Kaynak: Hur Bakış
Daha fazlası için http://www.hurbakis.net/content/coskun-kamu-okullarinda-anadilde-egitim-icin-demokratik-baskiya-devam-edilmeli#sthash.sYTus3Jm.dpuf
Kaynak: Hur Bakış
Daha fazlası için http://www.hurbakis.net/content/coskun-kamu-okullarinda-anadilde-egitim-icin-demokratik-baskiya-devam-edilmeli#sthash.sYTus3Jm.dpuf
Demek ki neymiş? Demokrasi sandıktan ibaret değilmiş.
Öyle olsaydı, demokrasinin sandıktan ibaret olduğunu söyleyenler ‘demokratikleşme paketi’ hazırlama gereği duymazlardı şimdi. Paket, ‘sandık demokrasisi’nin talepleri karşılamaya, ihtiyacı gidermeye, sorunları çözmeye yetmeyeceğinin bir itirafı… Sandık, demokrasinin ‘gerek şartı’dır, ama ‘yeter şartı’ değildir. Sandık var işte. Gelecek yıl iki defa da milletin önüne konulacak. Kimsenin sandığa itirazı olamaz. İtirazı olanlarla da zaten işimiz olmaz. Ama demokrasiyi sandığa indirgemek de ‘demokrasi seviyesi’ açısından büyük bir irtifa kaybıdır. Türkiye’yi yönetenlerin ‘demokrasi ufku’nun daha geniş olması beklenir. Demokrasi, iktidar oluncaya kadar gerek duyduğumuz ‘şey’ değildir. Asıl, ‘iktidar olmayanların’ güvencesidir, sığınağıdır demokrasi; özgürlüktür, hukuk devletidir, çoğulculuktur. ‘Nasıl olsa sandıktan biz çıkıyoruz’ deyip demokrasiyi sandığa indirgemek demokrasiyi ‘iktidara giden yol’dan ibaret görmek demektir. Oysa demokrasi bir o kadar da iktidardakilerin nasıl yönettiği, iktidar olmayanların ne kadar özgür olduklarıyla alakalıdır.
Paket, bütün eksiklerine rağmen ‘katılım, çoğulculuk, ayrımcılık yasağı’ gibi konularda getirdiği açılımla ‘daha nitelikli bir demokrasi’ ihtiyacını teyit ediyor. Birkaç hafta önce ‘demokrasinin sandığın ilerisine giden nitelikleri olmalıdır’ diyenlere söylenmedik söz bırakmayanlar bugün ‘paket’i alkışlıyorlar! Neredeyse Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile ‘demokrasi sandıktan ibaret değildir’ dediği için hedef haline getirilmişti. Partinin yetkili kişileri ‘demokrasi sandıktan ibarettir’ sözlerini çekinmeden, gururla söyleyip duruyorlardı. Şimdi, ‘bu da yetmez, arkası gelecek’ diyorlar. Bravo… Madem demokratikleşme paketinin arkası gelecek, eksikleri, yanlışları söylemeye devam edelim ki düzeltilsin, değil mi?
Önceki gün açıklanan Uluslararası Af Örgütü’nün ‘Gezi Raporu’ demokrasi, özgürlükler ve hukuk devletine ilişkin ciddi eleştiriler içeriyor. Raporun alt başlığı; Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor’. Birçok ayrıntı içeren 70 sayfalık raporda, ‘AK Parti hükümeti 10. yılında temel insan haklarına hâlâ saygı göstermiyor. Eylemlerde ağır hak ihlalleri gerçekleştirildi’ sonucuna varılıyor. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner’a göre, “Gezi Parkı eylemleri bastırılmaya çalışılırken çok geniş çaplı bir dizi insan hakları ihlali gerçekleştirildi. Bunların arasında barışçıl toplanma hakkının tamamen engellenmesi ve yaşam, özgürlük ve işkence ve kötü muameleye tabi tutulmama hakkının ihlal edilmesi bulunuyor”.
Raporu ‘tek taraflı, hükümet karşıtı, kötü niyetli vs.’ olarak niteleyenler var. Gezi olaylarını tümüyle uluslararası komplolarla izah etmeye kalkışınca hazırlanan raporları da böyle nitelemek lazım tabii. Uluslararası Af Örgütü dünyanın en itibarlı insan hakları kuruluşu. Raporları medyayı, diplomasiyi, siyasetçileri, analistleri etkiler. Raporda dile getirilen eleştirilere odaklanmak yerine Af Örgütü’nü itibarsızlaştırmaya çalışmak anlamsız. Geçmişte bunu yapmaya çalışanlar oldu. 12 Eylül döneminde Türkiye’de demokrasinin askıya alınmasını, kitlesel tutuklamaları, işkenceleri, gözaltında kayıp ve ölümleri raporladığı için de Uluslararası Af Örgütü Türkiye yönetiminden ve yönetimin destekçilerinden benzer eleştiriler almıştı. Muktedirler hiçbir zaman sevmez ‘insan hakları örgütleri’ni. Zaten, Af Örgütü’yle sorunu olan ülkeler hep insan hakları sicili sıkıntılı olan ülkelerdir. Bu tür raporları ‘Türkiye kendini iyi anlatamadı’, ‘raporu hazırlayanlar hep muhaliflerle konuşmuş’, ‘amaçları başka’ gibi yaklaşımlarla reddetmek de beyhude. Eskiden de böyle takıntılarımız vardı; ‘bir türlü dışarıya kendimizi anlatamıyoruz’ deyip dururduk. En iyi anlatımın ve tanıtımın içerideki sorunları çözmek, dile getirilen insan hakları ihlallerini bitirmek olduğunu unutarak.
Bağlarsak; bu paket daha başlangıç, devamı var diyorsanız Gezi raporunu ciddiye almanız beklenir. Dikkat edin; Uluslararası Af Örgütü’ne verdiğiniz tepki eskinin ‘statükocu’, ‘devletçi’ reflekslerine benzemesin. Evren Paşa’nın ve adamlarının UAÖ için söylediği sözlere bir bakın!
Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
Paketin açıklanmasının ardından, eksikliklere ilişkin çok sayıda görüş açıklandı. Liberal ve demokrat çevrelerden gelen eleştiriler esas itibariyle aynı noktalarda birleşiyor: Aleviler’in sorunlarının pakette yer almayışı, kamu görevlilerine başörtü serbestisine getirilen istisnalar, Heybeliada Ruhban Okulu’nun paket dışında bırakılışı, Jandarma’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasının ertelenmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nda gereken düzeltmelerin yapılmayışı…
Bütün bunlara ben de katılıyorum. Ancak eksiklikler belirtilirken kalıp bir cümle halinde sürekli tekrarlanan bir talep var ki, hukuka saygılı, demokrat ve özgürlükçü bir zihnin böyle bir talebi bir demokratikleşme paketi içinde nasıl düşünebildiğine şaşmamak elde değil.
“KCK’lılar serbest bırakılsın” deniyor; “bu paketin en önemli eksikliğinin KCK tutuklularının durumuna bir çözüm getirmemesi” olduğu söyleniyor.
Sanki çıkan bir af paketi!
Terörle Mücadele Yasası’nda sorunlar olduğu ve şu anda KCK davalarında bu sorunlar yüzünden haksız yere yargılanan sanıklar bulunduğu konusunda hemfikiriz. TMY değiştirilir ya da tümden kaldırılırsa, sapla saman birbirinden ayrılır, KCK davalarında fikirleri ya da meşru politik faaliyetleri yüzünden yargılanan sanıklar da otomatik olarak kurtulur.
Ama talebimizi “TMY kaldırılsın ya da değiştirilsin” diye ifade etmek farklıdır; “KCK tutukluları serbest bırakılsın” şeklinde ifade etmek başkadır. Bu iki talebin bir arada ve birbiri arkasına söylenmesiyle, sanki TMY’deki sorunlar halledildiğinde bütün KCK sanıkları kendiliğinden serbest kalacakmış gibi bir algı yaratılmış olur. Oysa bu doğru değil. Eğer Türkiye bir hukuk devleti ise, Terörle Mücadele Yasası ne kadar reforme edilirse edilsin bu davanın sanıklarından önemli bir kısmının yargılanmaya devam edeceğini bilmemiz gerekir.
Çünkü karşımızda Kürtler’in yaşadığı dört ayrı coğrafyada örgütlenen, yasama-yürütme-yargı şeklinde kurumları olan “devlet içinde devlet” görüntüsü veren illegal bir üst yapı var. 700 delegelik bir “Yasama meclisi”, bir ana sözleşmesi (anayasası), mahkemeleri hatta yüksek mahkemeleri olan bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapı bölgede faaliyet gösteren işadamlarından “vergi” istiyor. Üstelik bunu “egemenlik hakkı”nın bir gereği olarak izah ediyor. Seçilmiş belediye başkanlarına ya da milletvekillerine baskı yapıyor. Şehirleri kana bulayan eylemler KCK’nın emriyle hayata geçiriliyor.
Artık daha da fütursuz
Üstelik bu örgüt, çözüm sürecinin başından bu yana Güneydoğu’da eskisinden daha da fütursuzca davranıyor. Sanki barış süreci, KCK’nın faaliyetlerini meşrulaştırmak için başlatılmış gibi, milisleriyle gövde gösterisi yaparak, yol kontrollerine girişerek neredeyse, bölgede“iktidarın asıl sahibi” gibi davranıyor.
Peki şimdi biz demokratikleşiyoruz diye, Kürt sorununu siyasetle çözeceğiz diye, halen faaliyette olan bu illegal örgütü görmezden mi geleceğiz?
Demokratik siyaset açık, meşru örgütlerle yapılır; illegal yapılarla değil. Bir yanda BDP diye legal bir parti olacak; bir yanda bütün Kürt coğrafyasına hükmetme iddiası taşıyan KCK diye gizli bir örgüt olacak ve biz bileceğiz ki bizim muhatap aldığımız BDP, KCK’nın emrinde…
Alın size son bir örnek: Hükümetin ‘demokratikleşme paketi’ni açıklamasının ardından KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, pakete önümüzdeki hafta bir deklarasyonla yanıt vereceklerini açıklamış.
Peki o zaman BDP’nin iki gündür yaptığı açıklamaların kıymetiharbiyesi ne? Böyle bir tablo kabul edilebilir mi?
**
BDP’nin her lafın başında “KCK tutukluları serbest bırakılsın” demesi kolay anlaşılır bir durum. Çünkü bu parti PKK’nın silahlı güçleri alanı terk ettikten sonra yerini KCK’nın doldurmasını; bu yapının olduğu gibi kalarak meşrulaştırılmasını temel misyon edinmiş durumda.
Anlaşılmaz olan, demokratik siyasete inanmış, hukukun üstünlüğüne saygılı insanların böyle bir talebi meşru bir talep gibi dile getirebilmesi…
Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
Beklenen oldu.
Herkes aynı pakete baktı, kimi güzel, kimi kötü gördü.
Şimdi müzmin muhaliflerle, hükümet ne yaparsa doğrudur diyenleri baş başa bırakıp, pakete yakından bakmakta fayda var.
Ben, demokratikleşme ve hakların iadesi adına atılan her adımı değerli görenlerden olduğumdan memnunum.
Pakette anadilde eğitimin anayasa değişikliği gerektirmeyen alanlarda özgürleştirilmesi, yer isimlerinin iadesi, harflere serbesti, andımızın kaldırılması, Mor Gabriel Manastırı’nın arazisinin iadesi, Roman Dil ve Kültür Enstitüsü,gösteri hakkının genişletilmesi, hükümet komiseri uygulamasına son verilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulu, bireylerin inanç, düşünce veya kanaatlerine müdahalenin cezalandırılması gibi çok iyi maddeler var.
Ve bu haklardan sadece biri iade edilecek olsaydı bile paketi desteklemeye değerdi.
**
Ama daha önce sözü edilen üç önemli konu, cemevlerine hukuki statü, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması ve jandarmaya ilişkin düzenleme yer almadı.
Alevi Sorunuyla ilgili ayrı bir çalışmanın yürütüldüğüne ilişkin açıklama, bu konudaki eksikliği makul bir süre için mazur görmeyi mümkün kılıyor. Gerçekten de hükümetin bu konuda ilave bir özen göstermesi şart ve kaş yapayım derken göz çıkarmamayı başarmak zorunda. Bu anlamda cemevlerine hukuki statüyü, adalet ve eşitlik ilkesine en uygun biçimde gerçekleştirmesi gerek.
