Ana Sayfa Blog Sayfa 273

G-20 toplanırken

G-20 Grup 20’nin kısaltılmış hâli. On dokuz ülkeyi ve AB Komisyonu’nu kapsayan bir küme. Bu ülkeler nüfus ve ekonomik güç bakımından dünyada ağırlığa sahip. Rakamlara bakıldığında G-20 dünyanın nüfusta üçte ikisine ekonomide %85’ine tekabül ediyor.

G-20 ülkelerinin liderleri her yıl bir ülkede toplanıyor. Tabiatıyla, bu toplantılar büyük bir olaya dönüşüyor. Zirve dünyanın nereye gideceği üzerinde etkili oluyor veya bir fikir veriyor. Küreselleşme karşıtları da toplantı yerini protesto alanına dönüştürüyor. Uluslararası protestocular tüm G-20 toplantılarını adım adım takip ediyor. Başka bir yazıda ele almak gerekmekle beraber bu kimselerin reddettikleri düzenin ve kurumların çocuğu olduğu söylenebilir…

G-20’nin bu yılki toplantısı, Paris’teki terör saldırılarının gölgesi altında, ülkemizin dünyaya açılan güzel kapısı Antalya’da dün başladı bugün tamamlanıyor. Şehir tarihî günler yaşamakta. Bir taraftan bu toplantıdan istifade etmekte, diğer taraftan kaçınılmaz olarak bazı sıkıntılarla karşılaşmakta.

G-20 zirvesine ev sahipliği yapması Türkiye için bir fırsat oldu. Bu toplantı bizim için dünya çapında, milyon dolarlar harcansa gerçekleştirilemeyecek bir tanıtım faaliyetine dönüştü. Türkiye’nin dünyaya entegrasyonunu kuvvetlendirdi.

G-20 ülkeleri tek tip siyasî ve ekonomik sisteme sahip değil. Aralarında ABD, İngiltere gibi istikrarlı demokrasiler, totaliterizmden yeni yeni çıkmakta olan Çİn, Rusya gibi seçimli otoriteryen bir dev, Hindistan gibi fakir ama demokratik bir ülke de yer alıyor. Seçimsiz otoriteryen Suudi krallığı da grupta. Türkiye, Meksika gibi üyeler ise liberal demokrasi ile illiberal demokrasi arasında salınan siyasî coğrafyalar. Ekonomik sistem bakımından da G-20 üyeleri arasında bir çeşitlilik göze çarpıyor. Hiçbir ülke tam bir piyasa ekonomisi teşkil etmiyor. Hepsinde karma ekonomi var.

Karma ekonominin piyasa kanadının genişliği ülkeden ülkeye değişiyor. Çin piyasa ekonomisine doğru ilerlemeye çalışırken, zengin ülkeler piyasa ekonomisinin alanını çeşitli yollarla daraltma eğiliminde Büyük ve önemli ülkelerin temsilcilerinin bir araya gelmesi, bölgesel ve küresel sorunların liderler tarafından yüz yüze konuşulması iyi. Tarafların birbirini ilk elden ve daha iyi anlaması sayesinde toplantı dünya ekonomisine de dünya barışına da katkıda bulunabilir.

Dünyanın daha iyi hâle gelmesi için takip edilmesi gereken yol belli. Demokrasilerin yayılması bunun ilk adımı. Demokrasi hem iç hem de uluslararası barışı teşvik eder. Demokratik ülkeler daha fazla iç huzura sahip. Daha çok demokratik ülkenin daha çok dünya barışı anlamına geldiğini ise tarih kanıtlıyor. Tartışmalı bir iki vaka dışında, demokrasilerin birbiriyle savaşmadığı görülüyor. Bu böyleyse, söz gelimi, Ortadoğu ülkeleri demokratik olsaydı bugünkü kargaşa, şiddet, savaş ortamı en azından bu çapta hüküm sürmezdi. İkinci mesele, ekonomik model. Piyasa ekonomisinin yayılması ve derinleşmesi ülkeleri ve dolayısıyla dünyayı çok daha müreffeh bir hâle getiriyor. Aynı zamanda dünya barışına da katkıda bulunuyor.

G-20 Türkiye için daha iyi demokrasiye ve piyasa ekonomisine doğru yürümekte bir müşevvik teşkil etmeli. Zaten ülkenin hikâyesi de bu istikametin doğruluğunu kanıtlıyor. Bölge şiddet dalgası içinde yanarken ve bölge insanları düşük refah seviyelerinde ıstıraplı, yoksul hayatlar yaşarken Türkiye’nin her şeye rağmen bir yıldız gibi parlaması liberal demokrasinin ve piyasa ekonomisinin tercih edilmesinin neticesi. Türkiye aynı yolda daha kararlı ilerlemeli. Bu çerçevede, 1 Kasım’da iktidara tek başına gelmeyi başaran AK Parti’ye çok görev düşüyor. Unutmayalım, özgürlük ve zenginlikten zarar gelmez. Özgürlük ve zenginlik her problemin çözümünü kolaylaştırır. Çok dolaylı gibi görünse de, özgürlüğü ve zenginliği artırmak iktidar partisinin yeni seçim zaferlerine ulaşmasını ve daha az sorunlu bir Türkiye’de hükümet etmesini de sağlar…

Yeni Yüzyıl, 16.11.2015

Sanatçıların Birleştiriciliği

Bir kadın sanatçı, Yozgat şehrini ziyaret ederken bir grup kadınla fotoğraf çektirmiş. Sonra, bu fotoğrafı sosyal medyada kullanarak yanındaki kadınlar üzerinden ülkenin yüz elli yıl içinde ne kadar geriye gittiğiyle ilgili yorumlar yapmış. Böyle bir fotoğraf çektirmekten ne denli mutsuz olduğunu anlatmak için de fotoğraftaki yüz ifademe bakın demiş. Dikkatle baktım. Hakikaten suratı çok asıktı. Fotoğraftaki diğer kadınlar ise büyük bir mutlulukla gülümsüyorlardı. Belli ki sanatçıyla tanışmış ve fotoğraf çektirmiş olmaktan memnuniyet hatta gurur duyuyorlardı.

Bu tür sahnelerle çok sık karşılaşıyoruz. Bazı insanlar diğer bazı insanları kılık kıyafetlerinden dolayı fütursuzca aşağılıyor. Onların varlığını, görünümünü ilkelliğin, geriliğin sembolü olarak görüyor. Bu vakada daha da üzücü olan şey, fotoğraf grubundaki diğer kadınların mutluluğuna karşılık bu sanatçının mutsuzluğu. Anlaşılıyor ki kadınların kendisine ilgi göstermiş, hürmet etmiş olmasına rağmen kahramanımız onlar kendi kıyafet standartlarına uymadığı için mutsuzluk duymuş.

Bu sanatçının yaptığından hoşnut olmadığını sanıyorum. Nitekim tepkiler üzerine sosyal medya hesaplarını kapattı ve ortadan kayboldu. Daha sonra bir açıklama yaparak özür de diledi. Bunu pişmanlığın bir ifadesi olarak okuyabiliriz. Başka bazıları o kadar saldırgan ve küfürbaz ki, onlar benzer bir durumda dikine dikine gitmeye ve insanları sorgulamaya, aşağılamaya devam ederdi. Bununla beraber, bir suç başvurusu üzerine sanatçı hakkında savcılık soruşturması açılmasının da yersiz olduğunu söylemek gerek.

