Ana Sayfa Blog Sayfa 282

Ayrılık Referandumu

Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt sorununda yaklaşık üç yıl süren çatışmazsızlık hali maalesef sona erdi. Son bir ay içinde birçok insan öldü. Çözüm sürecinin geldiği bu nokta ve geleceğine ilişkin karamsarlık bizlere çözüm üretme zorunluluğu doğuruyor. 7 Haziran seçimlerindeki ortaya çıkan tabloyu da hesaba karatarak; bir ayrılık referandumunun yapılmasının doğru olacağı düşüncesindeyim.

Bu oylamanın adının dahi telaffuz edilmesinden korkanlar olacaktır, ama yakın tarihi tecrübe bu tür referandumun yararlı olacağını gösteriyor. Daha on bir ay önce Birleşik Krallığın sanayi merkezi İskoçya’da bağımsızlık referandumu yapıldı (18 Eylül 2014). Sonuçta İskoçlar Birleşik Krallık içerisinde kalmayı tercih ettiler. Üstelik İskoçların çok önemli özerk alanları vardı. Buna rağmen İskoçlar barışçıl bir yöntem ile bağımsızlık/İngiltere’nin bir parçası kalma yönünde tercih beyan ettiler. Bizden bir hayli Uzak ülke olan federal sistem ile yönetilen ve kendi, eğitimi, dili, başkenti, vergisi, sosyal güvenlik sistemi ve göç politikası olan Kanada’nın Quebec bölgesi ise zaman zaman bağımsızlık referandumu yapmaktadır (Kalaycı, 2010). Quebec, Kanada sınırları içindeki oldukça müreffeh bir bölgedir. Quebec’in ayrıcı özelliği ise yurttaşlarının Fransız olmasıdır. Bu nedenle Quebec, 1980’de egemenlik-birlik referandumu, 1995’de ise ayrılık referandumunu yapmışlardır. İlk oylamada; Kanada Federal devletinin içinde kalma seçeneği %60 kabul görür (Kalaycı, 201:237). İkinci oylamada ise “ayrılık” doğrudan sorulmuştur. Yüksek oranda katılımın gerçekleştiği (%93) ve 55 bin oy farkla, evet: %49,44 hayır % 50,56 “hayır” tercihi seçimin galibi olmuştur (Kalaycı, 2010:300). Tabir yerindeyse kılpayı bir sonuçla Quebec Kanada’nın bir unsuru olmaya devam etmiştir. Yine yakın tarihte, Norveç-İsveç ayrılığı, Çek-Slovakya ayrılığı barışçıl demokratik yöntem olan referandumlar yolu ile yapılmıştır. Bir ülkeyi meydana getiren grupların ayrılarak kendi yolarına gitme hakları var. Bu hakkı şiddete başvurmadan çözen en demokratik araçlardan biri “ayrılma” referandumu olacaktır.

“Türkiye’de olmaz” denildiğini duyar gibiyim. Kürt bölgesinin ayrılma-ayrılmama tercihini ortaya koyacak referandumun siyasi ve zor bir karar olacağının bilincindeyim. Ancak, son yıllarda “zor, konuşulmaz, tartışılmaz” birçok şeyin artık sıradan bir gündem olduğunu bu konuda topluma güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Aslında bir tercih yapılmasının istendiği referandumların çok önemli faydaları vardır. Birincisi, bu yolla barışçıl bir süreç takip etmiş oluruz, ölüm yaralanma olmadan bir çözüm bulunmuş olur. İkincisi, insanların bir konudaki görüşlerini/tercihlerini sormak/ almak insanı rahatlatır sonuçlarından bağımsız bir huzur sağlar. Üçüncüsü, toplumsal sorunları ilişkin barışçıl çözümlere ulaşma, deneme tecrübemizi arttırır. Bütün bunları düşündüğümüzde Türkiye’de ki iki ana gruptan birisi olan Kürtlerin “ayrılma-bütünleşme” tercihlerinin alınmasında ve ortaya çıkan sonuca göre yeni toplumsal sözleşme yapılmasında çok büyük yararlar vardır.

Vicdan çağrısı ne zaman propaganda olur?

Şehirlere yayılmış bir çatışma ortamında sivillerin öleceğini kestirmek zor değildi.

PKK bunu tercih etti ve şimdi bu oluyor.

Şimdi onun “devrimci savaş”ını haklı veya mazur görenler, hiç değilse sessizlikle karşılayanlar veya mırıldanarak geçiştirenler, bu tercihin kendisini sorgulamak yerine, sonuçlarına ilişkin“ duyarlılık” sergilemeyi tercih ediyorlar.

Alışık olduğumuz üzere seçici bir duyarlılık bu. Genellikle polis ve asker kurşunuyla öldüğü iddia edilen sivillerden söz edip, “öteki ölümler”den söz açmamak şeklinde görünürlük kazanıyor.

**

Sokağa çıkma yasağı yüzünden bir cesedi derin dondurucuda bekletmek zorunda kalmak elbette dehşet verici.

Ama o cesedin alınmasını engelleyen savaşı başlatmak ve devam ettirmek çok daha dehşet verici.

Ve bugün sorunun kaynağı o.

Başta yaşama hakkı olmak üzere bir dizi hak ihlalini beraberinde getiren ilk adım o.

**

Bugün PKK’nın empoze ettiği bir savaşa maruz kalmış durumdayız.

Buna itirazı olanın, şu iki (aslında tek) soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyebilmesi gerekir:

Bugün yaşadığımız ülkede Kürt Sorununun çözümü adına -veya başka bir sorunun çözümü adına- silahlı bir mücadele yürütmek kaçınılmaz mıdır?

Buna bağlı ikinci soru: Çözüm süreci öyle oldu böyle oldu, masayı o devirdi bu devirdi, Erdoğan iyi, kötü… Bütün bunlar PKK’nın silahlı şiddeti yeniden başlatmasının meşru gerekçesi olabilir mi?

Bunu atlayıp, PKK’ya “sen cinayet işliyorsun” diyemeden veya ondan gelen ihlalleri görmeden yapılan vicdan çağrısı propagandadır.

**

Bir ilde hendek kazıp barikat kurup patlayıcı tuzaklayıp patlatan bir örgüt, oradan geçen çocuğun öleceğini de hesaba katmış demektir.

Ama sadece bunu değil.

O çocuk öldüğünde geniş bir sanatçı, entelektüel ve siyasetçi tayfasının kendisini mazur göreceğini veya hiç değilse sessiz kalacağını da hesaba katmış demektir.

Sessiz bir mutabakatın kötülüğü yaşadığımız.

Bazıları için Diyarbakır’da çorba içen polislerin üzerine ateş açıldığında hayatını kaybeden çorbacı çırağını anmanın zamanı değil. Çünkü onun “ulusal dava”da bir kullanım değeri yok. Başka bazıları içinse hükümete yarayacak bir trajediye göz yumulabilir.

Onların seçici vicdanlılık halleri, sadece sahici vicdanın görünürlüğünü perdeliyor.

**

Cizre’de veya yarın başka bir yerde PKK kendince özerklik ilan edip savaşçılık oynuyor, çatışmalar ve ölümler oluyorsa, dönüp önce ona dur demek, onun savaşını açıkça mahkum etmek gerek.

Ve aynı anda asker veya polisten gelen ihlal iddialarının ciddiye alınmasını, zaman geçirmeksizin soruşturulmasını, ihlal varsa açıkça kabul edilmesini ve etkili biçimde cezalandırılmasını istemek gerek.

Eli silahlı insanlarla sokaktaki çocukları birbirine karıştırmak PKK’nın tercihi.

Bu alacakaranlıkta bize de ayırmak düşüyor.

**

Şimdi de Nusaybin’de hendekler kazılmış, ana caddenin dışındaki pek çok cadde ve sokakta barikatlar kurulmuş.

Nusaybin’den gelen bir genç, PKK’lıların arabaları durdurup, anahtarlarını alıp çapraz biçimde park edip yolu kapattıklarını söylüyordu.

Şimdi PKK’ya söz etmeyip, yarın evlerin sokakların arasında çatışmalar yaşandığında, yine siviller hayatını kaybettiğinde “vicdan” çağrısı yapacak olanlar, sadece siyaseten doğru bir “duyarlılık” sergilemiş olacaklar.

“Vicdan” kavramını biraz daha anlamsızlaştırıp, biraz daha kullanılamaz hale getirerek.

Tıpkı “barış”a yaptıkları gibi…

Serbestiyet, 29.09.2015

Alparslan Sel – Yargı kararları devleti bağlamıyor mu?

Yargı kararları devleti bağlamıyor mu?

Türkiye’de sosyal güvenliğe ilişkin yürürlükte olan mevzuat da bu mevzuata dayalı kurum uygulamaları da her zaman problemli olageldi.   Sosyal güvenlik alanında doğru dürüst genel bir düzenleme 1961 Anayasa’sı ile mümkün olabildi. Uzun süre yürürlükte kalan ve pek çok kez değişikliğe uğrayan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun yürürlük tarihi ise 01.03.1965’tir. Bu alanda genel ve yeni bir düzenleme ise kademeli olarak yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel sağlık Sigortası Kanunu ile 2006 yılında yapıldı.   İş Mahkemeleri’nde görülmekte olan dava konularına ilişkin istatistiki bir çalışma yapılsa görülecektir ki; davaların birçoğunda devlet ya davalıdır ya davacıdır. Bu davaların sonunda ne kadar, ne oranda kamu otoritesi haklı çıkmaktadır, diğer bir ifade ile  örneğin bir yıl içerisinde ne kadar dava,  devletin lehine sonuçlanmaktadır çok net bilgi sahibi değiliz. Bu konularda kamuoyunu bilgilendiren açıklamalara ilgili devlet politikası gereği hiç alışık olmadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim.  Son yıllarda dava konusu ihtilafların mahkeme aşamasına gelmeden SGK tarafından çözülmesi için önemli değişlikler yapıldığını ve önemli aşamalar kaydedildiğini de belirtmeden geçmeyelim.