Heybeliada Ruhban Okulunu da Lozan’daki haklara ve ondan da ötesi din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin evrensel standartlara uygun, Rum Ortodoks vatandaşların taleplerini gözeten ve kesinlikle 1971 öncesi statüsünden daha geride olmayacak biçimde açmalı. Mütekabiliyet denen ayıp sözü literatürden çıkarmalı.
En çok heyecan uyandıran haberlerden biri, jandarmanın Fransa ve İtalya gibi bu modeli kullanan ülkelerde olduğu şekilde ordudan bağımsız bir kır polisine dönüştürüleceğine ilişkin bir reformun da pakette olduğuydu. Sürpriz dendiğinde aklıma bu gelmişti. Ama söylendiğine göre son aşamada çıkarılmış. Oysa en anlamlı, önemli ve eski bürokratik vesayet rejimini geride bıraktığımızın kanıtı olabilecek değişikliklerden biri bu olacaktı.
Pakette, başörtülü kadınlara yönelik resmi ayrımcılığın sona erdirilmesi ve onların kamu görevlisi olarak çalışma haklarının iade edilecek olması da önemli ama böyle yapılmamalı. Çünkü ordu ve yargının istisna edilmesinin hiçbir mantığı, anlamlı bir açıklaması yok ve bu istisna başörtülü kadınların hala eşit görülmediğini gösterir. Dahası, darbenin getirdiği yasağı bu yolla kaldırmak, aslında fiilen bir hakkın kullanım alanını genişletirken hukuken olmayan bir yasağı da ihdas anlamına gelir. Yapılması gereken, bu konuda istisna koymamaktır. İnsan hakları üniformaya göre değiştirilmez, üniforma ona göre değiştirilir.
**
Pakette yer verilen reformlara ilişkin hukuki düzenlemelerin şeklinin içeriği kadar önemli olduğu unutulmamalı.
Pakette yer alacağına ilişkin beklenti oluşturulan konularda en kısa sürede adım atılmalı.
Tabii ki tek başına bu paket tüm sorunlarımızı çözmeyecek.
Demokrasi tek bir paketle, tek bir adımla gelmeyecek elbette; ama bütün bu adımlarla gelecek.
Demokratlara düşen bu adımları desteklemek olmalı.
Paketin amacına ulaşması için, demokrasiyi tamamına erdirmek için…
Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.
Demokratikleşme paketini, durduğunuz yere göre, yarısı dolu veya yarısı boş bir bardak olarak görebilirsiniz. Her iki pozisyon da demokratikleşme konusunda bir hassasiyetiniz olduğunu gösterir. Elbette böyle bir hassasiyete sahip olmayan çevreler de var. Çoğu ulusalcı ve bir kısım milliyetçi bu noktada.
Demokratikleşme hem mevzuat ve yapılanma hem de zihniyet bakımından bir süreç meselesi. Bir anda olup bitmiyor. Hiçbir zaman sona ermiyor. Değişen şartlar, ortaya çıkan yeni problemler, eski problemlerin yeni şekillere bürünmesi, önemli aktörlerin değişmesi yeni demokratikleşme adımlarını gerektirebiliyor. Türkiye uzun zamandır bu süreçte. Demokratikleşme yolunda ilerleyiş son on yılda hızlandı. 2010 referandumundan sonra daha da hızlanabilirdi. Ancak, Kürt problemini çözme teşebbüslerinden sonra en mühim hamle bu paketle geldi.
Yeni demokratikleşme paketi genelde olumlu karşılandı. Barajın düşürülecek olması, siyasî partilerin teşkilatlanmasının kolaylaştırılması, hayat tarzlarının korunmasına vurgu, andın kaldırılması, kısıtlı Kürtçe eğitimin yolunun açılması, Süryanilerin Mor Gabriel Manastırı’nın gasp edilmiş arazilerinin iade edilecek olması gayet yerinde. Bu nedenle hükümeti tebrik etmeliyiz. Ancak, paketin eksiklerinin ve yanlışlarının da olduğu kanaatindeyim.
İlk olarak, hâkimlik- savcılık, polislik ve askerlik mesleklerinde başörtüsü yasağının muhafaza edilmesini yanlış buluyorum. Bu tavır, maalesef, yasakçı zihniyetin dolaylı olarak onaylanması anlamına geliyor. Konu çok tartışıldığı için ayrıntılara girmek istemiyorum. Yasağın ahlâka, insan
haklarına ve hukukun hâkimiyetine aykırı olduğu zaten kanıtlandı. Yapılması gereken yasağın alanını küçültmek değil, yasağı tümden kaldırmak. Yanlış yanlıştır. Yanlışın azı da yanlıştır çoğu da yanlıştır. Başörtülü kadınların negatif ayrımcılığa uğratıldığı
alan daraltıldı ama böyle bir alan hâlâ var.
İkinci olarak, Alevilerin problemlerinin çözümü, yani tanınmalarının ve eşitliklerinin tamamlanması doğrultusunda neredeyse hiçbir adım atılmadı. Sadece küçük bir jest sergilenerek Nevşehir Üniversitesi’nin adı Hacı Bektaş-ı Veli’ye çevrilecek dendi. Benzer bir jestin 3. Boğaz Köprüsü için niçin yapılmadığını anlamak zor. Biliniyor ki Aleviler bu konuda hassas. Köprünün adının bir Alevî büyüğünün adına veya Barış Köprüsü’ne çevrilmesi çok şık olurdu. Hükümet böyle bir adım atmayı gerilemek, taviz vermek, tükürdüğünü yalamak olarak görmemeli. Tam da tersine, toplumsal muhabbeti artırma yolunda bir çaba, bir gönül tamiri, beraber yaşama arzusunu kuvvetlendirme teşebbüsü, toplum kesimlerinin birbirine saygı ve ihtimam gösterdiğinin işaret olarak anlamalı ve anlatmalı. Şurası açık bir gerçek, köprünün adının değiştirilmesinin topluma bir bütün olarak kaybet-
tireceği hiçbir şey yok, ama kazandıracağı çok şey var.
