Ana Sayfa Blog Sayfa 283

Hoşgörü ve Anlamı Üzerine

Hoşgörü (toleration) kavramı günümüzde sıklıkla liberal demokratik devletin niteliği olarak tanımlanmaktadır. Bu kullanımın, hoşgörünün Batı’da ortaya çıkışı bağlamında tarihsel bir karşılığı bulunuyor. Ancak, bu gün için anakronik ve hatalı bir hale gelmiştir. Liberal bir devletin çeşitlilik ve çoğulluk meselesine ilkesel yaklaşımını ifade etmek üzere hoşgörü yerine tarafsızlık çok daha yerinde ve doğru bir ifadedir. Bu meseleyi başka bir yazıda açmak üzere şimdilik bir kenara bırakalım.

Şimdi, hoşgörü esas olarak devletin değil, kişilerin bir vasfı veya erdemi olarak kullanılmaya uygundur. Bununla birlikte, hoşgörülü kişilerin çoğunlukta olduğu bir ülkede, toplumun birlikte yaşama kültürüne atfen bir niteleme olarak da kullanılabilir. Dolayısıyla, “hoşgörülü kişiler”den ve farklı olanı barındırması ve hayat hakkı tanıması bakımından toplumun yüksek kapasitesini ve özgürlükçü iklimini ifade etmesi anlamında “hoşgörünün bulunduğu veya yüksek olduğu bir toplum”dan bahsedilebilir.

Hoşgörü kelimesi; tahammül etmek, katlanmak, müsamaha göstermek, müsaade etmek ve güçlük çıkarmamak gibi anlamlarla yüklüdür. Kişinin felsefî, fikrî, ideolojik, siyasî, dinî, cinsel, ahlâkî veya yaşam tarzı bakımdan kendisinden farklı olan karşısında aldığı belli türde bir tutum ve davranışı ifade etmektedir. Hoşgörü, farklı olan karşında alınan ılımlı bir muamele tarzını ifade etmektedir. Ancak her ılımlı davranış sosyo-politik manadaki hoşgörü içine yerleştirilemez.

İlk olarak, doğal veya gönüllü kurulan ilişkilerde ve birbirlerine bağlı, benzer ve yakın olanlar arasındaki ılımlı davranış hoşgörü kavramının dışında kalmalıdır. Çeşitlilik ve çoğulluk durumu içinde öteki ile, farklı olan ile, bizim dışımızda ve bizden uzak olanla kurulan ilişkiye dair bir tanımlamadır hoşgörü. Örneğin bir babanın asi kızına karşı gösterdiği müsamahayı değil, aynı babanın kendisi dindar bir Müslüman olmasına karşın yanında çalışan Hristiyan kişiye karşı gösterdiği müsamahayı ifade eder. Bu ikisi tümden ilişkisiz değildir elbette, ancak aynı da değildir.

İkinci olarak, karşılaşmanın yaşandığı farklık konusunun kişi bakımından önemli ve anlamlı olması gerekir. Kişi açısından bir önemi olmayan, kişinin farkına bile varmadığı, bir anlam yüklemediği veya umurunda olmayan bir konudaki farklılık karşısında sergilediği ılımlı tutum ve davranış bu kategoriye girmez. Kendisi için oldukça önemli bir konuda çatıştığı, doğru bulmadığı, onaylamadığı, değiştirilmesi veya düzeltilmesi gerektiğini düşündüğü bir farklılığın olması gerekir. Örneğin, başörtüsünü kişinin giyim tercihinin bir sonucu olarak gören bir hocanın başörtülü bir öğrencisine karşı tutum ve davranışları tanıma girmez. Ancak, başörtüsünü kadının köleliğinin bir sembolü olarak gören ve kadınların bundan kurtulması gerektiğini düşünen Kemalist bir hocanın başörtülü bir doktora öğrencisine yönelik tutum ve davranışları girer.

Üçüncü olarak, kişinin, farklı olan öteki kişi karşısında daha güçlü olması ve onu zora düşürebilecek çeşitli imkân, avantaj ve fırsatlara sahip olması gerekir. Kişi onaylamadığı, doğru bulmadığı ve çatıştığı farklılığın taşıyıcı olan kişiye karşı, ikisi arasındaki ilişkinin bağlamına göre değişen (paranın, sayının, bilginin, uzmanlığın, statünün, makam-mevkiin vb.) araçların sağlayabileceği bir güce sahip olması gerekir. Ev sahibi-kiracı, patron-işçi, amir-memur, hoca-öğrenci gibi öteki ile ilgili karar verme konumunda olmaktan kaynaklanan güç bu duruma örnek olarak verilebilir.

O halde, sosyo-politik manada hoşgörü; kişinin kendisinin önem verdiği bir konuda, olumlamadığı bir farklılığın taşıyıcısı kişiye karşı, gücü ve fırsatı olmasına rağmen, söz konusu farklılık sebebiyle elindeki güç vasıtasıyla karşısındakini değişmeye ve vazgeçmeye zorlamak, cezalandırmak, kötü muamelede bulunmak gibi tutum ve davranışlar sergilemekten kendi iradesiyle kendisini men etmesidir.

Hoşgörüyü, kişilerin ötekinin farklılığına karşı gösterebilecekleri müsamaha kapasitesini gösteren bir skala üzerinde düşünebiliriz. Skalada belli bir çizginin altındaki kişiler ve toplumlar için hoşgörüsüz ifadesi kullanılabilecektir. Bu çizgi bir anlamda hoşgörünün en alt sınırı gibi düşünülebilir. Bu sınır çağa, döneme, ülkelere, toplumlara, cemaatlere veya içinde bulunulan şartlara göre değişebilir. Diğer taraftan, bir kişiyi genel olarak hoşgörülü olarak tanımlasak bile, her kişinin hoşgörü kapasitesinin belli bir üst sınırı olacağı açıktır. Hoşgörülü biri bile, bazı durumlara/farklara hoşgörü göstermekten kaçınabilecektir. Örneğin, kişi genel olarak hoşgörülü olarak tanınsa bile, bir tecavüz hükümlüsüne iş vermeyi reddedebilir.

Hoşgörüyü anlamak için “tanıma” ve “saygı” gibi iki kavramın da zikredilmesi lazım. Hoşgörü adeta bu iki kavramın ortasında bir yerde bulunur. Tanımayı demokratik bir sistem içinde, kişinin toplumun her bir üyesinin kendisi gibi eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğunu kabul etmesi olarak ifade edebiliriz. Kişi ötekini tanımaya mecburdur, çünkü diğer kişinin hak ve özgürlüklerini tanımayarak ihlal ettiğinde yasa yoluyla cezalandırılır. Hoşgörü ise ceza veya zorlama olmaksızın kişinin kendi rızasıyla sergilediği bir tutum ve davranıştır. Saygı duymada ise hoşgörüden çok daha fazlası sergilenir. Sadece müsamaha etmeniz veya izin vermeniz değil, söz konusu farklı fikre, değere, inanca veya yaşam biçimine değer vermeniz, onu kıymetli ve onurlu bulmanız ve belki sonrasında, takdir ve teşvik etmeniz anlamına gelir.

Birarada yaşayabilmek için asgari şart tanımadır. Tanıma olmadan birarada yaşayamayacağımız için yasanın zorlayıcılığına bağlanmıştır. Lakin, tanıma “birarada” yaşamamızı desteklese de “birlikte” yaşamamıza yetmez. İşte hoşgörü vasfı veya erdemi birlikte yaşamamız için gerekli olandır. Farklı olan ile iletişim ve etkileşim halinde olabilmek, bu iletişim ve etkileşimin karşılıklı sağladığı her türden zenginleşme ve gelişmeye imkân verebilmek, tamamen gettolara bölünmüş bir topluluk değil, toplum olabilmek için hoşgörüye ihtiyacımız var.

Bununla birlikte, onaylamadığımız, doğru bulmadığımız, zararlı ve kötü bulduğumuz, yaygınlaşmasını istemediğimiz, değiştirilmesi ve düzeltilmesini gerekli gördüğümüz farklara hoşgörüyü aşarak saygı da duymamızın talep edilmesi anlamlı değildir. İnsanlar sıklıkla “tanıma” ile “saygıyı” birbirine karıştırıyorlar, oysa ikisi farklıdır. İlki nötrdür, ikincisi olumlama yüklüdür. Örneğin, hümanist birinin ırkçı birine/ırkçılığa karşı saygı duymasını veya dindar birinin eşcinsel birine/eşcinselliğe saygı duymasını ummak, kişilerin kendi varoluşsallıklarını inkâr etmelerini veya çiğnemelerini istemek anlamına gelebilir. Üstelik, herkesin bu şekilde farklı olana karşı saygı duyduğu bir durumda, aslında gerçek anlamda farklarımız ortadan kalkmış, birbirimize benzeşmişiz, aynı olmuşuz demektir.

*Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Buzdolabındaki Hukuk ve Ak Parti

0

2001’de Kemal Derviş’in koalisyon hükümetinde görev alması ile başlayan sürecin Türkiye için büyük bir dönüşüme yol açacağını o günlerde kimse tahmin edemezdi. 28 Şubat’ın yarattığı ağır tahribat sonucu batma noktasına gelen Türkiye’ye, Batının ve ABD’nin zorlaması ile ekonomik alanda içirilen acı ilaç ve beraberindeki pek çok olumsuzluk 2002 seçimlerinde koalisyon partilerini baraj altında bırakırken, beklenmedik bir şekilde Necmettin Erbakan’dan ayrılan Ak Parti ekibini tek başına iktidar yaptı. Ve Ak Parti koalisyon döneminde içilen acı ilacın meyvelerini AB işbirliği ve uyum süreci çerçevesinde kısa sürede kazanımlara dönüştürmeye başladı. Yaşanan olumlu gelişmeler sonucu tırnak içinde “dinci” bir partiye hiçbir zaman oy vermeyecek insanlar dahi Ak Partiye oy vermeye başladı. Türkiye böylelikle sessiz ve derinden büyük bir değişim ve dönüşüm sürecine girdi. AB sürecinin desteği ile Ak Parti Türkiye’deki statükocu ve vesayetçi odakları halkın büyük teveccühü ile tek tek geriletirken kesintisiz ve seçim zaferleri ile dolu bir 12 yıl geçirdi. Ak Parti ve onun doğal lideri Sayın Erdoğan’da her seçim sürecinden güçlenerek çıkarken bu yükseliş 7 Haziran seçimleri ile ilk kez sekteye uğradı. Normal şartlarda büyük bir zafer sayılması gereken % 42 oy -276 yeter sayısını getiremeyince- başarısızlık olarak addedildi.

