Ana Sayfa Blog Sayfa 272

Halk siyasete format attı

Araştırma şirketlerini suçlamanın alemi yok.

Siyasi atmosfer iktidar partisi aleyhine o kadar ağırlaşmıştı ki, -yine en baştaki gibi- iki

kişiden biri susmuştu.

Ama toplum, medyadan, sosyal medyadan, akademiden ve iş dünyasından ibaret değildi.

Egemen fikirler aşağıya doğru gidildikçe etkisini kaybediyor ve toplumsal piramidin geniş

tabanında tam tersine dönüyordu.

Suskun çoğunluk beş ay içinde dikkatle izledi, diğer iktidar alternatiflerini ölçtü, tarttı ama

twitter ahalisinin bundan haberi olmadı. Demokraside son sözü halk söyler. O da söyledi

ve bütün hesapları bozdu.

Seçmen beş ay önce sarı kart gösterdiği partiyi yine birinci yaptıysa, ötekilerin oturup

düşünmesi ve açıklaması gereken bir şeyler var demekti.

Ama bu yine olmadı.

HANGİ PARTİ NE YAPTI?

Ak Parti bu seçimlerde bugüne kadar ona verilen oyların hiçbir şekilde “çantada keklik”

olmadığını görmüş olmalı. Bir yandan 7 Haziran öncesi hatalarından ders almış görünmesi,

beş ay önceki tutum ve söylemini gözden geçirmesi, diğer yandan toplumun yeni bir “fetret

devri”nin kıyısında olduğumuza ilişkin kaygısı, tepki olarak ondan esirgenen oyların yeniden

ona dönmesini sağladı. Ama bu oyların tapulu malı olmadığını unutmamalı.

CHP ister ulusalcılık yapsın ister demokratlık, boyunun uzayıp kısalmadığını görmüş olmalı.

Ama bunu görmenin ona bir fayda sağlayacağından emin değilim. En iyi kampanya onunkiydi

ama yine olmadı. Geçmişiyle ve Kemalist ideolojisiyle yüzleşmeden ve aynı anda birçok

kesimi memnun edecek muğlak bir dille durumu idare etmeye ilişkin şark kurnazlığını terk

etmeden de olmayacak.

MHP’nin sorunu, bazı odakların onu içine çekmeye çalıştığı, bir ucunda CHP’nin, diğer

ucunda HDP’nin bulunduğu o tuhaf koalisyon illüzyonuna kapılmaması değildi. Buradan

puan bile aldı. Sonrasında ise “hayır”ları tepki çekti. Seçime doğru ülkenin karşı karşıya

olduğu iç istikrarsızlık ve dış tehdit algısı, MHP’de önemli bir miktarda oyun yön

değiştirmesini beraberinde getirdi. Bahçeli’nin yapabileceği çok az şey vardı.

HDP ise barışçı çözümün güçlü bir partneri olarak temsili için verilen milyonlarca oyu çarçur

etti. Hendekler kazılır, özerklik ilanı ve tuzaklamalarla PKK savaşı şehirlere taşırken, o

“sarayın savaşı” safsatalarıyla durumu idare edebileceğini zannetti. Türk oligarşisi, medyası

ve soluyla onu alkışladı, ama Demirtaş’ın taşı gediğine koymalarının kabak tadı verdiği,

retoriğin sorunu örtmediği ve HDP’nin barış adına etkisiz eleman olduğu bir süreç yaşandı.

ANLAMAYAN SAHİDEN HALK MI?

Anlamaya çalışmak yerine siyaseti “halk aptal” düzeyinde açıklamak da bir tercih elbette; iç

rahatlatır, sorumluluğu öteler ve gerçekle yüzleşmenin acısını yaşatmaz insana.

Ama tam da bu yüzden, siyaseti bu düzeyde açıklamanın kendisi kronik bir anlamama

sorununu ifade eder.

Halk yanlış yapmaz diyenlerden değilim. Ama Türkiye siyasetine baktığımda, okumuş yazmış

kesimlere kıyasla “halk” olarak adlandırılan geniş toplum kesimlerinin öteden beri çok daha

makul olduğunu, o bütünün içindeki bireylerin tercihlerinin çok daha esnek ve rasyonel

olduğunu görüyorum.

Oy davranışını siyasi aktörlerin doğrularına ve yanlışlarına göre değiştirebilen, onları iktidara

getiren ve götüren o.

Boşverin olayı “makarna teorisiyle” açıklamaya çalışan veya kendi acizliklerini halkı

aşağılayarak perdelemeye çalışanları.

Tarih bitecek ve onlar hiçbir şey anlamamış olacak.

Yeni Yüzyıl, 04.11.2015

1 Kasım: Kimin zaferi?

Siyasî aktörler arasında 1 Kasım seçimlerinin kesin galibinin kim olduğu belli. AK Parti 13 yılın doğal olarak getirmiş olması gereken iktidar yorulmasına ve yüz eskimesine rağmen büyük bir zafer kazandı ve dördüncü defa tek başına hükümet kurma hakkına kavuştu. Bunda AK Parti’nin toplumda gerçekten bir karşılığı olan kurucu lideri Erdoğan’ın büyük payı olduğu açık. Akademisyen kökenli olmanın tüm dezavantajlarına rağmen siyaseti hızla öğrenen Davutoğlu’nun çalışkanlığı ve 7 Haziran sonrasındaki makul çizgisi de başarıya katkıda bulundu. Son olarak, bilhassa küçük muhalefet partileri de geniş toplum kesimlerine rahatsızlık veren sözleri ve tavırlarıyla zaferin inşasına tuğla taşıdı diyebiliriz.

Partileri bir yana bırakıp daha büyük manzaraya, seçimlerin Türkiye için ifade ettiği genel anlama bakalım.

SEÇMEN BAŞARININ ORTAĞI

Ufak tefek sorunlara rağmen Türkiye mühim bir genel seçimi sağ salim tamamladı. Böylece demokrasi tarihine altın bir sayfa daha ekledi. Bu başarı, değişen ölçülerde katkısı olan birçok kurumun ve aktörün eseri. YSK, partiler, sandık görevlileri, seçim kurulları ve elbette hür iradeleriyle olgunluk içinde oy kullanan milyonlarca seçmen başarının ortakları. Hepsine Türkiye demokrasisi adına teşekkürler.

