Ana Sayfa Blog Sayfa 270

I hate capitalism

Antalya’da düzenlenen G20 Liderler Zirvesinin hemen öncesinde iş dünyası zirvesi B20’de Ali Koç “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Gerçek sorun kapitalizmdir” dedi. Bu açıklamaları kimisi bir günah çıkarma, kimisi gerçeğin ilanı, kimisi de düzenin devamı için yapılmış bir aldatmaca olarak yorumladı. Ali Koç’u Türk İş başkanlığına yakıştıranlar da oldu. Söylenen de söyleyen de önemliydi. Dinlediğim kadarıyla bir alternatif de önermedi.

Bu açıklama aslında bana sürpriz bir açıklama gibi gelmedi. Biraz da modası geçmiş bir açıklamaydı. Çünkü Ali Koç’un söylediklerini Dünyanın en zengin işadamı Bill Gates ilk 2008 yılında Dünya Ekonomik Forumunda ve sonraki yıllarda her fırsatta söylemiş, “ I hate capitalism” (Kapitalizmden nefret ediyorum) diyerek, Dünyayı yeni ekonomik sistem olarak “yaratıcı kapitalizm” (creative capitalism) ve “hayırsever kapitalizmi” (philantropist capitalism) gibi modellere çağırmıştı. Gates, anti-kapitalist bir milyarder olarak, kurduğu Bill ve Melinda Gates Vakfı aracılığıyla yoksul ülkelere 28 milyar dolar tutarında gıda, aşı ve sağlık yardımlarında bulundu. (Bilgi notu: Forbes Milyarderler Listesi 2015’e göre Dünya’nın 737. Türkiye’nin 4. en zengin işadamı olan Sayın Rahmi Koç’un tüm kişisel serveti 2,5 milyar dolar)
Sayın Ali Koç’un böyle bir planı var mı? Alternatif model önerisi mevcut mu? Açıklamanın ardından bu türden bir uygulamaya gidecek mi bilemiyorum.
Konu kapitalizm olunca son zamanlarda bu kavramı ne kadar eleştirebilirseniz o kadar iyi insan oluveriyorsunuz.
Dünyadaki savaşların, küresel felaketlerin, zulmün, açlığın, ölümlerin, sıcak havaların, soğuk havaların bir anlamda tüm kötülüklerin anası “kapitalizm”! Pekâlâ son 100 yılda hayat standardımızın daha evvel görülmedik düzeylere yükselmesinin ardında hangi ekonomik sistem var?

Aslında kapitalizmin iki türünü birbirinden ayırmamız gerekir: “Ahbap-Çavuş (Eş-Dost) Kapitalizmi” ve “Serbest Piyasa Kapitalizmi”.

Serbest Piyasa Kapitalizminde devlet müdahalesi olmaksızın, piyasada “değer” yaratan, tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılayan, yenilik(inovasyon) içeren ürün ve tasarımlar geliştiren rekabetçi girişimciler, piyasa süreci tarafından ödüllendirilirler. Serbest piyasa sisteminde eşitsizliğin ortaya çıkması “piyasa eşitsizliği” olarak adlandırılır. Bu türden eşitsizlik hem verimliliği arttırarak rekabeti desteklediği için insanlara fayda sağlar, hem de gelirler büyük ölçüde yarattığınız değerler tarafından belirlendiği için adildir.

Gelelim “Ahbap-Çavuş (Eş-Dost) Kapitalizmi”ne. Bu tür bir kapitalist sistem altında gelirler büyük oranda politik süreç, yani devlet (ekonomik-piyasa süreci değil!) tarafından belirlendiği için, işadamı ekonomik süreçtense, verimliliği arttırmak, rekabete girmek, yenilik yaratmak, yeni ürünler geliştirmektense, devletten sağlayabileceği teşvik, sübvansiyon, destek ve ayrıcalıklara odaklanır. Burada eşitsizlik, “yapısal eşitsizlik”tir. Ekonomik fırsatlar ve ödüller siyasi nüfuza ve devletle geliştirilen ilişkilere göre belirlendiği için adil değildir.

Bu kapitalizm türünde, batan firmanızı devlete çok yüksek fiyatlara satabilir, yıllarca iç tüketicileri kalitesiz mallarınıza mahkûm edebilir, kendi bankanızı hortumlayıp ortalıkta göğsünüzü gere gere dolaşabilir, yirmi yıl öncesine ait antika otomobiller üretebilir, kendinize de girişimci işadamı diyebilirsiniz. Zengin olmak başka, yenilikçi girişimci işadamı olmak başkadır. Kapitalistleri ikiye ayırmak lazım “devletten geçinenler”, “devlet gölge etmesin başka ihsan istemem” diyenler.

Eski bir Rus fabl’ı vardır. Bir domuz bir meşe ağacına gelir ve altına dağılmış meşe palamutlarını yer. Karnı doyduğunda, toprağı dişleriyle kazarak meşenin köklerini kesmeye başlar. Yüksekçe bir dala konmuş olan bir karga, domuzu azarlar: “ burnunu kaldırabilirsen, palamutların bu ağaçta yetiştiğini görürsün!”.

Yeni Yüzyıl, 19.11.2015

IŞİD’e hamburger sevkiyatı durdurulsun!

Kobanê savaşı sırasında Türkiye istihbaratının IŞİD’e McDonalds’dan hamburger sevkiyatı yaptığını duymuş muydunuz?

Ya da IŞİD üyelerine Türkiye’de tatil yaptırdıklarını?

Ben de Cumhuriyet’ten “öğrendim.” Ama gazetenin mizah sayfasından değil.

Büyük bir gazetecilik başarısıyla “IŞİD’den kaçan bir komutan” bulmuş ve onunla konuşmuş gazeteden İlhan Tanır. “Türk istihbaratının McDonald’s dahil her türlü lojistik yardımı uzun süre yaptığını söyleyebilirim” diyor Cumhuriyet muhabirinin “konuştuğu” “IŞİD komutanı.”

Kanıt mı?

Aklın yolu bir tabii: “Kobane’de McDonald’s zinciri yok, Suriye’nin geri kalanında da yok. Kimler bu yemekleri servis etmiş olabilirler? Tabii ki tek adres Türk istihbaratı.”

Kim bu akıl yürütüme biçimine hayran kalmaz ki?