Sosyal güvenlik konusu açıldığında üzerinde en çok durulan hususlardan birisi aktüeryal dengelerdir. Kısaca ve kabaca sosyal güvenlik kurumunun aktif sigortalılardan topladığı pirimler yolu ile elde ettiği gelirler ile yine kurumun  aylık (ölüm, maluliyet, dul ve yetim, yaşlılık aylığı)  bağlama yolu ile yaptığı giderler arasındaki mali denge. Bizim ülkemizde bu dengenin özellikle geçmişte uygulanan popülist, kısa vadeli siyasi çıkar hesabına dayalı  haksız uygulamalar nedeni ile epeyce şaştığı söylenebilir. İşte bu aktüeryal dengenin yeniden öngörülebilir, sürdürülebilir bir seviyeye çekilmesi ve sosyal güvenlik sistemin finans açığının giderilmesi için son dönemde devlet birçok tedbir aldı. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, sigortalılardan toplanan pirim miktarlarının artırılması, sağlık güvencesi nedeni ile yapılan harcamaların özellikle ilaç sektöründe kontrol ve denetiminin sıklaştırılması, kayıt dışı sigortasız çalışmanın önlenmesi, bu tedbirler arsında sayılabilir.  Sosyal güvenlik sisteminin finansal açıdan güçlendirilmesi amacıyla yapıldığını düşündüğüm bir yasal düzenlemeden ve bu düzenlemenin devletin sosyal güvenlik politikalarında har vurup harman savurma ile hukuka aykırı tedbirler alma açısından ifrat tefrit savrulmasını hatırlatan sakıncalarından bahsetmek istiyorum.

‘’Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir.’’ Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96. madde hükümlerine göre geri alınır.5510 sayılı Yasa’nın 56. Maddesi  son fıkrası amir hükmü bu şekilde. Bu ne anlama geliyor? Özetle eşinizden kesinleşmiş mahkeme kararı ile boşanmış olsanız dahi devlet sizin fiilen birlikte yaşadığınızı tespit ederse, vefaat eden anne veya babalarınızdan aldığınız aylıkları kesebiliyor ve o güne kadar ödenen aylıkların toplamını yasal faizi ile birlikte sizden geri talep edebiliyor. Bu tespit nasıl mı oluyor? SGK memurları aldıkları ihbar ve şikayet sonrasında ilgili kişinin mahallesinde, oturduğu yerde gidip bizzat araştırma yapıyor. Komşular dinleniyor, muhtara soruluyor ve bir rapor tanzim ediliyor bu rapor sonrasında ilgili kişinin aldığı aylık iptal edilerek, ödenen toplam meblağ yasal faizi ile birlikte hak sahibinden geri isteniyor. Ödemeyenler aleyhine iş mahkemelerinde SGK’nın davacısı olduğu davalar  açılıyor.

Evrensel hukuk kuralları ve demokratik ilkeler açısından neresinden tutsanız elinizde kalacak bu yasa hükmü, hemen peşinen söyleyelim son dönemde aldığı özgürlükçü kararlarla umut vaad eden Anayasa Mahkememizce Anayasa’ya uygun bulundu ve bu yasa hükmünün iptal için yapılan başvurular red edildi. (İki üyenin karşı oy yazısı ile) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111215-27.htm

Yasa hükmünü yorumlamaya çalışan bir hukukçuyu geçtim, hukuk nosyonu taşımayan ve bahsedilen yasa hükmünün gadrine uğrayan normal, sıradan herhangi bir vatandaşın dahi çarnaçar aklına şu sorular gelmektedir. ‘’Fiili olarak birlikte yaşamak ne demektir? İki insanın fiili olarak birlikte yaşadığını devlet nasıl tespit eder? Devlet vatandaşının kiminle ne tür ilişkisi olduğunu konuyla komşuyla  dedi kodu ederek öğrenmeye çalışabilir mi? Muvazaalı boşanmadan bahsediliyor oysa ki muvazaa bir sözleşme halinde mevcut olabilir. Yetkili görevli bir adli merci tarafından verilmiş mahkeme kararları için muvazaa söz konusu olamaz. Velev ki taraflar sırf devletten aylık almak için boşanmış olsunlar, bu durumda bile  yasa hükmü hukuken meşru bir hale gelmez. İnsanların birbirlerine karşı hissettikleri duygular, mahrem hayatlar, harici araştırmalarla tespit edilemez. Tarafların iradesi boşanma yönünde tecelli ettikten sonra devlet niyet ve saik araştırması yapamaz. Kişilerin boşanma sonucu elde edeceği sosyal haklar hukuki bir sonuca bağlanmıştır, niyet ve saiklerine değil.

İlgili Yargıtay kararlarında ‘’hak sahibine eylemli birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren diğer koşulların da varlığı halinde tekrar gelir/aylık bağlanacağı’’ belirtiliyor. Yasanın uygulamasına ilişkin önemli bir açılım getiren söz konusu Yargıtay kararına karşı su soruları sormak da bizim en doğal hakkımız olsa gerek. ‘’Fiili birlikteliği ne zaman başladığını ne zaman sona erdiğini vatandaş devlete nasıl ispat edecek?’’ İki insan boşanmışsa yani aralarındaki hukuki bağ sona ermişse, bu hukuki bağı sağladığı haklardan taraflar kendi iradeleri ile vazgeçmişse,  anneden, babadan alınan ölüm aylıklarının fiili birlikte yaşamama gibi bir şarta bağlanmasının nasıl bir hukuki  izahı olabilir.’’  ‘’Müşterek çocukları bulunan eski eşler birlikte aynı çatı altında zaman geçiremez mi?’’  Mesela birlikte tatile çıkamaz mı? Her görüşme öncesinde biz müşterek çocuğumuzun gelişimi açısından sadece ailevi ve sosyal bir ilişki kurmak için şu gün, şu saate, şurada, şu kadar süre görüşeceğiz şeklinde ilgili kuruma bildirimde bulunmak zorunda mı? Her görüşmelerinde acaba işgüzar, kötü niyetli bir komşu bizi mi gözetliyor, bizi devlete ihbar mı edecek tedirginliğini yaşamak durumunda mı?

Bu yasa hükmü sonrasında aylıkları kesilen, alıp harcadıkları aylıkları topluca üstelik yasal faizi ile birlikte kendilerinden talep edilen ve mağdur duruma düşürülen birçok vatandaş şimdi İş Mahkemelerinde eski eşiyle fiili birlikteliğinin bulunmadığını kanıtlamaya çalışmakta, –nasıl kanıtlanacağını inanın ben de bilmiyorum- çile doldurmakta. 21. yy’da  temel hak ve özgürlüklerin bu kadar geliştiği ve güçlendiği bir dönemde, bu yasa hükmüne istinaden yapılan   uygulamalar, hukuk devleti  ve gelişmiş bir demokrasi olma yolunda  son yıllarda önemli mesafeler kateden, yüzakı ilerlemeler sağlayan, Anayasa’nın 90. maddesi ile uluslararası antlaşmaları kendi yasalarının dahi üstünde kabul eden  bu ülkeye yakışmıyor.

Lisan-ı Hal Tercüme İstemez

Bir kişi veya topluluk hakkındaki kanaatimiz, o kişi veya topluluk hakkında yaşam boyu zihin dünyamızda biriken enformasyon, izlenim ve tecrübelerimizin birikimini ifade eder.

Zihnimiz, insanların olaylar karşısındaki tepkilerini, iletişimde kullandıkları dili, davranışlarını, neye sevindiklerini, neye üzüldüklerini, paylaşımlarını ve değerlendirmelerini biz farkında olmasak bile sürekli not eder, kişi veya kişiler hakkındaki kanaatimizi günceller.

Sevgimiz, saygımız, inancımız ve güvenimiz bir anda oluşmaz. İtibar ettiklerimiz veya etmediklerimizi birbirinden ayıran, yaşanmışlıklarımızdır.

Dile gelen beyan ile gönülden geçenler arasında varsa bir tezat, bunu hissederiz. Lisana değil, lisan-ı hale bakarız.

Arkadaşlıklarımızı, dostluklarımızı ve ait olduğumuz çevreyi de buna göre belirleriz.

Hepimiz hayat boyunca sayısız kişi ile tanışır, sayısız çevreye gireriz. Kimileri ile kalıcı dostluklar kurar kimileri ile olan münasebeti ise kısa keseriz.

Bazı çevrelerde uzunca bir süre kalsak bile yabancı olmaktan kurtulamaz, bazı yerlere ise adım atar atmaz ehlinden oluruz.

Ortaokul yıllarından itibaren tarihe, sosyolojiye ve özellikle edebiyat ve şiire pek meraklıydım. Lise ve üniversite yıllarında Ankara’da nerede bir seminer, bir konferans olsa katılır, nerede bir şair veya ilim ehli konuşsa sohbetine koşardım.

Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) ile de 1995 yılının başında tanıştım. Hatırladığım kadarıyla Maltepe’de bugün toplantı odası olarak kullandığımız salonda hemen hemen her Cuma akşamı bir seminer vardı ve biz üniversiteden beş altı arkadaş o seminerlerin müdavimi olmuştuk.