Bu başarı çok değerli. Tarihî ortaklıklarımız ve kuvvetli kültürel bağlarımız olan Müslüman ülkelerin hiçbiri demokratik bir sistem kurma, iktidarların geliş gidişini âdil, hür, yarışmacı seçimlerle belirleme metodunu kurumsallaştıramadı. Hiçbiri Türkiye’nin 1950’de dâhil olduğu demokrasi kulvarına girmeyi beceremedi.

Aslında daha fazlası da söylenebilir. Tam bir liberal demokrasi olma noktasına henüz ulaşamamakla beraber Türkiye demokratik seçimler yapmada tüm dünya ölçeğinde itibarlı bir sicile sahip. Bizdeki seçimlerin hürlüğü ve âdilliği daha istikrarlı demokratik ülkelerdekilerle dahi karşılaştırılabilecek seviyede. Bunu Türkiye demokrasisinin en parlak yüzü olarak göstersek abartmış olmayız, ama bu gerçeği görmez ve dile getirmezsek kendimize haksızlık etmiş oluruz.

SANDIK DEMOKRASİNİN ÖZÜ

Seçim sandıklarının önemi seçimlerin hem bir başlangıç hem bir son olmasından kaynaklanıyor. Zaman zaman “sandık demokrasisi” denen zorlama bir kavrama dayanarak seçimlerin önemini ve değerini olduğundan az gösterme çabalarına şahit olmamıza rağmen, demokratik seçim sandığı demokrasinin özü, en önemli göstergesi ve aracı. Sandıkların kurulabilmesi demokrasinin temel kurumlarının ve kurallarının varlığına işaret ediyor. Sandıkların sonuç yaratması ise seçimlerin fonksiyonel olduğuna. Bu yüzden, sandık olmazsa demokrasi de olmaz.

Aslında “sandık demokrasisi” lafına sığınarak hükümetlerin meşruiyetini sorgulama, reddetme gibi demokrasiyi tahrip edebilecek çizgilere savrulanların kendileri de farkında olmadan sandığın önemini vurguluyor. Özellikle seçimler yaklaştığında seçmenleri -elbette kendi çizgilerinde olmak üzere- oy kullanmak için sandığa davet ediyor. Bir oyun bile çok önemli olduğunu belirtiyor. İktidarı oyla görevden alma umudunu yansıtıyor. Bu iyi bir şey. Siyasî gidişten ne kadar mutsuz olursak olalım seçimler bizim için her zaman yeni bir umut kaynağı teşkil eder. İktidarların sandıkla gelip girmesi kuralına sadakat toplumu şiddet sarmalına düşmekten, parçalanmaktan kurtaran bir can simididir. Siyasî sisteme süreklilik, istikrar ve itibar kazandırır. Allah korusun, demokratik seçim sandığı olmasa ne yapardık?

Kesin olan bir şey var: Seçimlerden en kazançlı çıkan, Türkiye demokrasisi!

Yeni Yüzyıl, 04.11.2015

Eksik ayaklı demokrasi

Sol ve sağ kavramlarının pek anlam taşımadığını düşünüyorum, ama Türkiye demokrasisi hakkında analizler yapmak için onlara başvurmak yararlı olabilir. Siyasî yelpaze kabaca sol ve sağ olarak ikiye ayırılıyor. İstikrarlı demokrasilerde genellikle sağa karşılık gelen bir muhafazakâr ve sola karşılık gelen bir sosyal demokrat parti mevcut. İktidar bu iki kanat arasında salınıyor. Güçlü bir parti iki, istisnaî durumlarda üç, bilemediniz dört dönem iktidarda kaldıktan sonra yerini rakip partiye kaptırıyor.

Türkiye’de durum farklı. Sağ partiler her zaman iktidara gelmek açısından daha fazla şansa sahip. Son 13 yıldır da AK Parti’nin tartışılmaz üstünlüğüne şahit olduk. AK Parti’nin bir muhafazakâr parti olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı tartışmaya açık. İslamcı veya İslamcı köklerden gelen bazı yazarlar bu partinin muhafazakâr etiketini almasından ve muhafazakâr ideolojiye yakın durmasından kendilerince haklı sebeplerle rahatsızlık duyuyorlar. Ancak, kavramın içinin nasıl doldurulduğuna bağlı olarak, AK Parti muhafazakâr bir parti olabilir ve/veya öyle adlandırılabilir. Nitekim, parti kurmayları bunu yapıyorlar da. Bu tartışmalar bir yana, AK Parti Türkiye demokrasisinin sağ ayağını teşkil etme yolunda epeyce mesafe aldı. Toplumda kök saldı ve süreklilik kazandı. Genel olarak bakıldığında da sağ partilerin her 20 senede bir önemli liderler çıkarttığı, kitleleri sürüklediği ve sistemi reforme ettiği görülüyor.

Aynı performansı solda göremiyoruz. Sol partiler kendini geliştiremiyor, toplumsal tabanını genişletemiyor. İktidar alternatifi olamıyor. Bu sağ iktidar partilerini rakip baskısından ve yerini kaybetme korkusundan azade kılıyor. Tipik bir sorun olarak sol lider yetiştiremiyor. Toplumla samimî bir diyalog kuracak ve kitleleri peşinden sürükleyecek liderler çıkartamıyor. Sol partiler kendi içlerinde yenileme dinamikleri yaratamıyor. Bu üzücü durum Türkiye demokrasisine çok zarar veriyor. Demokrasimizi adeta topal ördeğe çeviriyor.

