İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı
İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi…
- Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa?
İkinci Dünya Savaşı pek çok yerde soykırım yapıldığına ilişkin kanıtlar tarihçiler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Tarihçi ve antropologların emperyal istila öncesi ve sonrası nüfus projeksiyonları Batılı güçlerin ya da Frantz Fanon’un tabiriyle “yeryüzünün lanetlilerinin” Avrupa kıtası dışındaki istila ve soykırım suçlarını şüpheye yer bırakmayacak düzeyde kanıtlamaktadır.
İkinci Dünya Savaşında Almanya’nın uyguladığı “genocide” politikasının önceki soykırımlardan farkı, kendi vatandaşlarını da içerecek şekilde devasa bir boyuta ulaşmasıdır. Irkçı ideoloji temelinde şekillenen Alman soykırım politikası, Alman ırkının saflığını ifsada uğrattığı düşünülen genetik hastaların, eşcinsellerin ve zihinsel engellilerin yok edilmesini, üreme haklarının ellerinden alınmasını ve benzer uygulamanın engelli olsun ya da olmasın Roman ve Yahudi kökenli olan kişilere de uygulanmasını içermekteydi. Alman soykırımının İkinci Dünya Savaşındaki Alman istilasında ırksal sınıflandırmada “aşağı” olarak kabul edilen Slav ve Afrika kökenli (zenci) savaş esirlerine de uygulandığı bilinmektedir. Sözde aşağı ırklardan esirlere, beyaz ırktan ve Yahudi kökenli olmayan Avrupalı savaş esirlerinden daha kötü muamele edildiği, hatta bunlardan bazılarının esir kamplarında infaz edildiği bilinmektedir. Almanlar tarafından ırksal temelde yapılan böylesi uygulamalar küresel vicdanı o denli yaralamıştır ki, Birleşmiş Milletlerin (BM) kuruluşunda soykırımın yasaklanması ve insan haklarının geliştirilmesi başlıkları ön plana alınmıştır.
İster ulusal isterse uluslararası olsun hukuki düzenlemeler suçların toplumsal, tarihsel, antropolojik ve psikolojik nedenleri ile ilgilenmezler. Hukuki düzenlemeler için amaç suç olarak kabul edilen fiillerin tanımlanması ve caydırıcı önlemlerin belirlenmesidir. Bununla birlikte özellikle Yahudi soykırımına neyin neden olduğuna ilişkin geniş bir külliyat oluşmuştur. Sosyal bilimlerin farklı alanlarından uzmanlar ve siyaset yapıcılar, soykırım suçuna yol açan Alman ırkçılığını yaratan nedenlerin tespiti ve bunların ortadan kaldırılmasına odaklanmıştır.
Özellikle ABD üniversitelerinde önemli pozisyonlar elde eden Frankfurt Okulu kökenli Yahudi akademisyen ve yazarların konuyu “antisemitizmle mücadele”ye indirgeyen tutumu, Batıda soykırımla değil sadece Yahudilere uygulanan soykırımla mücadelede küresel kamuoyunu ikna etmeyi başarmıştır. Öyle ki 1948 tarihli BM Sözleşmesine rağmen dünyada yaşanan diğer soykırımlarla mücadele nispeten sönük kalmıştır.
İkinci Dünya Savaşındaki soykırım suçu sadece Yahudileri hedef almadığı halde, uygulamada neden sadece Yahudi Soykırımıyla mücadeleye odaklanılmıştır? Soykırım karşıtı küresel bir konsensüs varsa Bosna, Ruanda ve Gazze soykırımları neden önlenememiştir? Acaba İsmet Özel’in ifade ettiği gibi BM ve Avrupa Birliği sözleşmelerinde altı çizilen “İnsan Hakları”nın tanımı, Yahudilerin dünyanın herhangi bir ülkesinde özgürce yaşayabilme hakkını teminat altına alan ve sadece Yahudi olanlara ve seçkin Batılı insanlara tanınan haklarla sınırlı bir alanı mı ihtiva etmektedir? 80 yıla yaklaşan uygulama bize Özel’in haklı olabileceğini göstermektedir. Soykırımın önlenmesi ve nefret suçu Yahudilere yönelik olduğunda uluslararası sistem bunlarla en güçlü şekilde mücadele ederken, Bosna Soykırımı ve Gazze Soykırımlarından sorumlu yönetimler Batı ülkeleri tarafından açıkça korunmuş, en hafifinden yapılanların cezalandırılması çağrıları duymazdan gelinmiştir.
