<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cihan Güneş, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/cihangunes/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sun, 19 Apr 2026 19:49:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/m-brett-wilson-elestirisi-devlet-tarikat-seyhlerine-zulmetti-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 14:52:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209006</guid>

					<description><![CDATA[<p>M. Brett Wilson’un “New Perspectives on Turkey”de taze yayımlanan “Sufi leaders in the early Turkish Republic: profession, privilege, and persecution (1925–1950)” makalesi, son günlerde sosyal medya akışımın adeta gediklisi oldu. Makalenin iddialı bir amacı var: Yazar, “erken Cumhuriyet’te Sufi liderlerin (tarikat şeyhleri veya liderleri) sistematik bir baskı ve zulümle karşılaştığı iddiası şüphelidir; aksine dönemin idaresi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/m-brett-wilson-elestirisi-devlet-tarikat-seyhlerine-zulmetti-mi/">M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>M. Brett Wilson’un “<a href="https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey"><em>New Perspectives on Turkey</em></a>”de taze yayımlanan “<a href="https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey/article/sufi-leaders-in-the-early-turkish-republic-profession-privilege-and-persecution-19251950/">Sufi leaders in the early Turkish Republic: profession, privilege, and persecution (1925–1950)</a>” makalesi, son günlerde sosyal medya akışımın adeta gediklisi oldu. Makalenin iddialı bir amacı var: Yazar, “<a href="https://fikiryorum.net/arsiv/erken-turkiye-cumhuriyetinde-sufi-liderler-meslek-ayricalik-ve-baski-1925-1950/">erken Cumhuriyet’te Sufi liderlerin (tarikat şeyhleri veya liderleri) sistematik bir baskı ve zulümle karşılaştığı iddiası şüphelidir; aksine dönemin idaresi tarafından siyasi ve sosyal yapıya entegre edilmeye çalışılmıştır</a>” diyor. Ancak burada dikkat çekici bir nüans var: Yazar, bir nevi reddiye yazarken “şüpheli” gibi görece zayıf ve esnek bir sıfatın arkasına sığınıyor. Bir iktisat tarihçisi olarak söyleyebilirim ki; eğer elinizde koca bir paradigmayı yerle bir edecek “buz gibi” kanıtlar varsa, iddianızı bu kadar ürkekçe savunmazsınız. Bu “şüpheli” tanımlaması, aslında yazarın savunduğu tezin ne kadar kaygan bir zeminde olduğunun ve sunacağı verilerin bu büyük iddiayı taşımakta zorlanacağının ilk itirafı niteliğindedir. Makalenin henüz özet kısmında neyle karşılaşacağımın fragmanını görmüş oldum.</p>
<p>Uzmanlık alanım olmadığı için tarikatlar konusunun detaylarına vakıf değilim; ancak devletin otoriterleşme pratikleri her zaman çalışma sahamın merkezinde yer aldı. Bu yüzden makaleyi elime aldığımda aklımdaki en büyük soru şuydu: “Bir dönemde zulmün olmadığı bilimsel olarak nasıl ispat edilir?”</p>
<p>Zulmün varlığını iddia etmek kolaydır. Çünkü zulüm somuttur. Arkasında zorlama, gönülsüzlük, ekonomik yıkım, gözyaşı ve bazen de mutlak bir sessizlik bırakır. Ancak zulmün yokluğunu iddia etmek, tarihçiliğin en çetin işlerinden biridir. Bu, sadece arşivlerdeki resmî yazışmalara bakmayı değil, tarihin öznesi olan o insanların ruh dünyasına sızmayı, ne hissettiklerini anlamayı ve hepsinden önemlisi bunu okuyucuya ispat etmeyi gerektirir. Bu hipotezi savunmak, basit bir tarihçilik pratiğinin çok ötesinde, neredeyse imkânsız bir iştir.</p>
<p>Yazar bu ürkek iddiasının altından nasıl kalkacak? Artık hayatta olmayan şeyhlerin sessizliği adına nasıl konuşacak? Bizleri bu “gül bahçesi” tasvirine nasıl ikna edecek?</p>
<p>Makaleyi işte tam da bu metodolojik merakla okudum. Ancak satır aralarında ilerledikçe hayretim katlanarak arttı. Okumayı bitirdiğimde vardığım sonuç şuydu: Bu kadar teknik açıdan problemli bir makale SSCI kapsamında saygın bir dergiden nasıl kabul alabilir? Mesele artık sadece yazarın hipotezinin doğruluğu veya yanlışlığı değil; mesele, makalenin akademik teknik standartlar açısından göz ardı edilemeyecek kadar büyük yapısal hatalar içermesidir. Normal şartlar altında, bilimsel niteliği korumakla yükümlü bir dergi heyetinin bu çalışmayı daha hakem sürecine sokmadan “desk reject” (masa başı reddi) ile geri göndermesi gerekirdi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-209012 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/new_perspectives-on-turkey.jpg" alt="" width="180" height="270" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/new_perspectives-on-turkey.jpg 180w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/new_perspectives-on-turkey-150x225.jpg 150w" sizes="(max-width: 180px) 100vw, 180px" />Görünen o ki, dergi yönetimi bu noktada sınıfta kalmıştır. Bu yüzden, o hakkıyla yapılmayan hakemliği şimdi ben burada, kamuoyunun önünde yapacağım. Wilson’un ulaştığı sonuçlardan ziyade, kendisini o sonuçlara götüren problemli adımları masaya yatıracağım. Çünkü bilimsel bir çalışmayı konuşulmaya değer kılan şey, vardığı liman değil, o limana hangi haritayla ve hangi gemiyle ulaştığıdır.</p>
<p>İşte bu yöntemsel kör noktalara ve akademik disiplini zorlayan boşluklara dair itirazlarımı madde madde açmaya başlıyorum:</p>
<p><strong>Kendiyle Çelişmenin Zirvesi: “Zulüm mü? O da Ne?”</strong></p>
<p>Wilson’ın makalesi, henüz giriş bölümünde kendi kendini tekzip eden trajikomik bir paradoksa imza atıyor. Yazar, 1925 sonrasını tasvir ederken bizzat şunları sıralıyor: Tekkeler kanunla yasaklandı, vakıf mülklerine ve liderlerin varlıklarına el konuldu, tüm unvanlar lağvedildi, şeyhlerin mesleklerini icra etmeleri suç sayıldı ve basın bu insanları “parazitler”, “şarlatanlar” olarak hedef gösterdi. Tüm bu ağır tabloyu bizzat kendi cümleleriyle kuran yazarın, bir sonraki satırda “zulüm anlatısına şüpheyle yaklaşıyorum” demesi absürt derecede tuhaftır. Demek ki yazarın zulüm ifadesinden anladığı şey başka bir şey olmalı. Yazarın zulüm ifadesinden ne anladığı sonuç yazısındaki, dönemin idaresinin sufi liderlere yönelik tutumunu Fransız Devrimi’ndeki ruhban katliamları, Sovyetler’in onbinlerce din görevlilerini kurşuna dizmesi, Orta Asya’daki 40 bin dini liderin infaz edilmesi ile kıyaslamasından anlaşılmaktadır. Yazarın savunusundan “kan akmazsa zulüm şüphelidir” gibi acayip bir anlam çıkıyor.</p>
<p>Peki. Siyasî gücü elinde tutan bir grubun, görece zayıf bir grubu baskı altına alıp mülksüzleştirmesi, onları yeraltına itmesi ve yüzyıllık kültürel sermayelerini (kütüphanelerini, unvanlarını) bir gecede yok etmesi başlı başına bir sosyal ve kültürel zulüm değil midir?</p>
<p>Wilson, tarikat şeyhlerinin 1925 sonrası imam, kütüphaneci veya öğretmen olarak devlet memuru olmalarını bir entegrasyon başarısı olarak sunuyor. Ancak bu entegrasyonun ne kadar gönüllü olduğu, en başta sıraladığı el koyma ve yasaklamalardan bellidir. O halde gönülsüz olan bu entegrasyonun kendisi zulüm olarak değerlendirilemez mi? Mülküne el konulan, unvanı alınan ve toplum önünde aşağılanan bir kişinin, aç kalmamak için devletin kendisine sunduğu memuriyet kadrosuna geçmesini bir “başarı hikâyesi” gibi okumak, tarihin özneleriyle alay etmektir. “İyi ki tekkelerimiz kapatıldı da kütüphaneci olduk” diyen Sufi lider var mı acaba?</p>
<p>Daha da önemlisi; “zulüm” gibi son derece öznel ve duygusal bir ifadeyi akademik bir makalenin ana çalışma nesnesi haline getirmek bana göre metodolojik bir hatadır. Biz akademik tarihçiler, kişisel günlüklerimizde yer bulabilecek bu tür öznel yargıları test etmeye kalkmayız; biz kanıtların işaret ettiği buz gibi soğuk yargılarla ilgileniriz. Wilson&#8217;ın öznel bir kavramı merkeze alarak yola çıkması, çalışmanın bilimsel bir analizden ziyade bir propaganda metnine dönüştüğünün en açık kanıtıdır.</p>
<p>Peki, yazarın reddiye yazdığı bu “zulüm iddiası” akademik dünyada kim tarafından, hangi ciddi çalışmayla temsil ediliyor? Wilson bu iddiayı kiminle tartışıyor?</p>
<p><strong>Öznesi Belli Olmayan Reddiye </strong></p>
<p>Wilson makalesinde, “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” (anti-secularist, devout intellectuals) arasında Erken Cumhuriyet’in Sufi liderlere şiddetli bir zulüm uyguladığına dair köklü bir görüş olduğunu iddia ediyor. Ben bu literatürü bilmiyorum ve haliyle hangi akademik tarihçilerin bu yönde çalışma yayınladığını da merak ettim. Wilson’ın yaygın olduğunu iddia ettiği bu devasa “zulüm külliyatına” dair gösterdiği tek bir kanıt var: Necip Fazıl Kısakürek ve onun 1969 tarihli “<em>Son Devrin Din Mazlumları</em>” eseri.</p>
<p>İşte meselenin akademik fiyaskoya dönüştüğü nokta burasıdır. Necip Fazıl Kısakürek <img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-209015" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-300x300.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-150x150.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-768x768.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-696x696.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /> profesyonel bir tarihçi değildir; o bir şair, bir edip ve her şeyden önce bir ideologdur. Bir akademik makalenin, bir şairin ajite edici eserini ciddiye alıp ona reddiye yazmak için yola çıkması görülmüş şey değildir. Kısakürek’in bu tezini ciddiye alıp akademik düzeyde savunan tek bir akademik çalışma var mı? Wilson makalesinde böyle bir atıf sunamıyor.</p>
<p>Daha da vahimi; Hülya Küçük ve İsmail Kara gibi tarikatlar konusunda uzmanlaşmış yetkin akademisyenlerden bahsediyor. Ancak bu isimlerin hiçbiri zulüm anlatısını destekleyen radikal bir iddiada bulunmuyor. Dolayısıyla zulüm iddiasının sahibi akademik değil, konuyla ilgili akademik yazı yazanlar ise zulümden bahsetmiyor.</p>
<p>O halde sormak gerekir: Wilson’ın savaştığı bu “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” kimdir? İsimleri nedir? Hangi makaleleri yazmışlardır? Cevap yok.</p>
<p>Anlaşılan o ki Wilson, kendi iddiasını güçlendirmek için bir antagonist (karşıt güç) yaratmak zorundaydı ve çareyi hayalet bir kitle uydurmakta buldu. Akademik literatürde karşılığı olmayan bir iddiayı, sırf reddiye yazabilmek için genel bir kanı gibi sunmak, bir tarihçilik metodolojisinden ziyade, reddettiği Necip Fazıl’ın ideolojik yöntemine benzemektedir.</p>
<p><strong>İstatistiksel Verinin Şeffaf Olmaması: Kayıp 99 kişi </strong></p>
<p>Wilson makalesinde, çalışmasının temelini 121 Sufi liderden oluşan ve kendi hazırladığı bir veri tabanına dayandırdığını iddia ediyor. Ancak ortada devasa bir bilimsel sorun var: Bu veri tabanı yayınlanmamış ve kamuoyuna açıklanmamıştır. Sosyal bilimlerde “veri tabanı geliştirilme aşamasındadır” diyerek kesin yargılara varılamaz. Madem hazırladığınız veri tabanı henüz açıklayabilecek kadar gelişmemişti, bu yetersizliğin ortaya çıkardığı sonuçlara nasıl güvenerek çalışma tamamladınız?</p>
<p>Ayrıca açıklanmayan veri tabanının olduğu bir çalışmada bulguların doğrulanabilirliğini nasıl test edeceğiz?</p>
<p>Bir okuyucu olarak soruyorum: Bu 121 kişi kimdir? Hangi tarikatlara, hangi coğrafyalara dağılıyorlar? Örneğin, Mevlevilerin entegrasyon oranı ile Nakşibendilerinki aynı mıdır? Veri tabanı açıklanmadığı için yazarın bu isimleri hangi kriterlerle seçtiğini, örneklemin ne kadar tarafsız olduğunu anlayamıyoruz. Wilson, veriyi gizleyerek okuyucuya tek bir seçenek bırakıyor: Bana güvenin. Oysa gerçek bir tarihçi “Bana güvenin” demez; “İşte belgeler, işte isimler, buyurun siz de test edin” der.</p>
<p>Makalede 121 kişiden sadece 22 tanesinin ismi (Mehmet Zahid Kotku, Veled Çelebi, Selahattin İnan gibi) metin içinde zikredilmektedir. Peki, geri kalan 99 kişi nerede?  Yazar, elindeki örneklemin tamamını şeffafça paylaşmak yerine, bazı seçilmiş isimleri makalenin başlıklarına adeta birer “tuzluk” gibi serpiştirmeyi tercih etmiştir. Bu 121 bireyin kimliklerini ve mensubiyetlerini bir tablo halinde ekte sunmak en fazla iki sayfa alırdı. Niçin yapılmadı? Bu gizlilik, akla şu soruları getiriyor:</p>
<p>Acaba yazar, açıklamadığı isimlerin hayat hikâyelerinin makalenin ana iddiasıyla çeliştiği için mi onları saklıyor?</p>
<p>Yoksa sadece kendi fikrini destekleyen uyumlu liderleri seçtiği belli olmasın diye mi bu yolu tercih ediyor?</p>
<p>Daha da vahimi; yazar örneklemini hangi “evren” içinden seçtiğini de açıklamıyor. Bir sosyal bilim çalışmasında evreni ve örneklem seçim yöntemini açıklamak zorunluluktur. SSCI indeksli bir derginin bu kadar temel bir hatayı görmezden gelmiş olması inanılır gibi değil. Bu durum makalenin doğrudan reddedilmesi (reject) için yeterli bir gerekçedir.</p>
<p>Meseleyi bir ekonomi tarihçisi olarak şöyle somutlaştırayım: Ben çıksam ve desem ki; “Osmanlı İmparatorluğu Avrupa&#8217;nın en yüksek kişi başına düşen milli gelirine sahipti!”. Kanıt olarak da kimseye göstermediğim, adına da “Osmanlı Milli Gelir Veri tabanı” dediğim bir dosya hazırlasam, profesyonelce araştırma soruları yazıp, literatürü açıklayıp Avrupa ülkelerinin rakamlarıyla karşılaştıran şık grafikler çizsem, çalışmam ne kadar ciddiye alınır? İşte Brett Wilson&#8217;ın yaptığı tam olarak budur. Ben de kanıtımı oluşturan veri tabanımı açıklamamış oldum. O da açıklamıyor. Sosyal bilimlerde doğrulanabilirliği olmayan veri, veri değildir.</p>
<p>Görünüşte akademik, gerçekte ise “kâğıttan fikirlerle” örülmüş, kanıtı gizli iddialar yığınıyla akademik makale yazılamaz. Yazılırsa da ciddiye alınamaz. Ciddiye alınıp yayınlansa da akademik bir makalede kullanılan kaynağın gizlenmesi maalesef <u>açık bir etik ihlalidir</u>.</p>
<p><strong>Ansiklopedi Bilgisiyle Paradigma Yıkılabilir mı? (Metodolojik Kolaycılık)</strong></p>
<p>Tarihçilik zanaatının ilk kuralı, henüz lisansüstü eğitimin başında zihnimize kazınır: Aslolan birincil kaynaktır. İkincil kaynaklar (başkalarının yazdığı kitaplar, makaleler); dikkatsizlik, yanlış yorum veya manipülasyon riskini barındırır. Eğer çalışmanızı ikincil kaynaklar üzerine inşa ederseniz, sizden önceki yazarların hatalarını devralır, çalışmanızın başarısını onların becerisine bırakırsınız.</p>
<p>Peki, <a href="https://dsps.ceu.edu/people/brett-wilson">Brett Wilson</a> 121 Sufi liderin izini sürdüğü o meşhur veri tabanını oluştururken hangi kaynaklara dayanmış dersiniz? Yazar bizzat itiraf ediyor: Ansiklopediler, akademik çalışmalar ve hatıratlar. Bir tarih araştırmacısı için bu itiraf, aslında “Ben bu çalışmayı birincil kaynaklar yerine, başkalarının süzgecinden geçmiş bilgilerle kurguladım” demektir.</p>
<p>Akademik bir tarihçiden beklenen, ansiklopedi maddelerini alıp istatistiğe dökmek değildir. Aksine; o ansiklopedi maddesinin dayandığı birincil belgelere (nüfus kayıtlarına, sicillere, özlük dosyalarına, emeklilik belgelerine ve şahsî dilekçelere) inerek yeni ve özgün bir şey söylemektir. Bir tarikat şeyhinin devlet memuru olmak için yazdığı dilekçedeki mecburiyet kokan üslup, aldığı maaşın yetersizliği yüzünden düştüğü icra kaydı veya hakkında tutulan gizli polis raporu gibi birincil kaynaklar bize ansiklopedideki o ruhsuz “Şu okulda öğretmenlik yaptı” cümlesinden çok daha fazlasını anlatır.</p>
<p>Ansiklopedilerden devşirilen 121 isimle Erken Cumhuriyet’in en çetrefilli meselesini çözdüm demek, akademik bir illüzyondan fazlası değildir. Zaten ansiklopedi de temel alınacak bir kaynak değildir, sonuçtur. Eğer paradigmayı değiştirecek yargılara varmak istiyorsanız, başkalarının süzgecinden geçmiş steril bilgilerle değil, arşivin çıplak gerçeğiyle yüzleşmeniz gerekir. Yerleşik paradigmalar, böylesine tembel yazar kolaycılığıyla yıkılamaz.</p>
<p><strong>Coğrafi Yanlılık Hatası: İstanbul Üzerinden Tüm Türkiye’ye Bakmak</strong></p>
<p>Wilson’ın iddiasını üzerine inşa ettiği veritabanında yer alan Sufi liderlerin hangi şehirlerden seçildiği meselesi, çalışmanın genelleme gücünü yerle bir eden devasa bir kör noktadır. Yazar veri tabanının büyük kısmının İstanbul’dan seçildiğini itiraf ediyor ve bu konuyu makalesinde şöyle bir ifadeyle geçiştiriyor: <em>“Yine de veri tabanı, mümkün olduğunca çok bölgeden sufi tarikatların ana tekkelerini içermektedir”.</em></p>
<p>Peki. “Mümkün olduğunca” ifadesi istatistiksel olarak yüzde kaça tekabül eder? Yazar, devlet memuru olan şeyhlerin hangi meslekleri icra ettiğini %0,1 hassasiyetle oranlayıp grafikler sunabilirken, bu kişilerin coğrafi dağılımı gibi hayati bir konuyu neden belirsiz sıfatlarla geçiştirmektedir? Bu durum, yazarın metodolojik titizlikten uzak olduğunu ya da elindeki verinin zayıflığını saklamaya çalıştığını göstermektedir. Her iki ihtimal de oldukça vahimdir.</p>
<p>Makalede ismi zikredilen 22 tarikat liderinin neredeyse tamamının İstanbul merkezli olması, İstanbul elitlerinin hayatta kalma başarısını, tüm Türkiye’deki Sufi hareketlerin devletle barışması gibi sunmak makalenin en büyük metodolojik riskini doğurmaktadır.</p>
<p>İstanbul’daki tarikat şeyhleri; genellikle daha eğitimli, kozmopolit ve Osmanlı’dan beri merkez bürokrasiyle zaten iç içe geçmiş bir elit kesimi temsil ediyordu. Ancak Anadolu’nun derinliklerindeki, devletle bağı zayıf olan yerel ve kırsal şeyhlerin (özellikle Kürt coğrafyasındaki Nakşibendi ve Kadiri liderlerin) bu entegrasyon sürecine ne ölçüde dahil olabildiği sorusu yanıtsız bırakılmıştır. Wilson, Doğu ve Güneydoğu’daki tarikat ağalarının yaşadığı baskıyı, Şeyh Said veya Menemen Olayı sonrası toplu cezalandırma psikolojisini “bireysel vaka” diyerek küçültmeye çalışmaktadır. Bu, devasa bir sosyolojik gerçeği cımbızla ayıklayıp çöpe atmaktır.</p>
<p>Taşradaki baskı ve asimilasyon süreci, İstanbul’daki “kütüphaneci şeyhlerin” konforlu hayatından çok daha sert ve karanlık geçmiş olabilir. Yazarın İstanbul vitrinine bakarak tüm Anadolu hakkında “barış ve uyum” hikâyesi yazması, sadece metodolojik bir hata değil, sosyolojik bir körlüktür.</p>
<p><strong>Sadık Memur mu, Hayatta Kalma Stratejisi mi?</strong></p>
<p>Wilson, tarikat şeyhlerinin devlet memuru olmasını bir “başarı ve entegrasyon” hikâyesi gibi sunuyor. Ancak burada ıskalanan devasa bir gerçek var: Siyasî Pragmatizm. Yeni kurulan devletin elinde yetişmiş kadro olmadığı için bu eğitimli elitleri istihdam etmesi belki de bir hoşgörü değil, idarî bir zorunluluktur. Peki, yazar bu ihtimali bir araştırma sorusu olarak dikkate almış mıdır? Ne yazık ki hayır.</p>