LDT’de ilk fark ettiğim şey, hiyerarşik bir ilişkinin bulunmayışı idi. Daha önce gittiğimiz bütün cemaatlerde, derneklerde veya ortamlarda mutlaka bir “Abi”, bir “Üstad” veya bir “Başkan” vardı. LDT ise dikey değil yatay bir ilişki vardı. Evet, Hocalara, büyüklere saygıda kusur edilmiyordu ancak bu içten gelen bir duyguyla yapılıyor, hiyerarşik bir ilişkinin veya cemaat kuralı gereği değildi.

Herkes düşüncesini rahatlıkla ifade ediyordu. Türkiye’nin belli başlı bütün sorunları, hiçbir otosansür uygulanmaksızın tartışılıyordu. Başörtülülerin sorunlarını en çok dile getiren buradaki başı açık kızlar veya dindar olmayan erkeklerdi. Muhafazakar camiada sıkça rastladığım kompleksler burada yoktu. Kürt sorunu ve Alevi meselesi üzerine yüzlerce seminer, toplantı ve sempozyum yapıldı ancak hiçbirisinin programı yapılırken kırmızı çizgiler çizilmedi, ön yargıların esiri olunmadı.

Birey, sahiden birey olarak değer görüyordu. Bastırılmış duygularımız, ötekileştirilmiş kimliklerimiz kendine geliyor, anlam kazanıyordu. Herkes yeni fikirlere açıktı. Kimse ikna olmaya kapalı değildi. Bunları şüphesiz gün be gün fark ettim ve daha adımımı attığım ilk gün ehlinden olduğum ve hep öyle hissettirildiğim LDT’nin zamanla Yönetimine de dahil oldum.

1995’ten sonra, içinde olduğum yıllar boyunca LDT’den çok farklı simalar geldi geçti. Ne kimseye niye geldin denildi, ne de nereye gidiyorsun sorusu soruldu. Gelip katkı sunan, iş yapan, emek veren liberal fikriyata sahip veya yakın olan herkes LDT’nin bir parçası, faaliyetlerinde söz sahibi oldu. Ama başka bir şey daha oldu. LDT yalnızca bir fikir kulübü olmadı, aynı zamanda erdem, ahlak ve kişilik loncası oldu. İyi insanlardı bir araya gelenler. Faaliyetlerimiz gönüllü, ajandamız hep şeffaf oldu.

Hiçbir siyasi parti veya cemaat ile hiçbir zaman organik bir bağ kurmadık. Ancak her fırsatta siyasi partileri, karar vericileri ve politik elitleri etkilemeye çalıştık. Derdimiz, liberal fikriyatın ekonomik ve siyasi kararlara, uygulamalara etki etmesi idi. Bunu kısmen başardık da.

Bugün Türkiye’nin insan hakları alanında, ifade hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılmasında, hukuk devletinin güçlendirilmesinde, Kürt meselesinin çözümü yolunda, Alevi Meselesinin daha derinlikli olarak ele alınmasında, gayri müslimlerin haklarının iadesinde, serbest piyasanın geliştirilmesinde ve rekabetin korunmasında kat ettiği mesafede LDT’nin ve LDT mutfağından bir şekilde beslenenlerin önemli katkısı vardır.

Yıllardır aralıksız çıkan Liberal Düşünce Dergisi ve üç yüzden fazla yayınıyla kütüphanelerimizde devasa raflar oluşturan Liberte Yayınevi, Türkiye’de liberal fikriyatın tanınmasında, bilinmesinde, okunmasında çok önemli bir işlevi yerine getirdi. Bu işlevini eskisinden daha büyük bir heyecanla ve daha da kurumsallaşmış olarak icra etmeye devam edeceğiz inşallah.

Yeni bir tasarımla yeni bir başlangıç yapan “Hür Fikirler” de güncel-yorum alanında var olan önemli bir açığı kapatacak, ilkeli ve ahlaklı yayıncılığın ve serbest düşüncenin platformu olacaktır. “Hür Fikirler”in yeniden tasarlanmasında ve yayına hazırlanmasında emeği geçen arkadaşlara müteşekkiriz.

Hayırlı olsun…

Kürt Siyaseti Asıl Neyi Kaybetti

Hür Fikirler yenilendi. Gönül, bu yeni dönem için barışı kutladığımız, umut verici bir yazı yazmak isterdi. Ne var ki Barış Süreci’nde gelinen noktada terör ve şiddetin toplumu inanılmaz dehşete ve hayal kırıklığına düşürdüğü şu günlerde değerlendirmenin unsuru doğal olarak kazanımlardan çok kayıplar oluyor.

Çoğu, şimdiye kadar siyasi partiler üzerinden kazanım ve kayıpların farklı analizlerini yaptı. Ancak, Barış Süreci’nin bozulmasıyla siyasetin, özellikle de Kürt siyasetinin neyi kaybettiği üzerinde pek durulmadı. Benim gördüğüm ise Kürt siyasetinin tarihsel bir dönüm noktasında, bir daha ele geçmesi neredeyse imkansız bir fırsatı kaçırmış olmasıydı.

Başlangıçta belirteyim ki Kürt siyasetinden kastım Kürtler değil. Kürtlerin hak ve özgürlükleri adına siyaset yaptığını iddia eden ya da öyle olduğunu düşündüğümüz temsilciler, kişi ve kurumlar.

Hakkını vermek gerekir ki Kürt siyaseti son birkaç yılda Türkiye demokrasisine çok ciddi katkılar sağladı. Gezi olaylarında ve 17-25 Aralık sürecinde sağduyulu davranmış olması oldukça değerliydi. Keza, Kürt siyaseti 7 Haziran seçimlerinde farkında olmadan bir katkı daha sundu Türkiye demokrasisine. İsteyen partinin Türkiye siyasetinde temsil hakkı kazanabileceğini ve dolayısıyla Türkiye’nin öyle iddia edildiği gibi bir diktatörlük olmadığını gösterdi.

Kürt siyasetinin bu dönemden önceki hak ve özgürlük mücadelesi de – PKK ve benzeri şiddet hariç – Türkiye demokrasisini şekillendiren temel meselelerden biriydi. Vurgulamak gerekir ki aslında bu mücadele yalnızca Kürt siyasetinin değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesini arzu eden birçok kesimin de mücadelesiydi ve bu kesimlerin birçoğu da Kürtlere bu konuda cesurca destek verdi.

Madem her kesimin hakkını vermek gerek ve bugün kızgınlık, öfke, gözü dönmüşlük, vefasızlık, anlayışsızlık ya da iki yüzlülük, artık ne derseniz deyin, tam tersini iddia etse de Kürt siyasetine ve Kürtlere en büyük katkıyı sunmuş Türk-muhafazakar siyasetçinin Erdoğan olduğunu da söylemek gerek. Erdoğan’ın meseleyi normalleştirerek kendi muhafazakar-milliyetçi tabanının önüne getirmiş olması bile tek başına bir başarıyken, bu tabanı konuya daha sağduyulu yaklaşmaya ikna etmesi Kürt siyasetinin son 30 yılının en büyük kazanımıydı.

Ben çok duydum; mutlaka siz de duymuşsunuzdur: “PKK olmasaydı, Kürt siyaseti bu noktada olmazdı” derler. “PKK Kürt siyasetine çok şey kazandırmıştır” diye vurgularlar. Belki öyledir ama ben katılmıyorum. Çok daha net söylenebilecek bir şey varsa, PKK şiddeti, her şiddet türü gibi kendi adına yapıldığı iddia edilen Kürtleri, marjinalleştirmiş, onlara karşı toplumsal algıyı sertleştirmiş ve önyargıları daha keskinleştirmiştir. Belki devleti hukuki-yapısal reformlara-hamlelere zorlamıştır, ancak toplumsal algıyı sürekli aşırılığa sürüklemiştir.

Barış Süreci’nin en büyük başarısı da bu algıyı değiştirmek olmaya başlamışken, kendileri dışında kimsenin Kürt sosyolojisini anlamadığını iddia eden Kürt siyaseti, 80 sonrası tarihinde Türkiye muhafazakar-milliyetçi tabanın büyük çoğunluğunu Kürt meselesi konusunda normalleştirmeyi başaran Erdoğan’ı en büyük düşmanı ilan ederek bırakın Kürt sosyolojisini, sosyolojiden de anlamadığını ortaya koymuştur. Bugün Kürt sosyolojisinden anlamayan, onu inkar eden ve ona bir karşılık üretemeyen aslında Kürt siyasetinin ta kendisidir.

Barış Süreci, Kürtler ile diğer etnik kesimlerin bir araya geldiği, birbirlerini ilk defa gerçek manada karşılaştığı, tanımaya başladığı ve Kürtlerin marjinalleştirilmediği bir dönem yaratmıştı. Kürt siyaseti bu süreci kolay bir şekilde feda edebileceğini göstererek asıl derdinin Kürt sosyolojisi ya da Kürtlerin hak ve özgürlükleri olmadığını ortaya koydu. Böylelikle aslında, amacı ne olursa olsun, yöntem olarak pozitivist-Kemalist yöntemden farklılaşmadığını ve Kürtler için özgürlükten öte kolektif ve tek tip bir gelecek arzu ettiğini göstermiş oldu.

