Medya Kutuplaşması, Halkın Haber Alma Hakkı ve Sözcü TV Tartışması

Gazetecilik Yargı Makamı Değildir: Gerçeğin Peşinde mi, Sanığın Karşısında mı?

19 Haziran 2026 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV’de katıldığı program, yalnızca siyasî açıdan değil, gazetecilik etiği ve medya kültürü açısından da uzun süre tartışılması gereken bir örnek olarak hafızalara kazındı.

Programın en dikkat çekici yanı soruların içeriğinden çok, soruluş biçimiydi.

Bir gazetecinin temel görevi gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmak, kamu adına soru sormak ve toplumun haber alma hakkını savunmaktır. Ancak programın daha ilk dakikalarında ortaya çıkan atmosfer, birçok izleyiciye gazetecilikten çok bir sorgu odasını hatırlattı.

Soruların tonu, beden dili, kullanılan dil ve kurulan çerçeve; kamu adına bilgi alma çabasından ziyade, konuğu siyasî ve ahlâkî olarak mahkûm etmeye yönelik bir yaklaşım görüntüsü verdi.

Gazeteci ile savcı arasındaki çizgi bulanıklaştığında, gazetecilik de zarar görür.

Çünkü gazetecinin görevi hüküm vermek değil, soru sormaktır.

Mesele, Türkiye’de medyanın neye dönüştüğü; gazeteciliğin kamusal bir hizmet olmaktan çıkıp çıkmadığı; halkın doğru ve tarafsız haber alma hakkının siyasî hesaplaşmaların gölgesinde kalıp kalmadığıdır.

Halkın Haber Alma Hakkı mı, Siyasî Hesaplaşma mı?

Demokratik toplumlarda medya özgürlüğünün temel gerekçesi halkın doğru, eksiksiz ve tarafsız bilgiye ulaşma hakkıdır.

Gazetecilik, siyasi aktörleri zorlayıcı sorular sormayı gerektirir.

Ancak zorlayıcı soru ile peşin hüküm arasında önemli bir fark vardır.

Bir gazeteci;

  • Şüphe duyabilir,
  • Israrcı olabilir,
  • Çelişkileri gösterebilir,
  • Hesap sorabilir.

Fakat bunu yaparken konuğu suçlu ilan eden bir pozisyona geçemez.

Özellikle “Sizi saray mı görevlendirdi?”, “Ahlâksızlık yaptınız mı?”, “Yaşınız 78 miydi”, gibi ifadelerin soru biçimine dönüştürülmesi, gazeteciliğin sorgulama hakkı ile itham etme pratiği arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açmıştır.

Sorunun sert olması gazetecilik değildir. Asıl gazetecilik, sert soruyu bile adil biçimde sorabilmektir.

Medyanın En Büyük Gücü Söyledikleri Değil, Seçtikleridir

Bu olay aslında Türkiye’deki daha büyük bir sorunun küçük bir yansımasıdır.

Uzun süredir medya yalnızca haber aktaran bir araç olmaktan çıkmış, siyasî kamplaşmanın aktif bir parçası haline gelmiştir. İktidar medyası ile muhalefet medyası arasındaki ayrım giderek derinleşirken, her iki taraf da kendi kitlesine hitap eden ayrı gerçeklikler üretmeye başlamıştır. Bu nedenle artık tartışma yalnızca hangi haberin doğru olduğu değildir.

Asıl soru şudur:

Toplum neden aynı olaylara bakıp tamamen farklı gerçeklikler görebilmektedir?

Seçici Maruz Kalma ve Kutuplaşmış Gerçeklik

İletişim biliminde “seçici maruz kalma” olarak tanımlanan olgu, insanların kendi görüşlerine yakın medya kaynaklarını tercih ettiğini gösterir.

Zamanla bunun sonucu olarak;

  • Aynı toplum içinde farklı bilgi evrenleri oluşur,
  • İnsanlar yalnızca kendi görüşlerini doğrulayan haberleri takip eder,
  • Karşıt görüşlerden gelen bilgiler otomatik olarak reddedilir,
  • Ortak kamusal gerçeklik giderek zayıflar.

Bugün Türkiye’de yaşanan sorun tam olarak budur.

İktidar seçmeni bir medya evreninde yaşarken, muhalefet seçmeni başka bir medya evreninde yaşamaktadır. Aynı ülkede insanlar, aynı olaya bakıp tamamen farklı “gerçekler” görebilmektedir.

