Ana Sayfa Blog Sayfa 271

Yeni perde

2013’te Türkiye’de üç önemli olay meydana geldi. Yılın başlarında “çözüm süreci” başladı, ortasında “Gezi olayları” yaşandı ve sonunda da “17-25 Aralık Operasyonu” patlak verdi. Çözüm sürecinin gayesi, ülkenin kadim bir soruna siyaseten bir çare bulmaktı. Gezi Olayları, hayat biçimi üzerinden şekillenen ve sokaklara taşınan yeni bir muhalefeti işaret ediyordu. 17-25 Aralık operasyonları ise, meşru iktidarı temsil eden AKP ile devlet içinde örgütlenmiş Gülen Cemaati arasındaki güç mücadelesini yansıtıyordu.

2014’te ise Türkiye bir seçim dönemine girdi. Bir buçuk yıl içinde ardı ardına üç seçim yapıldı. Ve tüm bu seçimlerde 2013’teki üç olayın gölgesi vardı. Muhalefet, seçimlerde iktidara karşı stratejisini bunların üzerine bina etti. AKP, PKK ile masaya oturduğu için önce “hain” ilan edildi, Ardından Gezi’deki tavrından ötürü “katil” ve “diktatör” oldu. Nihayetinde 17-25 Aralık ile birlikte bunlara bir de “hırsız” eklendi.

Bu sıfatlar üzerinden içerik kazandırılan muhalefet, farklı kesimleri bir araya getirdi. Öyle ki eskiden birbirleriyle kanlı bıçaklı olan gruplar birden can ciğer kuzu sarması pozuna büründüler. Aynı karede görünmekten köşe bucak sakınanlar aniden aynı mekânların müdavimleri haline geldiler. Kısa bir süre öncesine kadar birbirlerine ağıza alınmayacak sözler sarf edenler arasında yekten bir samimiyet peyda oldu.

‘HA GAYRET YIKILDI YIKILACAK’

Batı medyası da -sınırlarını aştığını düşündüğü AKP’ye karşı- bu yeni muhalefete görülmemiş bir destek sundu. İktidara neredeyse hiç söz hakkı tanımadı. Kendi kamuoyuna salt iktidara karşı iş yapacağını düşündüğü argümanları taşıdı ve muhalefetin dış dünyadaki sözcülüğünü üstlendi. Hatta bazı Batılı yayın organları doğrudan işi Türkiye halkına doğrudan seslenecek kadar ileri götürdüler. “AKP’ye karşı oy kullanın” çağrısında bulundular ve kendilerini Türkiye’deki kavganın bir tarafı haline getirdiler.

Söz konusu tablo muhalefet büyük bir ümit aşılıyordu. AKP ha yıkıldı, ha yıkılacaktı. Erdoğan kaçacak delik arayacak, AKP güçten düşecek ve kâbus bitecekti. Lakin 2014’te yapılan seçimler hayal kırıklığı yarattı. Zira muhalefet cephesinde mühim bir eksiklik vardı. Öcalan, Gezi ve 17-25 Aralık’tan uzak durulmasını tavsiye etti, darbenin değirmenine su taşımamaları konusunda PKK ve HDP’yi uyardı. Böylece ana-akım Kürt siyaseti, AKP karşıt hattın bir neferi olmadı. Kürtlerin yokluğunda muhalefet umduğunu bulamadı. Hangi ülkeye gideceğine dair fallar açılan Erdoğan Cumhurbaşkanı olması muhalefet için kolay hazmedilebilir bir sonuç değildi.

Nitekim mücadele tüm hızıyla devam etti. 7 Haziran öncesinde PKK ve HDP’nin de bloğa dâhil olmasıyla birlikte muhalefet, AKP karşısında ilk kez, başarı sayılabilecek bir netice elde etti. AKP birinci parti oldu ama tek başına iktidarı kaybetti. Yani yıkılmadı ama sarsıldı. Muhalefete göre bu, AKP’nin sonunun başlangıcıydı. Artık uçağın burnu aşağıya doğruydu, onu tekrardan yukarı çekmek olası değildi. Biraz daha yüklenilirse uçağın düşmesi yakındı.

NİHAİ ZAFER

Muhalefet 1 Kasım’a böyle bir psikolojiyle gitti. AKP’ye karşı mutlak bir zafer kazanmak 2013’ten beri biriktirdiği ne kadar malzeme varsa için hepsini tüketti. Yetmedi, iç savaş tehditleri sahaya sürüldü. Ancak bunlar halkta beklenen karşılığı bulmadı. Halk, iktidar ışığı saçmayan muhalefeti cezalandırdı, 7 Haziran’da sendeledikten sonra dersine iyi çalışan AKP’yi ise mükâfatlandırdı.

Böylece 2013’te açılan perde kapandı. AKP tarihindeki en yüksek oy sayısına ulaştı ve 2011’deki hâkim parti pozisyonunu tekrar kazandı. 1 Kasım’la açılan yeni perdede artık eski tezler üzerinden siyaset yapılamaz. Herkesin bunu görmesi ve fikri mühimmatını yenilemesi lazım.

Yeni Yüzyıl, 11.11.2015

Faili meçhullerin üstünü örtmek

1990’lı yılların başında devlet, PKK ile mücadelede radikal bir değişikliğe gitmeye karar verdi. Artık “sivrisinekler” ile uğraşılmayacak, doğrudan “bataklık” kurutulacaktı. Hukuk, devlet için bir ayak bağı olmaktan çıkarılacak ve rafa kaldırılacaktı. Güvenlik güçlerinin eli serbest bırakılacak, anayasa ve kanun gibi teferruatlarla şevkleri kırılmayacaktı. Söz konusu olan devletin bekasıydı, bunun karşısında hakkın, hukukun, özgürlüğün ve vatandaşın lafı bile olmazdı.

Devlet, sahaya bodoslama girdi. Direkt halkı hedef aldı. Hukuki ve gayrihukuki olduğuna bakmaksızın kendini hedefe götüreceğini düşündüğü her adımı pervasızca attı. Evleri yaktı, köyleri boşalttı, yargısızlar infazlar yaptı. Devletin içinde “çete”ler oluştu. İşkence rutin bir uygulamaya dönüştü. Kürtler asit kuyularına atıldı. En küçük muhalif ses bastırıldı, partiler kapatıldı. Sokak ortasında milletvekilleri katledildi. Gazeteler bombalandı. Meclis’e darbe yapıldı, halkın meşru temsilcileri yaka paça hapse atıldı. Uygulanan, kelimesinin gerçek manasında, bir devlet terörüydü. Neticesi ise, bir dehşet tablosu oldu. Milyonlarca Kürt tehcire tabi tutuldu. Evinden barkından zorla kopartılanlar şehirlerde yoksulluğa ve yoksunluğa mahkûm edildi. Binlerce insan faili meçhule kurban gitti.

