Ziyaretin Türkiye ve AK Parti için muhtemel siyasi sonuçları

Erdoğan’ın ilk Washington ziyareti 3 Kasım seçimlerinin hemen ertesinde gerçekleşmişti. Washington’da neo-con’lar güçlerinin zirvesindeydi ve Bush yönetimi Irak’ı işgal etmeye hazırlanıyordu. Bu nedenle Türkiye’nin desteğine ihtiyacı vardı.
Erdoğan ise iç siyasette yaşadığı engellemeleri ve meşruiyet sorunlarını aşabilmek için, başta ABD olmak üzere Batılı başkentlerde “Türkiye’nin gerçek siyasi lideri” sıfatıyla destek arıyordu. Bush yönetimi Erdoğan’ı Beyaz Saray’a davet ederek Ankara’ya gerekli siyasi mesajları gecikmeden verdi. Bunun karşılığında Irak işgali öncesinde Türkiye’den destek istedi. Ancak TBMM tezkereyi reddedince AK Parti-ABD ilişkileri yol kazasına uğradı; Türkiye-ABD ilişkileri ise dibe vurdu. Türkiye-ABD arasındaki en gergin ilişkiler 2003-2007 arasında yaşandı. Süleymaniye olayı, PKK saldırılarının başlaması ve Ergenekon davasının konusunu oluşturan ve kamuoyunca sonradan öğrenilen bir dizi darbe girişimleri, gerginleşen Türk-ABD ilişkilerinin iç ve dış siyasetimize yansıyan önemli olayları olarak okunabilir. İç siyasette AK Parti’nin yaşadığı en önemli dönüm noktalarından biri sayılan cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan e-bildirisi sırasında ABD, AK Parti ve ordu arasındaki ilişkilerde son derece ihtiyatlı ve mesafeli bir tutum takındı. AB ülkelerinin tersine, Washington’un Türkiye’nin demokratik istikrarı konusundaki bu ikircikli tutumu AK Parti liderliğince dikkatle not edildi. Ancak 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Türk halkının yüzde 47 gibi bir çoğunlukla demokrasiden yana tavır koyması Washington’un AK Parti’ye ve Türkiye’ye bakışını değiştirdi. Bu arada 2008 başkanlık seçimleri öncesinde Irak’tan çekilme stratejisini açıklayan Bush, Türkiye’nin önemini yeniden fark etti.
Obama yönetiminin Türkiye algısı
İşte Kasım 2007’de gerçekleşen Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti tam da böyle bir siyasi atmosferde gerçekleşti. Seçimlerden zaferle çıkan ve iç siyasetteki darbe girişimlerini bertaraf eden Erdoğan, Başkan Bush’la başarılı bir siyasi pazarlık yaptı. Pazarlığın esası şuydu: Türkiye, ABD’nin Irak’ta kurduğu yeni anayasal sisteme destek verecek; Kuzey Irak’taki Kürt bölgesel yönetimini tanıyacaktı. Buna karşın ABD de PKK ile mücadelede aktif destek verecekti. Üzerinde açıkça konuşulmayan ancak zımnen mutabık kalınan bir konuysa; ABD, Türkiye’deki demokrasiyi destekleyecekti. Öyle de oldu. Ergenekon davası konusunda ise ABD hukuki sürece sessizce destek verdi.
2008’de işbaşına gelen Obama ve Beyaz Saray ekibinin dünyaya ve Türkiye’ye bakışı Bush yönetimine göre çok daha olumludur. Obama, Bush’tan farklı olarak adaylığından itibaren küresel sistemde diyalog ve işbirliğine vurgu yaptı ve senatoda Irak savaşına karşı şiddetle muhalefet etti. Öte yandan Obama yönetimi, değişen uluslararası güç dengelerini ve Türkiye’nin yükselen bölgesel gücünü de iyi kavramış görünüyor. Amerikan başkanlık seçimlerinde Türkiye ilk kez seçim bildirgesinde yer aldı ve Obama, Türkiye ile bozulan stratejik ilişkilerin yeniden düzeltilmesini kendi dış politika öncelikleri arasında saydı. Erdoğan’ın Washington ziyaretinde en dikkat çekici yönler ve muhtemel sonuçları ise şu şekilde özetlenebilir: Öncelikle eski dönemlere göre, liderlerin görüşme gündeminde ikili ilişkilerden çok bölgesel ve küresel sorunlar daha fazla yer tutuyor. İran’ın nükleer faaliyetleri gibi tüm uluslararası toplumu yakından ilgilendiren bir kriz konusunda liderler baş başa uzun bir görüşme yapıyorlar. Afganistan’a asker gönderilmesi, terörle mücadele ve Kafkaslarda istikrar arayışları ile Irak’ın geleceğinde iki ülkenin işbirliği imkânları konuşuluyor. Obama, ABD’nin uluslararası sistemdeki hegemonik konumunu neo-con’lar gibi Amerika’nın devasa savaş gücünü kullanarak değil, bölgesel ortaklıkları geliştirerek yeni yöntemlerle sürdürmek istiyor. Bu nedenle, güvenlik kaygıları ve tehdit algılamasına dayalı bir “stratejik ortaklık” kavramı yerine, karşılıklı çıkarları her düzeyde senkronize etmeyi amaçlayan “model ortaklık” yöntemini kullanmayı deniyor. Bu yaklaşım, Obama’nın dış politikada dayatmacı değil, müzakereye ve iknaya dayalı bir strateji benimsediğini de gösteriyor.