Hâlbuki AK Parti ve onun lideri geçen 12 yılda Türkiye’de asla değişmez denilen pek çok şeyi değiştirmiş, konuşulamaz olguları konuşulur ve tartışılabilir hale getirmişti. Erdoğan dönemi bir nevi Türkiye Cumhuriyetinin yeniden reform ve revizyonu dönemi olarak tarihe geçebilecek kadar büyük başarılar vadediyordu. Türkiye’nin ötekileştirilen, göz önünden uzak tutulmaya çalışılan, kıyıda kenarda bırakılmak istenen sosyal kesimleri Erdoğan’ın cesareti ve bürokratik duvarları yok sayan tavrı sayesinde görünür hale gelirken, Türkiye doğal hareket alanında etkisini arttıracak adımları atmaya ve kendisine çizilen sınırları yıkmaya başlamıştı.

Peki, bu kadar başarı niçin son seçimde karşılık bulamadı? Aslında burada temel sorun yine Erdoğan’ın kişiliğine ya da tavrına bağlı olarak gelişti. Sayın Erdoğan, 12 yıllık iktidarında Türkiye’ye yaşattığı büyük dönüşümün maalesef hukuksal zeminini bir türlü kuramadı ya da kurmanın önemini fark etmedi. “Her işin teminatı benim”  tavrının Türkiye için çok sakat bir durum olduğunu, bu ülkede hemen her şeyin bir an da değişebileceğini unutmamak gerektiğini, atılan her adımın hukuki zeminin hazırlanmaması halinde en küçük bir sendelemede her şeyin rahatlıkla geriye gidebileceği hesap edilemedi. Üst üste alınan seçim zaferleri büyük bir rehavete yol açtı. 28 Şubatçıların “Bin yıllık” süreci benzeri bir “Bin yıllık” iktidar hayali kuruldu ve halkın bu bin yıllık hayali beslemek için AK Partiden ve Erdoğan’dan beklentileri olduğu unutuldu.

Kürt sorunundan gayrı müslimlere ve hatta Alevilerin sorunlarına kadar pek çok tabu konusunda pandoranın kutusunu açmaya cesaret eden Erdoğan bu meseleleri nihayete erdirecek yasal düzenlemeleri –kısmen bazı düzeltmelere rağmen- tamamlama cesaretini ya da arzusunu bir türlü gösteremedi. Yasal zeminin ne kadar önemli olduğu ve hala her şeyin pamuk ipliği ile bağlı olduğunu 17 ve 25 Aralık operasyonları çok acı bir şekilde AK Parti ve Erdoğan’a gösterdi. Halk bu operasyonu görerek Erdoğan’a bir kez daha açıkça destek verdi ve Türkiye’nin seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı yaptı. İlk büyük hatada bu süreçte geldi, yolsuzluk iddialarını savuşturmak ve parallelcilerle mücadele edeceğim derken Türkiye’nin önemli davaları biranda yok hükmüne düşürüldü. Onlarca hukuksal yanlışa rağmen bir çok açıdan önemli olan ve mutlaka cezalandırılması gereken pek çok suç bu süreçte biranda masumlaştırıldı, failleri kahramanlaştırıldı. İçte ve dışta yaşanan olumsuz gelişmelerde ivmenin hızla terse dönmesine yol açtı.

Barış süreci adı verilen Kürt sorununda halkın örgütten bağımsızlaşmasının önü bir türlü açılamadı. Suriye’de içine düşülen bataklığın Kürtleri ve Kürt sorununu da etkilemesi, Ak Parti ve Erdoğan’da eski Türkiye’yi hatırlatan reflekslerin ortaya çıkmasına, iyi niyetle kurulan ama yanlış ton ve mimiklerle seslendirilen cümleler biranda fatura olarak Erdoğan’ın önüne kondu. 12 yıllık iktidar dilin olmayan kemiğinin tamamen kaybolmasına yol açtı ve 12 yıl boyunca Erdoğan’ı her şeye rağmen destekleyen muhafazakâr Kürt taban küstürüldü. İlginç bir şekilde daha düne kadar tüm seçimlerde muhalefet partilerini “Tayyip Erdoğan Düşmanlığı” nedeniyle cezalandıran halk 7 Haziran seçimlerinin Başkanlığa endekslenmesini ve Erdoğan’ın miting miting dolaşmasını kabullenmedi. Daha düne kadar toplumu her konuda bir şekilde ikna edebilen Erdoğan bu kez başkanlık sistemi konusunda ne ikna edebildi ne de sistemin ne işe yarayacağını anlatabildi. Bu başarısızlık en azından Ak Partinin 276’yı yakalamasını da engelledi ve HDP’nin beklenmedik derecede yüksek oy almasına yol açtı.

Bu noktadan geri dönüş olabilir mi? Her şey iki ay içinde belli olacak ama asıl sorun Erdoğan ve AK Partinin nasıl bir yol izleyeceğinde. Halk yaşanan kaosu bitirmek adına istikrar diyerek Ak Partiye tekrar yol açabileceği gibi; geri dönülmez bir şekilde Türkiye’yi koalisyona zorlayabilir. Hayat keşkelerle yürümüyor ama Ak Parti kurmayları bugün muhtemelen seçim barajını %5 ya da %7’ye düşürmemenin derin pişmanlığını yaşıyordur. Hatırlanacağı üzere seçimlerden birkaç ay önce böyle bir düzenleme yapılma teklifini Ak Parti “bu seçime yetişmez” diyerek reddetmiş ve sürüncemede bırakmıştı. Belki bu değişiklik yapılmış olsaydı en azından önümüzdeki seçimde kazançlı çıkan taraf AK parti olabilir ve rahatlıkla 276’yı bulabilirdi. 1 Kasım neler getirecek bilinmez ama olacakların Türkiye’yi geriye götürmeyeceği umudunu taşımak istiyorum.

Tüm yaşananlara rağmen asıl korkutucu olan Erdoğan sonrası bir Türkiye’nin her şeyi ile 12 yıl öncesine dönebileceği gerçeğidir. Ekonomik anlamda bir küçülme yaşanmasa bile hukuksal anlamda büyük bir geriye dönüş yaşanabilir çünkü 12 Eylül ve devamının nevrotik yasalarının pek çoğu hala yürürlüktedir ve bunlar bugüne kadar Erdoğan’ın gücü sayesinde “Buzdolabında” tutulmuştur. Eğer buzlar erimeye yüz tutacak olursa olacaklar bizi 90’lı yılların karanlık dehlizlerine geri döndürebilir. Ak Parti ve Erdoğan 12 yılda yeni Türkiye’nin hukuksal zeminini ve demokratik Anayasasını hazırlayamamanın bedelini ödemekle yüz yüze kalabilir. Umarım bu bedel bizi tekrar eski statükocu ve vesayetçi düzenin kucağına geri düşürmez.

Tablo böyle olmayabilirdi

AK Parti’nin 2002’den beri yaptıklarını takdir eden ve  uzun yıllar destek veren ama son yıllarda ciddi hayal kırıklığı yaşayan bir okurum, “Mısır’da kurulan idam sehpaları ve 7 Haziran” başlıklı yazım üzerine bir mesaj atmış. “Mısır darbesini içten içe destekleyenlere sözünüzü okudum. Peki biz ne yapacağız  Sayın Göktürk? Bize de bir sözünüz var mı?” diye soruyor.

