Bir söz söylemek

“Bir söz söylesin savaşı bitireyim” diyor Öcalan.

Tek bir söz…

Ne kadar kolay görünüyor değil mi? “Hadi söyleyiver de bitsin” diyesi geliyor insanın.

Peki bütün kilitleri açacak olan o söz ne? Kürt halkına, yeni anayasayla yeni bir statü belirlenmesi…

Yani öyle kolay kolay söylenecek bir söz değil…

 

Erdoğan’ın dediği doğru, ret noktasını aştık, inkâr ısrarını aştık, asimilasyon politikasını aştık. Ve şu anda gelip “statü” noktasında sıkıştık.

Aslında buna sıkıştık demek de doğru değil. Zira sıkışıklık gibi görünen şey bir ilerlemenin sonucudur. Bugün bu noktaya gelinebilmesi, bizatihi atılan önemli adımların sayesindedir. Düşünün ki, daha Kürt demenin bile yasak olduğu bir siyasi iklimde, Kürtler’in “bizim anayasal statümüz ne olacak” diye sormasını bekleyemezdik herhalde. Şimdi sorabiliyorlarsa, bu Türkiye’deki özgürlük ortamının nereden nereye geldiğinin bir göstergesi değil mi?

Kürtler’in önemli bir kısmı gelinen bu noktanın PKK’nın verdiği silahlı mücadele sayesinde olduğunu düşünüyor. Bir kısmı da AK Parti’nin girdiği reform yolunun bu alanda da reformu kaçınılmaz hale getirmesine bağlıyor.

Hangi etken ağır basarsa bassın, sonunda şükürler olsun ki, bu aşamaya geldik.

Ama işte bu noktada zorlanıyoruz. Çünkü bu nokta Türkler için 80 yıllık önyargıların, korkuların düğümlendiği nokta. Kürtler içinse yüzyıllardır içlerini kasıp kavuran bir ukde…

X x x

Statü meselesinin şu anda çözülmez bir düğüm gibi görünmesinin ardında, iki temel sebep yatıyor.

Bu sebeplerden biri, Erdoğan’ın sorunun bireysel hak ve özgürlükler noktasını aşıp kolektif haklar noktasına geldiğini kabule yanaşmaması… Bugün Türkiye’de Türkler’in yanı sıra, nüfusu 20 milyonu bulan bir Kürt topluluğunun bulunduğunu ve bu topluluğun dünyada, bir başka ulusun siyasi egemenliği altında yaşayan en büyük homojen ulusal topluluk olduğunu; bu topluluğun önemli bir kısmının sadece bireysel haklar değil, birtakım kolektif haklar da talep ettiğini görmezden gelmesi. Dahası, bireysel hakların ötesindeki hak taleplerini müzakereye bile yanaşmadan, toptancı bir şekilde “ülkenin ameliyat masasına yatırılması” olarak görmesi…

Diğer yanda, PKK-BDP çizgisinin ise talep ettiği kolektif hakları -ya da statüyü diyelim – kabul ettirmenin tek yolunun silahları elde tutmak olduğuna inanması; tersten söyleyecek olursak, statü taleplerini iç savaş tehdidi yoluyla dayattığı sürece başarı kazanmasının mümkün olmadığını görmemesi.

İkinci olarak da, talep edilen statünün belirleneceği yerin devletle kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler değil; meşru zeminlerde cereyan eden açık tartışmalar olduğu gerçeğinin farkında olmaması… İster federasyon istesin, ister özerk bölge, isterse anayasal vatandaşlıkla pekiştirilmiş eşit yurttaşlık hakkı; bu ilerlemeleri ancak halkın büyük çoğunluğunu ikna ederek yapabileceğini anlamaması.

İşte bunu anlamadığı için de, “Bir söz… Savaşı bitirmem için tek bir söz yeter” diyor Öcalan. Erdoğan’ın istese de böyle bir söz veremeyeceğini; içinde değişik eğilimler barındıran büyük bir kitle partisinin lideri olarak; bütün toplumu kucaklamak durumunda olan bir iktidarın başı olarak toplumsal konsensüs aramak zorunda olduğunu idrak etmiyor.

İşte böylece, şu anki sıkışıklık noktasına geliyoruz.

Ama ben karamsar değilim. “Ortalığı kana bularız; iç savaş çıkarırız” tehditlerinin de büyük ölçüde blöf olduğunu düşünüyorum. Zira artık her iki taraf da ölerek ve öldürerek sonuç almanın mümkün olmadığını biliyor.

Bugünkü sıkışıklık ancak seçim sonrasında yeni anayasa için oluşturulacak tartışma platformlarında özgür ve dobra tartışmalarla giderilebilir. Amacımız, bu tartışmalardan, gelip tıkandığımız şu statü meselesinde, toplumun ağırlıklı çoğunluğu açısından kabul edilebilir bir formül çıkarmak olmalıdır.

Tek yol budur…

Bugün, 23.05.2011

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et