Bu tespit doğruysa, istikrarlı bir demokrasiye kavuşmamız için merkez sol ve merkez sağ da denilen siyasî kanatların mevcut ve güçlü olması gerekiyor. Radikal sol ve radikal sağ çevrelerin ise zayıf olması. Bunu söylerken faşizm, sosyalizm, anarşizm gibi radikal fikirlerin ve bu ideolojilere bağlı toplum unsurların var olmamasını talep ediyor değilim. Tam da tersine, radikal akımların fikir ve toplumsal hareket olarak varlığının sağlıklı ve gelişmeci bir fikir hayatı için şart olduğuna kaniyim. Söylemeye çalıştığım şey, siyasî sistem içinde ılımlı sağ ve sol kanatların ağırlıklı olması ve bu kanatların birbirini dengelemesi, denetlemesi. Ne yazık ki bu vuku bulmuyor.

Demokrat sol neden gelişmiyor? Her sosyal mesele gibi bunun da birçok sebebi olmalı. Sebeplerin bir kısmı sanırım sosyal demokrat hareketlerin fikir birikimleri ve yapılanmalarıyla alâkalı. Bizde Avrupaî anlamda sosyal demokrasi yok. Yani sosyal demokratlar Avrupalı fikirdaşlarından farklı olarak liberal demokrasinin çerçeve kurallarını itirazsız kabul etme durumunda değiller. Bu yüzden, geniş halk kesimlerini küçümseme, dışlama hatasına düşüyorlar. Halkla samimî ve ikna edici bir ilişki kuramıyorlar.

Şüphesiz, hatalarını ve eksiklerini görmek ve telafi etmek sosyal demokrat düşünce adamlarının ve partilerin görevi. Bize düşen, demokrasimizin topal ördek olmaktan kurtulması için güçlü bir sosyal demokrat siyasî kanadın doğmasını temenni etmek…

Yeni Yüzyıl, 05.11.2015

Nasıl beraber yaşayabiliriz?

Geniş toplumlar içinde müreffeh hayat yaşayan insanlar olarak, insanlığın gelişim macerasını nadiren merak ederiz. İçinde bulunduğumuz şartları veri alır ve her ne olursa olsun hep öyle kalacaklarını zannederiz. Sanırız ki daima refah içinde, sağlıklı ve uzun ömürler yaşayacağız. Bu zan bizi geniş toplumlar kurmanın /oluşturmanın ve refaha ulaşmanın altında yatan faktörleri ve kurumları incelemekten ve kavramaktan uzaklaştırır.

Popüler kültür ve söylemler, meselâ yazarların ve politikacıların dilinde, “birlik ve beraberliği”, “bizim” “diğerlerinden” farklılığımızı (sıklıkla üstünlüğümüzü) vurgular. Halk katında da aynı anlayış yaygın kabul görür. Birlik ve beraberliğimizi muhafaza etmemiz hâlinde her sorunu çözeceğimiz, hiç kimsenin (örneğin diğer devletlerin ve terör örgütlerinin) bizimle baş edemeyeceği iddia edilir. Ulus devletlerin çıkar mücadelelerine sahne olan bir dünyada bu söylemin tamamen anlamsız olduğu söylenemez. Ancak, tarihin uzun yürüyüşü içinde ulus devletin yalnızca küçük bir parantez teşkil ettiği hatırlanırsa, asıl meselenin bugün açık, büyük veya geniş toplum adını verdiğimiz toplumların nasıl korunabileceği olduğu anlaşılır. Zira, iyi hayat şartlarımız ulus devletlerin varlığına değil, açık toplumun özelliklerinin muhafaza edilmesine bağlıdır.

İnsanların toplum içinde yaşaması herkese çok fayda sağlar. Ancak, insan toplumlarının genişlemesi bir takım problemler de yaratır. Nüfusu elli civarında, sekiz-on aileden müteşekkil küme toplumlarında insan ilişkileri hep yüz yüzedir. Toplum içinde farklılaşma yok denecek kadar azdır. Herkes birbirine benzer. İnsanlar birbirlerinin özelliklerini ve ihtiyaçlarını bilir ve bir diğerine ona göre muamele eder. Toplumlar genişledikçe insanların ilişkisi belirsizleşmeye ve insanlar birbirinden farklılaşmaya başlar. Modern toplumlarda insanlar ve gruplar arasında dil, dinî inanç, ırk, ideoloji, felsefî görüş, hayat tarzı, menfaat, kıyafet, zevkler, tercihler, değerler vb. bakımlardan muazzam bir fark vardır. Bu, insanlar arasında ihtilâflar yaratabilir. İnsanların birbirinden uzaklaşmasına, bazı durumlarda tahripkâr çatışmalar içine girmesine sebep olur. Bunların vuku bulması toplumun çözülmesine ve dolayısıyla toplu yaşamanın avantajlarının ortadan kalkmasına yol açar.

Bu durumdan nasıl kaçınabiliriz? Farklılıklarımızın ayrışma, ayrılma, çatışma sebebi olmasını nasıl önleyebiliriz? Sıradan lisanda birleşme ve bütünleşmeden çok bahsedilir ama bu birçok durumda ya anlamsızdır ya da yanlıştır. Bazı durumlarda faydadan çok zarar verebilir. Zira iki farklı hayat tarzının, iki farklı menfaatin, iki ırkın, çatışan otorite taleplerinin, yarışan dinlerin bütünleşmesi imkânsızdır. Aynı anda birden çok temelde bütünleşme olamayacağından, her alanda bir şıkkın tercih edilmesi gerekir. Bunun anlamı, tercih edilenin dışında kalan şıkların ya yok edilmesi ya da insanların onların tercih etmesinin engellenmesi gerektiğidir. Neyi esas alırsak alalım, neye dayanırsak dayanalım, bu, toplumda ayrımcılıkların, baskının ve tahakkümün yolunu açar. Toplumları bütünleşmeye değil ayrışmaya iter.

Bu yüzden açık toplumlar esastan çok usul, içerikten çok çerçeve üzerinde ittifak etmek zorunda. Beraber yaşama kurallarına dayanmak ihtiyacında. Bunu söylerken, toplum kesimleri arasında çakışmalar, kesişmeler ve iç içe geçmeler olmayacağını iddia etmiyorum. Ortak hayat tecrübesinin süresi uzadıkça bunlar şu veya bu ölçüde mutlaka gerçekleşecektir. Burada mühim olan bunun, tamamıyla değilse de en azından önemli ölçüde, aşağıdan yukarı ve kendiliğinden gerçekleşmesi.