Soru önemli. O yüzden cevabımı bu sütundan vermeyi tercih ettim.
Söz konusu yazımın ana fikri şuydu: Dindar muhafazakâr seçmen AK Parti’yi sadece siyasi bir parti olarak değil, makus talihini değiştiren bir kurtarıcı olarak görüyor. Bu kurtarıcıya yönelik olarak sürdürülen düşmanlığı ve bitip tükenmek bilmeyen darbe tehditlerini gördükçe de, ne yaparsa yapsın ondan vazgeçmiyor; eleştirilerini, itirazlarını içine atıp ona siper oluyor. AK Parti’nin etrafındaki ateş çemberi böyle devam ettikçe,  sözünü ettiğimiz sosyolojik kesim de en az yüzde 50’lik bir oy gücüne sahip olduğuna göre, bu partinin seçim kaybetmesi zor görünüyor. Daha da önemlisi, partinin oto- denetim mekanizması zayıflıyor; tabandan yukarıya işlemesi gereken düzeltme fonksiyonu işlemez hale geliyor.
Esasen AK Parti tabanında birbiriyle çelişen iki farklı eğilim birlikte yaşıyor.
Bu eğilimlerden biri, farklılaşma, çeşitlenme, bireyselleşme, sekülerleşme, demokratlaşma eğilimi… Diğeri de, kuşatma altındaki “kurtarıcısını” darbecilere, komploculara yem etmeme, ne olursa olsun koruma eğilimi…
Ekonomik planda ciddi bir orta sınıflaşma yaşanan bu tabanın normal koşullarda desteklediği partiyle arasına mesafe koyabilmesi, eleştirel bakabilmesi, aradan geçen on üç yıldan sonra AK Parti’yi hâlâ “kaderini bağladığı bir kurtarıcı” olarak değil, kendisini yönetmek üzere oyunu verdiği bir parti gibi görebilmesi gerekirdi.
Ama bu olmuyor. Muhalefet, siyasi mücadelesini ülke iktidarını kazaen ele geçirmiş bir düşman güce karşı savaş şeklinde yürütünce, muhafazakâr tabana düşen de bu savaşta safını belirlemek oluyor.
Buradan okurumun sorduğu sorunun cevabına gelelim. Bu tablonun değişmesinin baş şartı, parlamento içinde ve dışında yürütülen muhalefetin normalleşmesi, AK Parti’nin bu kuşatmadan kurtulmasıdır.
“Kuşatan ben değilim ki” deyip kenara çekilmekle olmaz.
Bu konuda herkesin yapabileceği şeyler var.
Basit örneklerle gidelim:
Eğer AK Parti tabanı şimdiye kadar partisine karşı hakkaniyetli davranıldığını görseydi; yani iyi bir şey yaptığında toplumun farklı kesimlerinden vicdanlı çıkışlar yapılsaydı; muhalefetin hiçbir şeyi takdir etmeyen tutumuna gereken tepkiyi gösterilseydi…
AK Parti’yi sokakta yıkma denemeleri yapıldığında AK Partili olmayan ama demokrasiye kıymet veren insanlar ve sivil toplum kuruluşları seslerini yükseltebilseler, iktidarın meşruiyetini savunabilselerdi…
Paralel Yapı’nın ihaneti ortaya çıktığında Meclis’teki diğer partiler AK Parti’yi yapayalnız bırakıp zor duruma düşürmeye çalışmasaydı; olağanüstü koşulların  zorunlu hale getirdiği olağanüstü önlemler üzerinden AK Parti’yi köşeye kıstırmak yerine,  Meclis bu olağanüstü önlemleri konsensus halinde alabilseydi…
New York Times gibi gazeteler AK Parti iktidarına karşı iftiralara dayanan operasyonel yayınlar yaptıklarında AK Partili olmayan STK’lar, kanaat önderleri susup oturmak yerine yürütülen bu uluslararası algı operasyonuna karşı harekete geçseydi, imza kampanyaları, ilanlı kınamalar yapılsaydı…
AK Parti iktidarı Gazze’de, Suriye’de, Mısır’da mazlumların savunuculuğunu yapar ve bu yüzden hedef olurken, AK Partili olmayanlar da bu şerefli pozisyonu alkışlasaydı…
Türkiye’yi yönetmeye alışmış basın organlarının ve bazı sermaye gruplarının AK Parti’ye karşı yürüttüğü yıkıcı kampanya bu kesimlerden de gerekli tepkiyi görseydi…
Yani kısacası, AK Partili olmayan toplum kesimleri yiğidi öldürse de hakkını yemeseydi, ne AK Parti bu kadar hırçınlaşır ve hatalar yapardı; ne de AK Parti tabanı böyle korumacı bir pozisyona çekilirdi.
Bu kutuplaşmanın içinde doğrudan yer almayan geniş “ara kesimler”, “tarafsız hakem” rolü oynayabilir ve yapıcı bir muhalefet ikliminin yaratılmasına katkıda bulunabilirdi.
Dolayısıyla, bugünkü tablonun sorumlusu sadece yıkıcı muhalefet yapanlar değil. Bu muhalefete ses çıkarmayarak, hakkaniyetli davranmayarak AK Parti’nin ve tabanının kendilerini yapayalnız hissetmesine yol açanların da payına epey bir sorumluluk düşüyor.

 

Akşam gazetesi, 21.05.2015

Koalisyonlar (1)

Koalisyonlara kategorik olarak karşı çıkılmasına, hele hele  öcüleştirilmesine öteden beri itiraz eden biriyim.

İyi koalisyonlar vardır; kötü koalisyonlar vardır. İşleyebilecek koalisyonlar vardır; işlemeyeceği baştan belli olan koalisyonlar vardır. Sinerji yaratan koalisyonlar vardır; partilerin birbirine  pranga olduğu koalisyonlar vardır. Koalisyona katılan partilerin hepsinin sonuçtan kârlı çıktığı koalisyonlar vardır; koalisyon içindeki partilerin bazılarının kimliğini kaybettiği, ilkesizleştiği dolayısıyla bu ortaklıktan zararlı çıktığı koalisyonlar vardır.
Yaşanan dönemin temel ihtiyaçları ve öncelikleri açısından belli bir dönemde işleyebildiği halde başka bir dönemde işleyemeyecek olan koalisyonlar vardır.
Dolayısıyla, eğer bugün bir koalisyon tartışması yapılıyorsa, bu tartışmanın bugünkü verili durumda mümkün olan koalisyon ihtimalleri ve bunların ne getirip ne götüreceği üzerinden yapılması gerekir.
Bir örnek olarak AK Parti – MHP koalisyonunu ele alalım.
MHP’nin 1999- 2002 koalisyonunda olumlu rol oynamış bir parti olduğunu biliyoruz. Sorumlu bir tavırla ekonomik krizden çıkış için gereken bütün yapısal reformları – seçimlerde bedelini ödeyeceğini bile bile – onaylamış;  AB uyum yasalarının çıkarılışına tam destek vermiş; hatta bu uğurda idam cezasının kaldırılmasına bile ses çıkarmamış bir parti vardı o gün karşımızda.
Peki o zaman neden bugün olmasın?
Eğer Türkiye şimdiye kadar Çözüm Süreci’ni bitirmiş, Kürt sorununu çözmüş, bu meseleyi geri dönüşü olmayan bir biçimde anayasal güvenceye bağlamış olsaydı, pekâlâ olabilirdi.
Ama Çözüm Süreci, önümüzde hâlâ Türkiye’nin bir numaralı sorunu olarak dururken, Çözüm Süreci’ni bitirmeyi programının omurgası yapmış bir partiyle koalisyon, AK Parti’nin hem Kürtlere, hem de Yeni Türkiye idealine ihaneti demektir;  kendisine biçtiği tarihi bir misyondan vazgeçmesi, 2023 hedeflerini unutması anlamını taşır.
Bir başka örnek daha verelim:
Ben bundan bir buçuk yıl önce, şu satırları yazmış biriyim:
“… Erdoğan’ın, içinde bulunduğu siyasi kuşatmayı yarmak için desteğini alabileceği en büyük güç Kürtler… Başbakan geçmekte olduğu bu dar geçitte sadece Kürt kitlelerle değil, Kürt siyasi hareketi ile de daha sağlam bir ittifak ihtiyacında. Bu güçbirliği ihtiyacı hem yaşanan krizden çıkışta ortaya çıkıyor; hem de yakın gelecekte belki yeni bir anayasa paketinin geçirilmesinde ve hatta belki de genel seçimlerden sonra bir koalisyon ortaklığı biçiminde ortaya çıkması ihtimali var. AK Parti, geniş muhafazakâr kitlenin siyasi temsilcisi olarak, PKK-BDP de diğer mağdur kitlenin, Kürtlerin siyasi temsilcisi olarak – ya da olabildiği ölçüde – “eski Türkiye”nin ihyası ihtimaline karşı sağlam bir ittifak kurabilirler ve kurmalıdırlar.”
Oysa bugün aynı ben, seçimden sonra ortaya çıkabilecek en kötü formüllerden birinin bir AK Parti – HDP koalisyonu ya da HDP’nin dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümeti olduğunu düşünüyorum.
Neden?
Çünkü HDP bir buçuk yıl önceki HDP değil…
Bugünün HDP’si, AK Parti’yle çözüm partneri olduğunu unutmuş, aslında çözüm sürecini de unutmuş; temsil ettiği Kürtlerin çıkarını hiç umursamayan, AK Parti düşmanlığı üzerinden oy devşirmeye çalışan; o zamanlar silahın miadını doldurduğunu söylerken bugün yeniden silahı tehdit aracı olarak kullanan, seçim kaybederse kaos planları yapan bir parti…
Böyle bir partiyle girişilecek bir ittifakın herhangi bir hayırlı sonuç getirmesi mümkün mü? Eski Türkiye’nin bütün unsurlarıyla kader birliği içine girmiş bir partiyle “Yeni Türkiye” için koalisyon kurulabilir mi?
Geldik AK Parti – CHP koalisyonu ihtimaline…
Her ne kadar Kılıçdaroğlu “Katiyyen olmaz” dese de Kemal Derviş’in en olumlu formül olarak gördüğü “Büyük Koalisyon”un değerlendirmesini de bir sonraki yazımıza bırakalım.

 

akşam gazetesi, 28. 05.2015

Kürtler ne yana düşer, Kürdistan ne yana düşer?