Türkiye açık ve geniş bir toplum. İnsanlarımız arasında kılık kıyafeti inanç, dünya görüşü, hayat tarzı, zevkler ve tercihler bakımından büyük farklılıklar var. Bu doğal bir durum. Tersini beklemek anormal olurdu. Bu yüzden, toplumdaki çeşitliliğe şaşırmak yağmur yağmasına, suların aşağı akmasına, güneşin doğudan doğmasına şaşırmak gibi bir şey. İnsanlar arasındaki farklılıklarla uğraşmak ve insanları yargılamaya çalışmak eşyanın tabiatına isyan etmekle eş. Yapılması gereken çeşitliliği bir veri olarak almak ve bu gerçek üzerine iyi bir toplumsal sistem nasıl inşa edilir diye düşünmek.

Ancak, sağda olsun solda olsun, hemen her çevrede bu gerçeği reddedenler var. Bunlar toplumun kendi hakikatleri etrafında homojenize edilmesini istiyor. Böyleleri kendi ideolojisini, dinini, hayat tarzını, giyinme biçimini, siyasî çizgisini bu tek tipleştirmenin odak noktası olarak görüyor.

Bu görüştekiler iyi toplum ideallerini hayata aktarabilmek için devleti kendi araçlarına çevirmeye çalışıyor. Ülkede devleti kutsama bu yüzden bu kadar yaygın. Ortak şikâyet devletin niye toplumsal hayata bu kadar müdahil olduğu değil, niye “yanlış” çizgide müdahil olduğu. Her kesim devletin kendi çizgisini esas almasını doğru ve gerekli, başka bir çizgiyi esas almasını yanlış ve zararlı görüyor.

Yeni Yüzyıl gazetesi, ilk gününde yayınladığı manifestosunda ifade ettiği gibi, bu tavrı reddetmekte. Türkiye herkesin. Şu veya bu kıyafet kodunu benimseyen insanlar birbirine üstün veya birbirinden aşağı olamaz. Tüm bireyler eşit. Devlet vatandaşlar arasında ayrımcılık yapamaz, yapmamalı.

Ancak, tüm ayrımcılıklar devletten kaynaklanmıyor; devlette başlayıp devlette bitmiyor. Toplumda ayrımcılığın kökleri olmazsa devlet de zaten ayrımcılık yapamaz. Her birey ve toplumsal kesim ayrımcılıktan uzak durmalı.

Sanatçıların ayrımcılığın yaygınlaşmasında ve derinleşmesinde değil önlenmesinde öncü olması beklenir. Sanatçının kendisini tüm toplumun değil sadece belli bir kesimin sanatçısı olarak konumlandırması çok çirkin ve akıl dışı. Sanatçı toplum içinde ayrımcılık yaparsa hem hitap alanını daraltır hem de toplumda nefreti yayar ve güçlendirir. Bu yüzden, sanatçılardan beklenen soğukkanlı durmak, klişelere teslim olmamak ve insanlar arasında köprü kurma işlevini üstlenmek. Umarım gelecekte bu çizgideki sanatçıların sayısının ve etkisinin arttığını görürüz.

Yeni Yüzyıl, 17.11.2015

Şükrü Hanioğlu: Neden “Kalkınmacı Muhafazakârlık” kazanıyor?

Türkiye’de çok partili yaşama geçiş sonrasında yapılan özgür seçimlerin büyük çoğunluğunun “kalkınmacı muhafazakârlık” çizgisini sürdüren partiler tarafından kazanılması, konuya konjonktürel değil yapısal açıdan yaklaşılmasını zorunlu kılmaktadır.

Böylesi bir değerlendirme, geniş kitlelerin oy verme davranışları nedeniyle eleştirilmesi veyahut “cahil toplulukların kandırıldıkları” ya da onların “evrensel değerleri umursamadıkları”nın varsayılmasından daha anlamlı tespitlere ulaşılmasını mümkün kılacaktır.

Yapısal bir analiz, “karizma” ve “liderlik” gibi seçim neticelerini etkileyen çok sayıda faktörün ötesine geçen, belirleyicilerin ortaya çıkarılmasını da mümkün kılacaktır.


Merkezde konumlanma
“Kalkınmacı muhafazakârlık”ın çarpıcı başarısı ve “egemen parti”ye evrilme potansiyelini güçlendirmesinin önde gelen nedenlerinden birisi iki aslî eksenini oluşturan “kalkınmacılık” ile “muhafazakârlık” arasındaki dengenin değişmesine karşılık “siyasal merkez”deki konumun muhafaza edilmesidir. Demokrat Parti’den Adalet ve Kalkınma Partisi’ne uzanan yetmiş yıllık süreçte, söz konusu hareketin “muhafazakârlık” boyutu güçlenmiştir, ancak bayrağı teslim alan son parti de sınırları zorlamasına karşın siyasal merkezde konuşlanan bir “kitle partisi” olma özelliğini sürdürmüştür.

Bu hususiyet gözönüne alındığında Türkiye’de siyasal merkezin ortadan kalktığı ya da aşırı biçimde daraldığı yolundaki tespitlerin doğru olmadıkları, en azından abartılı bir yaklaşımı dile getirdiklerini belirtmek yanlış olmaz. Türkiye’de son yıllarda gerçekleşen siyasal merkezin buharlaşması değil, kimlik siyaseti grupları ittifakına dönüşen “devletçi modernleşmecilik”in bu alanı büyük çapta terki neticesinde, onun paylaşımının sona ermesidir. Merkeze tek başına yerleşen “kalkınmacı muhafazakârlık” yirmi yıl öncesi ile kıyaslandığında daha güçlü bir muhafazakârlığı yansıtmaktadır; ama bu onun “merkez”de yer alma özelliğini ortadan kaldırmamaktadır.


Kimlik siyaseti

Merkezde konuşlanan “kalkınmacı muhafazakârlık,” siyasetin özgürleşen kimlikler etrafında yapılması eğiliminin güçlenmesinden de en az etkilenen yapılanma olma özelliği taşımıştır. Bunun iki temel nedeni vardır. Bunlardan birincisi “kalkınmacı muhafazakârlık”ı destekleyen, onu doğal adresi olarak gören “kimlik”in toplumda ezici bir çoğunluğa sahip olmasıdır. İkincisi ise bu siyasal hareketin, “kitle partisi” olma özelliğini koruyarak diğer kimlikler ile iletişimi sürdürebilmesidir. Farklı dinî ve mezhepsel kimliklerle olan ilişkinin, değişik “açılım” çabalarına rağmen sınırlı kalmasına karşılık, “kalkınma”nın cazibesine kapılan ve “muhafazakârlık” ortak paydasında birleşen farklı etnik kimlikler bu harekete destek vermişlerdir.

“Devletçi modernleşmecilik”in, muhafazakârlığı “Sünnî hegemonyası” ve “yaşam tarzı tehdidi” olarak gören biri mezhepsel diğeri dışlayıcı sekülarist iki kimliğin ittifakına dönüştüğü, etnik ve diğer kimlik duvarlarını “devletçilik” ve “yaşam tarzı modernliği” tezleri aracılığıyla aşamadığı bir ortamda söz konusu desteğin önemi ortadadır.

Bu destek kalkınmacı muhafazakârlığın “kitle partisi” olma özelliğini kesintisiz biçimde sürdürmesi ve ülkenin her yerinde varolmasını mümkün kılmıştır. “Devletçi modernleşmecilik”in Fırat’ın doğusuna geçemediği, bozkırda mezhepsel ve sekülarist kimlik adalarına sıkıştığı, sahillerde ise yaşam tarzı savunucularının desteği ile yetinmek zorunda kaldığı siyaset sahnesinde bu avantajın ne derece önemli olduğu âşikârdır.