‘KAHRAMANLAR’

Kürtlere bu zulmü reva görenler “devlet için kurşun atan kahramanlar” olarak taltif ediliyordu. Çiller’in bol keseden “şeref” bahşettiği bu kahramanlar, insanlık dışı suçları işlemekten kaçınmıyorlardı. Hiçbir sınırları yoktu. Çünkü asla yargılanmayacaklarını düşünüyorlardı. Yaptıkları yanlarına kâr kalacaktı. Lakin bir müddet sonra işler değişti. Kara bulutlar biraz aralanır gibi oldu. Dokunulmaz zannedilenlere dokunuldu. Çok sayıda dava açıldı. Bu davalar arasında “Temizöz ve Diğerleri Davası”nın ayrı bir önemi vardı. 1993-1995 yılları arasında Şırnak-Cizre’de 21 kişinin kaybedilmesi ve keyfi infazının faillerinin cezalandırılması amacıyla açılan bu dava, geçmişle yüzleşmeyi sembolize ediyordu.

Dava, 2009’da Diyarbakır’da görülmeye başlandı. Savcılık sanıkların cezalandırılmasını istedi. Ardından dava güvenlik gerekçesiyle Eskişehir’e taşındı. Savcılık yeni bir mütalaa verdi ve sanıkların beraatını talep etti. Mahkeme de bu talebe uydu ve hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası istenen Temizöz ile birlikte diğer sanıkların da beraatına karar verdi.

DİYET

Karardan sonra davayı yakından takip eden Av. Gülçin Avşar ile konuştum. Avşar, Temizöz Davası’nın faili meçhul yargılamaları arasında en fazla delile sahip dava olduğunun altını çizdi. Bu davada gizli tanık ifadeleri, sanık itirafları ve fiziki delillerin örtüştüğünü belirtti. Bunca delile rağmen beraata hükmedilmesini “hukukun katledilmesi” olarak yorumladı. Avşar’a göre, eğer bu davada beraat verildiyse, halen görülmekte olan diğer faili meçhul davalarında başka bir kararın çıkması beklenemezdi.

Gerçekten de Temizöz Davası, bir ilk değil. Son dönemde 1990’larda devlet görevlilerin işledikleri suçlarla ilgili birçok davada (Kemal Alkan ve Ali Osman Akın, Musa Çitil, Mete Sayar) beraat kararı verildi ve insanlık suçu işledikleri iddiasıyla yargılanan askerler temize çıkarıldı. Burada siyasi iktidarın tavrının belirleyici olduğu açık. AKP, Gülen Cemaati ile kavgaya tutuştuktan sonra müesses nizamın aktörleriyle yakınlaştı, onlarla işbirliği yaptı. Ardı ardına gelen beraat kararları, bu işbirliğinin diyeti gibi. Ama AKP unutmamalı ki, faili meçhullerin üzerini örtmek, masumların kanına girenlerin hesap vermesini engellemek kimseye hayır getirmemişti. AKP’ye de getirmeyecek.

Yeni Yüzyıl, 06.11.2015

Siyaset, rekabet ve uzlaşma

Demokratik siyaset özü itibariyle rekabete dayanır. Siyaset arenasında fikirler karşı karşıya

gelir. Her bir kesimin, grubun ya da partinin önem atfettiği fikirleri vardır. Toplumsal

sorunlara en iyi çarelerin bu fikirlerden çıkacağını savunurlar. Ülkeyi en iyi kendilerinin

idare edeceğini belirtirler. İşbaşına geldiklerinde refah ve özgürlüğü en yüksek standartlara

kendilerinin ulaştıracağını iddia ederler. Bunun için de halkın kendilerine destek vermesini

sağlamak için yoğun bir çaba sarf ederler.

Rekabet, halk için de iyi sonuçlar üretir. Zira düşüncelerini hayata geçirmek için iktidara

gelmek gerekir. İktidarın anahtarı ise halktadır. Bu nedenle iktidarı hedefleyen her parti, halkı

ikna etmelidir. Halka gitmeli, sorunlarını dinlemeli, taleplerini almalı ve alternatif çözümler

üretmelidir. Siyasetçi, halkla hemhal olmalı, halkın ihtiyaçlarını karşılamalı, onun isteklerine

denk düşen projeler üretmelidir. Her bir parti, diğerlerinden daha iyi olduğunu ispatlamakla

mükelleftir. İktidara giden yolu açan bu demokratik rekabetten istifade eden halk olur.

RAKİP VE DÜŞMAN

Evet, siyaset rekabetten azade düşünülemez. Ama burada iki hususa dikkat edilmeli. İlkin,

rekabet ile düşmanlık birbirine karıştırılmamalı. Siyaset bir “savaş” gibi düşünülmemeli,

siyasette gaye karşındaki ortadan kaldırmak olmamalı. Karşıdakinin bir “düşman” değil,

sadece bir “rakip” olduğu kabul edilmeli. Bu, son derece mühimdir. Çünkü rakip, varlığını

meşru gördüğündür. Düşmanın yok edilmesi hedeflenir, oysa rakip ile mücadele edilir. Rakip,

kuralları belli bir oyun içinde yarışa tutuştuğundur.

İkinci olarak da, siyasetin de salt rekabetten ibaret olduğu sanılmamalıdır. Siyasetin rekabet

kadar uzlaşmayı, işbirliğini ve sorumlulukla hareket etmeyi gerektiren bir boyutu da vardır.

Ne kadar farklı noktalarda durulursa durulsun yine de arada ortak olan bir söz bulunabilir.

Siyasetçinin mahiri, bu ortak sözü bulan ve bu ortak söze gelebilendir.