Fransa’yı da uyarmış ama…

Türkiye’yi “IŞİD destekçisi” olarak mahkûm etmek için başka “deliller” de var. Örgüte katılmak isteyenlerin “İstanbul’dan Hatay ve Antep’e uçarken, uçağa askeri kamuflarjlarla binecek kadar rahat” oldukları “bilgisini” veriyor o kişi. Son derece ciddi ithamlarda bulunuyor itirafçı komutan, ama nedense hiç somut bir yer ve isim vermiyor. Mesela Kilis’te iki cami varmış, dediğine göre, “bunlardan biri El Kaide’ye gidenler için, diğeri de IŞİD’e gidecekler için kullanılır”mış.

“Bu iki camide iki grubun temsilcileri bulunur. Bu camilerden halen Suriye’ye savaşçı geçilir” diyor ama nedense bu camilerin isimlerini vermiyor. Örgütün ipliğini pazara çıkaracak kadar cesur, ama somut delil istendiğinde fazlasıyla ketum!

Ve “haber” mesajı taçlandıran bir başlıkla sunuluyor: “IŞİD eğitti, Paris’e gönderdi.” O komutan, kendisinin bizzat tanıdığı iki Fransız ve İngiliz savaşçının kendi ülkelerine saldırı için IŞİD bölgesinden ayrılmaları üzerine Fransız yetkilileri uyarmış, ama kendisiyle irtibata geçen olmamış.

Yani kabahat sadece Türkiye devletinin de değil, kendisine yönelik saldırı ihbarını ciddiye almayan Fransa devleti de aynı durumda. İnsan bir irtibata geçer, bize kim saldıracak diye.

Anlaşılan bu bilgileri Cumhuriyet dışında ciddiye alan olmamış.

Oysa aylar önce de Cumhuriyet, “IŞİD Türkiye’de Allah sizi korusun” başlıklı Ahmet Şık’ın “haber”iyle uyarmıştı: “Tel Abyad’ı terk eden IŞİD’cilerden geriye kalan birkaç çuval kesilmiş sakal, çoğunun sığınmacı görünümünde Türkiye’ye geçtiğini ortaya koydu.”

Sebep ve kanıt yok, haber çok

Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiğine dair ciddiye alınabilecek tek bir veri, anlamlı bir kanıt yok. Sebep de. Tersine, Türkiye Hükümetine dış politikada yol gösteren fikir insanları ve dindar çevrelerin önemli isimleri, IŞİD’i ne idüğü ve kime hizmet ettiği belirsiz bir örgüt olmakla, Suriye muhalefetini bölmekle, işgal sonrası ezilen ve hırpalanan toplumların öfkesini yanlış yere kanalize etmekle, İslamı kötü temsil etmekle ve Batı müdahalesine ve Batılı devletlerin diktatörleri destekleme kararına mazeret üretmekle suçluyorlar.

Öyleyse bu tür absürt haberlerde yansımasını bulan “Türkiye IŞİD’i destekliyor” seri enformasyon üretimini nasıl açıklamalı?

Türkiye Hükümetini uluslararası alanda zor duruma düşürüp batılı devletlerin onun üzerindeki baskısını yoğunlaştırmak istemek mi?

Kobanê eylemleri sırasında sakallı insanların PKK’lılar tarafından “IŞİD’çi” diye saldırıya uğraması ve öldürülmesinde gördüğümüz gibi, İslamofobik önyargıları dolayısıyla muhafazakâr kesimlerin, dindarların ve bütün çeşitliliğiyle İslami kesimlerin İslamıyla IŞİD arasındaki farkı görememek mi?

Yoksa sadece dar görüşlülük veya gazetecilik bilmemek mi?

Yaşadığımız durumun açıklaması ne olursa olsun, ortada sahiden tuhaf bir durum var.Türkiye devletinin IŞİD’i desteklediğine dair ortada ne bir anlamlı veri, ne de bir sebep var; ama oligarşi medyasında ve HDP medyasında yoğun bir dezenformasyon sağanağı var. Tek tesellimiz yapılan haberlerin asap bozuculuğuna rağmen artık okunmayı kolaylaştıracak “ayrıntılar” da içermesi.

Yakında Burger King de IŞİD’e servis yapar mı bilmem ama benim de güvenilir kanallardan aldığım haberlere göre azılı bir IŞİD militanı, “McDonalds gibisi yok” demiş.

Yeni Yüzyıl, 19.11.2015

Neyin kavgası?

1 Kasım seçimlerinden AK Parti’nin büyük bir zaferle çıkması, Gülen Cemaati içine gömülü ahlâk ve hukuk dışı Otonom Yapılanma (OY) ile mücadeleyi hızlandırdı. Soruşturmalar, iddianameler, davalar, tutuklamalar ve müdahaleler peş peşe geliyor. Bütün bunları nasıl okumalıyız, karşılamalıyız?

Ortada doğru ve yanlış, gerçek ve yalan pek çok haber dolaşıyor. Büyük bir bilgi kirliliği ve kafa karışıklığı var. Bu bir taraftan olayların doğal seyrinden bir taraftan da sistematik dezenformasyon çabalarından kaynaklanıyor.

Bazı çevreler meselenin özünü gözden saklayıp, her şeyi sadece cari hukuk üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyor. Yapılanın bir hukuk mücadelesi olduğunu veya olması gerektiğini ileri sürüyor. Bu çerçevede yorumlar yapıyor.

Altını kalınca çizerek belirtmek isterim ki, şahit olduğumuz şey özü itibariyle bir hukuk savaşı değil siyasî felsefe savaşıdır. Bunu görmezden gelip, yalnızca hukuk üzerinden konuşursak mesele tam olarak anlaşılamaz.

Demokratik sistemde siyasî otoriteyi yarışmacı seçimlerden galip çıkan parti(ler) kullanır. Bürokratlar seçilmiş siyasilerin emrinde ve gözetiminde çalışmak zorundadır. Seçilmiş hükümet meşru, seçilenlerin emrinde olması gerekirken gizli örgütlenmelerle siyasetçiye ait yetkileri gasp emek, kullanmak isteyenler gayri meşru pozisyondadır. Bunu söylemek seçilmişlerin her zaman doğruyu yaptığını ve hiçbir yanlışlığa bulaşmadığını iddia etmek anlamına gelmez. Ne seçilmişler ne de bürokratlar mükemmel. Tartışma konumuz mükemmellik değil demokratik usullere ve ilkelere uygunluk. Bu yüzden, demokratik hükümetin devlet içindeki geniş çaplı çeteleşmeye ve onun toplumsal tabanına karşı mücadele etmesi meşru. Aynı zamanda görevi. OY tasfiye edil(e)mezse ya onun bir tür kölesine dönüşürüz ya da kendimizi korkunç bir çeteler savaşının içinde buluruz.