Cemevlerinin statüsü meselesi de daha fazla gecikmeden çözülmeli. Bu konuda Sünni camiada ne yazık ki kuvvetli önyargılar ve temelsiz korkular egemen. Cemevlerine ibadethane statüsünün tanınması Müslümanlığı zayıflatmaz, güçlendirir. Müslümanları bölmez birleştirir. Engellenmek ve dışlanmak Alevileri başka ve İslam’ın dışına uzanabilecek arayışlara itebilir. Günün birinde bazı Alevilerin Aleviliğin İslam’ın dışında bir din olarak tanınması talebiyle ortaya çıkmasına yol açabilir. Bunun vuku bulması Müslümanlığı güçlendirir mi, zayıflatır mı?
Siyasî partilerle ilgili değişiklikler yerinde ama meselenin özüne dokunmaktan uzak. Mevcut Siyasî Partiler Kanunu’nun en büyük mahzuru, siyasî partilere ideolojik bir kılıf giydirmek istemesi. Kanuna göre, bütün partiler Atatürkçü olmak zorunda. Bu siyasî çoğulculuğu öldürüyor. Partileri devletleştiriyor, aynı ana partinin şubeleri hâline getiriyor. Dolayısıyla, bir anlamda bir tek parti rejimi oluşturuyor. Kuşkusuz, hayat bu kalıba sığmıyor. Sınırlı da olsa bir çoğulculuk doğuyor ve yaşıyor. Ancak, böyle sert bir ideolojiyi
tüm partilere dayatan bir siyasî partiler kanunuyla sağlıklı bir demokrasi kurulamaz ve yaşatılamaz.
Bu yüzden SPK Atatürkçülükten arındırılmalı.
Son olarak, paket Rum vatandaşlarımız arasında hayal kırıklığı yarattı. Heybeliada Ruhban Okulu yine açılmadı. Bunun sebebinin Yunanistan ile mütekabiliyet meselesi olduğu söyleniyor. Mütekabiliyete takılmak büyük hata. Böyle bir tavır, kendi vatandaşlarımızı rehin almak anlamına gelir ve ahlâkla da hukukla da bağdaşmaz.
Yazının başında da işaret ettiğim üzere demokratikleşme bir süreç. Başbakan’ın başka paketler de olacağını ifade etmesi hükümetin ilerde yeni paketler hazırlama taahhüdü olarak kabul edilebilir. Umulur ki açıklanan paketin hayata aktarılması için gerekli mevzuat yenilemesi süratle gerçekleştirilir. Umulur ki bahsettiğim eksikleri ve yanlışları giderecek yeni paketler gecikmeden gündeme gelir.
Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.
Almanya’da ideolojik eğitimin ve beden eğitiminin verildiği gençlik kamplarında çocuklara şöyle yemin ettiriliyordu: ‘Führer’e adanmış kanımın her damlasıyla, tüm enerjimi ve gücümü Adolf Hitler’e ve ülkeme adayacağıma yemin ediyorum. Sahip olduklarımdan hatta hayatımdan bile vazgeçeceğime söz veriyorum ve bunun için Tanrıdan yardım diliyorum.’
Kamuoyunun merakla beklediği demokratikleşme paketi nihayet açıklandı. Yıllardır eğitimde militarist uygulamaları dillendiren bir eğitimci olarak beni en çok ilgilendiren husus paketin eğitimle ilgili bölümleriydi. Dolayısıyla paketten çıkan başörtüsü serbestliğini, özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünün açılmasını en önemlisi de andımızın kaldırılmasını bir devrim olarak nitelendiriyorum. Bu anlamda Cumhuriyet tarihin en cesur, reformcu ve yenilikçi başbakanına bir teşekkür borçluyuz.
Geçenlerde benim de davetlisi olduğum 21 yüzyıl Dünya Çocuk Eğitimi Zirvesi’nde açılış konuşmaları yapan MEB Bakanı Sayın Nabi Avcı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin; çocukların değerli olduklarından ve çocuk eğitiminin öneminden sıkça vurgular yapmışlardı. Başbakan ise özellikle andımızın kaldırılmasıyla çocuklara ne kadar değer verdiğini bir kez daha göstermiş oldu.
19. YÜZYILDAN KALMA BİR UYGULAMA
İlkokullarda 1933 yılından beri askeri esas duruşta okuttur ululan andımız kuşkusuz o dönemin ulus devletçi sistemlerinin icat ettiği bir uygulamadır. Bilindiği gibi ulus devletlerde çocuk eğitimine paternalist bir zihniyetle yaklaşılır. Çocuklar, üzerinde yatırım yapılan birer nesnelere dönüştürülür. Çocuğa doğrudan çocuk olduğu için değil ileride resmi ideolojiyi özümseyen rejime sadık birer vatandaş olacakları için değer verilir. Okul ders kitapları da bu yaklaşımla hazırlanır. Eğitim kurumları sadece öğretim yapan bilim ve sanat üreten mekânlar olmak yerine kurumsallaşan milliyetçilik anlayışının içselleştirildiği ve resmi ideolojinin sorgulanmadan, eleştirilmeden aşılandığı birer ideolojik aygıtlara dönüştürülür.
O dönemlerde özellikle İtalya ve Almanya’da çocuklara okutturulan yemin metinlerine baktığımızda Türkiye’de ezberlettirilen yemin metniyle bir paralellik arz ettiğini görüyoruz. Daha evvel yazdığım gibi, Almanya’da ideolojik eğitimin ve beden eğitiminin verildiği gençlik kamplarında çocuklara şöyle yemin ettiriliyordu: ‘Führer’e adanmış kanımın her damlasıyla, ben tüm enerjimi ve gücümü Adolf Hitler’e ve ülkeme adayacağıma yemin ediyorum. Sahip olduklarımdan hatta hayatımdan bile vazgeçeceğime söz veriyorum ve bunun için Tanrıdan yardım diliyorum.’
DÜŞÜNCELERİ KONTROL ETMEK
İtalya’da Duçe lakaplı Mussolini de çocukların gençlerin rejime bağlı bir şekilde eğitilmesine önem vermişti. İlköğretimden itibaren Faşist ideoloji çerçevesinde yetiştirilen çocuklara ve gençlere şöyle bir yemin ettiriyordu: ‘Tanrı’nın adıyla ben liderimin bütün emirlerini yerine getireceğime, gerekirse bu uğurda kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğime yemin ederim, yaşasın faşist devrim.’ Ne var ki günümüz Almanya’sında ve İtalya’sında artık faşist ideolojinin unsurlarını taşıyan bu yemin metinleri çoktan kaldırıldı. Bizde ise ne yazık ki çocuklara yıllardır, ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ cümlesi her gün rahat hazır-ol komutlarıyla tekrar ettirilmekteydi.