Bugün Kürt siyaseti, Kürtler adına çok önemli bir tarihi fırsatı kendi farklı amaçları ve hırsı uğruna kaçırdı. Kürtler bunun farkına vardıkça zamanla bu yönlü siyaseti desteklemekten vazgeçeceklerdir. Buna ilaveten, Kürt siyasetinin kaybettiği ve belki on yıllar boyunca bir daha bulamayacağı esas fırsat Erdoğan’ın ikna ettiği büyük muhafazakar-milliyetçi kesimdir. Kürt siyasetinin bu kesimi bu kadar kolay kaybetmeyi göze almış olması, bu siyasetin “Türkiyelileşme” arzusu bağlamında da önemli bir göstergedir. Kürt siyasetinin hep kendi sosyolojisinin anlaşılmasını talep ederken, bu muhafazakar-milliyetçi kesimin sosyolojisine hiç kulak kabartmamasının neyi gösterdiğine de siz karar verin.

Muhalefet Tarzı ve Demirtaş’ın Alkışı

Cumhurbaşkanlığı yemin töreninde iki tip muhalefet etme tarzı fotoğraf karelerine yansıdı. CHP Grup Başkanvekilinin bağırarak kitapçık fırlatması ve Selahattin Demirtaş’ın usule uygun şekilde Cumhurbaşkanını ayakta alkışlaması. Bu karelerden ilki anti-siyaseti ikincisi ise siyaseti sembolize ediyor.

Demirtaş bu hareketi sebebiyle, gerçi sonra hava yavaştan terse döner gibi oldu ama, sosyal medya üzerinden başlayan bir linçe maruz kaldı. Demirtaş’a yönelik “bir katili/hırsızı nasıl alkışlar”, “bizi sattı”, “AKP yandaşı”, “o da seçmenine nezaketsizlik yaptı” vb. çıkışmalar beklendiği üzere esas olarak Kemalist-Sol kesimler arasından geldi. Buradaki linç motivasyonunun sebebi büyük ölçüde Demirtaş’ın bu davranışı ile Erdoğan’ın bir cumhurbaşkanı olarak meşruiyetini tanımış olduğu fikridir. Bu tipolojideki muhaliflerce bir nefret objesine dönüştürülen ve kötülüğün pür hali olarak ikonlaştırılan Erdoğan’a yönelik herhangi bir nezaket, “prosedürel” bile olsa, tahammül edilir bir durum değildir.

Bu muhaliflik Cemil Bayık’a bile “marjinal” gelen sınırlı bir çevrede hâkim olsaydı üzerine fazla konuşmaya gerek olmayabilirdi. Esasen devrimci-köktenci grupların muhalefet strateji ve taktiklerinden oluşan bu tarz ana akım muhalefete de sirayet etmiş, muhalefet etmenin belli başlı yolu olarak hegemonik bir hale gelmiş durumdadır. Öyle ki, bu tarz ile uyuşmayan herhangi bir eleştirel pozisyona kesinlikle izin verilmiyor. Farklı bir “muhalif hal”, “Demirtaş’ın Alkışı” örneğinde görüldüğü gibi en kısa zamanda çevrelenip görüldüğü yerde hunharca bir saldırıyla bin pişman ediliyor.

Halil Berkay’ın “devirmeci muhalefet” dediği bu tarzda, muhalif kendini karşıtlık üzerinden var ediyor. Düşman olarak kodladığı “hedefin” her türlü söylem ve eylemine karşı çıkmak ile kendini muhalif konumda tutuyor. Muhalifliği tanımlayan şey kesinlikle sahip olunan değerler, ilkeler, vizyon, gelecek ideali, politik amaçlar veya adı konmuş siyasalar (belki geri planda sinik halde bulunan idealize edilen geçmiş veya hiç gelmeyecek ülküleştirilen bir gelecek var) değil. Sırf ve sadece karşıtlıktan beslenen bu muhaliflik “hedefin” öne süreceği siyasaları ve yapacağı hataları bekliyor, ardından bunların tam karşısında pozisyon alarak cepheden bir reddiyeye girişiyor.

Bu tarz, bütün o pro-aktif görüntüye rağmen, Erdoğan/AKP karşısında kendini aslında edilgen kılan bir muhalefet etme biçimidir. Söz konusu edilgenlik top yekûn ve yekpare bir muhalif hat kurmaya vakfedilecek bir öfke ve saldırganlık ile bir tür etkenliğe dönüştürülmeye çalışılıyor. Ancak, her seferinde geriye muhalefet adına kala kala kategorik bir Erdoğan/AKP karşıtlığı kalıyor. Pek tabi, bu resimde kendileri de dâhil olmak üzere herkes, bırakın ülkeyi yönetmeye, ülke siyasetini yönlendirmeye ve buna müdahil olmaya bile yeltenmeyen bir muhalefet resmi görüyor.

Bu edilgen muhalifliğin kaynağında ise Erdoğan’ı/AKP’yi tanımayı ısrarla reddeden çarpık ve işlevsiz bir stratejik duruş yatıyor. İlk seçim başarısından bu yana şu ya da bu vesileyle Erdoğan’nın/AKP’nin meşruiyetinin sorgulanmadığı ve her meselenin bir şekilde getirilip bir rejim krizine bağlanmadığı pek bir olay neredeyse yok gibi. Bu muhaliflik, sanki yeterince verimsiz değilmiş gibi, sadece politik karşıtlıkla yetinmiyor, adeta “ontolojik” bir karşıtlığı da içselleştirmiş durumda. Bu muhaliflik Erdoğan’ı/AKP’yi legal ve meşru bir siyasî rakip ve muhatap olarak tanımayı ısrarla reddediyor. Bu muhaliflik Erdoğan’ı/AKP’yi tanımak, anayasal ve meşru görmek ısrarla reddedilirse, karşılarında cesaret kırıcı bir güce sahip olarak duran bu “siyasî rakipleri” sanki buharlaşıp havaya uçacakmış gibi bir ruh hali taşıyor. Korktuğu bir şeyle mücadele yöntemi olarak gözlerini sıkıca kapatıp, etraftaki ve içindeki sesleri bastırmak için tepinip bağırarak hep aynı şarkıyı söyleyen bir küçük çocuğun davranışına benziyor bu. Sanki yeterli bir süre gözlerini ve kulaklarını kapalı tutarsa, yeniden açtığında korktuğu şey, o her neyse, ortadan yok olacak.

Bu muhaliflik gözlerini açmaya yeltenmek bir yana herkesin de illa kendisi gibi davranmasını istiyor. Demirtaş’a bağırıyor; “sen de kapa gözlerini”, “ona bakarsan hiçbir zaman yok olmayacak ve bu senin suçun olacak”. Koskoca bir toplum kesimini belli bir vizyon ve politikalar etrafında mobilize etmek yerine, siyasetsizliğe demir atmış halde beklemeye davet ediyor. Potansiyel kitlesine politik hedefler, amaçlar, projeler yoluyla elde edilecek başarı umudu önermek yerine, “laf sokmalar”, “kapak yapmalar”, “küçük düşürmeler”, “aşağılamalar” ve “suçlamalar” gibi kısa erimli ergen tipi hazlar ile yetinmeyi vadediyor.

Bu muhaliflik Erdoğan’ı/AKP’yi “hedef/düşman” yerine siyasî rakibi olarak kabul edip onunla siyasî mücadeleye, müzakereye ve pazarlığa girmeyi reddederek ülkenin siyasî yapılanmasında ve şekillenmesinde aktif bir rol üstlenmeyi de reddetmiş oluyor. Ülkenin yapılanmasında muhalefetin kendi politikaları ve vizyonu ile yer alması gerektiği yönündeki seslenişler ise kulaklarına “siz de AKP’li olun” daveti olarak ulaştığından duygusal bir infiale yol açıyor. Erdoğan’ın/AKP’nin siyasaları ve eylemleri karşısına kendisininkini koymak yerine, Erdoğan’a/AKP’ye karşı olmakla güya ona direniyor. Kendi politika ve amaçlarını uygulamaya geçirecek plan, hamle ve eylemler yerine bütün enerjisini “hedefi” yok etmeye vakfediyor. Dolayısıyla, bu muhalifliğin elinde kala kala bütün bu hızla olup biteni, akıp gideni çaresizlik ve hınç içinde seyretmek kalıyor. Üstelik, bu anti-siyaset yüzünden amaçladığının tam tersi sonuçların, yani rakibinin “siyasetinin” gerçekleşmesini büyük ölçüde kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor olabilir. Örneğin, anayasa yapımı konusunda zamanında anti-siyaset yerine daha aktif ve öncü bir rol içeren bir siyaset izlenebilse ve anayasa yapılabilseydi, belki de bugün de facto bir başkanlık sistemine doğru gidiyor olmazdık.

Halbuki, “korkuyla” baş etmek için yapılması gereken ilk şey bağırmayı ve tepinmeyi bırakmak, gözleri yavaşça açmak ve o şeye doğrudan bakmaktır. İşte ancak bundan sonra siyaset üretmeye ve gerçek anlamda muhalefet etmeye başlanabilir. Çok gürültülü ancak işlevsiz bir “muhalif duruştan” “muhalefet etmeye” geçilebilir. Kendi politik amaçları ve üreteceği siyasaları üzerinden müzakere, pazarlık ve kamuoyu baskısı oluşturma gibi yöntemler ile aktif ve alternatif bir siyasî hareket ve muhalefet tarzı geliştirilebilir. Siyasî rakipleri muhatap olarak almanın, onlara karşı jest ve nezaket sergilemenin ve bu muhataplarla girilecek müzakere veya pazarlık gibi ilişkilerin bir ihanet kanıtı değil, bir siyaset aracı olduğu idrak edilebilirse demokratik siyaset pekişebilir. Seçmen kitlelerine “yok etmek” adına değil, “var olmak” adına bir politik umut aşılanabilirse, pekâlâ başarılı bir muhalif hareket oluşabilir. Ama bunun için başlangıç noktası toptancı bir reddiye değil, oyunun kurallarını (demokratik rekabet-yarışma) kabul eden ve oyunda ben de varım diyen bir duruştur.