Kalkınmanın somutluğu

Kalkınmacı muhafazakârlığın başarısının bir diğer temel nedeni ise iki aslî bileşeninden birisinin “somut” niteliğidir. Devletçi modernleşmeciliğin fazlasıyla soyut ve “Cumhuriyet,” “Aydınlanma” benzeri “değerler” üzerinden vaat ettiği “çağdaşlaşma” ile “terakki” kalkınmacı muhafazakârlık tarafından barajlar, köprüler, yollar, hava alanları, tüp geçitler ve gelişmiş teknoloji kullanımı aracılığıyla inşa edilmektedir.

“Kalkınma”nın somutluğu, ona, tekil ve yaşam tarzı temelli modernlik vurgusu güçlü siyaset yaklaşımı karşısında ciddî bir öncelik kazandırmaktadır. Devletçi modernliğin, süreç içinde, böylesi projelere, Boğaziçi Köprüsü örneğinde görüldüğü gibi, karşı çıkması ve “kalkınma karşıtı” bir çizgiye savrulması bu alanda sağlanan avantajı daha da pekiştirmiştir. Devletçi modernlik, kendisini yeniden üreterek “otarşi savunusu”na evrilen bu anlamsız çizgiden geri dönmeye çalışmış, ama gösterdiği tüm çabaya karşılık üzerine yapışan “kalkınma karşıtlığı” yaftasından kurtulamamıştır.


Muhafazakâr modernlik

Kalkınmacı muhafazakârlığın siyaset üzerinde tesis ettiği egemenliğin bir diğer belirleyicisi de bu yaklaşımın modernleşme ile anlamlı bir bağdaştırma yaratabilmesidir. Kalkınmacı muhafazakârlık resmî ideolojinin “tekil” modernlik yorumuna sadece güçlü bir teknolojik gelişme yaklaşımı ile cevap vermemiş, bunun yanı sıra “modernlikler”in varlığını savunarak hem daha çoğulcu bir çizgiyi sahiplenmiş hem de toplumsal değerlerle modernliği bağdaştırmıştır.

Eisenstadt ve Jager benzeri modernlik kuramcılarının da vurguladıkları gibi “Aydınlanmanın tekil, karmaşıklık ile yansıtıcılığın basitlik ve geleneğin yerine geçtiği modernliğinin” çoğul ya da “alternatif” modernliklere dönüşmesinin üzerinden uzunca bir süre geçmiştir.

Dolayısıyla, kalkınmacı muhafazakârlık, bir asır öncesinin tekil modernlik tasavvurunu kutsayarak, bunu yaşam tarzı üzerinden üretmekte ısrarcı olan devletçi modernleşmecilik ile kıyaslandığında çok daha “modern” bir yaklaşımı benimsemiştir. Toplumun değerleriyle barışık, çoğulcu bir modernliği savunmanın, siyasal alanda, onlarla kavga eden, “dindarlık” ile “modernliğin” asla bağdaştırılamayacağını iddia eden yaklaşıma nasıl bir üstünlük sağlayacağı ortadadır. Türkiye örneği bu alanda verilebilecek en çarpıcı örneklerden birisidir.

Bu açılardan değerlendirildiğinde kalkınmacı muhafazakârlığın siyasete egemen olması, “bir seçim daha kazanması”nın yapısal nedenlere dayandığını ifade edebilmek mümkündür. Bu şüphesiz “karizma,” “liderlik,” “parti örgütlenmesi” benzeri etmenlerin bu alanda rol oynamadığı anlamına gelmez. Ancak süreç içinde egemen partiye dönüşme eğilimi kazanan kalkınmacı muhafazakârlık siyasetinin başarısının yayıldığı zaman diliminin genişliği yapısal nedenlerin daha etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

Siyasetimiz tahlil edilirken bu yapısal belirleyicilerin gözönüne alınmasının, “cahil kitlelerin bilinçsizliği,” “aydınlanma karşıtlığı” benzeri usandırıcı klişelerin tekrarından daha açıklayıcı olacağı ortadadır. Bunun yanı sıra “kalkınmacı muhafazakârlık”ın başarısında ona karşıt yaklaşımların ve bilhassa karşı kutup olan “devletçi modernlik”in yaşadığı tıkanma da önemli rol oynamaktadır. Bu yaklaşımın süregelen başarısızlığı da benzer şekilde yapısal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu ise şüphesiz ayrı bir yazı konusudur.

Sabah, 08.11.2015

HDP ile Nereye?

0

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Sol gelenekten gelen, üstüne bir de milliyetçilik ile aşılanan bir yapının; 46’dan bu güne seçmen davranışları analiz edildiğinde oyunu arttırması bir hayli güç. Görünen o ki Kürt siyasi hareketinin Türkiye’de iktidar ortağı olabilecek seviyeye gelebilmesi için birkaç nesillik seçmen değişikliğine ihtiyaç var.

Geçmiş seçim sonuçlarına göre barajlardan, köprülerden, ağır sanayi hamlelerinden, IMF’e borçlardan, milli gelir artışından, ihracattan, üretimden kısacası işten aştan bahsedenler kabaca %60-70 gibi geniş bir seçmen kitlesine hitap ederken; tiyatrolardan, bale salonlarından, ideolojiden, milletin değerleriyle mücadeleden bahsedenlerin %30 bariyerini bir türlü yıkamadığını görüyoruz. Vatandaşın doğrudan cebine yansıyacak, gerçekçi bir vaadi olmayan sol partilerin 65 senedir büyük bir atılım  yapması zor. Zor olduğu gibi, bu iktidardan epey uzak kitlenin de altı oktan vazgeçmeleri bir hayli güç.

Son dönemde Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgede geciken ortasınıflaşmanın hızlanmasıyla ideolojiden çok icraata yönelen beklentiler artmıştır. Üçü büyükşehir olmak üzere onlarca kentin yönetimini elde tutan HDP’nin hendekler, belediye araçlarıyla yollara döşenen bombalar, belediye başkanlarını yargılayan KCK üyesi işçileriyle, öz yönetim ilanlarıyla anılan imajının  bu beklentileri ne kadar karşılayabileceği bir muamma.

Halbuki Milli Görüş geleneğinden gelen Refah Partisi’nin tam da aynı bölgede Urfa ve Van’da başlattığı başarılı belediyecilik o yıllarda tahmin dahi edilemeyecek sonuçlar meydana getirdi. Yerel yönetimlerdeki başarıları tıpkı Kürt Hareketi gibi resmi ideolojiyle sorunlu bu hareketin reyini %4’lerden adım adım arttırarak 2 kişiden birinin oyunu alabilecek bir başarı hikayesinin başlangıcı oldu.

“AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ” 

Kürt siyasal hareketinin simgesi haline gelmiş Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesine bir göz atalım… Başlangıçta açılan 4 dilli menü dışında klasik bir Halk Partili belediyeden pek bir farkı yok. Her gün biri öz yönetimden bahseden belediye başkanlarının hiçbirinin kentlerinin belediyecilik sorunlarıyla ilgili kaygıları dahi yok. Bunu yüksek sesle dillendirmekten çekinceleri de yok.

Binlerce kişinin ölümünden sorumlu terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN’ın dahi silahları gömmekten, silahlı mücadelenin son bulduğundan bahsettiği günümüz ikliminde belediyecilik icraatından dem vurup şehirleşmesi geç kalmış doğu kentlerini “gerçek sahipleri” olarak imar etmeleri gerekirken kürekleri ellerine, hendek kazmak ya da bomba gömmek dışında pek almıyorlar.

Muhatapların, Ankara’dan destek gelmiyor türünden bahanelerini duyuyor gibiyim. Ama belediyeleri yönettiği ilk günlerden beri devletin iç düşman sınıflamasına giren, yönettiği kentlerin ortasından tankların geçtiği İstanbul’a, Ankara’ya, Konya’ya, Kayseri’ye merkezden diğerlerinden farklı ne geldi de milli görüşçüler muhafazakârların başarı hikayesini yazdı diye sorarlar adama.

