Son dönemde CHP’li belediyeler hakkında yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve gayri resmi ve ahlâkî ilişkilere dair çeşitli iddiaların kamuoyunda yoğun biçimde tartışılması, yalnızca münferit vakalara ilişkin bir güvenlik veya hukuk meselesi olmaktan çıkmış; aynı zamanda daha geniş bir siyasal ve yönetsel kriz tartışmasının parçası haline gelmiştir. Farklı ölçeklerde çok sayıda belediyenin bu tür iddialarla anılması, ister istemez “bu durum bireysel hatalarla mı açıklanabilir, yoksa yapısal bir sorun mu söz konusudur?” sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu noktada metodolojik bir ayrım yapmak gereklidir: Söz konusu iddiaların önemli bir bölümü henüz yargı süreci tamamlanmamış, kesinleşmiş mahkeme kararlarına dayanmayan dosyalardan oluşmaktadır. Dolayısıyla hukuki açıdan “suç sabitliği” ile “soruşturma veya iddia düzeyi” arasında net bir ayrım korunmalıdır. Bununla birlikte, iddiaların niceliksel artışı ve farklı belediyelere yayılım göstermesi, siyasal bilimler açısından göz ardı edilemeyecek bir kurumsal zafiyet tartışmasını beraberinde getirmektedir.
CHP yönetiminin bu süreçlere verdiği genel refleks ise büyük ölçüde tek bir açıklama çerçevesinde toplanmaktadır: “siyasi operasyon” söylemi. Özellikle Beşiktaş Belediyesi ile başlayan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne uzanan soruşturmalar, bu çerçevede yorumlanmakta; Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen süreçler de bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır.
Ancak burada analitik bir sorun ortaya çıkmaktadır. Farklı içerik, kapsam ve iddia düzeylerine sahip soruşturmaların tamamının homojen bir biçimde “siyasi operasyon” kategorisine dahil edilmesi hem bu kavramın açıklayıcılığını zayıflatmakta hem de kamuoyunda savunma refleksinin inandırıcılığını tartışmalı hale getirmektedir. CHP yönetiminin, siyasal iletişim literatürü açısından “aşırı genelleştirme yoluyla savunma stratejisi” uygulayarak, tüm operasyonları siyasi operasyon olarak değerlendirmesi, uzun vadede kurumsal güven erozyonuna neden olabilir.
Bu çerçevede CHP’nin kriz yönetimi, yalnızca hukuki süreçlere verilen tepki olarak değil, aynı zamanda örgütsel kültür ve güç ile ilişki biçimi üzerinden de okunmalıdır. Burada ortaya çıkan temel tartışma, yerel yönetimlerde elde edilen geniş ölçekli siyasal ve ekonomik gücün nasıl kullanıldığına ilişkindir.
Bu noktada bu olaylar çerçevesinde merkez kavramı olarak “kıtlık psikolojisi” öne çıkmaktadır. Kıtlık psikolojisi, uzun süre kaynaklara erişimi sınırlı olmuş aktörlerin, ani veya geniş ölçekli kaynak erişimi elde ettiklerinde bu kaynakları rasyonel ve kurumsal sınırlar içinde değil, çoğu zaman “tekrar elde edememe” kaygısı ile maksimum düzeyde kullanma eğilimini ifade eder. Bu eğilim, özellikle kurumsal denetim mekanizmalarının zayıf olduğu yapılarda daha görünür hale gelmektedir.
Bu durumu açıklamak için toplumsal hafızada yer etmiş bir analoji kullanılabilir: Yaşı elli ve üzeri olanlar iyi hatırlayacaklardır. Suyun belirli gün ve saatlerde verildiği dönemlerde, bireylerin ellerine geçen her kapla suyu depolamaya çalışması yalnızca bir ihtiyaç davranışı değil, aynı zamanda belirsizlik karşısında gelişen bir refleksin sonucudur. Bu davranış biçimi, “kaynak tekrar gelmeyebilir” varsayımı üzerine kuruludur ve bu nedenle maksimum biriktirme eğilimi doğurur. Belediyelerde de durum tam da budur. İstanbul Büyükşehir başta olmak üzere diğer il ve ilçe belediyeleriyle süren soruşturmaların üzerinden nerdeyse bir yıldan fazla süre geçmesine rağmen, hâlâ yeni yolsuzluk haberlerinin ve soruşturmalarının olması, genelde kamuoyunda “bu ne tedbirsizlik” olarak tartışılmaktadır. Oysaki operasyonların sürmesi ve bir daha iktidar olamayacağız kaygısıyla yolsuzluk adeta tavan yapmıştır. Bir daha iktidar olamama kaygısı tam tersine yolsuzluğa yönelik faaliyetleri artırmıştır. Bunun sonucunda da yerelde güç sahibi olanlar ellerine geçen her fırsatı ekonomik avantaja çevirmeye çalışmaktadır. Seçimlere doğru bu tür haberleri daha çok duyacak gibiyiz.
Benzer şekilde, eleştirel bir perspektiften bakıldığında, bazı yerel yönetim pratiklerinde de benzer bir davranış kalıbı gözlemlendiği ileri sürülebilir. Uzun yıllar merkezî iktidar dışında kalmış, ancak yerel düzeyde önemli bir güç alanı elde etmiş siyasi yapıların, bu gücü kurumsal sınırlar ve uzun vadeli kamu yararı ilkeleri yerine, daha kısa vadeli ve yoğun kaynak kullanımına yönlendirme riski tartışılmaktadır. Bu durum, literatürde “iktidar açlığı” olarak kavramsallaştırılabilir.
“İktidar açlığı”, yalnızca siyasal iktidarı elde etme arzusu değil; aynı zamanda elde edilen iktidarın sunduğu idari, ekonomik ve kurumsal kaynakların yoğun ve kontrolsüz biçimde kullanılma eğilimini de kapsayan bir kavramdır. Buna paralel olarak “muhalefet yorgunluğu” ise uzun süre iktidar dışında kalmanın yarattığı örgütsel tükenmişlik, stratejik belirsizlik ve ani güç kazanımı karşısında gelişen adaptasyon zorluğunu ifade etmektedir.
Bu iki kavram birlikte ele alındığında, mesele yalnızca bireysel yolsuzluk iddialarına indirgenemeyecek kadar geniş bir yapısal tartışmaya dönüşmektedir. Burada temel soru, iddiaların doğruluğundan bağımsız olarak, yerel yönetimlerde güç ile denetim arasındaki dengenin nasıl kurulduğudur.
Sonuç olarak, CHP’ye yönelik tartışmaların sağlıklı analiz edilebilmesi için iki uç yaklaşımın dışında bir metodolojiye ihtiyaç vardır. Bir yandan tüm iddiaları peşinen “siyasi operasyon” kategorisine indirgemek analitik derinliği zayıflatırken, diğer yandan her iddiayı doğrudan kesinleşmiş bir gerçeklik olarak kabul etmek de aynı ölçüde sorunludur. Bu nedenle, hem hukuki sürecin beklenmesi hem de kurumsal kültürün eleştirel bir gözle değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu çerçevede asıl tartışma, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’de yerel yönetimlerin genel olarak güç, denetim ve kaynak kullanımı arasındaki ilişkiyi nasıl yönettiği sorusuna kadar uzanmaktadır.