Vesayetin gerilemesi ve çözüm süreci demokratik siyaset için çok geniş bir alan açmasına rağmen, maalesef şimdiye kadar bu alan muhalefet tarafından yeterince etkin ve anlamlı bir şekilde kullanılamadı. AKP bu geniş alanda neredeyse tek başına at koşturuyor ve her seçimle hâkim parti statüsüne iyice yerleşiyor. Buna karşın, şimdiye kadar muhalefet cephesinden demokratik siyaset arenasında kendine yer tutmaya dair ciddi bir hamle gelmedi. Söz konusu ettiğimiz bu muhalefet tarzının demokratik siyaset arenasında tutunacak ve belki de güçlenerek alternatif olabilecek bir siyasî hareketi üretmeye veya beslemeye pek de izin verdiği söylenemez.

Muhalefet tarafındaki tek umutvar kıpırdanma Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında yürüttüğü kampanya ve nihayetinde aldığı göreli yüksek oy oranı oldu. Görünen o ki, AKP’nin “yenilemez” gibi duran gücüne rağmen, muhalefet kanadından gelen “siyaset” yapılacağına dair en ufak bir işareti bile kamuoyu ve seçmen pekâlâ satın alabiliyor. Bir yandan devlet öte yandan PKK olmak üzere çifte kavrulmuş bir vesayet kıskacı altında kalan Kürt siyasî hareketinin köklü bir demokratik siyasî pratik ve gelenek geliştirmesi pek mümkün olmadı. Ancak can yakıcı ve sahici sorunlar üzerine yükselmiş ve demokrasi dışı siyasetin bedellerini ödemiş ve sonuçlarını tecrübe etmiş bir hareketin demokratik oyunun içinde yer alabilmenin değerini takdir etmesi şaşırtıcı değil. Zira, hareket yakın döneme kadar enerjisini büyük bir kısmını sistem tarafından kabul görmeye ve -bırakın meşru olarak tanınmasını- legal konumda tutunmaya harcamıştı. Adil bir oyun kurup (demokratik) oyun içinde yer almak istemesi tuhaf değil. Bunun koşullarından biri de birlikte oyun oynayacağın rakiplerini muhatap olarak kabullenmek ve oyunun sonuçlarına saygı duymaktır. Aksi halde oyunu sen kazandığında veya oyunda çeşitli kazançlar elde ettiğinde rakiplerinin bunu kabul etmesini beklemek pek anlamlı olmazdı.

Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı yemin törenindeki tavrı ve arkasından konuyla ilgili verdiği röportaj ve beyanatlarda bu tür bir muhalefet perspektifinin işaretlerini görüyoruz. Demirtaş ve Kürt siyasî hareketinin Türkiyeleşme hedefini yürütürken işlevsel ve kendisini etken kılacak bir muhalefet tarzında sebat mı edeceğini, yoksa arkaik sol ve Kemalist mahallelerinin baskısına boyun mu eğeceğini şimdiden söylemek zor gibi. Ancak iyimser olmak için sağlam sebep, Kürt tabanının bu konuda siyasî kadrolarının çok önünde olduğu gerçeğidir. Taban gerçek sorunları olan ve onların siyaset yoluyla çözülebilirliğine inanç ve ihtiyaç duyan oldukça tecrübeli ve ferasetli bir kitleden oluşuyor. Dolayısıyla, bu seçmen tabanının kendi siyasetçilerini anti-siyasete sapmaktan alıkoyacak şekilde onlara rehberlik edebileceğini ve gerektiğinde onları terbiye edebileceğini umabiliriz.

15.09.2015

Fazıl Say Vakası, Çifte Standart ve İfade Hürriyeti

Gülay Göktürk Fazıl Say Vakası üzerine yazdığı “Bilmem Fark Ettiniz Mi…” başlıklı yazısında (19 Nisan 2013 Cuma Günü Bugün Gazetesi’nde yayınlanan yazı) haklı olarak bir çifte standarda dikkat çekerken, aslında dünyanın ifade hürriyeti ile ilgili gelip dayandığı bir çıkmazı da açık bir şekilde gösteriyor. Lakin Göktürk, bu ifadelerin nefret suçu olarak kabul edilip cezalandırılmasını onaylamak suretiyle kendisi de bu çıkmaza katkı sağlıyor. Söz konusu çıkmaz şudur: Bu tür tartışmalı dava ve vakalar başta olmak üzere, her fırsatta, her bir taraf öteki tarafın fikir ve ifadelerini hürriyet hakkının korumasından çıkarmaya uğraşmaktadır. Böylece her bir cepheden gayet “medenice gerekçelerle” sürekli itile kakıla ifade hürriyetinin sınırları iyice daraltılmaktadır. Ancak yine her bir taraf, kendilerinin fikir ve ifadeleri söz konusu olduğunda ifade hürriyetlerinin ihlal edindiğinden yakınmakta ve kendi tarafında oldukları fikir ve ifadelere koruma talep etmektedirler.

İfade hürriyetinin ihlali genellikle yaygın iki yöntem ile yapılır: Tekçi-Mutlakçı Baskı ve Medenice Baskı

Bunlardan ilki kaba ve demode bir yöntemdir. Burada tek ve mutlak bir hakikat/doğru iddiasında bulunularak ifade hürriyeti reddedilir ve ihlal edilir. Bu yüzden bu yönteme “tekçi-mutlakçı baskı” yöntemi diyorum. Bu yönteme başvuranlar daha eskilerde genellikle dinî dogmalara referans verirken, modern zamanlarda ise genellikle seküler dogmalara referans vermişlerdir. İfade hürriyeti önceleri din adına yok edilirken, sonraları çeşitli versiyonları ile “seküler dinler” adına yok edilmiştir. Bu yöntemin en katı halinde, kişilerin sözle veya şeklen iktidar koruması altındaki bu tek doğruyu kabul etmeleri veya ona uymaları kâfi gelmez. Öyle ki, bireylerden zihnen ve vicdanen de tam itaat ve onay beklenir. Bu yöntemde iktidar sahiplerinin izin verdiği ve tolere ettiğinin ötesindeki her fikir ve ifade yasaklanmakta ve şiddetle cezalandırılmaktadır.

Elbette böyle katı bir ortamda ne ifade hürriyetinin ne de başka bir hürriyetin esamesi okunmaz. İfade hürriyetinin “ihlali”nden bile bahsedebilmek için kısmî bir özgürlüğe ihtiyaç vardır. Bu tür koşullarda ise ifade hürriyeti ihlallerinin önemlice bir kısmı bu tekçi-mutlakçı anlayışın hafif, parçalı ve savruk hallerine bürünerek karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de Atatürk, resmi tarih ve resmi ideoloji alanında yaşanan ifade hürriyeti ihlallerinin tek-parti dönemindeki katı, sonraları ise daha gevşek ve dağınık seyreden serüvenini hatırlayın. Bu yöntemde ifade hürriyetini ihlal edebilmek için başvurulan gerekçe basitçe şudur: Eğer hakikat veya doğru tek ise insanları bunu inanmaya, bunu kabul etmeye zorlamak meşru veya gereklidir. Devlet veya iktidar cebrinin hakikat veya doğrunun tarafında saf tutması kadar doğal ne olabilir ki!

İfade hürriyeti ihlalinde başvurulan ikinci yöntem ise pek sofistike ve moda bir yöntemdir. Bu yüzden bu yönteme “medenice baskı” yöntemi diyeceğim. İlk yöntem kaba ve doğrudandır, çünkü insanları tek doğruyu kabul etmeye zorlamaktadır. Medenice baskı yöntemi ise insanları kendilerininki hariç diğer bütün “kimliklere” karşı nazik, anlayışlı ve ince düşünceli olmaya, onlara saygı duymaya ve değer vermeye, onlardan nefret etmemeye zorlamaktadır. Bu yöntem doğrudan ve açık bir şekilde değil, sinsice ve fark ettirmeden ifade hürriyetini kemirmektedir. Burada söz konusu fikir, kanaat ve ifadelerin belli bir gruba veya grup üyelerine yönelik olarak aşağılama, hakaret etme, küçük görme, alay etme, rencide etme, küfür vb. bir nitelik taşıması gerekçe gösterilerek ifade hürriyetinin kısıtlanması talep edilmektedir. Öyle olduğu düşünülen ifadeler gittikçe yaygınlaşan bir biçimde nefret suçu olarak adlandırılmaktadır. Nefret suçu argümanını benimseyenler, nefret söylemi olarak tanımladıkları fikir ve ifadelerin ifade hürriyetinin korumasından çıkarılmasını, suç olarak tanınıp yasaklanmasını ve mümkün olduğunca ağır cezaların getirilmesini savunmaktadırlar.