Bilindiği gibi çocuklar başlangıçta sınıf ve ırk bilincine sahip değillerdir. Kendi içinde oyun arkadaşlarının söz gelimi bir zenci, Alevi, Şii, Sünni, Kürt, Türk, Arap vs olup olmamasının bir anlamı yoktur. Çocukları diğerlerinden ayrı, özel ve önemli olduğunu hissettiren ulus devletçi, tekçi eğitim sistemleridir. Çünkü bu tür eğitim sistemlerinde çocuklarda önce kasten katı bir milliyetçi ideolojinin içselleştirilmesi istenir…
John Holt yaşama hakkının yanında en temel insan haklarından birisinin de aklımızı ve düşüncelerimizi kontrol etme hakkımız olduğunu ifade eder. Bunun anlamı şudur: çevremizde olup bitenleri, dünyayı nasıl keşfedeceğimizi, kendi tecrübelerimiz üzerinde düşünmek ve hayatı anlamlandırabilmek, insanlığımızı bulmak ve gerçekleştirebilmektir
EĞİTİMDE KÖKLÜ REFORM İHTİYACI
Andımızın kaldırılması kuşkusuz eğitim alanında çok önemli bir adım. Ne var ki eğitimde daha yapılması gereken köklü reformlar bulunmaktadır.Bunlardan en önemlisi bugün eğitimin ana sorunu durumundaki ve eğitimde kaliteyi her bakımdan gerileten Tevhid-i Tedrisat yasasıdır. 1924 yılında 430 sayılı kanunla yürürlüğe sokulan ve hâlâ mevcut Anayasa’nın 174. maddesiyle koruma altında tutulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu, aradan 90 yıl geçmesine rağmen geçerliliğini muhafaza eden bir kanundur ve eğitimde çeşitliliğin, zenginliğin önünde hâlâ ciddi bir engel olarak durmaktadır
Eğitimin daha renkli, çeşitli ve zengin olabilmesi için bu yasada gerekli reformlar yapılmalıdır. Keza Milli Eğitim Temel Kanunu ve Anayasanın 42.maddesi de bugün itibariyle eğitimin önünde ciddi birer engeldir. Türkiye’de zamanla bu tür reformların yapılacağından hiç kuşku duymuyorum. Çünkü bir ülkede eğitim ne kadar zengin bir minvalde işlev görürse o ülkenin hem itibarı hem de özgürlük kalitesi o denli artacaktır. AK Parti’ye toplumun özgürlük alanlarını genişleten adımlar attığı için bir kez daha tebrik ederiz.
Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
Beklenen oldu.
Herkes aynı pakete baktı, kimi güzel, kimi kötü gördü.
Şimdi müzmin muhaliflerle, hükümet ne yaparsa doğrudur diyenleri baş başa bırakıp, pakete yakından bakmakta fayda var.
Ben, demokratikleşme ve hakların iadesi adına atılan her adımı değerli görenlerden olduğumdan memnunum.
Pakette anadilde eğitimin anayasa değişikliği gerektirmeyen alanlarda özgürleştirilmesi, yer isimlerinin iadesi, harflere serbesti, andımızın kaldırılması, Mor Gabriel Manastırı’nın arazisinin iadesi, Roman Dil ve Kültür Enstitüsü,gösteri hakkının genişletilmesi, hükümet komiseri uygulamasına son verilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulu, bireylerin inanç, düşünce veya kanaatlerine müdahalenin cezalandırılması gibi çok iyi maddeler var.
Ve bu haklardan sadece biri iade edilecek olsaydı bile paketi desteklemeye değerdi.
**
Ama daha önce sözü edilen üç önemli konu, cemevlerine hukuki statü, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması ve jandarmaya ilişkin düzenleme yer almadı.
Alevi Sorunuyla ilgili ayrı bir çalışmanın yürütüldüğüne ilişkin açıklama, bu konudaki eksikliği makul bir süre için mazur görmeyi mümkün kılıyor. Gerçekten de hükümetin bu konuda ilave bir özen göstermesi şart ve kaş yapayım derken göz çıkarmamayı başarmak zorunda. Bu anlamda cemevlerine hukuki statüyü, adalet ve eşitlik ilkesine en uygun biçimde gerçekleştirmesi gerek.
Heybeliada Ruhban Okulunu da Lozan’daki haklara ve ondan da ötesi din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin evrensel standartlara uygun, Rum Ortodoks vatandaşların taleplerini gözeten ve kesinlikle 1971 öncesi statüsünden daha geride olmayacak biçimde açmalı. Mütekabiliyet denen ayıp sözü literatürden çıkarmalı.
En çok heyecan uyandıran haberlerden biri, jandarmanın Fransa ve İtalya gibi bu modeli kullanan ülkelerde olduğu şekilde ordudan bağımsız bir kır polisine dönüştürüleceğine ilişkin bir reformun da pakette olduğuydu. Sürpriz dendiğinde aklıma bu gelmişti. Ama söylendiğine göre son aşamada çıkarılmış. Oysa en anlamlı, önemli ve eski bürokratik vesayet rejimini geride bıraktığımızın kanıtı olabilecek değişikliklerden biri bu olacaktı.
Pakette, başörtülü kadınlara yönelik resmi ayrımcılığın sona erdirilmesi ve onların kamu görevlisi olarak çalışma haklarının iade edilecek olması da önemli ama böyle yapılmamalı. Çünkü ordu ve yargının istisna edilmesinin hiçbir mantığı, anlamlı bir açıklaması yok ve bu istisna başörtülü kadınların hala eşit görülmediğini gösterir. Dahası, darbenin getirdiği yasağı bu yolla kaldırmak, aslında fiilen bir hakkın kullanım alanını genişletirken hukuken olmayan bir yasağı da ihdas anlamına gelir. Yapılması gereken, bu konuda istisna koymamaktır. İnsan hakları üniformaya göre değiştirilmez, üniforma ona göre değiştirilir.