Kısaca, beraber yaşamamız her alanda bütünleşmeye değil, beraber yaşamanın usule ilişkin kurallarını geliştirmeye, korumaya ve saymaya bağlı.

Yeni Yüzyıl, 07.11.2015

Memurluk statüsü ve ülkenin geleceği

Olayların çok hızlı aktığı bir ülkedeyiz. Bu tempo bazen ülkenin ağır problemlerini gözden kaçırmamıza sebep oluyor. Bu problemlerden biri devlet personel rejimi, yani kamu çalışanlarının statüsü. Geçtiğimiz günlerde bu mevzuda daha önce de görüşlerine bir yazımda yer verdiğim eski Bitlis Valisi Orhan Öztürk’ten aşağıdaki mektubu aldım.

“Memuriyete giren insanların 65 yaşına kadar risksiz, rekabetsiz ve güvenceli bir sistemde çalışması bu ülkenin anayasa sorunu kadar önemlidir. Ülkedeki bütün olumsuzlukların ana kaynağı, çok başarısız memurların dahi işten çıkartılmasını engelleyen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’dur. Bütün memurlar işsiz kalma korkusu ve rekabet mecburiyeti olmayan bir sistemde çalışmaktadır. Seçimle gelen yöneticiler işsiz bırakılma endişesi olmayan memurlardan başarı beklemektedir.

Kalitesiz, yetersiz ve talep esasına göre hizmet üretmeye çalışan kamu yönetimi anlayışının ülkeye kaybettirdikleri, başka sebeplerin verdiği zararlardan kat kat fazladır. Siyasetçinin koltuğunu kaybetme ihtimali vardır. Tüccar, sanayici iflas riski yaşar, kuvvetli bir iç ve dış rekabet ortamında çalışır. Ancak, devlet memurları ekonomik kriz olsa da işinin başındadır. Memur için kriz olmaz. Maaşı mutlaka zamanında ödenir.

Kadrolu çalışma sistemi içinde evrensel standartlarda başarı hikâyelerine rastlamak çok zordur. Bütün başarılar risk ve rekabet esasına göre personel çalıştıran kurumlardan çıkmaktadır. Devletin her yanlışlığı ve yetmezliğinin en temel sebebi kamu personel sistemidir. Temelleri Tanzimat’ın son zamanlarında atılan bu sistem, Cumhuriyet döneminde kuvvetlendirilmiş ve 657 sayılı kanunla taçlandırılmıştır.

TBMM’den geçen her kanunun içine mutlaka yeni kadrolar konduğu, ihdas-iptal cetvelleri ilave edildiği gözden kaçmaktadır. Halkımız da yeni bir kurum kurulduğunda ilgili hizmetin daha iyi yapılacağına maalesef inanmaktadır. TBMM koridorlarında en büyük mücadele yeni kurumlar oluşturulunca ihdas edilecek kadrolar ve ek göstergeler için verilir. Bakanlık, il, ilçe, üniversite, yeni üst kurulların oluşumu yeni personel alımlarının gerekçesidir.

15 – 20 kişilik bir memur veya kamu işçisi kadrosuna yüzlerce müracaat olmasının, buna karşılık özel sektörde vasıfsız işler için bile işçi bulunamamasının sebebi başka ne olabilir? Bu, ülkemizdeki iş ahlâkını yozlaştırmakta, tembelliği, vaziyeti idare etmeyi teşvik etmektedir. İş hukuku zaten işçiyi yeterince korumaktadır. Buna bazı ilaveler yaparak kamu çalışma sistemini de süreye bağlı sözleşmeli statüye veya hizmet alımına dönüştürmek şarttır. Bu sayede milyonluk şehirleri 50-100 kişiyle yönetilebilir.

657 sayılı garantili çalışma düzeninin bu ülkeye verdiği zarar terörün verdiği maddî zarardan yüz misli fazladır. Ülkemiz bazı alanlarda Afrika ülkelerinin bile gerisindeyse bunun ana sebebi bu personel sistemidir. Dünyanın 16. büyük ekonomisi isek İnsanî Gelişmişlik Endeksi’nde neden 92. sıradayız? Bunun sebebi kötü kamu yönetimidir.

İşsizliğin, her türlü yolsuzluğun, ihmalkârlığın, vurdumduymazlığın, gereksiz kamu binalarının, beş birimlik hizmet üretip elli birimlik reklam yapmanın, dayatmacılığın birinci sebebi kamudaki ömür boyu garantili çalışma sistemidir. Bugüne kadar sosyal, kültürel ve ekonomik hiçbir sorun kadrolu personel çalıştırarak gerçek anlamda çözüme kavuşturulamamıştır. Bu yüzden, Türkiye kamu personel rejimini acilen değiştirmek zorundadır.”

Ne dersiniz, Vali Orhan Öztürk haksız mı?

Yeni Yüzyıl, 10.11.2015

Asgarî ücret yararlı mı?

Popüler iktisadî ve siyasî kültüre yerleşmiş, nadiren sorgulanan klişeler vardır. Siyasî yelpazenin hemen her noktasındaki insanlar bu klişelerin kesinlikle doğru olduğuna inanır.

Bu klişelerin en yaygınlarından biri asgarî ücret uygulamasının gerekli ve yararlı olduğu. Asgarî ücreti savunanlar, ücrete bir alt sınır konmasının çalışanların refah seviyesini yükselteceğini iddia eder. Bu görüş bazen “insanca yaşam”, “fakirlerin korunması” gibi duygusal açıdan etkili sözlerle desteklenir.

Söz konusu klişe öylesine yaygındır ki, hemen hemen hiçbir demokratik hükümet ondan kaçamaz. Böylece devletler ücretlere saatlik, haftalık veya aylık alt sınırlar kor. Özel sektör firmalarının istihdam etiği kimselere bu sınırın altında ücret vermesine müsaade edilmez. Bu uygulamanın emekçilerin refahına katkıda bulunduğu peşinen kabul edilir.

