Aile Sigorta Kurumu

CHP’nin yeni “umudu” Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısında yaptığı konuşmayı kaçırdınızsa ibret-i alem için okuyun.

Sosyal demokrasinin yeni liderinin çapı, bakış açısı ve vizyonuyla ilgili bir fikriniz olsun.

Siyasi partilerimizin özellikle seçim platformuna girildiği dönemlerde kapıldıkları popülizm rüzgarına alışığız. Çiller’in iki anahtar sloganını, herkese iş, herkese aş vadedenleri, “hiçbir vatandaş konutsuz kalmayacak…”, “bütün evlerde tencereler kaynayacak…”, “esnaf ağlamayacak…”, “dul ve yetimlere sahip çıkılacak…”, “fakirliğin kökü kazınacak…”, “dar gelirlilere şu kadar para dağıtılacak…” gibi bol keseden vaatleri çok dinledik. Ama benim hatırladığım hiçbiri bu kadar uçmamıştı…

Kılıçdaroğlu yoksulluğun çözümünü bulmuş! Bürokrat kökenine uygun olarak, her şeyin başı envanter diyor; yani işe yoksulların envanterini çıkarmakla başlayacakmış ama daha şimdiden yaptığı kaba bir tespitle Türkiye’deki yoksulların sayısını da vermiş: 15 milyon yoksul.

Peki sonra? Bütün yoksulları maaşa bağlayacakmış.

Şöyle anlatıyor: “Şu anda yoksullukla mücadele için devletin çeşitli kurumları var. 10’a yakın kuruluş yasalardan yetki alıyor. CHP olarak biz bu dağınık yapıyı bitirip Aile Sigortası Kurumu’nu kuracağız… Adı ASKUR olacak. Aile sigortası geliri olmayan, geliri az olan ailelere düzenli sistemli kaynak aktarımı olacak. Aile sigortası karşılığında herhangi bir ödeme alınmayacak. Aile sigortası çıksa da yeşil kart alınmayacak…”

Böylece, “sadaka dağıtan devletten” sosyal devlete geçecek, “makarnacı devlet değil, sosyal devlet” olacakmışız!

Harika değil mi? Ancak küçük bir sorun var: Kılıçdaroğlu on beş milyon yoksulun maaşını kendi cebinden vermeyeceğine göre, bir yerden verecek. Nereden? Tabii ki bizim vergilerimizden… Peki ASKUR denen bu muhteşem buluşu açıklamadan önce vergi verenlere sormuş mu; sen verginle 15 milyon yoksulu düzenli maaşa bağlamayı kabul ediyor musun diye?

Tabii böyle bir şey aklından bile geçmemiş. Çünkü o bir “sosyal devlet” aşığı!

X x x

Yoksulların düzenli maaşa bağlanması fikri yeni değil. Kimileri buna “vatandaşlık hakkı” diyor. Bu fikri savunanlar, devletin ya da belediyelerin dar gelirli kesime çeşitli biçimlerde ve adlar altında verdiği sosyal yardımların gurur kırıcı olduğunu, böyle iane gibi para ya da yiyecek vermek yerine “sürekli ve düzenli” maaş ödenmesini öneriyorlar. Bu maaşın da bir yardım değil, “hak” olduğunu savunuyorlar.

Yani bu mantığa göre, her insanın bir ülkenin vatandaşı olmaktan kaynaklanan bir vatandaşlık maaşı hakkı doğuyor.

Böylece “hak” kavramının sosyal devlet savunucuları tarafından vahim bir çarpıtmasıyla karşı karşıya geliyoruz.

Bir insanın içinde yaşadığı toplumdan (karşılığını vermeden) düzenli bir gelir talep etmesi bir hak olamaz. Açları doyurmak ne devletin ne de siyasetin görevidir. İnsanlar kendi karınlarını kendi doyurur. Üretmek de, gelir kapısı yaratmak da tek tek insanların kendi görevidir. Devlet ve siyaset sadece, herkesin çalışma ve kazanma hakkını serbestçe kullanmasının önündeki engelleri temizler. Kendi yoksullarına sahip çıkmak, yaşlısıyla, hastasıyla, sahipsiz çocuğuyla toplumsal dayanışma içine girmek esas olarak toplumun işidir. Hayır yapmak tek tek bireylerin kendi kararlarıyla -kime yardım edeceklerini kendileri seçerek- gönüllü olarak yürütecekleri bir faaliyettir, öyle olmalıdır. Burada devlete düşen görev olsa olsa toplumun içinde zaten var olan dayanışma ve yardımlaşma ruhunu açığa çıkaracak formüller bulmakta yardımcı olmak, yani hayırseverlerin önünü açmaktır. Onların yerine geçmek değil!

Peki sosyal devlet savunucularının “vatandaşlık maaşı” dedikleri şeyi bir hak olarak görmesinin temelinde yatan ne? Bunun ardında toplumdaki gelir eşitsizliğini “gayrı ahlaki” bir durum olarak görmeleri yatıyor.

Önce hemen belirteyim ki, dünyada açlık sınırında yaşayan insanların varlığından üzüntü duymak ve onlar için bir şeyler yapmayı istemek başkadır; bazı insanlar açlık sınırında yaşarken zenginin daha zengin olmasını “gayri ahlaki” bir durum olarak görmek başka… Gayrı ahlaki bir durum olarak algılıyorsanız, zengin dünyanın yoksul dünyaya el uzatmasını “suçluların bir diyeti” olarak görürsünüz, birincisinde ise insani değerlere sahip oluşunun bir sonucu olarak… Eğer suçun diyeti olarak görüyorsanız, zenginin (yani suçlunun) yoksula (yani kurbana) el uzatmasını zorunlu kılacak mekanizmalara yönelirsiniz; diğerinde ise gönüllülüğü esas alırsınız.

Unutmayalım ki eşit olmayan gelişme, kapitalizmin içinde taa başından beri vardır. Gelir dağılımı tablolarındaki eşitsizlik de öyle. Bu tablolarda ortaya çıkan farkın birkaç puan büyümesi için özünü değiştirmez. Eğer bu ahlak dışı ise insanlık yüzlerce yıldır ahlaksız bir düzen içinde yaşıyor demektir. O zaman, kapitalist kârı hırsızlık olarak gören arkaik düşünceye geri dönmüş oluruz.

Eğer bunu yapmayacaksak kabul etmek zorundayız ki, ekonomik süreçlere, ekonomi dışı zorbalıklarla müdahale edilmedikçe bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan tabloları “ahlaklı” ya da “ahlaksız” olarak nitelendirmek, bu sonuçların “suçlular”ından ya da “kurbanlar”ından söz etmek ekonominin mantığıyla çelişir. Ve ekonominin içine ahlakı zorla tepiştirmeye kalktınız mı da, ortaya çıkan şey zora dayandığı için açıkça ahlak dışı olan komuta ekonomisidir.

“Yaşamak, geleceğini kurmak ve birey olarak mutlu olmak” gibi bireyin kendi sorumluluğunda olan şeyleri “hak” olarak adlandırıp bireysel sorumluluk konusu olmaktan çıkarmak ve bütün bunlardan toplumu sorumlu kılmak ise kolektivizmin bütün kaba sabalığıyla hortlatılmasından başka bir şey değildir.

Bugün, 02.07.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,732TakipçilerTakip Et