<p>Ekonomik bir perspektifle bakarsak; geçimini sağladığı vakıf gelirlerine el konulan bir inanç önderinin devlet memuru olması bir uyum başarısı mıdır, yoksa en temel hayatta kalma stratejisi midir? Yazarın bizzat verdiği Abdülbaki Baykara örneği bu noktada trajik bir kanıttır: Kendi tekkesi kapatıldıktan sonra hayata tutunmaya çalışan Baykara, önce İstanbul Darülfünun’da Farsça öğretmeni oluyor, daha sonra kovuluyor, ardından bir Ermeni okulunda öğretmenlik yapmaya başlıyor, buna da ancak iki ay dayanabiliyor. Wilson, bir İslam tarikatı liderinin hayatta kalmak için, bir gayrimüslim okulunda öğretmenlik yapmak zorunda bırakılmasının o kişinin ruh dünyasında nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin bile etmiyor. Keza, Fahreddin Erenden’in kendi dergâhının konut bölümünde kiracı olarak yaşamak zorunda kalması, bir entegrasyon değil, başlı başına bir trajedi hikâyesidir. Yazarın açıklamadığı veya dikkate almadığı diğer tarikat liderlerinde de bunun gibi öykülerin yaşanmış olması çok muhtemeldir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-209013 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci.webp" alt="" width="450" height="321" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci.webp 450w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci-300x214.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci-150x107.webp 150w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p>Ayrıca bu kişilerin devlet kurumlarında çalışırken arka planda tarikat öğretisini devam ettirip ettirmedikleri tam olarak analiz edilmiyor. Yani “sadık memur” portresi, bir hayatta kalma maskesi olabilir. Şeyhlerin iç dünyasındaki kopuş veya zihinsel direniş, sadece dışsal meslekî verilere bakılarak anlaşılamaz. Wilson, bu temel sosyolojik riskleri verilerinden arındırmadığı için, sunduğu yüzdeler ve grafikler bilimsel bir veri olmaktan çıkıp tamamen anlamsızlaşmaya başlamaktadır.</p>
<p><strong>121 Kişiye Sorduk, Paradigmayı Yıktık! (mı Acaba?)</strong></p>
<p>Wilson’ın makalesi, tepe yöneticilerinin kariyer basamaklarını takip ederken tabandaki depremi görmeyen, tipik bir elit odaklı tarih yazıcılığı örneğidir. Yazarın temel mantığı şu: “Ben 121 tane şeyhin kariyerine baktım; çoğu devlet memuru olmuş, meclise girmiş, kütüphaneci olmuş; o zaman devletin Sufilere zulmettiği anlatısı yanlıştır”. Ancak bu bakış açısı, buzdağının suyun üstündeki kısmına bakıp denizin derinliklerini tarif etmeye çalışmaktan farksızdır.</p>
<p>Wilson’un en büyük metodolojik yanılgısı, lider ve kitle arasındaki kopuşu ıskalamasıdır. Bir tarikat liderinin, ailesini geçindirmek için devlet memuru olması ya da İbrahim Arvas örneğinde olduğu gibi meclis sıralarında sessizce oturması, o tarikata gönül veren on binlerce müridin yaşadığı kültürel travmayı yok sayabilir mi? Şeyhler, sahip oldukları eğitim, sosyal sermaye ve bürokrasiyle iç içe geçmiş aile bağları sayesinde bir şekilde koruma kalkanına sahipti. Peki ya Anadolu’nun köylerindeki dervişler? Tekkesi kapatılan ve bir araya gelmesi suç sayılan o binlerce isimsiz insana ne oldu?</p>
<p>Wilson, liderlerin entegrasyonu üzerinden koca bir tabanın yaşadığı tasfiyeyi, sessizliği ve yeraltına çekilmeyi &#8220;yok&#8221; saymaktadır. Bir yapının tepe yönetiminin sistemle bir şekilde uzlaşmış görünmesi, o yapının temsil ettiği geniş kitlenin de rejimle barıştığı anlamına gelmez. Aksine, bu durum kitlenin daha da radikalleşmesine veya derin bir zihinsel kopuş yaşamasına neden olabilir.</p>
<p>Gerçek tarihçilik, sadece meclis sıralarında oturan veya kütüphanelerde katalog yapan eski şeyhleri değil; onların kapandığında öksüz kalan tekkelerini ve o mekânların sessizliğe gömülen binlerce müridini de hesaba katmayı gerektirir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Brett Wilson’ın bu makalesi, yerleşik mutlak zulüm anlatısını kırma çabasıyla kâğıt üzerinde ufuk açıcı görünse de akademik tarihçi gözüyle bakıldığında metodolojik ve teorik açıklarıyla kör bir perspektifin ürünüdür. Bu çalışma, Tek Parti devrinin otoriter politikalarını aklama amacı güden bir propaganda metnine dönüşmüştür. Bu aklama çabası son yıllarda özellikle de tarihçi olmayan siyaset bilimcilerin bazılarında çok sık karşılaştığımız bir propaganda haline geldi. Bunu konuşmak da başka bir tartışma konusu olur.</p>
<p>Bana göre Sufilere uygulanan zorlamalar, aslında devletin otoriteyi herhangi bir alternatif grupla paylaşmak istememesinin doğrudan bir yansımasıdır. Tarihsel tabloya geniş açıdan baktığımızda, halk üzerinde nüfuz sahibi olan tüm odakların aynı akıbete uğradığını görürüz: Osmanlı hanedanı üyeleri de sürgün edilmiş ve varlıkları kamulaştırılmıştır. Ankara merkezli harekete eklemlenmeyen İttihat ve Terakki yöneticileri de tasfiye edilmiş; cemiyet binaları ve kurumları devlet kontrolüne geçmiştir.</p>
<p>Bütün bu kavganın bir arada yaşanması bir tesadüf müdür? Elbette hayır. Bu durum, siyaset bilimindeki karşılığı ister otoriterizm ister totaliterizm olsun, devletin (yani devleti yöneten dar kadronun) mutlak otoriteyi tesis etme hırsıdır. Devleti yönetenlerin asıl rahatsızlığı Sufilerin dinî pratikleri değil; bu pratiklerin çevresinde kümelenen, devlet dışı ve sivil bir otorite tesis edilme ihtimalidir.</p>
<p>Wilson’ın entegrasyon olarak ambalajladığı süreç; hanedana, İttihatçılara ve Sufilere uygulanan o devasa mülksüzleştirme ve sessizleştirme operasyonunun sadece bir parçasıdır. Bu büyük tabloyu görmezden gelerek sadece “maaş alan şeyh” rakamlarına odaklanmak, somut bir tarihsel vakayı sadece görmek istediği gibi yazmaktır.</p>
<p>Sonuç olarak; bir üniversite öğrencisinin bitirme tezinden hallice bir yöntem kullanan bu makale, inanç konusunda tarikatları rehber olarak görmeyen benim gibi birini bile ikna edememiştir. SSCI indeksli bir derginin bu denli büyük metodolojik hataları görmezden gelerek yayına onay vermesi ise tam bir hayal kırıklığıdır.</p>
<p>Buradan ilgili dergiye açık çağrımdır: Eğer kimsenin görmediği veri tabanlarıyla paradigma yıkılıyorsa, “19. Yüzyıl Osmanlısı Dünyanın En Müreffeh Ülkesiydi” başlıklı, kanıtları da sadece bende saklı fikrimi de değerlendirmeye almalarını rica ederim! Zira Wilson’ın yöntemiyle tarih yazmak, gerçekleri değil, sadece ideolog fantezilerini aydınlatıyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/m-brett-wilson-elestirisi-devlet-tarikat-seyhlerine-zulmetti-mi/">M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pencereleri Kapatalım, Buzdolaplarını Yasaklayalım!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pencereleri-kapatalim-buzdolaplarini-yasaklayalim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Mar 2026 12:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208800</guid>

					<description><![CDATA[<p>19. Yüzyıl Fransa’sından 1930’lar İstanbul’una Bir Korumacılık Komedisi Bir iktisat tarihçisi olarak piyasaların nasıl çalıştığı konusu hep ilgimi çekmiştir. Piyasanın hangi problemlere nasıl çözümler üretebildiği meselesi incelemeye değerdir. Yine gazetede başka bir konuyu araştırırken ilginç bir haber ile karşılaştım. 19 Haziran 1934 tarihindeki bu habere göre buz satıcıları, buz tüketimini azalttığı için buzdolaplarının yasaklanmasını talep [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pencereleri-kapatalim-buzdolaplarini-yasaklayalim/">Pencereleri Kapatalım, Buzdolaplarını Yasaklayalım!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>19. Yüzyıl Fransa’sından 1930’lar İstanbul’una Bir Korumacılık Komedisi</strong></em></p>
<p>Bir iktisat tarihçisi olarak piyasaların nasıl çalıştığı konusu hep ilgimi çekmiştir. Piyasanın hangi problemlere nasıl çözümler üretebildiği meselesi incelemeye değerdir. Yine gazetede başka bir konuyu araştırırken ilginç bir haber ile karşılaştım. 19 Haziran 1934 tarihindeki bu habere göre buz satıcıları, buz tüketimini azalttığı için buzdolaplarının yasaklanmasını talep etmişler! Haber metni şu şekilde;</p>
<p><em>“Buz serbayii belediyeye müracaat ederek elektrikle işliyen soğutma dolaplarının çoğalması münasebetile buz sarfiyatının azaldığını ve bu suretle belediye ile yaptığı mukavele ahkâmının ihlâl edildiğini iddia etmiş, soğutma makinelerinin menedilmesini, aksi takdirde belediyeden zarar ve ziyan istiyeceğini bildirmiştir.”</em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-208801" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Buzdolabi.png" alt="" width="173" height="260" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Buzdolabi.png 173w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Buzdolabi-150x225.png 150w" sizes="auto, (max-width: 173px) 100vw, 173px" /></p>
<p>Tesadüfen önüme çıkan bu haber Frédéric Bastiat’nın 1845 yılında yazdığı meşhur “<a href="https://www.libertedownload.com.tr/LD/arsiv/41-42/15-frederic-bastiat-mumcularin-dilekcesi.pdf">Mumcular Dilekçesi</a>” hicvinin gerçek hayattaki bir örneğini göstermekteydi. Bastiat o meşhur yazısında Fransız hükümetine seslenen hayalî mum üreticilerini anlatır. Bu üreticiler; bedava ışık vererek piyasayı mahveden, haksız rekabet yaratan korkunç bir rakibe karşı devletten yardım isterler. Bu rakip Güneş’tir! Çözüm ise basittir: Tüm pencereler çivilenmeli, perdeler sıkıca kapatılmalı ve halkın mum satın alması zorunlu kılınmalıdır.</p>
<p>Bastiat bu absürt örnekle, teknolojik gelişmeye ve doğal avantaja karşı “üreticiyi koruma” maskesi altında tüketicinin nasıl cezalandırıldığını anlatıyordu. Aradan yaklaşık bir asır geçer. Yer 1934 yılının İstanbul’udur. Akşam gazetesinin bu haberi, Bastiat’nın bu dahiyane hicvinin ete kemiğe bürünmüş halini karşımıza çıkarır.</p>
<p>Gazete küpüründeki “Buz Satışı” başlıklı haberde, dönemin buz tedarikçisi, belediyeye adeta Bastiat’nın mumcuları gibi dert yanmaktadır. Şehirde elektrikle çalışan soğutma dolaplarının (buzdolaplarının) yaygınlaşması, buz satışlarını baltalamaktadır.</p>
<p>Buz tedarikçisinin mantığı, Bastiat’nın hayali mumcularıyla birebir örtüşür. İstanbul’daki buz tedarikçileri adeta şöyle demektedir; “Benim belediye ile buz satışı üzerine sözleşmem var. İnsanlar kendi evlerinde buzdolabı çalıştırarak buz imal edemezler; bu benim imtiyazımı ihlâl etmektir!”</p>
<p><strong>Teknolojiye Karşı Dilekçe</strong></p>
<p>Haberde açıkça belirtildiği üzere, buz tedarikçisi, buzdolaplarının “menedilmesini” (yasaklanmasını) aksi takdirde belediyeden uğradığı zararın tazmin edilmesini talep etmektedir. Yani ilerleme, konfor ve teknoloji, bir imtiyaz sahibinin kâr marjı uğruna durdurulmalıdır.</p>
<p>Bastiat’nın mumcuları nasıl ki güneş ışığının girmesini engellemek için pencerelerin tahtalarla kapatılmasını istediyse; bizim buzcumuz da evlere giren teknolojinin fişinin çekilmesini istemektedir. İkisinin de ortak noktası, toplumsal faydayı (daha taze gıda, daha ucuz soğutma) bir kenara itip, verimsiz olanı zorla yaşatma çabasıdır.</p>
<p><strong>Sonuç: Kazanan Her Zaman “Işık” Olur</strong></p>
<p>İktisat tarihi, değişime direnenlerin hazin öyküleriyle doludur. Bastiat’nın mumcularının güneşi batıramadığı gibi, 1934’ün İstanbul buzcuları da buzdolabının mutfaklara girişini engelleyemediler.</p>
<p>Bugün bu gazete küpürüne baktığımızda gülebiliriz, ancak modern dünyada hâlâ yeni teknolojilere, dijital platformlara veya daha verimli iş modellerine karşı “pencereleri kapatalım” diyen imtiyaz sahiplerinin (veya imtiyaz sahibi olmak isteyenlerin) dile getirdiği korumacı sesleri duymaya devam etmekteyiz.</p>
<p>İstanbul’daki buz tedarikçilerinin isyanından 92 yıl sonra gazetelerde Petlas Genel Müdürü’nün şu açıklamasıyla karşılaştık: <em>“Yerli lastik üreticileri olarak ülkemizin ihtiyacını karşılayabilecek güçteyiz. Ama yurt dışından gelen kontrolsüz ve ucuz lastikler hem kapasitemizi kullanmamıza hem de yeni yatırıma engel oluyor. Devlet makamlarının ek vergi koyması için temas halindeyiz. Uzun bir süreç ama sonunda kazanan ülkemiz olacak” (1) </em></p>
<p>Bastiat’nın o meşhur dilekçesi 180 yıl sonra bile kulağımızda çınlamaya devam etmelidir.</p>
<p>Çünkü güneş doğmaya, teknoloji de soğutmaya devam edecektir.</p>
<p>(1) <a href="https://www.yenisafak.com/ekonomi/yerli-lastik-ureticisi-koruma-istiyor-4804275">https://www.yenisafak.com/ekonomi/yerli-lastik-ureticisi-koruma-istiyor-4804275</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pencereleri-kapatalim-buzdolaplarini-yasaklayalim/">Pencereleri Kapatalım, Buzdolaplarını Yasaklayalım!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Book Critic: Why Nations Fail</title>
		<link>https://hurfikirler.com/book-critic-why-nations-fail/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Nov 2024 14:40:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207876</guid>

					<description><![CDATA[<p>Earlier this week we learned that Daron Acemoglu, Simon Johnson and James Robinson were awarded the Nobel Prize in economics, which has been long awaited because they have managed to create a serious literature. I can also say that their productivity in academia has been incredible. For example, I wanted to look at Acemoğlu’s works [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/book-critic-why-nations-fail/">Book Critic: Why Nations Fail</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Earlier this week we learned that Daron Acemoglu, Simon Johnson and James Robinson were awarded the Nobel Prize in economics, which has been long awaited because they have managed to create a serious literature. I can also say that their productivity in academia has been incredible. For example, I wanted to look at Acemoğlu’s works published in 2024, which he listed on Google Scholar. 25 in one year. Even if the majority of these are working papers, it requires a great effort to focus on nearly twenty different topics in roughly the same period of time. We have heard and known for years that Acemoğlu is a hard worker and spends most of his day working. That’s why I didn’t find it strange. I saw that the most cited work of all three of these scholars in their careers was the book “Why Nations Fail” and the article “The colonial origins of comparative development: An empirical investigation”, which is the precursor of this book. Therefore, it is clear that the book “Why Nations Fail” is the work that contains the strongest idea in their careers, and of course we have been paying attention for years to what these colleagues explain, how they explain, what examples they give, and even what they omit to explain.</p>
<p>This book has a history of more than ten years in our academic world. The book has been much discussed over the years. The majority of people liked it. It has also received serious criticism from time to time. But what I remember in recent years is that Acemoğlu was frequently invited to Turkey in the run-up to the May 14, 2023 elections. Although he did not make concrete statements about Turkey (he probably did not follow Turkey’s current data), he repeated his claims in this book and warned Turkey. Although he could not express his examples very clearly, he tried to explain that exclusionary institutions are becoming dominant in Turkey. However, in this book, he even mentioned the Ottoman Empire, but said nothing about modern Turkey. If he had something to say, why didn’t he write it? Interestingly, at a meeting of the CHP, we learned that he had been appointed as an economic advisor. I remember being very surprised because Acemoğlu, who we know from academia, as far as we know, had no ambition to do politics. He shouldn’t have had time for this kind of work. Then Ali Babacan, the leader of another opposition party, was citing this book as an example wherever he went. This book was so important that it became the official ideology manual of the opposition table of six. It was an obligation for us Turkish social scientists to re-evaluate this book, which could have been the main source of governance for the opposition. However, although this book has been evaluated almost to the extent of creating a literature abroad, it has not been seriously evaluated in Turkey despite being a bestseller. A few blurbs. A few newspaper columns criticizing it. Moreover, apart from a few historians like Şükrü Hanioğlu, no economic historian from Turkey has expressed an opinion. I waited for the great professors of economic historiography in Turkey, whose knowledge I trusted. Since they did not express an opinion in such a long time, I decided to write my opinion, thinking that it was my right to do so. This is the reason for the lateness of this article.</p>
<p>I was a PhD student when this book came out. I remember reading it piece by piece in reading groups of economic historians and discussing each chapter amongst ourselves before it was even translated. The book had a fascinating way of drawing the reader in with its narrative style. It was extremely fluent and professionally written. The references in the book, from Adam Smith to Dani Rodrik, were interesting. It is very likely that they had editorial support. Because Acemoğlu’s articles were not this fluent. (I remember that we were tortured trying to read Kenneth Pomeranz’s “The Great Divergence” in our reading group before. One of our friends even sent an e-mail to the lecturer. How did you write this text so incomprehensible?) One of the reasons why the book attracted attention was that it was a “grand theory” type of work. It claims to be able to explain big questions systematically. Nowadays, this kind of thesis is not seen much in academia. Academics are now producing cause and effect from quick and small applications without taking risks or spending a lot of time. The big questions are not asked or answered by brilliant social scientists. I remember being impressed by the book Why Nations Fail in such an environment at the time, but as I gained experience in the field, the content of the book started to diminish in my eyes. Many mistakes and shortcomings started to catch my eye. This book is such a work that the examples in it are like the Encyclopedia Britannica! There are examples from Peru, Jamaica and even Greenland. Of course, I am not knowledgeable enough or an encyclopedia reader to interpret the political systems in Greenland! But I can at least comment on how they approach the subject, how they try to solve a problem. My aim is not to cast a shadow on their Nobel Prize in Economics in the eyes of the reader. It is only and only to open up for discussion issues that do not make sense to me. In a scientific world where even Stephen Hawking and Albert Einstein can be wrong, anyone can be wrong. No matter how famous the claimants are, they are not exempt from criticism. Because we will arrive at the truth through discussion.</p>