1 Kasım seçimlerine giderken tüm partiler zora dayalı yeniden dağıtım vaatlerine seçim kampanyalarında geniş yer verdi. Bu çerçevede, asgarî ücreti yükseltme vaatlerinde adeta yarışa girişildi. Haydar Baş’ın partisi bir önceki seçimde 5 bin lira aylık asgarî ücret sözü vermişti. CHP, MHP ve HDP de asgarî ücreti seçimden hemen sonra ikiye katlamaya kadar varan artırma umudu dağıtmıştı.

Asgarî ücret uygulamasının zararlarını bilen işveren örgütlerinin çoğu bu vaatlere sessiz kaldı. Meselâ TÜSİAD hiç ses çıkarmadı. Sanırım AK Parti’ye karşı rakip partileri güçlendirebileceği beklentisi bu en güçlü işveren örgütünü sessiz kalmaya itti. Ancak, Yeni Yüzyıl’ın dünkü haberinde de aktarıldığı üzere, işveren birlikleri asgarî ücretle politik sebeplerle oynanmasından rahatsızlar ve bu rahatsızlıklarını dile getirmeye başlıyorlar.

İktisat teorisi açısından da pratik işletmecilik açısından da asgarî ücretin faydadan çok zarar vereceği biliniyor. Politikanın karmaşık dehlizlerinde yankılanan asgarî ücreti yükseltme vaatleri ekonomik hayatın gerçeklerine ve işleyişine aykırı.

Bir ülkede emeğiyle geçinen kişilerin alacakları reel ücretler politik kararlarla belirlenemez. Belirlenebilseydi, siyasî kararlar alarak insanların hayat seviyelerini hayat dahi edilemeyecek şekilde yükseltmek mümkün olurdu. Bu bir hayal. Tersinden akıl yürütelim. Madem asgarî ücret yükseltilecek, neden onu 10 bin lira yapmıyoruz? 10 bin lira çalışanlara çok iyi bir yaşama standardı sağlayabilir. Ama eminim bu teklifi okuyan ve duyan herkes gülecek ve böyle bir şey olmaz diyecektir. Niye olmaz? Çünkü ekonomi bunu kaldıramaz. Asgarî ücreti 10 bin lira yapmaya izin vermeyen şartlar başka bir seviyede belirlemeye de izin vermeyebilir.

Çalışanların reel ücretlerini ancak ve ancak üretkenlik ve verimlilik yükseltir. Çalışan istihdam edenler her çalışana üretime yaptığı katma değer ölçüsünde ücret vermeye meyleder. Aksi takdire, ne verimliliği teşvik edecek ve sürdürecek bir ücret merdiveni oluşturulabilir ne de işletmelerde verimlilik ölçmesi, hesaplaması yapılabilir.

Kamunun en büyük işveren olduğu ve demokratik politik süreçlerin işlediği bir ülkede kamuda asgarî ücretle eleman çalıştırmak hemen hemen imkânsız. Nitekim, devlette asgarî ücretle çalışan yok. Asgarî ücret uygulamaları daha çok özel sektörü ilgilendiriyor. Para basma ve vergi salma yetkisine sahip olmayan özel sektör ücretlerle kamu gibi oynayamaz. Bu yüzden, keyfî asgarî ücret uygulamaları özel sektöre zarar verir. Asgarî ücretin vereceği zarar bundan ibaret de değil. Asgarî ücret büyük bir ihtimâlle işsizliği teşvik eder. Hâlihazırda işi olanları imtiyazlı bir sınıfa çevirmeye başlar. İşgücünün akışkanlığını engeller. Bu da hem emekçilere hem de genel olarak ekonomiye zarar verir. Son olarak, yükselen emek maliyetlerini ürettiği ürün üzerinden tüketiciye yansıtmaya muktedir firmalar ücret artışlarının maliyetini tüketicilerin omuzuna bindirir…

Politikacıların sivil toplum alanına müdahaleye çok istekli davranması korkutucu. Birilerinin onları bu tür müdahalelerin yanlışlığı hakkında uyarması lâzım.

Yeni Yüzyıl, 12.11.2015

Hükümet sistemimiz deve mi kuş mu?

Kafa karışıklığını engellemek için okuyucuya bazı temel bilgileri hatırlatarak konuya girelim. Parlamenter sistem başkanlık sistemi tartışması rejimle değil hükümet sistemiyle ilgili. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine veya başkanlık sisteminden parlamenter sisteme bir geçiş gerçekleştiğinde rejim değişmez, sadece hükümet sistemi değişmiş olur. Buna karşılık, meselâ, cumhuriyetten monarşiye, demokrasiden otoriter veya totaliter sisteme geçilirse rejim değişir.

Kuşku yok ki, hükümet sistemi değişikliği de çok önemli bir olay. Her yönüyle ele alınması gereken bir tercih. Bununla beraber, tartışmayı rejim tartışmasıymış gibi sunmak anlamsız ve yararsız. İki ana hükümet sistemi var: Parlamenter sistem ve başkanlık sistemi. Dünyadaki demokratik ülkeler bu ikisinden birini seçmiş durumda. Bir de, melez sistem sayılacak yarı başkanlık sistemi mevcut.

Türkiye 1950’de demokrasiye geçtiğinde parlamenter sistemi tercih etti. Fakat 1950’lerde tek partiden demokrasiye ve parlamenter sisteme geçişi sağlıklı kılacak anayasal/yasal mevzuat ta siyasî kültür ve zihniyet te hazır eğildi. 1960 darbesinden sonra parlamenter sistem tercihi belirginleşti ve anayasal dayanak kazandı. Gel gör ki, yeni sistem inşa edilirken demokrasinin temel ilkelerine uymak, etkinlik ve istikrarı gözetmek yerine, halkın tercihinin sonuçlarının ve etkilerinin daraltılması arzusu ağır bastı.

Bürokratik vesayet sisteminin mimarları şöyle düşündü: Öyle bir sistem kuralım ki, cahil halk tabakaları kimi seçerse seçsin, gerçek iktidar devlet elitlerinin, yani asker bürokratların ve onların sivil uzantılarıyla dayandıkları toplumsal tabakaların elinde kalsın. Bu amaçla yürütme bazen demokratik hükümetlerin tamamen işlevsiz kalacağı şekilde iki başlı hâle getirildi. Parlamento tarafından seçilecek cumhurbaşkanına parlamenter sistemlerde verilmesi düşünülmeyecek yetkiler tanındı.