“Hakikaten ne yana düşer Kürdistan? Hukuk alanının içinde mi yer alır, yoksa hukukun dışına mı düşer? Yargı makamlarına bakarsanız bazen o yana, bazen bu yana. Basına yansıyan bir haber söylemek istediklerimi net bir şekilde anlatıyor. Haberde farklı toplantılarda sarf ettiği Kürdistan kelimesi nedeniyle avukat Eren Keskin’in hakkında açılan iki davadan iki farklı sonuç çıktığına işaret ediliyordu. Buna göre Keskin’in 2007’de Gebze’de katıldığı bir panelde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentleri nitelemek için kullandığı Kürdistan kelimesini Gebze 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nce ‘suç’ değil ‘düşünce özgürlüğü’ kapsamında değerlendirmişti. Buna karşılık Keskin, 2004’te Viranşehir’de bir panelde ‘Kürdistan’ dediği için Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesi’nde tarafından 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Yani Kürdistan Gebze’de ‘serbest’ iken Viranşehir’de ‘suç’ olmuştu. (Radikal, 27.04.2009) Peki neden böyle? Kürdistan neden halen cızz yapan bir kelime? Sanırım bunu açıklayabilmek için, Murat Belge’nin çeşitli vesilelerle dikkat çektiği ve Türkiye’de bilhassa yönetim erkini ellerinde tutanlara sirayet etmiş olan ‘nominalizm’e bakmak gerekir. Bu maraza duçar olan devletlûlarımız, bir yere veya bir topluluğa kendilerince bir ad verirler ve bundan böyle hayatın bu ad üzerinden akmasını bekler ve dayatırlar. Söz konusu adın gerçekliği yansıtıp yansıtmadığının bir önemi yoktur; önemli olan kendilerinin o adı münasip görmeleridir. Ama çoğu kez herkesin zorunlu olarak kabul etmesini talep ettikleri ad, somut hayatın içinde yalanlanır. Bu durumda hatalarını kabullenip yaptıkları yanlıştan döneceklerine yanlışta ısrar etmeye devam ederler. Hatalarını orta yere serenlere ise önce diklenirler, bu da kâr etmeyince her zaman yaptıkları yapıp bu münasebetsizlerinin sırtına kolayından bir ‘vatan haini’ damgası vurup rahatlarlar. Türkiye’deki bu nominalist tutku, en ağır Kürt meselesinde hissedilir. Bu ülkede iktidar sahipleri uzunca bir süre Kürtlerin kendilerini isimlendirme hakkını pervasızca çiğnediler, Kürt’e Türk dediler. “Kürt yoktur, onlar Türk’tür” dediklerinde Kürtlerin buna inanmalarını ve zamanla yok olacaklarını ümit ettiler. Ama bu varsayım gerçekleşmediğinde hırslarını Kürtlerden çıkardılar ve on yıllar boyunca bu ülkede toplumsal barışı dinamitlediler. Bugün, çok şükür, Kürt’e Kürt denilebiliyor artık. Siyasetçiler artık Kürt diyebiliyorlar ve bunu dediklerinde ne kendileri çarpılıyorlar, ne de memlekete bir şey oluyor. Korkacak bir şey yok yani. Ama bu kez başka bir kelime korku kaynağına dönüşüyor: Kürdistan. ‘Kürt var, ama Kürdistan yok’ noktasındayız artık. Bütün dünyanın ‘Kürdistan’ diye bildiği yere adıyla seslenmemek için yaratıcı çabalar içine giriyorlar, örneğin ‘Kuzey Irak/Irak’ın kuzeyi’ diyorlar inatla. Ve sanki böylelikle ‘Kürdistan’ı kullanmaktan kaçınırlarsa Kürdistan diye bir yerin olmayacağını zannediyorlar. Ancak bu tür komiklerinin de miadı var tabii. Siz gözlerinizi sıkı sıkıya kapasanız da, gün oluyor zamanın ruhu gözünüzü açmaya mecbur ediyor sizi ve o zaman görmek istemediğinizi görmek durumunda kalıyorsunuz. Nitekim Irak’a yaptığı gezi esnasında Cumhurbaşkanı da gerçeklikle yüzleşmek gerektiğinden bahsetti ve -yarım yamalak da olsa Kürdistan kelimesini kullandı. Madem Kürdistan, devlet katında şöyle veya böyle- kullanılmaya başlandı, o halde bu tehlikeli kelimeyle yeni tanışanlar için bazı temel hukuki ve tarihi bilgileri anımsatmak gerek. Dünya üzerinde, ‘Kürtlerin yaşadığı yer’ anlamında bir Kürdistan var ve gerek hukuki ve gerek tarihi açıdan bu sözcüğün kullanılmasında herhangi bir beis yok. Irak, BM’ye üye bağımsız bir ülke ve Türkiye tarafından da tanınıyor. Irak’ın halkın oyuyla yürürlüğe giren anayasasında üç maddede Kürdistan ifadesi kullanılıyor. Anayasanın Irak’ın resmi dilini belirleyen 4/3 maddesinde “Kürdistan Bölgesindeki kurum ve kuruluşların iki dili Arapça ve Kürtçe- birlikte kullanacakları” belirtiliyor. Kürdistan’ın anayasal statüsünü açıklığa kavuşturan 117/1’de “İşbu anayasa yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Kürdistan Bölgesinin mevcut makamlarını federal bir bölge olarak kabul eder” hükmü yer alıyor. 1992’den beri Kürdistan’da çıkarılan yasaların hukuki konumunu belirleyen 141. maddede ise, “Kürdistan Bölgesinde çıkarılan yasaların yürürlükte kalmaya devam edeceği ve Kürdistan Bölgesi Hükümeti tarafından alınan kararların, Kürdistan Bölgesel Yasaları tarafından değiştirilmedikçe, iptal edilmedikçe ve bu anayasayla çelişmedikçe yürürlükte kalmaya devam edeceği” kayıt altına alınır. Yani Irak Anayasasına göre, yıllardır ‘Kuzey Irak/Irak’ın kuzeyi’ olarak nitelendirilen bölge Kürdistan Bölgesi’dir ve yine yıllardır ‘Kuzey Irak’taki yerel yönetim /oluşum’ olarak küçümseyici bir şekilde tarif edilen de Kürdistan Bölgesel Hükümeti’dir. Dolayısıyla eğer hukuka bağlı kalınacaksa ve ilişkilerde Irak Anayasası esas alınacaksa, yapılması gereken Kürdistan’a Kürdistan demek, oradaki yönetimi de Kürdistan Bölgesel Hükümeti olarak tanımaktır. Tarihi açıya gelince, Kürdistan’ı ilk kullanalar Kürtler değil. ‘Kürtlerin Ülkesi’ anlamında Kürdistan, 12. yy.da Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer tarafından Batı İran’da bir eyalet olarak kuruldu. (Minorsky-Bois-MacKenzie; Kürtler ve Kürdistan, Doz Yayınları, 2004, s.11 vd.) Daha sonra bu ad hep kullanıldı, mesela tüm Osmanlı tarihi boyunca buraya Kürdistan denildi. Kanuni’nin 1525 ve 1553 fermanlarında Kürdistan vardı, 1604 tarihli fermanında I. Ahmet ‘Umum Kürdistan’ demişti. 17. yy.da Evliya Çelebi, Kürdistan’ı tüm ayrıntılarıyla Seyahatnamesi’nde anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 13 Aralık 1847’de bir yönetim birimi olarak Kürdistan Eyaleti’ni kurmuş ve ta 1919’a kadar Kürdistan’ın kullanımında hiç sıkıntı yaşanmamıştı. (Ayşe Hür, Taraf, 20.10.2008) Kaldı ki sadece Osmanlı’da değil, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da Kürt ve Kürdistan sakıncalı değildi. Mustafa Kemal, konuşmalarında ve mektuplarında Kürt ve Kürdistan’ı kullanır. Kürt ve Kürdistan’ın kamusal kullanımın yasaklanması 1924’ten sonrasına rastlar ve faşizan bir politikayla bu kelimeler bireylerin hafızalarından kazılmaya çalışılır. Hiç şüphesiz bu akıldışı bir çabaydı ve bu akıldışılık ülkeye tahammülü imkânsız ağır bir fatura çıkardı. Artık ülkeye ağır acılar yaşatan bu akıldışılıktan kurtulmak gerekiyor. Kürt’e Kürt denildiğinde dünyanın yerinde durduğu görüldü, emin olun Kürdistan’a Kürdistan dediğinizde de dünya yıkılmayacaktır. Senelerin alışkanlığından bir çırpıda kurtulmanın zor olduğunu biliyorum ama yine emin olun Kürdistan’a alışmak ve bunu kullanmaya başlamak yönünde gösterilecek çaba, onu kullanmamak için gösterilen çabadan daha hayırlı sonuçlar üretecektir.” (Radikal, 26.05.2009) Bu yazı, 4.5 yıl önce kaleme alındı. Yine Kürdistan isminin kriz yarattığı bir dönemdi. Kürdistan ifadesi bazı bünyelerde hasara yol açıyor, sinirleri tepeye çıkarıyordu. Aradan geçen zaman zarfında iktidar kendini akıl dışılıktan kısmen kurtardı. Darısı “Kürdistan diye bir yer var mıdır?” şeklinde soru soracak kadar bu dünyadan kopuk yaşayan muhalefetin başına!

Serbestiyet, 22.11.2013

Perşembenin gelişi: Dershaneler

Başbakan Erdoğan’ın kurmaylarına verdiği “Dershaneleri bitirin” talimatının hemen ardından, 18 Ağustos 2012 tarihinde şöyle yazmıştım:

“Ben bu yasaklamaya, pratik sonuçlardan ziyade, özgürlükler meselesi olarak bakılması gerektiğini düşünüyorum.  Zira Erdoğan’ın ‘bitirin’ dediği şey, hür bir toplumun olmazsa olmazlarından olan girişim özgürlüğünün ‘bitirilmesi’dir.
1982 Anayasası’nın ‘Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti’ başlıklı 48’inci maddesinde kapı gibi  ‘Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir’ hükmü var. Bu hüküm girişim ve ticari faaliyet serbestisini düzenliyor. 48’inci maddenin gerekçesi konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için  ‘Hürriyet temeline dayalı bir toplumda irade serbestliği çerçevesinde ferdin sözleşme yapma, meslek seçme ve çalışma hürriyetlerinin garanti olunması tabiidir’ diyor.
Kanun koyucunun anayasal bir hak olan girişim özgürlüğünü kısıtlayabilmesi için, bu kısıtlamanın ‘kamu yararı’na olduğunu ortaya koyabilmesi gerekir.
Dershaneler,  gençliğe kötü alışkanlık edindiren, ruh ya da beden sağlığını bozan bir üretim yapmıyorlar ki, senin ‘kamu yararı’ gereği girişimcilik hakkını kısıtlama hakkın doğsun. Eğer insanlar çocuklarına yatırım yapmak için para harcamak istiyorsa harcar; onların keselerini onlar adına düşünmek de hükümete düşmez.
Dolayısıyla bu yasaklama açıkça anayasa ihlalidir.
Bakalım, dershane sahiplerinden kararı Anayasa Mahkemesi’ne götüren olacak mı…”
Bu yazıdan iki yıl sonra  dershaneleri kapatan yasa, CHP tarafından, hem anayasanın eğitim hakkını düzenleyen 42. Maddesi açısından hem de girişim özgürlüğünü teminat altına alan 48. Maddesi açısından anayasaya açıkça aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürüldü.
Aslında bu o kadar apaçık bir aykırılıktı ki, bunu görmek için anayasa hukukçusu olmaya da gerek yoktu.
Muhtemelen AK Parti de görüyordu sonucu.
Karşısında iki yol vardı: Ya,  Cemaatin dershane zincirinde yer alan kurumların tek tek  paralel örgütle organik bağlarını bulup çıkaracak; toplanan paraların ne gibi faaliyetlerde kullanıldığını tespit edecek; okulda öğrencilere yönelik yürütülen endoktrinasyon çalışmalarını, çalıntı sorularla çeşitli kurumlara adam yerleştirme faaliyetlerini, öğrencilerden velilere uzanan ağları ve bu ağların nasıl kullanıldığını bulup çıkaracak; kısacası bunların normal eğitim kurumları olmayıp gizli bir organizasyonun parçaları olduğunu deşifre ederek yargıyı göreve çağıracaktı…
Ya da kolayına kaçacak, kestirme yoldan gidip, uysa da uymasa da demeden yasa yoluyla bütün dershaneleri kapatacaktı…
Hükümet kestirme yolu seçti. Çünkü zamanı yoktu. Paralel yapıyla savaş o kadar şiddetliydi ki, bu yapının omurgası ve başlıca finansman kaynağı olan dershanelere ne yapıp edip ciddi bir darbe vurmak ihtiyacındaydı.
Sonrasını sonra düşünürdü…
11 Haziran 2014’te, yasanın Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi üzerine yazdığım yazıda şöyle demiştim:
“ … (Hükümet) acil bir siyasi ihtiyacını yasa biçimine sokup Meclis’ten geçirmenin ‘iktidar’ olma hakkının bir parçası olduğunu zannetti. Eğer Cemaat’in dersanelerinin yetişen nesiller için sakıncalı ve hatta tehlikeli olduğunu düşünüyorsa, bu kurumlarla mücadeleyi fikri-siyasi-ideolojik platformlarda vermesi gerekirken; ‘sorunu’ kestirme yoldan, çoğunluk olma ve yasa yapma gücüne dayanarak bitirmeye çalıştı.
Şimdi bunun yanlış bir yol olduğunu görecek. Zira bu yasanın Anayasa Mahkemesi’nden döneceğine kesin gözüyle bakabiliriz.
Dilerim ortaya çıkacak olan bozma kararı hükümetin, iktidarların siyasi ihtiyaçlarını hukuki bir metin haline getirmesinin her zaman mümkün olmadığını; bu yönde denemelerin de iktidarı yıpratmaktan başka bir işe yaramayacağını anlamasına katkıda bulunur.
Bozma kararıyla yüz yüze geldiğinde de, suçu yine Anayasa Mahkemesi üyelerinin üstüne atmak; onların kariyer planlarını, politik duruşlarını sorgulamak ya da yargı vesayetinden bahsetmek  yerine dönüp kendisine bakmayı akıl eder.”
Ne yazık ki,  AYM’nin bozma kararının ardından yapılan açıklamalardan bu aklın hâlâ kazanılamadığını, AK Partililerin ilk tepkisinin tam da benim korktuğum gibi olduğunu gördük.
AK Parti milletvekili Aydın Ünal’ın sıcağı sıcağına yaptığı açıklamaya bakın:
“Darbe ürünü Anayasa Mahkemesi bir kez daha siyasi karar vererek TBMM’yi, siyaseti ve milleti yok saydı. Dershane kararı millete darbedir.”
Ben daha ne diyeyim…