Bilhassa bütün bir toplumu derinden sarsan (Ankara Tren Garı’ndaki katliam gibi) vakalarda

siyaset erbabından bu basireti göstermesi beklenir. Zira büyük acılar siyasi kışkırtmalar

için mümbit bir zemin oluşturur. Ortada tüm milleti kanatan bir yara olduğunda, bu yarayı

kaşıyanların sayısı çoğalır. Yaşananları anlama çabası ve başkalarını dinleme ihtiyacı

dibe vurur. Kutuplaşma derinleşir, şiddet alevlenir, siyasi ortam daha bir kırılgan bir

hale gelir.

SİYASETÇİNİN İMTİHANI

Siyasetçi gerçek imtihanını böyle anlarda verir. Siyasetçinin kalibresi böylesi zor zamanlarda

ortaya çıkar. Kimi ilk aklına geleni ve kendisinden bekleneni söyleyip yangına körükle

gidebilir. Kısa vadede bir kazanç da sağlayabilir bu davranış ama uzun vadede bunu yapanı

sıradanlaştırır.

Siyasetçiyi büyük yapan, ortak bir acıyı bir siyasi hesaplaşma vasıtası kılmaktan uzak

durması, acı üzerinden bir rant çıkarmaya tevessül etmemesidir. Siyasetçiyi farklı kılacak olan

zor zamanlarda taşın altına elini koyması, tahrike kapılmaması, nefret diline karşı durması,

peşin ithamlardan kaçınması, toplumsal gerilimi düşürmesi ve uzlaşmaya kapı açmasıdır.

Uzlaşma, hayatidir. Çünkü Gürbüz Özatınlı’nın dediği gibi, günümüzde Türkiye’de en

öncelikli siyasi değer “toplumu çatışmalardan korumak”tır. Böyle bir mutabakat

oluşmadıkça toplum yakasını belalardan kurtaramaz.

Yeni Yüzyıl, 04.11.2015

Devlet çocuğa zorla aşı yapabilir mi?

Anayasa Mahkemesi yakınlarda, mahkeme kararıyla dahi olsa ebeveynlerin izni olmadan çocuğa zorla aşı yapılamayacağına hükmetti. Mahkeme, açıkça kanunla düzenlenmediği sürece zorunlu aşı uygulamasını Anayasaya aykırı buldu.

ZORLA AŞI

Öğrendiğim kadarıyla meselenin hikâyesinden kısaca bahsedeyim. Bazı aileler aşıların güvenliğiyle ilgili çıkan çeşitli haberler sebebiyle çocuklarına aşı yaptırmak istememişler. Sağlık Bakanlığı aşı yaptırmayan aileleri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bildirmiş. Bakanlık da Çocuk Koruma Kanunu’na referansla aileler hakkında, ailenin izni olmadan aşı yapılması istemiyle dava açmış. Bazı mahkemeler Bakanlık bazıları ise aileler lehine karar vermiş.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi ise Anayasa Mahkemesi’nin kararından önce, “çocuğun üstün yararı” gerekçesiyle “devlet, geçerli bir delil gösterilmedikçe, anne-baba rızası aramaksızın çocuğa zorunlu aşı yaptırabilir” kararı almış.

TIBBİ MÜDAHALE

Yetişkin ve aklı başında olan kişiler söz konusu olduğunda tıbbi müdahale meselesinde ciddi bir tartışma yok sayılır. Genel kabule göre, her türlü tıbbi müdahale bizzat kişinin iznine, eğer iradesini beyan edecek durumda değilse ailesinin iznine bağlı kabul edilir. Ağır bir trafik kazası örneğinde olduğu gibi bilinç kaybına yol açan ve acil müdahale edilmesi gereken türden durumlarda ise kişinin kurtarılması için gerekli görülen tüm acil müdahalelerin izin alınmaksızın yapılabileceği kabul edilir. Zira, insanların genelinin hayatlarının ve bedenlerinin korunmasına onay verecekleri varsayılır.

Çocuklar söz konusu olduğunda ise reşit oluncaya kadar onlarla ilgili kararları (tıbbi müdahale gibi) ailelerinin vereceği yerleşik bir normdur. Ancak, epey zamandır bu genel ilkenin aksi yönde güçlü bir eğilim var. Bu eğilime bakılırsa sanki çocuklar ailelerin değil de, toplumun veya devletin sorumluluğundadır. Bu eğilime kapılanlar, her fırsatta çocukları üzerinde söz söyleme yetkisini parça parça ailelerin elinden alarak “kamuya” devretme peşinde.

Sanki, herhangi bir kamu görevlisi (devlet) her koşulda bir çocuğun iyiliğini ailesinden daha fazla önemser ve gözetir! Bu açıkça hatalı ve ebeveynlerin haklarını ihlal eden bir yaklaşımdır. İlk olarak, ailelerin, genel olarak, kendi çocuklarının iyiliğini, refahını ve sağlığını herhangi başka birinden daha fazla önemsediklerini kabul etmek gerekir. “Ebeveynlik” en kuvvetli doğal ve “sosyal” güdülerden biridir. Bu güdü üçüncü kişilerin ve kurumların ilgisine her şekilde baskın gelir.

Bunu söylemek istisnai durumların olamayacağı anlamına gelmez. Nadir de olsa bazı anne-babalar çocuklarına kötü muamele, taciz, tecavüz ve işkence türünden suç teşkil eden eylemlerde bulunabilirler. Bu tür durumlarda çocuğun bir insan olarak temel haklarının korunması elzemdir. Örneğin, dilendirmek amacıyla çocuğunda bilerek kalıcı fiziksel engel oluşturan bir babanın çocuk üzerindeki bazı haklarını yitirdiğini ve bu suçtan cezalandırılması gerektiğini kabul etmek gerekir.

İkinci olarak, çocuklarını kendi dinî, ahlâkî, ideolojik, kültürel, bilimsel vb. inanç ve fikirlerine uygun şekilde yetiştirmek ailelerin hakkıdır. Dolayısıyla, ister dinî ister tıbbi ister başka bir gerekçeyle olsun aile çocuğa aşı yapılmasını istemiyorsa onun iradesine uymak gerekir. Benzer şekilde, bir çocuğun ameliyat olup olmayacağına, bir hastalığının tedavisinin yapılıp yapılmayacağına karar vermek veya belli türde bir tedaviyi reddederek başka türde bir tedavi denemek gibi her türlü tıbbi müdahalenin ailenin iznine bağlı olduğunu tanımak gerekir.