Bu düzenlemede içkin tehlikenin farkına varılamadı veya bu tehlike önemsenmedi, beklenti cumhurbaşkanlığı makamının daima bürokratik iktidarın elinde kalacağı, asla “yanlış adamların”, “ötekilerin” eline geçmeyeceğiydi. Beklenti boş çıkmadı. Uzun zaman boyunca, mekanizma hayli başarılı çalıştı. Ancak, sistem zaman zaman zorlamalarla karşılaştı.

Merkez sağdaki hemen hemen tüm güçlü liderler demokratik iktidara gerçekten sahip olabilme amacıyla anayasal değişiklik istedi ve bazen başkanlık sistemini talep etti. En büyük zorlama AK Parti iktidarıyla geldi. AK Parti karşıtı güçlerin tavrı hem zorlama arzusunu teşvik etti hem de zorlamayı meşrulaştırdı. 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan ve bugün “367 olayı” diye bilinen hukuk rezaleti iktidarı sistemi revize etmeye itti. 2007 seçimlerinde sağlanan çoğunluk AK Parti’nin elini rahatlattı ve Ekim’de yapılan referandumda halkın evet demesiyle cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi düzenlemesi hayata geçirildi.

Hükümet sistemimizin ne olduğu zaten belirsizdi. Cumhurbaşkanları gönüllü olarak yetkilerini kullanmadığı sürece bir tür parlamenter sisteme benzemekteydi. Ancak, devlet elitleri kritik zamanlarda bu yetkileri kullanarak seçilmiş hükümetleri sınırlamaktan, engellemekten, terbiye etmekten çekinmemişti.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin sistemi parlamenter olmaktan daha da çıkartacağı belliydi. Siyaseti akılla ve ilkeyle değil nefretle yapan egemenler beceriksiz satranç oyuncusu gibi sonra gelecek adımları tahmin edemedi.

Halk oyuyla doğrudan doğruya seçilmiş bir cumhurbaşkanının bulunduğu bir ülkede klasik parlamenter sistemi muhafaza etmek olanaksız değilse de çok zor. Daha doğrudan söylersek, Türkiye hükümet sistemini revize etmek mecburiyetinde. Bunu önlemek imkânsıza yakın. Bu yüzden, “değişmeyiz” ve de “değiştirtmeyiz” söylemleriyle ayak diremek yerine hangi istikamette ve ne gibi özelliklere sahip değişikler yapılacağı üzerinde odaklanmak daha akıllıca olacaktır. Bunu yapması gereken ise hem iktidar hem de muhalefettir.

Yeni Yüzyıl, 11.11.2015

Seçim sonrasında siyasi partiler

Partiler demokratik siyasetin temel araçları. Her demokraside birden fazla parti bulunur ve bunlar teorik olarak eşit şartlar altında seçim yarışına katılır. Her parti iktidara gelmeyi, en azından istikrarlı bir büyüme çizgisi yakalamayı hedefler. Bu çizgide olmayan partilerin hem ne kadar parti olduğu tartışılır hem de demokratik siyasette yok denecek kadar az tesirleri olur. Varlıkları veya yoklukları siyasetin işleyişi açısından bir şey değiştirmez.

Siyasî partiler canlı, gelişen ve değişen yapılardır. Zamanla bir tarihleri ve sicilleri oluşur. Ülkede yaşanan önemli olaylar veya parti içinde vuku bulan dramatik gelişmeler partileri kendi üzerlerinde düşünmeye ve yenilik yapmaya iter. Kuşku yok ki seçimler bu tür olayların en önemlisidir. Her parti seçimlerden sonra şapkasını önüne koyup performansını çok yönlü bir değerlendirmeye tabi tutmak zorunda.

1 Kasım seçimlerinin partiler açısından sonuçlarına bakarsak nasıl bir manzara ile karşılaşırız?

Ak Parti açısından seçimin etkileri parti içi birliğin kuvvetlenmesi ve özgüvenin artması oldu. AK Parti’nin oylarını artırması bekleniyordu ama bu derecede yüksek bir artışı hiç kimse tahmin edemedi. Parti kurmayları da bu sonucu beklemiyor, en iyisinden dar bir marjla iktidar olmayı umuyordu. Henüz yeterli bilimsel araştırma yapılmadığı için niçin böyle olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ortada daha ziyade spekülasyonlar dolaşıyor.

AK Parti’nin iç dinamikleriyle ilgili faktörler ne olursa olsun, bu başarıda parti dışı faktörlerin de tesiri var. 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşanan kısmen kaotik ortamın AK Parti’ye oy verme potansiyeli olan kitleleri etkilemiş ve sandığa göndermiş olduğu söylenebilir.

Muzaffer bir orduya söylenecek fazla bir şey yok. Partilere oy artırma konusunda akıl vermek de bu satırların yazarının yetkisi ve haddi içinde bulunmuyor. Sadece temenni olarak AK Parti liderliğinin daha yumuşak bir söylemi benimsemesini ve kendisine oy vermeyen bazı çevrelerin olağanı aşan bir karşıtlık hatta düşmanlık göstermesinin sebeplerini araştırmasını dile getirebiliriz.

CHP her seçimde olduğu gibi bu seçimde de hayal kırıklığına uğradı. Aslında geride kalan iki üç yılda Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde belli bir dönüşümü gerçekleştirdi. Hayat tarzı siyasetini, rejim ve laiklik tartışmalarını geri plana itti. Bütün bunların yerinde olduğu kanaatindeyim. Ancak CHP ülkeyi demokrat ve ehil biçimde yönetebileceği hususunda toplumu ikna edemiyor. Bunun sebeplerini araştırması ve bunu yaparken parti çizgisindeki kimselere ulaşmakla yetinmemesi yerinde olur. CHP Türkiye demokrasisi için çok önemli bir parti. Dendiği gibi CHP CHP’lilere bırakılamayacak kadar mühim. Bu hem partinin tarihinden hem de demokrasilerde muhalefetin en az iktidar kadar önemli olmasından kaynaklanıyor.