Her iki taraf da kendi medyasını “gerçek”, karşı tarafı ise “propaganda” olarak görmektedir.

Tarafsızlık Mümkün müdür?

Elbette hiçbir gazeteci tamamen nötr bir insan değildir. Her gazetecinin bir dünya görüşü, siyasi değerlendirmesi ve kişisel kanaatleri vardır. Ancak gazetecilik etiği tam da bu nedenle vardır. Meslek etiği, kişisel kanaatlerin haber üretim sürecine hâkim olmasını engellemek için geliştirilmiştir.

Gazetecilik;

  • Taraftarlık değil,
  • Amigoluk değil,
  • Linç kültürü değil,
  • Kamu adına bilgi toplama faaliyetidir.

Bir gazetecinin görevi siyasî aktörleri yenmek değildir. Gazetecinin görevi toplumu bilgilendirmektir. Eğer gazeteci kendisini siyasî mücadelenin doğrudan tarafı olarak görmeye başlarsa, artık gazetecilik yapmaz; siyasî aktivizm yapar.

Demokratik toplumlarda her iki alanın da meşru yeri vardır. Ancak ikisi birbirine karıştırıldığında hem gazetecilik hem de demokrasi zarar görür.

Bu nedenle gazetecilik mesleği; doğruluk, tarafsızlık, bağımsızlık, hakkaniyet, cevap hakkına saygı ve insan onuruna bağlılık gibi evrensel ilkeler üzerine kuruludur.

Kılıçdaroğlu Programdan Ne Kazandı?

Programın siyasî sonuçları ayrıca tartışılabilir. Ancak görünen o ki, program boyunca kurulmak istenen baskı atmosferine rağmen Kemal Kılıçdaroğlu sakinliğini koruyarak, sorulara cevap vererek ve polemiklere kapılmayarak farklı bir görüntü ortaya koymuştur.

Belki de programın en dikkat çekici sonucu budur.

Siyasi olarak zor durumda bırakılması amaçlanan bir konuk, birçok izleyici açısından mağdur edilen ve kendisini savunmak zorunda kalan bir figüre dönüşmüştür.

Bu nedenle program yalnızca Kılıçdaroğlu’nun performansını değil, gazetecilik yöntemlerini de tartışmaya açmıştır. Kamuoyunun önemli bir kısmı, programı bir röportajdan çok bir hesaplaşma ve yargılama atmosferi olarak algılamıştır. Bu algı, soruların içeriğinden çok soruluş biçimiyle ilgilidir.

Paradoksal biçimde bu durum, hedef alınmak istendiği düşünülen siyasetçiden çok, gazetecilik yönteminin kendisini tartışmaya açmıştır. Çünkü izleyici artık yalnızca ne sorulduğuna değil, nasıl sorulduğuna da bakmaktadır.

Asıl Tehlike: Gerçeğin Parçalanması

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorun yanlış haberden bile önce, eksik bilginin tam gerçeklik gibi sunulmasıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman yalan haberlerden değil, yalnızca bir kısmını gördükleri gerçeklerden etkilenirler. Bir medya kuruluşu bazı bilgileri sürekli görünür kılıp bazılarını sürekli görünmez hale getirdiğinde ortaya çıkan tablo, açık propagandadan çok daha güçlü olabilir.

Gerçeğin parçalanması, toplumun ortak zemininin parçalanması anlamına gelir.

Sonuç: Medya Bir Mahkeme Değil, Kamusal Bir Hizmettir

Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasinin yaşayabilmesi için özgür, bağımsız ve etik ilkelere bağlı bir medyaya ihtiyaç vardır. Gazeteciler siyasetçileri sorgulamalıdır. Ancak gazetecilik sorgulama hakkını, yargılama yetkisine dönüştüremez. Çünkü gazetecilik bir mahkeme değildir.

Bir gazetecinin sadakati siyasi partilere, liderlere veya güç odaklarına değil; hakikate, kamu yararına ve halkın doğru haber alma hakkına olmalıdır.

Bugün sorulması gereken soru şudur:

“Hangi kanal haklı?” değil, “Türkiye’de medya yeniden nasıl ortak bir gerçeklik zemini üretebilir?” Çünkü gerçeği savunmanın ilk şartı, onu kendi siyasi kampımızın sınırlarına hapsetmemektir. Gazeteciliğin gücü hüküm vermesinden değil, hakikati aramasından gelir.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et