Bunun istisnası hayatiyet taşıyan acil durumlar olabilir. Hemen müdahale edilmediği takdirde ölüm, felç, sakat kalma veya benzer kalıcı ağır fiziksel ve mental hasar oluşma olasılığının çok yüksek olduğu durumlarda, hızlıca alınacak bir hakim kararıyla ailenin iradesinin hilafına tıbbi müdahale yapılabilir olmalıdır.

Çünkü hayatta kalma ve vücut bütünlüğü her bir insan için en temel iyilik halidir. Ancak aşı söz konusu olduğunda böyle bir hayatiyet mevcut değildir. Bu yüzden, Anayasa Mahkemesi’nin kararı doğrudur, ancak eksiktir. Zira kanunla düzenlense bile bu tür bir zorlamanın insan hakları bakımından yol açtığı ihlal ortadan kalkmış olmaz.

Yeni Yüzyıl, 16.11.2015

Bir cinayet ve katilin duygusu

Hatice Kaçmaz evlenme teklifini reddettiği bir erkek tarafından 16 bıçak darbesiyle öldürüldü. Sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis yerine, sadece müebbet hapse mahkûm edildi.

Katil, kurbanı ile buluşacağı parka gelirken yanında bıçak getirmesine ve bıçağı kolunun içinde saklamış olmasına rağmen, mahkeme bu cinayeti tasarlayarak öldürme olarak kabul etmedi. Dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet vermedi.

Gerekçede yer alan; “sanığın tutku derecesindeki aşırı sevgiden kaynaklı duygusallığın etkisiyle ve ruh halinde yarattığı hiddetle bıçağı yanına aldığı” ve bu “hiddetin sonucunda maktuleye bıçak darbelerini vurduğu” şeklindeki ifadeler haklı bir tepkiye yol açtı.

Ne acıyla kıvranırken ve öldürülürken Hatice Kaçmaz’ın, ne de onun yasını tutan yakınlarının katilin duyduğu aşk ve sevginin yüksek hiddeti zerre kadar umurundadır!

Adaletten beklediğimiz katillere mazeret üretmesi değil, kurbanların haklarını korumasıdır.

Ceza hukukunda kurbana ve onun uğradığı zararın boyutlarına odaklanmak yerine, suçluya ve onun “duygularına” (saiklere) odaklanan yaklaşım adaletin altını oymaktadır.

Ortada masum bir insanın hayatının elinden alınması ve geri dönüşü mümkün olmayan bir zararın verilmesi söz konusuyken,katilin hangi duygu ile bu eylemi yaptığının adaletin tecellisi bakımından ne anlamı var?

Katilin, cinayete karar verme, onu tasarlama ve işleme esnasında aşk, nefret, kıskançlık, utanç veya para hırsı gibi farklı duygu durumlarında olması ceza üzerinde nasıl olurda anlamlı bir fark yaratabilir?

Diğer koşullar aynı olduğu takdirde, katilin kurbana aşık olmasıyla ondan nefret etmesi, kişinin uğradığı zarar üzerinde hiç bir anlamlı etkiye sahip değildir.

Sadece duygu durumu değil, suça yönlendiren her türlü saik kurbanın uğradığı zarar bakımından anlamsızdır.

Ceza hukukunda, katilleri veya suçluları eyleme sevk eden saikleri, cezanın derecesini belirlemede başvurulacak bir unsur olarak görmekten vazgeçmek gerekir.

Saikler ancak kişinin suçu işlemesinin gerekçesi olarak kanıt düzeyinde ve olayın aydınlatılmasında anlamlı unsurlar olabilir.Aşkın hiddeti gibi saikler cezanın ağırlığı veya hafifliğini etkileyecek unsurlar olamazlar, daha doğrusu olmamalılar.

Ancak, mahkeme kararına itiraz edenlerin hepsi esasen buna kategorik olarak karşı çıkmıyorlar. Çoğu, söz konusu “duyguya”, cezayı hafifletici bir unsur olarak başvurulmasına itiraz ediyorlar. Bu tür eylemleri cesaretlendireceği veya bunlara bir tür haklılık kazandırmış gibi görüneceği gerekçesiyle karşı çıkıyorlar. Pek çok kişinin ağırlaştırıcı bir unsur olarak“duyguya” başvurulmasına itiraz edeceğini sanmıyorum.

Türkiye’de kan davalarından ve namustan kaynaklanan cinayetlerde katilin saiki veya “duygusu” ağırlaştırıcı bir unsur olarak halihazırda kullanılıyor. Üstelik ceza kanununa “nefret suçları” kategorisinin eklenmesi konusunda bazı gruplardan gelen yoğun talepler de mevcut.

Daha önceden hafifletici unsur olarak görülen “namus” saiki, yürütülen yoğun kampanyalar sonucunda ağırlaştırıcı unsur olarak değiştirildi, ve bu büyük bir başarı olarak görüldü.

Oysa, adalet penceresinden bakıldığında bir saikin hafifletici bir unsur olarak kullanılması ne kadar savunulamaz ise ağırlaştırıcı unsur olarak kullanılması da aynı ölçüde savunulamazdır.

Aynı suçlar için belli türdeki saikleri hafifletici, başka türdeki saikleri ise ağırlaştırıcı unsur olarak kabul etmek açıkça tutarsızlıktır.

Kategorik olarak karşı çıkmak yerine böyle bir tutum almak, suç sayılan eylemi cezalandırmak değil, kurbanların ve katillerin kimliğine, kişiliğine, ruh haline göre cezayı belirlemek anlamına gelir. O durumda ise isteseniz de istemeseniz de tarafgirlik sularına dalarsınız.

Yeni Yüzyıl, 13.11.2015

İlerlemede piyasa ekonomisi

2015 Avrupa Birliği İlerleme Raporunun yayınlanması ile birlikte, raporun nispeten küçük bir kısmını oluşturan siyasi incelemeler ve eleştiriler medyada ön plana çıkartılarak yayınlandı. Oysa, raporun neredeyse üçte ikisini oluşturan ekonomik değerlendirmelere, eleştirilere ve tavsiyelere pek rağbet gösterilmedi.

Bir Motivasyon Olarak AB

AB, bürokratik vesayeti yenmek için yapılması gereken reformlara meşruluk sağladığı için AB’yi bir umut olarak her zaman destekledik. AB bizim için iyi bir motivasyon, ayrıca reformlar için de yol göstericiydi. Bu raporları önyargısız bir şekilde değerlendirmeye çalışmak ve tartışmak hala çok önemli. Ama sadece siyasi olanları değil, ama aynı zamanda ekonomik olanları da.