<p>Even if it was not the fault of the authors of the book, the title of the book in Turkish always caught my eye. I think it was a wrong choice to translate the title “Why nations fail” as “The Fall of Nations”. In fact, there is no basic rule of translation. Mot a mot translations can sometimes be very unpleasant. So the translator may prefer to use words that express the meaning better. I can accept it so far. But the expression “The Fall of Nations” does not fulfill the content of the book in terms of meaning. It creates the impression that nations that have achieved a certain level of economic success have fallen back from that level. However, the authors are not telling a story of decline. They are telling a direct story of failure. Therefore, I think the title should have been translated literally. I am not a linguist, but I was also struck by some subject-predicate mismatches in the book and the strange choice of words for some concepts. I must also express my surprise that Acemoğlu, one of the authors, did not intervene in this title and its content despite his knowledge of Turkish. He had time to advise the opposition parties in Turkey. But he did not have time to read the Turkish version of the book that explains his most important idea!</p>
<p>Having made this long introduction, I would now like to list my thoughts on the content of the book. This book basically questions the most ancient topic of economic historiography. And that is why some countries are richer and others poorer. This question is almost the same age as the emergence of economics. There have been many answers to this question over the last 250 years. The answers in the literature can be grouped into several categories such as race, geography, culture, ignorance, luck, imperialism, etc. This book explains that such views are wrong and that the most fundamental factor is institutions. The claim of institutions is not actually Acemoğlu’s thesis. While it is possible to trace institutionalism back to Veblen, the foundations of the new institutionalism that Acemoğlu joined were laid in the 1940s with Ronald Coase. Over time, many great economists such as Oliver Williamson and Douglass North developed this idea theoretically. The theoretical addition of this book is the division of institutions into inclusive and exclusive. In fact, at this point, we have to admit that they succeeded in revising North’s similar discourse, albeit slightly. Other than that, it is clear that they do not bring a theoretical approach that is very different from the institutionalists before them.</p>
<p>The book is most critical of the assumption that geography is destiny. The authors decided to throw their strongest punches in the first part of the book. Instead of the classical academic style of first explaining the theory and then giving the evidence, they preferred to give the example first and then reach the theory from there. The example they give in the first sentence of the book is the summary of the whole book. The book starts with a city called Nogales, which I had never heard of before. This city is divided into two by a fence. The north was within the borders of the USA and the south was within the borders of Mexico. Therefore, two different institutions were built in the same geography. They cite the difference in economic success between them as proof of their theory. From this point of view, it seems really logical. But why should we only consider physical geography? Aren’t the borders that make up political geography also included in geography? Those who claim that geography is destiny are perhaps trying to express that they would have lived more prosperously if they had been born in the country 200 meters across the border. For some reason, they have preferred to evaluate geography in a narrow sense. Jared Diamond’s bestseller “Guns, Germs and Steel”, which states that geography is an important factor, is mentioned on page 55. They begin by emphasizing that Diamond is an ecologist and evolutionary biologist. However, when describing Max Weber or Karl Marx, they did not feel the need to mention their professions.</p>
<p>I guess they felt the need to emphasize that the person they are criticizing is not an economist or a social scientist so that they can beat him more easily. They say that Diamond’s argument cannot explain the town of Nogales or the North-South Korean dilemma. The authors may be right about that, but Diamond’s book, as far as I remember, did not aim to explain such contradictions of the modern world. He wanted to know how it all started, that is, its origins. According to Diamond’s account, thousands of years ago, people living in New Guinea had to labor for days to use the sap between the bark of trees to feed themselves, while wheat and barley were available in the Fertile Crescent. Can it really be said that geography has no influence on the difference in prosperity between hunter-gatherer societies from these two different regions? So, when examining the differences in the development of prehistoric societies that Diamond cites as an example, should we look to patent laws for inclusive institutions? In fact, even in the modern world, we cannot say that geographical conditions have no influence on wealth. For example, living in an oil region does not guarantee that a region will become richer. We know this from today’s example of Venezuela. But isn’t it advantageous compared to Mongolia? In fact, if the authors of the book had given Diamond his due and said that political institutions in the modern world have begun to overcome geographical conditions, they would have reached an acceptable conclusion. But this time, since they cannot claim to have refuted Diamond, the book will not be a bestseller. It was necessary to bring down the king to sit on the throne! For the sake of being popular, they highlighted examples that supported their thesis and falsified everything else.</p>
<p>They also rejected the determinants of economic development such as religion, culture and morality. Weber’s famous thesis is attacked under this heading. But do faith and culture have no influence at all? In medieval Catholicism, where interest was forbidden, did this belief have no effect on the economy? Then a new heading was opened under the name of the ignorance hypothesis. They stated that the economic failure caused by economists and politicians not knowing how to deal with market failures was exaggerated. So did rational economists and politicians create the German hyperinflation of 1923? Even in a big country like the USA, we learned 40 years later that the reason why the 1929 Depression lasted as long as 3 years according to some and 7 years according to others was the lack of intervention in the shrinking money supply. Wasn’t the failure in these two examples due to the ignorance of the decision-making actors? Of course, neither culture, nor ignorance, nor geography, nor institutions alone can give us a formula for prosperity or failure that can be valid in all parts of the world and in all periods of time.</p>
<p>All of them have had more or less influence in the course of history. Interestingly, they chose not to mention the Marxist-Leninist claim of imperialism, which has lost much credibility in serious academic circles. More precisely, in chapter 5, they opened the subject of Soviet Russia. They attribute it to the exclusionary institutions of the Soviet regime and argue that the political choice led to its failure. The authors may be right in this respect. After all, economic failure brought down the Soviet regime that even the Second World War could not destroy. Given this conclusion, it seems easy to describe Soviet institutions as exclusionary and score an empty goal. But why don’t they test their basic claims against the idea of imperialism, which was the main argument of the Soviet regime? However, the Marxist-Leninist claim of imperialism was an idea that was strong enough to build a state. Max Weber or Jared Diamond never had such an opportunity or power! Where is the dependency theory or Wallerstein’s center-periphery thesis? And why don’t the authors of this book test their own ideas with these theories that ask the same question to the same economic history? As far as we understand the spirit of the book, it is clear that they would have tried to falsify them even if they had addressed these issues. But we are no longer living in the 1970s. There have already been strong criticisms in this field. Attacking Marxist-Leninist based views would no longer bring any popularity. Maybe that’s why they didn’t mention it.</p>
<p>Since the book is aimed at a general readership, it includes a lot of historical examples. There are many examples from different societies from different centuries. The authors jump from here to there. The book turns into soup in this abundance of examples. Most of the time it falls into repetition. Therefore, although the book is written in a fluent style, it tires the reader. If the book had been in the hands of a good editor, perhaps it could have been refined. But what is more troubling is that none of the historical examples given are analyzed in depth. When a historical example is given, Wikipedia-level information is listed chronologically (this criticism has been made by others). The relevant example then supports its own claims. There are three main problems with this method. The first is the issue of researcher blindness. Researchers with bad intentions (sloppy if well-intentioned) tend to select examples that support their theories. Sometimes this is conscious. Sometimes it happens unconsciously because of researcher blindness. For example, to avoid this mistake, I spend a lot of time reviewing the literature. When I write, I read it over and over again at intervals of a few days. If I am not sure, I have others read it. We do not know whether the authors have this concern or not.</p>
<p>However, the fact that they have chosen only those who support their own claims from thousands of years of human history while choosing examples for the most fundamental problem of humanity, and that they have repeated this over and over again, points to an ethical problem that goes beyond the blindness of the researcher. The second problem with this narrative style they have chosen is that they do not examine the historical examples in depth or do not have the opportunity to go deeper than listing examples. This error is more serious. There are many examples of this, but I would like to illustrate what I mean with the Ottoman example in the book. The Ottoman example is included in the book to give examples of exclusionary institutions. For example, on page 59 they write the following sentence; “It was not its geography that impoverished the Middle East. It was the expansion and strengthening of the Ottoman Empire, and it is the institutional legacy of this empire that keeps the Middle East poor today.” Now this is a very big claim.</p>
<p>It would take years of research just to prove this claim. Forget myself, even our professors who have spent a lifetime in the Ottoman archives have not made such a claim. Of course, the authors of the book may have seen what the experienced professors of the field could not see. But what is the source of their ambitious ideas? There is none. In fact, I am writing in capital letters: NONE. Unbelievable. Look! Putting forward a scientifically based thesis is like writing a prosecution indictment. If you put forward a thesis, you have to write the evidence. You cannot just throw words around and run away. Many questions come to mind regarding this claim for which there is no evidence. What does Ottoman expansion and strengthening mean? If he is talking about geographical expansion, where was the influence of geography? If Ottoman institutions are the reason why the Middle East is poor today, what is the reason for the poverty in the part of the Middle East that was not under Ottoman rule? Why don’t you explain the Middle East in terms of the parts that belonged to the Ottomans and the parts that didn’t belong to the Ottomans, when you can even find the unnamed city of Nogara on the world map, separate it with a ruler and explain it?</p>
<p>Besides, the Ottoman Empire was not a homogeneous, stable structure. Which century of the Ottoman Empire are you talking about? And if economic historians can detect economic growth in port cities like Istanbul, Izmir and Trabzon, did the same institutions fail in the Middle East? If there was a failure (by the way, it has not been tested whether the Ottoman Middle East was a failure or not), can one generalize when success is observed in another region? Why were the 19th century Ottoman Tanzimat reforms, legal codifications, trademark registration and patent laws not inclusive institutions? These were the first questions that quickly came to my mind when I read the relevant sentence. After a lot of historical examples from different societies, from different centuries, on pages 116 and 117, they bring up the Ottoman Empire again. After mentioning World War II, Japan and the Soviets in the previous paragraph, they jump to the 15th century Ottoman Empire in the next paragraph. They open up new questions in the reader’s mind before they have fully grasped the previous topic. Perhaps this preferred narrative style is to hide the fact that they are unable to analyze historical examples in depth. If we go back to the Ottoman example of the book, on pages 116-117 we see that they decided to explain the sentence I wrote above, which they mentioned on page 59. So I focus on what they wrote with complete curiosity.</p>
<p>In the first sentence they wrote: “Just as the political and economic institutions of Latin America were shaped by Spanish colonialism for 500 years, those of the Middle East were shaped by Ottoman colonialism.” They carry the same claim further this time. They state that Ottoman institutions were exclusionary/colonialist. Again, it is not clear which century’s Ottomans! This time they have also continued the sentence. In 1453, Mehmet II captured Constantinople (not Istanbul!) and made it the capital. For the rest of the century they conquered the Balkans and the rest of Turkey. From there they spread to the Middle East and then to Africa. In between came Suleiman the Magnificent, and by the time he died, the geography of the state stretched from I don’t know where to I don’t know where. Look at the pretentious sentence they wrote at the beginning of the relevant paragraph. Look at the Wikipedia-like review they write afterwards. In the same paragraph, they continue as follows: “The Ottoman Empire was absolutist. Sultans were responsible to very few people and did not share power with anyone.” Then, looking at the examples given in the same paragraph, the following question is asked: Was there democracy in the world when Istanbul was conquered? Was there a parliament in Europe but not in the Ottoman Empire? This is one of the most important problems of the book: Failure to explain historical examples with the spirit of the time, with the conditions of the period. Unfortunately, there are dozens of examples of such mistakes in the book.</p>
<p>I wondered where they learned about the Ottoman Empire, what were the sources that led them to this conclusion. They even examined articles/books on the history of Ethiopia and Uzbekistan. They did not examine a single source on the Ottoman Empire, which they claim exploited the entire Middle East. Therefore, we can easily say that the claim that the Ottoman Empire caused the Middle East to remain backward stems from the fantasy world of the authors. Moreover, even in the case of other countries, I believe that one cannot make a “Grand Theory” with secondary sources. What is always essential for scientists is to interpret the main source by examining it. Literature can be reviewed from secondary sources such as articles/books. But you can get the main information from the primary source and build your theory that way. Because the secondary articles and books you examine can also be wrong. Historical methodology requires doing this.</p>
<p>If we were to ask the authors of the book about all this, they would say that our aim was not to explain the Ottoman Empire. So why are you making big words about things you don’t know and don’t want to research? Let’s say you did. How do you show these as evidence for your big idea that will win you the Nobel Prize in economics in the future? Let’s see, you have shown that too. How can we economic historians take unsupported, evidence-free claims seriously. Fortunately, the authors don’t need our attention. According to Google scholar, this book has been cited 17,000 times. In my opinion, the number of citations is no longer an indicator of value. Because this rating shows how popular the work is. Not how valuable it is. And the goal of scientists should not be to prioritize popularity.</p>