MHP fikirleri ve duruşu net olmayan bir parti resmi çiziyor. Reaksiyoner olmanın yetmediği açık. Toplumda önemli bir damara tekabül eden MHP’nin fikir çizgisini biraz daha netleştirmesi ve sorumluluk almaktan kaçınıyor algısını değiştirmesi Türkiye için iyi. MHP’siz bir TBMM eksik olur. Aklı başında bir MHP ise demokrasimize ve problemlerin çözümüne çok katkıda bulunabilir.

HDP’nin ana partilerden biri seviyesine yükselmesi Türkiye siyasetinde son zamanlarda vuku bulan en önemli gelişme. Her şeyden önce HDP Kürt probleminin ana çözüm aktörlerinden. Bugün iktidar tarafından dışlanıyor görünmesi bu gerçeği değiştirmez. Kürt problemi diğer her problem gibi siyaset tarafından çözülecek. Bu yüzden HDP’ye yapıcı eleştiriler yönelterek şans vermenin doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak HDP de söylemini ve çizgisini gözden geçirmeli ve şiddeti en azından prensip olarak dışladığına toplumu inandırmaya çalışmalı.

Partilerin yapı, fikir ve işlev bakımından güçlenmesi Türkiye demokrasisinin yararına. Partiler ne kadar sağlam, güçlü ve demokrat olursa Türkiye demokrasisi de aynı ölçüde güçlü ve sağlam olur.

Yeni Yüzyıl, 13.11.2015

İfade özgürlüğü herkesin…

İfade özgürlüğü ne yazık ki genel bir ilke olarak her toplum kesiminde kabul görmedi. Bunu söylerken kastettiğim ifade özgürlüğüne hiç saygı gösterilmediği değil. Ana çizgiler itibariyle bakıldığında bugünün Türkiye’sinde 1990’lardakine nispetle çok daha geniş ifade özgürlüğüne sahibiz. Bunun böyle olduğunu 1990’ları yetişkin olarak yaşayanlar gayet iyi bilir. Ancak, bu, hiç sorun olmadığı ve ifade özgürlüğü alanını genişletmek için çaba sarf etmemiz gerekmediği anlamına gelmiyor.

Neredeyse herkes kendisi için geniş ifade özgürlüğü talep etmekte. İş başkalarına gelince ifade özgürlüğünün niye “o kadar da değil!” olması için gerekçeler sıralamakta. Bu açıdan hemen her kesimin kırmızı çizgileri var. Diğerleri söz konusu olunca küfürden hakarete kadar uzanan bir yelpazede gezinenler, kendilerinin sevdiği, değer verdiği kişilerin veya fikirlerin eleştirilmesine tahammül edemiyor.

Türkiye’de ifade özgürlüğü önündeki engellerin en büyüğü Atatürk üzerinden yaratılmakta. Bunun kanıtı ülkenin AİHM’de aldığı ifade özgürlüğü ihlâli cezalarının çoğunun 5816 sayılı kanundan kaynaklanması. Türkiye bu engeli aşamazsa ifade özgürlüğünün ideal ölçülere yaklaşması çok zor.

Geçtiğimiz günlerde bir 10 Kasım daha yaşandı. Mustafa Kemal Atatürk anıldı. Hemen hemen tüm gazeteler ve yayın organları bilinen övgü ve minnet ifadelerinin kullanıldığı haberler ve yorumlar yaptı. Bir gazete ve onun televizyon istasyonu farklı bir tavır sergiledi. “Atatürk’ün 1938’de ölmesiyle zulüm bitti!” manşetini kullandı. Tahmin edileceği üzere bu yüzden ağır, küfürlü saldırılara uğradı, tehditler aldı. Kimi kişiler ve kesimler bunun hakaret, nankörlük, terbiyesizlik olduğunu, hakaret teşkil ettiğini, ifade özgürlüğü alanına girmediğini söyledi ve faillerin “en ağır şekilde” cezalandırılmasını talep etti.

Gazetenin kullandığı manşetin muhtevası tartışılır. Zulüm ile kastedilen tek parti rejiminin kimi icraatlarıysa, rejim Atatürk’ün ölümünden sonra da devam etti. İnönü Atatürk’ün yerini aldı. İnsan hakları ihlâlleri koyulaştı. Rejim istikrarlı bir diktatörlük statüsünü kazandı. Dolayısıyla, manşette yanlışlar var. Bununla beraber, bu bir bakıma teferruat. İfade özgürlüğü sadece “doğru” fikirleri kapsamaz. Esasen herkesin paylaştığı bir doğru fikir neredeyse yok gibidir. Açık toplumda böyle bir şey olmasını bekleyemeyiz. Olması da fayda sağlamaktan çok zarar verir.

Elbette, en ağır eleştiriler bile edepli yapılmalı. Şahıslara küfre ve hakarete dönüşmemeli. Kişilikleri değil fikirleri ve icraatları hedef almalı. Nazik bir dil eleştiriye engel teşkil etmez. Kaba dil kullananlar çoğu zaman etkili eleştiri yapmaktaki yetersizliklerini sert sözler kullanarak örtmeye çalışanlardır. Ancak, bu tavır kişisel tatminden fazla sonuç vermez ve eleştirilere güç katmaz. Hepimizi Türkiye’de edepli eleştiri dilinin geliştirilmesi için dikkat ve çaba sarf etmeliyiz.

Bununla beraber, eleştirinin alanını da geniş tutmamız gerekir. Bu çerçevede elbette Atatürk’ün fikirleri, icraatları da eleştirilebilir. Hatta özellikle eleştirilmelidir. Bugün Atatürkçülük bir dogmaya dönüştüyse ve bağlananlarının düşünme ve muhakeme kabiliyetlerini ciddî biçimde köreltiyorsa, bunun ana sebebi Atatürkçülüğün eleştirilmesine müsaade edilmemesi. Atatürkçülüğe yönelik her eleştiri Atatürk’e yönelik bir hakaret gibi sunulmakta ve şiddetle mukabele görmekte. Bu ne Atatürkçüler ne de Türkiye için sağlıklı bir durum.