Milli görüş belediyeleri geniş yollarıyla, temiz kentleriyle, kronik problemleri çözmeleriyle anılırken çöp dağları önünde saatlerce toplu taşıma aracı bekleyen bir orta sınıf KÜRT’ün bu rezalete gelecek otobüsün üzerinde Kürtçe belediye yazıyor diyerek uzun süre katlanması olası değil. Uzun yıllar sonrasında dahi ülke genelinde oylarını yükseltecek bir başarı hikayesi yazmak istiyorlarsa hendeklerle değil kaldırımlarla anılmaları, iş makinelerini yolun altına bomba döşemek için değil, altyapı problemini çözmek için kullanmaları gerekiyor. Ötekileştirildiklerini iddia edenlerin, mesela kendilerine düşman bildikleri HÜDAPAR çevresine hoşgörü ile muamele ederek onların çocuklarını öldürerek değil, onların da oylarını alarak ilerlemeleri gerekiyor. Hatta ve hatta hayal gibi ama bir başka ayrılıkçı grup ETA’nın, Eta ve Eta Militer diyerek ikiye bölünmesi gibi  “size kurşun sıktırmayacağız, hendek kazdırmayacağız, öğretmeni doktoru öldürtmeyeceğiz” cümleleriyle örgütle aralarına mesafe koymaları gerekiyor.

HDP içinden çıktığı mahalleye rüştünü ispat etmeden Türkiye’ye ve uluslar arası topluma rüştünü  ispat etmeye çalışması fazlaca komik kalıyor. Bu yüzden öncelikle PKK’nın kendini yöneten bir erk olduğu kanaatini yıkarak işe başlaması gerekiyor. Gücünü silahtan alan bir örgüt silahın boyunduruğundan çıkamaz. Kısacası Türkiyelileşmek kalıbının içini doldurmadan bu iş olacak gibi değil. Bu ülkenin Kürt yurttaşlarını hangi gerekçeyle yaşına cinsiyetine bakmadan diğer yurttaşlarla savaştırılmak için dağa götürüldüklerini sorgulamadan Türkiyelileşmek mümkün değil. Sadece beyaz Türklerin değil muhafazakâr Kürtlerin de oylarının emanet olduğunu her an için doğal %5-7lik oy tabanına dönüşün pek te zor olmadığını, oyu almanın değil korumanın zor olduğunu görmek gerek.

Daha 90’ların sonunda muktedirlerce şeriat getireceğinden korkulan Milli Görüş uzantısı AK Parti ülkeyi AB kriterlerini çıta yaparak kalkındıran reformist bir partiye dönüşmüşken; liberallerin, sosyal demokratların,  gayrimüslimlerin hatta LGBT’lerin dahi oyunu kendi benliğini inkâr etmeden almayı becerebiliyorsa daha geniş bir tabana hitap eden HDP yahut türevleri neden beceremesin?

Ama bu hayallerin gerçeğe dönüşmesi için önce kavram kargaşasına son vermek gerek. BARIŞ, teröristlerin hunharca saldırılarına karşı devletin eli kolu bağlı şekilde askerine, öğretmenine,  doktoruna, vatandaşına ölüm yağdırılmasını bekleme hali değildir. DEMOKRASİ, totaliter bir diktatörlük kurması için bölgenin PKK’ya teslim edilmesi değildir.  Bu kavramların içini Stalin’in arkaik söylemleriyle, Kaddafi’nin deli saçmalarıyla doldurmaktan vazgeçerek yola çıkmak, iyi bir başlangıç olur.

Biliyorum, Farkında Değilsiniz ama Çok Cahilsiniz

0

Beyaz Türkler hiç de öyle sandığınız kadar cahil değil. Çok şey biliyorlar. Bizim gördüklerimizi görüyor, bizim işittiklerimizi onlar da işitiyorlar. Okuyorlar, yazıyorlar. Çoğumuzdan daha fazla entelektüel faaliyetlerle meşguller. Buna hem vakitleri hem de kaynakları var.

Öyle bolca makarna falan tüketmiyorlar. Yedikleri içtiklerine dikkat ediyor, dengeli beslenip proteinlerini eksik etmiyorlar. Stresten uzak duruyor, düzenli bir hayat sürüyorlar. Çoğu iyi işlerde, zihin emeğiyle çalışıyor. Büyük evlerde yaşayıp son model arabalara biniyorlar.

Akşamları evlerine gidip televizyon karşısında göbeklerini falan kaşıdıkları da yok. Parti mitinglerine gidip “hüloğğğ” diye bağırmıyorlar. Özenli, sofistike ve bolca yabancı kavramla konuşuyorlar. Sandığınız gibi valsle de o kadar meşgul değiller.

Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışanlarından bir tanesi çok iyi bir siyaset bilimci. Bildiklerini öğrencilerine öğretme konusunda oldukça hünerli. Argümanları dudak ısırtan cinsten. Saptamaları çıkmazsa yaptığı işi bırakmayı göze alabilecek kadar da iddialı. Boğaz manzaralı çalışma odasından Anadolu’yu çok iyi görüyor.

Başka bir tanesinin Viyana’ya, Londra’ya da gitmişliği var; Çorum’a, Yozgat’a da. Sanatçı ruhuyla gezdiği bu memleketlerin kültürü ve tarihi ile haşır neşir olmayı çok seviyor.  Konaklarında tarihine dokunup buralarda insanlarıyla bir araya geliyor ve fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyor. Birleşmiş Milletler’in medeniyet temsilcisi olarak gittiği bu yerlerin ne kadar geri kaldığının tespitini çok iyi yapıyor.

Bir başkası ise çok başarılı bir işadamı. Türkiye’nin “kapitalist” ekonomisine rağmen zenginleşmeyi başarmış ve var olan büyük eşitsizliğin kaderi olmasına izin vermemiş, oldukça başarılı bir “girişimci.” Malının mülkünün kamulaştırılması ve diğer insanlara paylaştırılması için can atıyor ve eşitsizliğin yok olması için Türkiye’de kapitalizmin tamamen ortadan kaldırılmasını bekliyor. O olmazsa, “devlet kapitalizmine” de razı olabilir gibi görünüyor.

Yüksek bir dehaya sahip haber sunucu bir başka Beyaz Türk ise tam bir “Ortadoğu uzmanı.” Hayatının büyük bir bölümünü Ortadoğu ülkeleri arasında mekik dokuyarak geçirdikten sonra yine bir Ortadoğu ülkesi olan Türkiye’de haber sunmaya karar veriyor. Bundan aslında çok mutlu olmadığı için kariyerinin büyük bir kısmını Türkiye’nin Avrupa ülkesi kategorisinde yer alması için harcıyor. Ne var ki birileri Türkiye’yi zorla Ortadoğu ülkesi kategorisine soktuğu için Ankara patlamalarının Paris etkisi yaratmadığını savunuyor.

Bu örnekler ve bunlar gibi sayılabilecek diğer örnekler sanırım, Beyaz Türklerin hiç de sanıldığı gibi cahil olmadıklarını kanıtlıyor. Onlar her şeyden haberdarlar. Her şeyi biliyorlar. Dünyayı da bu ülkeyi de çok iyi tanıyorlar. Bu yüzden de sözün tek sahibi olmayı, bizim için bu ülkeyi, bu ülke içinse bizi kurtarmayı, her şeyi en baştan kurgulamayı ve kurmayı en iyi onlar biliyorlar. Dolayısıyla en iyi muameleyi de onlar hak ediyorlar. Herkes onlara danışsın, ülke onların kararıyla yönetilsin, toplum onlara göre dizayn edilsin istiyorlar. Bunda da haklılar. Ben de her şeyi bildiğimi sansam, böyle olsun isterdim.