Bazı naif yorumcular bürokratik çeteleşmeye seçilmiş hükümetin iktidar alanını sınırlama aracı olarak bakma eğiliminde. Bu büyük bir yanılgı. Seçilmiş iktidarı anayasal rejime ilaveten diğer partiler ve özellikle seçimler sınırlar. Bürokratik çetelere demokratik iktidarı sınırlama görevi vermek ciğere dönüşmüş devleti canavara dönüşmüş kediye emanet etmeye benzer.

Hukuk bu manzaranın neresinde? Bu mücadele içinde hem demokratik hükümet hem OY hukuka başvurmak, atıf yapmak durumunda. Ancak, asıl yapılan bir siyasî felsefeyi benimsemek ve hukuku onun aracı olarak kullanmak. OY bu yüzden hukuk bürokrasinin esas alan bir teşkilâtlanmaya gitmiş. Polis birimlerinden savcılara, ilk derece mahkemelerine, Yargıtay’a ve nihayet HSYK’ya uzanan bir saadet zinciri kurmuş. Başka bir şekilde ifade edersek, hukuk bürokrasisi aracılığıyla hukuk sistemini esir almış ve kendi siyasî ve toplumsal amaçları için seferber etmiş. Hukukun OY elinde siyasete ve topluma karşı silaha dönüştüğünü görmezden gelip sadece hükümete hukuk içinde kal demek, demokrasiye veda anlamına gelecek şekilde OY’ya teslim ol demektir. Hukuk bürokrasisinin OY’dan kurtarılması bugünün Türkiye’sinde hukuk devleti olabilmenin ilk şartıdır.

Bununla beraber, bu mücadelede hükümet ve yargı organları tarafından yapılan her şey doğru olmayabilir. Meselâ, şirket baskınları, kayyum atama gibi icraatlar bana bazı bakımlardan yanlış görünüyor. Mülkiyet ve teşebbüs güvenliğini tehlikeye atıyor. Bu tür icraatlar, ayrıca, niyet ne kadar iyi olursa olsun niyetlenmemiş zararlara yol açma potansiyeline sahip. İlgili kuruluşları bütün olarak sorumluluk altına sokmak yerine, suç işlediği ciddî delillere dayanarak iddia edilenleri usulüne uygun hukukî muameleye tâbi tutmanın daha yerinde olduğunu düşünüyorum.

Yeni Yüzyıl, 19.11.2015

IŞİD’in herkese karşı savaşı

Ocak ayında Fransa, Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırı ile sarsılmıştı. 12 kişinin katledildiği bu saldırının tesirinden çıkılmamışken Fransa, bu kez çok daha büyük ve korkutucu bir terör eylemine maruz kaldı. Paris, kana bulandı. IŞİD, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana bu ülkedeki en büyük terör eylemini gerçekleştirdi. 132 masum insan hayatını kaybetti.

Canice katliamın altındaki IŞİD imzası, örgütün stratejisindeki değişikliği ifade ediyor. IŞİD, Suriye ve Irak’ı mesken tutan ve buralarda bir devlet yapılanmasını gerçekleştirmek isteyen bir örgüt olarak telakki ediliyordu. Ancak bu eylemle birlikte IŞİD, aynen El-Kaide gibi, kendini herhangi bir coğrafya ile sınırlamayan cihadist bir hareket formuna bürünüyor. Teröre başvurmada sınır tanımaması, kendini moral hiçbir değerle bağlamaması IŞİD’i benzerlerinden ayrıştırıyor. Terörü kullanma ve bunu görsel medya aracılığıyla yayma konusunda IŞİD diğer bütün örgütleri uzak ara geride bırakıyor.

IŞİD, saldırıyı Suriye’nin ve buna bağlı olarak kendisinin kaderinin yoğun bir şekilde tartışıldığı bir zamana denk getirdi. Mesajı net: “Benim dışında yapılan herhangi bir hesabı tanımıyorum, bunları bozma gücüm de var.” IŞİD, savaşın Suriye ve Irak’ta kalmayacağını, bunu Avrupa’ya taşıyacağını gösterdi. Batı toplumunu korkutmak istedi. Hollande’ın saldırıdan hemen sonra “Bizi korkutmayı başardılar” dediği göz önünde tutulursa bu amacına kısmen vardığı da söylenebilir.

Batılı değerlere saldırı

Saldırının zamanlaması kadar seçilen yerler de mühim. İslamiyet adına mücadele verdiğini beliren IŞİD gidip konser salonlarını, restoranları ve spor sahalarını yaylım ateşine tutuyor, buralarda bombalar patlatıyor. “Batılı” veya “seküler” denilebilecek bir hayat tarzını hedef alıp nefretini o tarzı simgeleyen mekânlara yöneltiyor. Batılılara her an ve her yerde karşılarına çıkabileceği ve terörü hayatlarının merkezine taşıyacağını gösteriyor. Böylesine kapsamlı ve organize bir eylemi yapanların, başka bir yerde de bu tür bir eylemi gerçekleştirmekte zorlanmayacakları düşüncesi yaygınlaşıyor.

İslami kimlik iddiası taşıyan bir örgütün bunları yapması, Batı’da yaşayan Müslümanlar için hayatı çok daha güç bir hale getiriyor. IŞİD, “Müslüman” denildiğinde akla gelen bütün önyargıları pekiştiriyor. Böylelikle Müslümanları IŞİD ile özdeşleştiren, onların yaptıklarının acısını Müslümanlardan çıkarmak isteyenlerin sayısı artıyor. Müslümanların yaşam alanları daralıyor. Bunun IŞİD’in hesabına geldiğine şüphe yok. Zira Müslümanlara yönelik öfkenin ve düşmanlığın büyümesi IŞİD’i güçlendiriyor. Onun manevra kabiliyetini artırıyor ve daha fazla eleman temin edebilmesini sağlıyor.

Fransa’nın savaşı

Saldırının akabinde olağanüstü tedbirler alındı. Bütün sınırlar kapatıldı. Devletin bütün birimleri teyakkuza geçirildi. Hollande, 11 Eylül’den sonra Bush’u hatırlatan bir savaş söylemine sarıldı. Görünen o ki, bir yıl içinde iki büyük saldırıya uğraması nedeniyle Fransa’da hem iç hem de dış politikada bazı taşlar yerinden oynayacak. Bir kere ülkenin güvenlik sorununun sorgulanma düzeyi artacak. Cumhurbaşkanı’nın ensesinin dibinde bombaların patlatıldığı bir ülkede istihbaratın ve güvenlik birimlerinin başarısızlığı sorgulanacak.