Kuruluşundan önce ve sonra tam bir terör örgütü gibi davranarak komşu coğrafyamızı kan ve gözyaşına boğan soykırımcı İsrail’in işlediği suçlara karşı takınılan tutum da bundan farklı değildir. Özellikle Gazze Soykırımında sergilenen pervasızlık ve İran’a yapılan saldırılarda nükleer silah kullanma tehditlerinin dile getirilmesi ve en son ABD’nin Roma’nın deli imparatoru Caligula profilli Başkanı tarafından tüm İran medeniyetinin yok edileceğine ilişkin ifadeler, soykırım ve katliamların kendisini tüm milletlerden ve ırklardan üstün gören (übermensch) Yahudilere karşı yapıldığında suç kapsamına alındığını, aşağı insan (untermensch) kategorisindeki Müslüman halklara yapıldığında ise suç sayılmadığını kanıtlar niteliktedir. İran halkına soykırımı reva gören anlayışın İran halkının Müslüman olmasından ve kendilerini “übermensch” olarak gören Yahudi İsrail terör devletiyle düşman bir pozisyonda yer almasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu formülasyona göre soykırımcı übermensch olursa ya da soykırıma uğrayan untermensch olursa BM Sözleşmelerindeki “genocide” suçu işlenmiş sayılmayacaktır. Almanların “genocide” suçunun Yahudiler dışında kalan örneğin Roman halkına uluslararası sistemde hiçbir imtiyaz sağlamamış olması, bununla birlikte İsrail terör devletinin kuruluşunda Yahudilerin maruz kaldığı soykırım ve katliam suçlarının gerekçe oluşturması bu durumu kanıtlar niteliktedir.
- Antisemitizm Suçsa İslamofobi Suç Değil mi?
Ne yazık ki İslamofobi suç değildir. Hatta çoğu Batı ülkesinde antisemitizmle mücadele mevzuatı yürürlükteyken İslamofobi kabahat kategorisinde dahi değerlendirilmemektedir. Ülke düzenlemelerinde ağırlıklı olarak Holokost olarak tabir edilen Yahudi Soykırımını inkâr etmeyi suç sayan diğer düzenlemeler varken soykırım suçlarına ilişkin bir genişletme yapılmamaktadır. Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki buradaki ayrımcılıktan kasıt ülkelerin yönetimleri ve yüksek siyasetlerine ve elitlerin düşünme biçimlerine ilişkin bir işaretlemedir. Yoksa Gazze Soykırımını protesto eden onurlu küresel vicdanın hakkını teslim etmek gerekmektedir. Peki bu soykırıma ilişkin ikiyüzlü yaklaşımın gerekçeleri neler olabilir?
İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden oluşturulan uluslararası sistem savaş suçlarına ve bu suçu işleyenlere ilişkin bir anlatı oluşturmuştur. Nürnberg yargılamaları ve uluslararası kurumların teşekkülünde özellikle Holokost anlatısı çok güçlü bir doku haline gelmiştir. Savaşın yarattığı küresel yıkım, savaş karşıtı bir küresel kamuoyu oluşmasını kolaylaştırmıştır. Ülkelerin kapitalist, sosyalist ve bağlaşıksız paktlar arasında bölünmesi ve bunlar arasındaki ilişkilerin çatışmasız olarak yürütülebilmesi adına, herkesin üzerinde uzlaştığı küresel bir düşmana ve belli değerler sistemine ihtiyaç duyulmaktaydı. Burada imdada Nazi Rejimi ve onun savaş suçlarıyla mücadele motivasyonu yetişti. Böylelikle İkinci Dünya Savaşının küllerinden iki kutuplu dünya sistemi inşa edilebilmişti.
