ve eğitim ideolojisi olmaktan çıkartılabilir. YÖK kaldırılabilir. Üniversiteler müfredat belirlemede serbest bırakılabilir. Gezi Parkı’nın bir köşesi serbest konuşma alanı ilan edilebilir. Alkol düzenlemesi tamamen iptal edilebilir. Kamuda her türlü kılık kıyafet düzenlemesi yırtılabilir. Tüm resmî gün ve kutlamalar kaldırılabilir. Devlet – sanat ayrılığı gerçekleştirilebilir. Sanata finansman yoluyla devlet müdahalesi bitirilebilir. Heybeliada Ruhban Okulu açılabilir. Rum Patriğinin ekümenik sıfatını kullanmasını engellemekten vazgeçilebilir. Ataları Türkiye’den gitmiş olan 100 bin Ermeniye ve Ruma T.C. vatandaşlığı verileceği ilan edilebilir. Ermeni katliamında, tehcirde, 6 – 7 Eylül olaylarında mal ve mülkleri gasp edilenlerden sahipliğini kanıtlayabilenlere malları iade edilebilir ya da tazminat ödenebilir…

Hükümet bunları ve benzer kalemleri pakete koysun. Bakalım özgürlük ve demokrasi istiyoruz diye sokak şiddeti kullananların ve onlara açık veya örtülü destek verenlerin tavrı ne olacak! Destek verirlerse reformlar daha kolay gerçekleştirilir. Karşı çıkarlarsa özgürlükçülük ve demokratlık iddiaları tamamen çökmüş olur.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Rekabetin böylesine can kurban

CHP’nin yeni anadil önerisi güzel bir sürpriz oldu. Ana muhalefet partisi olumlu bir adım atarak şöyle bir formülasyonla ortaya çıktı:

“Eğitim dili yine Türkçe’dir. Anadili Türkçe olmayan öğrenciler zorunlu Türkçe öğreniminin yanı sıra kendi dillerini öğrenme ve kullanma hakkına sahiptir.”

Atilla Kart, bu formülasyonun uzun uğraşlardan sonra partinin kurumsal görüşü haline geldiğini belirtiyor ki, biz de zaten bunu dışarıdan bile rahatlıkla görebiliyoruz. Ve bu sonuçta emeği geçen bütün CHP’lileri tebrik ediyoruz. Tabii en başta da Atilla Kart’ı ve Rıza Türmen’i…

Gerçi önerilen ifadeye “esaslı bir değişiklik olmadığı, yeni bir şey getirmediği çünkü ‘anadilde eğitim’ ibaresinin kullanılmadığı” şeklinde eleştiriler var ve belli ölçülerde haklı ama bu belirsizliğe rağmen “Anadili Türkçe olmayan öğrencilerin bunu kullanma ve öğrenme hakları” ifadesinin Anayasa’ya girmesi, anayasal güvenceye kavuşturulması önemli bir ilerleme. Anayasa’da böyle bir ilke yer aldıktan sonra, bu ilkenin gereklerinin yasalarla yerine getirilmesi ve pratikte anadilde eğitim sürecinin başlatılması çok daha kolay olacaktır.

Zaten benim, mükemmeli isteyip hiçbir şey yapamamaktansa, mümkün olanı yaparak adım adım ilerleme yolu dediğim de bu…
 
“CHP ön almaya uğraşıyor”

 
Şimdi CHP’nin demokratikleşme paketi çıkmadan alelacele yaptığı bu atağın “ön almak” amaçlı olduğu; CHP’nin bu hamleyle yerel seçim arifesinde AK Parti’yi zor duruma düşürmeyi hedeflediği söylenecektir.

Buna karşı söylenebilecek şey “böyle rekabete can kurban” olabilir ancak. Siyasi partiler seçim arifesinde daha fazla oy toplamak için birbirleriyle demokrasi yarışına giriyorlarsa daha ne isteyebiliriz ki… Bu siyasetin en güzel tarafıdır. Bundan daha güzel ne olabilir ki?.. Keşke her konuda böyle yapsalar; birbirlerine ağır laflarla atıp tutmak yerine “kim daha reformcu” yarışına girişseler.

Malum, Başbakan demokratikleşme paketinde anadilde eğitimin yer almadığını açıklamıştı; birkaç gün önce de Ensarioğlu’nun ağzından bu konuda parti içinde görüş birliği olmadığını, tartışmaya devam ettiklerini işitmiştik.