Terörize edilen ortam aşırı sağa yarayacak. Hakların ve özgürlüklerin kısıtlanmasını savunanların eli güçlenecek, sesleri gür çıkacak. Çok-kültürlülüğü, mülteci ve göçmen haklarını, özgürlüklerin tahkim edilmesini isteyen siyasi grupları zor günler bekleyecek. Fransa, IŞİD’e karşı mücadelenin dozunu artıracak. Müttefiklerinden de aynı kararlılıkla IŞİD’e karşı tavır almalarını talep edecek. Bunun işaretleri uç vermeye başladı.

Saldırının Türkiye’yi ve Avrupa’daki Türkiye vatandaşlarına dönük boyutu gelecek yazıya.

Yeni Yüzyıl, 18.11.2015

Kapitalizmi ortadan kaldırmalıyız!

Ülkenin seçimlerden önceki halini bir düşünün.

Siyasi gerilimin yükseldiği, atmosferin ağırlaştığı, toplumun bunaldığı ve nefes alamaz hale gelmeye başladığı elektrik yüklü bir ortam vardı.

Halk fişi çekti ve bir anda bütün tablo değişti.

Şimdi yeniden beyaz bir sayfanın açıldığı, seçimlerden önce her zamanki gibi elinden geleni ardına koymayan oligarşi medyasının bile yeniden sempatik mesajlar verdiği kısa bir “ilk durum”u yaşıyoruz.

Ama hepimiz biliyoruz ki böyle devam etmeyecek.

Bunun sadece hükümetin yapıp ettikleriyle ilgili değil, yaşadığımız değişimin niteliğinden kaynaklanan boyutları olduğu için.

Değişim harareti yükselir

Türkiye toplumu, ayrıcalıklı bir zümrenin subaşını tuttuğu oligarşik bir yapıyı, kitlelerin demokratik seçimlerle iş başına gelen siyasi temsilcileri eliyle değiştiriyor. Hiçbir bünye bu değişimi yüksek ateş olmadan atlatamaz. Çünkü “eli iyi gelenler” kartların yeniden dağıtılmasına her zaman itiraz ederler ve bu tepki siyasi gerilim olarak yansımasını bulur.

Ama siyasi gerilimin kaçınılabilir boyutu da vardır ki, değişimi yürüten siyasi aktörünün bunu başarması önemlidir.

Gerilimi düşürmek için bu yapısal değişimden vazgeçmeyi kastetmiyorum.

Ali Koç kapitalizmin gerçek bir sorun olduğunu ve eşitsizliklerin giderilmesi için kapitalizmden kurtulmak gerektiğini söylemiş. Medyada birçok yazar bu sözlere sahip çıktı ve kapitalizmden niye kurtulmak gerektiğini kendince ifade etti.

Kapitalizmden kurtulmak gerektiği eski bir görüş. Daha önce çeşitli şekillerde birçok kişi ve sosyal/siyasal hareket tarafından dile getirildi. Koç’un çıkışını da kapitalizmin mahiyeti hakkında sağlam bilgiye dayanan bir görüşü açıklamaktan ziyade popüler olanın dile getirilmesi olarak okuyabiliriz.

Kapitalizm terimini piyasa ekonomisi taraftarı yazarlar değil, tam da tersine, kapitalizme karşı olan yazarlar icat etti. Kavram her hâlükârda sevimsiz ve yanıltıcı. Ortalama kültürde kapitalizm acımasız bir kapitalist sınıfın varlığına, bencilliğe, dizginsiz kazanma hırsına, eşitsizliğe, sömürüye ve bazen açlığa tekabül ediyor.

Hakkında anlamlı bir tartışma yapabilmek için kapitalizmin iki türü olduğunu en başta belirtmek gerekir. İlki eş-dost kapitalizmidir. Bu modelde zengin ve güçlü sınıf siyasîlerle ittifak hâlinde devlete müdahaleci ve kendi menfaatine olan ekonomi politikalarını uygulattırır. Zenginliğe yaratıcılık ve girişkenlikle değil siyasî destek ve kayırmalarla ulaşır. İkincisiyse piyasa ekonomisi ile aynı anlamda kullanılan kapitalizmdir. İlle de kapitalizm terimi kullanılacaksa buna liberal kapitalizm adı verilebilir. Bugün dünyada egemen olan ekonomik model liberal kapitalizm değil eş-dost kapitalizmi.

Eş-dost kapitalizminde ekonomik sınıf ile politik bürokratik sınıf karşılıklı menfaatleri için işbirliğine girer. Devlet elitleri ekonomik politikaları zengin sınıfın çıkarına olacak şekilde çizer, ama bu politikalar topluma tüm halkın, öncellikle ve özellikle fakirlerin yararına politikalar olarak pazarlanır. Zenginler siyasîlerin bu “kıyağına” karşılık politikacılara özel destek verir.

Eş-dost kapitalizminin en başta fakirler olmak üzere toplumum büyük çoğunluğunun aleyhine olduğu açık. Bu sistemde devlet fakirlerden ve güçsüzlerden zenginlere ve güçlülere kaynak aktarır. Üst ekonomik sınıf kalitesiz, dünya standartlarını yakalamaktan uzak, pahalı ürünlerle tüketicilerin refah seviyesini düşürür. Ancak, aynı sınıfın mensupları her konuştuğunda halkın çıkarından, yatırımları fakirler ve millî ekonomi için yaptıklarından dem vurur. Kendi menfaatlerini dolambaçlı bir yolla başkalarının çıkarlarını kılıf yaparak ifade eder. İnsanlar çoğu zaman reel ekonomide ne olup bittiğini göremediğinden ekonomi çarkının nasıl döndüğünü tam olarak anlayamaz. Bu kapitalizm ekonomik etkinliğe değil siyasî kayırmacılığa ve ayrımcılığa dayanan, gayri âdil, hak edilmemiş, ekonominin kaynak etkin ve üretken olmasını engelleyen eşitsizlikler yaratır.

Kapitalizmin diğer türü, yani liberal kapitalizm âdil ve etkin bir sistemdir. İnsanları çalışkanlıklarına ve ekonomik hayata tüketiciler tarafından takdir edilen katkılarına göre ödüllendirir. Üreticilerin tekel olmasını ve devlet ile ittifaka girerek tüketicileri sömürmesini engeller. Zenginliğin ve ekonomik gücün temerküz etmesine ve hep aynı ellerde kalmasına izin vermez. Bireysel çalışkanlığı, girişkenliği, verimliliği teşvik eder. Eş-dost kapitalizminde olduğu gibi liberal kapitalizmde de eşitsizlikler olur. Ancak, bu eşitsizlikler çoğu zaman hak edilmemiş ve gayri âdil değildir. Engelsiz rekabet ortamında eşitsizlikler ekonomik dinamizme kaynak teşkil eder, girişimciler için müşevvik sağlar.