**
Pakette yer verilen reformlara ilişkin hukuki düzenlemelerin şeklinin içeriği kadar önemli olduğu unutulmamalı.
Pakette yer alacağına ilişkin beklenti oluşturulan konularda en kısa sürede adım atılmalı.
Tabii ki tek başına bu paket tüm sorunlarımızı çözmeyecek.
Demokrasi tek bir paketle, tek bir adımla gelmeyecek elbette; ama bütün bu adımlarla gelecek.
Demokratlara düşen bu adımları desteklemek olmalı.
Paketin amacına ulaşması için, demokrasiyi tamamına erdirmek için…
Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.
Demokratikleşme paketini, durduğunuz yere göre, yarısı dolu veya yarısı boş bir bardak olarak görebilirsiniz. Her iki pozisyon da demokratikleşme konusunda bir hassasiyetiniz olduğunu gösterir. Elbette böyle bir hassasiyete sahip olmayan çevreler de var. Çoğu ulusalcı ve bir kısım milliyetçi bu noktada.
Demokratikleşme hem mevzuat ve yapılanma hem de zihniyet bakımından bir süreç meselesi. Bir anda olup bitmiyor. Hiçbir zaman sona ermiyor. Değişen şartlar, ortaya çıkan yeni problemler, eski problemlerin yeni şekillere bürünmesi, önemli aktörlerin değişmesi yeni demokratikleşme adımlarını gerektirebiliyor. Türkiye uzun zamandır bu süreçte. Demokratikleşme yolunda ilerleyiş son on yılda hızlandı. 2010 referandumundan sonra daha da hızlanabilirdi. Ancak, Kürt problemini çözme teşebbüslerinden sonra en mühim hamle bu paketle geldi.
Yeni demokratikleşme paketi genelde olumlu karşılandı. Barajın düşürülecek olması, siyasî partilerin teşkilatlanmasının kolaylaştırılması, hayat tarzlarının korunmasına vurgu, andın kaldırılması, kısıtlı Kürtçe eğitimin yolunun açılması, Süryanilerin Mor Gabriel Manastırı’nın gasp edilmiş arazilerinin iade edilecek olması gayet yerinde. Bu nedenle hükümeti tebrik etmeliyiz. Ancak, paketin eksiklerinin ve yanlışlarının da olduğu kanaatindeyim.
İlk olarak, hâkimlik- savcılık, polislik ve askerlik mesleklerinde başörtüsü yasağının muhafaza edilmesini yanlış buluyorum. Bu tavır, maalesef, yasakçı zihniyetin dolaylı olarak onaylanması anlamına geliyor. Konu çok tartışıldığı için ayrıntılara girmek istemiyorum. Yasağın ahlâka, insan
haklarına ve hukukun hâkimiyetine aykırı olduğu zaten kanıtlandı. Yapılması gereken yasağın alanını küçültmek değil, yasağı tümden kaldırmak. Yanlış yanlıştır. Yanlışın azı da yanlıştır çoğu da yanlıştır. Başörtülü kadınların negatif ayrımcılığa uğratıldığı
alan daraltıldı ama böyle bir alan hâlâ var.
İkinci olarak, Alevilerin problemlerinin çözümü, yani tanınmalarının ve eşitliklerinin tamamlanması doğrultusunda neredeyse hiçbir adım atılmadı. Sadece küçük bir jest sergilenerek Nevşehir Üniversitesi’nin adı Hacı Bektaş-ı Veli’ye çevrilecek dendi. Benzer bir jestin 3. Boğaz Köprüsü için niçin yapılmadığını anlamak zor. Biliniyor ki Aleviler bu konuda hassas. Köprünün adının bir Alevî büyüğünün adına veya Barış Köprüsü’ne çevrilmesi çok şık olurdu. Hükümet böyle bir adım atmayı gerilemek, taviz vermek, tükürdüğünü yalamak olarak görmemeli. Tam da tersine, toplumsal muhabbeti artırma yolunda bir çaba, bir gönül tamiri, beraber yaşama arzusunu kuvvetlendirme teşebbüsü, toplum kesimlerinin birbirine saygı ve ihtimam gösterdiğinin işaret olarak anlamalı ve anlatmalı. Şurası açık bir gerçek, köprünün adının değiştirilmesinin topluma bir bütün olarak kaybet-
tireceği hiçbir şey yok, ama kazandıracağı çok şey var.
Cemevlerinin statüsü meselesi de daha fazla gecikmeden çözülmeli. Bu konuda Sünni camiada ne yazık ki kuvvetli önyargılar ve temelsiz korkular egemen. Cemevlerine ibadethane statüsünün tanınması Müslümanlığı zayıflatmaz, güçlendirir. Müslümanları bölmez birleştirir. Engellenmek ve dışlanmak Alevileri başka ve İslam’ın dışına uzanabilecek arayışlara itebilir. Günün birinde bazı Alevilerin Aleviliğin İslam’ın dışında bir din olarak tanınması talebiyle ortaya çıkmasına yol açabilir. Bunun vuku bulması Müslümanlığı güçlendirir mi, zayıflatır mı?
Siyasî partilerle ilgili değişiklikler yerinde ama meselenin özüne dokunmaktan uzak. Mevcut Siyasî Partiler Kanunu’nun en büyük mahzuru, siyasî partilere ideolojik bir kılıf giydirmek istemesi. Kanuna göre, bütün partiler Atatürkçü olmak zorunda. Bu siyasî çoğulculuğu öldürüyor. Partileri devletleştiriyor, aynı ana partinin şubeleri hâline getiriyor. Dolayısıyla, bir anlamda bir tek parti rejimi oluşturuyor. Kuşkusuz, hayat bu kalıba sığmıyor. Sınırlı da olsa bir çoğulculuk doğuyor ve yaşıyor. Ancak, böyle sert bir ideolojiyi
tüm partilere dayatan bir siyasî partiler kanunuyla sağlıklı bir demokrasi kurulamaz ve yaşatılamaz.
Bu yüzden SPK Atatürkçülükten arındırılmalı.
Son olarak, paket Rum vatandaşlarımız arasında hayal kırıklığı yarattı. Heybeliada Ruhban Okulu yine açılmadı. Bunun sebebinin Yunanistan ile mütekabiliyet meselesi olduğu söyleniyor. Mütekabiliyete takılmak büyük hata. Böyle bir tavır, kendi vatandaşlarımızı rehin almak anlamına gelir ve ahlâkla da hukukla da bağdaşmaz.