<p>As a result, this book has turned into a work that is over-generalizing, manipulates history to serve its own purpose, selects biased examples, throws hundreds of confusing and irrelevant examples in front of the reader, fails to examine any of the examples in depth, and overestimates the importance of institutions that we already know. While the idea of institutions being effective in economic success is undoubted, this state of the book has rendered the work worthless in my opinion. It could have been done better, but it would not have been a bestseller with the general readership behind it. I think it is quite sad that the subject was manipulated for the sake of being popular. It may be a bit harsh to say that Acemoglu, Johnson and Robinson did not deserve the Nobel Prize in economics. It may also be unfair to destroy their entire careers with a single book. Anyway, the prize is not usually awarded to a single work. After this book, I had my doubts. The authors’ ambitious articles in the same framework should also be evaluated. But I think they do not have as revolutionary views as Coase or North. These people created a school of economics out of nothing by discovering the economic impact of institutions that economics could not understand for hundreds of years. When we remove this brick in the structure, all that remains of Acemoglu, Johnson and Robinson is beautiful math and statistics.</p>
<p><em><strong>Auto translated from hurfikirler.com</strong></em></p>
<p>Translated and published in English by Straturka.com</p>
<p><a href="https://www.straturka.com/book-critic-why-nations-fail/"><strong><em>https://www.straturka.com/book-critic-why-nations-fail/</em></strong> </a></p>
<p style="text-align: center;">Türkçesi: Ulusların Hayalî Düşüşü, Cihan Güneş, hurfikirler.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/"><strong><em>https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/</em></strong></a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/book-critic-why-nations-fail/">Book Critic: Why Nations Fail</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>150 İktisatçıya Reddiye</title>
		<link>https://hurfikirler.com/150-iktisatciya-reddiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Nov 2024 09:07:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207825</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önceki yazımda ana akım iktisatçılardan olan Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü kitabını eleştirmiştim. İfadelerim biraz sert tonda idi çünkü bir araştırmacının yapmaması gereken hataları yapmıştı. Bu sefer ise çoğunlukla ana akım iktisadın dışından gelen kişilerin düşüncesine eleştiri yazıyorum. Üstelik bu defa eleştiri yapmak benim için daha hassas bir konu. Çünkü Acemoğlu’nu kişisel olarak tanımıyordum. Fakat imzacı iktisatçıların [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/150-iktisatciya-reddiye/">150 İktisatçıya Reddiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yazımda ana akım iktisatçılardan olan Acemoğlu’nun <em>Ulusların Düşüşü</em> kitabını eleştirmiştim. İfadelerim biraz sert tonda idi çünkü bir araştırmacının yapmaması gereken hataları yapmıştı. Bu sefer ise çoğunlukla ana akım iktisadın dışından gelen kişilerin düşüncesine eleştiri yazıyorum. Üstelik bu defa eleştiri yapmak benim için daha hassas bir konu. Çünkü Acemoğlu’nu kişisel olarak tanımıyordum. Fakat imzacı iktisatçıların bir kısmı benim arkadaşım, bir kısmı bizzat üniversiteden hocam, bir kısmı tanıdığım bildiğim insanlar. Bu yüzden bu yazıyı yazmakta tereddüt ettim. Aralarında kişisel olarak tanıdığım iktisatçı hocaların iyi niyetinden şüphem yok. Kimsenin kalbini de kırmak istemem ama bu konuda fikir ayrılığına düşmüş olduk. Bu kadar zamanda bütünlüklü bir metinle cevap veren de neredeyse olmadı. Sadece <a href="https://haber.sol.org.tr/haber/iktisatcilarin-asgari-ucret-bildirisi-boyle-tartismak-bizi-sonuca-goturur-mu-395801"><em>Sol haber </em></a>portalında bir eleştiri yazısıyla karşılaştım. İmzacılar konuyu asgari ücret kapsamına hapsetmiş ve birçok sektörün devletleştirilmesi gibi bir programla kesin çözüme ulaşılabileceğini ifade etmiş. Bu görüşe de katılmıyorum. Anlaşılan tek başımayım ve birkaç gün geç kalmış da olsam doğru bildiklerimi bu yazımda anlatacağım.</p>
<p>Öncelikle bu konu nasıl başladı? Merkez Bankası Başkanının %25 zam yapılabileceğini telaffuz etmesiyle konu gündeme geldi. Halbuki Merkez Bankası başkanının bu konuda görev ve yetkisi yok. Taşradaki ilçe kaymakamının asgari ücret hakkında konuşması ne kadar tuhafsa Merkez Bankası başkanının fikir beyan etmesi aynı şeydir. Bir önceki Merkez Bankası başkanı da yabancı sermaye getireceğini iddia ediyordu! Merkez Bankası başkanları neden görev ve yetkilerinin dışındaki konularda fikir beyan ediyor? 1211 sayılı kanunu okumadan mı başkanlık yapıyorlar? Bunun üzerine Hazine ve Maliye Bakanı da benzer oranda bir açıklama yapınca konu netleşti. İlgili komisyonda asgari ücrete gerçekleşen enflasyonun altında bir zammın yapılmasının planlandığı anlaşıldı ve gelecekte enflasyonun ne olacağı hedeflense bile belirsizdi. İşte bu noktada birtakım iktisatçılardan asgari ücret bildirisi geldi.</p>
<p>İmza toplama yönteminin “bakın bizim gibi düşünen kişiler ne kadar kalabalık” mesajı vermenin dışında hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. Ben konudan haberdar olduğumda 118 iktisatçı idi. Bu yazıyı yazmaya başladığımda 150’ye yakın kişinin olduğu ifade ediliyor. Belki daha da artacak. İmza toplama yöntemindeki kalabalık gösterme telaşı ana fikrin önüne geçiyor. Bilimsel konuşacaksak kalabalık gösterme çabası anlamsız değil mi? Doğru olan sözü tek kişi tek başına söylese doğru olmayacak mıydı? Ben tek başımayım. Tek kişi olmam söylediklerimin değerini azaltır mı?</p>
<p>Her ne kadar hiçbir işe yaramadığını bilsem de bu yöntemi kullananların ifade özgürlüğünü kullandıklarını düşünüyorum. Yurtdışında <em>Financial Times</em> gibi gazetelerde de benzeri ilanlar verildiğini zaman zaman görüyoruz. Bu bildiri de çeşitli muhalif gazetelerde haber oldu. Fakat ilginç bir şekilde haberin içeriğinde imzacılar sayfa sayfa listelenirken imza koydukları metin yer almadı. Konunun ana teması gazetecilik refleksiyle haber yapılmış fakat bahsedilen konu teknik bir konudur. Bu kadar iktisatçının uzlaştığı teknik meselenin ayrıntıları nerede? İlgili metni bu işi organize eden iktisatçıların X hesabında gördüm. Metnin başlığı; “Asgari ücret politikası ve enflasyon yükünün adil dağılımı” imiş. Başlığı görünce benim beklentim oldukça teknik ve ayrıntılı bir açıklamayla karşılaşmaktı. Fakat başta 118 iktisatçının biraraya gelip bu kadar netameli bir konuda hazırlanan metinde sadece beş adet cümle kurmuş olmasına oldukça şaşırdım. İşlerin bu noktaya nasıl geldiğine hiç değinmeden cümle kurmayı başarmışlar! Demek ki onlara göre her şey bu kadar açık, basit ve çözümü de kolaydı! Peki, yazdıkları 5 adet cümle bize ne anlatıyor?</p>
<p>Metnin ilk cümlesinde yüksek enflasyonun dar gelirli ve asgari ücretlinin yaşam standartlarını düşürdüğünü ifade etmişler. Sanki asgari ücretli olmayanların yaşam standartlarını düşürmemiş gibi! Piyasada dar gelirliye ayrı, işveren veya yüksek ücretliye ayrı fiyat mı uygulanıyor? Yüksek enflasyon herkesi olumsuz etkilemiyor mu? İlgili iktisatçılar daha ilk cümlede asgari ücretli olmayan vatandaşların olumsuz etkilenmelerini dışlamışlar. İkinci cümlede hükümetin uyguladığı para ve maliye politikalarının enflasyonla mücadele doğrultusunda şekillendiğini söylemişler. Açıkça ifade etmemiş olsalar da hükümetin problemin kaynağına yönelik politika geliştirmeye çalıştığını itiraf etmiş oldular. Üçüncü cümlede asgari ücretin % 25 olarak belirlenmesinin bilimsel ve sosyal açıdan kaygı verici olduğunu söylemişler. Fakat bu kaygıyı iddia ettikleri bilimle ve daha açık hesaplamalarla açıklamamışlar! Dördüncü cümlede maddeler sıralamışlar. İlk maddede enflasyonla mücadelenin toplumsal maliyetinin adil dağıtılmasını istemişler. Fakat bu adalet arayışına nedense işverenleri dahil etmemişler. İşverenlerin dikkate alınmadığı bir çözüm sizce adil olur mu? Enflasyonun sebebi işverenler mi? Dördüncü cümlenin diğer maddeleri ilk maddenin gerekçelerini oluşturmuş. Son cümlede ise 150’ye yakın iktisatçının çözüm önerisini görüyoruz; gerçekleşen enflasyon oranında asgari ücrete zam yapılsın ve gelir dağılımı adaletine dikkat edilsin. Hayatında hiç iktisat eğitimi almamış, yoldan geçen birine dar gelirliler yüksek enflasyon altında eziliyor ne yapmalıyız diye sorsak, onlar da ne kadar enflasyon varsa o kadar zam yapılsın diyeceklerdir. Teknik bir açıklama yapmayan imzacı iktisatçıların buldukları çözüm önerisinin maalesef ekonomiyi hiç bilmeyen bir vatandaşın bulacağı öneriden farkı yok! Peki asgari ücrete en az gerçekleşen enflasyon oranında zam yapıldığında gelir dağılımı problemi çözülecek mi? Cevap belirsiz. Bu metin şaşırtıcı şekilde amatörce yazılmış ve aslında tek bir şey söylemek dışında hiçbir şey söylemeyen bir yazı. O da; asgari ücrete en az gerçekleşen enflasyon kadar zam yapılsın. Yani gerçekleşecek senaryo şöyle olacak: Nedenini açıklayamadıkları gerekçeler yüzünden fiyatlar artıyor, fiyatlar ne kadar artarsa en az o oranda zam yapılacak. Bu zam toplam talebi arttıracağı için yine fiyatlar artacak. Yine en az artış oranında zam yapılacak ve fiyatlar yine artacak. Kısaca imzacı iktisatçıların önerdikleri çözüm, fiyatları kovalamaktan başka bir şey değil. İmzacı iktisatçılar asgari ücretin gerçekleşen enflasyon kadar artmasının fiyatları etkilemeyeceğine dair fikirlerini söyleyecek ve bulabilirlerse çeşitli çalışmaları da bu yazının altına ekleyeceklerdir. Fakat gerçek piyasa ile kanıtlı olmayan beyaz kâğıda basılmış makalelerin hiçbir anlamı yok. Çünkü bu işin bir fiyat kovalamacası olacağına dair geçmiş kronik enflasyon dönemlerinden tecrübelerimiz var.</p>
<p>Benim kuşağımdaki iktisatçılar eğer iktisat tarihçisi değilse sadece Türkiye’nin son 20 yılını teoriyi bilerek bilinçli olarak gözlemleyebildi. İmzacı olan kıdemli iktisatçılar Türkiye’nin daha önceki kronik enflasyonlarını bilmezler mi? Gerçekten de fiyatları kovalayarak mı gelir dağılımındaki adaletsizliği çözeceğimize inanıyorlar? Asgari ücret 35 bin lira olduğunda bu iş çözülecekse o zaman neden 50 bin olmasın? Neden 60 bin olmasın? Nasıl olsa karar vericiler cebinden ödemeyecek. Asgari ücreti 200 bin yapsınlar mesele kökünden çözülsün o halde? Çözülür mü? Eminim imzacılara sorsak olur mu öyle şey deyip, asgari ücretin 200 bin olması koşulunda ekonomide birtakım problemlerin çıkacağını söyleyeceklerdir. Nedir bu problemler? Asgari ücretin bu denli arttığını gören çalışmayan insanlar da işgücü piyasasına yönelecektir. Herkesi karşılayacak bir işgücü talebi olmazsa yani ekonomi bu durumu karşılayacak oranda büyüyemezse (kısa vadede olması da imkânsız) bu durum arz fazlası yaratacaktır. İşgücü piyasasında oluşan arz fazlasına işsizlik denir. Ek olarak artan işgücü maliyeti karşısında işveren mevcut işçilerden 200 bin liralık katkı sunmayanları işten çıkarmayı düşünecek ya da yeni işçi istihdam etmeyecektir. Bu işten en çok zararı da deneyimsiz oldukları için aylık 200 bin liralık katkı sunamayacak olan yeni mezun işsizler görecektir. Çünkü iş bulmaları zorlaşacaktır. Demek ki asgari ücret artışı herkes için eşit düzeyde fayda yaratmayacaktır. Üstelik asgari seviye 200 bin olunca daha nitelikli çalışanların ve devlet memurlarının ücretleri de bu seviyenin üzerine çıkacaktır. Böylece 200 bin ve üzeri maaş alanlar piyasada toplam talebi arttıracağı bu durum enflasyonu körükleyecektir.  O halde asgari ücretin 200 bin lira olması durumunda hangi problemler ortaya çıkacaksa 35 bin lira olduğunda da aynı problemler baş gösterecek. Çünkü burada yöntem yanlıştır.</p>
<p>Piyasada fiyatlar ne politika yapıcıların emirleriyle ne de bilim adamlarının manifestolarıyla belirlenemez.  Çünkü ilgili alışverişin muhatabı işveren ile işçidir. Maliye bakanı değil, Merkez Bankası başkanı değil, üniversite hocası da değil. İşgücü fiyatına merkezi bir otorite tarafından sürekli yüksek oranda taban fiyat konulması niteliksiz işçiyi ömür boyu asgari ücrete bağımlı yaşamaya itmeyecek mi? Aslında ekonomide rakamlar sadece görüntüden ibarettir. Zahiridir. Asıl olan rakamların arkasındaki değerdir. Cebimizdeki banknotun tek anlamı onunla satın alabildiklerimizdir. O halde rakamlarla oynayarak değeri arttırabilir misiniz? Tüm mesele budur. Emir verdim ücret/fiyat artsın demekle arkadaki değer artar mı? Fiyatlar ve ücretler emir yoluyla değerlenir mi? Asgari ücreti emirle düşük tutanlarla emirle yüksek belirleyenler arasında teknik olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü işgücü fiyatı işgücü talep edenlerle işgücü arz edenler arasında oluşur. Bu dengeyi bozarak taraflardan birini kanun yoluyla korumaya çalışmak diğerinin aleyhine olacaktır. Bu dengeyi bozmak adil mi? Halbuki çalışan kişiyi en iyi kendi nitelikleri korur. İşini iyi yapan deneyimli ve nitelikli bir çalışan işveren için kıymetli olacağı için alacağı ücret de daha niteliksiz çalışanlardan daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla işgücüne yardım etmenin en iyi yolu çalışanlara herkese uyan tek bir ücret uygulamak değil, istedikleri ücret konusunda pazarlık etme imkânı sağlamaktır. Asgari ücret uygulayarak gelir dağılımı adaletsizliğinin çözüldüğü de hiçbir yerde görülmemiştir.</p>
<p>Şimdi ilgili iktisatçılar bu anlattıklarım üzerine asgari ücretin işsizlik yaratmadığını, gerçekleşen enflasyon kadar toplu asgari ücret zammı yapmanın toplam talebi etkilemeyeceğini iddia eden çeşitli makaleleri bu yazının altına sıralayacaklardır. Peki, aksini söyleyen makaleler, Nobel ödüllü iktisatçılar ne olacak? İktisat öyle bir çalışma alanıdır ki bir soruya birbirinden zıt cevapları içeren makaleler bulmak oldukça mümkündür. Hangisini referans alacağız? İktisat kitaplarında yer alan klasik teoriyi (yani işgücü piyasasında asgari ücret adıyla taban fiyat uygulamanın arz fazlası yani işsizlik yaratması iddiasını) gerçekçi bulmayan, hatta küçümseyen bu iktisatçılara asıl sorulması gereken soru şudur: siz hiç asgari ücreti cebinizden ödediniz mi? Bu soruya ben akademik bir iktisatçı olduğum halde üç kuşak tekstil işi yapmış bir ailenin ferdi olarak rahatlıkla cevap verebilirim: Ben ödedim. Asgari ücretin hiçbir probleme deva olmadığını kuşe kâğıda basılmış iktisada giriş kitabından değil, iş hayatının içinde öğrendim. Bir işletmenin kapanma noktasını gösteren grafiği imzacı hocalarım iyi bilir. Peki hayatınızda hiç şirketiniz iflas etti mi? Benim aile şirketim etti. İflas etmenin kalemle grafiği çiziktirmek kadar kolay olmadığını deneyimledim. Emin olun gösterebileceğiniz hiçbir ders kitabı veya makale bundan daha gerçekçi değildi. İmzacı iktisatçılardan kişisel olarak tanıdıklarım içinde iki tanesi dışında (tanımadıklarım da dahil edilirse belki birkaç daha fazla) hiçbirinin hayatlarında bir şirket sahibi olmadıklarını ve maaşlı personel çalıştırmadıklarını biliyorum. Pek tabiî ki kanserin tedavisini bulmak için kanser hastası olmak gerekmez. Fakat gerçekçilik ararken yaşamadığınız bir senaryoda başkasının bütçesi hakkında karar vermenin konforuyla imza atmak ne kadar da kolay değil mi!</p>
<p>Aslında çok da ayrıntıya girilmemiş olan bu beş cümlelik paragrafta yüksek enflasyonun bedelini dar gelirlilerin ödememesi isteniyor. Buna ben de katılırım. Peki o halde kim ödesin? Yüksek enflasyonun sorumlusu işverenler mi ki faturayı sadece onlar ödesinler? Yüksek enflasyonun faili kim? İmza atacak kadar cesur olan iktisatçıların bu sorunun cevabını da verecek kadar yürekli olmaları gerekir. Adalet arayışında olan imzacı iktisatçıların öncelikle faili tespit edip ortaya çıkan faturayı da onun ödemesini istemeleri daha adil olmaz mıydı?</p>
<p>Günün sonunda asgari ücret uygulamasının kaldırılması gündemde değil. Umarım ilgili komisyon imzacıların talebi doğrultusunda gerçekleşen enflasyon oranında veya daha fazla zam yapar. Böylece 3-6 ay içinde enflasyon, işsizlik ve gelir dağılımı rakamlarını gözlemleyip yeniden değerlendirebiliriz. Sonraki zam dönemi geldiğinde ise bu yazının ikincisini yazacağım. Yapılacak olan zammın hangi derde deva olabildiğini o zaman göreceğiz!  Zaman hangimizin haklı olduğunu gösterecektir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/150-iktisatciya-reddiye/">150 İktisatçıya Reddiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2024 14:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu hafta başında Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un Nobel iktisat ödülünü aldıklarını öğrendik. Bu araştırmacılar ciddi bir literatür yaratmayı başardıkları için epeyce zamandır da bekleniyordu. Aynı zamanda akademideki üretkenliklerinin de inanılmaz bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Acemoğlu’nun Google Scholar’da sıraladığı 2024 yılında yayınlanan çalışmalarına bakmak istedim. Bir yılda tam 25 adet. Bunların çoğunluğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/">Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu hafta başında Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un Nobel iktisat ödülünü aldıklarını öğrendik. Bu araştırmacılar ciddi bir literatür yaratmayı başardıkları için epeyce zamandır da bekleniyordu. Aynı zamanda akademideki üretkenliklerinin de inanılmaz bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Acemoğlu’nun Google Scholar’da sıraladığı 2024 yılında yayınlanan çalışmalarına bakmak istedim. Bir yılda tam 25 adet. Bunların çoğunluğu working paper statüsünde bile olsa aşağı yukarı aynı zaman aralığında yirmiye yakın farklı konuya odaklanabilmek büyük çaba gerektiren bir iştir. Zaten Acemoğlu’nun da çok çalışkan olduğunu ve gününün çok büyük kısmını çalışarak geçirdiğini yıllardan beri duyarız, biliriz. Bu yüzden de pek garipsemedim. Bu üç bilim adamının da kariyerlerindeki en çok atıf alan çalışmalarının <em>“Why Nations Fail”</em> isimli kitap ve bu kitabın öncüsü olan<em> “The colonial origins of comparative development: An empirical investigation”</em> başlıklı makale olduğunu gördüm. Dolayısıyla kariyerlerindeki en kuvvetli fikri içeren çalışmanın “Why Nations Fail” isimli kitap olduğu açıktır ve bu meslektaşlarımızın ne anlattığı, nasıl anlattığı, nasıl örnekler verdiği ve hatta neleri anlatmayı es geçtikleri tabi ki yıllardan beri dikkatimizi celp etmiştir.</p>