Şimdi CHP’nin attığı bu adım, AK Parti’deki iç tartışmayı da etkilerse ve “geride kalmama”endişesiyle AK Parti de harekete geçer, anadilde eğitim hakkı konusunda demokratikleşme paketine bir şeyler koyarsa, bundan kim kârlı çıkar?

Elbette Kürtler ve demokrasi…
 
Dersim mi Tunceli mi?

 
Görünen o ki, CHP’de anadilde eğitim konusunda bu formülasyonu ortaya çıkarmak için yoğun uğraş verenlerin, aynı çabayı Tunceli’nin gerçek adının iadesi noktasında da tekrarlaması gerekecek.

Zira yapılan açıklamalar partideki ulusalcı kanadın bu konuda ciddi bir direniş sergileyeceğini ortaya koyuyor.

“Tunceli’yi Dersim yapma projesi cumhuriyeti kazıma sürecidir” diyenler mi istersiniz;“Tunceli yasasının altında Atatürk ve İsmet Paşa’nın imzası vardır. Bu ismi değiştirmek Atatürk’ü ve İnönü’yü inkar etmektir” diyen mi istersiniz; “Dersim feodalitenin ve devlete başkaldırın simgesidir. Cumhuriyeti kuran bir partinin genel başkanı feodaliteyi simgeleyen bir ismi kullanma hakkına sahip değildir” diyen mi?..

Yani işi zor CHP Genel Başkanı’nın… Ama öte yandan, özellikle de anadilde öğretim konusunda attığı adımdan sonra bunu başarmak zorunda. Öyle ya, bir yandan Kürtçe’nin önündeki son engelleri kaldırmak için atak yapmışken, öte yandan Dersim’e Dersim diyememe durumuna düşmek, izahı zor bir pozisyon olur gerçekten.

Bugün, 27.9.2013

Araplar Osmanlı’yı Arkadan Vurdu mu?

Her Türk genci “Araplar’ın I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nu arkadan vurduğunu” öğrenerek büyür. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” söyleminin Araplar’a bakan yüzüdür bu… Bu söylemde Batılıların hepsi emperyalist, doğuluların hepsi “kalleş”tir. Bu karanlık dünya karşısında yapılması gereken tek şey de “kutsal devletimiz çok yaşa” diyerek, demokrasi, özgürlük, çoğulculuk taleplerine yüz çevirmektir. Yüz çevirmeyenler, “ya sev, ya terk et” doktrini uyarınca kapı önüne konur; mesela Sayın Süleyman Demirel’in adres gösterdiği gibi kendilerine “Arabistan’a gitmek” salık verilir.

Oysa bu söylemin dayandığı bir realite yoktur. Batı’yı tanımlayan tek “veche” emperyalizm olmadığı gibi, Araplar’ı tanımlayan tek tarihsel realite de “Osmanlı’yı arkadan vurma” değildir. Hatta “Osmanlı’yı arkadan vurma” söylemi, son derece sınırlı bir gerçekliği tarif eder.

Gerçek şudur: Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar başgöstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar sözkonusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul’a sadakat gösterdikleri ortaya çıkmaktadır.

“Arkadan vurma” hikayesinin merkezinde Mekke Şerifi Hüseyin’in 1916′da başlattığı isyan vardır. Hep atlanan nokta ise Şerif Hüseyin’in “Araplar”ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, bu noktaya şöyle işaret ediyor:

“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916′da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.

‘Asıl cephe’, önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”[1]

Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-İsrail İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da şöyle vurgulanıyor:

“O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden] Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.”[2]

Arapların topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun’un ifadesiyle, “I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.”[3]

ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİN KÖKENİ

Bu hakikati teslim etmekle birlikte, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı’da Türk milliyetçiliğinden daha önce geliştiğini belirtmek gerekir. Arap milliyetçiliği, 1860′larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu.[4] Osmanlı İmparatorluğu’na ve yönetimindeki “Türklere” karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun Hıristiyan oluşuydu. İngiliz tarihçi Peter Mansfield, “Türklerden nefret” duygusuna dayalı bir Arap milliyetçiliğinin 1880′lerden itibaren geliştiğini belirttikten sonra şunu ekler:

“Ama bu gerçekten de çok yavaş gelişen bir hareketti. Türk olmayan Müslümanlar, ki bunların çoğu Araplardı; daha henüz İstanbul’daki Halife-Padişahın boyunduruğundan kurtulmak için belirli bir tasarı hazırlamış değillerdi. Doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hıristiyandı… Çoğu için Araplık, Hıristiyanlıktan önce gelmekteydi.”[5]

Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken “Arapların İslam öncesi tarihlerine” ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu.[6]

OSMANLI’YA SADAKAT

Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.[7]

Prof. Kemal Karpat da, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı” olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir: 

“Görülüyor ki Arapların ‘milli’ hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı.[8]

Peter Mansfield’e göre, Osmanlı’daki Arap milliyetçiliğinin sınırlı kalmasının iki nedeni vardı: “Birincisi, bu Avrupa kökenli milliyetçilik fikirlerinin bu yerlere (henüz) işlememiş olması; ikincisi de, Abdülhamid’in İmparatorluğun elinde kalanını bir arada tutmak için uyguladığı başarılı ve kurnazca yöntemlerdi.” [9]

Tarihçi Zekeriya Kurşun da “Abdülhamid’in saltanatı boyunca Arap milliyetçiliğinin… önceki hızını kaybettiğine” dikkat çeker ve “Abdülhamid, Arap milliyetçiliğinin harekete geçmesini geciktirmiştir” yorumunu yapar.[10]

Sultan Abdülhamid’in politikasının temeli, 19. yüzyılda hâlâ devam eden dini bağlılık ve geleneksel siyasi sadakat faktörünü canlandırarak Osmanlı devletini ve ülke bütünlüğünü kurtarmaktı. Ünlü Hamidiye Alayları bu büyük siyasetin uygulamalarından biriydi. Sultan, alaylar yoluyla “Kürtlerin babası” olduğu gibi, Arapların da hamisi oldu. “Abdülhamid… uyruğundaki Arapların kalbini kazanmak için Arap ülkelerindeki dinsel kuruluşlara, tarihi camilerin onarım ve süsleme işlerine önemli bir fon ayırmış… çevresindeki danışmanları arasında Arap düşünürlerine her zaman iyi davranmış, değer vermişti.”[11] Bedevi Şeyhlerinin çocuklarını eğitmek için özel okullar açmış, bu yolla onlara Osmanlılık bilinci aşılamıştı.[12] Bu politikanın siyasi meyvelerini de almıştı. Örneğin Peter Mansfield’a göre:

“1904′te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve Mısır’ın çıkarlarını savunan Lord Cromer’in karşısında yer almıştır.”[13]

TARİHSEL REALİTE

Aslında tüm olaylarda ortaya çıkan tarihsel realite, ayrılıkçı Arap (ve sonra da Kürt) milliyetçiliğinin Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının bir sebebi değil, sonucu olduğudur. İmparatorluk, Türk olmayan Müslüman unsurlar tarafından “arkadan vurulduğu” için yıkılmamıştır. Yıkılış sırasında Anadolu’da “Türk isyanları” çıktığı gibi, önce Araplar sonra da Kürtler arasında isyanlar başgöstermiş, ama her iki unsurun da ezici çoğunluğu Devlet-i Aliye’ye sadakatini korumuştur.

“Arap düşmanı” olmayı bir “ulusal ideoloji” haline getirmiş olanlara duyurulur…


[1] Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002

 

[2] Mitchell G. Bard, Facts Online: Israel’s Roots, Jewish Virtual Library, A Division of the American-Israeli Cooperative Enterprise, http://www.us-israel.org/jsource/myths/ mf1.html

[3] Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul. 1992, s. 153

[4] Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 27

[5] Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, İstanbul, 1975, s. 30

[6] Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 28

[7] Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s. 379

[8] Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, s. 594

[9] Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 30

[10] Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 30

[11] Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 313

[12] Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 36

[13] Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, Londra, 1971, s. 164-165

– Haber Lotus –
Düşünen Siyaset Dergisi, Sayı:23, “Bizim Doğu: Ortadoğu”, 2013

Ne oldu da AK Parti dış politikası değişti?

Türkiye’nin demokratikleşmesine, vesayet rejiminin dönüştürülmesine, yeni ekonomik aktörlerin ve düşünce kuruluşlarının yükselmesine, dünyayla entegrasyonuna paralel olarak bu geleneksel ayrım ortadan kalktı.

Artık dış politika derken ‘devlet politikası’ndan değil ‘AK Parti politikası’ndan söz ediyoruz. Normal olan da bu; dış politikayı hükümetler yapar, devletin bürokrasisi uygular.