Nazi Almanyası ve onun müttefiklerine, savaşın tüm kötülükleri fatura edilirken, savaşın en büyük mağduru olarak kabul edilen Avrupa’daki Yahudi toplumuna da kadim devletlerinin bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında yeni bir Yahudi devleti kurma imtiyazı verildi. Holokost mağdurlarına Federal Almanya Devleti tarafından yüklüce tazminatlar ödenerek bir nevi hesaplaşma sağlandı. Ancak Yahudi Soykırımı, günümüzde kültür ve medya endüstrisinin Siyonist Yahudilerin egemenliğinde olması nedeniyle küresel kamuoyu tarafından en iyi bilinen soykırım hatırası olarak yaşatılmaya devam etti. Yahudi Soykırımını konu alan sinematografik yayınlar bazı araştırmalara göre 5000 adetten fazladır. Buna karşın Ruanda Soykırımını konu alan yapım sayısı 200, Bosna (Srebrenitsa) Soykırımını konu alan yapım sayısı ise en çok 20 civarıdır. Küresel vicdan ağırlıklı olarak soykırım suçunu Yahudi Soykırımıyla sınırlandırmak üzere biçimlendirilmektedir. En acımasız ve pervasız soykırımlardan biri olan Gazze Soykırımıyla ilgili yapımlar da Bosna Soykırımıyla aynı kaderi paylaşacaktır ne yazık ki.
Buradaki adaletsizliğin sadece Siyonist sermaye gücünden ileri geldiğini düşünmek yanlıştır. Derinlerde Yahudi Siyonistleri etkisi altına alan güçlü bir üstünlükçülük (supremacy) duygusu/düşüncesi olduğunu düşünmekteyiz. Bu konuda pek çok akrabası Yahudi Soykırımında öldürülen Amerikalı vicdanlı akademisyen Norman G. Finkelstein da benzer düşünceleri dile getirmektedir. İş aleminde, akademide, siyasi ve yüksek elit sınıflar içerisindeki Yahudi kökenli kişi temsillerinin diğer milletlerin çok üstünde olması nedeniyle, Yahudi toplumunda nesnel gerekçelere dayanan bir üstünlükçü ırkçılığın kökleşmesine neden olmaktadır.
Peki bu ırkçı bakış açısı Alman ya da ABD’deki beyaz üstünlükçülüğü gibi şiddet üretme potansiyeli taşımakta mıdır? Yoksa kendi içine dönük bir kibir ve diğer milletlere ilişkin bir aşağı görmeyle mi sınırlıdır? 80 yıla yaklaşan İsrail devleti deneyimi Siyonist ırkçılığın da diğer ırkçılık ya da üstünlükçülük türleri gibi en aşağılık suçlara gerekçe oluşturduğunu kanıtlamıştır. Filistinlilere reva görülen zulüm ve katliamların ve en son yaşanan Gazze Soykırımının meşruiyet zemini de Siyonist ırkçılık temelinde oluşturulmuştur. Übermench Yahudilerin untermensch Filistinlileri kadın, bebek, yaşlı demeden yok etmek istemesi, Batı elitleri tarafından desteklenen ya da göz yumulan suçlardır. İster Yahudi üstünlükçü sekülerler isterse de tahrif edilmiş Eski Ahit’e bağlı dindar Siyonistler olsun neredeyse bütün bir İsrail halkının bu konuda müşterek bir bakış açısına sahip olması sosyal antropolojik bir hasta toplum vakasıdır. Eski Ahit’i okuyan sağlıklı kafadaki bir insanın sözde Rab adına İsraillilere düşmanlarının tamamını erkek, kadın ve çocuk demeden yok etmeyi, geride canlı bırakmamayı hatta hayvanlarını bile katletmeyi emreden bölümlerini okuduğunda dehşete kapılmaması imkânsızdır. Soykırım emri tahrif edilmiş Eski Ahit’te en az beş bölümde geçmektedir. Eski Ahit’in sadece dini emirleri içeren bir kitap olmadığı, Eski İsrail tarihini de anlattığı düşünüldüğünde 3000 yıldan beri Yahudi zihninde taşınan bir soykırım güdüsünün varlığı inkâr edilemez.
- İran Medeniyetini Yok Etmek ya da Küresel Nükleer Felâket
ABD’nin Caligula Başkanı, Mossad’ın elindeki Epstein belgelerinden ürkmüş olsa gerek seçim döneminde MAGA seçmenine verdiği vaatleri bir tarafa bırakarak Ortadoğu’nun kadim medeniyeti İran’la bir savaşa girmiştir. Devlet Başkanı ve yüksek devlet yöneticilerini İsrail’in terör saldırılarıyla yok ederek hızlı bir rejim değişikliği uman modern Caligula, İran’ın sert direnişi, çatışmayı Körfezdeki ABD’nin kukla devletlerine genişletmesi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla savaş hedeflerine ulaşamamıştır. Savaşın başından beri pazarlıkçı kabzımal ağzıyla hem tehdit eden hem de İran’ı anlaşma yapmaya davet eden çağrıları cevap bulmayınca, sosyal medyadan küfür ve hakaretler eşliğinde tüm bir İran medeniyetini bir gecede yok edebileceği tehdidini savurmuştur. Peki bu sözler ABD yönetimini ele geçiren modern Caligula’nın deli saçması sözlerinin ötesinde bir anlam ifade etmemekte midir? Ne yazık ki evet.
ABD yönetimindeki kişilerin Gazze Soykırımı yaşanırken ve günümüzde yaptıkları açıklamalara bakıldığında gerek Gazze’de gerekse de teslim olmayan halklarla yapılan savaşlarda nükleer silah kullanımını haklı ve gerekli gördükleri anlaşılmaktadır. İsrail’in Gazze Soykırımında atom bombası kullanmamış olması bir yüce gönüllülük olarak sunulmaktadır. O halde übermensch Siyonist ırkçılara teslim olmayan untermensch halklara yönelik nükleer silah kullanımı meşru kabul edilmelidir biçiminde rezil bir mantık yürütülmektedir. İran yönetimi araya giren Çin, Pakistan ve Türkiye’nin arabulucu rolleri ve telkinleriyle ateşkese ikna olmasaydı nükleer saldırıların hedefi olabilecekti. Belki de bu ihtimali gören Çin tarafından uyarılması, yönetimi bir ateşkese ikna etmiş olabilir. Bununla birlikte Siyonist yönetimlerin nükleer silah kullanımını seçeceğinin hiç de azımsanmayacak düzeyde bir ihtimal içerdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İran Savaşı bu yılın sonuna kadar uzadığı takdirde, umarız ki yaşanmaz ancak Kasım ayındaki ABD Kongre Seçimleri öncesinde İran’a yönelik bir nükleer saldırı ihtimali olasıdır.
Nüfusu hızla artan ve çoğunluğu yapay zekânın üretimde başat rol oynamasıyla ekonomik açıdan lüzumsuz hale gelecek untermensch halkların imhasına İslam ülkelerinden başlamak Siyonist ırkçılar için optimal bir seçenektir. Rusya, Hindistan ve Çin gibi nükleer kapasitesi olan ülkeleri de içerecek şekilde savaşın ve çatışmaların genişletilmesi halinde dünya nüfusunu hedeflenen bir milyar insanın altına indirme hedefine ulaşılabilecektir. Okurlarımızdan bazılarının bu öngörüleri aşırı bulduğuna ve komplo teorileri diye burun kıvırdığına eminim. Lütfen şunu unutmayınız ki İkinci Dünya Savaşını başlatan ve soykırım suçu işleyen Hitler ve Mussolini, modern Caligula ve Netanyahu’dan daha berbat profiller değildi. Ne de Siyonizm Alman ırkçılığından daha az zararlı bir ideolojidir. Yine de yazılanları komplo teorisi olarak görenler keşke haklı olsalar.
Görsel: Reuters