1998’deki ilk ilerleme raporuna bakılırsa Türkiye’nin bu raporlar bağlamında ne derece yol aldığı görülebilir. 1990’ların sonunda piyasa ekonomisini kurumsallaştırmakta ciddi problemler yaşayan ve ekonomik krizlere teslim olmuş bir Türkiye’nin 2000’lerde başlayan reform iradesini bu raporlardan izleyebilirsiniz. Bu bakımdan 2015 Raporunun, Türkiye’nin gelişmiş ve iyi işleyen bir piyasa ekonomisi olarak görülebileceğine vurgu yapması, şüphesiz bizim için önemlidir.

2015 Raporu Türkiye’de dış açığın büyüklüğü, enflasyon oranlarının nispi yüksekliği ve tasarruf seviyesinin düşüklüğünden söz ederek, ekonomiyi istikrarsızlaştıran makro ekonomik dengelere değiniyor. Ekonomik büyümenin yavaşlaması ve yeni iş yaratma hızının düşmesi dikkat çekilen diğer makro düzeyde kaygı verici gerçekler. Bu konuda 1998’den bu yana alınan mesafe anlamlı olsa da, daha hızlı gelişemeyişimizin nedenleri mikro düzeyde piyasa ekonomimizin işleyişine yönelik eleştirilerde saklı gözüküyor.

Mikro Ekonomik Reformlar

Bu bakımdan en baştaki iki önemli mesele özelleştirmelerin yavaşlaması ve fiyat mekanizmasına yapılan müdahalelerin devam etmesi. Bildiğiniz gibi piyasa ekonomisi rekabete ve fiyatların serbest bir şekilde arz ve talebe göre belirlenmesine dayanır. Ancak özelleştirmeler sonucunda istenilen rekabetçi piyasa şartlarına her zaman ulaşılamadığı gibi, hükümetin kullanıcılar arasında fiyat farklılaştırmasına gitmesi de ayrıca fiyat mekanizmasının etkin çalışmasını engellemektedir. Raporda özellikle enerji piyasası örnek gösterilmiştir.

Piyasanın temeli rekabet olduğuna göre yeni işyerlerinin ve firmaların açılması piyasa ekonomimizin ve refahımızın geleceği için hayatidir. Geçen seneye göre yeni kurulan işyerlerinin sayısında yüzde 16.3’lük artış sevindiricidir ama yeterli değildir. Bunun sebepleri arasında iş yeri açmanın uzun sürmesi (6.5 gün) ve maliyetlerinin yüksek olması gösterilmektedir. Aynı şekilde, maalesef, bir iş yerini kapamak, yani piyasadan çıkmak da hâlâ maliyetli ve zahmetli bir süreçtir. Benzer şekilde şirket tasfiyesinin ortalama 3.3 yıl sürdüğü ekonomimizde piyasaya giriş-çıkışların yeterince etkin olmadığı aşikârdır. Dinamik bir ekonomiye sahip olmak için basit bürokratik düzenlemelerle alınabilecek mesafe ise muazzamdır.

Raporda dikkat çeken bir başka husus devlet yardımları kanununun hâlen yasalaşmaması ve kamu ihalelerinde görülen şaibelerin üzerine yeterince gidilmemesidir. Bu alan özellikle siyasetçilerin el yordamıyla ekonomik rantlar yarattığı ve haksız rekabetle piyasanın işleyişini bozduğu bir alan olarak son derece önemlidir. Türkiye’nin yolsuzluk iddialarını ve kayırmacılığı daha fazla görmezden gelecek gücü yoktur.

Yeni kurulacak hükümetin bu raporu ciddiyetle ele almasını umut ediyorum. Ekonomik düzeyde yapılacak bu iyileştirmelerin hukuk sisteminin daha iyi çalışmasını ve bürokratik devlet örgütlerinin daha tarafsız bir şekilde vatandaşlara hizmet götürmesini sağlayacağından şüphe duyulmamalıdır.

Yeni Yüzyıl, 14.11.2015

Seçimler ve Anayasa

Ülkenin seçimlerden önceki halini bir düşünün.

Siyasi gerilimin yükseldiği, atmosferin ağırlaştığı, toplumun bunaldığı ve nefes alamaz hale gelmeye başladığı elektrik yüklü bir ortam vardı.

Halk fişi çekti ve bir anda bütün tablo değişti.

Şimdi yeniden beyaz bir sayfanın açıldığı, seçimlerden önce her zamanki gibi elinden geleni ardına koymayan oligarşi medyasının bile yeniden sempatik mesajlar verdiği kısa bir “ilk durum”u yaşıyoruz.

Ama hepimiz biliyoruz ki böyle devam etmeyecek.

Bunun sadece hükümetin yapıp ettikleriyle ilgili değil, yaşadığımız değişimin niteliğinden kaynaklanan boyutları olduğu için.

Demokrasinin en büyük erdemi siyasal iktidarların kansız bir şekilde değiştirilmesini mümkün kılmasıdır! Karl Popper’ın bu görüşü çoğumuza abartılı gelebilir. Modern medeniyetin bütün “iyi”lerini demokrasiden beklediğimiz için, kurumsallaşmış bir seçim sisteminin önemini yeterince takdir edemeyebiliyoruz. Arap Baharı’nın çoğunlukla başarısız demokrasi girişimleri otoriter İslami ülkeleri kanlı iç savaşlara sürüklerken, Türkiye daha 1950’de otoriter yönetimin rızasıyla ve kansız bir şekilde demokratik seçim sistemini benimsemişti. Neredeyse kesintisiz bir şekilde iktidara kimin geleceğini 65 yıldır belirleyen demokratik seçim sistemi, günümüzde Türkiye’nin en güçlü siyasal kurumu haline gelerek, siyasal istikrardan öte siyasal birliğimizin vazgeçilmez garantisi haline geldi.

KURUMSALLAŞAN SEÇİMLER

Seçimlerin meşruiyeti ve faydası o denli yüksektir ki, askeri müdahaleler dahi en kısa zamanda iktidarlarını serbest ve adil bir şekilde yapılan seçimlere bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Post-modern darbeciliğin kısa ömürlü örneği 28 Şubat’ın 2002 seçimlerindeki çaresizliği, seçimlerin askeri vesayetten dahi güçlü olduğunun kanıtıdır. Peki Türkiye demokrasisinin en büyük eksiği nedir? Medeni bir siyasal birliğin en önemli göstergesi olan iktidarın anayasal denetimi mi? Şüphesiz, bu konudaki eksiklerimize parmak basmadan geçirdiğimiz tek bir saatimiz bile yok. Ancak bundan da önemli bir sorun, bu yöndeki siyasal iradenin/motivasyonun eksik oluşudur.

