Cumhuriyet Halk Partisi’nde uzun süredir devam eden liderlik ve meşruiyet tartışmaları artık sıradan bir parti içi rekabet olmaktan çıkmıştır. Başlangıçta hukukî tartışmalar, kurultay polemikleri ve karşılıklı açıklamalar şeklinde ilerleyen süreç, bugün giderek daha sert bir toplumsal kutuplaşma zeminine doğru kaymaktadır.
Son yaşanan gelişmeler bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Muharrem ayının onuncu günü, Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişinin anıldığı ve Alevi toplumunun en önemli matem günlerinden biri olan Aşura vesilesiyle Türkiye’nin birçok yerinde cemevlerinde anma programları düzenlenmiştir. Ancak CHP’deki iç gerilim, bu kutsal günün manevi atmosferine kadar taşınmıştır. Parti içindeki tartışmalar nedeniyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da katılması planlanan bazı Aşura programlarını iptal etmek zorunda kalması, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir gelişmedir.
Burada mesele yalnızca bir programa katılıp katılmama meselesi değildir.
Asıl mesele, siyasi hesaplaşmaların artık inanç mekânlarına ve kutsal kabul edilen günlere kadar uzanmış olmasıdır.
Bu durum yalnızca CHP açısından değil, Türkiye’nin demokratik kültürü açısından da son derece kaygı vericidir.
Yıllarca Türkiye’de laikliği savunan çevreler, camilerin siyasî propaganda alanına dönüştürülmesini haklı olarak eleştirdiler. Çünkü ibadethanelerin günlük siyasetin çatışmalarından uzak tutulmasının toplumsal barışın temel şartlarından biri olduğunu savundular.
Bugün aynı ilkenin cemevleri için de geçerli olması gerekir.
Eğer dün “camiler siyasetin kürsüsü olmamalıdır” deniliyorsa, bugün de aynı kararlılıkla “cemevleri de parti içi hesaplaşmaların sahnesi olmamalıdır” denilebilmelidir.
Laiklik, yalnızca belli dönemlerde veya belli kesimler için savunulacak bir ilke değildir. İlkelere bağlılık, zor zamanlarda gösterildiğinde anlam kazanır. Aynı ilkenin farklı inanç mekânları için farklı biçimde uygulanması, laikliği güçlendirmez; aksine toplumsal güveni zedeler.
Tarih bize bunun bedelinin ağır olduğunu defalarca göstermiştir.
Siyasi mücadelelerin dinî semboller üzerinden yürütülmesi, kısa vadede bazı aktörlere avantaj sağlayabilir. Ancak uzun vadede toplumun ortak değerlerini aşındırır. Tarih boyunca birçok ülkede siyasî rekabetin dinî kimliklerle birleşmesi, kutuplaşmayı derinleştirmiş, siyasal krizleri toplumsal çatışmalara dönüştürmüştür.
Çünkü insanlar siyasî görüşlerini değiştirebilirler; fakat inançlarını ve kutsallarını hedef alınmış hissettiklerinde ortaya çıkan kırılmalar çok daha derin olur.
Türkiye’nin yakın tarihi de bu konuda önemli derslerle doludur.
Sağ-sol çatışmaları, mezhep gerilimleri, provokasyonlar ve sokak olayları başlangıçta yalnızca siyasî çekişme olarak görülmüş; fakat zamanla toplumun tamamını etkileyen derin yaralara dönüşmüştür. Siyaset kurumu, bu acı tecrübelerden ders çıkarmak zorundadır.
Bugün CHP içerisinde yaşanan sert mücadele de artık yalnızca genel başkanlık yarışı değildir.
Siyasi aktörlerin kullandıkları dil giderek sertleşmekte, karşı taraf artık rakip değil düşman olarak görülmektedir. Bu anlayış zamanla yalnızca parti örgütlerini değil, taraftarlarını da aynı psikolojiye sürüklemektedir. Böyle bir atmosferde her toplantı, her miting, her anma programı ve hatta her ibadethane potansiyel bir gerilim alanına dönüşebilir.
İşte asıl tehlike burada başlamaktadır.
Bir siyasî parti içerisindeki mücadele, toplumsal fay hatlarına temas etmeye başladığında artık mesele yalnızca o partinin iç meselesi olmaktan çıkar. Çünkü Türkiye gibi farklı kimliklerin, inançların ve siyasi görüşlerin birarada yaşadığı toplumlarda siyasetçilerin kullandığı her dil, milyonlarca insan üzerinde etkili olmaktadır.
Bu nedenle siyasi liderlerin en büyük sorumluluğu yalnızca kendi taraftarlarını motive etmek değildir.
Asıl sorumluluk, toplumun ortak huzurunu koruyabilmektir.
Siyaset, gerilimi yönetme sanatıdır; gerilim üretme sanatı değildir.
İktidar mücadeleleri gelip geçicidir.