Eş-dost kapitalizmi suni bir ekonomik modeldir. Doğması siyasî müdahaleye bağlıdır. Piyasa kapitalizmi ise kendiliğindendir. Devletin müdahale etmemesi ortaya çıkmasına yeter. İnsanların kendi kaynaklarını kendi amaçları için kullanmasına izin verilen yerlerdeki ekonomik faaliyetlerinin, yani üretim ve tüketim kararlarının planlanmamış sonucu olarak doğar.

Ben Ali Koç’un açıklamasını eş-dost kapitalizminin ortadan kaldırılması çağrısı olarak okuyor ve canı gönülden destekliyorum.

Yeni Yüzyıl, 18.11.2015

Öteki Fransa

Fransa, 2,8 trilyon dolarlık milli geliriyle Dünyanın altıncı Avrupa Birliğinin ise üçüncü büyük ekonomisi. Kişi başına gelir 40 bin doların üzerinde. Yüksek insani kalkınma düzeyine, gelişmiş kimya(eczacılık), havacılık, otomotiv, askeri teçhizat, şarap, kozmetik ve parfüm endüstrilerine, dünyanın en fazla ziyaret edilen turizm destinasyonlarına ve en yüksek turizm gelirlerinden birine sahip. Buraya kadar her şey iyi gibi gözüküyor ama Fransa, son yıllarda kendi Ekonomi Bakanı Emmanuel Macron tarafından bile “Avrupa’nın Hasta Adamı” olarak adlandırılıyor.

Öncelikle Fransa yeterince büyüyemeyen bir ekonomiye sahip. Hatta zaman zaman ekonomik küçülmeler yaşıyor. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerine göre, uzun bir süredir alarm veren ekonomik büyüme oranı son üç yılda, 2012’de % 0,0, 2013’de % 0,8 ve 2014’de % 0,2 olarak gerçekleşti. 1990 sonrasında kişi başına GSMH’sı diğer zengin ülkelerin hepsinden çok daha yavaş büyüyen (İtalya dışındaki) tek ülke.

Aşırı kamu borcu ve bütçe açıkları Fransa’nın diğer önemli sorunu. Fransa aşırı devletçi geleneğinin etkisiyle büyük ve verimsiz bir kamu sektörüne sahip. Kamu harcamaları, vergi yükü, bütçe açıkları ve borç düzeyi yüksek bir ülke. Bütçe açığı 2014’te GSYİH’nın % 4,3’ü düzeyinde ve uzun süredir artma eğilimde.

Kamu borcunun milli gelire oranı özellikle 2000 yılı sonrasında giderek arttı. Sözkonusu oran, 2010 yılında % 81,7 iken, 2014’te % 95’e ulaştı. Şu haliyle Fransa Maastricht kriterlerini sağlayamıyor. Gittikçe artan borç düzeyi, düşük büyüme hızı ve düşük enflasyonla birleştiğinde ülkenin krizler karşısında kırılganlığı giderek artıyor.

Dünya toplam ihracatı 2008-2013 döneminde % 15 artarken, Fransa’nın ihracatı % 5 küçüldü. Dünya ihracatındaki payı 2001 yılında % 5,2 iken, 2013’de % 3,5’e geriledi. Neredeyse her sektör bu pay kaybından oldukça olumsuz etkilendi. Ülke 2001 yılından beri her alanda hızla rekabet gücünü kaybediyor.

Fransa’da işsizlik de rekor düzeylerde. Euro Bölgesinin ikinci büyük ekonomisi olan Fransa’da 2015 yılı itibariyle işsizlik oranı % 10,7 ve bu oran birinci büyük ekonomi Almanya’nın % 4,7’lik oranının iki katından fazla.

İşsizlik oranı gençler arasında çok daha yüksek. Genç işsizliği 2008 yılında % 18’den, 2014’de % 24,3’e yükseldi. Fransız gençlerin çoğu yoğun bir hayal kırıklığı içinde ekonomik sisteme ve eğitim sistemine inancını yitirmiş durumda.

İşsizlik sorunu özellikle göçmenler aleyhine bir durum yaratmış gözüküyor. Ortalama Fransız vatandaşları için % 10’lar düzeyindeki işsizlik, özellikle müslüman göçmenler arasında % 25 -30’lara kadar ulaşıyor (AB ortalaması % 21,5). Ayrıca yoksulluk sınırı altında yaşayan ve sosyal dışlanma ile yüz yüze olanların toplam nüfus içindeki oranı özellikle banliyölerde çok yüksek.

Avrupa’da Müslüman nüfusun toplam ülke nüfusu içindeki oranının en yüksek olduğu ülke % 8 ile Fransa. Oran Almanya ve Belçika’da % 6, İngiltere ve İsveç’te % 5, İtalya’da % 4, İspanya’da % 2. İlginçtir, Fransız halkına sorulduğunda Müslüman nüfusun % 31 düzeyinde algılandığı ortaya çıkıyor.

Fransa, İşgücü piyasasında etnik kökene dayalı ayrımcılığın en yaygın olduğu ülke olarak değerlendiriliyor. Göçmenler istihdam ayrımcılığına maruz kalıyorlar ve ancak düşük ücretli işlerde çalışabiliyorlar. Bu grup içindeki yüksek işsizlik oranı aynı zamanda bir tür “etnik cezalandırma” olarak da okunabilir. Bu durum başörtüsü yasakları ve Fransa’nın kolonyal dönem uygulamaları ile birleştiğinde, müslüman işsiz gençler arasında yabancılaşmaya, nefrete, radikalleşmeye zemin hazırlıyor ve onları kolayca uluslararası terörizmin piyonları haline dönüştürebiliyor.

Öteki Fransa çok da iyi gözükmüyor. Avrupa’nın hasta adamı, ekonomik, sosyal ve siyasi tedaviye, dönüşmeye ihtiyaç duyuyor.

Hiçbir neden 13 Kasım gecesi gerçekleştirilen ve 129 masum insanın katledildiği Paris bombalamalarını ve ölümleri haklılaştıramaz. Yazımı terörün her türünü kınayarak bitiriyorum.

Yeni Yüzyıl, 17.11.2015

Mümkün olan en kısa sürede dünyadan ayrılmalıyız!