HDP’nin sivil siyasetinin Kandil’in şiddet ve baskısına boyun eğdiği, MHP’nin daha liberal bir milliyetçilik anlayışı geliştirmesinin mümkün gözükmediği, CHP’nin 92 yıllık geçmişini vitrin düzenlemesi ile değiştirebileceğini sandığı bir ülkede, AK Parti’nin tek başına liberal bir anayasa yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Seçimlerde kronik hezimetlere uğrayan siyasal partilerin, siyasal parti olma iddialarını devam ettirebilmeleri için AK Parti eleştirisi üzerinden kendilerini var etme çabalarını bir kenara bırakarak, Türkiye’ye samimi anayasal bir vizyon sunmaları gerekmektedir. Kendilerini tanımlayan siyasal vizyonlarının -dillerden düşmeyen kırmızı çizgilerinin- kendilerinden olmayanlar için ne anlam ifade ettiğini sorarak işe başlayabilirler.

TÜRKİYELİLEŞME

Maalesef AK Parti dışındaki bütün partiler kendi kendilerine mahalle baskısı uygulayarak Türkiyelileşmeyi ıskalamaktadırlar. Türkiyeli olmanın standardını AK Parti belirlemekte, diğer partiler ise kendi mahallelerinin kapı aralarından yaptıkları eleştirilerle seçmenlerini oyalamaktadırlar. Ancak bu durum uzun vadede sadece sözkonusu siyasal partiler için değil ama aynı zamanda AK Parti ve tüm anayasal demokrasi hayallerimiz için de tehlikelidir. Anayasal demokrasinin işleyebilmesi ana siyasal grupların ortak ilkeler konusunda anlaşarak, bu ilkeleri koruma istek ve motivasyonlarının gücüne bağlıdır. Yoksa AK Parti tamamen özgürlükçü bir anayasayı yasalaştırsa dahi, bu anayasanın diğer grupların desteği olmaksızın uzun süre saygı duyulan ve uygulanan bir metin olması mümkün değildir. 1982 Anayasasının başına gelenlerin, bu özgürlükçü anayasanın başına gelmeyeceğini düşünmek son derece yanıltıcıdır.

Bu açıdan bakıldığında özgürlükçü anayasanın CHP’nin desteği alınmadan yapılması anlamlı değildir. Ancak CHP’nin kendi siyasal vizyonunu Türkiyelileştirebilmesi ne derece mümkündür, önümüzde duran temel sorun budur. Zira kısa ve orta vadede HDP’nin politikalarının Türkiyelileşebilmesinin PKK’nın gücünün kırılmasına bağlı olduğu artık aşikar hale gelmiştir. Ama, CHP’nin uyguladığı dışlayıcı siyasetin maliyetine daha fazla katlanamayacağı açıktır. Geriye kalan tek şey CHP’lilerin şu gerçekle ne zaman yüzleşeceğidir: Türkiye’de seçimler bürokratik vesayetten daha güçlüdür!

Yeni Yüzyıl, 06.11.2015

Konaktaki fotoğraf

Bir konağa gidiyorsunuz ve orada size gayet hüsnükabul gösteren kadınları nesneleştiren bir fotoğraf çektiriyorsunuz. Onlar sizinle resim çektirmenin mutluluğuyla etrafınızı almış durumda. Ama siz onları, onlar üzerinden ve onlarla ilgili olumsuz mesaj vermenin aracı olarak kullanıyorsunuz.

Duruşunuzdan ve bakışlarınızdan iğrenme duygunuzu anlamayacak olan dostlarınıza da altyazı anlamında bir açıklama yazıyorsunuz: “Yüzümdeki ifadeden ne kadar mutlu olmuşum anlarsınız.

Melek Baykal Yozgat’ta bir konağı gezmiş. Duvarda konağın eski sahiplerinin resimleri varmış. O resimlerdeki hanımefendilerin “son derece medeni bir tavır ve kılık kıyafetleri” varmış. Bununla konağın yeni sahipleri, Yozgat Belediyesi ve çalışanlarınınkini kıyaslamış ve o kadınlarla resim çektirip “biz neden ve ne zaman bu kadar geriye gittik diye” yazmış.

Aslında ortada sahiden medeni olmayan bir şeyler var.

Sizinle poz veren o kadınların bu fotoğraftan haberdar olduklarında yaşayacakları üzüntü, yüzünüze yansıyan o mesajı vermek kadar ilgilendirmiyor olmalı sizi. Belki o kadınların sosyal medya kullanmayan “kültürsüz” insanlar olabileceklerine dair bir özgüven sizinki.

Belki de onlar heyecanla sizinle çektirdikleri fotoğraftan söz ettiklerinde facebooka giren çocuklarının anneleriyle ilgili aşağılayıcı yorumu görmeleri durumunda yaşayacaklarını önemsememe umursamazlığı. Onların varoluş biçimine dair öfke ifade etmenin hazzının, bütün bu ihtimalleri akla getirmenin önüne geçmesi…

ATATÜRKÇÜLÜK İÇİMİZDE

Aslında hepimiz aynı tornadan geçmiş olmanın utancını çeşitli vesilelerle yaşayan trajik figürleriyiz bu hikâyenin. Daha ilkokuldan, -maalesef şimdilerde anaokulundan- itibaren yerleştiriliyor zihnimize resmî ideolojin klişeleri.

Hayat Bilgisi kitabında üzerine çarpı işareti koyulmuş geleneksel giysiler içindeki bir kadın ile gülümseyen “Batılı modern” bir kadının resimlerini karşı karşıya koyan ideolojik propagandayı bize “ders” diye anlattıkları zamanlara gidiyor. “Atatürk ilke ve inkılapları”nın bir parçası olarak “kılık kıyafet devrimi” olarak şırınga ediliyor bir kültürün giysilerini “medeni” olarak görmemiz.

İnsanların kafasına zorla şapka geçirmeyi “devrim” diye okuyan çocuk, sadece devrim kavramını yanlış anlamlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda bizim için iyi olan yaşam biçimini başkası istemese bile ona dayatmanın meşru hatta iyi bir şey olduğunu da kabul etmek gerektiğini düşünüyor.