 

Akşam gazetesi, 16.07.2015

O çocuk orada uzanmış yatıyor

Yaşı ya üç ya dört.

Issız bir sahilde yapayalnız uzanmış yatıyor.
Kırmızı tişörtü hafif yukarı sıyrılmış, beyaz tatlı karnı ortaya çıkmış. Annesi kimbilir ne çok öpmüştür o karnı, bebeciği gıdıklanıp kıkırdasın diye… Botlarının ikisi de hala ayağında. Hayret, bağcıkları bile çözülmemiş.
Yüzüstü yatıyor. Dalganın kıyıya her vuruşunda ağzı, burnu, bütün yüzü suyun içinde kalıyor. Ama zaten o artık nefes almıyor ki.
İnsanlığın terkettiği bir çocuk Bodrum sahilinde yapayalnız uzanmış yatıyor.
O orada öylece yatarken, ekonominin global aktörleri Çin’den gelen dalganın dünya ekonomisinde yarattığı şoku, Mısır açıklarında bulunan yeni doğal gaz rezervlerinin enerji piyasaları üzerinde yaratacağı etkileri konuşuyorlar.
Onların globalleşmeden anladıkları sadece bu…
Oysa globalleşme, para ve mali hareketlerinin ötesinde; insanlığın hercümerci olarak anlaşılmalı, enternasyonalist bir bilinç olarak gelişmeliydi. Milli sınırların ayırdığı farklı milletlerin özgürlük ve demokrasi temelinde yeniden kucaklaşma çağı olarak algılanmalı, böyle yaşanmalıydı.
Sahilde uzanan o çocuğun annesi, bebeğini bombalarla paramparça olmaktan kurtarmak için kucaklayıp yola çıktığında bu bilince güvenmişti. Kıyılarına ulaşmayı kurtuluş sandığı o topraklarda insanlığın iflas ettiğini nereden bilebilirdi ki…
O sahile vuran ölü balıklar olsaydı, çocuk cesetlerinden daha çok ilgisini çekerdi Avrupalı çevrecilerin… Hemen o kıyıya üşüşür, hangi çevre felaketinin balıkların ölümüne yol açtığını incelemeye girişir, konferans üstüne konferans düzenlerlerdi.
Ama Bodrum sahillerine vuran çocuk cesetleri için, Akdeniz’in dibinde oluşan göçmen mezarlıkları için söyleyecek bir sözleri yok. Gözlerini yumuyor, kulaklarını tıkıyor ve sükut ediyorlar.
Çünkü yekpareliğe dayanan modernizmleri, global rüzgarın önüne katıp sınırlarına sürüklediği “öteki”leri varlığını hesaba katmamıştı. Eşitlik, kardeşlik, adalet mottosuyla kurdukları paradigma, yaşanan bu yeni olgu karşısında çöküyor. Akdeniz’de boğulan her göçmenle birlikte 200 yıldır kutsanan bu medeniyetin sanallığı biraz daha su yüzüne çıkıyor.
Korkuyorlar…
Sınırlarına dayanan kalabalıklarla kültürel bir melezleşme içine girmekten, “ari” Avrupa uygarlığının üstün vasıflarının bu melezleşmeyle birlikte “bulanıklaşıp” yokolmasından korkuyorlar.
Hani şehrin mutena semtlerinde, etrafı duvarlarla çevrili, kapısında güvenlik kulübesi olan siteler vardır ya, işte Avrupa’nın öyle bir site olmasını istiyorlar.
O sitede, kimsenin havuzlarına çiş yapmayacağından, arabasının küllüğünü yol kenarına boşaltmayacağından emin olmak istiyorlar.
Ama unuttukları birşey var: Bu siteler güvenlidir, temizdir, konforludur. Havuzları, tenis kortları, fitness center’ları ile hertürlü ihtiyacınızı karşılayabilir, dışına çıkma gereği bile hissetmezsiniz. En önemlisi de, orada kültür düzeyi, yaşam tarzı itibariyle size çok benzeyen ailelerle birlikte oturursunuz. Ama bir kusuru vardır: Bu siteler ruhsuzdur. Orada rahat edilir ama yaratılamaz. Dinlenilir ama üretilemez. Yaratıcılık, üretkenlik dinamizm ister; çeşitlilik ister; sürpriz ister. Kavga-dövüş, çelişki, dişe diş rekabet ister. Mutluluk kadar mutsuzluktan, huzur kadar huzursuzluktan beslenir. Kriz dediğimiz şey çoğu kez, daha üst düzeyde bir istikrarın ebesidir.
Kendilerini böyle bir site yaşamına mahkum edenler çelişkiden, rekabetten, krizden uzak durabilirler belki ama bir süre sonra, çok sevdikleri o huzurun bir huzurevi huzuruna dönüştüğünü farkederler.
Bugün o sitenin duvarlarına dayanan göçmenlerin Avrupalı’ya teklif ettikleri şey, o siteden çıkıp downtown’da birlikte yaşamaktır. Şehir merkezinin gürültüsünü de, kirini-pasını da, ama dinamizmini, renkliliğini ve üretkenliğini de paylaşmaktır. Avrupalı’yı o sitenin kısırlaştırıcı homojenliğinden downtown’ın kozmopolitizmine davet etmektir.
Göçmenlerin Avrupalı’ya yaptığı teklif, onu nezih sitesinde, ayağına fındık kadar bir taşın bile takılmadığı cetvelle çizilmiş yollarda yaptığı ve sonunda hep aynı noktaya dönüp geldiği o sabah koşuları yerine; yokuşu ve inişiyle, tehlikeli virajlarıyla gerçek yollarda ucu bilinmeyen sokaklara çıkan gerçek bir yürüyüşe çağrıdır.
Ama Avrupalı sağlamcı…
Korkuyor, risk almak istemiyor; göçmenlerin çağrısına kulak vermek yerine, kendisi için yarattığı huzurevinde atalarının mirasını yiyerek hayatını sürdürmeye devam etmek istiyor.
Vicdan azabından kurtulmak için bulabildiği tek yol da, Bodrum sahillerinde ölü balıklar gibi karaya vuran çocuk cesetlerini görmezden gelmek…

