Yargıda ciddiyet ve vukuf sorunu

İstanbul’da Cumhuriyet Savcılığı’nca Gezi olaylarıyla ilgili olarak 23 kişi hakkında cezalandırma talebiyle hazırlanan bir iddianame 50. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından savcılığa iade edildi. Bu bir bakıma iddianamenin reddi anlamına geliyor. Bence bu durumda söz konusu kişilerle ilgili soruşturmanın bitmesi gerekirdi. Ancak, öyle anlaşılıyor ki, iddianame yenilenecek. Hukuka uygunluğu çok tartışmalı bir uygulama…

Mahkemenin iddianameyi iade gerekçeleri Türkiye’de yargının problemlerinden bazılarına ışık tutuyor. Mahkemenin genel eleştirisi iddianamenin soyut olması. Buna biz iddianamenin toptancı olmasını da ekleyebiliriz, zira çok sanıklı bir davada soyutluğun doğal sonucu herkesi gelişigüzel bir torbaya doldurmaktır. Oysa, insanlara suç isnat eden her iddianame kime hangi suçun atıldığını somut şekilde belirtmeli ve bu isnadı umumî yorumlar ve delilsiz kanaat açıklamalarıyla değil somut delillerle ispatlamaya çalışmalı. Yani delillerle sanık sandalyesine oturtulan kişiler arasındaki bağı maddî olarak ortaya sermeli. Tek tek hangi sanığın hangi suçu nasıl işlediğini belirtmeli. Ceza yargılamasının bu evrensel esası Türkiye’de de Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 170/3 ve 170/4. maddelerinde de pozitif hukukun parçası hâline getirilmiştir. Anlaşılıyor ki, iddianame bunu yapmıyor. 23 şüpheliye, kişiler arasında ayrım yapmadan, kişilerle deliller arasında somut bağlar kurmadan, topluca suç ithamlarında bulunuyor.

İddianamede suçun muğlaklığı yanında suç aleti olarak gösterilen şeylere bu statünün verilmesi de hukukun hâkimiyetine ve cari pozitif hukuka uymuyor. Savcı suç işlendi diyor ama arkasından suç aleti olarak kanunda geçmeyen şeyleri sayıyor. Bunların nasıl, hangi suçun aleti olduğu da gösterilmiyor. Maske, baret, deniz gözlüğü, motorcu kaskı, flama, solüsyon, sargı bezi suç aleti olarak sunuluyor. Şüphesiz, bunlar bazı durumlarda suç aleti olabilir. Kask ile birinin kafası parçalanabilir, sargı bezi bağı ile insanlar boğulabilir. Ancak böyle bir durum yalnızca somut suçların işlenmesi durumunda söz konusu olabilir. Yani ortada suç olan bir fiil yoksa bu şeyleri bulundurmak kendi başına suç olamaz. Polisin ve savcıların kafasında Gezi çatışmalarında bunların eylemcilerce kullanıldığı genel kanaatinin oluşmuş olması da, gerçeğe tekabül etse bile, suç işlendiğini göstermez. Aksi mantığı benimsersek o zaman neredeyse her şey suç aleti ve herkes şüpheli hâle gelir. Ayrıca, saydığım şeyleri taşımayı somut bir vakadan bağımsız olarak suç aleti saymak, sonunda kanunsuz suç ilan etme noktasına varır ki bu da tamamen hukukun hâkimiyetine aykırıdır. Kanunda suç olarak ilan edilmeyen hiçbir şey suç olamaz.

Mahkemenin ilgili savcılığı bir anlamda ciddiyete davet etmesi çok sevindirici, ama maalesef tekil bir örnek. Türkiye’de yargının büyük problemleri var. Bunların bir kısmı iddianamelerdeki özensizlikler ve hukuka aykırılıklarda yansıyor. İddianamelerde dil sorunları da ağır. Ender olmayacak şekilde ne dendiği anlaşılmıyor. Hatta bazen bozuk olmayan bir cümle bulmak bile zor oluyor. Böyle durumlarda iddianame okumak adeta bilmece çözmeye dönüşüyor. Bu yüzden, uzun iddianamelerin mahkemelerde TRT spikerleri tarafından okunması gibi, belki de, iddianameleri, kamuya açıklanmadan önce, Türkçe uzmanlarının kontrolünden geçirmek gerekiyor.

Yargı sorunlarımızın en ağırı, masumiyet karinesinin hiçe sayılması. Türkiye’de hakkında dava açılan biri hem yargı sistemi hem toplum nazarında otomatikman suçlu sayılıyor. Sanıkların suçunun iddia makamı tarafından ispat edilmesi yerine sanığın ve savunmanın sanığın suçsuz olduğunu ispat etmesi bekleniyor. Oysa, hukuk devletinin temeli, kişilerin, hangi suçla suçlanırlarsa suçlansınlar, suçlu oldukları ispatlanana kadar masum sayılmasıdır. Masumiyet karinesinin ihlâlinin kural hâline gelmiş olması kelimenin tam anlamıyla dehşet verici bir durum. Diğer taraftan bu vahim sorun sadece bize mahsus değil. Daha önce de bir vesileyle yazmıştım. Siyaset bilimci M. Roskin’in bir kitabında (Çağdaş Devlet Sistemleri, Adres Yayınları) dikkatimizi çektiği üzere tüm Kıta Avrupası hukuk sisteminin işleyişi böyle. Kısaca Avrupa’da yargı bağımsız değil, devletin uzantısı. Savcılar adâletten ziyade devletin temsilcisi. Mahkemeler ise bildiğimiz devlet dairesi. Bu mahkemelerde hâkimler mutlak egemen ve savunma etkisiz, göstermelik, hatta çoğu zaman süs.

Yargı sistemimizdeki bazı hataların Avrupa’da da var ve yaygın olması bizi rahatlatacak bir durum değil. Türkiye yargının ciddiyetini ve derinliğini geliştirmek ve hukukun gerçekten hâkim olmasını sağlamak için Anglo – Amerikan modelini örnek alarak iki ayak üzerinde büyük bir reform yapmak zorunda. İlk ayak, mevzuatın ve mahkeme yapılanmalarının, ikincisi, yargıda egemen olan zihniyetin ve toplumda yargı hakkındaki algılamanın değiştirilmesi. Tabiî ki bu çapta bir reformu yapmak kolay değil. Yola ne kadar erken çıkarsak o kadar iyi.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et