Belki çok sonraları, genellikle de ülke dışına çıktığında, lafı gelip de “şapka devrimi”ni karşısındakine İngilizce anlatmaya çalıştığında fark ediyor yıllar boyunca nasıl bir yanlışı normal görmüş olduğunu. Ama çoğu insan “imalat hatası” olmadan tamamlıyor hayatını. Bu yüzden de kimi başörtülü kadınlara, kimi Kürtlere veya Ermenilere benzer önyargıları taşımayı “öğreniyor”. Ve genellikle sonradan mahcup olacağı sözler ve paylaşımlar yapıyor. Tabii mahcup bile olmayacak kadar olumsuz duygularla yüklü olanlar, yani okulda kendisine verileni almış öğrenciler de var.

NE YAPMALI?

Melek Hanım “medeni” olmayı kılık kıyafet üzerinden tanımlayan Kemalist ideolojinin iyi bir öğrencisi sadece. Öyle ki, özür dilerken bile “istismar” diyerek resmi ideolojinin bir klişesini tekrarlıyor. Oysa ortada tek bir istismar görünüyor, o da Melek Hanımın kendisine kucak açan o kadınlara yaklaşımı. Ama bu yüzden de ona soruşturma açmak akıl dışı ve onun paylaşımından daha yanlış ve asap bozucu. O TV kanalı programına devam ettirebilir de ettirmeyebilir de, buna ben karışamam. Ama hukuk devreye sokulmaya çalışılırsa bu beni ilgilendirir.

Çözüm, sistemin ürettiği önyargıyı yine aynı sistemin hukukuyla cezalandırmak değil. O önyargıyı üreten ideolojik endoktrinasyonu, bu kapsamda “milli eğitim” sistemini değiştirmek ve ayrımcılığın kiriyle sivil/medeni bir mücadele yürütmek. İnsanın akıl ve vicdan sahibi bir varlık olmasına güven duymak. Başka da bir şey gelmez elden.

Yeni Yüzyıl, 16.11.2015

Doğru bir başlangıç için

Ülkenin seçimlerden önceki halini bir düşünün.

Siyasi gerilimin yükseldiği, atmosferin ağırlaştığı, toplumun bunaldığı ve nefes alamaz hale gelmeye başladığı elektrik yüklü bir ortam vardı.

Halk fişi çekti ve bir anda bütün tablo değişti.

Şimdi yeniden beyaz bir sayfanın açıldığı, seçimlerden önce her zamanki gibi elinden geleni ardına koymayan oligarşi medyasının bile yeniden sempatik mesajlar verdiği kısa bir “ilk durum”u yaşıyoruz.

Ama hepimiz biliyoruz ki böyle devam etmeyecek.

Bunun sadece hükümetin yapıp ettikleriyle ilgili değil, yaşadığımız değişimin niteliğinden kaynaklanan boyutları olduğu için.

Değişim harareti yükselir

Türkiye toplumu, ayrıcalıklı bir zümrenin subaşını tuttuğu oligarşik bir yapıyı, kitlelerin demokratik seçimlerle iş başına gelen siyasi temsilcileri eliyle değiştiriyor. Hiçbir bünye bu değişimi yüksek ateş olmadan atlatamaz. Çünkü “eli iyi gelenler” kartların yeniden dağıtılmasına her zaman itiraz ederler ve bu tepki siyasi gerilim olarak yansımasını bulur.

Ama siyasi gerilimin kaçınılabilir boyutu da vardır ki, değişimi yürüten siyasi aktörünün bunu başarması önemlidir.

Gerilimi düşürmek için bu yapısal değişimden vazgeçmeyi kastetmiyorum.

Tersine, hem adaletin hem de o değişimin aktörü olan hükümetin ayakta kalabilmesi, yapısal adaletsizlikle malul olan sosyo-politik sistemi dönüştürmeye devam etmekten geçer. Yarın yeniden ülkeyi istikrarsızlaştırma pahasına eski kazanımlarını geri almaya kalkışacak eski oligarşik unsurların tasfiyesini tamamlamaktan geçer.

Ama bunu yaparken, kimsenin kendisini, ekonomik, sınıfsal, cinsel, ideolojik veya başka bir kimlik özelliği yüzünden dışlanmış hissetmemesini sağlayarak; rehabilite edici bir dille ve herkesin hak sahibi saygıdeğer bireyler olduğunu pratik içinde gösteren bir yaklaşımla.

Formül, sistemi dönüştürmekte gerektiğinde radikal olmak, ama bunu siyasi muhalifler dahil herkesle maksimum iletişim çabası içinde, mümkünse parçacı reformlarda onların da katkısını alarak yapmaktır.

Yeni dönemin gündemi

Hükümetin 7 Haziran’dan gereği gibi ders alıp almadığını önümüzdeki birkaç ayda öğrenmiş olacağız. Bunun da bazı göstergeleri olacak.

Bunlardan ilki, sivil anayasa olacak. Onca zamandır yürütülen çok boyutlu çabalar boşa gitmiş değil. Şu an TBMM’nin web sayfasında dört partinin önerisi duruyor ve bunlardan ikisi, Ak Parti ile o günkü BDP’ninki liberal anayasacılığın telosuna en uygun iki metni ifade ediyor. Dört partinin uzlaştığı maddeler “elde” kabul edilip, ortak bir metin oluşturup halka gitmek için tarihi fırsat kaçırılmamalı.

Bunu yaparken, aynı anda, her kesimi rahatlatacak maddeler içeren bir dizi reform yapılmalı. Yeni ve kapsamlı bir demokratikleşme paketi, otoriterleşme algısına karşı da etkili bir cevap olur.

Alevi meselesinde artık kayda değer, anlamlı adımlar atılmalı. Zorunlu din dersi saçmalığını derhal ortadan kaldırmak ve cemevlerine hukuki statünün iadesi ile kamusal istihdama ilişkin şikayetlerin giderilmesi gibi adımlar zaten adaletin gereği.