Geçmişte farklıydı. Dış politikanın stratejik amaçları, yöntemi, yönelimi ‘devlet elitleri’nin verdiği kararla belirlenirdi. Çünkü vesayet dönemlerinde dış politikanın seçimle gelmiş iktidarlara bırakılması doğru görülmezdi; siyasetçiler güvenilmez, popülist, kendi çıkarlarının peşindeki insanlardı! Sınırları derin bürokrasi çizer, gündelik uygulamayı siyasal iktidar yürütürdü.

Bütün bu hikayenin gerisinde tabii ki sivil-toplumsal olanı dışlayan, yönetme hakkını seçilmişlerde değil atanmışlarda gören bir akıl vardı. Siyasi partilerin bile dış politika konusunda özgün fikirleri olmazdı. Kıbrıs, Ermeni, Türk-Yunan sorunları ‘milli dava’ydı, farklı düşünülemezdi. Dış politikanın doğası da bu ‘elitist’ perspektife uygundu. Halk veya halkın taşradan gelen temsilcileri ne bileceklerdi dış politikayı! Orası ‘yüksek siyaset’ demekti, yani devlet siyaseti.

Uzun süren bir dönüşümün ardından bu artık anlamlı bir ayrım ve analiz değil. İç politikada da dış politikada da muhatabımız ‘devlet’ değil ‘hükümet.’ Karar yetkisi de sorumluluk da seçilmişlere ait. Dolayısıyla eleştirilerin hedefinin hükümet olması kaçınılmaz.

İktidarının ilk döneminde dış politika üzerinden oluşturulan büyük uzlaşma ile yol alan hükümetin bugün en çok eleştiriyi dış politika konusunda alması anlamsız değil. Bir sebebi olmalı.

Dış politikada olup bitenler, söylenenler, alınan pozisyonlar çok şey anlatır. Sadece dışarıyı değil içerideki yapıyı, iktidarı, ilişkilerin biçimini de yansıtır.

AK Parti, iktidara geldiğinden beri, dış politikayı içerinin demokratikleştirilmesi sürecini destekleyen bir alan olarak gördü. AB üyeliğini ve bunu gerektirdiği reformları yapmak temel öncelikti. Bu bir dış politika tercihi olmaktan öte iç politika gereğiydi AK Parti için. Vesayet kurumlarının baskısında olan AK Parti için AB hedefinin meşrulaştırdığı ve gerektirdiği demokratikleşme hamlelerini yapmak bir ‘varoluş’ meselesiydi. Bu reformlarla hem vesayet tasfiye edilerek AK Parti gerçek anlamda iktidar oldu, hem de reformlar partinin demokrat ve liberal tabanını genişletmesine imkan verdi.

Öte yandan komşularla işbirliği ve diyaloğu merkeze alan, siyasal gerginlikleri minimize etmeye çalışan, özel sektörün önünü açmayı önceleyen bir siyaset izlendi. Bu, geçmişten kalan ‘dört yanımız düşmanlarla çevrili’ söylemini, ‘kendimizden başka dostumuz yok’ efsanesini yıktı. Bu önemliydi, çünkü ‘eski Türkiye’nin otoriter siyaseti böyle bir dünya algısından besleniyordu.

Kısaca AK Parti’nin varlığı iki şeyi gerçekleştirmesine bağlıydı; ekonomik kalkınma ve demokratikleşme. Birincisi toplumsal desteğin sürekliliğini sağlamanın yoluydu, ikinci bürokratik direnişi kırmanın.

Bu ikisi de dışarda, dış politikada buna imkan tanıyan bir ortama bağlıydı. Dolayısıyla AK Parti’yi AB üyeliğini zorlayan, küreselleşmeye sıcak, bölgesiyle çatışma ve gerginlik değil işbirliği arayışında olan, bölgeyle ilişkilerinde askeri gücünü değil ‘yumuşak gücünü’ kullanmaya hevesli bir dış politika izlerken gördük.

Ancak 2011 yılı itibarıyla AK Parti’nin dış politikasında farklı bir hava sezilmeye başlandı. Uzlaşmak yerine meydan okuyan, yumuşak güç unsurlarıyla örnek olmak yerine doğrudan müdahalelerle rejim değişikliğine heveslenen, gücünü abartarak hegemonya düşleri kuran, rasyonalite yerine ideolojiye meyleden bir dış politika… Ne oldu da 2011’den sonra AK Parti dış politikası değişti?

Zaman, 27 Eylül 2013