<p>Bu kitabın akademik dünyamızda on yılı aşkın bir geçmişi var. Kitap yıllar içinde çok tartışıldı. Beğenenler çoğunlukta oldu. Zaman zaman da ciddi eleştiriler aldı. Fakat son yıllarda benim hatırımda kalan ise Acemoğlu’nun 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde sık sık Türkiye’ye davet edilmesi oldu. Türkiye hakkında somut ifadeler kullanmamakla birlikte (muhtemelen Türkiye’nin güncel verilerini de takip etmiyordu) bu kitabındaki iddialarını tekrarlaması ve Türkiye’yi uyarması oldu. Örneklerini çok açık ifade edemese de Türkiye’de dışlayıcı kurumların hâkim olmaya başladığını anlatmaya çalıştı. Oysa bu kitabında Osmanlı’dan bile bahsederken modern Türkiye hakkında hiçbir şey söylememişti. Madem söyleyecek sözü vardı, neden yazmamıştı?  İlginç bir şekilde CHP’nin bir toplantısında ekonomi danışman kadrosunda yer aldığını öğrendik. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çünkü akademiden bildiğimiz Acemoğlu’nun bildiğimiz kadarıyla siyaset yapma hedefi yoktu. Bu tarz işlere de vakti olmaması gerekiyordu. Ardından diğer bir muhalefet partisinin lideri Ali Babacan her gittiği yerde bu kitabı örnek gösteriyordu. Bu kitap o kadar önemliydi ki, bu aralıkta altılı muhalefet masasının resmi ideoloji kılavuzu haline geldi. Muhalefetin temel yönetim kaynağı olma ihtimali olan bu kitabı yeniden değerlendirmek biz Türk sosyal bilimcileri için farz olmuştu. Fakat bu kitap yurtdışında neredeyse literatür oluşturacak kadar değerlendirildiği halde Türkiye’de de çok satmasına rağmen pek ciddi değerlendirme yapılmadı. Birkaç tane tanıtım yazısı. Birkaç tane gazeteden eleştiren köşe yazısı var. Üstelik Şükrü Hanioğlu gibi birkaç tarihçi dışında Türkiye’den hiçbir iktisat tarihçisi fikir beyan etmedi. İlmine güvendiğim Türkiye’deki iktisat tarihçiliğinin büyük hocalarını bekledim. Bu kadar uzun zaman içinde fikir beyan etmediklerine göre artık hak bana düşmüştür diye düşünerek fikirlerimi yazmaya karar verdim. Bu yazının geç kalmışlığının sebebi budur.</p>
<p>Bu kitap çıktığında doktora öğrencisi idim. Henüz çevirisi bile çıkmadan iktisat tarihçilerinden oluşan okuma gruplarında parça parça okuyup her bir chapter’ı aramızda tartıştığımızı hatırlıyorum. Kitap anlatım tarzı ile okuyucuyu büyüleyici bir tarafa doğru çekmekteydi. Son derece akıcı ve profesyonelce yazılmıştı. Kitapta Adam Smith’ten Dani Rodrik’e kadar yapılan göndermeler ilgi çekici idi. Editör desteği almış olmaları da çok muhtemeldir. Çünkü Acemoğlu’nun makaleleri bu derece akıcı değildi. <em>(Daha önce de okuma grubumuzda Kenneth Pomeranz’ın “The Great Divergence” kitabını okumaya çalışırken işkence çektiğimizi hatırlıyorum. Hatta bir arkadaşımız hocaya mail atmıştı. Bu metni nasıl bu kadar anlaşılmaz yazdınız diye). </em>Kitabın ilgi çekme sebeplerinden biri de “grand theory” türünde bir eser olması idi. Büyük soruları sistemli açıklayabilme iddiasını taşıması. Artık günümüzde bu tarz tezler akademik camiada pek görülmüyor. Akademisyenler artık riske girmeden, büyük zaman harcamadan hızlı ve küçük uygulamalardan neden/sonuç üretiyorlar. Büyük soruları parlak sosyal bilimciler sormuyor veya sorulanları cevaplamıyor. Ben de o dönem böyle bir ortamda Why Nations Fail isimli kitaptan etkilendiğimi hatırlıyorum. Fakat alanda deneyim kazandıkça kitabın içeriği gözümde giderek küçülmeye başladı. Birçok hatası ve eksikliği gözüme çarpmaya başladı. Bu kitap öyle bir eser ki içeriğinde bulunan örnekler Britannica ansiklopedisi gibi!  Kitabın içinde Peru’dan Jamaika’dan Grönland’dan bile örnekler var. Tabi ki kitapta yer alan Grönland’daki siyasal sistemleri yorumlayabilecek kadar bilgi sahibi veya ansiklopedi okuyucusu değilim! Ama en azından konuyu nasıl ele aldıklarını, bir problemi nasıl çözmeye çalıştıklarını yorumlayabilirim. Amacım kendilerinin Nobel İktisat ödülü başarısına okuyucu nezdinde gölge düşürmek değildir. Sadece ve sadece aklıma yatmayan konuları tartışmaya açmak içindir. Stephen Hawking’in, Albert Einstein’ın bile yanılabildiği bilimsel dünyada herkes yanılabilir. İddia sahipleri ne kadar şöhretli olurlarsa olsunlar eleştiriden muaf değiller. Çünkü hakikate tartışarak varacağız.</p>
<p>Kitabın yazarlarının bir kabahati olmasa bile kitabın Türkçe’deki başlığı hep gözüme batmıştı. “Why nations fail” başlığını “Ulusların Düşüşü” şeklinde çevirmek bence yanlış bir tercihti. Aslında çeviri yapmanın temel bir kuralı yoktur. Mot a mot çeviriler bazen çok tatsız gelebiliyor. Bu yüzden çevirmen anlamı daha iyi ifade edebilecek kelimeleri kullanmayı tercih edebilir. Buraya kadar kabul edebilirim. Fakat Ulusların Düşüşü ifadesi anlamca da kitabın içeriğini karşılamıyor. Bu ifade belirli bir ekonomik başarı elde eden milletlerin bu seviyeden geriye düşmesi izlenimini yaratıyor. Halbuki yazarlar bir gerileme hikayesi anlatmıyor. Doğrudan başarısızlık hikayesi anlatıyorlar. Bu yüzden başlık kelimesi kelimesine çevrilmeliydi diye düşünüyorum. Dil uzmanı değilim fakat kitabın içindeki bazı özne-yüklem uyumsuzlukları ve bazı kavramların karşılıklarının tuhaf sözcüklerden seçilmesi de dikkatimi çekmişti. Yazarlardan Acemoğlu’nun Türkçe biliyor olmasına rağmen bu başlığa ve içeriğine müdahale etmemesine şaşırdığımı da ifade etmeliyim. Türkiye’deki muhalefet partilerine danışmanlık yapacak zamanı vardı. Fakat en önemli fikrini anlatan kitabın Türkçesini okuyacak zamanı bulamamıştı!</p>
<p>Bu uzun girişi yaptıktan sonra artık kitabın içeriğine dair fikirlerimi sıralamak isterim. Bu kitap temelde iktisat tarihçiliğinin en kadim konusunu sorgulamaktadır. Bu da neden bazı ülkelerin zengin, bazı ülkelerin daha yoksul olduğudur. Bu soru iktisat biliminin ortaya çıkmasıyla hemen hemen aynı yaştadır. Son 250 yılda bu soruya çokça cevaplar verildi. Literatürdeki cevapları ırk, coğrafya, kültür, cehalet, şans, emperyalizm vb. birkaç kategoride toplayabiliriz. Bu kitap ise bunun gibi görüşlerin yanlış olduğunu ve en temel faktörün kurumlar olduğunu açıklamıştır. Kurumlar iddiası aslında Acemoğlu’nun tezi değildir. Kurumsalcılığı Veblen’e kadar dayandırmak mümkün iken Acemoğlu’nun katıldığı yeni kurumsalcığın temelleri 1940’larda Ronald Coase ile atılıyor. Zaman içinde de Oliver Williamson, Douglass North gibi birçok büyük iktisatçı bu fikri teorik olarak geliştiriyor. Bu kitabın teorik olarak yaptığı ek ise kurumları kapsayıcı ve dışlayıcı olarak ikiye ayırması oldu. Aslında bu noktada North’un benzeri söylemini ufak da olsa revize etmeyi başardıklarını kabul etmek gerekir. Bunun dışında kendilerinden önceki kurumsalcılardan pek farklı bir teorik yaklaşım getirmedikleri açıktır.</p>
<p>Kitap en çok coğrafyanın kader olduğu ön kabulüne vurgu yaparak eleştiri getirmiş. Yazarlar en kuvvetli yumruklarını kitabın ilk bölümünde atmaya karar vermişler. Önce teoriyi açıklayıp ardından kanıtlarını vermek şeklinde ilerleyen akademinin klasik üslubu yerine önce örneği verip oradan teoriye ulaşmayı tercih etmişler. Kitabın ilk cümlesinde verdikleri örnek de bütün kitabın özetini oluşturmuştur. Kitap adını daha önce hiç duymadığım Nogales adında bir kent ile başlıyor. Bu kent bir çitle ikiye ayrılmış. Kuzeyi ABD, güneyi ise Meksika sınırları dahilindeymiş. Dolayısıyla aynı coğrafyada iki farklı kurum inşa edilmiş. Aralarında oluşan ekonomik başarı farkını teorilerinin kanıtı olarak gösteriyorlar. Bu açıdan bakınca da gerçekten mantıklı görünüyor. Peki neden sadece fiziki coğrafyayı dikkate almalıyız? Siyasi coğrafyayı oluşturan sınırlar da coğrafyaya dahil değil midir? Coğrafyanın kader olduğunu iddia edenler belki de sınırın 200 metre ötesindeki ülkede doğmuş olsalardı daha refah içinde yaşayabileceklerini ifade etmek istiyorlardır. Nedense coğrafyayı dar anlamıyla değerlendirmeyi tercih etmişler. Coğrafyanın önemli bir faktör olduğunu dile getiren Jared Diamond’un “Guns, Germs and Steel” isimli bestseller kitabından sayfa 55’te bahis açılıyor. Konuya girerken Diamond’un çevrebilimci ve evrim biyoloğu olduğunu vurgulayarak başlıyorlar. Halbuki Max Weber’i veya Karl Marx’ı tanımlarken mesleklerini söyleme gereği duymamışlardı. Sanırım eleştirecekleri kişinin iktisatçı veya sosyal bilimci olmadığını vurgulayıp daha kolay dövebilmek için ifade etme gereği duymuşlar. Diamond’un iddiasının Nogales kentini veya Kuzey-Güney Kore ikilemini açıklayamadığını söylüyorlar. Yazarlar bu konuda haklı olabilir fakat Diamond’un kitabının hatırladığım kadarıyla böyle modern dünyanın çelişkilerini açıklama hedefi yoktu ki. O bu işin nasıl başladığını yani kökenlerini merak etti. Diamond’un anlatımına göre binlerce yıl önce Yeni Gine’de yaşan insanlar beslenebilmek için ağaç kabukları arasındaki özü günlerce uğraşarak kullanmak zorunda iken, Bereketli Hilal bölgesinde buğday ve arpa bulunmaktaydı. Bu iki farklı bölgeden çıkan avcı-toplayıcı toplumlar arasındaki refah farkında gerçekten coğrafyanın etkisinin olmadığı söylenebilir mi? Peki Diamond’un örnek verdiği tarihöncesi toplumların gelişmişlik farklarını incelerken kapsayıcı kurum aramak için patent kanunlarına mı bakacağız! Aslında modern dünyada bile coğrafi şartların zenginlik üzerinde hiç etkisinin olmadığını söyleyemeyiz. Örneğin petrol bölgesinde yaşamak tabi ki bir bölgenin zenginleşmesini garantilemez. Günümüzün Venezüela örneğinden biliyoruz. Fakat Moğolistan’a göre avantajlı değil midir? Aslında kitabın yazarları Diamond’u da destekler nitelikte hakkını verip modern dünyada siyasal kurumlar coğrafi şartları yenmeye başladı deseydi kabul edilebilir bir sonuca ulaşmış olurdu. Fakat bu sefer de Diamond’u çürüttüğünü iddia edemeyeceği için kitap çok satamayacaktı. Tahta oturmak için kralı indirmek gerekliydi! Popüler olmak uğruna kendi tezlerini destekleyen örnekleri öne çıkarıp diğer her şeyi yanlışlama yoluna gitmişler. Ekonomik gelişmişlikte din, kültür ve ahlak gibi belirleyicileri de toptan reddetmişler. Bu başlıkta Weber’in meşhur tezine yüklenilmiş. Peki inanç ve kültürün hiç mi etkisi yoktur? Faiz’in yasaklandığı Ortaçağ Katolikliğinde bu inancın hiç mi ekonomiye etkisi olmamıştır? Ardından Cehalet hipotezi adıyla yeni bir başlık açılmış. İktisatçı ve siyaset adamlarının piyasa başarısızlıklarıyla nasıl baş edilebileceğini bilememelerinin yarattığı iktisadi başarısızlığın abartılmış olduğunu ifade etmişler. Peki 1923 yılında ortaya çıkan Alman Hiperenflasyonunu rasyonel iktisatçılar, siyasetçiler mi ortaya çıkardı? ABD gibi büyük bir ülkede bile 1929 Buhranının kimine göre 3 yıl kimilerine göre 7 yıl gibi uzun sürmesinin nedeninin daralan para arzına müdahale edilmemesi olduğunu 40 sene sonra öğrendik. Bu iki örnekteki başarısızlık karar alıcı aktörlerin cehaletinden kaynaklanmadı mı? Tabi ki ne kültür ne cehalet ne coğrafya ne de kurumlar tek başına dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde geçerli olabilecek bir zenginliğin veya başarısızlığın formülünü bizlere veremez. Tarihin akışı içinde hepsinin az ya da çok etkisi olmuştur. İlginç bir şekilde ciddi akademik çevrelerde pek itibarı kalmayan Marksist-Leninist emperyalizm iddiasına değinmemeyi tercih etmişler. Daha doğrusu 5. bölümde Sovyet Rusya konusunu açmışlar. Konuyu Sovyet rejiminin dışlayıcı kurumlarına bağlıyor ve politik tercihin başarısızlık sonucunu doğurduğunu ifade ediyorlar. Yazarlar bu çerçevede haklı da olabilir. Sonuç olarak İkinci Cihan Harbi’nin bile yıkamadığı Sovyet rejimini ekonomik başarısızlık yıktı. Bu sonuca bakınca Sovyet kurumlarını dışlayıcı olarak tanımlayıp boş kaleye gol atmak kolay görünüyor. Peki ya kendi temel iddialarını Sovyet rejiminin temel argümanı olan emperyalizm düşüncesiyle neden imtihan etmiyorlar? Halbuki Marksist-Leninist emperyalizm iddiası devlet kurabilecek kadar güç kazanabilmiş bir fikirdi. Max Weber’in veya Jared Diamond’un böyle bir fırsatı veya gücü hiç olmadı! Peki bağımlılık teorisi veya Wallerstein’ın merkez-çevre tezi nerede? Peki bu kitabın yazarları aynı iktisat tarihine aynı soruyu soran bu teorilerle neden kendi fikirlerini test etmez? Kitabın ruhunu anladığımız kadarıyla bu konulara değinseydi de yanlışlamaya çalışacakları açıktır. Fakat artık 1970’li yıllarda yaşamıyoruz. Bu alanda zaten kuvvetli eleştiriler yapıldı. Marksist-Leninist temelli görüşlere hücum etmek artık herhangi bir popülerlik de getirmeyecekti. Belki de bu yüzden değinmemişlerdir.</p>
<p>Kitap genel okuyucu kitlesini hedeflediği için bolca tarihsel örneklere yer veriyor. Farklı yüzyıllardan farklı toplumlardan bir sürü örnekler sıralanıyor. Yazarlar oradan oraya atlıyorlar. Kitap bu örnek bolluğu içinde çorbaya dönüyor. Çoğu zaman da tekrara düşüyor. Bu yüzden kitap akıcı bir üslupla yazılmasına rağmen okuyucuyu yoruyor. Kitap iyi bir editörün eline teslim edilseydi belki de daha rafine hale getirilebilirdi. Fakat bundan daha sıkıntılı olan şey ise verilen hiçbir tarihsel örneğin derinlemesine incelenmemesidir. Tarihsel bir örnek verilirken Wikipedia seviyesindeki bilgiler kronolojik olarak sıralanıyor (Bu eleştiri başkaları tarafından da yapıldı). Ardından ilgili örnek kendi iddialarını desteliyor. Bu yöntemde üç temel problem var. Birincisi araştırmacı körlüğü meselesidir. Kötü niyetli (iyi niyetli ise özensiz) araştırmacılar teorilerini destekleyen örnekler seçme eğiliminde olurlar. Bu bazen bilinçli olur. Bazen de bilinçsizce araştırmacı körlüğü yüzünden olur. Örneğin ben bu hataya düşmemek için literatürü taramaya çok zaman ayırırım. Yazarken de birkaç gün arayla tekrar tekrar okurum. Emin olamazsam başkalarına okuturum. Yazarların bu endişeyi taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz. Fakat insanlığın en temel sorununa örnek seçerken binlerce yıllık insanlık tarihinden sadece kendi iddialarını desteleyenleri seçmiş olmaları ve bunu defalarca tekrarlamaları artık araştırmacı körlüğünü de aşan bir boyutta etik bir probleme işaret etmektedir. Seçtikleri bu anlatım tarzının ikinci problemi ise tarihsel örnekleri derinlemesine incelememeleri veya örnek sıralamaktan derine inmeye fırsat bulamamalarıdır. Bu hata daha vahimdir. Bunun çokça örneği var fakat ne demek istediğimi kitaptaki Osmanlı örneği üzerinden anlatmak isterim. Kitapta Osmanlı örneği dışlayıcı kurumlara örnek vermek için yer alıyor. Örneğin sayfa 59’da şu cümleyi yazmışlar; <em>“Ortadoğu’yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. Bunun nedeni Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün Ortadoğu’nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.”</em> Şimdi bu çok büyük bir iddiadır. Sadece bu iddiayı kanıtlamak için yıllarca araştırma yapmak gerekebilir. Kendimden vazgeçtim, Osmanlı arşivlerinde ömrünü tamamlayan hocalarımız bile böylesine bir iddiada bulunmadı. Kitabın yazarları pek tabi alanın deneyimli hocalarının göremediğini görmüş olabilirler. Peki bu iddialı fikirlerinin kaynağı nedir? Yok. Hatta büyük harflerle yazıyorum: YOK. İnanılır gibi değil. Bakın! Bilimsel temelli bir tez öne sürmek savcılık iddianamesi yazmaya benzer. Bir tez öne sürüyorsanız kanıtlarını yazmak zorundasınız. Ortaya laf atıp kaçamazsınız. Kanıtı bulunmayan bu iddia ile ilgili birçok soru da akla gelmektedir. Osmanlı’nın genişlemesi, güçlenmesi ne demektir? Coğrafi genişlemeden bahsediyorsa hani coğrafyanın etkisi yoktu? Bugün Ortadoğu’nun fakir kalmasının sebebi Osmanlı kurumları ise Ortadoğu’nun Osmanlı hakimiyetinde olmayan kısmındaki fakirliğin sebebi nedir? Dünya haritası içinde adı duyulmadık Nogara kentini bile bulup cetvelle ayırıp açıklarken koskoca Ortadoğu’yu niye Osmanlı’ya ait olan ve olmayan kısmı ile açıklamıyorsunuz? Ayrıca Osmanlı homojen, stabil bir yapı değil ki. Osmanlı’nın hangi yüzyılından bahsediyorsunuz? Peki; İstanbul, İzmir ve Trabzon gibi liman kentlerinde iktisat tarihçileri tarafından ekonomik büyüme tespit edilebiliyorken aynı kurumlar Ortadoğu’da mı başarısız olmuş? Şayet bir başarısızlık varsa (bu arada Osmanlı Ortadoğu’sunun başarısız olup olmadığı da test edilmiş değildir) başka bölgede başarı görüldüğünde genelleme yapılabilir mi? 19. yüzyıl Osmanlı’sındaki Tanzimat reformları, hukuk kodifikasyonları, çıkarılan marka tescili ve patent kanunları neden kapsayıcı kurum olmasın? Bunlar ilgili cümleyi okuduğumda hızlıca aklıma gelen ilk sorulardı. Araya bir sürü farklı toplumlardan farklı yüzyıllardan tarihsel örnekler boca edildikten sonra sayfa 116 ve 117’ye gelindiğinde tekrar Osmanlı bahsini açıyorlar.  Bir önceki paragrafta II. Dünya Savaşı’ndan, Japonya’dan ve Sovyetlerden bahsettikten sonra ardındaki paragrafta Osmanlı’nın 15. yüzyılına atlıyorlar. Bir önceki konuyu tam algılayamadan okuyucunun kafasında yeni sorular açıyorlar. Tercih ettikleri bu anlatım tarzı belki de tarihsel örnekleri derinlemesine inceleyemediklerini gizleyebilmek içindir. Tekrar kitabın Osmanlı örneğine dönersek sayfa 116-117’de sayfa 59’da bahsettikleri ve yukarıda yazmış olduğum cümleyi açıklamaya karar verdiklerini görüyoruz. Ben de tamamen merakla yazdıklarına odaklanıyorum. İlk cümlede şöyle yazmışlar; <em>“Nasıl Latin Amerika’nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca İspanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse Ortadoğu’nunkiler de Osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.”</em> Aynı iddiayı bu sefer daha ileri taşımışlar. Osmanlı kurumlarının dışlayıcı/sömürgeci olduğunu ifade etmişler. Hangi yüzyılın Osmanlısı olduğu yine belli değil tabi! Bu sefer cümlenin devamını da getirmişler. Merakla okumaya devam ettim. Sömürgeci olmasının kanıtları ne idi acaba? 1453’te II. Mehmet, Konstantinopol’ü (İstanbul’u değil!) ele geçirmiş ve başkent yapmış. Yüzyılın geri kalanında Balkanların ve Türkiye’nin geri kalanını fethetmişler. Oradan Ortadoğu’ya oradan da Afrika’ya yayılmışlar. Arada Muhteşem Süleyman gelmiş, o öldüğünde devletin coğrafyası bilmem nereden bilmem nereye kadar uzanıyormuş. İlgili paragrafın girişinde yazıkları iddialı cümleye bakın. Devamında yazdıkları Wikipedia benzeri incelemeye bakın. İNANILIR GİBİ DEĞİL. Aynı paragrafta şöyle devam etmişler: “Osmanlı Devleti mutlakiyetçiydi. Sultanlar çok az kişiye karşı sorumlu idi ve gücü kimse ile paylaşmıyorlardı.” O halde aynı paragrafta verilen örneklere bakarak şu soru sorulur: İstanbul fethedilirken dünyada demokrasi mi vardı? Avrupa’da parlamento vardı da Osmanlı’da mı yoktu? İşte kitabın en önemli problemlerinden bir diğeri de budur: Tarihsel örnekleri zamanın ruhuyla, dönemin şartlarıyla açıklayamamak. Buna benzer hataların kitapta onlarca örneği var maalesef.</p>