Yalnız ufak bir sorun var sanırım… Çok çok ufak! Beyaz Türkler, toplumun, siyasetin ve ekonominin yalnızca ve yalnızca kafalarındaki pozitivist-kurucu rasyonalist yöntemle şekillendiğini sanıyorlar. Bu da yaptıkları tüm çıkarımları yanlış kılıyor. Bu nedenle AK Parti’nin %40 oy dahi alamayacağını, ilerleme ve medeniyetin ölçüsünün bir konaktaki başörtülü kadınlar olduğunu, fakirliğin ve eşitsizliğin kapitalizmden kaynaklandığını ve Türkiye bir Avrupa ülkesi olmadığı için burada ölenlerin etkisinin daha az olması gerektiğini savunabiliyorlar.

Başta tam aksini söylediğimin farkındayım ama işin daha kötüsü Beyaz Türkler içine düştükleri bu yöntem çıkmazından dolayı yeryüzündeki sonsuz bilgi türünden yalnızca çok çok ufak bir kısmını bilebildiklerinin ve yine sonsuzca bir bilgiye hepimiz gibi cahil kaldıklarının farkında değiller. Bu cehaletin farkında olmadıkları için de yaptıkları bütün yanlış çıkarımlar ve düştükleri tüm çelişkilere rağmen iddialarını devam ettiriyorlar.

Yoo, yoo… Bir zeka sorunu yok aslında. Ortalama hepimiz kadar zekiler. Asıl sorunun toplumu okuma yöntemlerinde olduğunu gördüklerinde, yöntemlerini değiştirmenin kaçınılmaz olduğunu anlayacaklar. Umarım…

Umutsuz vaka değiller. Değişebilirler… Sadece birkaç seçime daha ihtiyaçları var gibi görünüyor. Muhtemelen birkaç seçim sonrasında kendi toplumlarını da anlamayı başaracaklar.

Yaşlı solcuların halet-i ruhiyesi ya da Eşeğin Niğde’ye bir türlü sürülememesi

0

7 Ağustos 2015 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Korkudan Erdoğan’ı anmıyor” isimli röportajında Selda Bağcan hem nev-i şahsına münhasır durumuna, hem de yıllarını bu işe adamış “ağır solcu” duruşuna uygun açıklamalarına devam etmişti. Röportajı gerçekleştiren Ceren Çıplak’ın Selda Bağcan’a sorduğu ilk sorunun “Protest müziğin sesi olan bir sanatçı olarak bugünlerde ülke gündemiyle ilgili nasıl duygular içindesiniz?” sorusunun ve Bağcan’ın cevabı üzerinde durmayacağım. Belli ki protest müziğin sesi olan Selda Bağcan ile protest bir röportaj gerçekleştirilmeye heveslenilmiş. Ancak ikinci sorudan itibaren aşağıda alıntılanan diyaloğun yaşattığı rahatsızlığı da dile getirmeden edemeyeceğim. Öncelikle protest sanatçımız Selda Bağcan ile protest gazeteci Çıplak’ın konuşmalarına bir göz gezdirelim:

“- Bugünkü Türkiye atmosferinde barış yok, kin ve nefret var. Bu kaos atmosferinin sizce sorumlusu kim?

Baş sorumlu belli, malum kişi. Bugünkü yöneticiler kanunsuz yapıyorlar her şeyi.

– Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın adını neden kullanmıyorsunuz?

Ben nasıl eleştireyim? Her şeyi söylüyorum daha ne söyleyeyim. Ama bunu dersen Cumhurbaşkanı’na hakaretten, yallah içeri. Bunu yapabilirler. Onun için baş sorumlu bir kişi diyeceksin. Anlayan anlayacak zaten. Üç kere içeri girmişim.

– Gerekirse bir daha girmez misiniz içeri?

Biraz da siz girin artık. Biz yaşlandık artık gençler girsin.

– Peki, yeni bir Gezi’ye ihtiyacımız var mı?

Hem de nasıl. Daha yoğun, daha disiplinli bir Gezi’ye ihtiyacımız var. Daha düzgün olabilir. Biraz dağınıktı. Partileşemediler. Yeni bir Gezi derken daha dağınık olmayan daha dayanışma içerisinde ve bu düzenden hoşnutsuz olan bütün partilerin de destekleyeceği yeni bir direnişe ihtiyaç var aslında.”

Bazılarınıza göre günlük hayatta fazlasıyla rastlanılan böyle klişe cümleleri içinde barındıran bu diyaloğun beni dehşete düşürdüğü muhakkak. Her ne kadar Selda Bağcan’ın hitap etmesi sonucu Metris’i kendisine mesken tutacak gençlerden olmasam da benim ona hitaben bazı itirazlarım olacak. Bu itirazları gençliğini siyasete bulayıp kendisinden sonra gelen gençlerden de aynı adanmışlığı bekleyen pek çok sol kökenli heyecanı genç, bedeni yaşlı birey için de düşünebilirsiniz.

Birincisi, doğurmadığınız çocuklar üzerinde iddia ettiğiniz haklarınız bitemedi. Ölen çocuklar ya “vatan sağolsun” diye; ya da “devrim uğruna” ölünce yaşamadıkları yaşamları daha değersiz olmuyor.  Yaşayamadıkları ilk aşkları, söyleyemedikleri ilk şarkıları, anlatamadıkları anıları ile gömdünüz davanız uğruna tüm o çocukları.

İkincisi, Selda Bağcan yaşlılığın getirdiği kendini mutlak otorite figürü sanmaktan mıdır; adaletin tesellisini yanlış anlamaktan mıdır bilinmez, “gençlere yol verme” kavramını biraz yanlış anlamış. Halbuki gençlere kendinizden daha iyi bir hayat dilemeliydiniz, aynı yolun yolcusu olmalarını değil.

Keşke “tekrar hapse girerim” korkusu ile Erdoğan’ın ismini anmamak yerine, “başlarına bir şey gelir” tedirginliğiyle yeni nesillere yönelik isteklerinizi dillendirmeseydiniz. İnsanların yaşamlarının en verimli dönemlerini, tıpkı sizin yaptığınız gibi, cezaevlerinde geçirmesini dilemek yalnızca kendi hatalarınızı kabullenmeyip aynı hatayı tekrar edecek insanların sayısını arttırmayı hedefliyor gibi. Halbuki hatalarınızdan ders almayı denemeliydiniz, başkalarına hata yapmaları konusunda ısrar etmeyi değil.

Üçüncüsü, “Erdoğan’ın ismini geçirirsem Cumhurbaşkanına hakaret ile uğraşırım o yüzden o’na “baş sorumlu” diyeceğim” dediğinizde tabii ki hepimizin aklına Putin geldi, Erdoğan’ı kastettiğinizi zanneden bazı aklıevveller de vardır kesin. Neyse onlar hiç hapse girmediğinden onların oyu dağdaki çoban ile bir Selda Hanım üzülmeyin siz. Zaten aynı röportajda halka yönelik en saf duygularınızı şu cümlelerle dile getirmiştiniz:

“Ben halkıma güvenmiyorum. Hâkimler, savcılar ya zulüm görmedik kimse kalmadı. Bir ben kaldım (gülüyor). Bir intikam gibi… Devlet içinde devlet yapısı varsa bu çok vahim. Halk zulmedilenlere sahip çıkmıyor. AKP’den gelen hiçbir teklifi kabul etmem. Ne akil insan ne makil…”

Yıllarca hiç güvenmediğiniz, aklını küçümsediğiniz “halk”a rağmen onlar için uğraşmış olmanız ne acı. Ama biz yeni nesil sizi anlıyoruz Selda Hanım, hepimiz olmasa da bazıları sizin yerinize hapislerde olmaya razı. Ne de olsa davanız “ulu”, göreviniz “yüce”, yalnız işte yaşlılık falan filan, sizin artık durumunuz hapisler için iç güveysinden hallice…

Son olarak, seçim ile seçilmiş partileri sokak protestolarına katılmaya çağırırken tüm o partilerin tabanlarının temsiliyet haklarının yabana atılmasından gram rahatsızlık da duymamışsınız belli ki. Zaten Ak Parti seçmeninin verdiği oyları verenler “koyun” olduğu için onları insandan saymadınız. Peki ya sokağa dökülmesini istediğiniz partiye oy verenler, diğerleri? Hem niye rahatsızlık duyasınız ki? Onlar hiç hapse girmemiş demek ki.