Akşam gazetesi, 03.09.2015

17 Aralık ve Cemaat (2)

Gülen Cemaati’nin temel hedefi, ülkenin kaderine yön verecek “seçkin” bir sınıf yaratmaktı. Cemaat’in bir toplumsal tahayyülü vardı ve bunu gerçekleştirmek için eğitime yöneldi. Siyaset kora kor bir mücadele gerektiriyordu, tehlikeliydi. Oysa eğitim, siyasete nispetle, hem daha yüksek bir toplumsal itibara sahipti, hem de daha korunaklıydı. Cemaat, toplumsal prestiji çok yüksek, hem de daha korunaklı bir alandı. Dershanelerden ve okullardan mezun olanların devletin önemli kademelerinde yer edinmeleri halinde Cemaat hedefine varabilirdi. Bu strateji, iktidar katında olanlarla çatışmamayı zorunlu kılıyordu. Cemaat, bütün bir toplumun üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesine karşıt bir tavır takınmadı. Darbecileri eleştirme bir yana, onları takdir eden bir tavır benimsedi. Keza Cemaat, bizatihi mütedeyyinlere yönelmiş olan 28 Şubat’a da itiraz etmedi. Darbenin birinci derecede mağduru olan Refah Partisi (RP) ile dayanışmadı, tersine meydana gelenlerden RP’yi sorumlu tutan bir çizgi izledi. Cemaat, 28 Şubat badiresini en az hasarla atlatmak için kendini diğer İslami yapılardan ayrıştırdı, darbecilerle uzlaşmaya çabaladı. Okullarını orduya devretme teklifini sundu. Fakat bu, Cemaat’i 28 Şubat’ın gazabından kurtaramadı. Tüm İslami gruplara olduğu gibi Gülen de tefe konuldu, ona ve cemaatine karşı da büyük bir kampanya başlatıldı. “Hoşgörü” dönemi 28 Şubat’ın dinmesinden sonra Cemaat, insan haklarını ve özgürlük değerlerini ön plana almaya başladı. “Hoşgörü”, Cemaat’in fazla sarıldığı kavramlardan biri haline geldi. 2002’de AKP iktidara geldi, reformist bir programı vardı ve bunu yürürlüğe koymak istiyordu. BU durum, Cemaat ile AKP’nin yolları kesiştirdi ve Cemaat’in önüne çok büyük imkânlar çıkardı. Cemaat mensuplarının ifade ettiği üzere, Cemaat en büyük sıçramasını AKP döneminde yaptı. AKP ve Cemaat’in ortaklaştıkları en mühim konu, askeri vesayetin geriletilmesiydi. Askeri sistem içindeki muhkem pozisyonunun devamı halinde AKP’nin gerçek bir iktidar olması bir hayalden öteye gidemezdi, Cemaat’in ise tüm kazanımları her an elinin altından uçabilirdi. Bu sebeple her iki güç ortaklaştılar; diğer değişim taraftarlarının da desteğiyle 2007’deki krizi aştılar, 2010’da önemli anayasal değişikliklerin yapılmasını sağladılar. Gerginlik ve çatışma Lakin daha sonra bu birliktelik çatırdamaya başladı; bazı temel konularda AKP ile Cemaat birbirinden tamamen zıt politik tercihlerde bulundular. Önce alttan alta süre giden, “aramıza fitne sokuyorlar” söylemiyle perdelenmeye çalışılan gerginliğin uzun süre kontrol edilemeyeceği belliydi. Bir yerden taşacaktı, taştığı yer “dershaneler” oldu. Arkası çorap söküğü gibi geldi; önce 2004 MGK Kararı piyasaya sürüldü, arkasından meşhur 17 Aralık bombası patladı. Karşılıklı suçlamalar, doğrudan veya dolaylı göndermeler, peşi sıra verilen cevaplar, sert ithamlarla çatışma genelleşti. Bugün durdukları yerden bakıldığında ve seçim süreci hesaba katıldığında çatışmanın daha da keskinleşeceği söylenebilir. Cemaat ilk kez bir iktidarla bu kadar açıktan ve göğüs göğüse mücadeleye giriyor. Zira 12 Eylülcülere ve 28 Şubatçılara bile tolerans gösteren bir Cemaat, muhafazakâr ve mütedeyyin kimliği apaçık bir iktidara karşı cepheden bir mücadeleye giriyor. Bunun üzerinde durulmalı. İki sebebi olabilir bu davranışın: İlki, Cemaat’in, Batı dünyasının AKP’nin üstünü çizdiğini ve AKP’nin çok fazla bir ömrünün kalmadığını düşünmesi, bu sebeple AKP ile girişeceği bir mücadelenin kendisi için çok büyük bir tehdit teşkil etmediğine inanmasıdır. Cemaat’in yayın organlarının editoryal tercihlerinde (“Jihadist Erdoğan”) bu düşüncenin izlerini görmek mümkün. İkincisi ise, Cemaat’in kendisinin ve ilişki ağlarının gücünün, hükümeti alt etmeye yeteceği kanaatine varmış olmasıdır. Cemaat mensuplarının söyleminde, bu kavganın altından kalkacaklarına duydukları bir özgüven var. Ve seçim süreci bu özgüveni yükselten bir etkiye sahip. Zannımca Cemaat kısa vadede bir taraftan yeni dosyaları gündeme sürüp AKP’yi yolsuzluk üzerinden vurmaya devam edecek, diğer taraftan ise CHP’yle ittifak yapıp İstanbul ve Ankara’yı düşürmeye çalışacak. Cemaat’in hasarı Bu plan AKP’nin belini kıracak mı, önümüzdeki günlerde belli olacak. Ama bu kavga, Cemaat üzerinde de çok hasar bıraktı. Birincisi, cemaatin kimliği kolay onarılamayacak bir yara aldı. Cemaat, kendini bütünüyle hizmete adamış bir hareket olarak tanımlamaya özel bir önem atfeder. Zira bu kimlik, cemaat için bir koruyucu kalkandır. Buna göre Cemaat, her türlü siyasi iddianın dışında duran, tamamen hizmete odaklı, gönüllerden teşekkül eden bir yapılanmadır. Başkaca da bir politik hesabı ve gündemi yoktur. Ancak hükümet ile tutuşulan kavga, toplum nezdinde bu “hizmet” söyleminin inandırıcılığını ortadan kaldırdı. Cemaat, artık siyasi bir aktör; hem de hükümetle cansiperane bir iktidar mücadelesine girişmiş bir aktör. “Cemaat” denildiğinde artık, eğitim hizmetleri değil, emniyet ve yargı içindeki örgütlenme akla geliyor. Cemaat kelimesi, “şantaj” ve “kaset” gibi kelimelerle birlikte anılıyor. Bu, “dini” ve “İslami” bir temelden hareket ettiğini belirten bir Cemaat için arzu edilir bir durum olmasa gerek. Cemaat mensupları, böyle bir sonucun doğmasındaki sorumluluklarını gözden geçirmeli. İkincisi, “hoşgörü” iddiasının boşa düşmesidir. Cemaat’in yaptığı en büyük hata, Gülen’in beddualarını içeren videonun yayınlaması oldu. Burada muhtemelen Gülen’in AKP’ye ne kadar kızdığının tabana gösterilmesi hedeflenmişti ama bu video geniş kitleler düzeyinde Cemaat’in algısını çok olumsuz etkiledi. Cemaatin mensupları, daha sonradan bunun beddua değil de “karşılıklı lanetleşme” anlamına gelen “mülâane” olduğunu anlatmaya çabaladılar. Fakat bunun kamuoyunu ikna ettiği söylenemez. Sokaktaki insanın hafızasına kazınan, Gülen’in neredeyse kendinden geçmiş bir şekilde beddualar yağdırması ve onun dinleyenlerin de “âmin” diyerek ona katılmaları oldu. Bu, “hoşgörü” kavramını dilinden düşürmeyen bir din adamı için telafi edilebilir bir yanlış değildi. Bunun yanı sıra Cemaat, hükümetin her beyanına anında cevap yetiştirdi. Cemaat’in yayın organlarında Erdoğan için giderek keskinleşen bir dil kullanıldı. Farklı çağrışımlara açık benzetmelere başvuruldu. Bütün bunlar Cemaat’in hoşgörü üzerinden kurmaya çalıştığı kimliğinin düşmesine, toplumda “sert, hiyerarşik ve gözü kara bir Cemaat” düşüncesin güç kazanmasına sebebiyet verdi. Dokunulmazlığın kaybı Üçüncüsü, Cemaat’in dokunulmazlığını kaybetmesidir. Cemaat, geniş bir tabana dayanmaz, buna karşın emniyet ve yargı içerinde ciddi bir örgütlenmeye sahip. Yani Cemaat’in bir toplumsal gücü bulunmuyor, ama bürokraside kendine bağlı olanlar ve sahip olduğu medya sayesinde dikkate değer bir operasyonel güce sahip. Bu güç bazen abartıldı, memlekette yapılan her operasyon Cemaat’e bağlandı. Cemaat’i saran gizem halesi onun etki alanını artırdı. Öyle ki bilhassa bürokratlar ve işadamları için Cemaat’in toplantılarına katılmak bir zorunluluk halini alıyordu. Cemaat’e dönük eleştiriler ise ya kısık bir sesle dillendiriliyor veya binbir türlü filtreden geçirilerek kamuoyuna yansıtılıyordu. Hükümet ile çatışma, bu hâlin değişmesine neden oldu. Çünkü hükümetin arkasında duran toplumsal kesimler bunu kendilerine dönük bir saldırı olarak değerlendirdiler ve Cemaat’e karşı harekete geçtiler. Hükümet yakın medya, Cemaat’e karşı sözünü esirgemedi. Sosyal medya, Gülen’i ve Cemaat’i hicveden karikatürler ve videolarla doldu taştı. Daha önce Cemaat’e karşı eleştirileri olan ama bunu yüksek perdeden dillendirmeye çekinen gruplar cesaret kazandı ve onlar da Cemaat’e doğrudan yüklenmeye başladılar. Yani kavga ile birlikte Cemaat’i muhafaza eden esrar perdesi yırtıldı, Cemaat’in fiili dokunulmazlığı sona erdi. Dördüncüsü, Cemaat’in şeffaflığa zorlanmasıdır. Sıradan vatandaşlar için ortadaki tablo şöyle: Çatışan iki güç var: Hükümet ve Cemaat. Hükümetin sorumluları, yetkilileri ve sınırları belli. Onunla mücadele etmenin yolları biliniyor. Ama Cemaat’te durum farklı: Cemaat’in gerçek yetkilileri tanınmıyor, hudutları nerde başlar nerde biter bilinmiyor, ona karşı muhalefet etmenin maliyeti önceden kestirilemiyor. Bunun vatandaşlarda büyük bir endişe yaratması normal. Çünkü hükümeti bile zora sokabilecek bir güç, sıradan vatandaşların hayatını zehredebilir. Tanımlanamayan bir güç herkes için büyük bir tehlikedir. Bu durum Cemaat’i bir tercihe zorluyor: Cemaat, eğer siyasi iktidar talebinde bulunacaksa, şeffaflaşmak zorunda. Siyasi yarışa girmeli, halktan yetki almalı ve yapıp ettiklerinin hesabını vermeli. Yok, eğer böyle bir iddiada bulunmayacaksa, o zaman bir sivil toplum yapısının sınırlarına geri çekilmek durumda. Nefret objesi Beşincisi, Cemaat’in yalnızlaşmasıdır. İslami gruplarda ve sivil toplum örgütlerinde öteden beri Cemaat’e yönelik bir hoşnutsuzluk vardı. İki nedeni vardı bu hoşnutsuzluğun: Biri, Cemaat’in özellikle AKP döneminde büyük bir güce erişmesiydi. Diğer İslami gruplar, Cemaat’in bu gücünü kendilerini tasfiye etmek veya etki alanlarını daraltmak için kullanmasından endişe ve şikâyet ediyorlardı. Kendi adıma bunu birçok kez deneyimleme şansım da oldu. Farklı İslami grupların çeşitli toplantılarına katıldım. O toplantılarda Cemaat’e yönelik eleştirilerinin, laik kesimdekinden çok daha sert olduğuna tanıklık ettim. Cemaat’i bir çeşit “nefret objesi” gibiydi. Diğer neden ise, Cemaat’in, geleneksel İslami gruplardan farklı dış politik tercihlerde bulunmasıydı. Cemaat’in dünyanın her yerinde okulları mevcut ve diğer gruplardan farklı olarak birçok ülke ile etkileşim halinde. Cemaat, anti-Amerikancılıktan uzak duruyor, İsrail ile gerilimden haz etmiyor, İran karşıtı bir politika izliyor. Dış politikaya bu yaklaşım, diğer grupların tepkisini çekiyor. Bu husus Cemaat’in İsrail’e karşı tutumu muhafazakârların nefretini üzerine çekiyor. Çatışma, bu nefreti daha görülür bir hale getirdi ve Cemaat bir izolasyona tabi tutuldu. Kürtlerle açılan ara Altıncısı, Cemaat’in Kürt siyasetinin ağırlıklı bir kısmını oluşturan BDP ve PKK ile arasındaki mesafenin daha da açılmasıdır. BDP/PKK, KCK operasyonları ve davalarının Cemaat ile irtibatlı emniyet ve yargı elemanlarınca gerçekleştirildiği ve Cemaat’in devam eden süreci desteklemediği kanaatinde. Söz konusu çatışmanın gerçekte süreci hedeflediği düşüncesi de bu cenahta çok yaygın. Kürt siyasetindeki birçok aktör, Cemaat’in devlet içinde bir paralel yapılanmaya gittiğini, buna göz yumulamayacağını ve bu yapının acilen tasfiye edilmesi gerektiğini belirttiler. Cemaat ise, PKK’ye karşı sert bir tutum içinde. Gülen’in avukatı son açıklamasında PKK’den bahsederken “dünyanın en kanlı terör örgütü” ifadesini kulandı. Bu dilin Cemaat’e kazandıracağı bir şey yok. Genel olarak Cemaat’in Kürtler arasında zaten “kötü” olan bir algısı var; MHP ile örtüşen bu dil bu algıyı daha da kötüleştirir. Cemaat’in bir yandan hükümet diğer yandan da BDP/PKK ile çatışması -yani Kürtlerin oy verdiği her iki yapıyı da karşısına alması- onun için hayırlı bir sonuç doğurmaz. Bu, Cemaat’in kazanabileceği bir çatışma değil.