Yazının başında da işaret ettiğim üzere demokratikleşme bir süreç. Başbakan’ın başka paketler de olacağını ifade etmesi hükümetin ilerde yeni paketler hazırlama taahhüdü olarak kabul edilebilir. Umulur ki açıklanan paketin hayata aktarılması için gerekli mevzuat yenilemesi süratle gerçekleştirilir. Umulur ki bahsettiğim eksikleri ve yanlışları giderecek yeni paketler gecikmeden gündeme gelir.
Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.
Ak Parti’nin Türkiye’deki siyasî kültüre belki de en önemli katkısı, seçmenlerin beklentisini yukarıya çekmek oldu. Şu saatten sonra bir siyasî partinin “Size duble yol yapacağız”, “Hastanede sıra beklemeyeceksiniz”, “Üniversitesiz il kalmayacak”, vs. gibi vaatlerde bulunmasının hiçbir anlamı yok. Bunun ötesinde bir şeyler vaat etmesi gerekiyor:
Bir önceki yazımda, “CHP veya başka bir parti, fark etmez. Kanaatimce, bir Ak Parti iktidarında, iktidara oynamanın iki şartı var. Bir: Kürt sorunu konusunda Ak Partiden daha cesur adımlar atabilmek. Şu aşamada Ak Partinin attığı adımdan ötesi yok, zaten. Yani bu yol kapalı artık. İki: Sünnî-Alevî dindar kitlenin taleplerini karşılama konusunda Ak Partinin önerdiğinden-yaptığından daha fazlasını bu kitlelere inandırıcı bir biçimde takdim etmek.” Bu tespitimden sonra, “CHP bunu yapabilir mi?” diye sormuş, “Kanaatimce yapamaz” demiştim. “Niçin?” diye sorabilecek olanlara da, “Zira CHP’nin muhalefet yaptığı filan yok” cevabını vermiştim. Devamında, “Peki, öyleyse bu parti ne yapıyor? Veya ne yapmak istiyor?” diye bir soru daha sormuş, “Sizi bilmem ama bana öyle geliyor ki, CHP ‘muhalefet yapıyormuş gibi yapıyor’. Siz isterseniz buna ‘ot yoluyormuş gibi yapmak’, daha açıkçası ‘hiçbir şey yapmamak’ da diyebilirsiniz” değerlendirmesinde bulunmuştum. “Askerle bu kadar içli dışlı olunca, askerî kültür bu şekilde içinize siniyor, kurtulmak isteseniz de kurtulamıyorsunuz” diyerek de yazımı bitirmiştim.
***
Ak Parti’nin Türkiye’deki siyasî kültüre belki de en önemli katkısı, seçmenlerin beklentisini yukarıya çekmek oldu. Şu saatten sonra bir siyasî partinin “Size duble yol yapacağız”, “Hastanede sıra beklemeyeceksiniz”, “Üniversitesiz il kalmayacak”, vs. gibi vaatlerde bulunmasının hiçbir anlamı yok. Bunun ötesinde bir şeyler vaat etmesi gerekiyor: “İller arasında hızı 300 km olan hızlı tren yolları yapacağız”, “Her hastanenin üst katı aynı zamanda helikopter pisti olacak”, “Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji olmadan bilim olmaz, bu bölümlerin sorununu çözüyoruz”, “dünyanın en iyi beyinlerini ülkemize çekmek için şu müşevvikleri harekete geçiriyoruz”, vb gibi.
Yine, bir önceki seçimler öncesinde Ak Parti, Balkanlardan Ortadoğu’ya Afrika’dan Uzakdoğu’ya bir vizyonla seçime girmişti. Bu, dış politikada çıtasının ülke sınırlarının dışına taştığı anlamına geliyordu. Dolayısıyla şu saatten sonra bir partinin çıkıp “Bu ülkede…” diye cümleye başlayıp dış politika önerilerinde bulunması, seçmenin gözünde hiçbir şey ifade etmeyecektir.
***
Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi bir ülkede Milliyetçi Hareket Partisi gibi Türklük vurgusunu bir türlü aşamamış bir partinin iktidar olma şansı, kanaatimce, sıfır. Ama belirli kesimlerin gazını almak bakımından, belki, bir gereklilik de. Ama sadece o kadar. Bu partinin hâlihazırdaki dünya ve Türkiye şartlarında hayatın dışında kaldığını söylemek mümkündür. Meselâ, iki gün önce Başbakanın açıkladığı demokratikleşme paketinden “Bu bizi böler” veya “Andımızı kaldırtmayız” tarzında sonuçlar çıkarabilmek, yukarıda yaptığım tespitin sadece iki tane gerekçesi olabilir.
(Hakkını yemeyelim. Türkiye bu kadar önemli adımlar atarken, MHP’nin muhalefet tarzını şiddet içermeyen bir zeminde tutması, yine de takdire şayan bir durum. Hatta dedikodu düzeyinde de olsa, bir görüşe göre MHP, bu açılımlara destek veriyor, milliyetçi kesimin gazı alacak şekilde tutumunu belirliyor. Bu görüşün doğruluğunu veya yanlışlığını ancak ileriki yıllarda görme imkânımız olacak.)
***
Cumhuriyet Halk Partisi: Bu köşede hakkında en çok yazı yazdığım parti. Onlara göre “sosyal demokrat” bir çizginin temsilcisi. Yeni demokratikleşme paketine verilen tepkiden hareketle, diyebilirim ki, CHP, hayatın bu hızlı akışı karşısında bir kez daha ofsaytta kaldı. Siyasetin oyun sahasında yapıldığının farkında olmayarak, oyun çizgisinin dışında kalarak, üstelik de seyircinin oyunun dışındaki futbolculara hiç mi hiç odaklanmadığını bilmeden, oyuna devam etmeye çalışacak. Yazık!