Bu ülkenin tarihinde Anıtkabir’e şanlı törenlerle defnedilip sessiz sedasız kemikleri ailelerine teslim edilen “Hürriyet Şehitleri” gerçeği de sizi pek rahatsız etmemeli. İçi doldurulan değer yargıları yüzünden ölen çocuğunun “niçin öldüğünün” bir anneye açıklayamamanın azabı da içinize çökmemeli. Ne de olsa amacınız “ulu”, istekleriniz kardeşçe bir de şu AKP’ye oy verenler ülkeyi yavaş yavaş terk etse…

Nedense son satırları yazarken sizin de seslendirdiğiniz bir türkü geldi hatırıma, belki de gençlere tavsiyede bulunurken onu da tutmalı akılda;

 

“Ne insanlar gelip geçti kapından,

Memnun gelip giden var mı yolundan?

Kimi fakir, kimi ayrı yârinden

Adaletin bu mu dünya?”

IŞİD Terörü ve İslam

0

IŞID, Taliban, El Kaide mevcut din yorumlarının ürünüdür. Paris Katliamı da bunun sonucudur, o halde mevcut din anlayışında bir reform gerekli midir?

Son yıllarda , bir çok ilahiyat uzmanı akademisyen, geleneksel din anlayışının,  “gerçek ve Kuran’a dayalı İslam’la” ilgisi olmadığına dikkat çekiyor. Ezber bozan bu çıkışlar, yerleşik İslamî anlayışı sarsarken; bu düzenden nemalanan siyasî ve sosyal çevreler de sarsılıyor. Bunu durdurmak için, Kuran’ı ana eksen alan yorum sahiplerini itibarsızlaştırma, karalama kampanyası başlatıyorlar.

İnsan bu, “iktidarını” kaybetmek istemiyor. Yeni şeyler öğrenmek ve uygulamak zor geliyor.

Yerleşik anlayış sorgulanırken, ipin ucunun kaçacağı savları ileri sürülüyor. Müslümanların emperyalistlerce geri bırakıldığı, dinin gelişmeye ve bilme karşı olmadığını söylüyorlar.

Sorgulama yaparken “ipin ucu kime dokunacak” diye bakılmamalı. Dokunması gereken yerler neresiyse oraya kadar gitmeli. Zaten hep hataları ört bas ederek bu günlere gelmedik mi? Cemaatler ve siyasî ideoloji mensupları arasından birileri ya da grubu hata yaptığında da, “aman, bizimkiler bunlar, bize ve davaya zarar gelir” refleksiyle hareket ederek, yanlışları ört bas etmiyor muyuz? Peki dinde bunun karşılığı var mı? Yok. O halde kim yanlış yaparsa eleştirilmeli. Müslümanım diyenlerinde İslamî olmayan her davranışı eleştirilmelidir. Dokunacağız başka türlü kabukları  kıramayacağız. Din adına yapılan yanlış davranışları eleştirmek, dini eleştirmek değildir.

İkincisi, din kalkınma ilişkisi. Gerçek İslam, bilim ve kalkınmayı teşvik eder. Saltanat ve mikro iktidar aracı olan din ise itaati arzular. Sorgulama istemez. Yönetimlerin işine gelmez. Hristiyanlık, 400 İncil’den, İznik konsülüyle 4’e ve oradan reform ve Rönesans ile aydınlığa ve bilme kapı açtı. Dinin siyasî ve ekonomik hayati belirleme yetkisi elinden alındı.

Bizdeki öğretilen İslam’la bilim üretmek gerçekleşmiyor. Endülüs Emevi medeniyetinden sonra; insanlığa çığır açan önemli hiç bir yenilik ve buluşta Müslümanların katkısı yoktur. Bunun nedenini araştırmak Müslümanların boynunun borcudur.

Emperyalistlerin Müslüman ülkelerini geri bıraktığı tezi de temelsizdir. Bu tembellik ve geriliğimize bulduğumuz bir gerekçedir. Sen kendin olamıyor, kişilikli davranamıyorsan, her zaman birileri gelir, çıkarı için seni manipüle eder. Sen “adam ol”, dik dur ve içine karışılmasına müsaade etme. Emperyalist devletler, ürettikleri kültür ve malları, hep pazarlayıp satmak isterler. Ekonomileri böyle döner. Senin fakir olman onların işine gelmez aslında. Enerji kaynaklarının kullanımı açısından, Müslümanların despotik yönetilmesine ses çıkarmaz. Bura da çifte standartlılar. Eee bizler sorgulamadıkça;” neye layıksak öyle yönetiliyoruz”

Neticede, din adına; başka Müslümanlar katlediliyor, kadının araba kullanması, evden çıkması bazı yerlerde yasaklanıyorsa; bilim ve teknoloji, uzayda koloni kurmayı, ışınlanmayı çalışıyorken, sen “bak bunlardan Kur’an’da bahsediliyor” demekten başka bir şeyler üretemiyorsan, GİTTİĞİN YOLU SORGULA! Hem Kur’an hep :”… akl etmez misiniz?…” Diye bizi düşünmeye sevk etmiyor mu? İlk emri OKU değil mi? Peygamberimiz: “İlim Çin’de de olsa gidip alın” demiyor mu? İlim; düşünmek, akıl yürütmek, sorgulama olmadan nasıl üretilecek? İlim de sınır sansür kutsallık maskesi olamaz. Gerçek İslam, ilim ve aşkla yaratılan Evren ve müştemilatının Cenab-ı Allah’ın sıfatlarının yansıması olarak görür. Binaenaleyh, neden korkuyoruz? Her araştırma ve sorgulama zaten mükemmel olan, o ilahi nizama götürür bizi. Tabuları olanlar, bence, kendi sığındıkları karton kulelerin yıkılmasından korkuyorlar.

Şiddeti, İslam adına mubah gören IŞID benzeri zihniyetler, bizim kendi içimizden çıkmaktadır. Bölge de hesabı olanlar da, bu örgütler üzerinden planlarını gerçekleştirme peşindeler. Tamamen onları suçlamak mantıksız ve kendiyle yüzleşmekten kaçıştır. İslam dünyasının bir reforma, Rönesans’a ihtiyacı vardır. Gerçek bir laiklik merkezinde, tam demokratik, evrensel insan haklarına dayalı sivil yönetimlere kavuşmaları elzemdir.

Uzaylı kalmak

“Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaşıyormuşuz. Türkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz! Demek ki insanlar durumdan, gidişten memnunmuş. Seçim günü uzay gemisinden paraşütle, hiç bilmediğimiz bir ülkeye indik. Burasının Türkiye olduğunu öğrendik. Ülkenin gerçeklerini, nasıl böyle yanıldığımızı da yakında inşallah öğrenmeye başlayacağız!”