Nefret söylemi-suçu daha ziyade toplumlarda azınlıkta olan, ayrımcılığa maruz kalan ve zayıf ve korumasız olduğu düşünülen grupları koruma ve onlara yönelik pozitif ayrımcılık inşa etme çabasının bir sonucu olarak kendini gösterdi. Nazi soykırımı sebebiyle Yahudiler, ABD’nin ırkçılık geçmişi sebebiyle siyahlar, cinsiyetçilik sebebiyle kadınlar ve homofobi sebebiyle eşcinseller gibi kimlikler-gruplar başlangıçta öne çıktıysa da, zamanla bu korumadan yararlanmak isteyen gruplar veya kimliklerin sayısı hızla arttı. Aynı zamanda nefret söyleminin ve nefret suçunun tanımı epeyce genişledi. Pek çok Batı Avrupa ülkesinde fikir ve ifade hürriyeti belli cephelerden geriledi. Örneğin bazı ülkelerde “Yahudi Soykırımını” veya “Ermeni Soykırımını” reddetmek yasaklandı. Nefret söylemi-suçu fikir ve ifade hürriyetini tehdit ettiği gerekçesiyle zaman zaman eleştirilse de, söz konusu anlayış dominant eğilim haline geldi. Ne zaman ki, Hristiyanlar ve Müslümanlar gibi major dini gruplar nefret söylemi-suçu kalkanını kendileri için talep etmeye başladılar, o zaman işler karıştı. Göktürk’ün “çifte standart” diye veryansın ettiği noktaya gelinip dayanıldı.

Şöyle ki, din adına ifade hürriyetinin ihlal edilmesini talep edenler önceleri tekçi-mutlakçı yönteme başvuruyorlar, onaylamadıkları fikir ve ifadeleri kâfirlik veya küfre girme olarak niteliyorlardı. Sonraları dine veya dince kutsal sayılan değerlere hakaret olarak formüle ettiler. Ve nihayetinde dindarlar da nefret söylemi-suçu etiketinin sihrini keşfetti ve kendileri için de aynı korumayı/ayrıcalığı talep etmeye başladılar.

Batı medeniyeti din adına yapılan hürriyet ihlallerine direnmede güçlü bir tarihsel geleneğe ve haklı bir reflekse sahip olduğundan, bu alanda ifade hürriyeti göreceli olarak daha titizlikle korunabildi. Üstelik uzunca bir süre din adına ifade hürriyetinin sınırlanması talepleri tekçi-mutlakçı baskı yöntemi dediğim anlayışın izdüşümleri şeklinde savunulmaya çalışıldığından, bunlara karşı çıkmak ve gayrî meşru birer talep olarak kategorize etmek çok daha kolaydı. Hele İslamiyet adına yapıldığında, ifade hürriyetinin sınırlanmasına yönelik taleplere direnmek hiç düşünmeden alınan doğal bir pozisyondu. Zira Müslüman coğrafyanın insan hak ve hürriyetleri alanındaki sicili hem pratik hem teorik bakımdan oldukça zayıftı ve buna bir de Batı’da “11 Eylül” ile güçlenen İslamafobi eklendiğinde ifade hürriyetini desteklemek için yeterince güçlü motivasyonlar sağlanmış oluyordu. Öyle de oldu, global ölçekte Salman Rushdie vakasından Danimarka’da yayınlanan karikatürlere, yerel ölçekte ise Ekşi Sözlük Yazarı Vakasından Sevan Nişanyan Vakasına ve en son Fazıl Say Vakasına kadar pek çok örnekte, nefret söylemi-suçunu savunanların çoğunluğu bunları ifade hürriyeti kapsamında görürken, İslamî çevrelerin çoğunluğu bunları hakaret ve saldırı olarak gördü.

Böylece Göktürk’ün sözünü ettiği çifte standart bariz biçimde görünür hale geldi. Nefret söylemi-suçu gerekçesiyle ifade hürriyetine katı sınırlar getirilmesini savunanların haylice bir kısmı söz konusu olan major dinler ve mensupları olduğunda ifade hürriyetini korumaktan yana tavır aldılar. Ancak, ifade hürriyetinin sınırları konusunda sergilenen bu çifte standart tek yanlı değil. İslamî çevreler veya dindar Müslümanların çoğu da benzer bir çifte standart ile malul durumdalar. Sadece o taraftan yapılan çifte standart şimdilik daha az görünür halde. Çünkü İslamî çevreler insan hakları ve hürriyetleri literatürü ve diline yenice ısındılar. Artık “Batılı olduğu” gerekçesiyle kategorik olarak insan hakları felsefesini reddetmiyorlar, üstelik gittikçe bu dile ve düşünce örgüsüne aşina ve hâkim olmaya başlıyorlar.

Sonuç olarak, “pek medenî gerekçelerle” ifade hürriyetinin “öteki için” ihlal edilmesi talepleri artarak dört bir yandan yükseliyor. Bu talepler ifade hürriyeti aleyhine güçlü bir kamuoyu ve baskı inşa ediyor. Bu baskı karşısında “taraflı” bir ifade hürriyeti savunusu fazla direnemiyor ve de direnemeyecektir…
15.09.2015

Vesayetsiz Bir İktidar, Seçimle Değişen Bir Hükümet

Türkiye olarak, 3 Kasım 2002 genel seçimleriyle başlayan ve 7 Haziran 2015 genel seçimlerine kadar devam eden yaklaşık 13 yıllık dönemi sürekli bir aksiyon filmi içinde, üstelik de hep en hareketli sahnelerinin ortasındaymışız gibi geçirdik. Bütün bu dönem boyunca hiç olmayanlar oldu, hiç söylenmeyenler söylendi, hiç yapılmayanlar yapıldı. Olmadık, söylenmedik, yapılmadık neredeyse pek bir şey kalmadı.
Her manada kesif, gergin, çatışma ve cepheleşme ile dolu geçen bu döneme dönüp geriye baktığımızda aslında büyük bir başarının kaydedildiğini ve ana hedefe büyük ölçüde ulaşıldığını söylemek lazım. Bu dönem boyunca verilen mücadele anlamsız veya boşuna değildi. Bilakis ana hedef olan demokrasinin yerleşmesi ve pekişmesine hizmet etti. Bugün için Türkiye’de demokrasi geri döndürülmesi çok zor eşikleri atlamış durumdadır. Artık, ileriye doğru zorlu bir mücadele ile atılmış bu toplumu geriye dönmeye ve eskiyi restore etmeye razı etmek pek kolay değildir.
Bu 13 yıllık mücadele sonunda gerçek ve işleyen bir demokrasiye sahip olmaya çok daha fazla yaklaştık. 13 yıl sonunda elde edilen kazanç bundan sonra demokrasinin üzerinde daha sağlam ve güvenle duracağı iki ana kolandan oluşuyor: Vesayetsiz bir iktidara sahip olmak ve hükümetin seçimle el değiştirmesi.
Bu demokrasi mücadelesinin taşıyıcısı ve başlıca siyasi aktörü Ak Parti oldu. Mücadelenin ilk perdesi vesayetçi Kemalist statükoya karşı verildi. Asker-yüksek yargıdan oluşan vasiler ve onlarla organik ortaklık içindeki CHP, merkez medya, YÖK-üniversite ve İstanbul sermayesi elbirliğiyle Ak Parti’ye seçimle elde ettiği iktidar yetkisini kullandırmadılar. Meşhur tabirle ilk iki döneminde “Ak Parti hükümet oldu ama iktidar olamadı”.
Aslında bu akıbet Türkiye’de hükümet kuran her partinin makus kaderiydi. Ne var ki, vesayet merkezleri İslamcı kökleri sebebiyle Ak Parti karşısında çok daha pervasızlaştı ve azgınlaştı. Aslına bakılırsa bu ölçüsüzlükleri kendi sonlarını hızlandırıcı bir etki de yarattı.
İster atanmışları ister beslemeleri olsun Kemalist otoriter rejimin vasileri devletin ve ülkenin asıl sahipleri ve has yurttaşları olarak gördüler kendilerini. Ak Partiden, onun merkeze taşıdığı toplum kesimlerinden ve temsil ettikleri yaşam kültüründen nefret ettiler. Hükümet olmasını hazmedemediler, iktidara ortak olmaya kalkmasına ise hiç tahammül gösteremediler. Bütün güçleri ve enerjilerini Ak Parti’ye devlet iktidarını kullandırmamaya ve onu hükümetten uzaklaştırmaya vakfettiler.
En sonunda 27 Nisan Muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı ve kapatma davası ile Ak Parti üzerindeki baskıyı iyice artırdılar. Vesayet merkezlerinin bu hücumları, 22 Temmuz Genel Seçimleri, Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin Anayasa Referandumu, 12 Eylül Anayasa Referandumu ve 2011 Genel Seçimleri gibi sandık hamleleriyle savuşturuldu. Nihayetinde Kemalist vesayet merkezleri mağlup edildi ve geri çekilmek zorunda bırakıldı.
Böylece 13 yıllık bu mücadelenin ilk ve en önemli kazanımı olan vesayet merkezlerinin yenilgiye uğratılması amacına ulaşılmış oldu. En üst ve büyük vasi olan asker siyasetten geri çekildi ve kısmen hükümetin denetimi altına girmiş oldu. Bu başarının semeresi Ak Parti’nin 3. Döneminde hem hükümet hem iktidar olma imkanına kavuşmasıyla alındı.
Ak Partinin 3. Döneminde demokrasi mücadelesi daha farklı bir biçim aldı. Bu ikinci evrede mücadelenin ilk ayağında Hükümet ile Cemaat arasında iktidar savaşı veya başka bir ifadeyle Cemaatin yeni vasi olma mücadelesi ile Hükümetin buna direnişi vardı.
Bu mücadele 7 Şubat 2012 Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla başladı, ardından kızlı erkekli, dershaneler ve nihayet 17-25 Aralık operasyonlarıyla büyük çatışmaya doğru evrildi. Cemaat Hükümete karşı emniyet ve yargıdaki kadroları eliyle operasyonel bir savaş yürüttü.
Bu evrede demokrasi mücadelesinin ikinci ayağı ise Gezi vesilesiyle başlayan ancak sonradan ana hedefi sokak çatışmaları ve kamu kurumlarının işgali gibi vasıtalarla hükümetin devrilmesine dönüştürülen harekete karşı verildi. Sıradan bir çevre gösterisi olarak başlayan olaylar Hükümetin iyi yönetememesinin de katkısıyla hızla amacından saptı ve çoklu bir ittifakın manipülasyonlarıyla hükümeti düşürme hareketi haline geldi.
Gezi’de ortaya çıkan sokağın enerjisi ve Cemaatin operasyonları Hükümeti-Erdoğan’ı devirme amacında ortaklaştı ve güç birliğine gidildi. Bu aşamada, önemli sayıda ulusal-uluslararası medya ve aydının desteği ile de pekiştirilen ve Erdoğan karşıtlığı ile beslenen çok sert bir mücadeleye tanıklık ettik.
Bu ikinci çatışmaya karşı da yine direnç gösterildi. Hükümet/Erdoğan ayakta kalmayı başardı. Kısmi medya ve aydın desteğine rağmen her zaman olduğu gibi asıl güç seçimlerden elde edildi. Hem oldukça kaotik bir ortamda girilen mahalli seçimlerde, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde edilen başarı sayesinde demokrasi mücadelesindeki ikinci evre de başarıya ulaştı.
Her iki çatışmada da AK Parti laiklik veya yaşam biçimine müdahale gibi gerekçelerle gayri meşru ilan edildi. Böylece insanları gayri meşru bir hükümeti şu yada bu yolla devirmenin makul olduğuna ikna etmeye çalıştılar. Ak Parti, bu hamlelere karşı her seferinde seçimlere gidip demokratik meşruiyetini tazeleyip güçlenerek cevap verdi.
Nihayet, 7 Haziran 2015 genel seçimleri Türkiye’de 13 yıldır verilmekte olan demokrasi mücadelesindeki başarının bir nevi tescili oldu. Bugün Türkiye’de yeni kurulacak herhangi bir hükümet askeri vesayetsiz bir iktidar kullanma imkanına sahip olacaktır. Yine halihazırdaki Ak Parti hükümeti sokak olayları veya çeşitli operasyonlar yoluyla değil, seçim sonuçlarına dayanarak yönetimi yeni kurulacak bir hükümete devredecektir.
7 Haziran seçimleri vesayetsiz bir iktidar ve seçimle el değiştiren bir hükümet içeren bir demokrasiyi tescillemiş oldu. Koalisyon alternatifleri vesilesiyle ortalıkta restorasyon lafları dolaşmakla birlikte buradan geriye dönüş pek mümkün görünmüyor. Eski statükonun restorasyonu imkansız değilse de artık çok zordur.
Nihayetinde, bu 13 yıllık dönemde Ak Parti’yi demokrasi saiki ile destekleyen kimi seçmen ve aydınlar 7 Haziran seçimleriyle amaçlarına ulaştılar ve demokratik başarıda büyük bir pay sahibi oldular.
Bazıları, verilen bu yüksek desteğin bir parti olarak AK Partiye değil, sosyolojik bir değişimin ve talebin taşıyıcısı olmayı becermiş ve statükoyu değiştirmek için sistemle çatışmayı göze alabilmiş bir partiye verildiğini hiç bir zaman anlayamadılar.
Oysa, aynı rolü üstlenebilen herhangi bir başka parti olsaydı, o da aynı desteği alırdı. Destek sırf Ak Parti’ye değil, demokrasi mücadelesinin hem nesnesi hem aktörü olmuş bir Ak Parti’ye verildi. Mücadele Ak Parti’yi iktidarda tutma mücadelesi değil, demokrasiye sahip çıkma mücadelesiydi.
13 yıllık dönem itibariyle, demokrasi mücadelesi verenler bakımından amaç büyük ölçüde hasıl olmuş, bir anlamda görev tamamlanmıştır. Bundan sonra yapılması gereken demokrasiyi kurumsallaştırmaya ve demokrasiyi hak ve özgürlükler bakımından daha incelikli bir şekilde işlemeye çalışmaktır.
*Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