<p>Acaba Osmanlı’yı nereden öğrenmişler diye merak ettim. Bu kanaate varmalarını sağlayan kaynaklar ne idi. Bu yüzden kaynakçasını inceledim. Etiyopya, Özbekistan tarihine dair bile makale/kitap incelemişler. Koca Ortadoğu’yu sömürdüğünü iddia ettikleri Osmanlı üzerine yazılmış tek bir kaynak incelememişler. Dolayısıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’nun geri kalmasına neden olduğu iddiasının yazarların fantezi dünyasından kaynaklandığını artık rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik diğer ülke örneklerinde bile olsa ikincil kaynaklarla “Grand Theory” yapılamayacağını düşünüyorum. Bilim insanları için her zaman aslolan ana kaynağı inceleyerek yorumlamaktır. Makale/kitap gibi ikincil kaynaklardan literatür taranabilir. Fakat ana bilgiyi birincil kaynaktan alıp teorinizi öyle kurabilirsiniz. Çünkü incelediğiniz ikincil makale ve kitaplar da yanılabilir. Tarih metodolojisi bunu yapmayı gerektirir.</p>
<p>Tüm bu anlattıklarımı kitabın yazarlarına sorsak, amacımız Osmanlı’yı açıklamak değildi diyeceklerdir. O halde bilmediğiniz ve araştırmak da istemediğiniz konularda niye büyük laflar ediyorsunuz. Hadi yaptınız. Gelecekte Nobel iktisat ödülü alacak olan büyük fikrinize nasıl kanıt diye bunları gösteriyorsunuz? Hadi onu da gösterdiniz. Biz iktisat tarihçileri desteksiz, kanıtsız iddiaları nasıl ciddiye alalım. Neyse ki yazarların bizim ilgimize ihtiyacı yok. Google scholar’a göre bu kitap 17bin kere atıf almış. Benim nazarımda atıf sayısının kıymet belirteci vasfı kalmamıştır. Çünkü bu reyting ne kadar popüler iş olduğunu gösteriyor. Ne kadar kıymetli olduğunu değil. Bilim insanlarının amacı da popülerliğe öncelik vermek olmamalıdır.</p>
<p>Sonuç olarak bu kitap aşırı genelleştirici, kendi amacına hizmet etmesi için tarihi manipüle eden, taraflı örnekler seçen, karmakarışık ve birbiriyle alâkasız yüzlerce örneği okuyucunun önüne boca eden, hiçbir örneğini derinlemesine inceleyemeyen, zaten bildiğimiz kurumların önemini aşırı abartan bir çalışmaya dönmüştür. Kurumların ekonomik başarıda etkili olması fikri şüphesiz iken kitabın bu hali çalışmayı benim nazarımda kıymetsiz hale getirmiştir. Mutlaka daha iyisi yapılabilirdi fakat bu sefer de genel okuyucu kitlesini arkalarına alıp bestseller olamayacaklardı. Popüler olmak uğruna konunun manipüle edilmesinin oldukça üzücü olduğunu düşünüyorum. Acemoğlu, Johnson ve Robinson’un Nobel iktisat ödülünü hak etmediklerini söylemek de biraz ağır olabilir.  Bütün bir kariyerlerini tek bir kitapla yerle yeksan etmek de haksızlık olabilir. Zaten ödül de genellikle tek bir çalışmaya verilmez. Bu kitaptan sonra içime şüphe düştü. Yazarların aynı çerçevedeki iddialı makaleleri de değerlendirmeye alınmalıdır. Fakat Coase kadar veya North kadar devrimci görüşlere sahip olmadıklarını düşünüyorum. Bu insanlar iktisat ilminin yüzlerce yıl anlayamadığı kurumların iktisadi etkisini keşfederek hiç yoktan iktisat ekolü yaratmışlardı. Yapıdaki bu tuğlayı çektiğimiz vakit Acemoğlu, Johnson ve Robinson’dan geriye sadece güzel bir matematik ve istatistik kalır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/">Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Mehmet Reşat’ın İş Bankası’ndaki Hissesine Ne Oldu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sultan-mehmet-resatin-is-bankasindaki-hissesine-ne-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 13:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207701</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sultan Mehmet Reşat 1918 yılında vefat etti. Türkiye İş Bankası 1926 yılında kuruldu. Kronolojiye bakıldığında başlık alâkasız gibi görünebilir. Fakat bu yazıya konu olduğuna göre bir ilişki var. Bu yazıda tesadüfen fark ettiğim ilginç bir vakayı anlatmaya çalışacağım. Ben geçmişte İş Bankası personeli idim. Bankada çalıştığım yıllarda nerede çalıştığımı öğrenenler “İş Bankası” devlet bankası mıdır [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sultan-mehmet-resatin-is-bankasindaki-hissesine-ne-oldu/">Sultan Mehmet Reşat’ın İş Bankası’ndaki Hissesine Ne Oldu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Mehmet Reşat 1918 yılında vefat etti. Türkiye İş Bankası 1926 yılında kuruldu. Kronolojiye bakıldığında başlık alâkasız gibi görünebilir. Fakat bu yazıya konu olduğuna göre bir ilişki var. Bu yazıda tesadüfen fark ettiğim ilginç bir vakayı anlatmaya çalışacağım.</p>
<p>Ben geçmişte İş Bankası personeli idim. Bankada çalıştığım yıllarda nerede çalıştığımı öğrenenler “İş Bankası” devlet bankası mıdır sorusunu bana yöneltiyorlardı. İş Bankası özel bir bankaydı fakat insanlarda devlet bankası olduğu izlenimi nereden kaynaklanıyordu? İş Bankası hiç devlet bankası olmuş muydu? 1997 yılında İş Bankası’ndaki hazineye ait hisselerin özelleştirildiğini öğrendim. Fakat bu bilgi kafamdaki soruları daha da karmaşık hale getirdi. Çünkü bankanın kuruluş sermayesinde hazine katkısı yoktu. Sonradan da hazinenin banka hissesi aldığına dair bir bilgimiz yok. O halde 1997 yılında özelleştirilen hazine hissesi nereden gelmiş olabilir? Daha sonraları akademide çalışmak üzere bankadan ayrıldım. Bu soru ara ara aklıma gelmiş olsa da zaman içinde bu konuyu unutmuştum. Yıllar sonra bu sorunun cevabını buldum. Bankadaki Hazine hissesi hem de hiç beklemediğim bir yerden çıktı; Osmanlı maliyesinden. Peki, nasıl oldu?</p>
<p>Osmanlı ekonomisi 19. yüzyıl boyunca serbest piyasa ilkeleriyle hareket ederken Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Milli İktisat politikalarına yönelmişti. Devlet iktisadi hayata müdahalelerde bulunmaya başladı. Ticaret antlaşmaları tek taraflı feshedilir, korumacı dış ticaret politikasına geçilir, fiyat kontrolleri başlar, kambiyo işlemleri denetime alınır. Aynı zamanda yerli şirketler ve kooperatifler aracılığıyla yabancı ve gayrimüslimlerin iş hayatından tasfiyesi amaç edinilir. İşte tam da bu süreç bankacılık sektörüne de sirayet eder. Dönemin en güçlü bankası merkez bankası yetkilerini de taşıyan yabancı sermayeli Osmanlı Bankası’dır. Üstelik savaş döneminde Osmanlı Bankası para basma konusunda da direnince yerli sermayeli bir bankanın kurulması planlanır. Zaman içinde merkez bankası görevini de Osmanlı Bankası’ndan devralması düşünülen İtibar-ı Milli Bankası yerli sermayeyle 1917 yılında Maliyeci Cavid Bey&#8217;in öncülüğünde kuruldu. İş Bankası’nın 2001 yılında yayınladığı, Uygar Kocabaşoğlu ve ekibinin yazdığı kitaba göre İtibar-ı Milli Bankası 4 milyon lira sermayeli 400.000 hisse ile kuruldu. Bu hisselerin 50.000’i Osmanlı Maliye nezaretine, 31.000 hisse Osmanlı Donanma Cemiyeti’ne, 15.000 hisse İttihat ve Terakki Cemiyeti merkez-i umumisine, 10.000 hisse Harbiye Nezaretine, 12.000 hisse Askeri Demiryolları İdaresi’ne, 8 bin hisse Evkaf Nezaretine, 1.800 hisse Şirket-i Hayriye’ye, 7.256 hisse Firuz Kapancı’ya, 3.234 hisse Avram Menahim’e, 2.917 hisse Mahmut Nedim’e, 2.112 hisse Necmettin Molla’ya, 1.236 hisse Nemlizade Mithat’a ve küçük paylı hisse de 200 hisse ile Sultan Mehmet Reşat’a aittir (s.112-113). Kitapta yer alan dipnota göre bu hissedarların ayrıntılı listesi, İş Bankası’nın Yenibosna arşivinde bulunuyor. Demek ki İtibar-ı Milli Bankası’nın evrakları İş Bankası’nın elindedir. Bu kitaptan başka Yenibosna arşivindeki belgelerle çalışan hiç kimseyle karşılaşmadım. Bu kitabın da 23 yıldır ikinci baskısı ne hikmetse yapılmadı veya bilinçli olarak yapılmıyor. Yıllar önce personeli olduğum İş Bankası&#8217;na başvurup İtibar-ı Milli Bankası’nın evraklarını görmek istediğimi belirttim. Yönetim Kurulu iznine tabi diyerek reddettiler. Tabiî ki benim veya bir başkasının yönetim kuruluna ulaşabilmesi hiç de kolay değildir. Kısaca bu belgelerin orijinallerini kitabın yazarlarından başka kimsenin görmediğini tahmin ediyorum. Öğrendiğime göre Yenibosna arşivi de kapatılmış ve evraklar bilinmeyen bir adrese nakledilmiş bulunuyor.</p>
<p>Konuya tekrar dönersek İtibar-ı Milli Bankası 1927 yılında İş Bankası ile tartışmalı bir şekilde birleşiyor ve tüm mal varlığını İş Bankası’na devrediyor. Bugün Sirkeci’de bulunan İş Bankası Müzesi de İtibar-ı Milli Bankası’nın Genel Merkezi’dir. Burada asıl ilginç olan konu birleşmenin küçük bankada gerçekleşmiş olmasıdır. Yani, İtibar-ı Milli Bankası daha büyük sermayeli, daha deneyimli ve daha çok şubeli bir bankadır. İş yapma mantığına göre İş Bankası’nın bu bankaya katılması gerekirdi. Fakat İtibar-ı Milli Bankası’nın yöneticileri iktidar mücadelesini kaybettikleri için tam tersi gerçekleşiyor. Dolayısıyla 1997 yılında özelleştirilen Hazine hisselerinin İtibar-ı Milli Bankası’ndan geldiğini tahmin ediyorum. O halde İtibar-ı Milli Bankası’nın diğer hisselerine ne oldu sorusu öne çıkıyor. Örneğin; İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkezinin hisselerine ne oldu?</p>
<p>İş Bankası’nın yayınladığı bahsettiğim kitaba göre birleşme sözleşmesinde her 200 adet İtibar-ı Milli Bankası hissesine 1 adet İş Bankası müessis hisse verilmiştir. Bu sözleşme maddesinin uygulamada nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Muhtemelen belirledikleri bir tarihe kadar elindeki hisseleri getirenlerin hisseleri İş Bankası müessis hisseleriyle değiştirileceği ilan edilmiştir. Bu durumda Osmanlı Donanma Cemiyeti’nin 155 adet, İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkezinin 50 adet, Sultan Mehmet Reşat’ın 1 adet İş Bankası müessis hissesi bulunmalı. Dolayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti kapatıldığına göre 50 adet İş Bankası hissesine ne oldu, Osmanlı Donanma Cemiyeti 155 adet hisseyi aldı mı ve en ilginci Sultan Mehmet Reşat’a ait olması gereken 1 adet İş Bankası müessis hissesi kanunla sürgün edilen mirasçılarına verildi mi?</p>
<p>Bu konular günümüzde geçiyor olsa ticarî sır veya kişisel verilerin korunması kanunuyla saklanabilir. Fakat bu hadisenin üzerinden 97 yıl geçti ve bu konu artık tarih biliminin konusudur. Bu soruların muhatabı olan kuruluş halen varlığına devam ettiğine göre burada sorduğum soruları açıklığa kavuşturmalıdır. Türkiye finans tarihinin en ilginç vakalarından biri olan bu birleşmenin bunun gibi bazı ayrıntıları hâlâ gün yüzüne çıkabilmiş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sultan-mehmet-resatin-is-bankasindaki-hissesine-ne-oldu/">Sultan Mehmet Reşat’ın İş Bankası’ndaki Hissesine Ne Oldu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanıtın Yokluğu, Yokluğun Kanıtı Olur Mu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kanitin-yoklugu-yoklugun-kaniti-olur-mu-ilhan-tekeli-selim-ilkinin-t-c-merkez-bankasi-kitabi-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Aug 2023 11:57:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206936</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlhan Tekeli-Selim İlkin’in T.C. Merkez Bankası Kitabı Üzerine  Akademik tarihçilik gerçekten zor bir meslektir. Çoğunlukla çalıştığınız konu veya olayın tanığı kalmamıştır, belgeler yetersizdir ve bir dedektif gibi kanıtları toplayarak çıkarımlar yapmak durumunda kalırsınız. Kanıtların azlığını şikâyet etmek için söylemiyorum. Çünkü hayatın doğal akışı böyledir. Bugün bile her adımımızı, aklımızdan geçen her fikri veya her eylemimizi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kanitin-yoklugu-yoklugun-kaniti-olur-mu-ilhan-tekeli-selim-ilkinin-t-c-merkez-bankasi-kitabi-uzerine/">Kanıtın Yokluğu, Yokluğun Kanıtı Olur Mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>İlhan Tekeli-Selim İlkin’in T.C. Merkez Bankası Kitabı Üzerine </strong></h3>
<p>Akademik tarihçilik gerçekten zor bir meslektir. Çoğunlukla çalıştığınız konu veya olayın tanığı kalmamıştır, belgeler yetersizdir ve bir dedektif gibi kanıtları toplayarak çıkarımlar yapmak durumunda kalırsınız. Kanıtların azlığını şikâyet etmek için söylemiyorum. Çünkü hayatın doğal akışı böyledir. Bugün bile her adımımızı, aklımızdan geçen her fikri veya her eylemimizi anlık kayıt altına almıyoruz ve geçmişe dönüp düşündüğümüzde zihnimizde kalanlar giderek azalıyor. Üstelik üzerinden yeteri kadar uzun bir zaman geçtiyse artık o olayların hiçbir kanıtı kalmıyor. Sanki yaşanmamış gibi oluyor. Üzerinden 91 yıl geçtikten sonra şahidi kalmamış, kanıtı belgesi kalmamış bir ortamda bu olay olmamıştır, yaşanmamıştır diyebilir miyiz? İşte bu sorumun oldukça ilginç bir örneğini açıklayacağım bu yazımda.</p>
<p>Akademik bir tarihçi olarak aklımdaki bir konuyu araştırmaya ikincil literatürü okuyarak başlıyorum. Bu aşamanın benim için önemi bilgi edinmekten ziyade yazarların ellerindeki bilgileri nasıl yorumladıklarını görme isteğimdir. Çünkü bana göre akademik tarihçilik sadece bilgi aktarmak değil, bilgiyi hakikate uygun bir şekilde yorumlayabilmektir. Geçen yıl bu düşüncelerle aklımdaki bir konuya çalışırken İlhan Tekeli-Selim İlkin ikilisinin 1997 yılında yayınladığı <em>Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası</em> isimli kitabını tekrar gözden geçirdim ve ilginç bir ayrıntıya takıldım. Bu kitapta American-Turkish Investment Corporation (ATIC) isimli ABD menşeili bir şirketin kibrit inhisarını almak kaydı ile 25 yıl süreli %6,5 faizle 10 milyon dolar kredi verdiği ve bu kredinin T.C. Merkez Bankası’nın kuruluş sermayesi olarak kullanıldığı iddia ediliyor. Üstelik bu iddianın kanıtı da gösterilmiyor. Bu kitabı daha önce okuduğumda bu ayrıntı dikkatimi çekmemişti. Kitabın yayınlanmasının üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen hiçbir araştırmacının da dikkatini çekmemiş olacak ki kimse bu bilgiyi sorgulamamıştı. Üstelik geçen yıl Merkez Bankası 91. yıl dönümünü kutlarken yayınladığı videoda bankanın milli sermayeyle kurulduğunu vurguluyordu. Oysa 1997 yılında kendilerinin yayınladıkları kitap bir Amerikan şirketinin kredisi ile kuruldu diyor. Şimdi, bu konuda hakikat bir tane olmalıdır. Fakat kanıtı nasıl bulunabilir? İlk aklıma gelen Bilgi Edinme Kanunu’na istinaden T.C. Merkez Bankası’na bu konuyu sormak oldu. Çünkü konunun muhatabı Merkez Bankası ve ilgili kitabın yayıncısı da Merkez Bankası. O halde sadece araştırma yapmaya çalışan bir tarihçiye cevap verebilecek ilk merci kendileri idi. Bu vesileyle 22.08.2022 tarihinde T.C. Merkez Bankası’na uzun bir açıklama metni yazarak bilgi edinme başvurusu yaptım. Cevaplarını akademik bir çalışmada kullanacağımı belirterek şu soruları sordum:</p>
<p>Bu bilgi doğru mudur?</p>
<p>Eğer doğru ise kaynağı nedir?</p>
<p>Eğer doğru ise bu kredinin şartları nelerdir? Sözleşmesi mevcut mudur?</p>
<p>Eğer doğru ise bu kredinin geri ödemesi yapılmış mıdır? Yapıldı ise hangi tarihlerde ve ne miktarlarda yapılmıştır? Kredi ödemesi ne zaman tamamlanmıştır.</p>
<p>Bu konu neden önemlidir? Çünkü ispatlanabilirse geleneksel tarih anlatımının seyrini değiştiriyor. Merkez Bankası’nın milli sermayeyle kurulmadığı ortaya çıkıyor. Başvurumun üzerine uzun bir bekleme sürecine girdim. Tam 40 gün cevap bekledim. Cevap verilmedi. Zaten Bilgi Edinme Kanunu’na istinaden gelen bir başvuruya verilecek cevabın doğru olma zorunluluğu nedir, bilemiyorum. Bilerek yanlış cevap verilirse bunun yaptırımının ne olacağı da belirsiz. Başvurumun üzerinden 40 gün geçtikten sonra başvuru dilekçemi Merkez Bankası’nı da etiketleyerek Twitter’dan yayınladım. İlginç bir şekilde ertesi gün Merkez Bankası’ndan bana cevap gönderildi. Bu durumu Bilgi Edinme Kanunu’nun bir sosyal medya platformu kadar bile etkili olamaması olarak mı yorumlamak gerekir diye de düşünceler içerisindeyim. Her neyse. Bana verilen cevapta bu konuda herhangi bir belgeye rastlanamadığını bildirmişler. Bir kredi anlaşmasının belgesinin olmaması bu bilginin yanlış olduğunu düşündürtmektedir. Ama nasıl emin olabiliriz? Sonuç böyle olunca akla yeni sorular da gelmektedir:</p>
<p>Madem kanıtı yoktu, 1997 yılında bu kitaptaki bu bilgiyi bir yayıncı olarak nasıl yayınladınız?</p>
<p>25 yıldır hiçbir tarihçi bu bilgiyi neden sorgulama ihtiyacı hissetmemiştir?</p>
<p>Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı olabilir mi? Yani belgesi bulunamıyorsa bu olay olmamış diyebilir miyiz?</p>
<p>Birinci sorumun cevabı artık beni aşmaktadır. 25 yıl sonraki yönetime bu soruyu sormak haksızlık bile olabilir. Kitabın yayınlanması onayını verenler emekli bile olmuş olabilir. Belki de bu soruyu dönemin guvernörü Gazi Erçel cevaplamalıdır.</p>
<p>İkinci sorumun cevabı konunun bir başka ilginç yönüdür. Akademik bir metin yazıldığında kanıtsız olarak iddia edilen bir konu başkaları tarafından dipnot verilerek zikredildiğinde ve hatta çok sayıda atıf aldığında birden meşrulaşabiliyor ve literatüre girebiliyor. Daha sonraki yıllarda konuya bakanlar ise çok sayıda atıf alındığına güvenerek eserin içindeki bilgileri sorgulama ihtiyacı hissetmeden kullanabiliyor. Araştırmacılar sıkça tekrarlanan bilgilerin doğru olduğu kanaatine vararak aynı bilgileri tekrarlamakta ve böylece bir yanlış varsa 25 yıl hiç düzeltilmeden üstelik onlarca yazarın da imzasıyla kalıcı hale geliyor. İşte yanlış bir bilginin literatürde taş gibi kalıcılaşması böyle oluşuyor. Halbuki ilgili bilgi doğru da olsa yanlış da olsa araştırmacının ilk görevi sorgulamaktır.</p>