Kürt barışında çözüm iradesi devam ettirilmeli. 1 Kasım seçimlerinde alınan sonuç, hem hükümete hem de Kandil’e gerekli çözüm mesajını verdi. Kürt seçmenin HDP’ye kestiği ceza, Kandil’deki bazı unsurların, bazı devletlerin, oligarşi medyasının ve marjinal Türk solunun damgasını taşıyan hendek siyasetini mahkum etmekle kalmadı, süreci bütün sorunlarına rağmen ilerletmeyi öngören öteki HDP’nin görünürlüğünü de mümkün kıldı; oligarşi medyasının Kürt versiyonunun sahte bir saygı söylemiyle dışladığı Öcalan’ın “Eşme Ruhu”nda ifadesini bulan yerli çözümünü de kurtardı. Yaşadığımız ölümlerin acısı, hem Çözüm Süreci’nin, hem de şartlar elverdiğinde silahın tasfiyesi için yeniden konuşmanın zarureti gerçeğini gölgelememeli.

Derin Devlet davalarında yaşananlardan ders alarak, “Cemaat Operasyonu”nun hukuka uygun biçimde yürütülmesini sağlamak da esas olarak hükümetin sorumluluğunda. Hükümet, “kayyuma devretme”den “kelepçeli tutuklama”ya kadar pek çok konuda dile getirilen yerindelik ve ölçülülük eleştirilerini ve ihlal iddialarını ciddiye almalı.

“Çevre”den gelen bir hükümet, bütün bunlara özen gösterse bile, ülkedeki değişim ve dönüşümün doğasından dolayı gerilim yaşanacak. Ancak meşru ve kaçınılmaz olanın ötesinde bir gerilimin yaşanmaması mümkün.

Şimdi demokratik sonuçların sağladığı moral üstünlük ve enerji azalmadan taze bir başlangıç için fırsat var. İlk üç-altı ay önemli.

Dilerim hükümet bu fırsatı herkes için hayatı kolaylaştıracak bir “siftah” yaparak kullansın.

Yeni Yüzyıl, 12.11.2015

JİTEM dosyası kapanacak mı?

“Kocamı alıp götüren oydu” diyordu, o gün o mahkemede yargılanan isimlerden birinden söz ediyordu, “iki çocuğumu alıp evine gittim, bırak dedim, ama köpeklerini üstüme saldırttı.”

Mahkemeye ara verildiğinde, bana böyle anlatmıştı eşini son görüşünü. Beyaz tülbentleri, gündelik kıyafetleriyle sürekli mahkemeye gelen ve ardı arkası gelmez duruşmalarda adalet arayan çok sayıda ev kadınından biriydi o. Politik figür değildi ve beni ikna etmeye çalışmıyordu. Tanışmayı ben istemiştim, o Kürtçe konuşmuş, arkadaşım da tercüme etmişti.

Geçen hafta Cizre-JİTEM-Temizöz Davasının tüm sanıklar için beraatla sonuçlandığını duyunca aklıma o kadınlar geldi. Bir de, üç yıl önce, birkaç arkadaşla beraber o davayı izlemek için gittiğimiz Diyarbakır’daki mahkeme salonunda yalnız olduğumuz.

İstanbul’dan gelenler olarak 7 kişiydik ve o gün, bizimle beraber o acılı kadınların yanında olanların sayısı 10’u geçmiyordu. Dinleyici bölümü sanık yakınları tarafından doldurulmuştu ve onlar arasında kaybolmuş durumdaydık.

KEŞKE SAHİDEN DUYARLI OLSALARDI

JİTEM yargılanırken oralı olmayanlar, şimdi adalet adına içli ağıtlar yakıyorlar. Oysa o günkü HDP, yani BDP ilgisizdi. Davanın ilk günü bir avukatlar ordusuyla gelip fotoğraflar verdikten sonra bir daha uğramamışlardı. Defalarca konuştum o partiden pek çok kişiyle, “neden Diyarbakır’ın göbeğinde bu davayı yalnız bırakıyorsunuz?” diye sordum. Ama bir kez olsun kayda değer bir cevap alamadım.

Bizim mahkemede olduğumuz o gün, yine bir grup avukat vardı ama öteki salonda görülen KCK Davası için gelmişlerdi. Mersin Barosu’ndan tanıdığım bir avukatla karşılaştım. KCK Davasına destek için geldiğini söyledi. Kürtçe savunma engeline takıldığı için ilerlemeyen bir davaydı o. Onca yolu gelip, duruşmanın açıldığı gibi kapandığı bir dava için orada olan o avukat, sonrasında hemen birkaç adım ötedeki salonda görülmekte olan davaya uğramadan gidiyordu.

Neden acaba?

KCK Davasının o gün “AKP’yi vuran” bir dava olması mıydı sebep?

Ergenekon Davası’na kayıtsızlıklarını “Fırat’ın öte yanına geçmiyor” bahanesiyle açıklamaya çalışan Türk solu da Fırat’ın gayet doğusunda olmasına rağmen bu davaya ilgisizdi. Oligarşi medyasının ilgisiz olması normaldi. Ama hükümeti destekleyen medyanın da gereği gibi ilgili olduğu söylenemezdi.

Diyarbakır Barosundan birkaç isim ve bir avuç insan hakları savunucusu dışında izleme ve gündeme taşımayla uğraşan yoktu. Sonra Gülen Cemaati’nin emniyet ve yargı üzerinden Hükümeti alaşağı etme girişimi geldi ve bu davaların açılmasını ve sürmesini mümkün kılan hukuki ve siyasi atmosfer değişti.

Ve ardı ardına beraatlar geldi.

BU DAVA BİZİM

JİTEM Davasını, ortadaki pek çok güçlü delile rağmen beraat ettiren mahkeme kararı, pek çok insan gibi benim de adalet duygularımı incitiyor. Bu davalar, iddia edildiği gibi “Cemaatin bir hesabı” olarak açılmış da olsa veya yine onun manipülasyonları yüzünden akamete uğramış da olsa, özü bakımından ihmal edilemeyecek bir önem taşıyor.

Sonuçta diğer bütün derin devlet davaları gibi, adalet ve güvenlik içinde yaşamak isteyen bütün bir toplum için hayati önem taşıyan davalar bunlar. Onların kaderi, geçmişin kötülüklerinden kopup kopmadığımızın da somut bir göstergesi olacak.

Bu yüzden de Cemaate duyulan haklı tepkiye kurban edilemeyecek kadar önemli.

Şimdi dava Yargıtay aşamasında.

Bu tür davaların yürütülebilmesi, güçlü bir siyasi desteğin varlığını gerektiriyor.

Bu irade, hem onu göstereni korur, hem de ülkeyi.

Yeni Yüzyıl, 09.11.2015