Bir hurafe: 61 Anayasasının özgürlükçülüğü

“Devletçi-bürokratik seçkinler”in 1961 Anayasasını Türkiye için en ideal anayasa olarak görmeleri anlaşılabilir bir durum. Ama şaşırtıcı olan, bunun, meşru çıkarları bürokratik seçkinlerinkiyle uyuşmayan kesimler dahil olmak üzere aşağı yukarı genel kabul gören bir fikir haline gelmiş olmasıdır.

Oysa, 1961 Anayasasının son derece özgürlükçü ve demokratik bir anayasa olduğu düşüncesi bir hurafedir. Ne var ki, aksi görüşün genel-geçer bir kabul görmesi, yakın zamanlara kadar bunun içeriğini “eski kuşak” hocaların belirlediği üniversitelerimizdeki hukuk öğretiminin odağında yer almasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin bugünkü özgürleşme ve demokratikleşme adımlarından rahatsızlık duyanların başında aşağı yukarı aynı hocalar kuşağının gelmesi, bu hurafeyi anlamak isteyenler için ne kadar da öğreticidir!

Evet, 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ve demokratik bir anayasa olduğu bir hurafedir. Bir kere, bu Anayasanın yapılış süreci demokrasi bakış açısından tam bir skandaldır. Nitekim, Anayasayı yapmak üzere teşkil edilen “Kurucu Meclis”, darbecilerle CHP ittifakına dayanan ve halkın yarısının temsilcilerini kategorik olarak dışlayan yapısıyla açıkça plebisitçi-otoriter bir organdı. Bu durum, bugün parlamentonun anayasa yapma yetkisi bulunmadığını savunanların da büyük bir çoğunluğunun hangi saiklerle hareket ettiğini anlamamızı kolaylaştırmaktadır.

Öte yandan, temsili-demokratik kurumlara karşı askeri-bürokratik isyanın resmi bir meşrulaştırmasına “Başlangıç”ında yer vermesi bakımından bu anayasa 1982 Anayasası’na da öncülük etmiştir. Bununla uyumlu olarak, bu Anayasa milliyetçilik ve Atatürkçülüğü harmanlayan bir ideolojiyi resmileştirmiştir. Kurduğu Milli Güvenlik Kurulu ve özerk silâhlı kuvvetler marifetiyle askeri gücü iktidara ortak etme “onur”u da 1961 Anayasasına aittir. “Sıradan” halkın “kalifiye olmayan” temsilcilerini, içinde darbecilerin de yer aldığı bir “okumuşlar” meclisinin vesayeti altına alma fikri de öyle.

1961 Anayasası, tabiatıyla, “sıradan” halkın -”avam”ın?- özgürlükleri konusunda da bir hayli cimri davranmıştır. Bu anayasanın “insan haklarına dayanan devlet”ten söz etmesi ve liberal görünümlü bir temel hak ve hürriyetler rejimine yer vermesi kimseyi şaşırtmasın. Aynı anayasa -1982 Anayasası’nın paralel maddesine de model oluşturan- 19. maddesinin son fıkrasıyla, dindar-muhafazakâr kitlelerin sadece siyasete katılma ve kamu meseleleri hakkında söz söyleme hakkını değil, onların sivil alanda özgür vatandaşlar olarak var olma haklarını da “din istismarı” bahanesiyle budamıştır. Kısaca, bu Anayasa, esas olarak “ilericiler”in kullanmasına açık bir “liberal” haklar rejimi getirmiştir.

Bu vesayet düşüncesinin başka bir eseri de Anayasa Mahkemesi’nin kurulması olmuştur. Böyle bir kurumu ihdas etmenin amacı devletin yurttaşların haklarına tecavüzünü önlemek ve herkese hukuk garantisi sağlamak üzere “devlet iktidarı”nı sınırlamak değil, fakat seçilmiş çoğunlukların iktidarını “devlet iktidarı” lehine sınırlamak idi. Ran Hirschl’in gayet açıklayıcı terminolojisiyle söylersek, devletçi-bürokratik seçkinler Anayasa Mahkemesi ve diğer vesayet kurumları aracılığıyla aslında kendi “hegemonik konumlarını koruma” amacı güdüyorlardı.

Bu arada, Anayasanın temel haklar rejimi sadece muhafazakârları değil, liberal eğilimleri de pek hoşnut edecek gibi değildi. Buna karşılık, 1961 Anayasası “ilericiler” arasında yer alan sol kanadı “sosyalist bir demokrasi” konusunda ümitlendiren unsurlar da taşıyordu. Nitekim, mülkiyeti her an “kamulaştırılabilir” ve “devletleştirilebilir” kılan hükümleri (m.38, 39) ve sadece ekonomiyi değil “sosyal ve kültürel kalkınma”yı da plân altına almayı öngören merkezi planlamacılığıyla (m.129) birlikte düşünüldüğünde, Anayasanın “sosyal devlet” niteliği ve öngördüğü “sosyal haklar” katalogu gibi unsurlar Mümtaz Soysal ve Bülent Tanör gibi sosyalist anayasacıları “Anayasanın sosyalizme açık” olduğu sonucuna götürmüştü.

1961 Anayasasını savunma konusunda solun -seçkinci olanlarını değilse de- “demokrat” olanlarını yanıltan da işte bu noktadır. Oysa bu, bürokratik seçkinlerin “gerici güçler” karşısında “ilerici” bir ittifak oluşturmak uğruna sosyalistlere verdikleri bir tavizden başka bir şey değildi.

Star, 11.02.2010
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et