***
Hazine yardımı diye bir şey var. Bu kurum niye ortaya çıktı biliyor musunuz? (Okuyucularımızın bir kısmı bunu bilmeyebilir.) Şunun için: Muhalefet, parası olmadığı için iktidarı frenleme konusunda yetersiz kalabilir. Hiçbir endişe duymadan iktidarı eleştirebilsin, onu frenleyebilsin, yapıcı olabilsin diye bu kurum İngiltere’de ortaya çıkıyor. Bu, demokrasilerde muhalefetin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Zira “iktidar bozuyor, mutlak iktidar mutlaka bozuyor”. İktidarın frenlenmesi bakımından, muhalefet önemli bir işlev görüyor.
Başbakanımızın yer yer söylediği gibi: “Böyle muhalefete can kurban.” Ak Parti, çıtayı bu kadar yukarıya çıkarmışken, muhalefetin tepki biçimi bu olmamalıydı. Eğer tepkileri buysa? O zaman, Ak Parti’nin güle oynaya önümüzdeki seçimlere gireceğini söylemek mümkün.
***
Ak Parti’nin demokratikleşme paketi, beklediğimden daha dolu, bunu belirtmem gerekir. İtirazlarım yok mu? Var. Meselâ, polis, asker, hâkim ve savcı gibi memurların diğer memurlardan farklı olduğunu ileri sürmek mümkün değil. Pakette bu şekilde bir yol izlenmesinin bir mantığı var mı? Anladığım kadarıyla siyasî iktidar, yumuşak bir geçiş yapmak istiyor. Dolayısıyla bu şekilde memurlar arasında ayrım yapmanın bir mantığı var. Ama yine de özgürlükler katı lâiklik anlayışının mantığına kurban edilmemelidir.
Bu paket iktidarın -iddiaların aksine- reformcu barutunu tüketmediğini; tam tersine “sürekli reform” çizgisini kararlılıkla sürdürdüğünü ortaya koymakla kalmadı; aynı zamanda muhalefet partilerinin siyasi sefaletini de gözler önüne serdi.
CHP, MHP ve BDP… 30 Eylül’ün üçü için de zor bir gün olduğu o kadar açık görülüyor ki…
Üçü de, aylardır onca çaba, onca tahrifat ve tezviratla inşa ettikleri “tek parti diktatörlüğü” imajının bir günde yerle bir olmasının travmasını yaşıyor. Açıklanan paketin hem iç hem de dış kamuoyunda yarattığı iyimserlik ve destek havası karşısında tarumar olmuş haldeler.
CHP ve MHP
Kemal Kılıçdaroğlu bütün gece kurmaylarıyla birlikte “kulp” aramak için uykusuz kalmış gibiydi. Sabah çaresiz ve moralsiz bir halde mikrofonların karşısına geçtiğinde önce 1946’dan başlayıp CHP’nin ne kadar “demokrat” bir geçmişe sahip olduğunu (!) anlattıktan sonra, paket hakkında söyleyebildiği, “Bunların bir kısmını biz de istemiştik zaten”, “Bu iktidar demokrat değil ki demokrasi paketi hazırlasın” gibilerden bir şeyler gevelemek oldu.
MHP’nin ne diyeceğini zaten merak etmiyorduk. Kamu çalışanlarına başörtüsü serbestisi dışında paketteki her maddenin yeminli düşmanı olduklarını daha önce defalarca açıklamışlardı.
Bahçeli’nin, bir söz ustası olduğu zannıyla hazırladığı ama ortaokul kompozisyonlarının düzeyini aşamayan konuşması, o kadar bayat ve o kadar sıkıcıydı ki, toplumda herhangi bir etki yaratması mümkün değildi. Bırakın toplumu, salonda oturan kendi adamlarında bile en ufak bir heyecan yaratamadı.
“Ne mutlu Türküm diyene” sözleriyle biten konuşma, sadece acıma duygusu uyandırıyor; suları tersine akıtmaya çalışan bir siyasi hareketin çaresizliğini haykırıyordu.
BDP’ye gelince…
Bana kalırsa paket karşısında en büyük paniği yaşayan parti BDP idi.
Garipliğe bakın ki, Bahçeli kürsüden “PKK’nın ve İmralı canisinin paketin her tarafına nüfuz ettiğini, her yerine sindiği ve her satırını mühürlediğini” iddia ederken, BDP sözcüleri de aynı anda “bu paketin aldatmacadan başka bir şey olmadığını, çözüm sürecindeki tıkanmaya asla çare olmayacağını” söylüyorlardı.
Hangisi doğruydu peki? Paket MHP’nin dediği gibi İmralı’nın direktifi ile hazırlanmışsa BDP niye memnun değildi?
Aslında doğru söyleyen BDP’ydi… Bu paket çözüm sürecindeki tıkanmayı gideremezdi elbette; çözüm süreci, demokratik reformlar yapılmadığı için tıkanmış değildi ki, paket çıkınca süreç açılsın…
Onların istedikleri paket, Öcalan’ın pozisyonunu güçlendiren; “resmi muhatap” haline gelmesini sağlayan, KCK tutuklularının serbest bırakılmasına yol açacak bir paketti; böyle bir paket süreci açabilirdi ancak… Hükümet 20 küsur konuda reform yapmak yerine, bir tek Öcalan’ın basınla ve çeşitli heyetlerle görüşmesine onay verseydi ya da ev hapsine alınmasını sağlasaydı, bakın görün ne kadar candan bir destekle karşılarlardı.
Haa, eğer bu paket “tek taraflı” hazırlanmamış olsaydı; hükümet PKK’yı karşısına alıp onunla pazarlık ederek çıkarsaydı paketi, o zaman da tutumları farklı olabilirdi tabii.
Özet olarak, Demokratikleşme Paketi’ne karşı tutumlarıyla PKK-BDP çizgisinin, Kürtler’in demokratik haklarının kazanılmasıyla zerrece ilgilenmediğini, örneğin, anadilde eğitim hakkı gibi temel bir hakkın iadesinin bile onlarda en ufak bir sevinç uyandırmadığını bir kere daha görmüş olduk.
Tabii bir de, BDP’nin yerel seçim paniğini gördük. Demokrasi paketleri, Kürtler’in temel sorularını birer birer çözerse, seçim meydanlarında ne yapacaktı ne diyecekti BDP? Devletin aslında hiç değişmediğine, AK Parti iktidarının “eski MGK hükümetlerinin yeni bir versiyonu” olduğuna Kürtler’i nasıl ikna edecekti?
Galiba en büyük sıkıntıları da buradan geliyordu.
Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.