Şüphe yok ki, Atatürk bu ülkenin tarihinin bir parçası. Her tarihî figür gibi sevaplarıyla günahlarıyla toplumsal hafızamızın ve birikimimizin parçası. Atatürkçüler de toplumun en az diğer kesimleri kadar şerefli ve eşit üyeleri. Onların var olması ve gelişmesi memleketimize büyük katkı sağlar. Bu yüzden, Atatürk ve Atatürkçülük eleştirileri edepli bir dille yapılmalı ve Atatürkçüler daha tahammüllü olmalı, eleştirilere küfürlerle ve tehditlerle değil karşı fikirlerle cevap vermeye çalışmalı.

Yeni Yüzyıl, 14.11.2015

Paris saldırılarının düşündürdükleri

G-20 zirvesi arifesindeki Paris saldırıları üzerine akla ziyan yorumlar yapıldı. Bazı Avrupalılar Türkiye’yi suçladı. Gerekçeleri Türkiye’nin mültecilerin Avrupa’ya akışını engellememesiydi. Tuhaf bir bakış. Türkiye başka yerlere gitmek isteyen insanları hangi hakla durdurabilir? Kaldı ki, sizin herkesi ve her şeyi adım adım izleyen istihbarat servisleriniz yok mu? Güvenliğinizi Türkiye’ye mi ihale ettiniz? Türkiye’de saldırılar olduğu zaman Türkiye’nin sizdeki saldırılara karşı göstermesini istediğiniz hassasiyeti ve dayanışmayı siz niye göstermiyorsunuz?

Batılıları anladık, ama Türkiye’deki bazı kimselerin yorumları daha da dehşet vericiydi. Onlar da Paris saldırılarının sorumluluğunu Türkiye’ye yıktı. Bir kere daha Erdoğan’ı Suriye’deki iç savaşın müsebbibi olarak gösterdi. Suriye’nin bu yüzden karıştığını, Türkiye’nin teröristlere destek verdiğini iddia etti. Büyük laflar. Bunları neye dayanarak söylüyorsunuz? Hangi somut delillere sahipsiniz? Durum dediğiniz gibiyse, teröristler Türkiye’yi niye hedef alıyor?

Bazı yorumcular saldırıların bizzat AB tarafından “ayarlandığını” iddia etti. Onlara göre 9/11 olaylarına benzer bir durumla karşı karşıyayız. AB Müslümanlara karşı bir haçlı seferi başlatacak. Bunun için gerekçe hazırlamaya çalışıyor. Doğrusu, AB’nin saldırıların arkasında olduğu iddiasını delillere dayanmadıkça abartılı bulurum. Ama bu katliamların AB ülkelerinin çoğuna Müslümanların hayat şartlarını ağırlaştırma, hareket özgürlüklerini engelleme yolunda bir müşevvik sağlayacağını sanıyorum. Batı’da zaten Müslümanlara karşı derin bir önyargı ve koyu bir öfke var. O kadar ki bazıları her Müslüman’da fiilî veya potansiyel bir terörist teşhis etmekte. Irkçı partiler ve çevreler İslamı Avrupa’ya ait olmayan bir unsur olarak görüyor, Avrupa’nın Müslümanlardan tamamen “arındırılmasını” istiyor.

Bu tür saldırıları tam olarak aydınlatmak imkânsıza yakın. Şahit olduğumuz, son derece organize, aynı anda birden çok yerde vuku bulan, birçok boyutu bulunan bir saldırı zinciri. Bunun geniş bir işbirliği yapılmadan, ülke içinden ciddî destek almadan gerçekleştirilmesi olanaksız. Tam olarak ne olduğunu anlamak için, aylar sürecek çok yönlü ve muhtemelen uluslararası işbirliği gerektirecek soruşturmalara ihtiyaç var.

İstikbaldeki benzer saldırıların önlenmesi bu saldırıların aydınlatılması kadar önemli. Bunun ilk adımı, terörizmin bir uluslararası afet olarak kabul edilmesi ve teröristler arasında ayrım yapılmaması. Tüm ülkelerin ilgili birimleri teröre karşı global mücadele için işbirliği yapmalı. Bir diğer mesele, Batı’nın dünyanın orasına burasına keyfince müdahalelerden uzak durması. Batı’nın, coğrafyalardaki doğal akışı bozması mutsuz, huzursuz kitleler ortaya çıkartıyor. Şiddet eğilimleri ve örgütleri bu ortamda boy veriyor ve güçleniyor.

Batı eskiden uzak topraklarda sebep olduğu sorunların kendisine ulaşamayacağını düşünerek rahat etmekteydi. Bu devir çoktan kapandı. İletişim ve ulaşımın çok kolaylaştığı, bilginin anonimleştiği ve her yere kolayca aktığı bir dünyada eskiden olduğu gibi bazı yerler ulaşılmaz, dokunulmaz kalamaz. Herhangi bir yerde doğan bir problem tüm dünyayı etkileyebilir. Hiçbir ülke kendisini bu tür saldırılardan emin hissedemez. Batı kolonyal dürtülerini sınırlamalı ve kendini dünyanın her şeye muktedir efendisi gibi görmekten vazgeçmeli.

Son olarak, ne kadar acı ve dehşet verici olursa olsun terör saldırıları karşısında sakin olmalı, paniğe kapılamamalıyız. Panik ve aşırı reaksiyon tam da teröristlerin istediği şeydir, potansiyel teröristleri ve terör örgütlerini cezbeder. Sağın solun bombalanması ve insanların katledilmesi kötü bir şey ama bir toplum, bir ülke bu tür saldırılarla yıkılamaz, yok edilemez. Öyle sanıyorum ki terörü sıfırlamak imkânsız. Terör azaltılsa bile hayatımızda daima var olacak. İnsanlık hem terörü olabildiğince sınırlamayı hem de onunla birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda.

Yeni Yüzyıl, 15.11.2015