Serbestiyet, 04.01.2014

İhsanoğlu neyi temsil ediyor?

“Anayasanın ıslaha ihtiyacı vardır. Ama bu şekilde devam etmek zorundadır. ”
Ekmeleddin İhsanoğlu
“Çatı”yı kuran söylemini de hazırlar. Ama en başarılı propagandistin bile yapabileceklerinin sınırı var. “İnsanda herhangi bir heyecan uyandırmayan sıkıcı bir bürokrat” algısını bertaraf edip, yerine “ciddi ve sorumlu devlet adamı” algısını koymak onlar için bile kolay değil. Onu hem gündemde tutmak, hem de fazla konuşturmamak zorundasınız. Adayınız anlamlı hiçbir şey söylemiyorsa, en hayati konularda fikrini açık ve net biçimde ifade etmiyorsa – ki böyle yapmak zorunda-, bunu erdeme dönüştürmeyi, mümkünse o sözlerden vecize üretmeyi başarmalısınız. Eğer konuştuklarından, insanlar onun bir fikri olmadığı sonucuna varacaklarsa, bu eksikliği de onun aslında “ideolojiler üstü” olduğu şeklinde pazarlayabilmelisiniz. ‘Birbirimizi seversek çözemeyeceğimiz sorun yok!’ Nitekim Doğan Medyası da Gülen Cemaati Medyası da onu asla sıkıştırmıyor, zor yerden sormuyor. Mesela kimse çıkıp “2 Temmuz’da Sivas Katliamı ile ilgili mesajınızı duygulanarak okuduk. Ama acaba son 20 yıl içinde daha önce bu olayla ilgili bir mesajınız olmuş muydu?” demiyor. Oligarşinin ana medyası olan Doğan Grubu, ırkçı için ayrı, “entel” için ayrı bir dille pazarlıyor aynı ürünü; İhsanoğlu’nun neden seçilmesi gerektiğine ikna etmek için herkese göre ayrı erdeminden söz ediyor. Bazı imajları ona söyletmeden oluşturmak gerektiğinin farkındalar. Örneğin kendisinin ne kadar “çağdaş” ve “laik” olduğunu söylerse muhafazakâr seçmeni kaybedebilir. O halde bunu ona söyletmeden, örneğin “eşinin çağdaş görünümü” üzerinden “haber” arasında siz vurgulamalısınız. Vurguluyor da. Hem de hükümet medyasının “başbakan ne güzel söyledi” şeklindeki parmağım gözüne tarzında değil; daha ince ve sofistike biçimde. Ama ne kadar başarılı yürütülürse yürütülsün, “pazarlama konunuz” sınırlarınızı da belirliyor. Tamam da ne dedi şimdi?.. CHP-MHP adayından beklenen, renk vermeyen cümlelerle farklı tabanları aynı anda tatmin etmesi. Ama kritik soruları “eğitim şart” veya ““ele ele verirsek üstesinden gelemeyeceğimiz sorun yok”la geçiştirmek de herkesi tatmin etmez. Türkiye son 10 yılda ciddi bir değişim yaşadı, önümüzde de ciddi yol ayrımları var ve insanlar İhsanoğlu’nun ne düşündüğünü ve ne yapacağını bilmek isteyecek. “Anladık hem Atatürk’ü seviyorsunuz, hem demokratsınız. Hem laik, hem dindarsınız. Tamam da Nakşibendi Dergâhı hâlâ kapalı, Alevi Dergâhları da. Pirlik, dedelik yasak. Söyler misiniz, kitapta bunun yeri nedir, ya da biz hangi kitabı esas alalım?” veya “değişmez hükümlerine saygı duymamızı istediğiniz anayasayla bunları nasıl değiştireceğiz?” gibi sorular gündeme gelecek. Ama o yine kişisel gelişim kitaplarının diliyle konuşup, aşağı yukarı “eğitim şart” türünden cevaplar verecek. Şu ana kadar öyle yaptı. ‘İdeolojiler üstü’ ne demek? “İdeolojiler üstü” olmak aslında ideolojisiz olmak değildir. Somut pratikte bunun anlamı egemen ideolojiyi savunmaktır, onun belirlediği çerçeve içinde kalmaktır. “Siyaset üstü” olmak da statükoyla uyumlu olmak veya resmi olarak belirlenmiş olan siyaset tarzına bir itirazı olmamaktır. Malum, bu ülkede Atatürkçülük ideoloji olduğu halde öyle görülmez, ordu da bu ideolojinin gardiyanlığını yaparken aynı zamanda siyaset üstü olduğunu sanırdı. Gerçekten de bu anlamda İhsanoğlu “ideolojiler üstü” olacak ve resmi ideolojinin kırmızıçizgileri içinde hareket edecektir. Resmi ideolojinin de doğal olarak statükoyu ve o ülkedeki egemenlerin çıkarlarını temsil ettiği (ve zaten tam da o yüzden resmi ideoloji olduğu) göz önüne alınacak olursa, bunun anlamı, seçildiği takdirde onun rahatlıkla bir ikinci Ahmet Necdet Sezer olacağıdır. Hatırlayalım, Sezer de “hukukçu kimliği” ile temayüz etmiş, “ideolojiler üstü” bir isim olarak lanse edilmiş, ama cumhurbaşkanı seçildikten sonra siyasetin kralını yapmış, ideolojik tarafgirliğin dibine vurmuş, hükümeti düşman görmüş ve ona öyle muamele etmişti. Dolayısıyla İhsanoğlu’nun kampanya dönemindeki “kuşlar çiçekler” söylemiyle, seçilirse sergileyeceği tutum bambaşka olacak. Onu aday belirleyen ve sırtında taşıyan irade, ondan mütedeyyin bir demokrat olarak AK Parti ile uyumlu çalışmasını değil, Köşk’ü çevreleyen “ayak takımıyla” savaşmasını ve onları “merkez”e yaklaştırmamasını bekleyecek. Bu bağlamda İhsanoğlu’nun hasbelkader seçilirse, ikinci bir Sezer olacağından kuşkum yok. Onca emek zahmet onu tercih eden ve kampanyasını yürüten irade, onun orada tasavvuf sohbetleri yapmasını beklemeyecektir. Anayasanın değişmez maddelerine saygılı olmanın ekonomi politiği Cumhurbaşkanlığı seçimi bu ülkedeki değişim mücadelesinde önemli bir dönemeç olacak. Önümüzdeki birkaç yılın ana gündemi Kürt Barışı ve Sivil Anayasa mücadelesi olacak. Esas olarak da Türklerle Kürtlerin eşit ve adil bir biçimde bir arada yaşamasının hukuki-siyasi çerçevesini ifade eden anayasa üzerinde kopacak bütün fırtına. Bu ayrımda CHP-MHP adayının neyi temsil ettiğini anlamak için bu iki partinin son 10 yıl içindeki bütün demokratikleşme hamleleri karşısında aldıkları tutuma bakmak gerek. Bugün de nasıl bir ülke tahayyül ettiklerini anlamak için son şekliyle anayasa önerilerine bakmak gerek. İhsanoğlu’nun bu iki partinin temel çizgilerinden, resmi ideolojiyi muhafaza eden, Kürt barışına elverişli olmayan, din özgürlüğünü kısıtlamaya devamı öngören bir anayasa önerisinden farklı davranmasını beklemek akıl dışı olur. Nitekim Anıtkabir’i ziyaret eden İhsanoğlu, “cumhurbaşkanı adaylarının Türkiye Anayasası’nın temel ilkelerine, Anayasa’nın değişmeyen maddelerine saygılı olması gerektiğini” söyledi. Galiba onun net olduğu tek konu da bu. Bu anlamda adayların isimlerini aşan iki sosyo-politik gücün, iki siyasi çizginin ve iki zamanın mücadelesi bu. Ellerinin arasından kayıp gitmekte olanı ve eski düzenin hukukunu korumaya çalışanlarla; içinde bulunduğu makûs talihi değiştirmek için değişime mecbur olan ve bu yüzden yeni bir hukuk isteyenlerin mücadelesi… Yurtta statüko cihanda statüko Aynı şekilde, dünyanın düzeni söz konusu olduğunda da “huzur” bozucu bir tutum almıyor İhsanoğlu. Türkiye’nin eski “kokmaz bulaşmaz” dış politikasını övüyor, taraf olmamaktan söz ediyor, Mısır’da darbe olmuş, Suriye diktatörü halkını kesiyor, bunlar kötü ama ona göre taraf olmayı gerektirmiyor. Suriyeli mültecilere kapıyı kapatmaktan söz ederken de, Gazze ile ilgili asap bozucu Türkmen kıyasını yaparken de inceden inceye toplumsal bilinçaltındaki ulusal bencillik duygularına sesleniyor. Bu ‘çatı’ bu tabanı tutabilir mi? Adayların kişisel özellikleri tamamen önemsiz demiyorum. Erdoğan’ı üslubundan hükümet etme biçimine haklı olarak eleştirebilirsiniz. Ya da İhsanoğlu’nun samimiyetsiz göründüğünü, güven uyandırmadığını söyleyebilirsiniz. Ama onlar bugün var, yarın yok. Önemli olan sistemin dönüşümü ve adayların bu açıdan neyi temsil ettikleri. Erdoğan’a yönelik eleştiriniz ne olursa olsun, sistemi o ve partisi dönüştürüyor ve devletin ideolojik tarafsızlığını öngören, anadilde eğitime elverişli ve vatandaşlığı etnik kimlikler üstü tanımlayan anayasa önerisi de ondan geliyor. İhsanoğlu ise “biz göreve geldiğimizde sistemin değişmesi için değil ıslahı için çalışacağız” diyor, değiştirmekten değil tadilattan söz ediyor. Toplumsal değişim çatıyı zorluyor Bazen sosyal değişim öyle bir noktaya gelir ki, artık onu kuşatan hukuki ve siyasi çerçeve dar gelmeye başlar. Türkiye’deki egemenlik ilişkileri de değişiyor ve değişimin taşıyıcısı olan sosyal güçler buna uygun bir hukuki-siyasi çerçeve istiyor. Eski düzenin sahipleri de istemiyor. Asıl kavga bu. İki kesim de kendisini iki adayla temsil ediyor: Biri bu ülkenin bütün temel sorunlarının kaynağı olan “Teşkilat Yasası”nı en temel hükümleri bakımından sahipleniyor, diğeri onu değiştireceğini söylüyor. Gerisi boş laf.