Galaksimizdeki milyarlarca gezegenden yaşam için en elverişli olanda oturuyoruz. Buna karşılık Dünya gezegeni de tamamen güvenli kabul edilebilecek bir gezegen gözükmüyor. Bilim adamlarına göre, Dünya tarihi, dev göktaşları veya volkanik patlamalar gibi felaketlerin neden olduğu 5 “kitlesel yokoluş” gördü. Bu dönemlerde çok kısa sürelerde aynı anda çok sayıda tür ortadan kalktı, Dünyanın yapısı değişti. Pekala, yakın bir gelecekte Dünya’nın yeni bir kitlesel yokoluş yaşamayacağı ne malum? Dev bir göktaşının Dünyaya çarparak bizleri buharlaştırmayacağını nereden biliyoruz? İşte bu nedenlerle insan türünün mümkün olan en kısa zamanda dünyadan ayrılarak tek-gezegenli bir tür olmaktan çıkıp çok-gezegenli bir tür haline dönüşmesi gerekiyor.

Tüm bunları söyleyen kişi 1971 Güney Afrika Doğumlu, Kanadalı-Amerikalı milyarder işadamı, girişimci, tasarımcı, yatırımcı, mucit, uzay mühendisi ve film yapımcısı Elon Musk. Eğitiminin hemen ardından yatırım alanlarını insanlığın geleceğini en çok etkileyecek üç sektör olduklarına inandığı “uzay”, “temiz enerji” ve “internet” olarak belirledi. Bu planı doğrultusunda uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in, elektrikli otomobil üreten Tesla Motors’un, online internet ödeme sistemi olan PayPal’ın ve güneş enerjisi şirketi SolarCity’nin kurucusu veya arkasındaki beyin oldu.

SpaceX (Uzay Keşif Teknolojileri Şirketi), Alon Musk tarafından Mars’ın kolonileştirilmesini sağlamak üzere, uzay taşımacılığının maliyetini düşürme hedefiyle 2002 yılında ABD Kaliforniyada kuruldu. Şirket, kurulduğundan bu yana uzay alanında çok büyük başarılara imza atmış olan ilk özel sektör şirketi.

Alon Musk, hedefinin kızıl gezegen Mars’a sadece küçük bir grup koloniciyi göndermek değil, Dünya’daki sanayi, altyapı ve genetik çeşitliliğin sağlanarak 1 milyon kişinin orada yaşamasını temin etmek olduğunu belirtiyor. Yakın zamanda 100 kişiyi Kızıl Gezegene götürecek şekilde tasarlanmış Kızıl Ejderha adını verdiği Mars Koloni Taşıyıcısını tamamlayacağını ve 10-20 yıl içinde de insanları Marsa indireceğini söylüyor. Şu günlerde Mars Taşımacılık Sistemini tamamlamayla uğraşıyor.

Musk’un şirketlerinin sadece biri SpaceX. Yani diğer şirketleri için de dev projeleri var ve onlarla da dünyayı dönüştürmek için çalışıyor. Elektrikli araba ve elektrikli araç motor parçaları tasarlayan, üreten ve satan, Morgan Stanley tarafından “dünyanın en önemli araba şirketi” olarak adlandırılan Tesla Motors, ölçek ekonomilerini kullanmak, yenilikçi üretim yapmak, atık miktarını azaltmak, üretim süreçlerinin neredeyse tümünü bir çatı altına toplamak için Nevada’da 5.5 milyon metrekarelik Dünya’nın en büyük fabrikasını (mega değil) giga-fabrikayı kurmaya başladı. Proje maliyeti 5 milyar dolar olan bu giga-fabrikanın Nevada’ya kurulduktan sonraki 20 yılda 100 milyar dolarlık ekonomik fayda sağlayacağı tahminleniyor.

Konu Elon Musk olunca gerçekten yazacak o kadar şey var ki. Burada amacımız Amerikalı bir girişimciyi övüp göklere çıkarmaktan ziyade vizyonerliğini ortaya koymak. Ülkenizin ve hatta Dünyanın geleceğini vizyoner fikirler, projeler, şirketler ve vizyon sahibi insanlar belirliyor. Yine Google’ın vizyon sahibi kurucularından Larry Page “Servetimi bir hayır kurumuna bırakacağıma Elon Musk’a veririm. Adam Mars’a gitmek istiyor. Dünyayı değiştirecek!” diyor.

Türkiye’de İşadamlarının bu kadar siyaset odaklı olması siyasetten ve devletten geçinme alışkanlığının ve vizyon fakirliğinin bir sonucu değil midir? Kaç işadamımızın Dünya çapında vizyoner projeleri var? Devletin işadamı devşirdiği kapalı ekonomi dönemleri artık çok gerilerde kaldı. Bu ülke, devletten teşvik kollayan, parsa kapmak için işine değil tamamen siyasete odaklanan, vizyonsuz işadamlarını değil, Alan Musk’un ifadesiyle “yeni arenalardan korkmayan”, vizyoner işadamlarını hakediyor.

Yeni Yüzyıl, 12.11.2015

Şiddetin ekonomik görünümü

Kutsal kitaplara göre ilk kanlı şiddetin, Hz. Adem ile Hz. Havva’nın çocuklarından Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesiyle başladığı ve insanlık tarihinin ilk kardeş katilinin Kabil olduğu kabul edilir.

Kabil’den sonra insanlık şiddet konusunda çok yol aldı.

Küresel düzeyde ülkelerin şiddet ve şiddetin önlenmesi ile ilgili harcamalarının toplamı, küresel boyutlarda çok ciddi maliyetler oluşturuyor. Bu maliyet hesabının içine, askeri harcamalar, cinayetler, iç güvenlik, şiddet suçuyla mücadele, cezalandırma giderleri, özel güvenlik, çatışmaların neden olduğu milli hasıla kayıpları, iç ve dış çatışmalarda yaşanan ölüm olayları, korku, terörizm, mülteci ve sığınmacılar, Birleşmiş Milletler Barış Gücü dolayısıyla yapılan giderler giriyor. Tüm bu giderleri alt alta yazıp topladığınızda ve bu maliyetin çarpan etkisini de eklediğinizde 2012 yılı gerçekleşen rakamlarıyla;

– Şiddetin küresel maliyeti yıllık 9.46 trilyon dolar düzeyinde hesaplanıyor.
– Bu toplam maliyet aynı yılın küresel ekonomik hasılasının % 11’ine denk geliyor. Yani dünyada yılda üretilen tüm hasılanın % 11’i şiddetle ilgili giderlere harcanıyor.
– Küresel şiddetin bu toplam maliyeti, özellikle yoksul ülkelere yapılan yabancı ülke yardım harcamalarının yaklaşık 75 katı,
– Dünya tarımsal üretiminin 5.1 trilyon dolar olduğu düşünülürse söz konusu maliyet dünya yıllık tarımsal hasılasının neredeyse 2 katı.
– Bu maliyet toplamı dünya nüfusuna bölünse Dünyadaki her insan için 1300 doları ifade ediyor,
– Bu, yıllık toplam maliyet yaklaşık 2 trilyon dolar olan Dünya Turizm Sektörünün 5 katı, 711 milyar dolar olan dünya havayolu endüstrisinin 13 katı.

10 Ekim 2015’te Ankara’da ve 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı, Hatay’da düzenlenen bombalı saldırılar Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül 1. ve 2. Terör eylemleri olarak kayıtlara geçti.

Ülkemizdeki terör olaylarının ciddi boyutlardaki insani, siyasi, sosyal ve psikolojik maliyetlerini bir tarafa koyup sadece ekonomik maliyetlerine bile baksak olayın ne kadar vahim olduğunu görebiliyoruz. Terör, ülkenin savunma-güvenlik harcamalarını ve borç maliyetini arttırıyor, turizm gelirini düşürüyor, yabancı ve yerli yatırımları caydırıyor, büyükşehirlere göçle ilgili önemli maliyetler yüklüyor, istihdam sorununu körüklüyor, büyüme oranlarını da aşağı çekerek ülke ekonomisini mahvediyor.

Terörün Türkiye’ye doğrudan ve dolaylı maliyetleri 1986-2012 yılları arası 28 yılda 1,2 trilyon dolar civarında hesaplanıyor. Bu gerçekten ciddi bir rakam. Bu kadar parayı Türkiye halkına dağıtsaydık kişi başına 16 000 dolar refahımız artardı. Bu rakam dolar cinsinden bakıldığında;

– kabaca 2015 yılı devlet bütçesi kamu sağlık harcamalarının 41,5 katı, üniversiteler, yurtkur ve milli eğitim bakanlığı dahil tüm eğitim harcamalarının 38,5 katı, kamu sabit sermaye yatırımlarının ise 38 katı.

– Singapur, Hong Kong, İsrail, Malezya, Mısır gibi ülkelerin her birinin 2014 yılı yıllık milli hasılalarının kabaca 4 katı, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Tayland, Avusturya gibi ülkelerin 3 katı, Yunanistan’ın ise tam 5 katı.

– Gezegenin en zengin adamı Bill Gates’in 79 milyar dolarlık tüm servetinin 15 katı.

Bu rakam, ülkemizin, eğitiminden, araştırma geliştirmesinden, sağlığından, yatırım projelerinden, zenginliğinden ve insanlarımızın mutluluğundan çalınan yıllara işaret ediyor.

Yeni Yüzyıl, 10.11.2015

Retrospektif Seçmen Davranışı

Siyaset sosyolojisi alanında çalışanların uzun yıllardır cevap aradığı bir konu seçmenlerin oy verme

davranışlarıdır. 1 Kasım seçimlerini henüz geride bıraktığımız şu günlerde bu konu sadece siyaset

bilimcilerin değil neredeyse Türkiye’de yaşayan herkesin gündeminin odağındaki yerini koruyor. Ak

Parti ciddi bir oy artışı ile tek parti hükümeti için yeterli seçmen desteğini sağladı. Belki yıllarca bu

sürpriz oy artışının nedenleri ve diğer muhalefet partilerinin hataları tartışılacak, seçmenlerin oy

verme davranışının arka planında hangi güdü ve motivasyonların, hangi faktörlerin daha etkili olduğu

soruları, cevabı aranan sorular olacak.

Aslında öncelikle cevabı aranması gereken temel soru, ‘seçmenlerin kendileri ve ülkeleri için doğru

tercihlerde bulunabilme ehliyeti var mıdır?’ olmalı. Bu sorunun cevabı “hayır” ise zaten seçmenlerin

özgür iradesi, tercih özgürlüğü veya demokrasi ile ilgili konuşacak pek bir şey kalmıyor. Cevap “evet”

ise seçmenleri “bidon kafalı ucubeler”, seçimleri de “kömür dağıtılarak kazanılan” bir süreç olarak

görmekten biran evvel vazgeçmeli. Bu temel sorunun ardından şu sorular gelebilir: seçmenler oy

verirken nasıl davranırlar? Oy verme davranışının temelinde hangi etkenler ön plana çıkar? Oy

verirken, sınıfsal, etnik aidiyet mi? partizan davranışlar mı? İdeolojik yönelimler mi? lider karizması

mı? ekonomik fayda ve maddi refah değişimleri mi? daha ön planda yer alır.

Seçmen davranışlarına ilişkin teorik açıklamalar üç ana grupta toplanabilir: Bunlar “sosyolojik

yaklaşım”, “sosyo-psikolojik yaklaşım” ve “ekonomik yaklaşım”dır.

Sosyolojik yaklaşımda seçmen davranışının özünde sosyal bölünmüşlük ve ait olunan toplumsal sınıf

vardır. Seçmenlerin oyu ait oldukları sosyal kimliklerinin ve toplumsal sınıflarının bir yansımasıdır.

Sosyo-psikolojik yaklaşımda, seçmen yakın çevresinin etkisiyle veya ideolojik duruşuyla bir partiye

psikolojik temelli bir bağlılık geliştirir ve parti kimliği oylama davranışının temelini oluşturur.

Seçmenler durum ne olursa olsun, kendilerini özdeşleştirdikleri partilerini desteklemeyi sürdürür,

partizan bir tutum sergilerler. Bu tutum çoğunlukla rasyonaliteden uzak olabilir. Partileri ya da parti

temsilcileri iktidarda ya da muhalefette üstün bir başarısızlık sergilese bile partilerini, yöneticilerini

veya adaylarını kayıtsız-şartsız desteklemeye devam ederler. İlginçtir çünkü bu durum

“başarısızlığın ödüllendirilmesi” gibi bir sonucu ortaya çıkartır.

Ekonomik oy verme yaklaşımı ardındaki temel fikir ise seçmenlerin “aptal” olmadığı, geçmişten

günümüze ekonominin gidişatına ilişkin doğru yargılarda bulunarak rasyonel kararlar alabildiği

şeklindedir. Ünlü siyaset bilimci Anthony Downs’ın 1957’de yayınlanan “Demokrasinin Ekonomik

Teorisi” kitabında da dediği gibi “her bir vatandaş oyunu kendisine diğer bütün partilerden daha

fazla fayda sağlayacağına inandığı partiye verir”.