<p>Üçüncü sorumun cevabı ise tarihçilik mesleğindeki derin bir metodoloji tartışmasına uzanıyor. Bir tarihçi olarak bir soru sorduğumuzda sorunun cevabını arşivde bulamıyorsak, tanığı da kalmamışsa bu olay olmamıştır diyebilir miyiz? Elbette belgesiz tarih olmaz. Fakat yazılı belge dışında hiçbir doğrunun olmadığı söylenebilir mi? Bazı tarihçiler tanıklığa da itibar etmeyip arşivde yazılı kanıtı yoksa bu olay olmamıştır demeye meyillidir. Fakat her yaşanan olay yazılı kayıt altına alınmış mıdır? İşte bu yazıda asıl sorgulamak istediğim konu budur. Tarihte olaylar gerçekleşir ve bizim gibi meraklılar 91 yıl sonra izlerini takip ederek bilgiyi teyit etmeye ve doğru ise anlamaya çalışır. Bu izleri mukayese ederek bazen bilgiyi kesinleştirebiliriz. Bazen de kesinleştiremeyiz. Tarihte yaşanmış her olay kayıt altına alınmamış olabilir. Bugün de yaşadığımız her olayı kayıt altına almadığımız gibi. Yani izinin olmaması olayın olmamış olduğuna delil değildir. Sadece kanıtının olmadığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Benim araştırmamın ana konusu Merkez Bankası’nın kurum tarihi olmadığı için bu konu üzerine derin araştırmalar yapmaya daha fazla zaman ayırmadım. Belki gelecekte tarihçiler bu iddianın yazılı belgesini de bulabilir. Selim İlkin maalesef aramızdan ayrıldı ama kitabın diğer yazarı İlhan Tekeli bu iddiasının kanıtını bu yazıdan sonra belki sunabilir. Bu konudaki tarih anlatımının akışı belki değişebilir, belki de değişmez ama sözün özü şudur; akademik tarihçilik çok zor bir zanaattir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kanitin-yoklugu-yoklugun-kaniti-olur-mu-ilhan-tekeli-selim-ilkinin-t-c-merkez-bankasi-kitabi-uzerine/">Kanıtın Yokluğu, Yokluğun Kanıtı Olur Mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fiyat Kontrollerine Karşı Osmanlı Darphane Amiri Kazaz Artin</title>
		<link>https://hurfikirler.com/fiyat-kontrollerine-karsi-osmanli-darphane-amiri-kazaz-artin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Jun 2023 06:19:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206832</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ekonomiyi öğrenmeye başladığım ilk öğrencilik yıllarımdan beri öğrendiğim kuralları hayattan örneklerle test etmeye çalıştım. Pazarları gezdim; üreticileri, tüketicileri, satıcıları gözlemledim. Bu gözlemin en kritik aşaması da fiyatlardı. Fiyatlar nasıl oluşuyor ve karar alıcılara nasıl sinyaller gönderiyordu? Son yıllarda ise fiyat kontrollerini gözlemleme şansım oldu. Daha önce Hür Fikirler’de Fahiş Fiyat üzerine gözlemlerimi yazmıştım. Bu sefer [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fiyat-kontrollerine-karsi-osmanli-darphane-amiri-kazaz-artin/">Fiyat Kontrollerine Karşı Osmanlı Darphane Amiri Kazaz Artin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ekonomiyi öğrenmeye başladığım ilk öğrencilik yıllarımdan beri öğrendiğim kuralları hayattan örneklerle test etmeye çalıştım. Pazarları gezdim; üreticileri, tüketicileri, satıcıları gözlemledim. Bu gözlemin en kritik aşaması da fiyatlardı. Fiyatlar nasıl oluşuyor ve karar alıcılara nasıl sinyaller gönderiyordu? Son yıllarda ise fiyat kontrollerini gözlemleme şansım oldu. Daha önce <a href="https://hurfikirler.com/piyasada-garip-bir-heyula-fahis-fiyat/">Hür Fikirler’de Fahiş Fiyat</a> üzerine gözlemlerimi yazmıştım. Bu sefer ise kendim gözlemlemediğim, tarihten ders çıkarılacak bir örneği anlatacağım. 1829 yılında yaşanan bir hadiseyi ve kahramanını sizlere anlatacağım.</p>
<p>Kazaz Artin 19. yüzyılın başlarında Osmanlı Darphane Emini olmuştur. Kazaz namını ipek tüccarlığı yaptığı sırada almıştır. Bir Ermeni’dir. O dönemlerde devletin finansman ihtiyacının karşılanmasında sarraflar baş rolü oynamaktadır ve en önemli sarraflar da Ermenilerdir. Zira Ermeniler bir cemaat olarak çok güçlüdürler ve ticaret-finans alanında kuvvetli bir networke sahiptirler. Sanırım bu gerekçelerle uzun yıllar Darphane-i Amire’nin başında bulunmaları olağandır. Kazaz Artin de yetenekli bir sarraf olarak bu göreve getirilir. Finansman bulma konusunda itibarının devletten daha yüksek olduğu iddia edilir. Kazaz Artin’in bu yazıya konu olmasının sebebi ise İstanbul’da yaşanan iktisadi bir probleme getirdiği çözüm önerisidir. Osmanlı Devleti için tarih boyunca en önemli iktisadi problem kıtlıklar olmuştur ve 1829 yılında da bir örneği yaşanmaktadır.</p>
<p>Bilindiği üzere tarih boyunca İstanbul’un iaşe ihtiyacı deniz yoluyla hinterlandındaki şehirlerden sağlanmaktadır. Rus savaşından sonra deniz yolları Rusya tarafından ablukaya alınır ve erzak tedariki aksamaya başlar. Bu durum koca devletin başkentinde açlık tehlikesi yaratır. O tarihlerde fırıncılara haftada 40.000 kile tahıl verilir. Deniz yolları kapanınca ambarlarda ne kadar varsa, çürümüş tahıllar bile fırınlara dağıtılır. Halk, çürümüş tahılla yapılan ekmeğe bile hücum etmeye başlar ve kıtlık kapıdadır. Devlet yöneticilerinin aklına gelen ilk şey, “talebi nasıl azaltabiliriz” sorusu olur. Böylece her milletten halkın doğdukları şehirlere gönderilmesi kararı alınır. İstanbul’un nüfusu azaltılarak kıtlık sorununun üstesinden gelineceği düşünülür. Bu yöntemin yanlış olduğunu ilk farkeden darphane emini Kazaz Artin olur. Kentin boşalması, özellikle esnafın ve tüccarın da gitmesiyle kenti büsbütün fakirleştirecektir.</p>
<p>Artin’e göre karar alıcıların bu probleme karşı sordukları soru yanlıştır. “Talebi nasıl azaltabiliriz” değil, “Arzı nasıl arttırabiliriz” üzerine düşünür. Bulduğu çözüm narh fiyatlarının kaldırılmasıdır. Özellikle gıda maddelerinde uzun yıllardan beri fiyatlar bölgesel kadılar tarafından belirlenmektedir. Bu fiyat kontrollerine uymamanın cezai yaptırımları vardır. Kazaz Artin herkesin istediği ürünü, istediği fiyata satabilmesine izin verilmesini padişah II. Mahmud’tan ister. Bu fikrini zor da olsa kabul ettirir ve bir süre sonra gizlenen mallar ortaya çıkar ve her taraftan İstanbul’a tahıl ve mallar gelmeye başlar. Halk da fiyatlara göre pozisyon alır. Böylece kısa zamanda kıtlık sona erer. Bunun üzerine Padişah II. Mahmud’un “ekmeğim sana helal olsun” sözüyle kendisini takdir ettiğini kaynaklardan öğreniyoruz.</p>
<p>Sonuç olarak Kazaz Artin bu çözümü bir kitapta okumuş veya bir okulda öğrenmiş değildir. Kendisi ticaret ve sarraflıktan geldiği için piyasaları uzun yıllar gözlemlemiş ve fiyat sinyallerini gerçek hayatın içinde öğrenmiştir. Konut kiraları dahil olmak üzere fiyatlara müdahale etmenin beklenmeyen sonuçlarının daha ağır olacağına işaret eden tarihte bunun gibi yüzlerce örnek de tesirli olmuyorsa piyasalara dikkatli bakmak yeterli olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fiyat-kontrollerine-karsi-osmanli-darphane-amiri-kazaz-artin/">Fiyat Kontrollerine Karşı Osmanlı Darphane Amiri Kazaz Artin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yapısal Reformlar ve Mahfi Eğilmez</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yapisal-reformlar-ve-mahfi-egilmez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Dec 2022 10:19:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206472</guid>

					<description><![CDATA[<p>17 Ağustos 2021 tarihinde Türkiye’de Milli Tarih Tezi ve Mahfi Eğilmez’in Değişim Sürecinde Türkiye Kitabının Eleştirisi isimli eleştiri yazımı Hür Fikirler platformunda yazmıştım. 2018 yılında yayımlanan ve çok satanlar listesinde bulunan bu kitaba 3 yıl boyunca hiç kimsenin değerlendirme yazısı yazmamasına ve üstelik içinde fahiş hatalar bulunmasına şaşırdığımı belirtmiştim. Değişim Sürecinde Türkiye isimli kitap hakkındaki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yapisal-reformlar-ve-mahfi-egilmez/">Yapısal Reformlar ve Mahfi Eğilmez</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>17 Ağustos 2021 tarihinde <a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-milli-tarih-tezi-ve-mahfi-egilmezin-degisim-surecinde-turkiye-kitabinin-elestirisi/">Türkiye’de Milli Tarih Tezi ve Mahfi Eğilmez’in Değişim Sürecinde Türkiye Kitabının Eleştirisi</a> isimli eleştiri yazımı Hür Fikirler platformunda yazmıştım. 2018 yılında yayımlanan ve çok satanlar listesinde bulunan bu kitaba 3 yıl boyunca hiç kimsenin değerlendirme yazısı yazmamasına ve üstelik içinde fahiş hatalar bulunmasına şaşırdığımı belirtmiştim. <em>Değişim Sürecinde Türkiye</em> isimli kitap hakkındaki özet değerlendirmemi eleştiri yazımın son paragrafında şöyle belirtmiş idim: “Bu kitap; Türkiye’deki değişim sürecini anlatmak gibi iddialı bir işe girişirken Osmanlı yönetimi kötüydü, yeni rejim iyiydi diyebilmek için taraflı bir şekilde örneklerini seçen, yapısal reform adı altında köktenci modernleşmeyi öneren, Osmanlı Devleti’nin hatalarını yanlış yerde arayan ve milli tarih tezinin söylediklerini kötü bir şekilde tekrarlayan bir çalışma olmaktan öteye geçememiştir.” Bu yazının yayımlanmasından sonra geçen zaman içinde çok farklı kesimler tarafından okunduğunu öğrendim. Konu kapanmış idi. Ta ki Eğilmez <em>Yapısal Reformlar ve Türkiye</em> isimli yeni bir kitap yazana kadar. Eğilmez <em>Değişim Sürecinde Türkiye</em> isimli kitabında yapısal reformları Atatürk dönemi ile başlatmış ve verdiği örneklerin Osmanlı dönemindeki öncüllerini görmezden gelmişti. Üstelik, “Başka yerlere bakmaya, yabancılara sorup öğrenmeye gerek yok. Çünkü yabancılar yapısal reformları büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki bu atılımlardan öğrendi.” (Eğilmez, 2018:136) diyerek iddialı olduğu kadar gerçek dışı bir yorumda da bulunmuş idi. Bu gerekçelerle yazarın yapısal reformları anlattığı yeni kitabı da dikkatimi çekmiş oldu. Acaba önceki kitabındaki iddialarında ısrarcı mıydı? Acaba eleştirilerimi dikkate almış mıydı? Bütün bu düşüncelerle birlikte bu kitabını da okudum.</p>
<h5>Kitabın Genel Çerçevesi</h5>
<p>Bugün hangi ekonomik konuyu tartışsak sonu mutlaka yapısal reformlara bağlanıyor. Ekonomik büyüme rakamları büyüyor görünse, “doğru ama yapısal reformlarla desteklenmediği sürece sürdürülebilir değil” diyoruz. Ya da büyüme rakamları düşse “çünkü yapısal reformları yapmadık” diyoruz. Herkesin bildiği, saygı duyduğu fakat tam olarak tanımlayamadığı sihirli bir sözcük idi “Yapısal Reformlar”. Peki, neymiş bu yapısal reformlar?</p>
<p>Daha kitabın ilk cümlesinde “Yapı” kelimesinin kelime anlamı ile başladığını gördüğümde ne kadar sıkıcı bir metinle karşılaşacağımı tahmin ettim. Bir kitaba veya akademik teze başlarken kelime anlamıyla başlamanın son derece gereksiz bir iş olduğunu düşünüyorum. Çünkü asıl hedefin okuyucuyu yormadan en kısa ve doğrudan ana amaca giden bir çerçeve çizilmesinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Asıl amaca gelmeden sayfalarca okuyucuyu yormanın ve zamanını çalmanın bir anlamı yok. Kitapta toplumsal yapı konusuna gelebilmek için önce yapı kelimesinin anlamı açıklanmış, ardından dağlar, göller gibi yapılara doğal yapılar dendiğini; binalar, makinalar ve arabalara da insan yapıları dendiğini söylemektedir. Yapısal reformlara bu cümlelerle giriş yapılmasını hayret verici bulduğumu itiraf etmeliyim. Kitapta önce yapısal reformlar tanımlanmış, yapısal reformlarda kullanılacak ekonomi politikası araçları sıralanmış, Türkiye’nin yapısal reform denemeleri 15 sayfada özetlenmiş, Türkiye’nin niçin yapısal reform ihtiyacı içinde olduğu ve çözüm önerilerinin neler olduğu anlatılmıştır. Kitabın genel çerçevesi budur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-206480 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/12/Picture1-e1671358890743.png" alt="" width="293" height="207" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/12/Picture1-e1671358890743.png 293w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/12/Picture1-e1671358890743-150x106.png 150w" sizes="auto, (max-width: 293px) 100vw, 293px" /></p>
<p>Yazar, bu sefer kitabının iddialarını temellendirmek için birtakım şablonlar ve tablolar hazırlamıştır. Hazırladığı en temel şeması ideal devlet yapısını açıklayan yukarıdaki şemadır. Normal bir metinde şablon hazırlamanın amacı karmaşık konuları anlaşılır kılmak ve basitleştirmektir. Oysa yazarın bizler için hazırladığı yukarıdaki şemaya baktığımızda son derece karmaşık kavramlar listesi görüyoruz. Üstelik bu şablonun nasıl yorumlanması gerektiğini yazar kitabında açıklamamıştır. Örneğin; liyakat hukukun üstünlüğü ile kesişirken, piyasa ekonomisi düşünce özgürlüğü ile nasıl kesişebilir? Piyasa ekonomisi liyakat veya şeffaflık ile kesişmediğine göre bunlarla hiç ilişkisi yok mudur? Özetle bu şablonun ne anlatmak istediği oldukça karmaşık ve belirsizdir. Yazara karmaşık gelmemiş olacak ki okuyucu nasıl olsa anlar diye düşünerek kendi şablonunu kendi kitabında yorumlama ihtiyacı hissetmemiştir! Yazarın tablo ve şablonlar hazırlarken oldukça özensiz olduğuna dair bir diğer örnek Tablo 1’deki “İngiltere’de Nüfusun Kesimler Arası Dağılımı” tablosudur. Bu tablo 1811, 1841, 1871 ve 2019 yılları arasındaki nüfus dağılımını gösteriyor (Eğilmez, 2022:160). Bu tabloda kaynak olarak Michel Beaud’un <em>Kapitalizmin Tarihi</em> isimli kitabının kullanıldığı belirtilmiş. Aynı kitabın bende de olduğunu hatırlayıp ilgili sayfayı açtım. 2019 yılına ait rakamlar yok. Zaten bu kitap Dost Kitapevi tarafından 2003 yılında yayımlanmış! 2019 verisinin bulunması imkânsız. Dolayısıyla yazarın tablosundaki 2019 verisini nereden aldığı belirsiz olduğu için gerçekliğinin tespiti de mümkün değildir. Farklı bir özensizliği Tablo 2’de de yaparak Kesimlerin GSYH İçindeki Payı’nı gösterdiği tabloda kaynak belirtmezken, Tablo 3’te ise “Türkiye’de GSYH’de Kesim Paylarının Durumu” tablosunda kaynak belirtmiş görünüyor. Dolayısıyla kitapta kullanılan istatistik verilerinin bazılarının kaynağı belli, bazılarının ise belirsizdir. Bu durum hem keyfi verilen (çoğu kez de verilmeyen) veri kaynaklarını şüpheli kılmaktadır hem de özensiz çalışıldığını göstermektedir.</p>
<p>Kitap genel olarak değerlendirildiğinde ideal bir yapısal reform örneklemesi yapıldığı görülmektedir. Kitapta Türkiye’nin bu yapısal reform adımlarından oldukça uzak olduğu ifade edilmiş, Ak Parti’nin son 5 yıldaki ekonomi politikası eleştirilmiş, Türkiye’nin atması gereken yapısal reform adımlarının Atatürk devrimlerine geri dönüş ile başlaması gerektiği belirtilmiştir. Önceki kitabında yabancıların yapısal reformları büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından öğrendiğini iddia etmişti. Belki benim eleştirimi dikkate alarak, belki de iddiasının temelsizliğini fark ederek bu seferki kitabında bundan bahsetmemiş ve ısrarından vazgeçmiş görünüyor. Üstelik bu sefer yapısal reformlar konusuna Tanzimat Fermanı ile başlayarak ilk kez başlangıcı Atatürk devrimlerinden daha geriye çekiyor. Fakat yapısal reformlar bugüne dair bir konu olduğu için bu kitap önceki kitap gibi bir tarih kitabı değil. Ancak yazar bugüne dair iddialarını desteklemek için tarihi örnekleri bir araç olarak kullanıyor, ilgili konuların literatürüne bakma ihtiyacı bile hissetmiyor ve çoğu kez de konuları çarpıtıyor.</p>
<h5>Tarihin İdeolojik Kullanımı</h5>
<p>Metin içinde dipnot verilmemiş fakat kullanılan kaynaklar son sayfada sıralanmıştır. Önceki kitabında Türkiye’nin 150 yıllık değişim sürecini 2,5 sayfalık kaynakça ile anlatmaya çalışmasını eleştirmiştim. Bu kitapta da 2,5 sayfalık bir kaynakça kullanmış görünüyor. Üstelik oldukça iddialı tarihî örnekler verdiği halde kullandığı tarih kitapları toplamda 5 adettir. Türkiye’nin yapısal reformlarını Atatürk dönemine dayandırması ve bugünkü en doğru hamlenin Atatürk dönemindeki devrimlere geri dönmek olduğunu iddia ederken oldukça geniş bir 1923-1938 dönemi kaynakçası kullanacağını tahmin etmiştim. Yine hayal kırıklığına uğradım. Çünkü kaynakçaya bakıldığında ilgili döneme dair görülen tek kaynak 1927 yılında yayımlanan Atatürk’ün <em>Nutuk</em> adlı eseridir. Fakat örnek verdiği Atatürk devrimlerinin büyük bir kısmı 1927 yılından sonra gerçekleşmiştir. Bugün 1927 yılına geri dönmemiz gerekiyorsa ortada dil devrimi yok, üniversite reformu yok, soyadı kanunu yok. Yazarın geri dönmemizi istediği reformların yarısı 1927 yılında eksik. Ayrıca <em>Nutuk</em>, bir kalkınma programı önerisinde bulunan ve reform önerileri içeren bir metin değildir. <em>Nutuk</em>, 1919-1927 yılları arasındaki Türkiye tarihini özetleyen ve daha çok askeri ve siyasi olayları açıklayan bir metindir. Hayati Tek, Atatürk’ün <em>Nutuk</em> isimli eserinin “rakama dayalı içerik analizi”ni yayımlamıştı. Böylece belgeler hariç 738 sayfada 190.304 kelimenin kullanıldığını öğreniyoruz. Millet kelimesi 1160, meclis 1057, milli 967, hükümet 922, kumandan 860, ordu 541, Türk 483, harp 352 kere kullanılmıştır. Buna karşılık para kelimesi 84, maliye 28, iktisat 27, vergi 10, sermaye 7, ticaret 7, faiz 5, banka 3 tüccar 3 kere kullanılmıştır. Yani tüm kitabın ancak %0,15’inde iktisadi kavramlar geçmektedir. Bu durum kesin bir ölçü sayılamaz fakat bizlere göstermektedir ki derinlemesine incelenmesi gereken ekonomik kalkınmayı açıklarken sadece Nutuk adlı eseri kullanmak yetersizdir. Bu arada acaba metnin neresinde Nutuk kullanılmıştır diye merak ettim. Eğilmez, hazırladığı kitapta dipnot vermediği için bunu tam olarak bilmiyoruz ama Nutuk’un içeriğini bildiğimiz için bulabiliriz diye düşündüm. Kitabı incelediğimde 1919-1927 arasının askeri ve siyasi mücadele tarihini anlatan hiçbir paragraf bulamadım. Olabilecek en yakın bölüm Tanzimat Dönemi ile Demokrat Parti bölümlerinin arasını anlatan “Atatürk Devrimleri” başlıklı 3 paragraf içeren bölümdür (Eğilmez, 2022: 60). Bu üç paragraf incelendiğinde <em>Nutuk</em>’un anlatısını içeren hiçbir cümle yoktur. Atatürk devrimlerini yapısal reform olarak tanımlamak gerektiğini yazmış fakat bahsedilen devrimlerin yarısı <em>Nutuk</em> yazıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla yazarın aslında Atatürk’ün <em>Nutuk</em> adlı eserini metin içinde kullanmadan kaynakçaya eklediği ortaya çıkmaktadır. Bu durum hem bir etik hatasıdır hem de yazarın konuya olan hakimiyetine karşı güveni sarsmaktadır.</p>
<p>Yapısal reformlardan bahseden herkes mutlaka eğitim konusunu açar. Yazar da eğitim başlığı açarak şöyle söylüyor: “Türkiye ne yazık ki bu alanda geçmişe göre çok daha geriye gitmiş bulunuyor. Eğitim sisteminde 1930’larda egemen olan sisteme geri dönüp ve o sistemi günümüz koşullarına göre revize etsek bile ciddi bir reform yapmış oluruz.” (Eğilmez, 2022: 93). Yazar bu cümle ile 1930’lardaki eğitimin bugünden daha başarılı olduğunu iddia ediyor. Başbakanlık İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 1930’larda yayımladığı resmi istatistik yıllıklarında eğitim kurumlarımızın sayıları, talebe ve muallim sayıları mevcuttur. Örneğin bu raporlara göre 1930 yılında bütün Türkiye’de sadece 20 adet lise bulunmaktadır. 1930’lu yıllar boyunca sadece 1 adet üniversite (İstanbul Üniversitesi) vardır. 30’lu yıllarda ortalama 12-13 milyon nüfusun eğitime ulaşabilme imkânı altyapı yetersizlikleri yüzünden oldukça sınırlıdır. Maarif alanındaki tüm çabalar yetersizdir. Yazara göre 30’lu yıllar madem 2022 yılına bile örnek olabilecek derecede başarılıdır, o halde okuma yazma oranları da yüksek olmalıdır. 1927 ve 1935 yıllarındaki nüfus sayımlarında halkın okuma-yazma oranları resmi istatistik raporlarında şehir şehir rapor edilmiştir. 1927 nüfus sayımına göre Türkiye 12.517.992 kişidir ve sadece 1.111.496 kişi okuma-yazma bilmektedir. 1935 nüfus sayımına göre Türkiye’nin toplam nüfusu 13.648.270’tir. Türkiye nüfusunun %91,71’i, kadınların ise %96,19’u okuma yazma bilmemektedir. Bu rakamlar devletin resmi istatistik raporlarında geçiyor. Yazara sormak isterim; böyle bir Türkiye, 2022 yılına örnek olabilir mi? Aslında yazarın bugün eğitim alanında geliştirmeler yapılmalıdır görüşü doğrudur fakat örnek gösterdiği dönem bugün ile kıyas kabul edilemeyecek kadar kötüdür.</p>