Serbetiyet, 27.07.2014

Kimler tıpış tıpış sandığa gider?

Seçim sonrası Türk solundan “Kürt sorununa duyarlı” eski bir arkadaşımla konuşuyorum. Aslında “Sırrı”ya verecekmiş, ama o günlerde bindiği bir takside iddialaştığı şoför “yolsuzluk da yapsa Tayyip’e vereceğim” deyince çok kızmış. O yüzden gidip Sarıgül’e vermiş. Aynen öyle dedi. Yolsuzluğun normalleşmesine tepki olarak gidip Sarıgül’e vermiş. Telefonda ciddiyetimi korumaya çalışarak dinledim kendisini ama bir süre sonra dayanamadım. Sesimdeki “ben tabii ki sana inanıyorum Mary Sue, bak buradaki herkes de sana inanıyor” tonunu fark etti sonuçta. Hakkını yemeyeyim. Hiç değilse “tatava yapma bas geç, ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin” diye şaka yollu meramını anlatanlardan değildi. En azından Sarıgül’e oy verdiğini kabul ediyor ve “izah etmeye” çalışıyordu. CHP’li ailelerin Kemalist olduğu gerçeğiyle yüzleşemeyen “radikal solcu” çocuklarından biriydi o. Hava bozunca çocuklar eve/sınıfa dönerdi; yine öyle oldu. Karar anı yaklaştıkça, “ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin” geyiklerinden anlamayana daha açık konuşmak gerektiğinde, slogan değişti ve “tatava yapma, bas geç” oldu. Tatava yapmadılar, basıp geçtiler, ama yine olmadı. Yine tatava yapmayacaklarını, neden Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy vermek gerektiğini izah etmek için teorik gerekçe üretmeye çalışırken epeyce acı çekeceklerini söylemeye gerek yok. CHP tabanı İhsanoğlu’na oy verir mi? “Radikali” böyle yapan Türk solunun “merkez”inin ne yapacağını kestirmek de güç değil. İhsanoğlu’nun adaylığı açıklandığında ilk gün sosyal medyada kopan fırtınaya ve öfkeye bakıp “sol bu adayı kabul etmez” diyenlere karşı çıkmış ve “göreceksiniz, çok kısa sürede “İhsanoğlu’nun erdemleri” ve dolayısıyla ne kadar iyi bir tercih olduğu orada egemen bilinç haline gelecek” demiştim. Çünkü evet, ilk anda twitterı, facebooku manipüle etmek mümkün değildi. “Bu ne yaa … şaka mı şimdi … nerden buldunuz?” şeklindeki ilk tepkiler doğal, spontane veişlemden geçirilmemiş tepkilerdi. Ama ertesi günden itibaren oligarşi medyasının ne yapacağını öngörmek mümkündü. O medyanın “merkez”i ve “radikal”iyle, Atatürkçüsü, Kemalisti, ırkçısı ve ulusalcısıyla Türkiye solunun bilincini belirleme konusundaki etkisini ve rolünü bilen herkes tahmin edebilirdi bunu. Nitekim oligarşi medyasının ana omurgasını oluşturan Doğan Medyası rolünü oynamaya başladı ve çok kısa bir zaman içinde, “bu kim yaa, nerden çıktı?” diyenler, izleyen günlerde onun ne kadar iyi bir tercih olduğundan söz etmeye başladılar. Üçüncü gün söylem değişmişti. Uzatmayalım, CHP tabanı İhsanoğlu’na oy verir. Çünkü Atatürkçülük veya Kemalizm ayrıcalıklı zümrenin çıkarlarını meşrulaştırmanın ideolojisidir, yani esas olan zümrenin çıkarlarıdır ve CHP tabanı da “öz”ü korumak için “biçim”den fedakârlık yapmasını kabul edecektir. Yakın geçmişte “Üsküdar’ın sorununu müftü çözer” sloganıyla veya “emekli bir müftü olarak tek amacım Allah’a ve Allah’ın kullarına hizmet etmektir” şeklindeki mesajlarla oy isteyen İhsan Özkes’e oy veren CHP tabandır ve aynı tabanın Kadir gecesinde “Peygamberimiz ‘bu dünya ahiretin tarlasıdır’ buyurmuş. Sevgi ve saygı ekeceğimiz nice mübarek kadir geceleri dilerim” diye mesaj gönderen İhsanoğlu’na “dini siyasete alet ediyor” diye tepki göstermelerini beklememek gerek. ‘Her ağacın kurdu…’Türkiye’de sosyal piramidin üst tarafındakiler elbette İhsanoğlu’na oy verecektir. Bir şeyleri değiştirmesi için değil, değiştirmemesi, daha doğrusu aşınan ayrıcalıklarını onlara geri vermesi için. Kemalist oligarşi, yeni gelişen sosyal güçlerle mücadele etmek için onların rengini taşıyan bir adayla karşılarına çıkmaktan çekinmeyecektir. Taban da, sadece “badem bıyıklı” adayı değil, sınıf çıkarları tehlikeye girdiği ölçüde Cüppeli Ahmet Hoca’yı da kabul edecektir. CHP tabanında sınıfsal homojenliği bozan ve AK Parti, MHP ve BDP ile aynı sosyal sınıfı paylaştığı halde İhsanoğlu’na oy verebilecek tek ana grup Alevilerdir. Eğer hükümet Alevi sorununu çözmüş olsaydı, CHP’yi Devlet Mahallesi ile Nişantaşı’na hapsetmeyi başarırdı, ama bu da onun günahı ve dolayısıyla İhsanoğlu onlardan da oy alacaktır. Biliyorum, Türkiye’de sınıfın belirleyiciliğini kabul etmek istemeyenler var. Özellikle de sol, genel olarak sınıftan bahsetse bile, somut olarak bu analizin sonuçlarıyla yüzleşmek istemez. Ama onlar ister etsin ister etmesin, her seçimde sandıklar açılınca zenginler ve yoksullar çok net biçimde ayrışır bu ülkede. Kim ne derse desin, sonuçta yazlıkçılara “tıpış tıpış” gelip oy vermeleri çağrısını CHP yapıyor ve sadece o yapıyor. “AK Parti’nin seçmeni yazlığa mı gitmiyor, yoksa çağrı yapacak anlamlı sayıda yazlıkçı mı yok onlardan?” diye kimse sormuyor; çünkü herkes cevabı biliyor. Diktatörlüğe gidiyoruz diye düşündük de o açıdan… Şimdi CHP’nin demokrat olduğunu iddia edemeyecek bazı “radikal demokratlar” ise ülkenin diktatörlüğe gittiğine, hatta hali hazırda Erdoğan’ın diktatör olduğuna kendilerini inandırarak izah edecekler “Eski Sınıf”ın vicdani retten habersiz adayına oy verişlerini. Onlar “korktukları için” İhsanoğlu’na oy vermeye karar veriyormuş gibi yapacaklar, biz de yine ayıp olmasın diye inanıyormuş gibi. Ve seçimler yaklaştıkça “hayır benim de içime sinmiyor ama … MHP ile de aslında ne biliyim…” utangaçlığı yerini yine “aile partisine dönüş” refleksine ve CHP adayına açık oy çağrısına bırakacak. Bırakacak ama gelin görün ki bu ülkede devlet hastanelerinden yararlananlar özel hastanelerden yararlananlardan çok daha fazla; Halk Partisi’nin dışında devasa bir halk var. Ve sonuçları esas olarak “yazlıktan çağrılmayanlar” belirleyecek.

 

Serbetiyet, 06.08.2014