15.09.2015

Devletin Tarafsızlığı

Devletin tarafsız olması gerekliliği liberal devlet kuramının en temel ilkelerinden biridir. Ne var ki, geniş liberal gelenek içinde tarafsızlığın ne anlama geldiği, nasıl temin edileceği ve nerden kalkarak haklılaştırılacağı gibi meselelerde farklı yaklaşımlar söz konusudur. Burada söz konusu tartışmalara girmeden çok genel hatlarıyla tarafsız devlet ilkesini anlatalım.

Tarafsızlık, devletin vatandaşları arasında cinsiyet, ırk, etnik-kültürel grup, din-mezhep, ideolojik-felsefî görüş, yaşam biçimleri veya iyi hayat anlayışı temelinde herhangi bir ayrımcılık (negatif veya pozitif) yapmamasıdır. Tarafsızlık, devletin, devlet gücünü kullanarak vatandaşlarını avantajlı veya dezavantajlı hale getirmemesi demektir.

Devletin tarafsızlığı vatandaşları arasında eşitlik ilkesini gözetmesine bağlıdır. Eşitliğin ise iki boyutu veya türü vardır. İlki muamele eşitliğidir. Burada devlet vatandaşlarına karşı herhangi bir ayrım gözetmeksizin eşit muamele etmek zorundadır. İkinci boyutu ise devletin bütün vatandaşları karşısında eşit mesafede olmasıdır.

İlkini uygulamak daha kolaydır ve kısmen liberal demokrasilerin çoğunda uygulanmaktadır. Eşit muamele hukuki ve siyasi eşitliği gerektirir. Her vatandaşın kanun önünde eşitliğini, eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğunu ifade eder.

Örneğin diğer koşullar aynı olduğunda bir beyazın siyah birini öldürmesi durumu ile beyaz birini öldürmesi durumunda verilecek ceza farklılaşıyorsa eşitlik söz konusu değildir. Siyah birini öldüren kişiye beyaz birini öldürmeye göre yarı oranında bir ceza veriliyorsa eğer, devlet bazı vatandaşlarının hayatını daha kıymetli buluyor, herkesin hayat hakkını eşit şekilde tanımıyor, korumuyor demektir.

Eşitliğin ikinci boyutu ise devletin vatandaşlarına eşit mesafede bulunmasını gerektirir. İlkinin aksine modern devlet paradigması içinde bu eşitlik türünü gerçekleştirmek hayli zordur. Hatta, bazı bakımlardan tipik modern ulus-devlet formunda ciddi bir değişime gitmeden eşit mesafede olmayı gerçekleştirmek neredeyse mümkün değildir.

Bir devlet, örneğin çok eşli evlilik, sünnet, eşcinsellik vb. konularda yasaklar getiriyor, seküler veya belli bir dine-mezhebe dayalı devlet eğitimini zorunlu koşuyor, resmi dil dışındaki dilleri kamuda veya eğitimde tanımıyor, sadece bir etnik grubun tarihine referansla ulusal kutlamalar yapıyor, sadece bir dinin bayramlarında resmi tatil düzenliyor ise o devlet bütün vatandaşlarına eşit mesafede durmuyor demektir.

Bu durumlarda devlet genellikle belli bir iyi hayat anlayışını, belli bir etnik grubu, belli bir dini-mezhebi, belli bir ahlak sistemini veya belli bir değer sistemini devletin resmi ideolojisi, anlayışı veya perspektifi haline getirmiş demektir. Devlet böyle yaparak tarafsızlığını yitiriyor belli bir anlayışın veya grubun tarafını tutuyor demektir.

Bir devlet nasıl tarafsızlığını yitirir? Bir devlet vatandaşları arasında eşitliğin söz konusu iki boyutunu gözetmiyor, vatandaşları arasında gayri meşru bir temelde ayrımcılık yapıyor, eşitliği ihlal eden uygulamalarda bulunuyor ise tarafsızlığını yitirmiş ve taraflı hale gelmiş olur.

Bir devlet genellikle vatandaşlarına iki yoldan taraflı davranır: Köstek olmak veya destek olmak.

İlkinde belli bir özelliğe sahip kişiler yasal ve idari düzenlemeler yoluyla çeşitli temel haklardan mahrum bırakılır ve temel özgürlükleri kısıtlanır. Diğerlerinin sahip oldukları hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılır. Yasalar, idari düzenlemeler ve uygulamalar belli bir gruptaki insanların aleyhine olacak, onlara dezavantajlı kılacak ve onları cezalandıracak şekilde işler.

Örneğin bir devlet cinsiyet temelinde bir ayrımcılık yapıyor, kadınların meslek sahibi olmasını, oy vermesini, araba kullanmasını veya eğitim almasını yasakladığını düşünelim. Şüphesiz bu tür örnekleri düşünmek için fazla zorlanmayız! Söz konusu devlet erkek cinsini kayıran kadın cinsini cezalandıran bir uygulama yaparak vatandaşları arasında gözetmesi gereken tarafsızlığını yitirmiş olur. Cinsiyet temelinde uygulanan bu tür bir eşitsizlik ile devlet gücü kadın cinsinin aleyhine kullanılmış ve kadınlar çeşitli alanlarda yasak ve cezalarla erkekler karşısında dezavantajlı hale getirilmiş olur.

Türkiye’de, bu gün kaldırılmış olmakla birlikte yakın geçmişte yaşadığımız başörtülü kadınları üniversiteye veya kamuya kabul etmeme şeklindeki uygulama devletin bu tür taraflılığına iyi bir örnektir. Örnekte devlet başı açık ve kapalı kadınlara eşit muamelede bulunmuyordu.

