Aydınların kandırıldık histerisi

AYDINLARDAN son dönemde çokça duyduğumuz bir yakınma var: Kandırıldık!

Aydınlar bazı siyasî partiler ve liderler tarafından kandırıldıklarını söylüyorlar. Son dönem kandırma vakasının öznesi HDP ve Selahattin Demirtaş. Bugünlerde ardı ardına “kandırdın bizi Selo” temalı yazılar yazılıyor.

Buna göre, Demirtaş seçimlere girerken Kürt siyasî hareketinin Türkiyelileşme amacında olduğunu söylemiş ve HDP’nin bir Türkiye partisi olacağını taahhüt etmiş, ancak sözünde durmamıştı. HDP’nin şehir savaşını desteklemesi ve Demirtaş’ın son KCK’da yaptığı özerklik ve bağımsız Kürdistan temalı konuşması bu kandırılmış olma durumunun açığa çıktığı sahne olarak gösteriliyor. İfadelere bakılırsa, Demirtaş onların desteği sayesinde oyları almış, işi bitince “esas” veya “gizli” ajandasını açık etmişti.

Bir-iki yıl önce, benzer bir yakınmayı yine bir başka aydın grubundan AKP için duymuştuk. O zaman da aydınlar, AKP’nin kendilerine demokratik bir ülke vadettiğini, kendilerinin de bu yüzden partiyi desteklediklerini, ancak sonuçta kandırıldıklarını söylemişlerdi.

Buna göre, aydınlara muhtaç iken demokratik reformcu bir program vadeden AKP’nin, aslında diktatörlüğü hedefleyen gizli bir programı olduğu ortaya çıkmıştı. Kandırılmış aydınlarımız daha önce canhıraş destekledikleri AKP’yi, şimdilerde canhıraş şekilde “devirmeye” çalışıyorlar. HDP örneğiyle kıyaslandığında, AKP örneğinde kandırılmışlık duygusunun aydınlarda yarattığı tahribatın çok yüksek olduğunu not edelim.

Peki bu kandırılma vakalarından nasıl bir sonuç çıkarabiliriz? Aydınlarımızın çok saf ve iyi niyetli, siyasilerimizin ise üçkağıtçı ve kötü niyetli olduğunu mu? Pek sayılmaz. Meseleyi biraz daha iyi görebilmek için aydınların siyasî partilerle kurdukları ilişkiye daha yakından bakmak gerekiyor. Aydınlara sık sık hayal kırıklığı yaşatan sebep partilerle kurdukları sorunlu ilişkide yatıyor gibi görünüyor.

Sorunun ilk ayağını aydınların kendilerine ve partilere biçtikleri roller oluşturuyor. Bu aydınlar kendilerine yanılmaz rehber ve yol gösterici aktif bir siyasî rol biçiyorlar. Partilere ve siyasilere ise kendilerini takip etmesi gereken pasif birer aktör rolü veriyorlar. Sanıyorum, bu kibirli duruşun bilinçaltı aydınlanmanın ürünlerinden biri olan aydın despotizmine kadar uzanıyor.

Oysa aydınların kulesi yerine, siyaset arenasında durup etrafa baktığımızda aradaki ilişki çoğu zaman tam tersine kuruluyor. Aydınlar siyasî hareketleri ve partileri değil, daha çok partiler ve siyasi hareketler aydınları arkasından sürüklüyor. Yani aydınlar kendi yerlerini ve güçlerini olduğundan büyük, partilerin ve siyasî liderlerin yerlerini ve güçlerini olduğunda küçük görmeye eğilimliler.

Sorunun ikinci ayağını ise aydınların partileri statik ve sabit yapılar olarak görmelerinden kaynaklanıyor. Oysa partiler, parti içi ve dışı ve ülke içi ve dışı kaynaklı olmak üzere pek çok koşula ve değişkene bağımlı durumdalar. Partiler çoğunlukla dinamik ve esnek yapılar. Aslında bir “yapıdan” çok organizma gibi hareket ediyorlar. Partilerde, stratejik veya taktiksel hedefler ve siyasî kararlar belirlenirken gözetilmesi gereken pek çok değişken ve denge unsuru devreye giriyor. Oysa aydınların durumu böyle değil, sadece “sözü” söylemeleri yeterli. Kendilerini dinletebilirlerse ne âlâ.

Hayal kırıklığı yaşayıp durmaktan kurtulmaları için bu aydınlara verilebilecek en iyi tavsiye, siyasî partileri kendi siyasî gaye ve stratejileri için basit birer aparat olarak görmekten (zannetmekten) vazgeçmelerini söylemek olurdu.

Zira, bu hevesle kurdukları her ilişkide kendileri aparat durumuna düşüyorlar.

Yeni Yüzyıl, 11.01.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/aydinlarin-kandirildik-histerisi-876

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikCan Paker
Sonraki İçerikİran’a bakışta iki yanlış

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et