2007 seçimi ertesinde böyle yazmıştı Emin Çölaşan…

Ben de demişti ki o zaman, keşke uzaydan gelmiş olsalardı; bir uzaylı kadar yabancı olsalardı bu ülkeye, daha çok şansları olurdu olup biteni anlamak için. Çünkü o zaman beyaz bir sayfa gibi önyargısız olurlardı. Kafalarındaki şablonlarla değil, samimi bir merak ve anlama isteğiyle bakarlardı etraflarına. Şimdi aşılması çok zor bir dezavantajları var: Bir zamanlar edindikleri bilgilerin ve fikirlerin artık batıl itikatlara, hurafelere dönüşmüş olması ve onların bunu fark edememesi…

2007’den bu yana 8 yıl daha geçti. “İnşallah yakında öğrenmeye başlayacağız” demişlerdi ama hiçbir şey öğrenemediler. Hâlâ, her seçim ertesi aynı şoku yaşıyor, her seferinde kendilerini yine uzaylı gibi hissediyorlar.

Sebebi ne bu yabancılaşmanın?

Batıl itikatların gücü diyebiliriz buna. Bir türlü kafalarındaki hurafelerden kurtulup şöyle önyargısız bir gözle bakmayı beceremiyorlar içinde yaşadıkları topluma.

“Hayır… Onların sorunu kesinlikle halktan kopukluk değil” demişim 8 yıl önceki yazımda ve “sorun”u şöyle tarif etmişim:

Sorun baktığını görememek, duyduğunu işitememek… Sadece kendi görmek istediklerini görmek, sadece işitmek istediklerini işitmek, körleşmek…

Gerçeği görmek, baktığınız şeye ne kadar yakın ya da uzak olduğunuzla, nerede konuşlandığınızla ilgili değildir yalnızca.

Gerçeği görmek cesaret işidir. Beğenmediğiniz gerçeklerle de yüzleşme cesareti ister. Hayat okulunda ustalıktan yeniden çıraklığa dönüp gerçek bir tevazuyla doğru bildiklerinizi unutup yeniden öğrenmeye başlamanız icap edebilir.

Oysa bunun bir de kolay yolu var ve bazı insanlar bunu yapıyor: Hayatlarının bir döneminde kafalarında bir şema kuruyor ve ömürlerinin geri kalan dönemini, önlerinden akıp giden bütün olayları bu şemanın içine tıkıştırma gayreti içinde geçiriyorlar. O şemaya uymayanları ya reddediyor, ya görmezden geliyor ama asla şemalarından vazgeçmiyorlar. Ve bir gün, diyelim böyle bir seçim anında, aslında tek bir şemaya indirgenemeyecek kadar zengin ve nüanslı olan hayat, bu tek boyutlu şemayı tuz buz ettiğinde büyük bir kaosa düşüp hiçbir şeyi anlayamaz hale geliyorlar.

İşte kimi “aydın”larımızın 2002’den beri başlarına gelen budur. Onlar siyaseti hep bir zamanlar kurdukları “sağ-sol” “ilerici-gerici” şeması içinde açıklamaya çalıştılar, bu şemayı ilelebet geçerli sandılar. Hayat müthiş hızıyla sağı solu birbirine katarak ilerlerken, insanları, toplumları ve partileri büyük bir hızla dönüştürürken onlar yerlerinde saydılar. Ne Özal’ı anlayabildiler, ne Erdoğan’ı… Menemen’de takılıp kalmış kafalarıyla, gördükleri her takkenin, her türbanın altında şeriat için sinsi planlar yapan bir beyin olduğunu sandılar. Değişimin açık delili olan ve gözlerinin önünde cereyan eden bütün olgulara da “takiye” deyip kandırdılar kendilerini. Özetle, ne yaptılar ettiler, gerçeği reddetmenin bir yolunu buldular ve o ilkel şemalarından vazgeçmediler.

Bu körleşme, somut bir menfaat için değilse eğer – ki çoğu için öyle değildi – “kendi zamanının geçmesi” korkusundan olabilir ancak…

Onlar, 60’lı yıllardan bu yana ülkenin fikir hayatı üzerindeki hegemonyalarını o şemalarla kazanmışlardı. “Dünyayı anlama ve açıklama” tekelini o şemalarla kurmuşlardı. Şemaları yıkıldığında o tekelin de yıkılacağından korktular. Körlükleri bir nevi kendi konumunu koruma güdüsüydü yani…

Son travma gözlerindeki perdeyi kaldırabilir mi?

Bazılarından böyle bir işaret almaya başladık, umarız sayıları artar.

Ama büyük çoğunluk, “Sonuç almak istiyorsanız askerle birlikte çalışın” diye akıl veren Uruguaylı gerilla eskisinin peşinde dolaşıyor hâlâ…

Akşam, 12.11.2015

Liberal Düşünce Dergisi Sayı 79

LD-79-perspektifTakdim

“Cesaret kırıklığı, kişisel cesaret kırıklığı için çok sayıda neden bulabiliyorum… Neyin üstesinden gelebildim ki?… Dünya, benim yola çıktığım zamankinden, aşırı derecede daha çok kamulaştırılmış durumda…” diyordu Henry Hazlitt, 1964 yılında yaptığı bir konuşmada.

Canını sıkmakta haklıydı. Ama konuşmasının sonunda vardığı nokta ve insanlara tavsiyesi ümitsizlik değil daha çok çalışmak ve cesur olmaktı. Çağrısının ısrarlı olması, tehlikeye maruz kalan şeylerin önemli olmasından kaynaklanıyordu.

Hazlitt’in kaygılandığı, “insan hürriyetinin istikbali”ydi.

Onun çağrısından elli yıldan fazla zaman sonra bugün, özgürlük, adalet ve barış gibi değerleri önemseyenler açısından dünya hala aynı kaygıları duymayı gerektirecek ölçüde bu değerlerden uzak görünüyor.

Galiba hiç bitmeyecek bir gerilim bu. Bu değerleri önemseyenlerin de her tarihi dönemde, her sosyal ortamda onları üstün tutmaya çalışması gerekiyor.

***

Üyesi olmaktan gurur duyduğum Liberal Düşünce Topluluğu, tam da bunu yapmaya çalışıyor. Editörlük sorumluluğunu alma sırasının bana geldiği dergimiz Liberal Düşünce de öyle.

Derginin bu sayısı özel bir tek dosya içermiyor. Bu yönüyle bu sayıdaki hiçbir yazı diğerine benzemiyor ve daha geniş bir okuyucu kitlesine hitap ediyor. Dergi, açık ve özgür toplumlarda varolması gereken demokratik rekabetin yani siyasetin önemine vurgu yapan Cennet Uslu ile Hasan Yücel Başdemir’in yazılarıyla başlıyor. Jeffrey Tucker, Henry Hazlitt’in yukarıdaki sözlerini içeren makalesiyle bu sayıdaki yerini alıyor. Oğuz Turan Yayla, bugünün dünyasında dijital eşitsizliğin azalmasının geleneksel eşitsizlik ve ayrımcılıkları da geriletebileceğini savunuyor. Oğuzhan Yanarışık, Batı medyasındaki Erdoğan imajının değişimini, Erdoğan’ın söz ve eylemlerinden ibaret olmayan bir dizi değişkenin ışığında ele alıyor. Salih Zeki Haklı’nın makalesi, bir dönemin ve bir kesime egemen olan ruh halinin anlaşılması bakımından önemli. Milton Friedman’ın makalesinin başlığı bile provokatif gelebilir. Vahap Coşkun’un yazısı ise bu ülke için hayati öneme sahip olan ama şu an PKK’nın silahlı mücadeleye dönüş kararıyla kesintiye uğrayan Çözüm Süreci’nin durumunu ve sonrasını anlamak bakımından önemli. Buğra Kalkan yazısında şiddet ve sistem ilişkisini sorgulayarak liberal demokrasinin tesisi ile anayasal gelişimimiz bakımından çözüm sürecini değerlendiriyor. Son olarak Hasan Yücel Başdemir İslam coğrafyasındaki siyasî sistemleri mercek altına alırken Mısır’daki darbeyi kategorik bir şekilde mahkûm etmenin liberal değerler açısından önemini vurguluyor.