<p>Tablo 23’te “Atatürk Devrimlerinin Bugünkü Durumu” başlıklı bir tablo hazırlanmış. Devrimlerin yitirildiği iddia edilmiştir (Eğilmez, 2022:160). Örneğin tabloya göre dil devrimi, karşı devrimlerle yıpratılmış. Acaba farkında olmadığım şekilde Osmanlı alfabesine geri mi döndük! Dil devrimine kim karşı devrim yapıyor? Kaldırılan lakap ve unvanlar yeniden ortaya çıkmışlar. Soyadları yerine Ağa, paşa, efendi, molla, hazretleri vb. lakap ve unvanları bugün kim kullanıyor? Gerçekten bilmiyorum. Kapatılan tekke, zaviye ve türbelerin yeniden açılması bir kayıpmış. Bunlar ne zaman açıldı diye bir araştırma yaptım. Atatürk’ün kurduğu partinin Başbakanı Şemsettin Günaltay’ın teklifi ile 5 Mart 1950 tarihinde açılmış. Kabul edilen medeni kanunda pek çok zorlama söz konusu imiş. Yazar, bu zorlamaların ne olduğunu açıklamamış. Medeni kanunun nasıl zorlandığını ve kimler tarafından zorlandığını gerçekten merak ediyorum. Dolayısıyla bugün Atatürk devrimlerinin uzağında olduğumuz iddiasına verilen örnekler pek de gerçekçi görünmüyor. Bu durum da kitabın temel çıkış noktasını şüpheli kılıyor.</p>
<p>Yazar “Türkiye’nin Yapısal Reform Denemeleri” başlığını yazarken konuyu ilk kez Tanzimat Fermanı ile başlatmaktadır. Bu konuda daha önce yazdığım eleştiri yazısını dikkate almış görünüyor. Fakat cumhuriyet fikrine önayak olduğu için Tanzimat fermanı önemlidir diyor (Eğilmez, 2022: 60). Bu ifadeye bakılırsa yazarın Tanzimatın ilanı ile cumhuriyetin ilanı arasında geçen 84 yılda yaşananları bilmediği veya anlamadığı anlaşılmaktadır. Bu 84 yılda modern hukuk kodifikasyonu tamamlanmıştır, ticari faaliyetler düzenlenmiştir, meclis yönetimine geçilmiş ve çok partili seçimler yapılmıştır, hatta mecliste güvenoyu mekanizması bile vardır (bugün artık yok), eğitim seferberliği başlamış ve taşrada eğitim kurumları kurulmaya başlanmıştır, danıştay ve sayıştayın öncülü olan kuruluşlar kurulmuştur ve daha niceleri vardır. Tanzimat döneminin tek önemini cumhuriyete önayak olmak diye yorumlarsak ağır bir haksızlık yapmış oluruz. Cumhuriyet döneminin önemini vurgulamak için 1923 öncesini kötülemeye veya küçümsemeye gerek yoktur.</p>
<p>Gelelim, Demokrat Parti dönemine. Eğilmez’in <em>Değişim Sürecindeki Türkiye</em> isimli kitabında ana konuyla ilişkisi zayıf olan Venezuela ve Chavez olayını 7 sayfada uzun uzun anlatırken, Demokrat Parti konusuna 2 sayfa yer ayırmıştı. Türkiye’nin değişim sürecini anlatırken Demokrat Parti dönemine Venezuela konusu kadar önem vermemiş olmasını hayret verici bulmuştum. Ta ki bu sefer sadece 1 sayfa yer ayırdığını görene kadar. Yazar, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 seçimini Türkiye’nin ilk demokratik seçimi olduğunu ifade etmiş ve bunu yapısal reform hamlesi olarak yorumlamıştır. Fakat gerçekte ilk çok partili seçim 1908 yılında yapılmıştır. Eğer çok partili seçimlerin var olması yapısal reform hamlesi ise sorulması gereken soru şudur: Osmanlı döneminde var olan çok partili sistem neden cumhuriyet döneminde 1950’ye kadar yoktur? Yazar kitabının sonuç kısmında Türkiye’nin yapısal reform adımlarına Atatürk devrimlerine geri dönerek başlanması gerektiğini belirtmişti. Geri dönmemiz gereken dönemde yapısal reform hamlesi diye yorumladığı çok partili sistem olmadığından yazar kendisi ile çelişmektedir. Ayrıca yazar, Türkiye tarihinin en yüksek ekonomik gelişme dönemlerinden birini içeren Demokrat Parti döneminin icraatlarını görmezden geldiği gibi, darbe ile düşürülmesini de unutmuş görünüyor.</p>
<p>Yazar 1960-1980 arasında gelişen ve benim ithal ikameci-kontrollü korumacılık dönemi diye tanımladığım dönemi tüm eksiklerine rağmen başarılı bulduğunu açıklamaktadır (Eğilmez, 2022: 65). İç piyasada yabancı rekabetinden korunan sanayileşme hamlelerinin ihracatta rekabet gücü sağlama ihtimali düşüktür. İç piyasada korunmanın yarattığı konfor alanında faaliyet göstermek varken ihracatı önemsemeyen bir sanayileşme ortamının oluşması döviz darboğazına sebep olmuştur. Nihayetinde bu dönem 1979 yılındaki ekonomik kriz ile sona ermiştir. Yazar bu dönemde oluşan sanayileşmeyi yapısal reform girişimi olarak tanımlayarak bu tercihin alternatif maliyetlerini göz ardı etmektedir. İyi bir iktisatçı her zaman alternatif maliyetleri hesaba katmalıdır.</p>
<p>Ayrıca yazar 24 Ocak Kararları ile başlayan dönemi “neoliberal politikalar çerçevesinde atılan adımlarsa dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birçok soruna yol açtığı için yapısal reform olarak değerlendirilemez” diye yorumlamıştır (Eğilmez, 2022: 66). 24 Ocak kararlarının piyasayı önceleyen temel ilkelerini yapısal reform olarak görmeyip; döviz darboğazları yaratan, adil rekabeti bozan ve iç piyasada kalitesiz ürünlere ve kıtlığa yol açan dönemleri mi reform olarak göreceğiz? Tabiî bu dönem de kusursuz değildir. Fakat yazarın yaptığı vurgular piyasa sistemine karşı güvensiz olduğunu göstermektedir. İçinde piyasa olmayan yapısal reformların da başarısı şüphelidir.</p>
<p>Yazarın Osmanlı döneminde uygulanan yap-işlet-devret modelini yanlış yorumladığını önceki eleştiri yazımda belirtmiştim. Bu kitabında da aynı hataya devam etmektedir (Eğilmez, 2022: 73). Yazar, Osmanlı döneminde uygulanan yap-işlet devret uygulamasının Osmanlı maliyesine oldukça büyük bir yük oluşturduğunu iddia etmeye devam etmektedir. Tarihi konularda bir iddiada bulunmadan önce birincil kaynaklara bakılmasını her zaman tavsiye ederim. Yazarın kendisinin de görev yaptığı T.C. Maliye Bakanlığı, Osmanlı Devleti’nin 1908 sonrası bütçelerini günümüz Türkçesi ile 2000 yılında yayımladı. İyi bir bilim insanı bir iddiada bulunuyorsa kanıtını da yazmak zorundadır. Hangi yılın Osmanlı bütçesinde yap-işlet-devret uygulaması bir kalem olarak belirtilmiş ve ağır bir yük olduğu görülmektedir? Yazar, Osmanlı döneminde uygulanan yap-işlet-devret uygulamalarında hazinenin ödeme yaptığını zannetmeye devam etmektedir! Ayrıca yazar, yap-işlet-devret uygulamasının hazineye yaratacağı mali yükü eleştirirken, tuhaf bir şekilde aynı hizmetlerin kamulaştırmalarını önermektedir. (Eğilmez, 2022: 109-110). Özel sektöre ait şirketlerin kamulaştırılması ve işletilmesi başka bir devletin hazinesinden mi karşılanacak? Peki mali açıdan bu konunun hazine garantisinden ne farkı olacak? Kamulaştırmalar da devletin hazinesine yük değil midir? Ayrıca kamulaştırmalar bir yapısal reform hamlesi olabilir mi? Hangi güvenilir uluslararası kuruluş kamulaştırmaları yapısal reform olarak önermektedir? Aslında kamu-özel işbirlikleri, kamu tarafından gerçekleştirilmesi yıllar alacak projelerin özel sektör tarafından daha kısa zamanda gerçekleştirilmesini ve yapılabilir olmayan projelerin yapılabilirliğinin arttırılmasını sağlar. Bu açıdan oldukça olumlu bir projedir. Ancak kamu-özel işbirliklerinin fizıbıl olmayan projelerin suni hazine yardımları ile fizıbıl hale getirilmesi için kullanılması sakıncalıdır. Aslında yazarın anlatmak isteyip de ifade edemediği eleştiri konusu budur. Yap-işlet-devret gibi kamu-özel işbirliği yönteminin gösteriş projeleri (çılgın projeler) için kullanılması yanlıştır. Fakat bu konunun Osmanlı ile alâkası yok. Osmanlı Devleti’nin mali yapısının bozulmasının nedeni; gelirlerinin artan kamu harcamalarını karşılayamaması ve düzenli vergi toplama konusundaki başarısızlığıdır. Yazarın bahsettiği Osmanlı zamanında verilen işletme imtiyazlarına hazine ödeme yapmamıştır, aksine ödeme almıştır. Yazar, aslında günümüz Türkiye’si hakkında doğru olabilecek bir eleştiri yaparken yanlış bir tarihî örnek vererek hataya düşmektedir. Yazarın yaptığı bu anakronik hata tarih öğrencilerine ders olabilecek niteliktedir.</p>
<p>Yazar önceki kitabında Osmanlı’da burjuvazi oluşmadığını iddia etmişti. Bu kitabında da aynı iddiaya devam etmektedir. (Eğilmez, 2022: 147). Türkiye’de ilk ticaret odası 1870’de kuruldu. İstanbul ticaret ve sanayi odaları 1880’de kuruldu. 1914 yılına kadar her yıl yayımlanan Vilayet Salnamaleri’ne bakıldığında Osmanlı Devleti’nin hemen hemen her vilayetinde ve her sancağında ticaret, sanayi ve ziraat odalarının kurulduğu görülmektedir. Hatta bu odaların idare heyetlerinde yer alan kişilerin isimleri de yazılıdır. Oluşmayan burjuvazi acaba nasıl bir araya gelerek ticaret, sanayi ve ziraat odaları kurmuş olabilir! Aslında yazarın bu konuyu gündeme getirmesinin sebebi burjuva kültürüne sahip olmadığını düşündüğü esnaflar hakkındaki hayret verici görüşüne giriş yapmaktır. Esnaflar hakkında şu ifadeyi kullanmaktadır: “esnaf tutucudur ve daha önce değindiğimiz sosyal ve siyasal reformlara aldırmaz, ekonomi önceliğidir, aç kalmadığı, işini kaybetmediği sürece diğer konularla ilgilenmez. Onun için laiklik, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar bu sınıfa uzaktır.” (Eğilmez, 2022: 158). Önceki kitabında taşralılar demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle falan ilgilenmezler dediği için eleştirmiştim. Yazar bu sefer esnafları da aynı sepetin içine atarak esnafların da demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle ilgilenmedikleri yorumunu yapmaktadır. Esnaflar için asıl mesele açlık-tokluk meselesi imiş! Yazar günümüzdeki esnafların burjuva kültürüne sahip olmadığını düşünür ve az önceki hatalı Osmanlı yorumunu buna dayanak olması için verir. Esnafların hukukun üstünlüğü vb. ile ilgilenmediği nasıl iddia edilebilir? Bu iddianın dayanağı nedir? Yazar, acaba hayatında hiç esnaf tanımış mıdır? Bu analizde hem yorum yanlıştır hem de dayanak olarak verilen tarihî örnek yanlış. Meselelere bu derece kabaca ve üstten bakan bir düşünürden yapısal reform önerileri almanın da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.</p>
<h5>Sonuç</h5>
<p>Yazarın aslında bu kitabın yazılmasına neden oluşturan çıkış noktası doğrudur. Eğilmez, Türkiye’nin insanî gelişme endeksi, demokrasi endeksi, hukukun üstünlüğü endeksi, yolsuzluk algı endeksi, açık pazar endeksi gibi uluslararası indekslerde oldukça kötü sıralamalarda yer almasını eleştirmekte haklıdır. Çözüm yolu olarak hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, çevre, AB ile ilişkilerin geliştirilmesi, Kürt meselesinin çözümü, vergi reformu gibi sosyal, siyasal ve mali önerileri herkesin bildiği ve önerdiği adımlardır. Yazar, başkalarından farklı olarak bu adımların önemini vurgulamak için tarihî örnekleri bilinçli veya bilinçsiz (benim kanaatim yeterli araştırmayı yapmadığı için bilinçsiz olduğu yönünde) şekilde çarpıtarak kullanmaktadır. İşte bu detay yazara ve kitaba karşı güveni kırmaktadır. Tarih bilimi ideolojik manevra alanı değildir. Tarihî gerçekler bugünkü düşüncelerinize kaynak oluşturmak amacıyla kullanılamaz ve çarpıtılamaz. Tarih bilimi, ilk etapta birincil kaynakları (arşiv belgeleri gibi) ardından ikincil kaynakları yoğun şekilde araştırmayı, incelemeyi ve yorumlamayı önceler. Bu kitapta da önceki kitabında olduğu gibi tarihî örneklerde derinlik eksikliği göze çarpmaktadır.</p>
<p>Yazarın bu kitabı da önceki kitabında olduğu gibi yeterli araştırma yapmadığı için çelişkilerle ve tarihin yanlış yorumlarıyla doludur. Kaynakça zayıftır, çoğu zaman kaynağı belirsiz istatistik veriler kullanılmıştır, şemalar karmaşık ve anlamsızdır, Nutuk gibi bazı kaynaklar metinde kullanılmadığı halde siyasî bir tavır göstermek için kaynakçaya yazılmıştır, iddialarını desteklemek için tarihî örnekler çarpıtılarak kullanılmıştır. Bu kitabın benim için önemi; tarihî örneklerin nasıl kullanılmaması gerektiğine örnek teşkil eden bir çalışma olmasıdır.</p>
<p>Kaynaklar</p>
<p>Eğilmez, M. (2018). <em>Değişim Sürecinde Türkiye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sosyo-ekonomik Bir Değerlendirme</em>, Remzi Kitapevi.</p>
<p>Eğilmez, M. (2022). <em>Yapısal Reformlar ve Türkiye</em>, Remzi Kitapevi.</p>
<p>Tek, H. (2020). Nutuk’u Rakamların Diliyle Okumak…, https://hayatitek.com/ataturkun-nutukundaki-denklem/ (Erişim Tarihi: 10.12.2022)</p>
<p>Güneş, C. (2021). Türkiye’de Milli Tarih Tezi ve Mahfi Eğilmez’in “Değişim Sürecinde Türkiye” Kitabının Eleştirisi. <a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-milli-tarih-tezi-ve-mahfi-egilmezin-degisim-surecinde-turkiye-kitabinin-elestirisi/">https://hurfikirler.com/turkiyede-milli-tarih-tezi-ve-mahfi-egilmezin-degisim-surecinde-turkiye-kitabinin-elestirisi/</a> (Erişim Tarihi: 10.12.2022)</p>
<p><em>İstatistik Yıllığı</em>, 1935/36, Cilt 8, İstatistik G. D. Neşriyatı, Sayı:88, Devlet Basımevi, İstanbul.</p>
<p><em>İstatistik Yıllığı</em>, 1951, Cilt 19, T.C. Başbakanlık İstatistik G. Müdürlüğü, Yayın no:332, Ankara.</p>
<p><em>Osmanlı Bütçeleri 1909-1918</em>, T.C. Maliye Bakanlığı, Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı, Ankara, 2000.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yapisal-reformlar-ve-mahfi-egilmez/">Yapısal Reformlar ve Mahfi Eğilmez</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İş Hayatına Bürokrasinin “Balyozu”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/is-hayatina-burokrasinin-balyozu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Dec 2022 11:36:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206450</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fahiş fiyat denetimleri son günlerde yeniden yayılmaya başladı. Ağrı’da 5 adet market fahiş fiyat gerekçesiyle mühürleniyor. Amasya Belediye Başkanı, “Amasya adına söylüyorum, belediye başkanlığına geldiğim günden beri malum marketlerin hiçbirine ruhsat vermedim” diyor. Türk halkını aç bırakmaya çalışan marketlerin olduğu düşüncesi hayal gücünün sınırlarının olmadığını bizlere tekrar gösteriyor! Fiyat denetimlerinin zabıtalar yönetmeliğinde görev olarak bulunmadığını, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/is-hayatina-burokrasinin-balyozu/">İş Hayatına Bürokrasinin “Balyozu”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fahiş fiyat denetimleri son günlerde yeniden yayılmaya başladı. Ağrı’da 5 adet market fahiş fiyat gerekçesiyle mühürleniyor. Amasya Belediye Başkanı, <em>“Amasya adına söylüyorum, belediye başkanlığına geldiğim günden beri malum marketlerin hiçbirine ruhsat vermedim”</em> diyor. Türk halkını aç bırakmaya çalışan marketlerin olduğu düşüncesi hayal gücünün sınırlarının olmadığını bizlere tekrar gösteriyor! Fiyat denetimlerinin zabıtalar yönetmeliğinde görev olarak bulunmadığını, fahiş fiyat denetiminin mevzuatta oldukça karmaşık şekilde ifade edildiğini ve yaşanan hukukî yetki çatışmasını daha önce <em>“<a href="https://hurfikirler.com/piyasada-garip-bir-heyula-fahis-fiyat/">Piyasada Garip Bir Heyula: Fahiş Fiyat</a>”</em> başlığı ile Hür Fikirler’de yazmıştım. Bu sefer bürokrasinin iş hayatına müdahalesinin en tuhaf örneklerinden birini anlatacağım: Bir balyoz hikâyesi. Başlığı okuduğunuzda “balyoz” kelimesiyle bir metafor kullandığımı zannedeceksiniz. Hayır. Türkiye’de bürokrasinin kullandığı gerçek ve fiziki bir balyoz hikâyesini anlatacağım.</p>
<p><strong>Mensucat Santral’ın Kuruluş Hikâyesi</strong></p>
<p>Yıl 1932. Türkiye’de Büyük Buhran’ın etkileri devam ediyor. Maliyeciler dış ticaret dengesinin açık vermesinden endişe ediyorlar ve buldukları çözüm ise ithalatı engellemek veya sınırlamak. Böylece yerli malı kampanyaları yapılıyor. Yabancı mallarla rekabet edemeyen ve verimsiz çalışan bir ekonomi sisteminde ilk akla gelen çözüm yerli malının kutsanması oluyor. Tam da bu dönemde Sanayi Bakanlığı tarafından <em>“Gümrük İthalat Rejimi Kararnamesi”</em> ile dokuma sanayiinde makine ithalatı yasaklanıyor. Kampanyalardaki yerli üretimi yapacağız ama bu iş hangi makinelerle olacak!<strong> Bu yıllarda nizam ile uygulama arasındaki ekonomi mantığı eksikliği sürekli karşımıza çıkıyor.</strong> Bu dönemde sanayiciye, ancak sahip olduğu eski makineleri parçalaması şartı ile makine getirme izini veriliyor. Tekstil sektörünün içinden yetişen bir iş adamı olan Fuad Bezmen tam da bu dönemde yeni bir dokuma fabrikası kurmayı düşünüyor. Fakat makine yok. İthalatı yasak. Bunun üzerine Fuad Bezmen, Bursa’da hurdalıklardan dokuma makineleri topluyor. Adapazarı’nda iflas eden bir tüccarın makinelerini de alıyor. Bütün bu işe yaramaz makineleri İstanbul’da bir depoya dizerek Sanayi Bakanlığı’na müracaat ediyor ve iktisat tarihine geçecek olan o tarihî an yaşanıyor. <strong>Ankara’dan gelen heyet ellerinde balyozlarla hurda makineleri kırıyorlar.</strong> Zabıt tutuyorlar. Bunun üzerine Fuad Bezmen’e kırdıkları makine kadar yeni dokuma makinesi ithal etme izni veriliyor. Böylece 1934 yılında Kazlıçeşme’de “<em>Mensucat Santral&#8221;</em> dokuma fabrikası kuruluyor. Ben olsaydım fabrikanın adına “Balyoz” koyardım! Ne zaman bürokrasinin iş hayatına müdahalesi gündeme gelse aklıma bu hikâye gelir. Oysa ekonomik büyümeyi sağlayan, GSYİH rakamlarını oluşturan bürokrasi değil, iş adamlarıdır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Cihan Güneş, <strong><em>“Piyasada Garip Bir Heyula: Fahiş Fiyat”</em></strong>, <em>Hür Fikirler</em>, 10 Mayıs 2022, <a href="https://hurfikirler.com/piyasada-garip-bir-heyula-fahis-fiyat/">https://hurfikirler.com/piyasada-garip-bir-heyula-fahis-fiyat/</a></p>
<p>Fuad Bezmen, <em><strong>Bir Duayenin Hatıratı</strong></em>, Derleyen Nermin Bezmen, Doğan Kitap, 2002.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/is-hayatina-burokrasinin-balyozu/">İş Hayatına Bürokrasinin “Balyozu”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