Genel başkanlık koltukları değişir.
Kurultaylar yapılır.
Mahkemeler karar verir.
Siyasi dengeler yeniden kurulur.
Fakat bozulan toplumsal güveni yeniden inşa etmek yıllar alır.
Bugün atılan sorumsuz bir adım, yarın hiç kimsenin kontrol edemeyeceği toplumsal kırılmaların başlangıcı olabilir.
Bu nedenle CHP içerisindeki tüm aktörlere tarih adına, demokrasi adına ve toplumsal barış adına şu çağrıyı yapmak gerekir:
Hiçbir siyasi makam, hiçbir genel başkanlık yarışı ve hiçbir iktidar hesabı; insanların inançlarını, ibadethanelerini ve kutsal günlerini siyasi rekabetin malzemesi haline getirecek kadar değerli değildir.
Kerbela’nın bize bıraktığı en büyük miras, iktidar hırsının toplumları nasıl felaketlere sürükleyebileceğini göstermesidir. Hazreti Hüseyin’in mücadelesi hiçbir zaman dünyevi iktidar için verilmiş bir mücadele değildir; adalet, hakikat ve insanlık onuru için verilmiş ahlâkî bir duruştur.
Kerbela’nın matem gününde siyasal hesaplaşmaların konuşulması bile, bu büyük tarihî mirasın ruhuna aykırıdır.
Son sözümüz :
Bu satırlardan, CHP içinde bugün karşı karşıya gelen bütün siyasal aktörlere sesleniyorum.
İktidar mücadeleleri gelip geçicidir.
Koltuklar değişir.
Liderler gelir, liderler gider.
Kurultaylar yapılır, mahkemeler karar verir, siyasi dengeler yeniden kurulur.
Fakat bir kez kırılan toplumsal güveni yeniden inşa etmek yıllar alır; bazen de nesiller boyunca mümkün olmaz.
Ne olur…
Kendi siyasi hesaplarınızı, bu milletin ortak huzurundan daha değerli görmeyin.
Öfkenizi cem evlerinin kapısına, camilerin avlusuna, insanların inancına ve kutsallarına taşımayın.
Kerbela’nın matemini, siyasi rekabetinizin gölgesinde bırakmayın.
Çünkü inanç mekânları, insanların birbirine üstünlük kurduğu yerler değil; vicdanın sustuğu, nefislerin geri çekildiği, insanlığın öne çıktığı mekânlardır.
Unutmayın…
Bir siyasetçi seçim kaybedebilir.
Bir genel başkan koltuğunu kaybedebilir.
Bir parti iktidarını kaybedebilir.
Bunların hepsi demokrasinin doğal sonucudur.
Ama bir ülke toplumsal huzurunu kaybederse, onu yeniden kazanmanın bedeli çok ağır olur.
Tarih bize defalarca göstermiştir ki; medeniyetleri yıkan şey fikir ayrılıkları değil, hırsın aklın önüne geçmesidir.
Bugün vereceğiniz her karar, kuracağınız her cümle ve atacağınız her adım yalnızca kendi siyasi geleceğinizi değil, çocuklarımızın yaşayacağı Türkiye’yi de şekillendirecektir.
Bu yüzden…
Lütfen birbirinizi yenmeye çalışırken, bu ülkeyi yenilmiş bir ülkeye dönüştürmeyin.
Çünkü yarın tarih, kimin genel başkan olduğunu uzun uzun hatırlamayacaktır.
Ama toplumun huzurunu kimlerin koruduğunu da, kimlerin kendi iktidar kavgası uğruna o huzuru ateşe attığını da asla unutmayacaktır.
Ve unutmayın…
Bir koltuğun kaybı telafi edilir.
Bir seçimin kaybı telafi edilir.
Bir liderin kaybı telafi edilir.
Ama toplumsal barış kaybedildiğinde,
geriye yalnızca pişmanlık ve gözyaşı kalır.
Hiçbir makam, hiçbir hırs ve hiçbir siyasi hesap, bu milletin huzurundan daha kıymetli değildir.
Ve bugün…
Muharrem’in matem günlerinde, Kerbelâ’yı anarken bir gerçeği yeniden hatırlamak zorundayız.
Hazreti Hüseyin’in mücadelesi, bir iktidar mücadelesi değildi.
O, makam için değil; adalet, hakikat ve insanlık onuru için direndi.
Kendisine biat etmesi, teslim olması ve zulmü meşrulaştırması istendiğinde tarihe geçen o sözü söyledi:
“Heyhât mine’z-zille…”
“Zillet bizden uzaktır.”
Bu söz, yalnızca bir direnişin değil; ahlâkın, vicdanın ve insan onurunun da manifestosudur.
Bugün o büyük acıyı anarken, Kerbelâ’nın yasını yeni siyasal kavgaların gölgesinde bırakmamak hepimizin ortak sorumluluğudur.