Devletin tarafsızlık ilkesini ihlal ederek vatandaşları arasında taraf tutmasının ikinci yolu ise belli bir özelliğe sahip gruba destek olması ve onlara avantaj sağlaması şeklinde gerçekleşir. Devlet yasalar, finansal destek, kurumsal yapılar, idari düzenlemeler yoluyla belli bir grubun lehinde hareket eder, onları diğer gruplar karşısında kayırır ve avantajlı hale getirir, devlet gücü ve imkanlarını onların hizmetine sunar.

Örneğin bir devlet belli dini-mezhebi devlet dini yapar, o dinin görevlilerine devlet bütçesinden ödeme yapar, o dinin mensuplarına kamu kurumlarında kotalar getirir, bütün resmi tatilleri sadece o dine göre belirler ise belli bir din-mezhep grubunun tarafını tutmuş, o grubu diğerleri karşısında kayırmış olur. Türkiye’de Diyanet İşleri’nin varlığı ve okullarda zorunlu din dersi gibi uygulamalar bu tarafgirliğe örnek teşkil eden durumlardır.

Bir devletin her konuda gerçek anlamda tarafsız olmasının mümkün olup olmadığı veya her konuda tarafsız kalmasının istenir bir durum olup olmadığı meselesinde hararetli tartışmalar vardır. Ancak en azından büyük bir kesim, vatandaşları arasında negatif ayrımcılık yapan bir devletin ahlaken savunulabilir ve meşru bir devlet olamayacağı konusunda hemfikir olacaktır.
*Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

15.09.2015

Demokratik Uzlaşı Kültürü

Türkiye’de “bizde uzlaşı kültürü yok” yakınmasıyla çok sık karşılaşırız. Bu yargının doğruluğu üzerine bir değerlendirme yapmadan önce uzlaşı ile ilgili bazı hususların açıklanması icap eder.
Galiba ilk söylenmesi gereken, her türden siyasî veya kamusal kararın uzlaşı yoluyla alınamayacağıdır. Büyük bir toplumda sürekli ve hızlı bir şekilde alınması gereken çok sayıda karar olduğu için, pek çok karar uzun bir zaman alan uzlaşı yöntemine uygun değildir. Her türden kamusal kararı uzlaşı ile almaya kalkışmak demokrasinin işlemesini imkânsızlaştırmak anlamına gelecektir.
Ayrıca belli bir yaklaşımı veya perspektifi izlemeyi gerektiren türden kararlar da uzlaşı yöntemine uygun değildir. Uzlaşıda aynı konuda farklı düşünenler arasında ortak bir karar oluşturmak zorunda olunduğundan, kararlar genellikle dengeci, soyut ve muğlak bir niteliğe sahip olur. Oysa bazı kararlar, örneğin para politikası gibi, belli bir yaklaşımı veya perspektifi benimsediğinizde işe yarabilecek veya anlamlı olarak izlenebilecek kararlar olabilir. Kamusal kararların önemli bir kısmı belli bir yaklaşımın tutarlı şekilde ve belli bir süre takip edilmesini gerektirdiğinden uzlaşıya uygun değildir.
Buna karşın, uzlaşı ile alınmaya hem pratik olarak uygun hem de demokratik meşruiyet bakımından gerekli karar türleri mevcuttur. Uzlaşıyla alınması gereken karar türleri idarî veya yönetsel olanlar değil, yasaları belirleyen türdeki kararlardır. Şüphesiz ki anayasalar listenin en başında yer alır. Bir ülkenin anayasa kararı ne kadar geniş bir uzlaşı ile alındıysa, bir o kadar da sağlam ve meşru olmuş demektir. Benzer şekilde ister ulusal parlamentolarda, ister yerel parlamentolarda veya belediye meclislerinde olsun, yasama düzenlemelerinde mümkün olduğunca uzlaşının aranması iyi olur. Yönetsel türdeki karalarda uzlaşı aramak demokrasiyi işlemez hale getirecek bir girişim olurken, yasama türündeki kararlarda uzlaşıyı dikkate almak demokrasinin pekişmesine ve farklı toplum kesimlerinin demokrasiyi benimsemesine ve içselleştirmesine hizmet eder.
İkinci olarak altı çizilmesi gereken husus, uzlaşıdan ne anlaşılması gerektiği meselesidir. Eğer uzlaşıyı ülkedeki bütün siyasî aktörlerin her konu hakkında aynı fikirde olması şeklinde anlayacaksak eğer, neredeyse hiç erişilemeyecek “ideal” bir durumdan söz ediyoruz demektir. Bu takdirde uzlaşı söylemi ucuz bir demagoji malzemesinden öteye bir anlam ifade etmez.
Bu yüzden, uzlaşıyı bütün siyasî aktörlerin değil, mümkün olduğunca çoğunun ve/veya konuya göre temsil gücü en yüksek olanların ortak bir karara varması şeklinde anlamak daha yerindedir. Demokratik bir toplumsal çerçevede, uzlaşıyı konular değiştikçe farklı sayıda ve farklı aktörün oyuna girip çıktığı bir işleyiş olarak görmek açıklayıcı olabilir.
Yine benzer bir hata, uzlaşı denince siyasî aktörlerin her konuda uzlaşması gerekliliğini varsaymakla yapılır. Oysa bu mümkün ve anlamlı olmayan bir durumdur. İki siyasî aktör belli konularda uzlaşabilir, başka konularda ise uzlaşı masasına oturmaya bile yanaşmayabilirler. Yine de, diğerlerine hiç dokunmadan, uzlaşabilecekleri konuya yoğunlaşıp sadece o meselede ilerleme kaydedebilirler. Ve bu yine de büyük ve önemli bir adım olur.

Aynı şekilde, uzlaşıyı siyasî aktörlerin konu hakkında tamamen aynı fikirde olması şeklinde anlamak da sık yapılan hatalardan biridir. Oysa, uzlaşıya gitme ihtiyacı bir konuda farklı fikirde olanlar ve o konu üzerinden çatışanlar arasında baş gösterir. Bu yanlış anlamlandırma, siyasî aktörleri rakipleriyle aralarındaki fark ortadan kalkmış, onlarla aynı siyasî pozisyona gelmiş gibi görünecekleri endişesiyle uzlaşıya yanaşmaktan da alıkoyabilir.
Dolayısıyla, uzlaşı ile varılan kararı, eğer karar alma tarafların sadece kendilerine bırakılsa idi alacak olduklarından hayli farklı, ancak yine de kabul edilebilir buldukları bir sonuç olarak görmek gerekir. O halde, uzlaşı yöntemiyle alınan karar belli bir süreç sonunda müzakere ile ulaşılan bir sonuçtur. Taraflar konu hakkında hâlâ farklı fikirde olabilirler, ancak devam edebilmek için ve mutabakat sağlanamasa daha fazla kayba uğrayacaklarını varsayarak, oluşturulan ortak karara razı olurlar.
Türkiye’de bu dönemde uzlaşıdan ziyade ayrışmadan ve kutuplaşmadan bahsediyoruz. Ortaklıklarımız yerine farklılıklarımız, mutabık olduğumuz konular yerine ayrı düştüklerimiz sahnede başrolü almış durumda. Yaşanan bu ayrışmanın keskinliği ve sertliği, bazı insanları haklı bir endişeye sevk ediyor.
Lakin, aslında olağan ve sağlıklı da olan bir süreci yaşıyor olabiliriz. Evet, belki farklılıkların öne çıktığı sert bir kutuplaşma yaşıyoruz, ancak bunun sebebi en temel meselede bir mutabakat oluşturmak zorunda kalmış (aslında fırsatını yakalamış) olmamızdır. Eski paradigmanın iflas ettiği, yenisinin henüz kurulmadığı bir dönemdeyiz. Bir bakıma ülkenin temel ortaklık sözleşmesini yapmak gibi büyük ve zorlu bir görevle masada oturuyoruz. Toplantının sert ve zorlayıcı geçmesi gayet beklenir bir durumdur, yeter ki kimse diğerine bardak fırlatmasın veya kapıyı çarpıp çıkmasın.
Ortaklıklara, uzlaşıya ve mutabık olunan konulara gelmeden önce, herkesin kendi farklılığını, tam olarak ne istediğini ve karar ona kalsaydı nasıl bir ülke arzu ettiğini dillendirmesi ve bunun için mücadele etmesi gayet doğaldır. Bu durum ortamı sertleştirmekle birlikte, sahici çatışma alanlarını netleştirerek sağlam ve hakkaniyetli bir uzlaşıya varmamıza hizmet edebilir.
Uzun yıllar maruz kaldığımız içi boşalmış ve bir gölge oyununa dönüşmüş vesayet siyasetinden sonra, şimdilerde demokratik siyaseti pratik ediyoruz. Ve eğer bir uzlaşı kültürümüz gelişecekse, bundan sonra demokratik siyaset pratiği içinde gelişecektir. Demokrasinin olmadığı ve vesayetle yönetilen bir ülke uzlaşı kültürünün doğması ve gelişmesi için yapısal koşullardan mahrum demektir. Bunun yanında, iyimser bir bakışla, uzlaşı için gerekli olan itidal, ılımlılık ve sağduyu gibi meziyetlerin Türkiye toplumunun dokusunda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Velhasıl, demokratik uzlaşı kültürümüz zayıf, çünkü sahici demokratik siyaset pratiğimiz çok sınırlı. Toplum olarak uzlaşı konusunda ilk ve en büyük sınavımızı da, birlikte yaşamanın çerçevesini çizecek olan bir sosyal sözleşmeyi demokratik usullerle yapıp yapamayacağımız konusunda verecekmişiz gibi görünüyor.

*Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü