Ana Sayfa Blog Sayfa 269

Şu yemin meselesi

Leyla Zana’nın milletvekili yeminini değiştirerek okuması, iktidar ve muhalefet çevrelerinden tepki aldı. Kendi partisinde de bunu onaylamayanların olduğunu biliyoruz.

Ama yapılan eylemin siyasi bakımdan isabetli olup olmaması, onun itirazının haklı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Alışmamamız gerektiği halde alıştığımız, alıştırıldığımız bir dayatmaya, kanıksadığımız bir kötülüğe dikkat çekti Zana.

Ve artık bu onur kırıcı ritüelin değişmesi gerektiğini hatırlattı bizlere.

“YEMİN ETSEK BAŞIMIZ AĞRIMAZ” MI?

Halk kendi kendisini yönetmek, kuralları kendisi koymak için temsilci seçip parlamentoya gönderiyor.

O temsilci kural koyacak, yasa yapacak. Ama bunu yapabilmesi, yani yasama faaliyetine başlayabilmesi için, ona “yemin etmesi” gerektiği söyleniyor.

İşte garabet de, demokrasinin özüne aykırı haysiyet kırıcı dayatma da orada başlıyor.

Milletvekiline yasama faaliyetini halkın ondan beklediği veya onun seçmenlerine vadettiği şekilde değil, belirli bir ideolojik çerçeve içinde yapması gerektiği söyleniyor.

Düşünün, siz bir seçmen olarak bir partiyi veya kişiyi, kuralları değiştirmesi için Meclis’e gönderiyorsunuz, ama ona daha en baştan yapabileceklerinin sınırı çiziliyor.

İnsana inanmadığı değerler veya fikirler üzerinden yemin ettirmek ahlaki değil.

Buna maruz bırakılan milletvekilinin önünde iki yol var:

Ya seçmenlerinin ondan beklediklerinin tam aksine hareket edecek ve inanmadığı şekilde konuşup oy verecek, ya da bu yemine aldırmayarak, kendi siyasi gündemini izleyecek.

Elbette yaşadığımız, vicdana aykırı bütün dayatmalarda yaşanan oluyor: Yemin fiilen etkisiz ve işlevsiz oluyor.

Herkesin aynı fikirde olmadığı bir dünyada, demokrasinin ruhuna ve özüne aykırı biçimde, herkesi aynı fikirdeymiş gibi davranmak zorunda bırakmaya çalışmanın kaçınılmaz sonucu şu: Kimse kimseyi “neden yeminine sadık kalmadın” diye kınayamıyor; çünkü standart bir metnin zorla okutulduğunu herkes biliyor.

YALANA SON VERMENİN ZAMANI

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin çok haklı: “İdeoloji, ayrımcılık kokan baştan sona imla hatalarıyla dolu ve tabi ki darbe ürünü bir anayasanın yemin metni” bugün milletvekillerine dayatılan.

Bu yeminle devam etmek mümkün değil.

Yapılması gereken, ya parlamenterlerin vicdanına kilit vurmaya kalkışmamak ve herkesin kendi inandığı değerler adına veya kendi tercih ettiği doğrultuda yemin etmesini istemektir ya da yemini tamamen kaldırmak.

Benim tercihim ikincisi. Tüm milletvekillerinin seçmene karşı yeminlerini, taahhütlerini seçilmeden önce samimi biçimde yapmaları ve sonrasında vicdanıyla baş başa bırakılmaları.

“İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi” benim için de çok önemli ve bugünün dünyasında en fazla ihtiyacımız olan değerler.

Ama Şahin’den farklı olarak, onlar adına bile yemin ettirmemek gerektiğini düşünüyorum ben.

Bugün bu değerlere kimse itiraz etmiyor varsaysak bile yarının dünyasında hangi değerlerin geçerli olacağını bilemeyiz.

“Anayasalara değişmez hükümler koymak, ölülerin dirilere hükmetmesidir” der Thomas Paine.

Bu duyarlılık yemin için de geçerli olmalı.

Kaldırın vicdanlar serbest kalsın ve sorun bitsin.

Yeni Yüzyıl, 23.11.2015

YÖK ve vakıf yükseköğretim kurumları

Dünyadaki tüm ülkeler devletçi siyasî felsefelere dayanmakta. Görünürde bu devletçilik ortodoks sosyalizm ve faşizmde olduğu kadar yaygın, baskın ve alenî değil, ama çoğu zaman farkına varıldığından veya sanıldığından daha fazla ve derin. Modern devlet iyi niyetler ve hayırhah söylemlerle sivil toplum alanlarını işgal etmeye çok hevesli. Ne yazık ki bu tavır ve uygulamalar bir toplumsal taban da yaratmış durumda. Her yerde geniş insan kitleleri devleti devamlı olarak toplumsal hayata müdahil olmaya çağırmakta.

Devletlerin işgal ettiği alanlardan biri eğitim. Modern insan ve modern devlet eğitimi devlet tarafından tanzim edilmesi gereken bir alan olarak görüyor. Eğitimin devlet tarafından başlatıldığını ve devlet elini çekerse ortadan kalkacağını sanıyor. Oysa, eğitim hep vardı, merkeziyetçi, mecburî ve tek tip eğitim ise devletlerce hayli yakın tarihlerde, en fazla bir buçuk asır önce devreye sokuldu.

Devletlerin eğitimdeki yeri ve ağırlığı ülkeden ülkeye değişiyor. Bazı ülkelerde üniversite seviyesine kadar devlet devrede. Başka bazı ülkelerde ise devlet eğitimin her seviyesinde aktif. Türkiye bu ülkelerden biri. Ana okulundan doktora eğitimine kadar devlet regülatif otorite, hizmet sağlayıcı ve hizmeti finanse edici olarak devrede. Bu, olabilecek en kötü ve sivil toplumu neredeyse tamamen budayıcı bir eğitim politikası, yapılanması.

Devlet bir 12 Eylül kurumu olan YÖK aracılığıyla yükseköğretimi kontrol etmeye çabalamakta. Ancak, sadece kamu kaynaklarıyla finanse edilen devlet üniversiteleri değil özel bireylerin ve kuruluşların kendi kaynaklarıyla oluşturdukları vakıf üniversiteleri de YÖK tarafından kıskaç altında tutulmakta. İlginç bir şekilde, YÖK neredeyse her siyasî çizginin karşı çıktığı ama bir türlü kaldırılamayan ve/veya ıslah edilemeyen bir yapılanma. AK Parti de başlangıçta YÖK’e karşıydı. Şimdi bu noktadan uzak. Sanıyorum ki, YÖK içinde iktidarın doğru insanların elinde bulunmasının yanlışların ve kötülüklerin önlenmesine yeteceği zannediliyor. Oysa, yanlışlık insanlardan ziyade sistemle alâkalı. Böylesine merkeziyetçi bir sistemde kaçınılmaz olarak yozlaşma ve istismar vuku bulacaktır. Muhalefetin, meselâ CHP’nin YÖK muhalifliği de pek inandırıcı görünmüyor. CHP bir taraftan 28 Şubat sürecinde çok kötü bir sınav verdi, diğer taraftan tarihî ve ideolojik duruşu YÖK gibi kurumları gerektiriyor.

YÖK vakıf üniversiteleri üzerindeki pençesini Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yaptığı ve 19 Kasım’da Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren değişikliklerle pekiştirdi. Bu değişikliklerden sonra vakıf üniversitelerinin kaderi YÖK otoritelerinin iki dudağının arasından çıkacak sözlere bağlı. Üniversitelerin, kolayca ve keyfî şekilde, öğrenci kontenjanını sınırlamadan yeni bölüm açmaya izin vermemeye, geçici olarak eğitim faaliyetini durdurmaya ve üniversiteye el koymaya kadar uzanan bir yelpazede cezalandırılmasını mümkün kılacak bir tablo ortaya çıktı.

Kısaca, neresinden bakarsak bakalım vahim bir hatalar zinciriyle karşı karşıyayız. Öyle sanıyorum ki Vakıf Üniversiteleri bu yanlışlığa karşı hukukî yolları başvuracaktır. Umarım değişiklikler yargıdan döner. Aksi takdirde, vakıf üniversiteleri kurma yolundaki tüm müşevvikler ortadan kalkacak, vakıf yükseköğretim kurumları bir anlamda devletleştirilmiş olacaktır.

Yeni Yüzyıl, 23.11.2015

Yaşlılık ve mutluluk

Şu genç yaşıma rağmen yaşlanma ve yaşlılığın sonuçları üzerinde kafa yoruyorum! Bu durumda, “gençler yaşlıların hâlinden anlamaz” sözünü yanlışa çıkarmış oluyorum. Ne mutlu bana!

Şaka bir yana, halk arasında yaşlılığa iyi bakılmadığı malûm. Yaşlıların çoğu da yaşlılıktan şikâyetçi. Atasözlerimizden biri “yaşlılık kapıya konacak mal değil!” der. Gel gör ki, bu malı kapıya koyup koymamak insan iradesinin dışında. Her yaşlı bir zamanlar gençti. Her genç, ömrü vefa ederse, bir gün yaşlı olacak. İnsan, hayatın bu akışını değiştirecek kudretten, iyi ki, mahrum.

Toplumun devamı açısından çocukların ve gençlerin taşıdığı önem açık. Bununla beraber eskiden beridir genç olmanın kendi başına bir meziyet sayılmasını tuhaf bulurum. Genç olmak veya olmamak insanın tercih yapabileceği bir alan teşkil etmemekte. Gençlik kendi başına bir erdem olmaktan ziyade bir şans, tesadüf. Gençleri sırf genç olduğu için övmek gençlere yapılan bir kötülük. Gençlerin de yaşı ilerliyor ve ilerleyen yaş hayat gailelerini omuzlarına biniyor. Bu yüzden, her gencin, “gençliğinin kıymetini bilip” hayata, geleceğe en iyi şekilde hazırlanması lâzım. Bunu yapamayanların veya başaramayanların istikbalde ağır sıkıntılarla karşılaşacakları kesin. Yaşı kemale ermiş, hayat yollarında tecrübesi birikmiş kimselere düşen ise gençlere bu hususta yardımcı olmak.

Bununla beraber, geçenlerde rastladığım bir haber yaşlıların durumunun o kadar da kötü olmadığını söylemekte. Habere bakılırsa, insanlar yaşlandıkça bazı bakımlardan daha avantajlı hâle geliyor. İlgili haberden bilgiler aktaralım:
“Yaşlanmanın avantajı mı olur demeyin: 55 yaşından sora migren ağrılarında yüzde 40 azalma görülürken, 60 yaşından sonra grip olma sayısı yılda bire düşüyor
İnsanların 25 yaşından itibaren yaşlandığı ve bu yaşın sonun başlangıcı olduğu sıklıkla söylenir. Ancak, ABD’de yayın yapan Huffington Post gazetesinin bir haberinde zaman geçtikçe iyileşen birçok şeye yer verildi. İşte yaşlılığın 5 avantajı:

1- Daha az migren ağrısı

İsveçli bilim insanlarının 2009’da yaptığı bir araştırmaya göre, 55 yaşından sonra baş ağrıları yüzde 30 azalıyor. ABD’li uzmanların yaptığı başka bir araştırmada ise 65 yaşına doğru migren ağrılarında yüzde 40 azalma görülüyor.

2- Yağlı saçlara veda

Yaşlandıkça yağ bezeleri azalıyor ve daha az sebum salgılanıyor. Yani yaş ilerledikçe saçların yağlanması gecikiyor.

3- Daha az soğuk algınlığı

Yaş ilerledikçe daha fazla mikrop çeşidiyle karşılaşan vücut, salgın hastalıklara karşı daha dayanıklı oluyor. Bir çocuk yılda 6 ila 8 kez soğuk algınlığına yakalanıyorsa, bir yetişkin 2 ila 4 kez bu nedenle hasta oluyor. 60 yaş üzerindeki kişilerde görülen soğuk algınlığı sayısı bire düşebiliyor.

4- Daha az hassas dişler

Dişteki sorunlar daha çok 20-40 yaş arası yetişkinlerde görülüyor. Ayrıca yaşlı kişilerin diş sinirleri çürüklere karşı daha az duyarlı hâle geliyor.

5- Artan mutluluk

Vrije Brussel Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre; mutluluk eğrisi yaşam boyunca U şeklinde bir grafik izliyor. Hayatın başlangıcında çok mutluyken, 50’li yaşlara kadar mutluluk azalıyor. Bu yaştan sonra mutluluk artmaya başlıyor. Çalışmada 85 yaşlarında olan kişilerin 18 yaşında olduğundan daha mutlu olduklarını söylediği tespit edildi.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, ilerleyen bilim, gelişen teknoloji, bütünleşen piyasalar tüm insanların hayat şartlarını iyileştiriyor, refah seviyesini yukarı çekiyor. Ortalama ömür uzuyor. İnsanlar hastalıklarla daha başarılı şekilde mücadele edebiliyor. Anlaşılan ilerleyen yaş insan vücuduna bazı şeyler kaybettirdiği gibi bazı şeyler de de kazandırıyor.

Sevgili okuyucular, sağlıkla yaşlanın ve yaşlılığın getirdiği mutluluğu doya doya yaşayın!

Yeni Yüzyıl, 21.11.2015

Sermaye ve kefen

Cumhurbaşkanı Erdoğan G-20 Zirvesi’nde düzenlenen Emek-20 ve İş-20 Oturumu’nda bir konuşma yaparak aşağıdakileri söylemiş:

“Ben de işverenlere tavsiye ediyorum. Biraz az kazanın, kazandıklarınızı dar gelirli insanlarla paylaşın. Bunu bir defa başarmamız lazım. Neden? Fakiri tahrik etmeyelim. Ve paylaşımcı anlayışı hayatımıza egemen kılalım. Buradan bir şeyi vurgulamak isterim. Hepimiz ölüp gidiyoruz, paraları beraber götürüyor muyuz? Beraber gelmiyor. Onlar bu dünyada kalıyor. Arkada vârisler bunu paylaşacak. Gel bunu işçinle bir kısmını paylaş, ondan sonra da gök kubbede hoş bir seda bırak. Öldükten sonra da ‘Sorma, bizim öyle bir patronumuz vardı ki gerçekten işçisinin hakkını çok ciddi manada gözetir, maaşını da iyi bir konumda verirdi’ desinler. Asıl olan burası. Bunu başarmamız lâzım.”

Çok hoş ve her insanın seveceği sözler. Nitekim, siyasî yelpazenin farklı yerlerinde bulunan birçok yazar Erdoğan’ın görüşlerine katıldı. Bana çoğu zaman popüler görüşlere karşı çıkmak düştüğü için bu sözlere itiraz edeceğim.

Erdoğan’ın açıklamaları uzun vadede herkese, özellikle de fakirlere zarar verecek bir ekonomi felsefesini yansıtan ifadeler. İnsanların iktisadî davranışlarına bu görüşler rehberlik edecek olursa ortaya çıkacak sonuç artan fakirlik ve kaybedilen toplumsal refah olacaktır.

İnsanlar iktisadî davranışlarını –üretim, tasarruf, tüketim, yatırım vs.- müşevviklere göre gerçekleştirir. Kazanma arzusu en başta gelen müşevviktir. Fakir zengin, tahsilli tahsilsiz, işçi köylü her insan kazanmak için çalışır. İnsanların çok kazanmak istemesi bir kusur, kabahat değildir. Ayrıca diğer insanlara zarar da vermez. Her insan bu güdüye sahiptir. Böyle olmayıp bazı insanların çok kazanma peşinde koşmasına izin verilirken diğer insanlara verilmeseydi, çok kazanma arzusu gerçekten zararlı olurdu. Ekonomiye siyasî müdahaleler çoğu zaman tekeller ve imtiyazlar yaratma yoluyla bunu yapar. Çok kazanma arzusu birçok erdemi yaratır. Çalışkanlığı, tasarruflu olmayı, maliyet etkin üretim yapmayı, ihtiyaçları ve talepleri keşfedip/tahmin edip gidermeye çalışmayı, akıllı işletmeciliği teşvik eder.

Kazanma arzusu insanın doğasının ve içinde yaşadığı eko-sistemin sonucudur. Asla yok edilemez. Edilse de zararlı olur. Çok kazanmak istemeyen insanlardan müteşekkil bir toplum fakir kalmaya mahkûmdur. İnsanlar sadece kendileri için değil çocukları için de kazanmak ister. Bir noktadan sonra bunu da aşar ve başarının peşinden para için değil başarının kendi hatırı için koşar. Müteşebbislerdeki bu arzu, hırs onları toplumun hizmetkârına çevirir.

Ekonomik kalkınmanın en önemli unsuru sermayedir. Sermaye beşerî sermaye ve maddî sermaye olarak ikiye ayrılabilir. İşçilerin becerisinin artması da müteşebbisin çevresinin genişlemesi ve iş kurma/yürütme kabiliyetinin zenginleşmesi de beşerî sermayeyi artırır. Maddî sermaye ise günlük lisanla paradır ve tasarrufla ortaya çıkar. Çok kazanan insanların sermaye biriktirmesi ihtimâli daha fazladır. Sermaye birikimi olmadan büyük teşebbüslere girişilemez. Bu yüzden, müteşebbislerin sermaye biriktirmesi sadece kendilerine değil tüm topluma fayda sağlar.

Üretim yapan müteşebbis çalıştırdığı emekçilere hasıladan zaten pay verir. Bunu yapmazsa onları işinde tutamaz. Yani paylaşım kaçınılmazdır. Üretim ve dağıtım ayrı ayrı değil birlikte vuku bulur. Piyasada satılan bir ürünün parasal karşılığından ham maddeye de, emeğe de, sermayeye de, müteşebbise de pay çıkar. Emekçilere marjinal katkısına bağlı olarak ücret ödenir. Hiçbir müteşebbis, bu gerçeği değiştiremez. Değiştiririm diyen iflasa sürüklenir. Bu da tüm topluma zarar verir.

Fakirlik sorunu da zenginlerin varlığını fakirlere “cömertçe”, karşılıksız dağıtmasıyla çözülemez. Fakirliği ekonomik büyüme azaltır. Ekonomik büyüme ise en başta çok kazanma arzusuyla sermaye biriktirmeye bağlıdır. Kefenin cebi olmadığına göre bu sermaye her hâlükârda dünyada kalır ve insanların hizmetinde kullanılmaya devam eder.

Yeni Yüzyıl, 20.11.2015

Antikapitalizmin Geleceği Üzerine: “Nasıl Yapılmış?”

Aile olarak üzerinde kolaylıkla uzlaştığımız neredeyse bir TV programı var. Bu Program  Discovery Channel’da hafta içi günlerde 20:00 ile 21:00 saatleri arasında yayınlanan “Nasıl Yapılmış” belgeseli.

Belgeselde, modern, klasik veya geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlerin nasıl yapıldığı gösteriliyor. Benim daha çok otomobil, uçak gibi zamanımızın teknoloji harikaları şeylerin yapılışı ilgimi çekerken kızımın ise, daha çok oyuncak, oyun hamuru veya bale elbisesi gibi ürünlerin yapımının gösterildiği bölümler ilgisini çekiyor.

Bu ve benzeri belgeselleri izleyenler veya bir otomobil fabrikasının tarihi seyrine tanıklık edenler bilirler ki; antikapitalizm savunucularının işçiler üzerinden yapacakları bir propaganda giderek anlamını yitirmektedir.

Ali Koç antikapitalizm çıkışı ile popüler tartışmaya bizi geri götürdü. Sol , Marksist çevreler bu çıkıştan memnundur herhalde. Ne de olsa kapitalist üretim modeli ile iş yapan birisi kapitalizme çakmıştı. Antikapitalizm Türkiye’de çok karşılığı olan moda bir tutum.

Peki anti-kapitalistler kapitalizmin kendini yenileme, insanlardan çok makineleri çalıştırma becerisine, azalan ve boyut değiştiren insan emeği faktörüne dikkat ediyorlar mı?

Üretim biçimleri hâlâ 1930’lardaki gibi mi? Sanmam. 1

930’ların jargonuna o kadar kendilerini kaptırmışlar ki dünyada değişimleri yenilikleri görmeleri neredeyse imkânsız. Ya hadi canım sende! diyorsunuz belki, o zaman biraz istatistiklere bakalım.

Ali Koç’un da önemli pay sahibi olduğu otomotiv sektörü üzerinden gidelim. Otomotiv Sanayi Derneği 2015 Genel Bülteni’nde ilgi çekici bilgiler var. İlk dikkat çeken şey otomotiv sektörünün makineleşme sayesinde, solcu jargonu ile söylersek “makinelerin sömürülmesiyle!”  üretimde muazzam artış söz konusu.

Rapora göre, 1971’de 40.359 adet olan toplam otomotiv üretimi 2011’de 1.234.637 gibi olağanüstü bir sayıya ulaşmış. Bu artışta insan sömürüsü var diyorsanız otomotiv üretim sektöründe çalışan sayısı 44.896 olarak raporda kayıt edilmiş. Benzer bir sonuç Hyundaı Assan’ın verilerinde görülüyor. Firma 2010 yılında 77.000 bin otomobili 1.261 işçi ile üretirken 2014’de 203.157 adet otomobili bu kez; 1983 işçi ile üretmeyi başarmış.

Basit bir denklem ile işçi faktörü temel girdi olsaydı, üretimdeki neredeyse 3 katı artış için işçi oranının da üç misli artması gerekirdi. Aradaki farkı oluşturan mükemmel makinelerin otomobil üretimine dâhil edilmesinden başka bir şey değildir.

Açıkça söylemek gerekirse, kapitalizmin muhteşem dinamizmi ve yenilik becerisi ortaya çıkmaktadır. Kapitalizmin bir diğer meziyeti,  hümanistlik boyutudur. İnsan yaşamı, insan sağlığı kapitalizm sayesinde, insanlık tarihinin en parlak günlerinin yaşanmasını sağlamıştır.

Kapitalizmin yenilikçi yaratıcı yönü insanların daha hafif, daha narin ve daha kolay işler yapmasını sağlamıştır. Şimdi otomobil fabrikasında çalışan çoğu işçi belki hiç terlemeden evinin yolunu tutabilmektedir.

Antikapitalistlerin işi artık daha kolay, bundan böyle insan sömürüsü edebiyatı yapmalarına gerek yok. Onun yerine makinelerin sömürüsüne karşı olabilirler. İlk sloganları benden. “Yıpranan parça tazminatı hakkımız engellenemez” !

Zaptiye ve Maliye

0

İsmet Özel der ki, “ruhumun peşindedir, zaptiyeler ve maliye”…

Her iki kavram da sevimsizdir.

Sivil bireyler maliye ile de zaptiye ile de muhatap olmak istemezler…

Ancak devletin doğasında vardır bu iki kavram.

Devlet kolluk gücüyle bireylerin bedenine müdahale eder; maliye marifetiyle de cebine müdahale eder…

Sosyalist ve faşist devletler daha da ileriye gider: İnsanların ruhuna bile müdahale eder; insanların ruhunu şekillendirmek ister, beynini yıkamak ister…

***

Maliye, kötüye kullanıldığında, devletin insanın malına musallat olması demektir… Kendisine maliyeci denilen bir adam geliyor ve sizden paranızın bir kısmını istiyor. Bunun adına da vergi diyor…

Zaptiye ise, kötüye kullanıldığında, devletin insanın özgürlüğüne musallat olması demektir…

Bir soyguncuyla bir maliyeciyi ayıran, meşruiyettir. Maliyeci, makul ve meşru bir kanuna istinaden sizden vergi adı altında bir şeyler ister…

Hırsız ise, kaba güce dayalı olarak, rıza gözetmeksizin, gayri meşru bir zeminde, sizin paranızı ister…

Kolluk güçleri (zaptiye) yine meşru bir dayanak bağlamında özgürlükleri (özüne dokunmaksızın) kısabilir, daha doğrusu düzenleyebilir…

Eşkıya ise gayri meşru ve gayri kanuni bir surette özgürlükleri kısar ve hatta tamamen yok eder…

***

Bana göre, ideal devlet odur ki, vergiyi hissettirmeden alır, acıtmadan alır, insanın damarına basmadan alır, minimum miktarda alır…

Devlet mümkün mertebe, doğrudan vergi yerine dolaylı vergiye müracaat etmelidir…

En önemlisi, devlet minimal oranda vergi almalıdır… En iyi vergi, en az vergidir…

Kolluk konusunda da devlet çekingen ve çekimser olmalıdır. Negatif özgürlüğü esas almalıdır. Devlet gölge etmemelidir; başka ihsan istemez…

Devlet, düzenleyici ve denetleyici bir misyon üstlenmelidir. Bunun ötesine geçmemelidir…

***

Bizim tek parti dönemimizde (1925-45) devlet vatandaşıyla iki şekilde muhatap olurdu: vergi almak ve asker almak…

Devletin iki ajanı, jandarma ve tahsildar, köylere iki sebeple giderlerdi: mahsul zamanı vergi almaya; celp döneminde asker toplamaya…

O yüzden köylüler CHP’yi hiç sevmiyorlardı. Tahsildar baskısından ve jandarma dipçiğinden bizar olmuşlardı…

DP parti kurulduğunda bir can simidi gibi sarıldılar DP’ye… DP sosyolojik olarak bir köylü partisiydi… Köyler DP için bir oy deposuydu…

DP iktidara geldikten sonra devleti köylünün kâbusu olmaktan çıkardı. İlk defa köylünün karnı doydu. İlk defa köylü temiz su içebildi. İlk defa traktör sahibi oldu…

***

Aktüel duruma gelirsek:

Malumdur, Bingöl’de bir köyün üzerine göktaşı düşmüş, köylüler de onu toplayıp satmışlar…

Alesta bekleyen leş kargaları gibi, maliyeci taifesi hemen köylülerin peşine takıldı. Efendim, bir gelir sağlanmış da o gelirin vergisini vermek gerekiyormuş…

El insaf, zavallı köylülerin başına gökten nimet yağmış; nimeti gönderen de devlet değil… Bu onlara Allah’ın bir ikramı ve inamı…

Allahtan, maliye bakanı insaf ve akıl sahibiymiş de, organizasyonsuz kazanç elde edenlerden vergi alınmayacağını söyledi. (Ancak başka yerlerden bir ticari organizasyon ile taş toplayanlardan vergi alınacakmış…)

***

Devlet niçin vergi alır? Devlet, vatandaşlarına özgürce iktisadi faaliyet yapma ortama yarattığı için vergi alır. Yani bir hizmet verir ve o hizmetin karşılığı olarak gelirin bir kısmını talep eder…

Devlet, devletin sayesinde bir gelir elde edilmişse bu gelirden pay ister. Ama göktaşı olayında, elde edilen gelir, devletin sayesinde elde edilmemiştir.

Bu olayda devletin herhangi bir katkısı olmaksızın bir gelir temini vardır. Devletin toprağından veya diğer kaynaklarından yararlanmaksızın, birtakım insanlar gelir elde etmişlerdir…

Devletin bu gelirde hiçbir dahli yoktur; bu yüzden de devletin bu gelirde hiçbir hakkı yoktur…

***

Genel olarak devletler vergi konusunda şahin, hizmet konusunda güvercin olma meylindedir…

Fakat bu tutum, ilk başta devletin lehine gibi görünse de, son tahlilde devletin de bireylerin de aleyhine işler…

Fazla vergi ilk başta hazineyi doldurur ama bir süre sonra fazla vergiden dolayı insanlar iktisadi faaliyetten çekilirler (vergiden kaçınma)…  Veyahut da vergi kaçırırlar…

Her ikisi de totalde ekonominin küçülmesine, toplumun fakirleşmesine ve sonuç olarak da devletin fakirleşmesine sebebiyet verir…

Bu mekanizmayı asırlar öncesinden İbn-i Haldun görmüş ve devletleri uyarmıştı…

Liberalizmin vergi konusundaki yaklaşımı da İbn-i Haldun’un anlayışıyla aynıdır…

***

Türkiye’de devlet, bidayetten beri, insanların hem ruhuna hem bedenine musallat oluyordu…

Ak Parti’nin 13 yıllık döneminde, devletin ruhlara musallat olması durumu minimum düzeye indi. İdeolojik devlet büyük bir gerileme içine girdi…

Aynı adem-i müdahale durumunun maliye alanında da zaptiye alanında da olması gerekiyor…

Ak Parti’nin sistem ve zihniyetle imtihanı

0

Haberlere yansıdı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kendi mühendisleri tarafından geliştirilen ‘Mobil Elektronik Denetleme Sistemi’ni (Mobil EDS) hayata geçirmiş; geliştirdiği sistemle birçok trafik sorununu çözmeyi hedefliyormuş.

Fakat bu işte bir gariplik var; bu yöntemleri geliştiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin trafik cezası kesme yetkisi yok. Görüntüleri emniyet müdürlüğüne gönderecekmiş ve cezayı merkezi idarenin polisleri kesecekmiş.

Düşünebiliyor musunuz, 15 milyona yaklaşan nüfusuyla ve gelişen ekonomisiyle 100 den fazla ülkeyi geride bırakan İstanbul’un yerel polisinin, yani zabıtanın, sivil fahri trafik müfettişi kadar yetkisi yok.

Bir ülke düşünün ki, kim olduğunu bilmediğimiz gizli sivil insanlar trafik cezası kesebiliyor, ama 100 ülkeden daha büyük olan bir ilin zabıtası trafik cezası kesemiyor.

Bir ülke düşünün ki, fahri trafikçilere güveniyor, ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin üniformalı resmi trafik zabıtalarına güvenmiyor.

Mesela ben trafik zabıtası olsam üniformamla görüntülü ceza kesemiyorum, ama fahri trafik müfettişi olsam, görüntüsüz, belgesiz ceza kesebiliyorum.

Ne ilginçtir ki, hemen hiçbir konuda vatandaşına güvenmeyen, “illa da belge isterim” diyen bir devlet, iş pusu kurmaya, gizli hafiyeliğe gelince, vatandaşına sonuna kadar güven duyuyor.

Bu küçük ayrıntı, büyük bir zihniyet probleminin yansımasıdır ve bu küçük ayrıntılar, büyük çabaları işlevsiz kılmakta ve hayatımızı zorlaştırmaktadır.

Ak Parti Hükümetleri,  merkezi idarede ve yerel yönetimlerde önemli reformlar yaptığı halde, bu zihniyet dönüşümünü pek başaramadı.

Zihniyeti dönüştüremeyince, harcanan bunca çabaya, enerjiye ve kaynağa rağmen, Türkiye kabuğunu kıramadı.

Türkiye’nin tarih sahnesine yeniden çıkabilmesi ve daha güçlü bir küresel aktör haline gelebilmesi için Ak Parti yönetim sistemini değiştirmeye ve devlet zihniyetini dönüştürmeye devam etmelidir.

Bu da büyük işlerle birlikte küçük işlere de odaklanmayı gerektirir. Ak Parti büyük işler kadar, hayatımızı zorlaştıran küçük işlerle de daha fazla uğraşmalıdır.

Umarım Ak Parti, Anayasa ve Başkanlık meselesini sadece bir istikrar sorunu olarak ele almaz, toplumun geçmişte yaşadığı tecrübeleri ve gelecekle ilgili hayallerini dikkate alarak, sahih bir yönetim sistemi inşa eder ve devlet zihniyetini kalıcı olarak dönüştürür. Böylece biz de biraz olsun Kıta Avrupası’nın kasvetli zihniyetinden uzaklaşmış oluruz.

Hrant Topakian: Fermanlar

Değerli okurlar, bugün sizlere ecdadımızın gayrimüslimlere yönelik üç adet fermanını hatırlatmak istedim. Osmanlı İmparatorluğu’nun neden ve nasıl yüzyıllarca ayakta kaldığının ispatıdır…

(1) Hz. Peygamber ve Hz. Ömer zamanından beri Kudüs Hıristiyanlarına verilmiş olan hakların Osmanlı devleti tarafından da geçerli kabul edildiği hakkında, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Kudüs Patriğine verilen 1458 tarihli ferman.

 Fatih Sultan Mehmed’in emridir.

Gereği yapılsın. Her kim bu emrime uymazsa

Allah’ın laneti üzerine olsun.

Allahın izni ve Peygamberin desteğiyle Kostantiniyye’yi fethettim. Bunu duyan tüm şahlar ve krallar huzuruma elçiler göndermişlerdir. Son olarak Kudüs Rumlarının Patriki Atanasyos da bir heyetle huzuruma gelmişlerdir. Kendisi, Hz. Peygamber ve Hz. Ömer tarafından kendilerine ihsan edilen belgeler ile daha sonraki hükümdarların verdikleri belgeleri göstermiş ve kendilerine tanınan hakların geçerli kalmasını ve Kudüs şehri içinde dışında Hıristiyanlar için kutsal kabul edilen tüm yerler ile ibadethanelerin her türlü vergiden muaf tutulmasını rica etmiştir. Hz.Peygamber ve Hz. Ömer tarafından verilen haklar ile daha sonraki hükümdarlar tarafından Kudüs Hıristiyanlarına ihsan edilen ayrıcalıklar, benim nezdimde de aynen geçerlidir. Ülkemde bulunan tüm yöneticiler Kudüs Patriki ve din adamlarına iyi davransınlar ve onlara zarar vermesinler. Hz. Peygamber’in, Hz.Ömer’in, daha sonraki sultanların ve de benim verdiğim bu hakları, ileride görev yapacak yöneticiler değiştirmeye kalkışırlarsa, Allahın ve Hz. Peygamberin hışmına uğrasınlar. Herkes böyle bilsin. Bu ferman geçerli kabul edilip emrime uyulsun.

Bu ferman, 22-31 Eylül 1458’de İstanbul’da yazıldı.

 Kaynak: Osmanlı Barışının İnsancıl Temelleri. Yüzyıllara Yayılan Belgeler, s. 11 (ilâve modernleştirmeler düzeltilerek alınmıştır).

 (2) İstanbul Ermenilerinin hakları konusunda, Padişah IV. Mustafa’nın 1807 tarihli fermanı.

 (Padişah IV. Mustafa’dan, İstanbul Kadısı’na)

 İstanbul ve çevresindeki Ermenilerin Patriği Avanis, bana bir dilekçe göndererek, eskiden beri yönetimlerinde olan kiliselerinde ibadetlerini rahatça yapa geldiklerini, ancak son zamanlarda bazı devlet görevlileri tarafından kendilerine karşı baskı ve haksızlıklar yapılmakta olduğunu bildirmiş ve bunun engellenmesini rica etmiştir. Bunun üzerine eski kayıtların incelenmesini emrettim. Yapılan inceleme sonucunda, İstanbul Ermenilerinin idaresinde olan kiliseler ile buralarda görevli olanlar hakkında fermanlar çıkarıldığı ve bunlara bazı haklar verildiği anlaşılmıştır. Kasımpaşa’daki kilisenin de bu kapsamda olduğu ve bu kilisede görev yapanlarla kilise yakınında oturan Ermenilerin haklarının tanındığı görülmüştür. Bazı devlet görevlilerinin, İstanbul’daki Ermenilerden haksız yere para talep etmeleri ve bunlara baskı yapmaları, doğru değildir. Bu yüzden İstanbul Kadısı olarak senin görevin, bu yanlışlıkları engellemektir. Bundan böyle hiçbir devlet görevlisi, İstanbul’da yaşayan Ermenilere baskı yapmasın. Onlardan haksız yere para talep etmesin. Ermenilerin ve kiliselerinin haklarına saygı göstersin. Fermanımın gereği yapılsın.

4 Ocak 1807.

 Kaynak: Osmanlı Barışının İnsancıl Temelleri. Yüzyıllara Yayılan Belgeler, s. 31.

 (3) Ermenilerin tüm hak ve imtiyazlarının geçerli olduğu ve inanç özgürlüğüne sahip oldukları hakkında, Padişah Abdülmecid tarafından, Ermeni Patriğine yazılan 1853 tarihli ferman.

 (Padişah Abdülmecid’den)

 Allahın inayeti sayesinde Osmanlı tahtına geçerek padişah oldum. Bunca toprak ve halk, Allahın bir emaneti olarak yönetimim altındadır. Tahta geçmiş olmamın bir gereği olarak tüm halkımı korumak benim görevimdir. Özellikle herkesin inanç ve ibadetlerinde özgür olarak davranabilmesi, en önemli dileğimdir. Bu konuda en ufak bir ihmale bile rızam yoktur. Bu açıdan, siz Ermenilere geçmiş padişahlar zamanında verilmiş hakların benim tarafımdan da yeniden onaylanması gayet doğaldır. Osmanlı ülkesinde bulunan Ermenilere ait kilise, manastır, arazi ve emlakin tüm muafiyet ve imtiyazlarının daima korunması ve geçerli olması, benim de arzumdur. Bunu böyle bilmenizi istiyorum. Bu amaçla, haklarınızın ve imtiyazlarınızın korunması için, bu fermanı yazdırdım. Ermeni Patriği olarak emin olunuz ki, size tanınmış olan tüm hak, imtiyaz ve muafiyetler aynen geçerlidir. Herhangi bir aksi davranışla karşılaşırsanız, durumu hemen Sadrazama bildiriniz.

10-20 Mayıs 1853.

Kaynak: Osmanlı Barışının İnsancıl Temelleri. Yüzyıllara Yayılan Belgeler, s. 47.

Sebestiyet, 01.11.2015

Şükrü Hanioğlu: “Devletçi modernleşmecilik” neden kaybediyor?

Çok partili siyasal hayatımız, siyasetin iki temel kutbundan birisini oluşturan “devletçi modernleşmecilik”in yaşadığı seçim başarısızlıklarının da tarihidir. İlginç olan bu olgunun tekil seçimler veyahut kısa dönemler bağlamında sorgulanmasıdır.

Bu yaklaşım, doğal olarak, konjonktürel etkenler ile liderlik ve parti örgütü benzeri unsurların belirleyiciliğini ön plana çıkartmaktadır. Buna karşılık söz konusu kutbun süregelen başarısızlığı, çoğulculukla uyumsuz bir ideolojiyi değiştirirken “ne olunduğuna” karar verilerek bir tasavvur geliştirilememesi, bunun neticesinde de yükselen “kimlik siyaseti”nin aracı durumuna düşülmesinden kaynaklanmakladır.

Çoğulculuk karşıtlığı

Devletçi modernleşmecilik temel entelektüel tezleri itibarıyla bir on dokuzuncu asır ideolojisidir. İki savaş arası dönemin siyasal hareketlerinden de etkilenen bu yaklaşımın “modernlik” yorumu ile buna ulaşma için benimsediği siyaset anlayışı günümüz demokratik değerlerine fazlasıyla yabancıdır. “Tekil” bir modernlik tasavvurunu yaşam tarzı üzerinden üretmeyi amaçlayan devletçi modernleşmecilik, bunu yukarıdan aşağıya gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. “Modernlikler”in varlığını reddederek çoğulculuk karşıtı bir çizgiyi sahiplenen bu yaklaşım kitle ile ilişkisini “aydınlatma-aydınlanma” temelinde kurmanın gerekli olduğunu düşünmüştür. Siyaset uygulayıcılarının gereğinde yasak koyabilen, ceza verebilen “hoca,” halkın ise edilgen, dersini iyi öğrenmekle mükellef “talebe” rolünü oynadığı bu ilişkinin düşünsel arka planını seçkincilik oluşturmuştur.

Bu çoğulculuk karşıtı, elitist, “halka rağmen halkçılık”ı savunan düşünsel çerçevenin siyaset aracı ise otoriter “ilerletici tek parti” olmuştur. Devletçi modernleşmecilik iktidardaki altın çağını böyle bir rejim içinde yaşamıştır. Çok partili yaşama geçiş sonrasında özünde çoğulculuk karşıtı olan bu hareket “demokratikleştirilme”ye çalışılmış, ancak doğasına aykırı bu bağdaştırmada ciddî mesafe alınamamıştır. Uzun süre katılımı sınırlamayı amaçlayan vesayet odaklarıyla çalışan, darbeleri “reform aracı” olarak destekleyen bu hareket son yıllarda bu konumunu sorgulamış ve değişime yönelmiştir.

Başörtüsü takmanın “modernlik karşıtlığı” anlamına gelmeyeceğinin itirafı ile dolaylı yolla da olsa “modernlikler”in varolabileceğinin kabûllenilmesi gibi “darbeler”e “devrim” biçiminde atıfta bulunmaktan vazgeçilmesi bu alandaki değişimi ortaya koymaktadır. Ancak bu konuda netice alınmasını zorlaştıran iki unsur vardır. Bunlardan birincisi değişime karşılık tarihî mirâsın muhafaza edilmeye çalışılması, örneğin bir yirmi birinci yüzyıl demokrasisinde “devrimcilik”in ilke olarak korunmasıdır. Daha temel ikinci sorun ise bu değişimin “devletçi modernleştirme”yi kendisi olmaktan çıkarması ama kolaylıkla tanımlanabilir bir şeye de dönüştürmemesidir.

Kendisi olmayınca

Devletçi modernleşmenin çoğulculuk ile bağdaştırılmasının zorluğu bu hareketin “kendisi olma” alanında önemli tavizler vermesine neden olmuştur. Ancak sorun onun kendisi olmayınca “ne olacağı”nda düğümlenmektedir. Bu hareketin kendisini tanımlamak amacıyla “Ortanın solu,” “Demokratik sol,” “Üçüncü Yol,” “Anadolu solu” benzeri kavramsallaştırmalar üretme ihtiyacı duymasının nedeni de “ne olduğunu bilememek”ten kaynaklanmaktadır.

Burada karşılaşılan mesele gerçekte kendisine yakınlığı olmayan bir düşünce sistematiği ile ilintilendirilmek olmuştur. Milliyetçi ve devlet merkezli bir yaşam tarzı modernleştiriciliğinin “sol” siyaset yapılanması olduğunu iddia etmesi, daha da önemlisi kendisini buna inandırması, onun “ne olduğunun tanımlanabilmesi”ni fazlasıyla zorlaştırmıştır. Erken Cumhuriyet döneminde Kadro dergisi tarafından da yapıldığı gibi “anti-emperyalizm” üzerinden “sol”da konuşlanma girişimleri yetersiz olmuştur. Bunun neticesinde devletçi modernleşmecilik bu yaklaşımın saf halini savunan marjinal partiler doğurmanın yanı sıra kendisini “kalkınmacı muhafazakârlık” karşıtlığı üzerinden tanımlamak zorunda kalmıştır. Devletçi modernleşmecilik tek parti döneminde Hans Zehrer’in Tatkreis hareketi benzeri otarşi kutsayıcısı, iktisadî planlamacı yaklaşımlardan etkilendiği için bu kolay da olmuştur.

Ancak bu “karşıt”lık net bir siyasal konum belirlenmesi alanında yetersiz kalmıştır. “Ne olduğu” konusundaki muğlaklık ve konumunu “karşıtlık” üzerinden üretme, değişerek çoğulcu siyasete uyum sağlama uğraşı içine giren devletçi modernleşmeciliği yükselen “kimlik siyaseti”nin temel hedeflerinden birisi haline getirmiştir.

Siyasetin bu kutbu, süreç içerisinde, muhafazakârlığı kendilerine yönelik tehdit olarak algılayan mezhepsel ve dışlayıcı seküler kimliklerin hareketine dönüşmüştür. Kimliklere dayalı siyasetin bu hareketin çözülmesini, içinden çıkardığı marjinal partiler gibi yüksek perdeden konuşan, tek parti dönemini altınçağdaşlaştıran, ama toplumsal ağırlığı olmayan eylemciliğe evrilmesini engellediği ortadadır. Buna karşılık, bu kimliklerin toplumun genelinde azınlıkta kalması, hareketin kitlesel boyut kazanması ve “iktidar” olmasını fazlasıyla güçleştirmektedir.

Beyaz atlı lider

Devletçi modernleşmeciliğin süregelen başarısızlığının temelinde doğası itibarıyla çoğulculuk karşıtı olan bir hareketin demokrasiyi içselleştiren bir yapıya dönüştürülmesindeki zorluk yatmaktadır.

Demokrasi ve farklı modernliklerin varlığını kabûllendiğinde toplum tasavvuru anlamsızlaşan bu hareket, ne olduğunu “karşıtlık” üzerinden tanımlamaya çalışınca önemli bir sarsıntı geçirmiş ama kendinden menkûl “sol”culuk iddiası ve bir kimlik siyaseti ittifakının egemenliği altına giriş sayesinde, siyasetin “daimî kaybedeni” haline gelme ve merkezden uzaklaşma pahasına, kutup olma vasfını koruyabilmiştir.

Kimlik siyasetinin fazlasıyla güç kazandığı Türkiye’de söz konusu hareketin bu niteliği uzun süre muhafaza edebilmesi mümkündür. Buna karşılık onun özgür seçimlerle iktidara gelebilmesi, ancak “karşıt” olduğu kutbun yapacağı büyük hatalarla gerçekleşebilir; bu iktidar ise süreklilik göstermez.

Dolayısıyla bu hareketin entelektüel müktesebâtı zengin, hitabeti güçlü, tercihan kravat takmayan karizmatik lider ve kunduz-arı bileşkesi çalışkanlıkla faaliyet gösteren parti teşkilâtlanması ile iktidara yürüyebileceğini varsaymak gerçekçi değildir.

Türkiye’de hakim partiye evrilme eğilimi gösteren “kalkınmacı muhafazakârlık”a seçenek olabilecek bir hareket ne olduğunu köşeleri kapatarak tanımlayabilmeli, geçmişini “zamanın koşulları” benzeri apolejetik zorlamalara başvurmadan tarihselleştirebilmeli, program ve toplum tasavvuru üreterek siyasetteki pozisyonunu “karşıtlık” yerine bunlar aracılığıyla belirlemeli, ilişkisi olmadığı siyasal konumları sahiplenmemeli ya da aidiyet iddia ettiği görüşlere uygun politikalar üretmeli ve kimlik siyasetinin yoğunluğunu azaltmalıdır. Bunlara yönelmek yerine “beyaz atlı genç lider”e intizar, Vladimir ile Estragon’un Godot’yu beklemelerinden pek de farklı değildir.

Sabah, 15.11.2015

Ceren Kenar: Yeni bir dünya kurulurken G20 fotoğrafları

Türkiye muhalefetinin son üç senedir ana stratejisi sahada kaybettikleri maçı, uluslararası güçlerin kendileri için diplomasi masasında kazanması üzerine kuruldu.

Gezi olayları ile başlayan, 17-25 Aralık ile devam eden süreçte, “merkez medya” yazarlarının, muhalif siyasetçilerin çoğu zaman şaşırtıcı düzeyde bir öz güvenle Batı başkentlerine çağrıda bulundu. NATO’yu ve AB’yi göreve çağıran ve Türkiye’nin iç siyasi dengelerine müdahale isteyenler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lahey’de uluslararası mahkemelerde yargılanacağını iddia edenlerin yanında “makul” bile kalıyordu. 

Türkiye’nin bölgesel politikalarından duyulan hoşnutsuzluk ile bazı Batı başkentleri bu kampanyaya örtülü destek bile verdi. New York Times gazetesinin hemen her ay yayınladığı, Türkiye konusunda bilgilerini kat be kat aşan bir cahil cesareti ile kaleme alınan baş yazılarında NATO’nun seçimlerden önce eyleme geçmesi gerektiği savunuldu. Bazı AB teknokratları Türkiye-AB ilişkilerine ortak çıkar perspektifinden ziyade, neredeyse Gülen cemaatinin avukatlığı penceresinden baktı. Türkiye ağır bir uluslararası kuşatma ile karşı karşıya kaldı bu son üç senede. Uluslararası medya bu kampanyanın en görünür sözcüsü oldu. Erdoğan “şeytanlaştırıldı”, Türkiye’ye yönelik küstah bir nefret dili ana yayın çizgisi olarak benimsendi.

2012 yılına kadar model ülke olarak görünen Türkiye’nin, birden bire şeytanlaştırılması elbette bir tesadüf değildi, gerekçesi de duygusallıktan ve ideolojiden ziyade real politikadan kaynaklanıyordu.

Aynı real politik kaygılar, G20 zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile dünyanın en büyük 20 ekonomisinin liderlerinin samimi pozlarını da belirleyen unsur oldu. ABD’nin Türkiye’nin üzerini çizdiği, ABD Başkanı Obama’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mesafe koyduğu yorumları, bu hafta sonu itibari ile hükümsüz kılındı.

Türkiye’de hükümete karşı oluşan eklektik muhalefeti bir proxy (vekalet) savaşının unsuru olarak kullanan güçler, 1 Kasım sonrası oluşan yeni durum karşısında politikalarını güncelledi.

“Türkiye’ye rağmen, Türkiye için” mottosunu benimseyen bazı muhalif çevreler bu yeni resim karşısında memnuniyetsizliklerini saklamasalar da, bu Türkiye için hem kısa vadede hem de uzun vadede son derece olumlu bir gelişme.

Dengelerin yeniden belirlendiği bir bölgede, Türkiye’nin bölgesel aktörlüğüne güç katan en mühim unsur istikrarlı bir güçlü hükümet şansını tekrar yakalamış olması.

Yeni bir dünya düzeni kurulurken, Türkiye büyük bir toplumsal destek ile yerini alıyor.

G20 zirvesinden gelen fotoğraflar ise bunu tescilliyor.

Türkiye, 16.11.2015