Ekonomik oy verme davranışının bir türevi olan “Geçmişe dönük oy verme” (retrospective voting)

davranışına göre, seçmenler oy verirken iktidarda bulunan partinin uygulamalarına ve genel

ekonomik performansına bakar, geçmişe dönük politika ve performans değerlendirmesi yaparak

hareket ederler. Bu değerlendirme sonucunda seçmenler olanlardan hükümeti sorumlu tuttukları

için ya hükümeti yeniden seçerek ödüllendirirler veya muhalefeti destekleyerek iktidar partisini

cezalandırırlar.

Tüm bunları değerlendirdiğimizde Türkiye’de oy verme davranışında, ekonomik faktörlerin ve

hükümetin makroekonomik performansının belirleyici faktörlerin başında geldiği görülüyor.

Türkiye’nin geçmiş 12 yılı özellikle ekonomik açıdan bir başarı öyküsü olmuştur. Seçmenler

retrospektif bir bakış açısıyla bunu değerlendirmiş, hükümetin ekonomik performansını

ödüllendirmiş, alternatifleri uygun ve yeterli bulmamıştır. Aslında 2000-2001 yıllarında yaşanan

ekonomik krizler sonrası dönemin koalisyon partilerinin % 10 barajının altında kalarak, seçmenler

tarafından cezalandırıldığı, koalisyonun başındaki DSP’nin % 1’ler düzeyine indirilerek adeta Türk

siyasi hayatından silindiği ve henüz yeni kurulmuş bir partinin ise iktidara getirildiği hatırlanırsa,

Türkiye seçmeninin 1 Kasım’da sürpriz yapmadığı da anlaşılabilir.

Not: Yeni bir YENİ YÜZYIL’da uzun yıllar birlikte olmak dileğiyle.

Yeni Yüzyıl, 04.11.2015

Asıl sorun muhalefette

1 Kasım’ın göze çarpan üç özelliği var:

1. Katılım çok yüksek bir seviyede seyretti. Seçmenlerin % 86’sı sandıklara koştu. Batılı demokrasilerde nadiren rastlanan bu oran, Türkiye’de halkın kendi kaderini elde tutma gayretinin bir yansıması. Halk, belki siyasetle çok ilgili görünmüyor ama sözünü seçim gününe saklıyor.

2. Seçim sonuçlarına yönelik genel bir hile, yolsuzluk, oy çalınması, vb. gibi iddialar yok. Her seçimde olduğu gibi bazı yerlerde itirazlar oldu ebette. YSK bunları bir karara bağlayacak ve resmi sonuçları açıklayacak. Ama genelde olaysız, kazasız, belasız bir seçim yapıldı ve seçimin meşruiyetine halel getirecek herhangi bir durum olmadı. Nitekim muhalefet partileri de seçimin meşruiyetine dönük bir itiraz geliştirmediler.

3. Seçimden tek parti iktidarı çıktı. Parlamentoya ise dört parti girdi. Halk, sorunların çözümü için Meclis’i adres gösterdi. Seçmen, bir nevi bir mucize gerçekleştirdi; hem istikrar için tek partiye görev verdi, hem de adalet için tüm farklı eğilimlerin parlamentoya girmesini sağladı. Yeni parlamento, her 100 seçmenden 98’inin parlamentoda temsil edildiği bir parlamento olacak. Eğer bu parlamento hayati meselelerde köklü hamleler yapmak isterse, en büyük yardımcısı arkasındaki bu kuvvetli temsil olacak.

Ortada duran seçmen

Katılım, güvenlik ve temsil parametreleri bakımından “iyi” bir seçimle yeni dönemin başlaması Türkiye için bir şans. Şaibeli, düşük katılımlı ve temsil kusurlu bir seçim, Türkiye’nin başını çok ağrıtırdı. Herkes seçimin meşruiyetini tanıdığına göre sıra seçimlerden çıkan mesajı doğru okumada. Üç noktaya değinilebilir:

1. 7 Haziran’a kıyasla AKP, 4.802.522, CHP ise 590.662 oy kazandı. MHP 1.828.971, HDP ise 914.381 oy kaybetti. Bu denli yoğun oy kaymalarının olması, esnek bir seçmen kitlesinin varlığını ortaya koydu. Dört partinin de her halükarda kendilerinin arkalarında duran bir kitlesi var. Bu kitle partisinin yanında durmayı bir kimlik gibi benimsiyor, yanlışlıklarına göz yumabiliyor. Ama bunun yanında, parti bağlılığı düşük olan ve her seçimde partilerin siyasetlerine göre tercihlerini biçimlendiren bir kitle de var. Ve seçimlerde partiler için farklılık yaratan ve nihai neticeyi de belirleyenler bu seçmenler oluyor. Dolayısıyla partilerin başarıları ve başarısızlıkları, bu ortada duran seçmeni ne kadar ikna edebildiği ve yanına çekebildiği ile belirleniyor.

2. 7 Haziran’da siyasetin daha uçlarında gezinen partiler büyük bir atılım yapmıştı. MHP 4, HDP ise 6 puan yükselmişti. Ancak her iki parti de, seçimlerinin akabinde kendilerinden beklenen performansı gösteremedi ve seçmenin tanıdığı kredinin önemli bir kısmını harcadı. 7 Kasım’da merkezde yer alan partilere yöneldi. CHP’de çok büyük bir artış olmazken bundan büyük payı AKP aldı. İki partinin şu anda % 75’i aşan bir toplumsal ağırlığı var. Yeni anayasa, Kürt meselesi gibi konularda bir uzlaşma zemini bulmaları halinde rahat hareket edebilirler.

Bölge partileri

3. 1 Kasım, Türkiye’de siyasi rekabet eksikliğini bir kez daha tescil etti. Eksiklik iki yönlü:

Biri, Türkiye’de AKP dışında bir iktidar namzedinin olmamasıdır. Ana muhalefet partisinin lideri bile bir gün hükümete geleceğine ihtimal vermiyor. Diğeri ise, AKP dışındaki partilerin giderek bir bölge partisi kimliğine bürünmesidir. Her partinin güçlü olduğu bir bölge var, sadece orada AKP ile dişe diş bir mücadeleye giriyor, ama diğer bölgelerde herhangi bir iddia taşımıyor.

Yani aslında hemen hiçbir bölgede seçim dört parti arasında cereyan etmiyor. Bu da Türkiye’deki esas problemin, iktidar değil, muhalefet de olduğunu –bir kez daha- teyit ediyor.

Yeni Yüzyıl, 14.11.2015