Erdoğan-Obama görüşmesinin bir diğer sürpriz sonucu ise iki ülke arasında yüksek düzeyli bir stratejik çalışma grubunun kurulmasıydı. Bakanlar düzeyindeki bu komitenin öncelikle bilim, teknoloji ile ekonomi ve ticaret konusunda çalışacağı açıklandı. Washington, Türkiye’nin dış politikasının son yıllarda giderek ekonomik önceliklere göre biçimlendiğini fark etmiş görünüyor. Yarım asırlık ittifak ilişkisine rağmen Türkiye ile ABD arasındaki ticaret hacmi 2009’da ancak 10 milyar doları buluyor. Oysa bu rakam Türkiye’nin Almanya, Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerle olan ticaretinin gerisine düşüyor. Sovyet işgali gibi ciddi bir tehdidin ortadan kalktığı bir dönemde, güçlü ekonomik bağlar olmadan istikrarlı siyasi ilişkilerin sürdürülmesi kolay değil. Özal döneminden bu yana Türkiye’nin dile getirdiği bu gerçeği, ABD şimdi ve ancak derin bir ekonomik krizle karşılaşınca anlıyor. Erdoğan’ın Washington ziyareti şüphesiz yalnızca ikili ilişkileri ilgilendirmiyor. Türkiye’nin son yıllarda dış politikada attığı adımlar tüm dünyada olduğu gibi Washington’daki etkili stratejik düşünce kuruluşları, medya ve akademik çevrelerce de ilgiyle izleniyor. ABD’de yıllık olarak düzenlenen Ortadoğu Çalışmaları (MESA) konferansı ve diğer uluslararası ilişkiler toplantılarında (ISA ve APSA gibi) Türkiye en çok tartışılan konular arasında yer alıyor. Bazı gözlemciler kasıtlı veya kasıtsız Türkiye’nin giderek Batı’dan uzaklaştığını ve eksen değiştirerek Doğu’ya (İslam dünyasına) kaydığını iddia ediyorlar. Erdoğan’ın İsrail’le restleşmesi ve son İran ziyareti bu iddialara somut içerik de kazandırıyor. İşte Başbakan’ın ABD ziyaretinde önemli bazı TV kanallarına mülakat vermesi ve think-tank kuruluşlarında konuşması, Türkiye aleyhine son aylarda giderek artan bu tür eleştirilere birinci elden cevap verme imkânı da sundu.
HÂLÂ BATI İÇİN İŞBİRLİĞİ YAPILACAK EN GÜÇLÜ SEÇENEK
Son olarak, bu ziyaret Türkiye’nin iç politikasındaki tartışmalar ve geleceğe ilişkin spekülasyonlar için de önem taşıyor. Obama’nın, iki ülkenin güvenlik alanında var olan işbirliği ve taahhütlerinin devam edeceğinin altını çizmesi, PKK’nın tasfiyesi konusunda ABD’nin ve dolayısıyla Irak’ın işbirliği ve desteğinin artacağının işareti sayılabilir. Açılım sürecinin dış ayağı böylece garanti altına alınmış oluyor. Obama’nın başkan olarak önünde en az üç yılı var. Erdoğan ise bir yıl sonra yeni bir seçime girecek. Muhtemelen kafasında 2012 Çankaya senaryosu da var. Şimdiye kadar içeride önemli demokratik reformlar gerçekleştirdi. Şimdi Kürt sorununa demokratik çözüm bulmak için cesaretli, ama riskli adımlar atıyor. Washington’la ilişkileri güçlendirdikten sonra önümüzdeki bir yıl boyunca Erdoğan tüm enerjisini ve zamanını iç politikaya harcayacaktır. İktidarının sekizinci yılına girerken, dışarıdan bakıldığında Erdoğan ve partisi hâlâ Batı dünyası için de işbirliği yapılabilecek en güçlü (ve hatta tek ciddi) seçenek olarak görünüyor.
Zaman, 11.12.2009

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et