***

Liberal Düşünce Dergisi’nin, güz dönemi sonunda, Aralık ayı başında yayınlanacak olan 80. sayısını iki özel dosya ile çıkarmayı planlıyoruz. Birincisi Mültecilik, sığınmacılık ve Suriyeli sığınmacılar; ikincisi ise Ermeni meselesinde 2015 sonrasını düşünmek. Bu özel dosyalar için yazı göndermek veya başka konularda yazmak isterseniz, yazılarınızı bekliyoruz.

Elbette her yazının akademik mahiyette olması gerekmiyor, sonuçta aynı zamanda bir siyasi fikir dergisi bizimki. Ama yazarlarımızın akademik puanlamada sıkıntı yaşamamaları için bazı yazıları hakem kontrolünden geçirmeye ve altına da bu notu düşmeye devam edeceğiz.

Gerek dosya konuları ve gerekse de dergiyle ilgili her konuda görüş ve önerilerinizi beklerim. Derginin muhtevasını, dosya konularını ve diğer özelliklerini beraber şekillendirelim isterim.

Yeni sayıda buluşmak üzere…

Editör

Bekir Berat Özipek

Liberte’den Online Satın Alın

Abonelik

İçindekiler
Neden Siyasete Mahkûmuz?
Cennet Uslu
Erdemli Bir Sapma Şekli Olarak Siyaset
Hasan Yücel Başdemir
12 Eylül Öncesi Türkiye’de Sosyalist Kültür İnşa Çabaları:
Türkiye Yazıları Dergisi
Salih Zeki Haklı
Aile Hayatına ve Aile Birliğine Bir Müdahale Biçimi Olarak “Çocuğun Devlet Koruması Altına Alınması” ve AİHM’nin Konuya Yaklaşımı
Abdulkadir Pekel
Dijitalleşme Çağında Eşitsizlik ve Ayrımcılık
Oğuz Turan Yayla
Bir İşletmenin Sosyal Sorumluluğu Kârlarını Artırmaktır
Milton Friedman
Batı Medyasının Senaryosunda Önce Kahraman Sonra Kötü Adam:
Recep Tayyip Erdoğan
Oğuzhan Yanarışık
Hendek, Özyönetim ve Siyaset
Vahap Coşkun
Çözüm Sürecinin Sonlanmasının Anayasal Gelişme Üzerindeki Etkileri
Buğra Kalkan
Müslüman Dünyada Hangi Devlet Düzeni Hâkim?
Hasan Yücel Başdemir
Henry Hazlitt: Halkın Avusturyalısı
Jeffrey Tucker

Demokratik-Liberal Bir Cumhuriyet

Her yıl 29 Ekim’de, Cumhuriyetimizin ilan ediliş yıldönümünü coşkuyla kutluyoruz.

Ortadoğu ve İslam coğrafyasında, çok partili ve hür seçimlere dayalı tek ülke Türkiye.

Lakin, örnek aldığımız uygar ülkelerin demokratik uygulamalarından ve insan haklarından çok uzaklardayız. Ama bu bir evrimsel süreçtir. Türkiye bu yola girmiştir. Toplumsal ve insani ihtiyaçların önünde hiçbir güç duramaz.

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu krizleri aşmasının  en önemli yolu cumhuriyetin demokratikleştirilmesidir. Halkın her alanda yönetime katılmasıdır. Sivil toplum örgütlerinin hayata daha çok yön vermesidir. Ceberrut devletin yok edilip, halkın ve bireyin lehine devletin küçültülmesidir. Demokratik  bir cumhuriyetin yolu da liberal ilkelerden geçiyor. Nedir bu liberal ilkeler? Ve böyle bir sistem nasıl olacaktır?

– Liberalizm hiç bir zaman güçlünün yanında olmaz. Bireyin ve bireyin özgürlüğünü üstün değer olarak görür.

– Hoşgörüyü esas alır. Bir arada, farklılıkları koruyarak , VAR olmanın  yollarını arar. Liberalizm farklı ahlaki standartların nasıl bir arada var olabileceğinin bir anlatımıdır.

– Hukukun, insan olmaktan kaynaklanan tüm hakları içermesini ve adil olmasını öngörür. Yüce-kutsal sıfatları hukuka yüklemez. İhtiyaçlara göre birey lehine hukuk değişebilir.

– Bireyin bedenini kendi mülkiyeti olarak gördüğünden her türlü “zorunlu hizmetlere” karşıdır.

– Düşüncenin özgürce ifade edilmesinden yanadır.

– Her şeyin tartışılabileceğini kabul eder. Hiç bir türden kutsallar ve kutsal liderler, ulu önderler vs. kabul etmez.

– Serbest teşebbüsün önünün açılmasından ve piyasanın kendi doğal akışı içerisinde şekillenmesinden yanadır.

– Devletin birey lehine daraltılmasını talep eder.

Daha somuta, ülkemiz için neler istediğimizi anlatırsak daha iyi olur her halde.

Liberal  demokratik  anlayıştaki bir Türkiye’de neler  olacaktır?

– Anayasa tamamen değişecek, insan hak ve özgürlüklerini esas alan, ileri demokrasilerdeki uygulamalar getirilecektir.

– Diyanet İşleri Başkanlığı kalkacak, din hizmetleri topluma, sivil topluluklara bırakılacaktır. Zorunu din dersi kalkacaktır. İsteyene gönüllü ve seçmece olacaktır. Kişi istediği din hizmetini alabilecektir. Devlet, bütün inanç guruplarına eşit ve adil bir mesafede duracaktır. İsteyen inanç kesimleri kendi okullarını, hastanelerini  açabilecektir. Gerçek laikliğin olduğu uygar ülkelerde olduğu gibi…

– Dini değerleri referans alan ve  almayan, bu şekilde  yaşamını sürdüren her birey ve topluluk sonsuz özgür olacaktır.

– Cinsel tercihleri farklı olan bireyler asla dışlanmayacaktır. Kamuda, özelde özgürce çalışabilecektir. “Fuhuş” onların kaderi olmayacaktır.

– Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorsa öyle kabul edilecek ve Cemevi onların istediği şekilde ibadethane statüsüne kavuşturulacaktır.

– Kürtlerin varlığı anayasal olarak kabul edilecek ve ana dilde eğitim-öğretim  hakları iade edilecektir.

– İsteyen her etnik unsur, aynı hakları talep ettiğin de bu gerçekleşecektir.

– Yerinden yönetimler (valilerin halk tarafından seçilmesi gibi…) öncelik kazanacaktır.

– Diğer inanç mensuplarının tüm hakları iade edilip, ayrımcılığa son verilecektir. (Örneğin, Heybeliada ruhban okulu açılacaktır)

– Devletin üretimden elini çekmesi sağlanacaktır. Devlet rant dağıtan bir aygıt olmaktan çıkarılacaktır. İhaleler tamamen şeffaf olacaktır.

– Şiddeti , nefreti, ötekileştirmeyi  teşvik etmemek şartıyla, her türlü görüş açıklanabilecek ve tartışılabilecektir.

– Zorunlu askerlik dahil her türlü zorunlu hizmetlere son verilecektir.

İnsanı hayatın merkezine almadan, hiçbir devlet başarılı  ve sürekli olamaz. Devlet vatandaşının hizmetkarı bir aygıta dönüşmelidir. Bunun yolu da cumhuriyetimizin, tam liberal bir demokrasiyle taçlanmasından geçiyor.